Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fatih Sultan Mehmed Han, üzerinde derin nüfuzu bulunan hocası Akşemseddinin sık sık tekrar ettiği bir Hadis-i Şerif, genç Sultanın her zaman baş düsturu ve rehberi olmuştu:“Ümmetimden iki sınıf ilmi ile amel ederse, insanlar kurtulurlar: Âlimler ve Hâkimler. Eğer bu iki sınıf bozulursa, bütün halk bozulur ve ortalığı fesad kaplar”Bundan dolayıdır ki Fatih, ülkesinde ilme ve adalete son derece ehemmiyet vermişti. İstanbul’un fethinden sonra mahkumları serbest bırakan Fatih’in huzuruna, zindandan çıkmak istemeyen iki papaz getirilir. Bunlar, Konstantin’e âdil ve hakperest olmaktan bahsettikleri için zindana atılmış, sonra böyle adaletsiz bir dünyanın içerisi, dışarısından daha rahat diye hapisten çıkmamaya yemin eden keşişlermiş.

Fatih, dünyaya kahreden bu iki papaza şöyle hitap eder:-O halde sizlere şöyle bir teklifim var. Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleket lerimizi geziniz. Müslüman hakimlerin ve Müslüman halkın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz hemen gelip bana bildiriniz ve siz de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hayata küsmekte haklı olduğunuzu ispat ediniz.Kendileri için gayet cazip gelen bu teklifi hemen kabul eden iki papaz, Padişahtan aldıkları hususi bir tezkere ile Osmanlı idaresinde olan her kasabayı gezmeye başladılar. Bu arada eski başşehir Bursa’ya da uğrayarak şöyle bir davaya şahit oldular:“Bir Müslüman bir Yahudi’den bir at satın almış. Ancak, hiçbir kusuru yok diye satılan at, meğer şiddetli hastaymış. Müslüman, hemen ertesi sabah erkenden Bursa kadısına gitmiş. Fakat kadı efendi dairesinde yokmuş. Bir müddet bekleyen davacı, kadı efendinin geleceğinden ümidini kestiği için bırakıp gitmiş. O akşam at, ahırda ölmüş. Bu durum kadıya iletilince, şöyle bir karar vermiş:-İlk geldiğinizde makamımda bulunsaydım, sağlam diye satılan atı sahibine iade ettirir, paranızı alırdım. Madem ki atın elinizde ölmesine, benim makamımda bulunmayışım sebep oldu, o halde ziyana girmenize ben sebep olduğum için iade edemediğiniz ata verdiğiniz parayı ben tazmin ediyor, ziyanınızı ben ödüyorum.”Papazlar, Osmanlı kadılarının bu derece adil kararı karşısında birbirlerine bakarak parmaklarını ısıra ısıra mahkemeden çıktılar ve geze dolaşa İznik’e geldiler. Burada da şöyle bir davaya şahit oldular:“Bir Müslüman, diğer bir Müslüman’dan tarla satın almış. Ekin zamanı gelince tarlayı sürmeye başlamış. Bir ara sabanın ucun bir şey takılmış. Orasını kazınca, bir küp altın çıkmış. Hemen bunları alıp, tarlayı satın aldığı Müslüman’a gitmiş:-Kardeşim! Tarlayı sürerken bu çıktı. Ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer içinde bu altınların mevcut olduğunu bilseydin, tarlayı bana satmazdın. Al şu altınlarını!Tarlanın ilk sahibi:-Hayır! Ben sana tarlanın içini, dışını, altını, üstünü, hepsini birden sattım. Senin nasibine çıkan bu altınlara ben nasıl sahip çıkarım, haramdır alamam.Mesele bu şekilde uzayıp gidince hakime intikal etmiş. İznik kadısı bu iki Müslüman daki birbirlerinin hakkını koruyucu tavrını görünce, evlenme çağında çocukları olup olmadığını sormuş. Birinin oğlu, öbürünün de kızı olduğunu öğrenince, onları evlendirmiş ve altınları onlara vermiş”Papazlar buradan ayrılıp, başka yere gitme ihtiyacı duymadan doğruca Fatih’in huzuruna geldiler ve gördüklerini anlatarak:-Bütün bunları görünce, Osmanlı adaletinden emin olduk ve hayatımızın bundan sonraki kısmını, dininizden olmayan Hristiyan papazlarının dahi zulme uğramayacağı adaletinize teslim olarak, ülkenizde geçirmek istiyoruz, dediler.



III. Ahmed Han devrinde Fransa’ya büyükelçi olarak gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi, bu ülkede kadınların hükmünün geçtiğini, çünkü itibarlarının erkeklerde yüksek olduğunu söyler. Ve ilave eder:“İstedikleri ne ise işlerler ve murat ettikleri yere giderler. En âlâ Beyzade, onların en aşağısına haddinden ziyade riayet ve hürmet eder.”Çelebinin seyahatnamesinde yazdığına göre, Osmanlı elçilik heyeti, Fransa’ya ayak basışından itibaren adeta kadın kafilelerinin hücumuna maruz kaldı. Hele Ramazan ayı geldiğinde bu ilgi büsbütün arttı. Seyahatnamede bu olay şöyle rivayet edilmektedir:

“Ramazan-ı Şerif gelip oruç tuttuk. Ve geceleri cemaate teravih kıldık. Yine böyle bir teravih namazından sonra, Fransız ileri gelenlerinden biri gelip; Hanımlarımız gelip iftar eylediğinizi ve yemek ediğinizi seyretmek ister. Eğer izniniz olursa cümlemizi sevindirir siniz ve belki kralımız da haz duyarlar, dedi. Biz de çaresiz kalıp; elimizden ne gelir, hoş geldiler, safa geldiler, dedik. Akşama yarım saat kala iki yüz kadar kadın, altın ve ziynetler içinde, elmaslara batmış halde yanımıza gelip, karşımıza oturdular. Gûya konağımız kadınlar evine döndü, doldu taştı. Sanki burası düğün evi oldu. Hele her ne hal ise, biz bu azabı çekip iftar ettik ve yemek yedik. Bunlar gittikten sonra teravih namazını eda ettik. Ertesi günü teravih namazı kıldığımızı haber almışlar, yine iftara yarım saat kala iki yüz kadar kadın ve kızlar çıkageldiler. Her biri şekerleme ve çörekler getirdiler. İftar ve taam eyledik. Yemekten sonra gitmediler. Meğer teravih namazını beklermiş. Çare yok, abdest alıp teravih namazını kıldık ve bunlar giderken tekrar izin istediler. Her gece gelip, iftar ve teravih namazını temaşa için yalvarır oldular, izin verdik. Cemaatle oturup, gece teravihi tamam edip, ilahiler ve tesbihlerle bütün kadınlar seyretti ve bütün kadınlar hayran seyretti ve hayran kaldılar.



Ahmed Reşid Beyin hatıralarında naklettiği, Sultan II. Abdülhamid’e ait bir vak’a:Padişah, kendisine bağlılıklarından, sadakatlerinden emin olduklarının mütalaaları na ve itirazlarına değer verir, onları dikkat ve alaka ile dinlerdi. Makul bulduklarını yerine getirmekten adeta haz duyar, onları takdir ve taltif ederdi. Bunlardan biri de Hazine Kahyası Şevki Bey idi.

1902 yılı Ramazan ayının 15. günü Hırka-i Saadet’i ziyaretten dönen II. Abdülhamid Hazine-i Hümayun’da bulunan Sultan III. Mehmed’e ait murassa sorgucu ister. Sorguç bir heyet tarafından yerinden alınır ve Bağdat köşkünde Padişaha takdi olunur. Hasan Şevki Bey, huzurdan çıkınca Başmabeyinci Hacı Ali Paşaya dert yanar:“Efendimizin ulu ecdadı, Hazine-i Hümayunlarına birçok şey koymuşlar, vermişler, fakat buradan bir habbe bile çıkarmamışlardır. Eğer Şevkatmeab Efendimiz bu sorgucu götüreceklerse, doğrusu ben kullarını çok mahzun edecekler.”II. Abdülhamid Han, kızı Ayşe Sultan’a yaptıracağı taca örnek tutmak istemiştir bu sorgucu. İtiraz kendilerine arz edilince, bunu geçici olarak aldığını, bayramın birinci günü iade edeceğini belirtir ve Hasan Şevki Bey’e teslim edilmek üzere bir senet imzalayıp verir. Ve Bayram gelir çatar. Yıldız Sarayında yapılan Muayede (Bayramlaşma) törenin den sonra Hasan Şevki Bey, söz konusu senedi Başmabeyincinin eline tutuşturur ve “iadenin temin buyurulmasını” ister. II. Abdülhamid de, senedini geri alıp sorgucu iade ederken şöyle dedi:“Hasan Şevki Beye selam-ı şahanemizi söyle ve kendisinin vazifeşinaslığından memnun olduğumu da tebliğ et. Şu yüz altını da ver, bayram harçlığı yapsın”Hazine kahyası, emaneti teslim aldıktan sonra padişahın huzuruna varıp şükranları nı arzettikten sonra hemen Topkapı sarayına vardı ve ihsan olunan yüz altını beraberindeki arkadaşlarına dağıttı.



Fatih Sultan Mehmet Rumeli hisarını yapmağa karar verdiği zaman, Bizans İmparatorlu ğu topraklarında yapılacak bu kale için, usulen İmparatordan müsaade istenmişti. İmparator, kalenin yapılmasını istemiyor, fakat müsaade etmese dahi yapılacağını da biliyordu. Onun için, aklınca kurnazlık yaparak padişaha bir haber gönderdi:“Kalenin yapılacağı yer Galata’ya aittir. Galata ise bizim değil, Frenklerin idaresi altında bulunuyor. Bu işe biz razı olsak bile, kalenin yapılması Frenklerle aranızın açılmasına sebep olur. Bu yüzden bu fikirden vazgeçmek lazımdır.”Padişah bu cevaba şöyle bir karşılık verdi:“Bizim maksadımız, İmparatorun hatırına saygı göstermiş olmak için önce müsaade almak ve sonra bu işe başlamaktı. Madem ki yer İmparatorumuzun idaresi altında değildir, o zaman mesele kalmaz. Çünkü Frenklerin hatırına bu kadar saygı göstermek bizim için lazım değildir. İcabederse onlara kendimiz cevap verebiliriz.”Bu cevaptan sonra Fatih hemen harekete geçti ve hemen kalenin planları hazırlanarak, Zağanos Paşa ile Çandarlı Halil Paşa’ya havale edildi. Gece gündüz çalışılarak dört ay gibi kısa bir sürede bitirilen koca Rumeli hisarı, o devrin en sağlam kalesi oldu.



Eski Ramazan iftarlarının bize mahsus güzel âdetlerinden biri de “diş kirası”dır. Misafirler, hane sahibine veda ederken bir miktar para veya hediye verilerek uğurlanırlar. Diş kirası denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, ağzınızı iftar sahibinin damak zevkine kiralamış olmanızdır. Tabii işin doğrusu, Ramazan ayının cömertlik ve hayır duygularını şahlandırmasıdır. Sultan Abdülaziz’in sadrazamlarından Yusuf Kamil Paşa, cömertliği ile ünlüydü. 1868 yılı Ramazan ayının 8. gününe rastlayan 3 Ocak günü, bugün Edebiyat ve Fen fakültelerinin bulunduğu yerdeki konağında verdiği iftar yemeğine, Sultan Abdülaziz teşrif ettiler. Sadece kuş sütünün eksik olduğu ziyafetten sonra, diş kirası olarak, altın bir tepsiye tepeleme yığılmış kağıt tomarları padişaha takdim olundu. Bunlar, Kamil Paşanın sahip olduğu bütün mam ve emlakin senet ve tapularıydı. Ancak bu diş kirası tekliften öteye geçmedi. Çünkü Sultan Abdülaziz, “Bunlar makbulüm oldu. Yine size veriyorum. Her haliniz ve ef’âlü akvaliniz mahzuziyetimi mucib olmaktadır” sözleriyle tepsiyi ve içindekileri iade etti.



III. Osman’ın son, III. Mustafa’nın ilk Sadrazamı Koca Ragıp Paşa ile dönemin ünlü hiciv şairi Haşmet yakın dost idiler. Bir Ramazan ayının son günü akşama doğru Vezneciler semtinden geçerken Haşmet, Sadrazamı Kuyucu Murad Paşa türbesine soktu. Orada görev li türbedarın son derece sinirli bir adam olduğunu, onu kızdırarak biraz eğlenmelerini teklif etti. Türbedar, gelen ziyaretçileri görünce heyecana kapılıp koşturdu, temennalar etti ve boynunu eğip ellerini kavuşturdu. Ragıp Paşa hafifçe kaşlarını çatarak konuştu:“Bak türbedar efendi! Burada yatan zat, devletin en yüksek kademesine çıkmış, gazi ve mücahid bir vezirdir. Ona hizmette kusur etmemeli, sandukasına, kavuğuna, sarığına ziyade ihtimam göstermelisin!”

Adam, bu konuda zaten titiz olduğunu, emr-i âlîleri gereği şimdiden sonra daha da dikkatli davranacağını ifade etti. Fakat Ragıp Paşa, sanki onu duymuyor gibi, aynı minvalde ihtarlarını sürdürüyordu:“Anladın değil mi? Büyük adamdır Kuyucu Murat Paşa, aman ha! Mukayyet ol, hizmette en küçük bir ihmal gösterme!”türbedarın gözleri oynamaya, sakalı titremeye başlamıştı. Çileden çıkmak üzere olduğu belliydi. Yine de tutuyor, edep çerçevesinde “Başüstüne” diyordu. Ne var ki, Ragıp Paşa da üsteleyip durmaktaydı; “Bak, bir daha söylüyorum, sandukasına, kavuğuna, sandığına hiç toz kondurma!” Sonunda tepesi attı türbedarın! Muhatabının Sadrazam oluşuna bakmadan kestirip attı: “Bu herif sabah kalkıp bayram alayına katılacak değil ya! Bu kadarı çok bile” Ziyaretçiler meramlarına erişmiş, türbedarı kızdırmayı başarmışlardı. Ragıp Paşa, ona bir kese altın ihsan ederek Haşmetle birlikte türbeden çıkarken, gözlerinden yaş gelecek derecede gülmekten kendini alamıyordu.



Fatih Sultan Mehmed’in sadrazamlarından Mahmut Paşa da, tarihimizde cömertliği ile ünlüydü. Mahmutpaşa Çarşısı, bu çarşının üstündeki zarif cami, ayrıca İstanbul’dan başka Ankara, Bursa, Edirne ve Sofya’daki birçok vakıf eser, onun adını günümüzde de yaşatmaktadır.Her vesile ile yoksullara yardım etmekten zevk alan Mahmut Paşa, Ramazan ayı geldiğinde kesenin ağzını büsbütün açardı. Ele konağında verdiği iftar ziyafetleri dillere destandı. Buradaki ziyafetin, başka zengin evlerinde rastlanmayan bir özelliği olduğu için... Onun sofrasında oruç açanlar, her akşam mutlaka ikram edilen nohutlu pilavın gelmesini dört gözle beklerlerdi. Dişlerine takılma ihtimali olan sert bir nesneyi yakalama ümidiyle... Çünki, Paşa, kazanlarda pilav pişirilirken, içine altınlar attırırdı. İşte bu olay, hâlâ herkesin bildiği ve kullandığı bir atasözümüzün doğmasına sebep oldu: “Kısmetinde olanın kaşığına çıkar.”

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Muharrem 1439
Miladi:
18 Ekim 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter