Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Orhan Bey’in, 1359’da oğlu Murad Hân’a vasiyeti şöyledir: “Oğul! Benim için ah, vah edip ağlama! Seni dünyada her türlü kötülüklerden koruyup âhırette sonsuz saâdete kavuşturacak olan yüce dinimizin emirlerine sımsıkı sarıl! Bütün söz ve işlerinde, adâletten ayrılma! Dâima, halkın yanında ve hizmetinde ol! Onların hak ve hukukunu koru! Bunu yaparken Cenâb-ı Hakkın emirleri, rehberin olsun! İnsanlığı huzur ve saâdete kavuşturacak olan İslâm sancağını dalgalandırmaya devam et!Devletin başı oldum diye, sakın gururlanma! Bunlar gelip geçici şeylerdir. Senden önce daha nice beylerin, hâkanların gelip geçmiş olduğunu bir an aklından çıkarma! Ne kadar ömrün olsa, sonunda ölüm var.Artık benim ömrüm bitmek üzere. Âhıret yolculuğuna çıkıyorum. Bana duâ et! Senden yegâne isteğim budur. Devletimin ve milletimin huzur ve güvenliği için çalış!”



Bir Kurban Bayramı arefesinde, Şâir Fitnat Hanım kurbanlık almak için Bayezid Meydanında dolaşıyormuş. Şâir Haşmet de oradaymış. Abdest-namazla pek alâkası olmayan bu şâir, fırsat buldukça Fitnat Hanım’a takılır, onun iğneli sözlerine muhatap olurmuş. Fitnat Hanım’a orada ne aradığını sormuş, o da kurbanlık koç alacağını söylemiş. Şâir Haşmet: “Bu bayram kulunuzu kurban etseniz olmaz mı?” diye yine takılmış. Fitnat Hanım da sözünü esirgemeden cevap vermiş: —Olmaz, bu bayram boynuzsuz bir koç kurban edeceğim



Hıristiyanlığın en revaçta olduğu Ortaçağ’da, büyük tıp âlimleri, yalnız Müslümanlardı ve Avrupalılar Endülüs’e tıp tahsîl etmeye gelirlerdi. Çiçek hastalığına karşı aşıyı bulanlar, Müslüman Türklerdir. O zamanki Avrupa’da insanlar, hastalıktan kırılıyordu. Fransa kralı 15. Louis 1774’de çiçekten öldü. Avrupa uzun zaman vebâ ve kolera salgınlarına uğradı.Napolyon 1798’de Akkâ Kalesi’ni muhâsara etdiği zaman, ordusunda vebâ hastalığı meydana çıkmış ve hastalığa karşı çâresiz kalınca, düşmanı olan müslüman Türklerden yardım istemek zorunda kalmıştı. O zaman yazılan bir Fransız eserinde şöyle demektedir:

“Türkler, ricâmızı kabûl ederek hekimlerini yolladılar. Bunlar tertemiz giyinmiş, nûr yüzlü kimselerdi. Evvelâ duâ ettiler ve sonra ellerini bol su ve sabun ile uzun uzadıya yıkadılar. Hastalarda zuhûr eden yaraları neşterle yardılar. İçindeki sıvıyı akıttılar ve yaraları tertemiz yıkadılar. Sonra hastaları ayrı ayrı yerlere koydular ve sağlamların mümkün olduğu kadar onlara yaklaşmamasını tenbîh ettiler. Hastaların elbiselerini yaktılar ve onlara yeni elbiseler giydirdiler. En nihâyet tekrâr ellerini yıkadılar ve hastaların bulunduğu yerlerde öd ağacı yakarak ve tekrar duâ ederek ve bizden hiç bir ücret veyâ hediye kabûl etmeden yanımızdan ayrıldılar.”



1915 Çanakkale Savaşlarına katılan ve sonradan Avustralya Genel Vâlisi olan İngiliz Üsteğmen Casey’in bir hâtırâsı olan şu târihî belgeyi nefeslerimizi tutarak okuyalım:“25 Nisan 1915 günü Conkbayırı’nda Türkler ve Birleşik Kuvvetler arasında korkunç siper savaşları oluyor. Siperler arasında 8-10 metre mesâfe var. Süngü hücûmundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlere çekildi.

Yaralılar ve ölüler toplanıyor. İki siper arasında açıkta, ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz Yüzbaşısı avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, “Kurtarın!” diye yalvarıyordu. Ancak, hiçbir siperden kimse çıkıp yardım edemiyor. Çünkü en küçük bir kıpırdanışta, yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir olay oldu: Türk siperlerinden beyaz bir iç çamaşırı sallandı. Arkasından arslan yapılı bir Türk askeri, silâhsız siperden çıktı. Hepimiz donup kaldık. Kimse nefes alamıyor, ona bakıyorduk. Asker yavaş adımlarla yürüyor, siperdekiler kendisine nişan almış bekliyorlardı. Asker, yaralı İngiliz subayını okşar gibi yerden kucakladı, kolunu omuzuna attı ve bizim siperlere doğru yürümeye beşladı. Bizim siperin başına gelince, yaralıyı usulca yere bırakıp, geldiği gibi kendi siperine döndü. Teşekkür bile edemedik. Savaş alanında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesâreti, güzelliği ve insan sevgisi konuşuldu. Dünyanın en yürekli ve kahraman askeri Mehmetçiğe derin sevgi ve saygılar...”



Mahpeyker Vâlide Sultan, Sultan I. Ahmed Hân’ın hanımı, Sultan IV. Murâd ile Sultan İbrâhim Hân’ın anneleridir. Kösem Sultan da denen Mahpeyker Sultan, Ahmed Hân’ın genç yaşta vefâtı ile 27 yaşında dul kaldı. Sultan IV. Murâd Hân’ın 11 yaşında tahta geçmesi ile Vâlide Sultan oldu.Zekâsı, kâbiliyeti, devlet işlerindeki ince anlayışı ile, iki oğluna da yardım etti. 30 sene devletin idâresinde başarılı hizmetleri görüldü. Aklı ve zekâsı, güzelliği, hayrat ve hasenâtı ile meşhûr, sâlihâ, afîfe (temiz) bir hanım idi. Bâzı târih kitaplarında katı yüreklilikle ithâm olun makta ise de, bıraktığı eserler onun dindar, cömert ve iyiliksever olduğunu göstermektedir.

Çok şefkatli olan Mahpeyker Sultan, fakirlere bir daha kimseye muhtaç kalmayacakları şekilde yardım ederdi. Her sene Receb ayında, kıyâfet değiştirip, araba ile hapishânelere gider, borç yüzünden hapse düşenleri, borçlarını ödemek suretiyle hapisten kurtarırdı. Kâtiller hâriç, bütün mahkumlara yardım elini uzatırdı. Hizmetindeki câriyeleri, eğitip terbiye ettikten sonra, serbest bırakıp, her birine kâbiliyetine göre çeyiz verir ve uygun gördüğü kimselerle evlendirirdi. Yetim ve kimsesiz kızları araştırır ve çeyizlerini düzerek evlendirirdi.Üsküdar’daki Çinili Câmii’ni ve yanındaki mektep, çeşme, dârülhadîs, çifte hamam ve sebili inşâ ettirmiştir. Boğaziçi’nde Anadolu Kavağı, Fâtih’te Vâlide Medresesi Mescidi ile, Çakmakçılar Yokuşu’nda büyük Vâlide Hân’ı ve içindeki mescidi yaptırdı.Rumelide milyonlar değerinde vakıfları ve hayrâtı vardır. Yeni Câmi’nin temeli onun tarafından atılmıştır. Ayrıca her sene Mekke-i Mükerreme ile Medîne-i Münevvere’deki fakirlere, Sürre Alayı ile gönderilmek üzere, vakıflar da bulunmuştur. Mahpeyker Vâlide Sultan, 1651’de çıkan bir isyân sırasında Topkapı Sarayı’ndaki âsiler tarafından şehîd edildi. Sultan Ahmed Hân’ın, Sultanahmed Câmii yanındaki türbesine defnedildi.



Ahmed Cevdet Paşa, Sultan Abdülazîz Hân devrinde, Bosna’dan, İstanbul’a dönerken, Tuna Nehri’nde bir vapura biner. Vapurda Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Mösyö Moustier’e rastlar. Onunla, dünya siyasî ahvâlini, dînî, felsefî konuları samimi havada konuşurlar. Fransız Büyükelçi bir aralık, Napoleon’un yukardaki sözünü, hatırlatarak der ki:-İslâmiyeti iyice inceleten Napoleon Bonaparte: “Eğer bir dinin dindarı olsaydım Müslüman olurdum. Zirâ Müslümanlıkta ruhbâniyet yoktur.” demiş. Halbuki, bir müddet İstanbul’da kalınca Ulemâ Sınıfını gördüm. Demek ki, Napoleon, buraya gelmediği için, gerçek durumu bilememiş.

-Napoleon, bu meseleyi pekâlâ incelemiş ve pek güzel söylemiş. Hakikaten İslâmda ruhbân yoktur. “Lâ ruhbâniyete fi’l islâm” diye hadis-i şerif dahi vardır. Gördüğünüz sarıklılar ruhbân değildir. Çünkü onlarda ruhânî bir resmi sıfat yoktur. Papazların Hıristiyanlar için yaptıkları ruhânî devlet uygulamalarına, müslümanlar hiç bir zaman katlanamaz.Bir Hıristiyan çocuğu doğunca, vaftiz olmak için papaza muhtaçtır. Sonra Allaha ibâdet edebilmek ve günahlarını affettirmek için de papaza muhtaçtır.Yine neslini devam ettirmesi de papazın nikâh etmesine bağlıdır. Ölülerinin ruhlarına bir hediye göndermek için de papazın duâsı gereklidir. Kendisi öldüğünde, toprağa gömülmesi de, papaz olmadan imkânsızdır. Velhasıl, her dînî muamelede Hıristiyanlar, papaza ihtiyâç duyduklarından, papazların o bîçârelere etmedikleri fenalık kalmaz. Avrupa’nın birçok yerinde Hıristiyanların dinsizlik yolunu seçmelerinde, bu muâmeleler başlıca sebeptir.İslâmda bu türlü karışık işler yoktur. Bir çocuk doğar. Babası, kulağına Ezân okur ve adını koyar. İmam Efendiye muhtaç olmaz. Çocuk büyür, okur, ilmihâlini öğrenir. Kendi kendine Cenab-ı Hakka ibâdet eder. Öğrenmek için hocaya muhtaç olur ama, ibâdet için başkasına gerek duymaz. Cemaat ile namaz kılacak olduklarında içlerinden birisi imam olur.Ayrıca İslâm indinde, günahları ancak Allah teala Hz. bağışlar. Bunun için lâzım olan ancak Allah’a gönül hulûsiyle yalvarmaktır. Rabb ile kulu arasına başkası giremez.Ehl-i İslamdan biri, ölülerinin ruhlarına “hediye” göndermek ister ise Kur’ân okur yahut fukaraya sadaka verir. Bu sevabı onlara ulaştırmak için hocaya ihtiyaç duymaz.Elhâsıl imam ve müezzin gibi sarıklılar hep hizmet sahibi kimselerdir. Onların başka kişilerden fazla rûhani sıfatları yoktur.”Fransız Büyükelçisi M. Moutsier, Cevdet Paşa’yı dinler ve:“-Hayli vakit İstanbul’da oturdum, bunları lâyıkiyle öğrenememişim” der.



Venedikliler’le 14 Aralık 1502’de bir anlaşma imzalanır. Sultan Bâyezid Hân, haber alır ki, Venedikliler anlaşmayı bozarlar. İki kadırgamızı zaptedip Girit’e gönderirler. Eşkiyâlar bize âit Mora’da ortalığı kasıp kavururlar. İki levendimizi esir alırlar. Birisini satıp, diğerini işkence yaparak zindana atarlar. Venedik Dükü, sarayının bir duvarına Türkler aleyhinde bir resim yaptırır. Sultan, şu nâme-i hümâyûnu gönderir:“Haber aldım ki, 2 askerimi esir alıp birisini işkenceye yatırmışsın. Bu Nâme-i Hümâyûnum’u sana getiren Turhan oğlu Ömer Bey’in yanındaki kulum Ali’ye, vakit geçir meden sattığın levendimi nerede ise bulup teslim edesin! İşkence edilene ise 150 bin gü müş akçe tazminat ödiyesin! Ve de, sarayından bizim aleyhimizdeki ol tasviri söküp yaka sın ve küllerini kendisine teslim edesin! Yoksa, bilesin ki sonu senin için nice ve nasıl azaplarla dolu olacağını tahmin edemeyeceğin bir sefer açarım ki sefil-ü rezîl olursun!”

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter