Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


YAVUZ Sultan Selim Han, bir yandan Mısır üzerine yürüyor, bir yandan da Memluk sultanı Kansu Gavri’ye elçiler gönderiyordu. Fakat gönderdiği elçilerin hiçbiri de geri gelmemişti. Daha sonra bu elçilerin hapsedildiğini öğrendi. Bu sıralarda Kansu Gavri’nin elçisi Moğolbey, silahıyla Yavuz’un huzuruna çıkmış ve sultanının isteklerini bildirdi.

Bunun üzerine Moğolbey’in saçı sakalı kesilerek, yağlı bir elbise giydirildi ve bir eşeğe ters bindirilerek ordugahta gezdirildi. Yavuz tekrar huzura alına Moğolbey’e:“Seni öldürmüyorum, çünki elçiye zeval olmaz. Ancak efendine söyle, elçileri salsın, kendisini de Mercidabık’da bekliyorum”


Birinci Kosova savaşı ile büyük bir hezimete uğrayan haçlılar, bunun acısını çıkarmak için yedi yıl boyunca uğraşarak büyük bir ordu daha kurdular ve 1396 yılı yaz aylarında Macaristan’dan yola çıkan kalabalık haçlı ordusu 9 Eylül günü Tuna boyunda ki Niğbolu kalesi önlerine geldi. Sayıları öyle çoktu ki, ordugâhlarında, “Gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız” sözleri işitiliyordu. Fransız, İngiliz, İskoç, Alman, Avusturya, Venedik, Ulah gibi Avrupa’nın en kuvvetli devletlerinin asilzadeleri kumandasındaki bu son derece kalabalık ordu, bu sefer Osmanlıları mağlup edip, kesin olarak Balkanlardan atacaklarından gayet emin görünüyorlardı. Niğbolu kalesi kumandanı Doğan Bey, yanındaki üç bin askerle, ikiyüz bin kişilik orduya karşı nasıl başedeceğini düşünüyor ve çareler arıyordu. Bu sırada Fransız birliklerinin kumandanı Mareşal Busiko kaleye bir elçi göndererek teslim olmalarını istedi ve,

-Eğer canınız tatlı ise bugün kalenin anahtarını veriniz. Artık hükümdarınızın da bu kaleye pek ihtiyacı kalmayacaktır. Çünkü bir daha Rumeli’ye gelemeyecektir. Belki bir ay sonra Bursa’da zafer alayları tertip edeceğiz, dediler.

Doğan Bey sözlere şu şekilde karşılık verdi:

-Kosova’yı unutmuşa benzersiniz. Biz aynı sözleri orada da işittik. Benim verecek bir karış toprağım yoktur. Bu beden ayakta kaldıkça, bu kale bizimdir.

Fakat Doğan Beyin gözüne uyku girmiyordu. Eğer Niğbolu düşerse, Haçlılar kolayca Edirne’ye kadar gelirler ve Yıldırım Bayezid daha Rumeli’ye geçemeden onlar Anadolu’ya çıkarlardı. Bu yüzden mümkün olduğu kadar zaman kazanması lazımdı. Hemen silah arkadaşlarını topladı ve onlarla istişare etti. Hepsi de topluca düşmana saldırıp, dövüşe dövüşe şehid olmayı teklif ediyorlardı. Fakat Doğan bey:

-Şehid olmak murad-ı ilahidir. Bundan kaçan kim? Fakat bizim vazifemiz, Bayezid bey gelinceye kadar dayanmaktır. Biz burada bir sed vazifesi yapıyoruz. Eğer sed yıkılırsa, çılgın bir nehir halindeki küffar ordusu soluğu Edirne’de alır. Bundan sonrası da felaket olabilir. Hemen birisi, kaleden gece yarısı çıkacak ve Padişahımıza, bizim durumumuzun gayet iyi olduğunu ve düşmanı en az bir oyalayabileceğimizi, bu tarafdan bir endişesini olmamasını bildirecek.

Hemen o gece bir bahadır kaleden aşağı indirildi. Gizlice düşman saflarının arasından geçerek yakındaki bir köye ulaştı. Oradan bir at temin etti ve kısa zamanda Yıldırım Bayezid’e haberi ulaştırdı. Bu sırada Osmanlı ordusu da Edirne yolunda idi. Bu haber üzerine Yıldırım Bayezid, orduyu daha hızlı yürüyüşe geçirdi. Fakat içi rahat değildi. Niğbolu’ya bir an önce ulaşmak istiyordu. Kale ne kadar dayanırsa dayansın, geç kalınırsa düşebilirdi. Ordu Edirne’yi geçtikten sonra bir gece ânî bir karar vererek atına atladı ve yanındakilere:

-Niğbolu’ya gidiyorum. Kalenin hali nicedir, bilmek isterim. Ona göre harp planında değişiklikler yapmam icabedebilir, dedi.

Veziri azam Çandarlı Ali Paşa buna mani olmak istiyor, padişahın böyle tek başına düşman hatlarına girmesinin tehlikelerini söylüyordu. Fakat Yıldırım Bayezid atını mahmuzlamış ve adına yakışır bir şekilde yıldırım gibi koşturuyordu.

Kuşatma onsekizinci gününe gelmiş, kalede yiyecek ve su tükenmişti. Buna rağmen Doğan bey hergün kaleden huruç hareketi yapıyor ve düşmana zayiatlar verdiriyordu. Fakat bu kalabalık orduya karşı daha fazla dayanabilmek mümkün değildi. Askerin üçte biri kırılmış, ikibin kişi kalmışlardı. Bunların da harbedecek mecali kalmamıştı. Herkes Yıldırım Bayezid’in kısa zamanda buraya yetişemeyeceğini ve toplu halde helak olacaklarına inanmaya başlamıştı. Doğan bey, askeri topladı. Kararını vermişti. Teslim olmayacaklardı. Yarın bütün kuvvetlerle son hücumu yapacaklar ve dövüşe dövüşe şehid olacaklardı.

-Gazilerim, ordumuzun buraya doğru hareket ettiğine dair bir haber alamadık. Fakat her halde yoldadır. Keşke birkaç gün daha dayanabilsek. Düşman yarın kaleye tekrar saldıracak. Bu belki bizim için son, fakat şerefli bir mücadele olacak. Ettiğiniz yemini size tekrar hatırlatıyorum. Ölünceye kadar beraber miyiz?

Bütün asker hep bir ağızdan:

-Ölünceye kadar beraberiz.

-O halde gazilerim, birbirimizle helallaşalım. Hem, Allah’dan ümit kesilmez. Sultan Bayezid belki bizi unutmamıştır.

Doğan bey askerlerine yarınki muharebe için istirahat etmeleri emrini verdikten sonra kale burçları üzerine çıktı. Gözleri uzaklarda idi. Ah, Yıldırım Bayezid bir gelebilse idi. Tam bu sırada, duvarlardan duvarlara çarparak akisler yapan gür bir ses işitildi:

-Bre Doğan!.. Bre Doğan!..

Doğan bey bu sesi tanır gibi oldu, fakat ihtimal veremiyordu. Kısa bir tereddüt geçirdi. Evet o. Bu ses Yıldırım Bayezid’in sesi idi. Kulaklarına inanamıyordu. Heyecandan titriyordu. Gözlerinde sevinç yaşları tanelendi. Surlardan aşağı baktı. Karanlıkta bembeyaz bir at üzerinde, heybetli bir süvarinin gölgesini gördü. Hemen seslendi:

-Kimsiz?

Gür bir ses cevap verdi:

-Biz Sultan Bayezid’iz.

Padişah kaleye gerekli talimatları verdikten sonra geldiği gibi yine yıldırım hızıyla geriye döndü. Düşman nöbetçileri bir süvarinin muhasara hattının bir yerinden geçtiğini görmüşler, fakat kendisine yetişememişlerdi. Yıldırım Bayezid, büyük bir süratle Niğbolu’ya doğru gelmekte olan orduya, sabaha karşı yetişti. Ertesi gün, Osmanlı tarihinin en büyük zaferlerinden biri bu kale önünde kazanılıyordu. Kendisinden birkaç misli kalabalık haçlı ordularını birkaç saat içinde imha eden Osmanlı ordusu, Avrupa’ya öyle bir ders verdi ki, 50 yıl boyunca bir daha Osmanlı topraklarına saldırmaya cesaret edemediler.



Fatih ve II. Bayezid Han devirlerinde kazaskerlik de yapan Ali Fenari Efendi, insaflılığı ve yumuşak huyluluğu ile de tanınmıştı. Bir gün medresede ders verdiği sırada, talebelerden biri hocasının sözlerine karşı laubali bir tarzda itiraza kalkışır. Müderris ona cevap vermez, şöyle gazaplı bir şekilde kaşlarını çatmakla yetinir ve yine dersine devam eder. Dersin sonunda talebeyi çağırıp bu tutumundan dolayı takdir etmekle birlikte dersin adabını hatırlatır ve sorduğu suali de cevaplandırır. Talebe büyük bir mahcubiyetle ocasından özür diler ve bu arada:

“Bu hareketimin cezası olarak ya izin veriniz başka bir müderrisin hizmetine gireyim, yahıt da bundan sonra böyle siz ders verdiğiniz sırada artık hiç ağzımı dilimi açmayayım” der. Mevlana Fenari:

“Benim sana karşı muamelem bir hiddet neticesi değil, gayret arzusu idi. Maamafih şimdiden sonra hatırına gelen sual ve itirazı hiç tereddüd ve tekellüf etmeden söyle, asla gücenmedim” cevabını verir.



1540 senesi Haziran ayının bir akşamıydı. Korsika adasının Gareletta limanına ufacık bir Türk filosu demir atmıştı. Beş parça gemiden oluşan filonun kumandanı Turgut Reis’di.

O zamanlar Turgut Reis’in şöhreti bütün Akdeniz yalılarını tutmuş, İspanya sahillerinin güzel kızları, Kapitan Dragot dedikleri, yaşı elliyi geçmiş bu Türk kahramanı için şarkılar söylemişlerdi. Bir kez mağrip sularına yelken açtı mı, Akdeniz sahillerini korku ve dehşet alır, İtalyan limanlarında “Kapitano Dragot geliyor!” cümlesi duyuldu mu, o ünlü denizciler kaçacak yer ararlardı. Kanuni’ye rağmen kendini Avrupa nın en büyük hükümdarı olduğunu iddia eden Şarlken, bu korkuya bir son vermek için:

-Akdeniz’in huzuru için bu müthiş Türk’ü denizlerden uzaklaştırmalı, diyordu.

Hakkı da vardı. Üç parça hafif gemiyle, ağır kalyonlarla dolu bir limanı basar, hepsini ateşe verir, sonra geldiği gibi giderdi. İmparator Şarlken, Preveze’de Barbaros Hayrettin’e yenilen Andrea Doria’yı, Akdeniz hakimiyetini tekrar ellerine geçirmesi için donanmanın başına tekrar geçirmiş, fakat o, büyük Preveze mağlubiyetini unutmamış ve bu yüzden de donanmayı yeğeni Janetino’ya bırakmıştı. Bu da ilk iş olarak Turgut Reis’i ortadan kaldırmayı kafasına koymuştu.

İşte Turgut Reis, Türklerin “Oğlan Kaptan” dedikleri Janetino Doria’nın dev bir donanma ile Akdeniz’de gezdiği sırada küçük Korsika limanına pervasızca girmişti. Turgut, şafak sökerken geminin güvertesinde sabah namazını kılmış, leventleriyle yarenlik ediyordu. Birden heyecanlı bir ses duyuldu:

-Ufukta bir karaltı var!

Geminin baş tarafındaki gözcünün verdiği haber doğruydu. Evet, ufukta bir karaltı vardı. Dakikalar geçtikçe karaltılar büyüyordu. Daha sonra herşey anlaşıldı. Muazzam bir Venedik donanması kendilerine doğru geliyordu. Janetino, Turgut Reis’in yerini haber almıştı. Kuvvetler arasında denge yoktu. Turgut’un üç parça hafif gemi ve yüzelli kadar levendine karşılık Venedikliler yüzlerce gemi ve onbinlerce askerle gelmişlerdi. Fakat ne önemi vardı. Menteşeli Turgut, arkadaşlarının,

-Ne yapacağız Reis Baba?

Sorusuna hiç düşünmeden karşılık verdi:

-Ben küffara sağlam tekne vermem. Barbaroslarla denizlerde levent gezdim. Onların itibarını düşüremem. Cenk edeceğiz!

Acaba düşman hatlarını yarabilirler miydi? Demirleri zincirleriyle beraber suya bıraktılar. Çünkü çekmek için zaman kalmamıştı. Venedik amiralleri bir an şaşırdılar. Türklerin böyle ufacık bir filo ile savaşı kabul edeceklerine inanamıyorlardı. Biraz sonra Türkler için talihsiz bir mücadele başlamıştı. Turgut hangi kadırgaya rampa etti ise yangın yerine çevirdi. Fakat sonunda kendi gemisi de tutuştuktan sonra esir edildi.

Öğleye doğru düşman baştardesinde, yani amiral gemisinde bütün Venedikli kumandanlar, asilzadeler, kaptanlar ve şövalyeler dizilmişlerdi. Biraz sonra esaret zincirleri arasında güverteye getirilecek olan Akdeniz’in meşhur Kapitano Dragot’unu bekliyorlardı. Hepsinde gurur, fakat aynı zamanda heyecan vardı.

Turgut Reis metindi. Madem ki kader böyle yazılmıştı, rıza göstermekten başka çare yoktu. Sonra, kendisini esir eden de Akdeniz’in en büyük amirallerinden idi. Bununla biraz teselli buluyordu. Çünki Venedik donanmasının başında Andea Doria’nın olduğunu zannediyordu. Fakat biraz sonra güverteye çıkarılınca karşısında ihtiyar kaptanın yerine, süslü elbiseler içinde genç kız gibi bir denizciyi görünce:

-Aman Ya Rabbi! Beni yeni hayz görmüş bir kızın eline mi düşürdün? Diye bağırdı.

Bu cümle bir anda İtalyanca’ya tercüme edildi. Güverte karıştı. Doria’nın tecrübesiz yeğeni de kızmıştı. Yerinden fırladı. Turgut’u tokatlamak, hıncını bu suretle almak istiyordu.

-Şimdi görürsün!

Diye tehditler savurarak zincire vurulmuş esirine doğru yürüdü. Turgut, yüzlerce düşman amirali karşısında dimdik duruyor, alev alev yanan gözleriyle üzerine doğru gelen genç denizciye bakıyordu. Sanki bütün gövdesi göz kesilmişti. Akdeniz’i titreten bu gözlerde şimşekler çakıyordu. Janetino iyice yaklaştı, fakat havaya kaldırdığı elini kahramanın yüzüne indirmeğe cesaret edemedi. Geri geri çekildi, korkmuştu. Koca güvertede çıt çıkmıyordu. Herkes bu heybetli manzara karşısında susmuş, bazı ihtiyar denizciler de başlarını öne eğmişlerdi.

Yıllar geçti. Turgut, ak düşmüş sakalına rağmen düşman gemilerinde forsa olarak çalıştırıldı. Açlık ve yorgunluk, onun çelik gibi vücudunu yıpratamamıştı. Bazı hristiyan amiralleri onun haysiyeti ile oynamak ister gibi, geminin kürek çekilen kısmına iniyor ve:

-Hey, Kaptan Dragot! Ne haber bakalım?

Diyorlardı. Turgut o zaman muhatabını müstehzi nazarlarla süzüyor ve:

-Oh Sinyor! Hesap soracak günler geliyor, vaktinize hazır olun, bir şey kalmadı.

Diyordu.

-Fakat Dragot, kürek mahkumları buradan sağ çıkamazlar ki...

-Ben çıkarım.

-Nasıl?

-Orasını ben bilirim.

Nasıl çıkacaktı? Bu imkansız bir şeydi. Geminin oturağında, yani kürek çekilen yerinde bir ayağı zincire vurulmuş, bin bir ızdırap içinde bırakılmıştı. Başlarında da eli kamçılı hain birkaç gardiyan bulunuyordu. Buradan kaçamazdı.

Turgut’un arkadaşları Cenova’ya arabulucu göndermişler ve istedikleri kadar fidye-i necat, yani kurtuluş parası vereceklerini vadetmişlerdi. Fakat Cenova’lılar buna yanaşmamışlardı. Ondan en ağır bir şekilde intikam alıyorlardı. Son zamanlarda Turgut Andrea Doria’nın gemisine verilmişti. Preveze’nin bu mağlup amirali, gemisini ziyarete gelenlere mümtaz esirini göstermekten gurur duyuyordu. Bir gün Malta kadırgalarının amirali Jean de la Valetta, Andrea Doria’yı görmeye gelmişti. Vaktiyle Türklerin eline esir düşmüş ve forsa yapılmış olduğundan, böyle bir karşılaşmadan haz duyacaktı. İlk işi forsaları ziyaret etmek olmuştu. Büyük bir küreği çekmekte olan Turgut’u görünce:

-Sinyor Dragot, bu savaşın değişmez bir kaidesidir.

Diye söze başlamış, fakat umduğu etkiyi yapamamıştı. Çünkü Türk kadırgaların da onun da forsaya konduğunu bilen Turgut, metanetini bozmayarak gevrek bir kahkaha attı.

-Ne yapalım, talihin bir tebeddülü.

Turgut’un metaneti kırılmıyordu. Biliyor ve inanıyordu ki, bütün Akdeniz’e hükmeden Kaptanı Derya Barbaros Hayrettin Paşa bir gün gelip kendisini kurtaracaktı. Ümitleri boşa çıkmadı. Fransa kralı 1. Fransua ile alman imparatoru Şarlken arasındaki mücadele bütün şiddetiyle devam ediyordu. Fransa, hâmisi Kanuni Sultan Süleyman’a yine yalvar yakar olmuş, Bu sefer de denizlerden yardım edilmesini istemişti. Sultan Süleyman Fransa’yı yine himayesi altına almış ve Barbaros Hayrettin Paşayı da yüz adet kadırga ile, Fransız sahillerini kurtarmak üzere batı Akdeniz’e göndermişti.

1543 senesi, Ağustos ayı sonlarında bir sabah Cenova halkı hayret ve dehşet içinde uyandı. Limanın biraz uzağında Sulatan Süleyman’ın yüz kadırgalık muhteşem armadası duruyordu. Baştardede Preveze’nin şanlı kahramanı Barbaros Hayrettin Paşanın sancağı dalgalanıyordu. Donama-yı Hümayun’un şehri her an top ateşine tutacağı ve taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayacağı zannediliyordu. Mağrur Cenova, çoktan beri böyle bir durumla karşılaşmamıştı. Biraz sonra belki de yer yerin den oynayacaktı. Cenova senatosu kaptan paşaya elçi yollayarak ne arzu ederlerse yerine getireceklerini arzetti. Halbuki Barbaros, ne memleket, ne para, hiçbir şey istemiyordu. İstediği tek şey, bu kadar yıllık dostu Turgut ile Kazdağlı Salih idi. İkisi de âzad edilmezlerse, bütün limanı ve şehri yakacağını söyledi. O günlerde Cenova limanına yanaşmış bulunan Andrea Doria’nın gemisine, derhal adam gönderdiler ve ikisini de alıp, Barbaros’un gemisine getirdiler. güvertesine çıktıkları zaman Hayrettin Paşa kendini tutamadı ve sevinç gözyaşları dökerek Turgut’a doğru koştu:

-Turgut’umu dünyalara değişmem

Diyerek boynuna sarıldı. Beraberce ağlaştılar. Artık Akdeniz, tarihinin en büyük korsanına tekrar kavuşuyordu.

Barbaros ile birlikte bir müddet sonra İstanbul’a gelen Turgut Reis, devletin hizmetine girdi ve ölünceye kadar forsunu şan ve şerefle taşıdı.



Fatih, İstanbul’u fethettiği zaman, burada yaşayan Rumları öldürtmemiş ve onlara inanç serbestliği vererek Patriklerini bile görev de bırakmıştı. Fakat bir müddet sonra eski Bizanslılardan bazıları İstanbul’u yeniden ele geçirmek için Avrupa’da gizli anlaşmalar yapmışlardı. Bu durum üzerine zamanın padişahı Yavuz Sultan Selim, İstanbul’daki Rumların ya Müslüman olmaları veya şehri terketmeleri ni emretti. Vezirler, padişahtan çekindikleri için bu emir karşısında ağızlarını açamadılar. Fakat zamanın Müftisi Zembilli Ali Efendi’ye müracaat ettiler. Bunun üzerine Ali Efendi:

“Fatih İstanbul’u zaptedince Rumlara eman ve ferman vermiştir. Bu sebeple padişahın bu emrini yerine getirmek caiz değildir” dedi ve bu şekilde bir fetva yazarak Yavuz’a gönderdi. Padişah:

“Fermanı görelim!” diye itiraz etti. Zira bu ferman, bir yangında yok olmuştu. Buna karşılık Zembilli Ali Efendi: “Şahidlerle isbatı da kafidir” diyerek, bu fermanı gören yaşlı iki yeniçerinin şahidliği ile davayı Yavuz’un aleyhine neticelendirdi.



Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın fethederek yadigar bıraktığı Bağdad, 89 yıl sonra İran’ın eline geçti. Bu sırada Osmanlı devletinin başında, henüz 12 yaşında bir çocuk olan 4. Murad bulunuyordu. Annesi Kösem Sultan, Vezir-i Azamlığa Hâfız Ahmed Paşa’yı tayin etmiş ve Serdar-ı Ekrem, yani başkumandan vazifesini de vererek, Bağdad’ı İran’ın elinden kurtarmak üzere sefere göndermişti. Hafız Ahmed Paşa, 29 Mart 1626’da kalabalık bir kuvvetle Bağdad kalesi kapılarına dayandı. Ancak bütün hücumları boşa çıkıyor, bir türlü kaleyi zaptetemeye muvaffak olamıyordu. Bu başarısızlığını, padişahın, Bağdad gibi çok mühim bir şehrin ehemmiyetini kavrayamadığı için, kendisine yeteri kadar asker vermemesine bağladı ve görünüşte kendi kendini eleştiren, fakat gerçekte padişahı tenkit eden bir şiir yazarak gönderdi:

Hâfızâ, Bağdad’a imdâd etmeğe er yok mudur?
Bizden bir imdad beklersin, sende asker yok mudur?
Ebû Hanîfe şehrin, Şîîler vîrân ettiler
Sende hiç gayret-i dîn ü Peygamber yok mudur?

Bu mektubu alan ve henüz 12 yaşında olmasına rağmen çok zekî bir padişah olan 4. Murad, onu derhal vazifeden azletti ve bunu, şu beyti yazarak ona bildirdi:

Bir âl-i sîret vezîri şimdi serdar eyledim.
Yüce Peygamber muîn olmaz mı, rehber yok mudur?

Hafız Ahmed Paşa’nın yerine vezir-i azam ve serdar-ı ekrem tayin edilen Hüsrev Paşa, derhal Bağdad’a hareket etti. Bu azimli ve cesur vezir, serhad boylarında yetişmiş, tecrübeli askerlerle çalışmak istiyor ve:

-Sakal ve bıyığına tarak batmamış sabilerin bu orduda yeri yoktur, diyordu.

Önce, İran askerinin yardım yollarını kesmek için Hemedan üzerine yürüdü. Burada bir İran birliğini bozguna uğrattıktan sonra, Hemedan’ı zaptetti. Bu muharebe sırasında bir yeniçeri subayı, bıyıkları henüz terlemiş olan genç bir askerin büyük karamanlıklar gösterdiğini gördü ve bunu Hüsrev Paşa’ya haber verdi. Emrini dinle meyenleri en şiddetli şekilde cezalandıran Hüsrev Paşa, derhal paşaları topladı ve:

-Bıyığına tarak batmamış bir çocuk, ordu-yu hümayuna nasıl katılmış? Ne dersiniz?

Bu söylentiyi bütün paşalar duymuşlardı. Mihriban muharebesinde, kız gibi güzel bir çocuğun kır atını kişnete kişnete yalın kılıç düşman saflarına daldığını bütün asker görmüştü. Paşalardan biri:

-Genç Osman derlermiş devletlim, dedi.

Hüsrev Paşa kaşlarını devirdi. Genç Osman ismini o da duymuştu. Gerçi yüzünü gören yoktu ama, şöhreti dillere destandı.

-İstihza mı edersiniz, Genç Osman bir sabi midir? Dedi.

Paşalar susmuştu. Anadolu beylerbeyi Zor Murtaza Paşa’nın gözleri dolu doluydu.

Osmanlı ordusu Hemedan’dan sonra İran ordusunu tekrar yakalamış ve yine büyük bir bozguna uğratmıştı. Bu savaşta da Genç Osman, cengin en kızgın bir anında kır atıyla ileri atılmış ve önüne geleni devirip, zaferin kazanılmasına mühim bir rol oynamıştı. Hüsrev Paşa, bu muharebede Anadolu sipahilerinin kumandanı olan Zor Murtaza Paşa’yı çağırarak, derhal bu çocuğu bulup huzuruna getirmesini istedi. Bu emir üzerine Murtaza Paşa, dışarı çıktı. Bütün beyler ve paşaların gözleri kapıya dikildi. Merak ve heyecanla bekliyorlardı. Aradan epey zaman geçti, kapı açıldı. İçeriye Murtaza Paşa ile birlikte 15- 16 yaşlarında gözüken, arslan yapılı bir erkek güzeli girdi. Ağır ve vakarlı adımlarla Hüsrev Paşa’ya yaklaştı, selam verdi. Paşa gür bir sesle sordu:

-Adın nedir?

-Genç Osman

-Bıyığına tarak batmayanların orduya alınmamasını emretmiştim. Hilafına hareket edenlerin cezalandırılacağını bilmez misin?

-Benim bıyığım var!

Halbuki Genç Osman’ın ne sakalı, ne bıyığı vardı. Serdar-ı ekrem ile istihza etmeye gelmezdi. Hüsrev Paşa tarağını çıkarıp uzattı:

-Al öyleyse, bıyığına batır!

Genç Osman tarağı aldı ve herkesin meraklı bakışları arasında birden üst dudağına sapladı

-İşte bıyık paşam. Mertlik bıyıkta değil, yürektedir.

Beyler ve paşalar başlarını öne eğmişlerdi. Murtaza paşa gözyaşlarını tutamamış ağlıyordu. Hüsrev Paşa da Osman’ın dudağından akan kanlara baktı ve:

-Haydi birliğine git oğul, ben sözümü geri aldım, dedi.

Ordu, 6 Ekim 1630 gecesi Bağdad’ı tekrar kuşattı. Genç Osman, Murtaza Paşa’nın alemdarı olmuştu. Topçu ateşiyle açılan gedikler, şehitlerle doluydu. 8 Kasım akşamı bütün birliklere, ertesi gün umumi taarruza geçileceği bildirildi. 9 Kasım’da başlayan taarruzda Murtaza Paşa, kuvvetlerinin başında ilerliyordu. Genç Osman da yanındaydı. Surlara çok yaklaşmıştı. Naralar, feryatlar birbirine karışıyordu. Baş sancaktar elinde sancağı olduğu halde ileri fırladı, fakat vurularak düştü. Şimdi sıra Genç Osman’daydı. Yanında duran Murtaza Paşa’ya baktı, düşen sancaktarın elindeki sancağı aldı ve koşarak hendeği geçti. Yağmur gibi yağan kurşunlara aldırış etmeden kale bedenine tırmanmaya başladı. Sanki kellesini koltuğuna almıştı. Nihayet emeline ulaştı, surların üzerine çıkmayı başarmıştı. Hemen sancağı dikti, fakat arslan gibi bedeni yüzlerce kurşunla delik deşik olmuştu. Hemen oracıkta son nefesini verdi, şehid oldu. Surların üzerinde dalgalanan sancağı gören Osmanlı askeri, artık zaferin kazanıldığına inanarak büyük bir gayretle surlara yüklendi ve morali iyice bozulan İran askerini geri püskürterek kaleden içeri girmeyi başardı. Zaferden sonra Hüsrev Paşa, Genç Osman’ın hemen bulunmasını emretti.. Onu mükafatlandıracak, kahraman lıklarını padişaha arzedecekti. Biraz sonra gelen haberle, surlara sancağı dikerken şehid olduğunu öğrendi. Demek ki nice bıyığı gür bahadırlardan daha cesurdu.

Bu sefere iştirak eden Kapıkulu Süvarilerinden biri olan Kayıkçı Kul Mustafa, Gencosman için şu ağıtı yaktı:

Genç Osman dediğin bir küçük uşak
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Elinde merdânî bir pala bıçak
Allah Allah deyip geçer Genç Osman

Bağdad’ın kapısın Genç Osman açtı
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı
Kelle koltuğunda üç gün savaştı
Sancağı surlara dikti Genç Osman

Bağdad’ın içine girilmez yastan
Her ana doğurmaz böyle bir aslan
Cennete uçtu ol şah-ı merdan
Şehidlere serdar oldu Genç Osman



Osmanlı şairlerinden Çâkeri, bir ara Sultan II. Bayezid’e nedimlik etmiş ve sancakbeyliği de yapmıştı. Kendisi pek genç olmasına rağmen, hastalıktan dolayı rengi sararmış, sakalı da ağarmıştı. Bu yüzden sakalını siyaha boyardı. Bir gün Sultan II. Bayezid ona:

“Çâkeri, sakalındaki bu nuru ne için zulmete tebdil edersin? Ak sakalının yüzüne kara çalıp mücrimler gibi teşhir edersin?” diye sorunca Çâkeri:

“Devletlû padişahım! Yaşımı hiç şüphesiz ki bilirsiniz. Fakat sakalım yalan söylüyor. Bu yüzden ona kızdım. İntikam almak için yüzüne kara çaldım” cevabını verir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
26 Temmuz 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter