Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlılarda Padişah duası almak pek mühimdi. Çünkü bu duaya erişenin dünya ve ahırette sonsuz saadete kavuşacağına inanılırdı...70’lik Gazi Tiryaki Hasan Paşa, işte bu sebeple ağlıyordu...Çünkü Müslümanlar ın 78. Halifesi ve Cihan Padişahı III. Mehmed, kendisine dua ediyordu. Kanije kalesinin cesur kumandan ve askerlerine yolladığı Hatt-ı Hümayun’da şunlar yazılıydı:-“Yerin ve göğün sahibi olan Allahü teâlâ’ya hamdolsun ki, Osmanlı devletine senin gibi paşalar ve askerlerin sayesinde nice zaferler nasib eyledi...Sevgili Peygamberimize Salât ve Selam olsun ki, seni ve Devlet-i Aliyye askerlerini kendi yolunda Cihad eylerken görürüz...Şanlı Kanije serencamınızı bertafsil öğrendim......”

Hatt-ı Hümayun okunurken Tiryaki Hasan Paşa, Kanije cenginin ilk günlerini hatırladı:Alman imparatorunun 23 yaşındaki kardeşi Arşidük Ferdinand, nasıl da saldırıyor du!..BU toy haçlı Başkumandanı, herhalde 100.000 kişilik muazzam ordusuna güveniyordu. Almanlardan başka İspanyol, Fransız, İtalyan, Macar, Papalık orduları ve Malta şövalyeleri de onlarla birlikteydiler. Ayrıca 47 adet ağır muhasara topları mevcuttu. Kanije’de ise, sadece 9.000 Mücahid bulunuyordu. Yani düşman kuvvetleri Osmanlı askerinin 11 mislinden fazlaydı. 9 Eylül 1601’de ağır Alman ateşi Kanije’yi dövmeye başladı. O gün Osmanlı-Alman savaşı başlayalı 9 yılı geçmiş bulunuyordu. B müddet içinde Sultan III. Mehmed, Eğri kalesi ni fethetmiş ve Haçova Meydan Muharebesinde, Almanları kasin bir yenilgiye uğratmıştı. Buna rağmen düşmanlar, mağlubiyeti kabul etmek istemiyorlardı. Onca kayıplara rağmen sulh teklifinde bulunmadılar. Osmanlılar ise, hep savaştan sonra sulh isteğinin karşıdan gelmesini beklemişlerdir.Bu kayıp ve yenilgilerin acısını çıkarmak isteyen Haçlılar birleşmiş ve iki kalemize birden saldırmışlardı.Kanije ve İstolni-Belgrad’ın saldırıya uğradığını öğrenen Sultan III. Mehmed büyük bir kuvvetle Sadrazamı imdada yolladı. Düşmanlar Kanijeye varmadan önce 5.000 kişilik bir keşif kolu çıkarmışlardı. Kurnaz Tiryaki Hasan Paşa, bu keşif kuvvetini yalnız tüfek ateşiyle oyalandı. Ancak iyice sokuldukları an, kale toplarının hepsi birden ateşlendi. Böylece kafir sürülerinin büyükçe bir kısmı imha edilmiş oldu.Kara Pençe Osman adlı fedai bir ulak Belgrad yakınlarına yetişen Sadrazam hazret lerine bir mektup ulaştırdı. Vaziyeti bütün açıklığıyla öğrenen Sadrazam, Kanije’ye geleceği ni bildirdi. Fakat yarıyolda İstolni-Belgrad’ın düştüğünü öğrendi. Kaledeki herkesin kılıçtan geçirildiğini ve çocuklara dahi işkence edildiğini duydu. Bu sebeple oraya gitmeyi tercih ettiğini bildiren ikinci bir mektubu Kanije’ye, Tiryaki Hasan Paşa’ya yolladı.Tiryaki Hasan Paşa, bu ikinci mektubu gizli tuttu. Tam aksine Ordu-yu Hümayun’ un yetişmek üzere olduğu bildirilen başka bir mektubu askerine alenen okuttu. Fedakarca savaşan Gazilerin morallerini düşünüyordu. Bu ikinci mektubu, tabii kendisi yazmıştı.Aslında hergün 2.000 gülle yiyen Kanije’nin hali pek haraptı. Surlar delik deşik olmuştu. Osmanlılar, ancak geceleyin tamire çalışıyorlardı. Fakat işin en kötüsü, barutları bitmek üzereydi. Bunu öğrenen 5. bölük çavuşlarından Uzun Ahmet, tecrübeli kumandana müracaat etti:-İzin verirsen Paşam, biz burada kendimiz de barut imal edebiliriz.-Ne dersin evlat!-Doğru derim Baba..-Bu iş nice olur?-Şu söğüt ağacını görüyor musun Paşam, işte onlar bizi daha epeyce barutsuz komaz Yeter ki Mevlam seni başımızdan eksik etmesin.-Ne deyim oğul... Cenab-ı Hak yardımcın olsun... Gayrı göster kendini.Uzun Ahmet 3 gün içinde, hakikaten bol barut elde etti. Söğüt ağacının kavı ile ince kum kullanıyordu. Çalışırken arkadaşları ile birlikte bu sırrı kendilerine öğreten ustasına Fatihalar okudular. Osmanlı’nın Söğüt ağacına sevgisinin sebebi de, Gaziler tarafından öğrenilmiş oldu. Artık daha hızlı patlayan kale topları, gün doğana dek susmak bilmiyordu.Tam bu sırada bir öğle vakti, düşman mızraklarına takılmış iki kesik baş teihir edildi. Bunlar, Budin Beylerbeyi ile Kethüdasının başlarıydı. Şımarık haçlı şövalyeleri hora tepiyor, bağırıp çağrışıyorlardı! Bunları gören Osmanlı askerinin maneviyatı bozuluyordu. Kumandanları, yine kendilerine hitab etti:-Gazilerim...Yiğitlerim...Bu şehid kardeşlerimiz asla ve kat’a Budin Beylerbeyi ve kethüdası olamaz. Bilirsiniz ki her ikisi de kırk yıllık şahsi dostlarımızdır. Onları bizden iyi kim tanıyabilir? Üstelik koca Osmanlı ordusu buralarda iken bir beylerbeyinin başı nasıl uçurulabilir? Daha bizim kaleyi bile düşüremezken bu kefereler!... gibi sözlerle Mücahidlerin endişelerini giderdi. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuşlardı ki: “Harp hud’adır...” Yani harpte icabederse, yalan dahi söylenebilirdi. Hemen o gece yarısı Akıncı beylerinden Kara Ömer Ağa, kelden dışarı sızdı. Yanında 20 Serdengeçti vardı. 100’den fazla düşmanı Cehenneme yolladılar. Dönüşte yanlarında bir de kocaman haçlı kellesi getirdiler. Meğer o da Papa VIII. Clement’in yeğeni Aldo değil miymiş? Sabah namazından sonra Kanije Kartalı:-“İşte görüyorsunuz!”...diye konuştu, “dünkü iki şehid kardeşimize karşılık bugün, koskoca Rim Papa’nın yeğeni... Hem biliyorsunuz bu muhasara 12 Rebiülevvel gecesi başladı. O gece, Peygamberlerin Sultanı Resulullah Efendimiz doğdular. Cenab-ı Hak öyle mübarek bir gece hürmetine, Müslüman kullarını, küffar karşısında mağlup ve mükedder eylemez inşallah...-İnşaallah...İnşaallah...-Yeter ki hepimiz İman ve kılıçlarımızı kavi tutalım...Her akşam Gazilerin bir kısmı sur dışına çıkıp, düşman avlamaya devam ediyorlardı Ne yazık ki, 100.000 kişilik düşman sürüsü, böyle küçük baskınlarla tüketilecek gibi değildi.Kasım ayının ilk haftasında kar düşmeye başladı. Düşman askeri karakol gezerken, bir Osmanlı şehidi buldular. Koynundan bir de mektup çıktı. Bu ulak, herhalde dün geceki baskın sırasında vurulmuş olmalıydı!..Mektubu derhal Kumandan Ferdinand’a ulaştırdılar. Tercüme edildi. Sadrazam Hazretlerine yazılıyordu:-“Devletlû Efendim!...Cenab-ı Hakk’a şükürden sonra arzedeyim ki, Serdarlığınız altındaki Ordu-yu Hümayun, henüz Kanije’ye yetişmemekle, kafirler büyük ümit ve hayale kapılmışlardır. Velakin şunu hesap etmekten gafildirler ki, başlamış olan karakış, çok sert geçeceğe benzemekle, cümlesinin canını Cehenneme zaten yollayacaktır. Ve dahi bu karda kıyamette koca Osmanlı ordusu ile buralara gelmek zahmetine katlanmayasınız...Ve dahi merak buyurulan diğer hususlarda müsterih olabilirsiniz...Çünkü kal’amız mahzenlerinde bahara kadar yetecek besatır, sucayık ve zahire ve barut ve sair lazime mevcut bulunmaktadır. Yine de Emr ü karar Devletlû Sadrazam Hazretlerimize aittir Efendim.Her birinizi Hak Teâlâ Hazretlerine ısmarlıyorum. Kanije Beylerbeyi Hasan Paşa”Genç Ferdinand, bu mektup sebebiyle çok telaşlandı. Hatta bunu da Tiryaki Hasan Paşa’nın bir oyunu sandı, şüpheyle karşıladı. “Her halde Osmanlı Ordusu yetişmek üzere idi ki, bizi gafil avlamak istiyorlar” diye düşündü. En hızlı 3 süvariyi derhal Belgrad tarafla rına yolladı. Sadrazamın nerede olduğunu kat’i olarak öğrenip dönmelerini emretti.Mektup, gerçekten İhtiyar Kurdun bir oyunuydu. Ama vaziyet, Ferdinand’ın zannettiği gibi değildi. Tam aksine, kaledekilerin durumu çok kötüydü. Yiyecek ve barutları tükenmek üzereydi. Fakat asıl kötü olan, Osmanlı Ordusunun Belgrad kışlağına çekilmesi idi. Yani Kanije’ye beklenen yardım asla gelmeyecekti. Ferdinand’ın 3 casus gönderdiğini öğrenen Tiryaki Hasan Paşa kat’i kararını verdi: “Ya şehid olacaklar, veya zafer kazanacaklardı.” Üçüncü yol yoktu. Üstelik bu kararın tatbiki, ir gün dahi geciktirilmezdi. Çünkü düşman habercileri, Osmanlı ordusunun yerini öğrendikleri anda, herşey zaten mahvolacaktı. 17/18 Rebiülevvel gecesi, lapa lapa kar yağıyordu. Kara Ömer Ağa, her zaman olduğu gibi, fedaileriyle sur dışına sızdı...Mümkün olabildiği kadar fazla çadır dolaşa rak, ortalığı velveleye verdi...Kaledeki topların da hepsi birden, son güllelerini patlatı yorlardı. Biraz sonra serdengeçtilerin yarısı daha dışarı fırladılar. Kılıç, kalkan, gürz, şeşper, hançer şakırtıları ve Akıncı naraları, ortalığa dehşet saçıyordu...Sabaha kadar Mehter Bölüğü, surlar üzerinde Gülbank çekip harp kösleri vurmaya başladı...Ondan sonra savaş alanında, gür sesli birkaç münadi şunları haykırmaya başladı:-Serdar Hazretleri yetti!..-Veziriazam yetişti!..-Vurun Gazilerim, Yeniçeriler burada!...Sipahiler ulaştı...Arşidük Ferdinand bu vaziyet karşısında bütün cesaret ve metanetini kaybetti. Sadrazamın geldiğine kat’i olarak inandığı için, gecelik kıyafetiyle kaçmaya başladı. Tabii, koca Haçlı sürüsü de peşinden!..70 gündür Kanije’de mahsur kalan 7.000 mücahid, 70.000 kafir kellesi topladı...Cihan Padişahı III. Mehmed, işte bu sebeple kendilerine dua ediyordu:“...Berhudar olasınız, İki Cihanda yüzleriniz ağ ola...Sana Vezirlik (Mareşallik) rütbesi verdik. Helal olsun. Seninle birlikte bulunan askerciklerim dahi, manevi oğullarımdır. Cümlesinden Mevlâ-yı Teâlâ razı olsun. Ettiğiniz bilcümle tedabir Makbûl-ü Hümayunum olmuştur.Her birinizi Hak Teâlâ’ya ısmarlıyorum...”İhtiyar Kanije Kartalı, başındaki kavuğunu yere fırlatmış, gözyaşları arasında şunla rı söylüyordu:-Sadece vazifemizi eda eylememiz sebebiyle Padişahımız Efendimiz, bizim gibi bir pir-i faniye, vezaret rütbesi lûtfetmişler...Bizler cümlemiz, Allah, Millet ve Devlet yoluna fedayız... Cenab-ı Hak, Devletimize ve Milletimize zeval vermesin...



Kanuni Sultan Süleyman Han’ın 1543’de fethettiği Estergon Kalesi, 1595’de tekrar Avusturyalıların eline geçmişti. Sultan I. Ahmed Han, tahta çıkışının ilk yıllarında, Osmanlı Devletinin ileri karakolu olan bu çok önemli kalenin tekrar fethi için, Sadrazam Lala Mehmed Paşa’yı vazifelendirdi. 21 Mayıs 1605’de Davut Paşa sahrasından hareket eden Ordu-yu Hümayun, 29 Ağustos günü kaleyi kuşattı. Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem Lala Mehmed Paşa, bir harp divanı topladı.İlk sözü kendisi aldı:-Padişah Efendimizin Emr-i Hümayununu unutmayalım. “Ya Estergon’a girersiniz, ya Cennete” buyurmuşlardı. İmdi, tedbir ne ola?Buraları iyi tanıyan, Bosna Beylerbeyi Hüsrev Paşa:-Devletlû Vezirim...dedi, bu kal’ayı düşürmek için yardım yollarını kesmek gerektir. Bunun için etrafındaki kal’aların fethi şarttır.

Sinan Paşa sordu:-Ciğerdelen ve Tepedelen’den gayrı etrafta kal’a mevcut mudur?Bektaş Paşa cevapladı:-Vişgrad derler, inatçı bir burç dahi vardır.Hüsrev Paşa gene söz aldı:-Onlarla bir hesabımız olupdur. İzin verin, onları biz halledelim...Serdar başını salladı:-Münasib...Başka tedbir dileyen?Yeniçeri Ağası Yusuf Ağa söz istedi:-Asıl muradımız Estergon ise...Ola ki muhasara uzayabile!.. Bu yüzden sonuna dek, güllesiz ve dahi barutsuz kalmamak gerek.Divandakiler “evet” mânâsında başlarını salladılar.Lala Mehmed Paşanın akrabası ve yaveri İbrahim Peçevi Efendi söz istedi. O sırada 31 yaşında bulunan, istikbalin büyük tarihçisi şunları söyledi:-Duyduğumuz kadarıyla bizim Budin’de barut ve dahi gülle ziyadesiyle mevcuttur. Ol canipten tedarik mümkün değil midir?Serdar, biliyorum dercesine gözlerini yumdu. Sonra sırf bu sefer niyetiyle İstanbul’ dan çıkan Ayasofya Vaizi Nureddin Efendiye döndü:-Hocam!..Acep bizlere bir tebşiratta bulunmazlar mı?Yetmişlik Mücahid cevap verdi:-“Allah kuluna kafidir”.Sizler O’nun yolunda oldukça karşınızda kim durabile!..Lala Mehmed Paşa, Divanı kapatmadan:-Cümleniz berhüdar olasınız... Gayri söz bitti. Meydan, er meydanıdır. Gün, Allah’a kul, Resulüne ümmet, Padişahımıza hizmet günüdür...dediSonra ecdadın ruhlarına el-Fatiha çekip, okudular......................................................................................Estergon’u Fransız asıllı bir Kont savunuyordu. Bu harpte Avusturya hesabına çarpışan Dampier Kontu çok meşhur bir askerdi.Ordu-yu Hümayun yaklaşırken, kaledeki bütün Macar askerlerini dışarı çıkardı. Çünkü, 4 yıl önceki Kanije kuşatmasını hatırladı. O gün Macar askerleri, Osmanlı ordusuna tek kurşun atmamışlardı. Böyle davranmayı akıllıca bulmuşlardı. Macarların kumandanı ise, Lala Mehmed Paşa ile konuşmak istedi:-Kal’ayı niçin terkettiniz General, ümidiniz mi tükendi?-Ümit, Osmanlı adaletindedir, Devletlû Vezir...-Estergon’da ne kadar asker kalmıştır?-On bine varmaz, Büyük Vezir.-Kontun maneviyatı nasıldır?-Sadece etraftaki kalelerden alacağı yardıma güvenmektedir.Gerekli malumatı alan Serdar, son bir sual sordu:-Memleketinize mi gideceksiniz, yoksa başka bir orduda parayla mı dövüşmek istersiniz?-Bizler de askeriz koca Vezirimiz. Şayet izin verirseniz, bu defa dünyanın en büyük ordusuna katılmak niyetindeyiz. Hiçbir ücret de istemiyoruz!Lala Mehmed Paşa gülerek cevap verdi:-Düşmanlarımızın düşmanı, dostumuzdur.Ordu-yu Hümayuna böylece, Macar asilzadeleri de katıldılar.Serdar, Estergon kalesi etrafındaki 3 düşman kalesine 3 Beylerbeyi gönderdi. Yardım yollaması mümkün Ciğerdelen, Tepedelen ve Vişgrad kaleleri tesirsiz kılınacaktı.E çabuk hareket eden Bosna Beylerbeyi oldu. Gazi Hüsrev Paşa sözünü tuttu ve 8 Eylül’de Vişgrad kalesini zaptetti. Bektaş Paşa da Tepedelen’in işini 19 Eylül günü bitirdi. Bu iki kalenin düşmesiyle Estergon’daki askerlerin moralleri çok bozuldu. Fakat Dampier inatçıydı ve hâlâ Ciğerdelen yardımını bekliyordu.İşte bu sırada Budin’den gelen askeri malzeme kervanı göründü. Büyük mandaların çektiği 25 muhasara topu, arabaların üstündeki 30.000 adet gülle ve 10.000 fıçı barut, düşman askerlerinin gözlerini faltaşı gibi açtı. Gerçekten tek ümitleri Ciğerdelen’de kalmıştı. Ama ertesi sabah bütün Türk topları birden patlamaya başladı. Kale duvarlarında büyük gedikler açılıyordu. 29 Eylül gecesi fedailer, Estergon’un Su Kulesini ele geçirdiler. Böylece kale, biraz daha zor duruma düştü. Bütün Gaziler, Lala Paşa’nın “Son Hücum” emrini bekliyorlardı. Padişahlarının fermanı gibi, “Ya Estergon’a, Ya Cennete” girecekleri anı yaşayabilmek için sabırsızlanıyorlardı. Serdar ise bekliyordu. Her saniye sanki bir asır gibiydi. Fakat Lala Paşa’nın beklediği ey fazla gecikmedi. O gün ikindiye doğru bir ulak, Veziriazamın otağına doğru hızla at sürdü. Bu herkesin tanıdığı Koca Osman Çavuştu:-Ciğerdelen düştü!...-Ciğerdelen bizim oldu!...-Ciğerdelen kafirlerden temizlendi!...diye bağıra bağıra müjdeyi getiriyordu.Serdar:-Elhamdülillahi Rabbil Âlemin..diyerek secdeye kapandı. Sonra:-Hücuuum!..emrini vermek üzere otağından fırladı. O anda gördükleri şaşırtıcıydı. Ama Lala Paşa şaşırmadı. Çünkü bunu bekliyordu. Esteron’dan çıkan beyaz bayraklı askerler geliyor du. Hücum emrini biraz erteledi. Beyaz bayraklılar Kont Dampier’in teslim olacağını arzettiler. Ancak teslim şartlarını konuşmak üzere Osmanlılardan bir temsilci istiyorlardı. Bu görev de İbrahim Peçevi Efendiye verildi. Biraz sonra beyaz bayraklılarla birlikte Estergon’a gitti.Osmanlı temsilcisini ayakta karşılayan mağrur Dampier, endişeli görünüyordu. İlk suali:-Acaba Lala Paşamız bize merhamet edecek mi? Oldu. Bu suali tercümanı vasıtasıyla sormuştu. İbrahim Peçevi Efendi, kendi diliyle cevap verdi:-Koca Vezirimiz merhamet göstermeseydi, şu anda hayatta olmanız imkansızdı!-Böyle hareketi Padişahınız mı emrettiler?-Hayır Kont cenapları! Padişah efendimiz yeryüzünün en büyük hükümdarıdır. Bütün Müslümanların halifesidir. Hazinede şu anda 50.000.000 düka altını mevcuttur ki, bu meblağı sizin krallarınız XIV. Louis ve II. Phillip hayal dahi edemezler. Koca Vezirim ki, O büyük Sultanın tam güven ve yetkisini taşımaktadır. Lala Mehmed Paşamız, harpte ve sulhte tek başına hüküm sahibidir. -Öyle midir?-Hem o kadar değil ki, değil ki sizinle, kralınızla dahi ceng-ü cidale veya sulha karar verebilir.-Sizin yetkileriniz bu kadar geniş midir elçi hazretleri?-Hayır!..biz sadece sizin şartlarınızı öğrenmekle görevliyiz. Serdar-ı Ekrem ne derse o olur.Kontun yanında Fransız, Alman,Avusturyalı ve Papalık temsilcileri bulunuyordu. Hepsi de yüksek rütbeliydiler. İbrahim Efendi müzakereyi kısa kesmek istiyordu. Bu yüzden dedi ki:-Serdarımız sabırlı Gazilerimiz sabırsızdır...Sizin teklifinizi bekler dururlar.Kont, etrafındaki süslü temsilcilere baktı ve:-Vire ile kaleyi teslim ederiz. Tek şartımız, canlarımızın bağışlanmasıdır...dedi. Osmanlı temsilcisi güldü:-Bu zaten muharebe icaplarındandır. Savaşmadan kaleyi teslim edenler, bu sayede canlarını kurtarmış olurlar. Kont Dampier, bu ağır hakareti anlamazlığa geldi ve:-Hâlâ yardım alabiliriz. Ama kan dökülmesini istemiyoruz. O yüzden Vire ile teslim olacağız...gibi laflarla vaziyeti kurtarmak istedi. Bu cevaba Peçevi daha da güldü:-Hangi yardım Kont efendi, Tepedelen (Saint Thomas), Ciğerdelen (Parkany) ve Vişgrad (Wisswgrad) kaleleri düştü. Budin Beylerbeyimizin yolladığı topları ve malzemeleri gözünüzle gördünüz. Değil yardım, güvercin uçsa avlıyoruz.-Gene de kurtulabiliriz.-Sadece Allah’ın izniyle Lala Paşam kurtarabilir.Kont söylediklerine pişman olmuştu:-Sen bizim kusurumuza bakma... Koca Vezirimize haber ver ki, ne zaman dilersed Estergon onundur. Tek isteğim, yiğit savaşçılarımın canı kurtulsun. -Diyeceğiniz bittiyse, yiğit savaşçılarınızın (!) canları için gayrı Serdar’ın yanına varmam gerektir.Kont Dampier ve bütün subaylar, selam durarak Osmanlı temsilcisini uğurladılar.Muharebe esnasında Serdarlar, aynen Padişahın yetkilerini kullanırlar. Sonra da sadece Padişaha hesap verirlerdi. Lala Mehmed Paşa, hem Serdar-ı Ekrem, hem de Vezir-i Azam idi. Ayrıca Sultan I. Ahmed Han’dan tam yetki ve emir almıştı. 13 yıldır devam eden bu Avusturya-Osmanlı savaşını sona erdirmekle görevliydi. Çünkü Devlet-i Aliyye’nin doğu da önemli işleri vardı. Estergon’un vire ile teslimi bu yüzden kabul edildi. Böylece 10 yıl süren kafir işgali son buldu: 3 Ekim 1605Türk Akıncılarının kartal kalesi Estergon düşmandan temizlendi. 4.000 kadar haçlı askeri önlerine bakarak savuştular. Yalnız bazı Fransız birlikleri, Osmanlı saflarına katılmak istediler. Lala Paşa, Macarlarınki gibi onların da bu isteklerini kabul etti. Başpiskopos’un oturduğu en büyük kilise cami haline getirildi ve Ayasofya Vaizi Nureddin Efendi ilk Cuma namazını burada kıldırdı.



Osmanlı devletinde bütün kararlar, Divan denile meşveret meclisinde alınırdı. Bütün Vezirler, Paşalar, Beylerbeyleri fikirlerini beyan ederler, fakat son söz yine Padişahın olurdu. 1621 yılının Nisan ayı başları. Yapılan Divan-ı Hümayun’da, bütün Vezirlerin ve Sadrazamın karşı çıkmasına rağmen, henüz 16 yaşındaki Padişah Genç Osman, Lehistan üzerine sefer açılmasına karar verdi.29 Nisan 1621. Otağ-ı Hümayun, Davut Paşa kışlasına kuruldu. Harp tuğları dikildi.

20 Mayıs Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Padişah çok dualar etti. Çünkü yarın sefer emri verilecekti. Ertesi sabah sevinç içinde uyandı. Cemaatle sabah namazını kıldılar. Sonra silahlarını kuşandı. Güneş 3 mızrak boyu yükselince, ordugaha çıktı. Hareket emrini vermek üzere iken... tam o sırada garip bir şey oldu; Güneş tutuldu. Evet, biraz önce ışıl ışıl parlayan güneş karardı. Göz gözü görmez hale geldi. Bu, yıllardır görülmemiş bir olaydı. Herkes önce şaşırdı, sonra heyecanlandı. Padişahın hemen yanında bulunan Rumeli Kazaskeri Taşköprülü-zade Kemaleddin Efendi, aynı zamanda büyük bir âlim idi. Yavaşça Sultanın kulağına eğildi:-Hayırdır İnşaallah Devletlûm!..Üstelik bugün Sehl günüdür. Destur verirseniz, hareketi biraz tehir edelim...dedi.Gerçekten o gün, Kameri aylardan Cemaziyelâhir’in son günüydü. Kameri ayların son günlerine, Sehl günü denirdi ve sefere çıkılması âdet değildi. Sultan ciddileşti:-Hele namazı kılalım da, dedi. Mevcut cemaat, Küsûf, yani güneş tutulması namazı kıldı lar. Namaz bitip daha dualar edilirken, güneş tekrar parıldamaya başladı. Bütün İstanbul halkı ile birlikte, Davutpaşa kışlasındakiler de sevinç gösterileri yaptılar. Daha sonra genç Padişah, güneş tutulmasının uğursuzluk alâmeti olmadığını bildirerek, derhal hareket emri verdi. 10 gün sonra Edirne’ye varıldı. Burada 16 gün kalınarak eksiklikler tamamlandı ve 100.000 kişilik ordu, Lehistan üzerine doğru yola çıktı. Yaz mevsimi olmasına rağmen çok yağmur yağmıştı ve bu yüzden her taraf bataklık haline gelmişti. Büyük zorluklarla, 12 Temmuz’da İsakçı kasabasına gelindi. Burada Tuna nehri geçilecekti. Fakat bu muazzam ağırlıkları taşıyacak bir köprü mevcut değildi. Derhal köprü yapılması Ferman buyruldu. 10 gün sonra köprü hazırdı. Artık Ramazan ayına da ulaşılmıştı. Gaziler oruçlu idiler. Halife-yi Rûy-i Zemin, emrettiler:-Her Mücahid askerime 1.000’er akça verile!Bu eski bir Osmanlı âdetiydi. Padişahlar ilk seferlerine çıktıkları vakit, böyle bir ihsanda bulunurlardı. Genç Osman, bilhassa Mübarek Ramazan aynı beklemişti. Fakat ihtiyar Gazi, Rumeli Kazaskeri Kemaleddin Efendi, İsakçı’da vefat etti. Bütün ordu, onun cenaze namazını kıldı. 29 Temmuz’da Tuna nehri aşıldı. Birkaç gün sonra Eflak Voyvodası Radul, askerleriyle birlikte Osmanlı kuvvetlerine katıldı. Ertesi gün akıncılar, günümüzde Ukrayna sınırları içinde kalan Hotin kalesine, Polonya askerinin büyük bir yığınak yaptığı haberini getirdi. Bunun üzerine buraya gidilmesi kararlaştırıldı ve 1 Eylül günü Ordu-yu Hümayun Hotin’e ulaştı. Polonya Kralı Sigismond, muharebeyi başşehri Krakow’dan takip ediyordu. Hotin’de ise oğlu Wladislas kalmıştı. Fakat Polonya ordusuna Başbakan Chordkiewicz kumanda ediyordu. Ertesi gün Kırım askeri buraya yetişti. Kırım hanı Can Giray, Padişahın elini öptü. O da Kırım hanını alnından öptü ve çok iltifatlar etti. 3 Eylül Çarşamba günü Hotin kuşatması başladı. İlk hücumda Bosna Beylerbeyi Vezir Paşa şehit düştü. 8 Eylül’de asıl taarruz yapıldı. Düşman, 2 büyük sancak, 32 Şövalye bayrağı, 1.000’ den fazla asker, 12 top ve 2 tabyasını teslim etti. 9 ve 11 Eylül’de bu hücumlar tekrarlandı. Dalgalar halinde gelen Osmanlı hücumları düşman kuvvetlerini ve ümitlerini eritiyordu. Bu arada Konya Beylerbeyi Doğancı Ali Paşa, nehrin karşı kıyısına geçti. Kaleyi oradan da dövmeye başladı. Hotin’e giden bütün yollar tutulmuştu. Dışarıdan yiyecek ve silah gelmesi imkansızdı.15 Eylül Cuma sabahı Padişah, bizzat ordunun başında hücuma geçti. Bütün paşalar ve vezirlerin, “gitmeyin, size bir şey olur” diye yalvarmalarına rağmen o aldırmadı. Mücahidlerin en önünde savaştı. Vuruşmalar pek kanlı oldu. Bu muharebeler esnasında, cepheye dün gelen Budin Beylerbeyi Karakaş Mehmed Paşa da şehid oldu. Hotin kalesi son nefesini vermek istemiyor gibi çırpınıyordu. Bu kadar şiddete dayanamayan, kale kumandanı Başbakan Chodkiewicz kahrından öldü Kış yaklaşıyor, askerler sabırsızlanıyordu. Fakat genç Osman kati kararını vermişti. Bu kaleyi almadan dönmeyecekti. Padişahın, bütün ordusuyla birlikte kışı burada geçirme niyetinde olduğunu öğrenen Polonya kralı, ne yapacağını şaşırdı. Uzun münakaşalardan sonra “Aman” dilediler. 100 kişilik elçiler heyeti Eflak Voyvodasına gitti. Sulh için Cihan Padişahına tavassut etmesini rica ettiler. Bunun üzerine 6 Ekim’de muahede yapıldı. Buna göre Hotin Osmanlılara teslim edildi. Ayrıca tebaamız olan Kırım Hanına her yıl 40.000 düka altını vergi vermeyi taahhüt ettiler. Zaferle biten bu anlaşmadan 3 gün sonra sonra Ordu-yu Hümayun, İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı ve 22 Ocak’ta Payitaht-ı Cihan’a ulaştı. Mücahidler görülmemiş sevgi gösterileriyle karşılandılar. Bütün şehir 3 gün 3 gece donatıldı.



İran Şahı, Sultan IV. Murad Han’a bir çok hediyeler göndermişti. Bunlar arasında bir de yay bulunuyordu. Dünyada bir benzeri olmayan bu yay, son derece sertti ve ancak kuvvetli bir pehlivan bunu gerebilirdi. Padişah bu yayı ellerine alıp incelediler. Hediyeleri getiren İran elçisi sinsi sinsi gülüyordu:-Pek serttir efendim!..dedi.Fakat Murad Han’ın bakışlarını farkedince susmayı tercih etti. Yoksa kellesinden olacağını anladı. Padişah, çok kuvvetliydi. Fakat kendisi yayı kurmayı denemeden önce, başkalarını denemek istedi ve :-Bu yayı kim germek diler?...diye sordular. Kimsenin cevap vermesini beklemeden:-Sen gel!..diye nöbetçilerden birini çağırdı.

Nöbetçi, genç bir Acemi Oğlanı idi. Mektebi yeni bitirmiş ve çok atak olduğu için, sarayda istihdam edilmişti. Fakat Kılıç ve Hançer kullanmakta mahirdi, yay kullanmamıştı. Yayı eline aldı ve derhal germek istedi...Bir...İki...Üç...Kuvvetinin yetemeyeceği bir an bile aklına gelmedi, fakat nafile...Heyecandan al al olup tere battı. Padişah bu “kılıç kıran” fedaiyi feda etmek istemedi:-Durr!. diye gürledi. Askerciğin kalbi neredeyse dura yazdı. Sıkılarak yayı bıraktı. Sultan Murad, kelimelerin üzerine basa basa şunları söyledi:-Acem elçisi meğer gerçek konuşurmuş!...Yayları hakikaten sertmiş. Herhalde öz memleketlerinde onu kullanan er yok imiş ki, bize yollamışlar!...Gelecek Cuma öğle den sonra, saraydaki bütün okçular cem olsunlar...Bakalım bu sert yayı kim yumuşa ta...Elçi dahi hazır buluna!...Herkes, bilhassa elçi, yarışma gününü iple çekti. Cuma namazından sonra saraya ilk gelen de o oldu. Sinsi tebessümü dudaklarında gene yapışıktı. Herkes yerini aldıktan sonra Padişah da teşrif etti ve murassa tahtına oturdu. Şımarık ve kibirli elçiye karşı, bilhassa öyle yaptı. Yoksa tahta oturmayı pek sevmezdi. Topkapı sarayının en seçme babayiğitleri teker teker huzura gelip yayı germeyi denediler. Her biri üçer defa, son kuvvetlerini harcadılar. En son Yeniçeri de muvaffak olamadı. Yeryüzünde titretmedik yürek bırakmayan VI. Murad, bütün heybetiyle doğrulup ayağa kalktı. Seksenlik Şeyhülislam Yahya Efendi’ye baktı:-Hocam...dedi, şu Acem yayını kurmak, ya size, ya bize kaldı. İhtiyar Şeyhülislam tebessüm ediyordu. Padişah ilave etti:-Ve lâkin “Devlet-i Aliyye” topraklarında, bizden gayrı da er olsa gerek!..Elçi, sanki bir meydan muharebesi kazanmışçasına etrafı süzüyordu.Padişah ferman çıkardı:“Bu yayı Ağa Kapısına asasınız!..Dileyen Dilaverler deneye!..Kim ki kurarsa, Huzurumuza çıkarıla!...”Ferman derhal yerine getirildi. Acem Yayı Kışla, kapısına asıldı. Ferman da kapı üstüne asıldı. O günlerde, Saray Baltacıları arasına yeni alınan, deli fişek bir delikanlı vardı. Adı Hüseyin olan bu gence, bir seher vakti çavuşu:-Bre Hüseyin!.. Sen “Deli-Fişek” bir delikanlısın. Bu yayı germek sana zor mudur? Diye takıldı. Birlikte Ağa Kapısına vardılar. Çavuş yayı indirdi ve Deli Hüseyin’e verdi. “Bismillah...Yâ Allah...Yâ Sa’d bin Ebî Vakkas...” diyerek yayı gerince, “şrakk” diye kuruldu. Hüseyin hiç zorlanmamıştı. Çavuşun gözleri parladı. “Boşalt!” deyince de, “şrakkk” diye boşalttı.Bir daha...Bir daha...“Aferin Deli Hüseyin” diyen Çavuş, hemen Padişaha haber gönderdi. Biraz sonra...Babüssaade Ağası, Sultan IV.Murad’a kahvesini sunarken:-Fermanınız kapıda asılı kalmadı Sultanım. Yay kuruldu, Yeniçeri kurtuldu... deyince, Padişah:-Tiz gelsinler... buyurdu.Vakit kaybetmeden Deli Hüseyin’i huzura çıkardılar. Padişah:-Haydi yiğidim!... Allah kuvvet versin...dedi.Hüseyin, heyecanını yenmeye çalışarak yayı gerdi, boşalttı. Sonra tekrar...Sonra tekrar...Sonra Cihan Padişahı sordu:-Adın ne yiğit?-Hüseyin.-Nerelisin?-Bursa, Yenişehir..-Ey Hüseyin! Sendeki kuvvet, adını taşıdığın Hazret-i Hüseyin’in dedesinden geliyor. -Sayenizde Sultanım!...Padişah, sonra emretti:-Tiz Acem elçisine, Lalamıza ve dahi Yahya Efendi Hazretlerine dahi haber salına. Gelmeleri elzemdir. Padişah buyruğu bir saate kalmadan derhal yerine getirildi. Elçi çok korkmuştu. Merakla beklemeye başladı. Sonra Veziriazam yetişti. O da endişeliydi. En sonra Padişah, çok sevdiği ve “Baba” diye hitabettiği Şeyhülislam Yahya Efendi ile birlikte geldiler. Hiç kimse oturmadan seslendi:-Ey Hüseyin!...-Buyur Sultanım.-Çek Besmeleyi!...-Bismillahirrahmanirrahim...Yâ Allah...Yâ Sa’d bin Ebî Vakkas...Elçinin gözleri faltaşı gibi açıldı. O pis ve sinsi gülüşü kayboldu. Zaten Hazret-i Sa’d bin Ebî Vakkas “radıyallaü anh”ın adını duyunca pek bozuldu. Çünkü İslam orduları baş kumandanı, O mübarek zat idi. Elçi:-Sübhanallah...Hayret!...Sübhanallah!...diye söylenmeye başladı. Veziriazam Tayyar Mehmed Paşa:-Allahüekber...Allahüekber...diye tekbir getirdi.Daha sonra Sultan Murad Han, Deli Hüseyin’i yanlarına çağırarak:-Bir an dahi huzurumuzdan ayrılmayasın!...buyurdu.Sultan IV. Murad Han’ın hassa askeri olan Deli Hüseyin, daha sonra Sultan İbrahim zamanında Kaptan-ı Deryalığa tayin edildi ve Karadeniz’de Rus Kazaklarını mağlup ederek Osmanlı sahillerini emniyet altına aldı. Daha sonra Girit’e Serdar tayin edilerek, uzun süren Girit savaşlarını sona erdirdi.



Cihan Sultanı IV. Mehmed Han huzurlarına, Rus elçisini lütfen kabul buyurdular... Elçinin kirli sakalı göbeğine kadar uzanıyordu. Sırtındaki ayı postu ise yerleri süpürüyordu. Büyük bir reverans yaptı, eğildi ve:-Yeryüzünün en haşmetli Hükümdarına, Rus çarının saygı ve selamlarını sunarım!... dedi. Üstelik sırıtıyordu. Mâbeyn Çavuşu hayretle ona bakıyordu. Daha fazla eğilmesin bekledi. Fakat beklediği olmadı. Doğrulup konuşmasına devam etti:-Haşmetlû Rus çarımın ricaları şudur ki... demeğe kalmadan Çavuşun iri pençesi ensesine yapıştı:-Bre mel’un!... Padişah efendimizin huzurlarında eğilmesini dahi beceremezsin!... Senin gibilere konuşmak haramdır...diye çıkıştı. Sonra aslan pençesiyle, bu edep bilmezi yere kapaklattı.

Gerçekten Osmanlı Sultanının huzurunda, yeri öpecek yüzlerce elçi sıra bekliyordu. Herbirinin ayrı dertleri, ricaları vardı. Rus elçisini ise, sadece hatır için kabul etmişti. Sadaret kaymakamı Kara Mustafa Paşa ricacı olmuştu.Sultan IV. Mehmed, bu densizliğe pek sinirlendi:-Defolun!...Sizi görmek istemiyorum...diye bağırdı. Aslında yumuşak huylu bir insandı. Fakat elçiye olduğu kadar, Çavuşa da kızdı. Çünkü cezalandırmak gerekiyorsa huzurda değil, dışarıda yapılmalıydı. Bu yüzden bağırma ya mecbur kalmıştı. Papaz sakallı Rus önde, Mabeyn çavuşu arkada, doğru Kaymakam Paşa’nın yanına vardılar. Kara Mustafa Paşa merakla bekliyordu:-Padişah Efendimiz ne buyurdular?..diye sordu.İkisi de susuyorlardı. Huzurdan nasıl kovulduklarını süklüm püklüm anlatmaya başladılar. Merzifonlu Paşa, böyle bir şeyi hiç beklemiyordu. Padişahtan fazla hiddetlendi. Elçiyi tokatlamaya başladı:-Gidi Moskof kafiri!..Biz de şefaat edip, senin gibi kılıksızı “Zât-ı Şâhâneye” yollarız. Ulumasını bilmeyen kurt sürüye kurt düşürür derler. Sen kim, elçilik kim?...diye bağırıyordu. Sonra ötekine döndü:-Sen de Çavuş!...Tiz olasın...Şu pis ve iblis suratlıyı derhal Âsitane dışına süresin!.. Yoksa sen dahi onun yanını boylarsın...dedi,Çavuş yerden bir temenna çaktı ve:-Emrin başım üstüne Devletlû Paşam.. deyip Rus’u iteklemeye başladı. Herşeye rağmen ikisi de kelleyi kurtardıkları için memnundular. Hızla dışarı fırladılar.Merzifonlu’nun asıl gayesi, yeni imzalanan Rusya-Lehistan anlaşmasını bozmaktı. Bu sebeple elçiyi Padişaha yollamıştı. Fakat bu papaz bozuntusu işleri berbat etmişti. Şimdi başka şeyler yapılması gerekliydi. Derhal Lehistan Kralına bir mektup yolladı. Şunları yazdı:“Ey Sobiewsky!.. Şunu bilesin ki, Rusya ile imzaladığınız anlaşma bizim için asla mühim değildir. Allah’a Hamd olsun... Osmanlı kuvvetleri o haldedir ki, üzerimize yürüyen 7 ve 9 kral, sakalımızdan bir kıl dahi koparamamışlardır.Yine Allah’a Hamd ve Resulullah’a Salât ve Selâm olsun ki, o kralların tac ve taht ları şimdi ne haldedir!... Bunu da size tarih söylesin. İnşaallah Osmanlılar Devlet-i Ebed Müddet dünya yıkılıncaya kadar devlet sahibi olacaklardır...Vesselam.Herşeye rağmen sulh yolları kapanmışa benziyordu. Leh antlaşmasından sonra Rus lar, Ukrayna’ya saldırdılar. O tarihte Ukrayna, Osmanlı hakimiyeti altındaydı. Bunun üzerine 19 Şubat 1678’de Rusya’ya harp ilan edildi. 30 Nisan’da Padişah IV. Mehmed Han kumandasındaki Osmanlı ordusu sefere çıktı. 21 Mayıs’ta Hacıoğlupazarı’na varıldı. Avcı Mehmet Han burasını pek severdi. 5 yıl önce çıktığı seferde küçük oğlu Ahmet burada dünyaya gelmişti. Ertesi gün Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Padişahın huzuruna çıktı:-Devletlü Sultanım... Destur verirseniz, buradan sonraki harekatı biz halledelim. Rus kafirini bulduğumuz anda mahvü perişan eylemeye elbette gücümüz yeter. Zatı Şahane yi daha ileriye yormak gereksizdir... dedi.Dünyanın en iyi cirit atan süvarisi Mehmet Han cevap verdi: -Lalam!.. Devleti Aliyye ordularının ve sizin gibi bir Serdarın yenemeyeceği kuvvet yoktur...Lâkin bizim dahi “Sefer”niyetimiz bâkîdir.Otağda bulunan Hâce-i Sultânî Vanî Mehmed Efendi söze karıştı:-Bilirsiniz ya Hünkarım... “Her işin sevabı, niyete göre verilir” Sizin niyetiniz dahi Cihad olduğuna göre, ecrini kazandınız demektir.Padişah başını sallıyordu. Merzifonlu yine söz aldı:-Hem de Sultanım, şu Moskoflar, tebaanız olan Kırım Hanına vergi veririler. Padişah efendimizin bu sefere çıkması, onlara fazla kıymet vermek olmaz mı? Buraya kadar teşrifiniz kifayet eder Hünkarım.IV. Mehmed hocasını pek severdi. Çocukluğundan beri birlikteydiler. Onun bu sözü üzerine, Serdarlığı Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya verdi.26 Mayıs Cuma... Bu Mübarek günde, Ordu-yu Hümayun, düşmanın kalbine doğru hareket etti. Padişah dualar ederek, bu kahramanları uğurladı:-Cenâb-ı Hak kılıcınızı keskin, yolunuzu açık eylesin!...-Âmin...Âmin...Düşmanın kalbi Çehrin kalesinde atıyordu. Çünkü istilacı Rus ordusu oradaydı. Hain Ukrayna valisi de oraya kaçmıştı. Bütün yollar Çehrin’e çıkıyordu. Tuna nehri geçildi... Turla (Dniestr) nehri geçildi... Aksu (Bug) nehri geçildi...Yarıyolda ulaklar, Serdar’a haber getirdiler:“200.000 kişilik yeni bir Rus ordusu, Çehrin civarına yetişti. Kumandanları Prens Romodanof idi. Merzifonlu:-İnlerinden çıkmışlar!...diye mırıldandı. Sonra Kırım Hanına haber saldı:-Şu sürüyü kollayasın!..7 hafta içinde Çehrin’e ulaştılar. Kalenin etrafı bataklık idi. Romodanof, 200.000 zavallıyı bu batağa gizlemişti. Siper kazıp saklanmışlardı. Kale içinde de 20.000 asker mevcuttu. 2 Temmuz 1678...Osmanlı Ordusu Çehrin muhasarasına başladı. Kırım Hanı bataklıktaki sürüyü kontrol ediyordu. Kale kenarındaki Tasma çayı üzerinde 3 köprü vardı. buradan Rus yardımı gelebilirdi. Serdar, üçünü de havaya uçurdu. Yardım yolları kapanan Çehrinliler, canla başla çalışmaya mecburdular. Fakat kaleden burunlarını çıkaramıyorlardı. Çünkü çıkaranı Gaziler, ördek gibi avlıyorlardı. 33 gün içinde Çehrin içinde dövüşecek asker kalmadı. Tasma çayının üstü düşman cesetleriyle kaplıydı. Osmanlıların zafer ayı geçmek üzereydi. Fakat 21 Ağustos 1678 sabahına karşı Çehrin fetholundu. Doğudan doğan İslam ışığı, bu kuzey kalesini aydınlattı. Cuma namazını Vani Mehmed Efendi kıldırdı.Artık Serdar başka bir şey düşünmüyordu: bataklıkta gizlenen 200.000’lik sürüyü temizlemek. Kırım Hanı bir tekini bile kaçırmamıştı. Kıpırdayanı yok etmişti. Fakat Romodanof, bu sırada garip bir emir verdi:-Hiçbir Rus yerinden kıpırdamasın!..Böylece Osmanlı askerini batağa çekmek istiyorlardı. Gaziler ellerinden eleni esirgemediler. Lakin, çok geniş bir sahaya yayılan bu bataklık sineklerini yok etmek imkansızdı. Teker teker öldürmek ise fazla zaman isterdi. Oysa “General Kış” gelmek üzereydi. Sert kuzey rüzgarları geceleyin kar düşürüyordu. Üstelik savaşmak istemeyen bir orduyla değil savaş, barış bile yapılamazdı. Merzifonlu , ordusunu batağa saplamak niyetinde değildi. -Bu kadar ders şimdilik kâfi...dedi. Sonra da dönüş emrini verdi.20 Kasım 1678... Gaziler sevinç ve zafer naralarıyla İstanbul’a vardılar. Büyük şenlikler yapıldı. Bu sefer, 6 ay 20 gün sürmüştü.Osmanlı ordusu ayrılır ayrılmaz, bataklıktaki ordu canlandı. Prens Romodanof kahramanlaştı. Meydanı boş bulunca, harpçilik oynamaya heveslendi. Bütün kış, Çehrin kalesini ve Kırımlıları rahatsız ettiler. Bunu üzerine Padişah, Veziriazamı çağırttı ve:-Lala!.. Moskof üzerine yine sefere çıkıyoruz. Bu defa, mümkünü yok, sefer sonuna kadar beraber olacağız... dedi.29 Ekim 1680...Cihan Sultanı IV. Mehmed Han ve Ordu-yu Hümayun, kış olmasına rağmen İkinci Moskof seferine başladı. Rus çarı durumu öğrenir öğrenmez aklı başından gitti. Derhal Kırım Hanına ricacılar gönderdi. Hediyeler sundu. Sulh istedi. Padaişah katında şefaat diledi. Ne istenirse kabule âmâde olduğunu arzetti. 11 Şubat 1681’de Edirne Muahedesi imzalandı. Ruslar, gerçekten her şartı kabul ettiler. Bu antlaşmayı tasdik ederken, IV. Mehmed Han, Rus elçisine şunları söyledi:-Çarına bildir!...Sulh şartlarına muhkem riayet eyleye. Ve dahi Kırım Hanına vergi sini zamanında ödeye!..İllâ cezası tertib oluna...



II. Viyana bozgunundan sonra, Avusturyalılar bütün Macaristan’ı istila etmişlerdi. Kısa zamanda, çok geniş topraklar elimizden çıkmış, Venedik donanması da bazı Ege adalarına asker çıkarmıştı. İşte bu kara günlerde tahta çıkan Sultan II. Süleyman, felaket halini alan bu bozgunun önüne geçmek için çaba sarfediyordu. Tahta çıkışından bir kaç ay sonra, Belgrad kalesi de düşman eline geçti. Bunun üzerine Padişah, bizzat ordunun başında sefere çıktı. Edirne’ye geldiklerinde hastalanarak yatağa düştü...Cihan Sultanı ağlıyordu...“Belgrad düşmüş!...9 katlı Belgrad kalesini düşman kaplamış...” dedikleri zaman, Koca Padişah II. Süleyman gözyaşlarını tutamadı.

Şeyhülislam Debbağzade Mehmed Efendi:-Ne yapabiliriz Sultanım!...Emir büyük yerden... diye teselli etmek istedi.Padişah üzüntüyle başını sallıyordu:-Emir Allah’ındır...Lâkin kulların hiç hatası yok mudur Hocam?Cevabı yine kendisi verdi:-Hatamız olmasaydı, Belgrad’ın 100’den fazla camisi, şimdi kilise haline döner miydiVeziriazam Tekirdağlı Mustafa Paşa söz aldı:-Allah’ın izniyle tiz günde istirdad eyleriz Devletlûm...-Ona şüphem yok. Andımız olsun ki, Belgrad’ı düşman eline komayız. Velâkin orada kılıçtan geçirilen, katledilen binlerce Müslüman için ağlarız...Kaptan-ı Derya Mısırlıoğlu İbrahim Paşa da, gözlerini siliyordu:-Sultanım...Siz biraz dua buyurun. Allahü a’lem, Padişah duası alan asker mağlup olmaz.-Aaaah..ah! Nerede o Padişahlar ki, duaları geri çevirilmeye!.. Onlar tarihte kaldılar Kaptan Paşa! -Hâşâ Hünkârım...-Biz ki Devlet-i Aliyyenin 20. Padişahıyız. Henüz 3.cümüz olan Hüdavendigar devrin de oralara varmışız. Bugün ise Drava nehri kıyılarında düşman sürüleri dolanır!..Debbağzade tekrar söz aldı:-Siz ki Milletin babası sayılırsınız Sultanım... Üstelik sefer üzeresiniz. Ayrıca da hastasınız. Peygamber “Sallallahü Aleyhi ve Sellem” Efendimiz buyurmuşlar: “Baba duası, yolcu duası ve hasta duası müstecabdır.” Duanız İnşaallah reddedilmez...Sultan II. Süleyman biraz sakinleşti. 8 cephede birden dövüşen mücahidlere dua etti. kafir eline düşen İslam topraklarının kurtulması için dua etti. Sonra da, Anadolu Sancak ve Eyalet beylerine Fermanlar yazdırdı. Şeyhülislam Fetvasıyla birlikte gönderildi ve en kısa zamanda Edirne’de toplanmaları emredildi; bu sıralarda, Otağ önüne yüksek rütbeli bir Ulak geldi. Çavuşbaşı sordu:-Kimsin, nereden gelirsin?-Ağrıboz’dan gelirim... Şahin Mustafa derler bana...Hemen Huzura kabul edildi. Padişah ayaktaydı:-Baka Şahin Paşam. Sen de kara haber getirdiysen, şu an deme! Bugün yeteri kadar üzüldük...Yol yorgunu olmasına rağmen “Ulak” Paşanın gözleri ışıltılıydı. Sultan II. Mustafa’ nın elini öptü:-Duanız bereketiyle zafer bizimdir Padişahım!..Padişah ve otağdakiler heyecan içindeydiler. Derin bir “Elhamdülillah” çektik ten sonra: -Hele tafsil eyle! dedi. Ulak Şahin Paşa hadiseleri başından beri anlatmaya başladı:-Hilekar Venedikli, büyük bozgundan sonra çok şımarmıştı. Mora yarımadası ve Aya Mavri adasından sonra Preveze limanını da işgal ettiler. Ondan sonra da kanlı gözlerini Ağrıboz adasına diktiler. Başlarında Morosini vardı. Venedik senatosu tarafından Doç, yani devlet başkanı seçilir seçilmez, ilk işi Ağrıboz’a saldırmak oldu. -Ağrıboz’un büyüklüğü nicedir?-Ege denizindeki en büyük adadır Efendimiz. Üstelik Atina kıyılarına pek yakındır. Bu yüzden Morosini kafiri de muharebeyi yakından takip etmek içim Atina’ya geldi. Bizim mağlup olacağımıza kat’i olarak inanmıştı. Çünkü bütün Haçlı tekneleri Ağrıboz önüne yığılmıştı. Venedik’ten başka, Papalık, Alman, Fransız, Malta, Toskana’ya ait 334 gemi ile adayı muhasara ettiler. Bu armada, Haçlıların çıkardığı en büyük donanma idi. 11 Temmuz 1688 günü Pire limanından ayrıldılar. Başkumandanlığa, meşhur İsveçli Mareşal Kont Königsmark getirildi. İlk olarak, ada kumandanı İbrahim Paşanın bulunduğu Ağrıboz limanına saldırdılar. Karaya onbinlerce asker çıkardılar ve gemileriyle de kaleyi topa tuttular. Bizim sağ kanadımıza Bahriye Beylerbeyi (Oramiral) Mustafa Paşa, sol kanadımıza da Bahriye Sancakbeyi (Tümamiral) Tekin Paşazade kumanda ediyordu. İbrahim Paşa da merkez kuvvetleriyle harbe katıldı. Düşman kuvvetleri bizden kat kat fazla olmasına rağmen, Sultanım, kafirin attığı gülleden çok kelle kestik. Mücahidler “Allah...Allah” dedik çe, kafirler kaçacak delik aradılar. Muharebenin 33. günü Königsberg, bir güllenin göğsünü parçalamasıyla öldü. Fakat yaman askerdi ihtiyar. Ondan sonra Morosini, Alman Prensi Brunswick’i kumandan yaptı. Fakat İsveçliler onu dinlemez oldular. -Venedikli kumandan yok muymuş?-Venedikliler tacir olur, bilirsiniz ya Devletlim. Parayla asker tutup savaştırırlar. -Peki o Alman Prensi ne yaptı?-Almanlar biraz daha gayretli oluyorlar Efendimiz. Boğaz boğaza cenk ettiler. Lakin ilk hücumlarında ir Fransız Prensi ölümcül yara aldı. İkinci hücumda pek yaman vuruştular. Surlar üzerinde dişe diş cenk oldu. Saatlerce kanlı boğuşmalar devam etti.20 Ağustos’ta kaleyi cebren düşürmek istediler. Bütün kafirler saldırdılar. O gün de pek kanlı bir cenk oldu. Würtenberg Kontu yaralandı. Alman askerlerinin gözü yıldı. Venedik Doçuna, muhasaranın kaldırılmasını teklif ettiler. Fakat Morosini kabul etmedi. Bundan sonra lağım savaşları başladı. Yer ve su üstünde bulunan asker toprak altına girdi. 8 koldan tünel kazmaya başladılar. -İbrahim Paşa ne tedbir aldı?-Her gün belirsiz saatlerde huruç hareketi yaptırıyordu. Hem lağımcı askerler, hem de barut depoları yok ediliyordu.-Size hiç yardım gelmedi mi?-Sadece bir defa Sultanım. Tırhala Sancakbeyi 3.000 serdengeçti getirebildi. Onlar da güç bela düşman hatlarını aşabilmişler.-Sonra?-Tam 106 gün sonra Morosini pes etti. muhasaranın kaldırılmasına razı oldu. -Acep neden?-“Köprülü’den sonra Osmanlı’da adam kalmadı” diye Morosini, İbrahim Paşayı tanıyınca sözlerine pişman olmuş. Geri çekilmeye karar vermiş. Zaten, 25.000’den ziyade kafir öldü. Savaşacak askeri kalmadı. Paralı askerin de tamamı firar etti. -Bizim zayiatımız ne kadar?-Kal’amız harap oldu. 5.000 şehid verdik. -İki cihanda yüzleri ak ola!...-Mücahid İbrahim Paşa da ellerinizden öper Sultanım...”Biraz daha barutumuz olaydı da şu kaçan kafir teknelerini batıraydık” der, hayıflanır durur.-Cenab-ı Hak ondan ve askerlerimden razı olsun...-Destur verirseniz Padişahım, Ağrıboz’a dönmek dileriz...-Var git Şahin Paşam... Selamlarımı ve armağanlarımı ilet. Bugün çok bunalmış tık. Seni Hızır gibi Allah yolladı. Kul bunalmayınca Hızır yetişmez derler ya...



Yıldırım Bayezid Hanın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkeme ye geldi ve herkes gibi o da ellerini önüne bağlayıp ayakta bekledi. Devrin Bursa Kadısı Molla Fenari, padişahı süzdükten sonra; “Senin şahitliğin kabul değildir. Zira sen namazlarını cemaat ile kılmıyorsun. Elinde imkanı olduğu halde cemaate gelmeyen bir kimse, yalancı şahitlik edebilir demektir.” Bu itham karşısında herkes Yıldırımın hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti ve hemen sarayının yanına bir cami inşa ettirmeye başladı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter