Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Cem Sultan Papanın elinde esir iken, bir sohbet sırasında Papa ona, kendi dininden ayrı bir memlekete niçin geldiğini sorunca teessüre kapılan Cem; “Maksadım başka bir memlekete iltica etmek değildi. Rumeli’ye geçebilmek için Rodoslulardan yol istedim. Muvafakatlarını alarak Rodos’a geldim. Fakat onlar söz ve yeminlerine sadakat göstermeyip beni yolumdan alıkoydular ve bana yedi yıldır hapis hayatı yaşattılar. Böylece layık oldukları nâmertliklerini gösterdiler. Şimdi ise sizin huzurunuzdayız. Artık Mısır’a gidip ailemle beraber olmaktan başka bir arzum yoktur.” dedi.

Papa, Cem Sultanın üzüntüsüne iştirak etmiş gibi görünüp onunla birlikte gözyaşı döktü. Gerçekte ise onu kullanıp Osmanlılar üzerine bir haçlı seferi açmak düşüncesindeydi ve bu maksatla ona, Macaristan’a gitmesini tavsiye etti. bunun üzerine Cem Sultan; “Şimdi ben size uyara Macaristan’a gidecek olur sam, Macar askeriyle birlikte Ehl-i İslam üzerine yürümem icap edecektir. Bu takdirde de din düşmanlarıyla birleştiğim için İslam âlimleri benim küfrüme hükmedeceklerdir. Halbuki ben dinimi, değil Osmanlı Saltanatı için, bütün dünya saltanatı için bile vermem” dedi. Papa, şehzadenin bir türlü yola gelmediğini ve gelmeyeceğini anlayınca ona, Latince ağır bir cümle söyledi. Cem Sultanın da aynı dille karşılık vermesi Papayı mahcup etti. bin bir özür dileyerek ve gönlünü alarak kaldığı yere gönderdi. Cem Sultan da bu hadiseden sonra, her dua edişinde “Yâ Rabbi! Eğer bu din düşmanları benim varlığımla Ehl-i İslam üzerine saldırmaya kalkışacaklarsa, beni o günlere eriştirme ve en kısa zamanda canımı al” derdi.Cem Sultan Roma sokaklarında hep üzüntülü bir şekilde dolaşır ve rastladığı fukara ya bol bol sadaka dağıtırdı. Bunu görenler, onun Hristiyanlığa meyli olduğunu zannettiler. Cem Sultanın iyilikseverliği Papanın kulağına gitti. Bir sohbet esnasında Papa, bu durumu son derece takdir ettiğini söyledi ve Cem Sultanı Hristiyanlığa davet ederek; “Eğer bizim dinimize girersen, Mısır’dan oğlunu getirtir, ona Kardinallik veririm” dedi. Papanın bu teklifinden son derece müteessir olan Cem, gözlerinden acı yaşlar dökerek; “Ben sizden Mısır’a gitmek istedim. Siz bana batıl yolunuzu gösteriyorsunuz. İtikadımca hak olan, Muhammed Aleyhisselam’ın dinidir. Bana Kardinallik ve Papalık değil, bütün dünyanın saltanatını verseler yine dinimden dönmem. Bu gibi teklifler bize sadece eza verir. Eğer size bu cesareti veren, bizim hristiyan fukarasına merhamet göstermemiz ise, biliniz ki bizim dinimizde fukaraya yardım hususunda Müslüman ve Hristiyan ayrımı yapılmaz.” Dedi.



Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kaptan-ı Derya olduğu ilk zamanlarında 1768-1770 Osmanlı-Rus savaşı devam ediyordu. Rusların Akdeniz’e gönderdikleri Baltık donanması, İngiliz donanması ile takviye edilerek Osmanlı donanması ile çarpışmış, fakat bu muharebe de kesin bir netice alınamamıştı. Anadolu’nun Ege kıyılarına yakın Koyun Adaları civarın da yapılan asıl muharebe, Hasan Paşanın kalyonu ile Rus Amirali Spidirov’un gemisi arasın da oldu. Hasa Paşa, Rus gemisinin kendi kalyonuna yanaştığı bir sırada, birkaç çarmıh halatını kestirdi. Her ipe salıncak gibi, birkaç Türk levendi yapışıp, 30 kadar yiğitle birlikte Rus gemisine atladı. Düşman gemisinde yapılan kahramanca çarpışma esnasında Hasan Paşa bir kurşun yarası almışsa da, belli etmeden bir müddet daha cenk ettikten sonra kendi gemisine geçti. Bu beklenmeyen baskın ile şaşkına dönen Ruslar, telaşa kapılarak kendi cephaneliklerini ateşlediler. Ateş Osmanlı gemisine sıçrayınca her iki gemi de yanmaya başladı. Gemide kalmanın imkansız hale gelmesi üzerine Hasan Paşa, yatağanını ağzına alarak beraberindekilerle denize atladı ve bir tahta parçasına tutunup karaya doğru yüzdü. Bu sırada gönderilen bir kayığa binerek kurtulmayı başardı. Hasan Paşaya, gösterdiği bu kahramanlık sebebiyle Beylerbeyi rütbesi verildi.



Yavuz Sultan Selim Han, Anadolu’da yıllarca yaptığı Şiilik propagandası ile Osmanlı ülkesini parçalama gayesini güden Şah İsmail’e karşı harekete geçerken, kendisine de şu mektubu gönderdi:“Bilesin ve anlayasın ki, ilahi hükümlerden yüz çevirenlerin, Allahü teâlânın dinini yıkmaya çalışanların bu hareketlerine bütün Müslümanların, adaletperver hükümdarların kudretleri nisbetinde mani olmaları farzdır. Sen ki Müslümanların memleketlerine saldır dın, şefkat ve utanmayı bir tarafa bırakarak zulüm kapılarını açtın. Günahsız Müslüman ları incittin. Fitne ve fesadı gaye edindin. Nefsinin kötü arzularına ve fıtratındaki bozukluk lara uyarak Din-i İslam’ın emirlerini değiştirmeye kalktın. Haramlara helal diyerek nice Müslümanları ifsad ettin. Mescitleri, türbeleri ve mezarları yıktın. Alimleri ve Peygamberi miz “Sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin neslinden gelen mübarek seyyidleri ldürdün. Kur’ân-ı Kerimi hela çukurlarına attın. Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’e söverek hakaret ettin. Bu saydıklarım senin kötü hallerinden sadece birkaçıdır. Dillerde dolaşan bunlar ve bunlara benzer diğer hareketlerinden dolayı âlimlerim kesin delillere dayanarak, senin kafirliğine fetva verdiler. Bu durum karşısında Allahü Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmek ve zulüm görenlere yardım etmek için, merasimlerde giydiğim padişahlık elbise lerimi çıkardım. Zırhımı giyip kılıcımı kuşandım. Atıma binerek Safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım, Allahü Teâlânın inayetiyle senin Şahlığını yok etmek ve bu suretle âcizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır. Ancak kılıçtan önce sana, Sünnet-i Seniyye icabı Sünnî itikadını teklif ederim. Eğer yaptıklarından pişman olup, cân-ü gönülden istiğfar eder ve aldığın kaleleri geri verirsen, tarafımızdan, dostluktan başka bir şey görmezsin. Fakat kötü hallerine devam ettiğin takdirde, zulümlerinle simsiyah yaptığın yerleri nura kavuşturmak ve elinden almak üzere Allahü Teâlâ’nın izniyle yakında geleceğim. Takdir ne ise öyle olacaktır.”



Çanakkale savaşlarına kumanda etmiş emekli bir subay şöyle anlatır:“Çanakkale savaşının devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nisbetsiz üstünlüğe rağmen yine zaferimizle neticelenmek üzereydi. Gözet eme yerinde muharebenin son safhasını heyecan içinde takip ediyordum. Mehmetçiklerin “Allah...Allah...” nidaları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün heybetini temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyordu.

Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş, yüzünden müthiş bir ıstırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o herşeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürperdim. Sol kolu, bileğinin üç parmak yukarısından aldığı isabetle, hemen tamamen kopacak hale gelmiş, eli yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymaktaydı. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıstırabını yenmeğe çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzatarak; “Şunu kesiver kumandanım” dedi. Bu üç cümlelik kelime öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade ediyordu ki, gayri ihtiyari çakıyı aldım ve derininin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazifeyi yaparken, bir şey söylemiş olmak için; “Üzülme Ali Çavuş, Allah vücuduna sağlık versin” diye mırıldandım. O, yere düşen eline, elsiz kalan koluna ve bir de oluk gibi boşanan kanlara kıymet bile vermiyordu. Gözlerini duman ve ateş içindeki yurt ufuklarına doğru çevirerek; “Feda olsun, memleket sağ olsun...” diye mırıldandı.Ali Çavuş yalnız elini değil, çok geçmeden hayatını da bu memleket uğruna, bu mukaddes vatanı korumak yolunda feda etti. gözlerini hayata yumarken de, aynı kelimeleri tekrarladı; “Memleket sağ olsun...Allah imandan ayırmasın...Canım vatana feda olsun...” dedi.



Sultan Abdülaziz Han, 30 Mayıs 1876 günü, birkaç tane insafsız ve muhteris devlet adamının şahsi hesapları uğruna tahtan indirildi. Bunların başında “Kinim Dinimdir” diyen Serasker (Genel Kurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa buluyordu. Bununla da kalmayan ihtilalciler, Padişahı ve hanımı Nesrin Kadınefendiyi bir sandala bindirerek Dolmabahçe Sarayından Topkapı Sarayına naklettiler. Bu esnada Hüseyin Avni Paşa, mücevher sakladığını zannederek, onları almak gayesiyle Nesrin Kadınefendinin şalını, Padişahın gözü önünde çekip alarak hakaret etti. Kadınefendi, omuzları açık bir şekilde getirilmesi sebebi ile ve uğradığı hakaretin tesiriyle hastalandı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in 4 Haziran günü şehid edilmesi üzerine şoka girerek 11 Haziran’da vefat etti.

İşte vefat eden Nesrin Hanımın kardeşi olan Yüzbaşı Hasan Efendi, padişahın oğlu Yusuf İzzeddin Efendinin yaveriydi ve bu şekilde saraya gayet yakındı. Hüseyin Avni Paşa bundan dolayı Çerkes Hasan Efendiyi tehlikeli görerek, onu Bağdat’taki 6. Orduya tayin etti. fakat Hasan Bey gitmedi. Velinimetine yapılan kötülüklerin hesabını sormak ve Hüseyin Avni Paşadan intikamını almak istiyordu. Görev yerine gitmediği için tutuklandı. Gideceğine söz verince serbest bırakıldı. Bekar olan Hasan Bey, eniştesi Ateş Mehmet Paşanın Cibali’deki evinde dul halasının yanında oturuyordu. Bu konağa gidip baştan ayağa silahlandı. Görevden alınmasına rağmen hâlâ Hassa Yaveri kordonlarını takıyordu. Çerkes Hasan Bey, akşam olunca Hüseyin Avni Paşanın Kuzguncuk’taki konağına gitti. Hizmetçilerden, onun Mithat Paşanın konağında olduğunu öğrenince geri döndü. Abdülaziz Hanı şehid eden paşalar, başarılarının zevki içinde, azı devlet meselelerini görüşmek üzere 15 Haziran gecesi Mithat Paşanın Bayezid’deki konağında toplanmışlardı. Başvekil Rüştü Paşa, Serasker (Genel Kurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa, Hariciye Vekili Raşid Paşa, Bahriye Vekili Kayserili Ahmet Paşa, Maliye Vekili Yusuf Paşa, Cevdet Paşa, Şerif Hüseyin Paşa, Hâlet Paşa ve Müşir Rıza Paşa bu toplantıda bulunuyorlardı. Hasan Bey, Mithat Paşanın konağına rahatça girdi. Üniformalı olduğu ve sarayla ilgili olduğu için, hizmetçiler haber getirdi zannettiler. Bu sebeple kolayca konağın üst katına çıktı. Elinde tabancalardan biri olduğu halde kabinenin toplantı yaptığı salona girdi. “Davranmayın!” diye bağıran Hasan Bey, aynı zamanda tabancasını ateşleyerek Hüseyin Avni Paşayı göğsünden ve karnından vurdu. Orada bulunan Paşalar korku içinde bitişik odaya sığınırlarken, Hüseyin Avni Paşa can havliyle kendisini sofaya attı. Lakin Ahsan Bey onu öldürmeye azmetmişti. Üzerine yürürken beline sarılan Kayserili Ahmet Paşanın ellerini ve kulaklarını Çerkes kamasıyla kesti. Daha sonra Hüseyin Avni Paşanın üzerine çökerek kamasını birkaç defa karnına sapladı. Ağzını kulaklarına kadar kesti. Avni Paşayı öldürdükten sonra salona dönen Hasan Bey, Hariciye Vekili Raşid Paşayı da öldürdü. Kayserili Ahmet Paşa, yaralı olduğu halde salonun bitişiğindeki odaya sığındı. Çerkes Hasan, Mithat ve Ahmet Paşaları da öldürmek için sığındıkları odanın kapısını omuzladı. Arkasına konan masanın üzerine şişman Hâlet Paşa oturduğu için kapıyı zorladığı halde açamadı. Bu sırada karakoldan gelen askerler tarafından yaralı olarak yakalandı. Merdivenlerden inerken Bahriye Yüzbaşısı Şükrü Bey, ona ağır hakaretlerde bulundu. Birkaç manga asker arasında tutulmasına rağmen, bir silkinişle ellerinden kurtuldu ve çizmesine sakladığı küçük tabancasını çıkarıp onu da öldürdü. Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey, askerler tarafından Süleymaniye kışlasına götürüldü. Yaralarını tedavi ettirmeyen Hasan Bey, kısa süren bir duruşmadan sonra, askeri mahkeme tarafından askerlikten ihraç edilerek idama mahkum edildi. Sorgusu sırasında; “Nefsim için bu işi yapmadım, millet için yaptım. Gayem, bundan sonra kimse, padişah hal’ etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin” dedi. Ertesi gün Hasan Bey, Bayezid meydanında idam edildi. Hüseyin Avni Paşanın ölümüne sevinen halk, Çerkes Hasan Bey için çok üzüldü ve gönüllere millî kahraman olarak yerleşti. Edirnekapı kabristanına defnedilen Hasan Beyin mezarını II. Abdülhamid Han yaptırdı. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezarının büyük taşında; “Ümera ve guzât-ı Çerâkise’den İsmail Beyin oğlu olup, Harbiye mektebini bitirip kıdemli Yüzbaşı iken, genç yaşında velînîmeti için fedâ-yı can eden Çerkes Hasan Bey’in kabridir” yazılıdır.



93 Harbinde, Plevne ordusu esir düşmeden önce, Balkanların öbür tarafında Rusların istilasına uğrayan Servi, Lofça gibi kasabalar ve köylerin Müslüman halkı kaçarak Sofya’ya gelmişlerdi. Ayrıca Plevne elden çıkınca, Osman Paşanın oradan çıkardığı Müslümanlar da yine canlarını Sofya’ya atmışlardı. Bunu müteakip düşman Orhaniye geçit lerini tutarak her taraftan Sofya’yı sarmıştı. Öte yandan Kumarlı’daki askerimiz bozguna uğramış, Sofya’da ise asker kalmamıştı. Oralarda zaten bir şaşkınlık ve rezalet içinde yığılıp kalmış olan yüzbinlerce Müslüman ailesine Sofyalılar da eklenince, mahşer yerini andıran bir manzara ortaya çıktı. Hadiseyi nakledenler, hakkıyla anlatmaktan aciz kalmışlardı.

İşte o elem ve ıstırap dolu günlerde, artık devletin Sofya için yapacak bir şeyi kalmamıştı. “Düşman geliyor” sadaları bu zavallı halkın kulaklarını çınlatıyordu. Bu durum karşısında maneviyatları tamamen sarsıldığından, varlarını yoklarını yollara atıp çocuklarını da önlerine katarak, feryatlar içinde göç etmeye başladılar. Kışın olanca şiddetiyle hüküm sür düğü, her tarafın kar ve buzla kaplı olduğu bir zamandı. Nereye gideceklerini bilemeyen muhacirler, Sofya’yı Köstendil üzerinden Üsküp’e bağlayan anayolda toplandılar. O kadar kalabalık olmuştu ki, cadde üzerinde dört sıra konvoy teşkil eden arabaların hareket etme imkanı kalmamıştı. Bu sebeple bir araba dışardan konvoya girmek için 12 gün beklemiş ve binlerce insan bu yüzden arabalar içinde donarak ölmüştü. Mahmud Celaleddin Paşa, bu felaketi yaşayan birisinden duyduğu şöyle bir hadise nakleder; “Sofya dışındaki kabristanda bir muhacir kadın gördüm. Yanında iki kızı ve yedi sekiz yaşlarında bir oğlu vardı. Kadın etrafa seslenip, “Ben şu kızlarla başımın çaresine bakarım. Bu oğlanı benden alacak bir hayır sahibi yok mu?” dedi. O esnada biri “Ben kabul ederim” diye cevap verdi. Zavallı kadın, oğlanı ona doğru gönderirken ensesine şiddetli bir tokat indirdi. Orada bulunanlar, “Be kadın, niçin çocuğu dövüyorsun?” dediklerinde, “Ben artık onu ahirette göreceğim. Acısı yüreğinde kalsın da, yaşadığı müddetçe anasını unutmasın diye bu tokadı vurdum” cevabını verince, işitenlerin yüreği sızlamıştı. Esirlerin durumu ise, bundan çok daha feci idi. Balkanlar, tarihinin en büyük depremini yaşıyordu sanki. Plevne’yi kahramanca savunan, fakat sonunda esir düşen bu cengaver ordu, en kötü muamelelere maruz bırakılıyordu. 40.000’den fazla esir Türk askeri, Rus dipçiği altında, korkunç kış şartları altında, ayakları çıplak, üstleri açık ve aç bir halde, Bükreş’e doğru yürütülüyordu. Sıfırın altında 30 dereceye kadar düşen bir havada yürütül meye mecbur edilmek, ölüme mahkum edilmekti. Nitekim Plevne ile Bükreş arasındaki 200 kilometrelik yolda 5.000 kişi öldü. Daha sonra Ruslar, geri kalanları Sibirya içlerine kadar, aynı şekilde sürdüler. Bu yürüyüş sırasında da 25.000 kişi öldü. Savaştan sonra Osmanlı Hükûmetine iade edildiklerinde sayıları, ancak 10.000 kişi kalmıştı.



Batı Akdeniz’e yıllarca hükmeden Turgut Reis, Tunus yakınlarındaki Cerbe adasını ele geçirerek kendisine üs yapmıştı. Preveze’de büyük bir mağlubiyete uğrayan Avrupalılar, bunun intikamını almak ve çok korktukları Turgut Reisi Batı Akdeniz’den uzaklaştırmak için kalabalık bir donanma ile 1560 yılı Mart ayının 2’sinde Cerbe adasına asker çıkardı. Aynı gün Turgut Reis durumu İstanbul’a bildirdi ve sayıca kalabalık düşman ordusuna karşı komanın zor olacağını, bu sebeple derhal adayı terkedeceğini bildirerek Trablus’a çekildi.

Haber İstanbul’a ulaşınca padişah, bu önemli mevkiin geri alınması için emir verdi ve Piyale Paşa kumandasındaki Donanma-yı Hümayun 4 Nisan günü İstanbul dan hareket etti. Bu donanmada, o zamanın en tecrübeli denizcileri olan Kurdoğlu Muslihiddin Reis, Uluç Ali Reis, Seydi Ali Reis de bulunuyordu. Osmanlı Donanması 13 Mayıs günü Cerbe açıklarına geldi. Onları karşılayan Turgut Reis, düşman donanması hakkında bilgi verdikten sonra, savaş taktiği hakkında bir toplantı yaptılar ve aynı Preveze savaşında uygulanan harp nizamı alınarak savaş yapılması kararlaştırıldı. Ertesi gün Osmanlı Donanmasının top atışıyla başlayan muharebede, Donanma-yı Hümayun usta bir manevra ile ikiye ayrıldı ve düşmanı aralarına çekmeyi başardı ve hemen hücuma geçti. Bu manevra düşman donanmasını dağıttı. Neye uğradığını anlayamayan düşman kaçmaya başladı. Fakat geride bulunan Osmanlı tekneleri bunların işini kısa zamanda bitirdi. Diğerlerinin de çoğu batırıldı, kalanlar esir edildi. Osmanlı donanması daha sonra karaya 14.000 kişilik bir kuvvet çıkararak Cerbe kalesini kuşattılar. 2,5 ay boyunca devam eden kuşatmada, Osmanlı askeri fazla zorlanmadı ve 30 Temmuz günü kale teslim oldu. Cerbe zaferi ile Akdeniz hakimiyeti kesin olarak Osmanlılara geçti ve artık hiçbir devlet Osmanlıdan izinsiz denize açılamaz oldu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
18 Ağustos 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter