Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1866 senesi sonları. Girit’te yine bir isyan başladı. Aslen İzmir’li bir Rum olan ve vezirliğe kadar yükselen Girit valisi Hekim İsmail Paşanın başarısız idaresi sebebiyle yerli Rumlar baş kaldırmışlardı. Fakat, isyanın elebaşısı olan Hacı Mihal, adadaki Osmanlı yönetiminin ıslahı için değil, Yunanistan’a ilhak olmak için harekete geçmişti. Babıâlî hemen adaya asker çıkardı ve Yunanistan’dan yardım gelmesini önlemek maksadıyla adanın abluka altına alınmasına karar verildi. Müşir Vesim Paşa kumandasında bir filo Temmuz 1867’de adaya geldi. Bu gemiler içinde en yeni olanı, 12 librelik Armstrong topları ile donatılmış olan 1075 tonluk İzzeddin vapuru idi. Bu geminin kumandanı, daha önce bir çok deniz savaşlarında bulunmuş olan, alaylı, yani hiç mektep okumamış iken, erlikten terfi ederek Kolağası, yani Yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiş olan, 63 yaşındaki genç ve dinç Gamsız Hasan Bey idi.

Bir ağustos gecesi, filo kumandanı Müşir Vesim Paşa, bütün gemi kumandan larını Mahmudiye zırhlı firkateynine çağırdı ve olara şu talimatı verdi:-Güneş battıktan sonra etrafa çok dikkat ediniz. Zira bu suları çok iyi bilen kaçakçılar, karanlığın en koyu saatlerinde sahile sokulmak isteyeceklerdir. Ağustos’un 21. günü ay, saat 3’te doğacaktır. Bugün ise ay, Rebîülâhır’ın 19una, yani dolgun zamanına tesadüf ediyor. Ortalık gündüz gibi aydınlanınca iyi bir av yakalamak için korkarım ki vakit geçmiş olmasın!İzzeddin’in süvarisi bu talimatı aldıktan sonra gemisine döndü. Gerekli hazırlıkları yaptı ve arkadaşlarına durumu anlattı. -Dilerim ki doğacak olan ay bize şan yolları açsın! Diyordu. Gece karanlığı basmıştı. Denizin yüzü, bulutlu göklerden dökülen koyu bir zulmete bürünmüştü. Ne semada bir yıldız, ne sahilde bir ışık vardı. Akdeniz’in Ağustos gecelerine mahsus ılık ve hafif bir lodos, kumanda köprüsünün iskele ucunda ufku gözetleyen Gamsız Hasan Bey’in yüzünü yalıyordu. -Hayırdır inşallah, her taraf simsiyah! Dedi. İzzeddin, bütün ışıklarını söndürmüş, batıya doğru hayalet gibi sessizce ilerliyordu. Önlerindeki Gavdos adası, isyancıların üssü idi ve Yunanistan’dan gelen yardımlar buraya indiriliyor, sonra da gizlice Girit’teki isyancılara ulaştırılıyordu. Fakat orada da hiç ışık görünmüyordu. Gemi subayları:-Mühim bir gece yaşıyoruz! Diyorlardı. Hasan bey, kumanda köprüsünün sancak tarafına yürürken hesap kamarasındaki saate baktı. Ayın doğmasına onbeş dakika vardı. lakin kara bulutlar o kadar alçalmıştı ki, sahnenin gündüz gibi aydınlanması belki de mümkün olmayacaktı. Birden Hasan Bey’in gürlemesi işitildi:-Foga!Bu kumandayı, gecenin derin sessizliğini yırtan bir top sesi takip etti. Güvertede gölgeler koşuştu. Herkes savaş mevzii aldı. Bin metre kadar sancak başomuzuluğu istikametinde, pruvası fosforlu köpüklere gömülmüş, bacalarından alev püskürterek sahile doğru koşan bir karaltıyı herkes tanıdı. Bir anda yüzlerce ağız birden:-Arkadi! Diye bağırdı. Arkadi, barut ve erzak yüklüydü. Gündüzün son saatlerini Gavdos adasının arkasında geçirmiş ve Müşir Vesim Paşa’nın tahmin ettiği gibi, ay karanlığında sahile inmek ümidi ile yatsı ezanı sıralarında oradan hareket etmişti. İzzeddin’i o da görmüş, fakat fazla önem vermemişti. Otuz librelik altı topu ve on dört mil sürati ile herhangi bir Türk zırhlısından kaçabilir ve gerekirse onunla üstün bir şekilde dövüşebilirdi. İzzeddin de son süratini vermişti. İki gemi karaya paralel olarak adeta koşuyorlardı. Top, tüfek ve tabancalar atılıyordu. Gemiler birbirlerine yaklaştıkça feryatlar yükseliyordu. Nihayet Arkadi’nin bacası isabetli bir top ateşi ile delik deşik olmuş ve sürati düşmüştü. Ufacık topları ile rakibine fazla bir şey yapamayacağını ve avını elinde kaçıracağını anlayan Gamsız Hasan Bey, ikinci kaptana:-Rampa edeceğim efendi kaptan, pruvaya asker hazırla! Emrini verdi. Gemisini de derhal sancağa aldı. Arkadi, korkunç bir yangını önlemek için barut varillerini denize atıyor ve kesin bir savaşı kabul etmek istemiyor, mütemadiyen kaçıyordu. Ay çıkmış ve ortalık yavaş yavaş aydınlanmıştı. Hasan Bey, ustaca manevralarla avına yetişti. Maksadı gemiyi batırmak değil, teslim alarak amiraline hediye etmekti. Tam Kriyoku burnu önünde:-Sancak bordasına rampa! Kumandasını verdi. Kendisi de güverteye atladı. Bir anda kadırgalar devrine has bir savaş başladı. İki gemi birbirine takılmış, makinalar durmuş, topları susmuştu. Şimdi yalnız tabancalar ve tüfekler işliyordu. Arkadi’den yükselen alevler İzzeddin’i de tehlikeye düşürmeye başladı. Çaresiz kalan Hasan Bey, gemisini geriye aldı ve top ateşi ile hücuma geçti. Artık Arkadi, patlamalarla yanmağa mahkum bir tekne haline gelmişti. Gün doğarken o civarda, su üstünde İzzeddin’den başka gemi kalmamıştı. Arkadi ise, pek derin olmayan bir yerde karaya oturmuştu. Bu hadisenin üzerinden haftalar geçti. Müşir Vesim Paşa, Gamsız Hasan Bey’in bu başarılarını İstanbul’a bütün ayrıntıları ile bildirdi. İzzeddin’in bütün subayları terfi ettirildi. Hasan Bey’in rütbesi de birden Miralay, yani Albaylığa yükseltildi. 1867 Eylülünün bir Cuma günü idi. İzzeddin gemisinde bir tören yapılacak ve terfiler takılacaktı. Fakat Hasan Bey hastalanmış, Girit’teki askeri hastaneye yatırılmıştı. Perşembe günü, kendisini ziyarete gelen subaylar, ertesi gün yapılacak olan töreni bildirdiler. Hasan Bey bu törende bulunamayacağı için çok müteessirdi. -Kırk yıllık zabitim ve ömrüm denizlerde geçti. Hayatımın en mes’ud bir gününde denizlerden uzakta olacağım. Ben denizi o kadar severim ki, dili olsa da söylese. Dün doktora başvurdum, gemiye döneceğimi söyledim, müsaade etmedi. Belki yarın gelmeğe gayret ederim. Ziyarete gelen subaylar doktorla görüştüler. Hasan Bey zatürre idi ve dün gece ateşi kırka kadar çıkmıştı. Ertesi gün, Bahriye Bandosunun çaldığı marşlarla tören başladı. Müşir Vesim Paşa, rütbeleri tebliğ etmek ve nişanları dağıtmak için, kurmay heyeti ile birlikte İzzeddin gemisine gelmişti. Güvertede askerler dizilmiş, subaylar yüksek üniformalarını giymişlerdi. Bu sırada dört kürekli bir sandal son süratle gelerek gemiye yanaştı ve yeni elbiselerini giymiş ihtiyar bir albay gemiye çıktı. Bu, Hasan Bey’den başkası değildi. Çevik bir hareketle iskeleye tırmandı ve doğruca Müşir Vesim Paşa’nın huzuruna giderek sert bir selam verdi:-Ben geldim Paşa hazretleri!Müşir’in gözleri doldu. Hasan Bey’in elini sıktı.-Tebrik ederim. Albay oldunuz. Esasen size daha önceden tebliğ edilmişti. Hasan Bey’in avuçları ateş gibi yanıyordu. Gözleri çakmak çakmaktı. Hastaneden zorla çıkmış, sahile kadar yayan yürümüş ve orada bulunan bir askeri sandala binmişti. Ateşi otuz dokuz dereceden fazla idi. Müşir:-Zahmet ettiniz, hastasınız, ateşiniz var, hemen dönünüz, dedi.Hasan Bey Paşa’nın gözlerine hüzünle bakarak:-Artık gam yemem paşam, dedi. Ben kırk yıl hasretle bu günü bekledim



23 Ağustos 1877. Tarihimize 93 harbi olarak geçen Osmanlı-Rus savaşı bütün hızıyla devam ediyor. Ruslar, Doğu Anadolu’ya girmişler, Erzurum’a doğru ilerliyorlardı.Kars’ın Alacabay bayırındaki Türk Ordu karargahındayız. Kumandan çadırının içinde, portatif bir asker karyolası, tahtadan yapılma portatif bir masa ve sandalyeler var. Masanın üzerine bir harita serilmiş, genç bir Paşa (Orgeneral), karşısındaki Mirliva’ya (Tuğgeneral):-Bu harekatı bir an önce yapmağa mecburuz! Diyordu.Bu genç Orgeneral, Ruslara karşı harp etmek için hazırlık yapan 4. Ordu Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Tuğgeneral ise, ordu kurmay başkanı Hüseyin Kazım Paşa idi.

Önce 93 harbinin başlangıcını anlatalım. 24 Nisan 1877’de Rusya’nın Osmanlı devletine savaş ilan etmesinden sonra Rus ordusu, batıda Tuna üzerinden ve doğuda Kars üzerinden saldırıya geçti. Osmanlı genelkurmayı, Ardahan-Kars-Eleşkirt-Doğubayazıt istikametinde 340 kilometrelik bir savunma hattı kurdu. Rus ordusunun 200.000 kişilik mevcuduna karşılık Osmanlı kuvvetleri sadece 52.000 kişi idi. Üstelik Ruslar, demiryolu ile sürekli ikmal yapabiliyorlar, taze kuvvetler getirebiliyorlardı. Türk ordusunun ise Trabzon limanından başka, İstanbul ile bir bağlantısı yoktu. Buradan ancak katır sırtında Erzurum üzerinden ikmal yapılabiliyordu. Savaşın başlangıcında Rusların Kars üzerine yaptıkları hücumlar geri püskürtüldü. Fakat Rus orduları kumandanı Grandük Nikola, mutlaka Kars’ı ele geçirmek istiyordu. Karargahlarını Karayal tepesi arkasına kurmuşlar, birliklerinin bir kısmını da Gedikler köyüne yerleştirmişlerdi. Kuvvetli bir birlik de Kızıltepe’de mevzilenmişti. Esasen iki ordunun böyle burun buruna uzun zaman hareket kalması beklenemezdi. Bu sebeple Ahmet Muhtar Paşa, Ruslardan önce davranmak ve derhal taarruza geçmek istiyordu. Gece bir savaş meclisi toplanacak ve kumandanlara gereken talimat verilecekti. Düşman ordusu pek yakın olduğunda, hazırlıkların görülmesi ve karşı tedbirlerin alınması ihtimali olduğu için, bu toplantının gece yapılması kararlaştırılmıştı. Sonra, Ahmet Muhtar Paşa’nın çadırı Rus ordugahından görülmekte ve sıkı bir gözetlemeye tabi tutulmakta idi. Güneş batmış, sular kararmış, uzaktan kimse kimseyi göremez olmuştu. Tümen ve Tugay kumandanları ile bazı yüksek rütbeli subaylar, kumandanlık çadırının arkasındaki taşlık ve kuytuca bir yerde toplanmışlardı. Bu, çok mühim kararlar verecek olan bir savaş meclisi idi. Ahmet Muhtar Paşa, mumların ışığında toplantıyı açtı. Sesi yok ve ahenkli idi. Harita üzerine hafifçe eğilerek durumu açıkladı. Sonra:-Yarın sabah Gediklerdeki düşman birliklerine karşı taarruza geçeceğiz. Allah bizi muzaffer eylesin! Dedi.Bu arada gerekli talimat ve emirleri verdi. Harita üzerinde ordumuzun durumu ve taarruz edecek kollar tesbit edildi. Bütün hazırlıklar sabaha kadar bitmiş olacaktı. Kumandanlar da mütalaalarını söylediler. İtiraz eden çıkmadı. Evet, bu taarruz yapılmalı, düşmanın toparlanmasına imkan verilmemeli idi. Son sözü yine Muhtar Paşa aldı:-Bana öyle bir Tugay lazımdır ki, savaşın en kanlı ve şiddetli hücumunu yapacak, Kızıltepe’ye çıkacaktır. Bu Tugay, şehadeti cana minnet bilecektir. Ölüme seve seve, gözerini kırpmadan gidebilecek bir Tugay olacaktır. Ne demek istediğim anlaşılıyor mu?Kumandanlar birbirlerinin yüzlerine baktılar. Paşa, bir gönüllü kıtası değil, ölüm Tugayı, şehitler kıtası istiyordu. Çünkü tepeden yağdırılacak ateş yağmuru altın da bir anda eriyip gidecekti. 4. Ordu’nun, Van’da bulunan 5. Alayının kumandanı olan ve bu savaşta Ardahan- Emiroğlu’ndaki Tugaya kumanda eden Albay Mehmet bey:-Paşa hazretleri, dedi. Kızıltepe’ye hücum edecek Tugay, müsaade ederseniz benim birliklerim olsun. Ben ölümden korkmam, şehadeti cana minnet bilirim. Vatanım ve milletim için gözümü kırpmadan ölüme giderim. Ahmet Muhtar Paşa biraz düşündü. Mehmet Bey’in, Girit savaşlarında cesaret göstermediğine dair bir söylenti çıkmıştı.-Siz Girit savaşlarında bulundunuz mu? Diye sordu.Mehmet Bey, Paşa’nın ne demek istediğini anlamıştı. Demek ki bu asılsız şayialar onun da kulağına gitmişti. Canı fena halde sıkıldı. Hayır, korkak değildi. Cesarette kimseden geri kalmazdı. Bu yalanları düşmanları çıkarmıştı. Paşa’nın karşısına dikildi:-Yarın Kızıltepe’ye yapılacak taarruzu ben idare etmek istiyorum. Ya muvaffak olup Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi edeceğim, veyahut nazarınızın üzerimde görmekte olduğu lekeyi tertemiz kanımla temizleyeceğim. Allah etmesin, muvaffak olmadığım halde sağ olarak geri dönmem benim için mümkün değildir.Kumandanlar heyecanla Mehmet beyi dinliyorlardı. Sesini biraz daha yükseltti:-Muhterem Paşam, bana imkan ve fırsat veriniz. Allah rızası için yalvarıyorum, ateş hattına beni sokunuz.Ahmet Muhtar Paşa ayağa kalktı. Albay Mehmet beyin yanına gitti, elini omzuna koydu.-Mehmet bey, benim zihnimden fena bir şey geçmedi. Sana güveniyorum. Sende bu iman ve ruh varken yıkılmazsın. Allah yardımcın olsunSonra kararını açıkladı:-Kızıltepe’ye sen hücum edeceksin!25 Ağustos 1877 Cumartesi. Gece yarısından sonra Ordu kumandanının çadırında toplanan savaş meclisinden çıkan Albay Mehmet bey birliklerinin başına döndü. Tabur kumandanlarını topladı ve onlara morallerini yükseltici sözler söyledi, görevlerini ayrı ayrı anlattı ve kendisinin de askerin başında dövüşeceğine yemin etti. Henüz şafak sökmeden tugayını avcı hattına yaydı ve günün ilk ışıkları ile birlikte hücum emrini verdi. Top ve tüfek sesleri birbirine karışıyor, Kızıltepe kan ve ateş içinde yoğruluyordu. Albay Mehmet bey, tepeden yağdırılan kurşun yağmuruna karşı koşuyordu. İki elinde tabanca vardı. Tugay yavaş yavaş eriyor, fakat tepeye yaklaşıyordu. Tam bu sırada Mehmet beyin göğsüne bir kurşun isabet etmiş, al kana boyamıştı. Bunu gören asker duraklar gibi oldu. Mehmet bey:-Moskof’un kurşunu öldürmez. Asker ileri, Allah Allah!Diye bağırarak tekrar ileri atıldı. Düşen düşüyor, kalan kumandanın arkasında koşuyordu. İşte, öldürmeyen Allah öldürmüyordu. Nihayet tepeye çıkmışlardı. Şimdi süngü hücumu başlamıştı. Süngü, Türk’ün elinde şeref kazanır. Ruslar kaçıyorlardı. Fakat iki saat sonra durumun vahametini gören düşman, yeni kuvvetler alarak, kara bulut halinde geri geldi. Mehmet bey ve yiğit askerleri bu kara bulutu da dağıtmışlardı. Akşam olurken Gedikler meydan savaşı bütün cephe boyunca lehimize sonuçlanmıştı. Düşman on bine yakın ölü ve yaralı bırakarak kaçmıştı. Gece vakti, Ahmet Muhtar Paşa, Alacadağ’daki çadırında, yanında kurmay başkanı Hasan Kazım Paşa olduğu halde “Makam-ı Celile-i Askeriyye”ye Gedikler zaferini müjdeleyen telgrafını yazıyordu. Sıra Mehmet beye gelince durdu.-Benim koca aslanım Mehmet! Dedi ve sonra yaverini çağırdı:-Bana Mehmet beyi çağırınız! Emrini verdi. Ona Tuğgenerallik müjdesini şimdiden vermek istiyordu. Bu rütbeye hak kazanmıştı. Biraz sonra göğsü sarılı olduğu halde Mehmet bey geldi. Paşa ayağa kalktı ve Albayın boynuna sarıldı, alnından yanaklarından öptü:-Vatana büyük hizmet etiniz Mehmet bey, şimdi Mirlivalığa terfinizi yazdım. İnşaallah kabul ederler.Dedi. Sonra yarasını sordu. Albayın gözlerinde sevinç gözyaşları boşandı. Sanki on saat önce aslanlar gibi dövüşen, Kızıltepe’de vurulan bir erin süngüsünü kaparak ileriye fırlayan, taşı toprağı yanan tepede göğsünden al kanlar aktığı halde askeri teşvik eden:-Bakın Moskof kurşunu öldürmüyor. İleri asker ileri! Allah Allah!Diye bağıran o değildi. Hiçbir şey yapmamış gibi başını önüne eğmiş, yavaşça Paşa’nın iltifatına sadece teşekkürle iktifa etmişti:-Ben vazifemi yaptım. Fakat bu fırsatı bana siz hazırladınız, imkan verdiniz. Sağ olunuz!Ertesi gün seraskerlik makamından gelen tebrik telgrafında, bu kahraman Albayın Mirlivalığa, yani Tuğgeneralliğe terfi ettiği müjdeleniyordu.Mehmet Paşa çabuk iyileşti. Harp meydanlarında daha birçok muharebe kazandı ve bu rütbeye layık olduğunu ispat etti.



1912 senesi. Osmanlı tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Balkan savaşı günleri. Aralık ayı başları idi. Edirne Müstahkem Mevkii Kumandanı Şükrü Paşaya gelen şifreli bir telgrafta, Bulgarlarla mütareke yapıldığı bildiriliyordu. Aylardan beri kuşatma atında bulunan Edirne’de yiyecek ve cephane iyice tükenmişti. Buna rağmen bu atalar yadigarını, her türlü takdirin üstünde bir cesaret ve kahramanlıkla savunuyorlardı. Balkan savaşlarını konu alan bir yabancı yazar:-Hiç kimse Edirne’nin akıbetinden, cesur müdafii Şükrü Paşa ve askerlerini sorumlu tutamaz. Demişti.Mütareke sırasında müttefikler arasında başlayan barış görüşmeleri devam ediyordu. Eğer Türkiye ile Balkan devletleri arasında anlaşma sağlanamazsa, savaşın tekrar başlayacağı söyleniyordu. İstanbul’dan gelen ikinci bir telgraf haberi de bunu teyit ediyor, Edirne’nin dayanması isteniyordu. Şükrü Paşa bundan memnundu. -Son kurşunu atmadan şehri düşmana teslim etmem, diyordu.

Babıâlî’ye gönderdiği telgrafta kararırını şöyle açıklıyordu: “Bu mukaddes şehri deni ve hunhar bir düşmana teslim edecek kadar alçak bir kumandan, tarihimizde görülmemişti. Bu cinayeti ben de irtikab etmeyeceğim”Şükrü Paşa, ikinci telgrafı aldıktan üç gün sonra, Bulgarlar tarafından kuşatılmış bulunan Edirne dışında bulunan ve şehirdeki karargah ile irtibatı kesilmiş olan bir birliğe yeni bir talimat göndermek ihtiyacını duydu. Bu kolay bir iş değildi. Talimatı götürecek bir veya birkaç kişi, kuşatma hattını geçerken ölümle karşı karşıya gelebilirdi. Şükrü Paşa, karargahtaki subayları birer birer gözünün önüne getirdi. Bu tehlikeli, fakat o nisbette de şerefli görevi kime verebileceğini düşündü. Üsteğmen Mehmet Ali, Üsteğmen Cafer, Teğmen Şevket ve Teğmen Sadık. Bunların dördü de yiğit çocuklardı. Hepsini de ayrı ayrı tecrübe etmişti. Kurmay başkanını çağırdı. Bu sırada topçu alayı kumandanı da yanında bulunuyordu. Kurmay başkanı tercihin kendisine bırakıldığını anlayınca:-Paşa hazretleri, bunları dördü de cevherli, ateş gibi gençler. Fakat bendeniz Teğmen Sadık beyi bu iş için daha uygun görüyorum. Ama takdir yine sizindir. Topçu Alay kumandanı da kurmay başkanının mütalaasına katıldı:-Binbaşı beyin tercihi yerindedir paşam.Şükrü Paşa sordu:-Bu tercihi nasıl yaptınız?Kurmay başkanı cevap verdi:-Teğmen Sadık Edirnelidir. Memleketinin kurtuluşu için yapamayacağı fedakarlık yoktur. Sonra yolları, arkadaşlarından daha iyi bilir. Şükrü Paşa:-Bu mukaddes şehir hepimizindir. Edirne’nin kurtuluşu için hepimiz canımızı verebiliriz. Fakat yoları iyi bildiğine göre, burada haklısınız. Teğmen Sadık’ı çağırınız, kendisi ile bizzat ve yalnız konuşmak istiyorum.-Emredersiniz paşa hazretleri!Aradan yarım saat geçti, geçmedi. Kumandan paşa yalnız kalmıştı. Harita üzerinde bazı işaretler yapıyor, Bulgar topçusunun yoğun ateşinin yerlerini tespit ediyordu. İçeriye giren bir posta eri, Sadık beyin geldiğini haber verdi. Paşa:-Gelsin, bekliyorum,dedi.Teğmen Sadık, bir dakika sonra kumandanın yanındaydı. Aslan gibi bir delikanlı idi Şükrü Paşa, selamı aldıktan sonra, yerinde kalktı, teğmenin yanına kadar geldi ve bir baba şefkati ile elini omzuna koydu:-Oğlum, dedi, sana tehlikeli, fakat çok şerefli bir vazife vermek istiyorum. Senin gibi bir Türk evladının cesaret ve kahramanlığının arttıracak sözleri de fazla buluyorum. Ne dersin?Sadık hazırol vaziyetinde duruyor, gözünü kırpmıyordu. Yalnız, bakışları o kadar tatlıydı ki, kendisine gösterilen güven ve teveccühten çok sevindiği derhal belli oluyordu. -Her tehlikeli vazife bana şeref verir paşam. Hata bu, hayatım pahasına bile olsa.Paşa sordu:-Hayatım pahasına mı dediniz?-Evet paşa hazretleri, hayatım pahasına bile olsa.Şükrü Paşa teğmenin bu mertçe sözlerden duygulanmış ve gözleri dolmuştu. -Öyle ise, dedi, kurmay başkanını gör, ondan lüzumlu talimatları al. Bu akşam hava karardıktan sonra yola çıkarsın. Allah yardımcın olsun Sadık.Teğmen Sadık topuklarını birbirine vurdu. -Başüstüne paşam!Geriye döndü, sert adımlarla kumandan paşanın odasından çıktı.Yanında kurmay başkanı olduğu halde topçu mevzilerini teftiş ettikten sonra karargaha dönen Şükrü Paşa, bir kurmay Yüzbaşının verdiği acı haberle karşılaştı. -Teğmen Sadık şehit oldu paşam!Teğmen Sadık görevini başarmış, fakat geriye dönerken düşmanın bir yaylım ateşine maruz kalarak vurulmuştu. Bu haber verilirken, kumandanlık odasında Şükür Paşa ve kurmay başkanından başka beş altı subay daha vardı. Şükrü Paşa başını önüne eğdi:-Vah Sadık vah, içim yandı! Dedi. Fakat subaylara bezginlik gelir endişesi ile birden başını kaldırdı. O sert halini aldı. Gözlerini silah arkadaşlarının üzerinde gezdirdi:-Hayır hayır, Sadık’a acımağa hiç birimizin hakkı yok. Sonra ruhu azap içinde kalır. Şehadet en büyük mertebedir. O da mertebeyi kazandı. Arkadaşlar, bu mukaddes vatan için hepimiz ölebiliriz!Odada bulunan subaylar, kumandanın sözlerini heyecana tasdik ettiler:-Bu mukaddes vatan için hepimiz ölebiliriz!Sabahın erken saatlerinde başlayan şiddetli bir topçu düellosundan sonra nisbi bir sükun hasıl olmuştu. Eğer ara sıra makinalı tüfeklerin aralıklı ateşleri olmasa, savaş haline son verildiği sanılabilirdi. Halbuki birkaç saat sonra daha büyük bir fırtına kopacak, kan gövdeyi götürecekti. Şükrü Paşa bu yeni harekat için kurmayları ile konuşuyor, onların görüşlerini soruyor, direktifler veriyordu. Söz, evvelce irtibatı kesildiği halde, Teğmen Sadık ile gönderilen talimatı aldıktan sonra kurtulan piyade birliğine gelmişti. Kurmay başkanı:-Birlik azimli bir süngü hücumundan sonra kendisine yol açmış ve az bir kayıpla esas kıtasına katılmayı başarmıştır, dedi.Teğmen Sadık şehit olmuş, fakat yüzlerce silah arkadaşını kurtarmıştı. Şükrü Paşa birden sordu:-Sadık’ın şehadet haberini ailesine haber verdiniz mi?-Evet Paşa hazretleri, emriniz dün yerine getirildi.-Peki, maddi bir sıkıntıları var mı imiş?-O cihet halledildi, icabına bakıldı Paşam!Bu konuşma sırasında posta eri, kucağında bir çocuğu olan genç bir kadının kumandan paşa ile görüşme istediğini haber verdi. Sürüp giden kuşatmadan bıkıp usanan halk ve özellikle kadınlar, hemen hemen her gün karargaha başvuruyorlar, türlü isteklerde bulunuyorlardı. Ancak bunlardan hiç biri kumandanın odasına giremezler, dertlerini karargah subaylarına söylerlerdi. Kiminin askerde evladı vardı, kimi başka bir cephede dövüşen kocasından veya babasından haber sorardı. Herhalde bu genç kadın da onlardan biri olacaktı. Kurmay başkanına:-Sorun bakalım, dedi, ne istiyormuş, beni ne için görecekmiş?Kurmay başkanı posta ile dışarı çıktı ve iki üç dakika sonra geri döndü. Gelen çocuklu genç kadın, şehit Sadık’ın dul hanımı, kucağındaki de yetim yavrusu idi. Henüz on aylıktı. Kurmay başkanı:-Sizinle görüşmek istiyor ve bu hususta ısrar ediyor. Bir şehit hanımının buna hakkı olduğunu söylüyor.Şükrü Paşa yerinden kalktı, kapıyı bizzat açtı:-Gel kızım, gelİçeriye, belki onyedi-onsekiz yaşlarında, kucağında nur topu gibi bir çocuk olan, şehit Sadık’ın hanımı girdi. Metin ve vekarlı idi. Ağlamıyordu. Paşa, köşedeki sandalyelerden birini gösterdi:-Otur yavrum.Genç kadın oturmadı.-Paşam, dedi, sizi fazla rahatsız edecek değilim. Bir tek dileğim var, yalnız onu söyleyeceğim. Sadık’ım, benim bircik erkeğim şehit oldu. Allah’ına kavuştu. Şimdi onun boş bıraktığı yeri ben doldurmak istiyorum. Bu mukaddes vatan uğruna hepimiz ölebiliriz değil mi paşam?Şükrü Paşa, o mert ve şerefli asker:-Evet kızım, dedi, evet yavrum bu mukaddes vatan uğruna hepimiz ölebiliriz.Sonra geriye döndü. Gözlerinden boşanan yaşları bu kahraman Türk anasına göstermek istemiyordu.



Fâtih Sultan Mehmed Hanın vezirlerinden Mahmûd Paşaya yakınlığı ile tanınan Molla Vildân anlatır: Birgün Mahmûd Paşa, söz arasında beni çok sevdiğinden bahsetti. Ben de, onun Molla Abdülkerîm Efendiye olan ilgisinden bahisle; "Siz, benden çok Abdülkerîm Efendiyi seversiniz." dedim. Mahmûd Paşa da; "Evet, doğru söyledin." dedi.

Sonra; "Molla Abdülkerîm sizin Cennet'e girmenize sebep mi olacak ki, bu kadar seviyorsunuz?" diye sordum. Mahmûd Paşa şöyle anlattı: Cennet'e sokacak desem de olur. Çünkü o, benim günahlardan tövbe etmeme vesîle oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hanın kapıcıbaşısı iken, bir günâha mübtelâ olmuştum. Bir sabah Abdülkerîm Efendi, evimizi şereflendirdi. Bir müddet sohbetten sonra, ayağa kalktı. Hürmet ve tâzimle kapıya kadar yolcu ederken, bana döndü ve; "Dünyâ ve âhiretine yarar bir sözüm var ki, iyi dinleyip kötülüklerden sakınasın." dedi. Ben de; "Buyurun." dedim. Sözüne devâmla; "Elhamdülillah, ilim sâhibisin ve pâdişâhın da yakınlarındansın. Çok geçmeden vezîrlik makâmına yükseleceğin âşikârdır. Ne yazık ki, içini ve dışını günah pisliklerinden temizlemeye gayret etmezsin. Vezîrlik makamı, akıllı kimselerin durağıdır. Osmanlı Devletinin yüce dîvânı, temiz insanların toplandığı bir yerdir. Gel kerem eyle, içini o günah pisliklerine bulama ve dalâlet çukurlarına düşüp debelenme!" dedi. O bana bu nasîhatleri verirken, hava soğuk olmasına rağmen boncuk boncuk terledim. Hemen o ânda tövbe ettim ve onun bildirdiği doğru yoldan ayrılmadım. Bunları dinleyince ben de; "Gerçekten onu sevmek yalnız size değil, bize de vâcib oldu." demekten kendimi alamadım."



18 Mart 1915 Perşembe günü sayısız İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan muazzam bir armada, bütün gayretlerine rağmen Çanakkale boğazını geçememiş, Türk’ün azmi karşısında boyun eğmek zorunda kalmıştı. Bu kesin yenilgiye rağmen İngiliz amirali Robek, hâlâ ümidini kesmemişti. -Çanakkale’yi geçebiliriz! Diyordu. Batan ve hasara uğrayan gemilerin yerine başka zırhlılar koyarak talihini bir kez daha denemek istiyordu. Fakat Akdeniz kuvvetleri kumandanlığına atanan General Hamilton böyle düşünmüyordu. O, “Yeni bir maceraya gerek yok” diyordu. 18 Mart savaşını Featon harp gemisinden, yerinde takibetmiş ve o müthiş manzarayı yerinde görmüştü. Hamilton’a göre, donanmanın geçişini sağlamak için karaya asker çıkarılması mecburi idi. Londra deniz meclisi, onun bu planını tasdik etti.

25 Nisan’dan itibaren karaya sayısız asker çıkardılar ve sene sonuna kadar devam edecek olan kara savaşları başladı.Diğer taraftan, Çanakkale cephesine, İstanbul’dan yardın gelmesini engellemek için Marmara denizine denizaltılar sokarak, cepheye ikmal yapan Türk gemilerini batırmaya karar verdiler. Marmara’ya ilk giren denizaltılar arasında AE-2 İngiliz denizaltısı da vardı. deniz üstünde 730, deniz altında 825 tonilato idi. Sürati deniz üstünde 16 mil, daldığı zaman ise 10 mildi. 4 adet 53 cm.lik torpido kovanı ile 2 adet 76 cm.lik seri ateşli topu vardı. su altında devamlı olarak 4 saat kalabiliyordu. 30 kişilik mürettebatı, en seçkin ve tecrübeli denizcilerdendi. Bu özellikleriyle AE-2 o devrin en gelişmiş denizaltısı idi.29 Nisan akşamı, Yüzbaşı Rıza Bey’in kumandasındaki, 97 tonluk ufacık Sultanhisar torpidosu, devriye görevini diğer bir gemiye vererek İstanbul’a dönme emrini almıştı. Ertesi sabah Rıza Kaptan, arkadaşlarını güverteye toplamış, düşman denizaltılarının Marmara’da dolaştıklarına dair aldığı resmi haberlerden bahsettikten sonra, çok dikkatli davranılmasını hatırlattı, sonra da:-Yolunuz açık olsun!Diyerek hareket emrini verdi.Sakin ve latif bir bahar sabahı idi. Sultanhisar, etrafını ve ufukları dikkatle araştırarak yoluna devam ediyordu. Marmara adalarını tarassut ederken, bahar sabahının sisleri arasında ufukta bir tekne belirdi. Rıza Kaptan süratle o tarafa dümen kırılması emrini verdi. Biraz sonra bu teknenin bir denizaltı olduğu anlaşıldı. Bu AE-2’den başkası değildi.Sultanhisar, Rıza Kaptanın:-Top başına! Kumandası ile savaşa hazırlandı. Kuvvetler arasında denge yoktu. Kendisinden dokuz misli büyük ve top kudreti o nispette yüksek olan bu gemi ile nasıl başa çıkabilecekti? Bu mukayese, kahraman Türk denizcilerinin hatırlarına bile gelmiyordu.Sultanhisar’ın ufacık topunun ateş menziline girdiği sırada, farkerkildiğini hisseden AE-2 derhal daldı ve iki dakika sonra koca teknenin yerinde mavi zerreciklerden başka eser kalmadı. Fakat Rıza Kaptan ellerinden kaçan bu avı bırakmak niyetinde değildi. Onu arayacak, bulacak ve dövüşecekti. Bütün mürettebat sanki göz kesilmişler, onu arıyorlardı. Sultanhisar, torpil yememek için zikzaklar yaparak etrafı tarıyordu. Gözcülerden birinin:-Sancak tarafında periskop var!Diye bağırması üzerine yeni ve atlı bir heyecan başladı. Evet, sancak tarafından 2.500 metre mesafede suyun üstünde bir periskop görünüyordu. Torpidonun sancak topu nişancısı Ömer Onbaşının savurduğu dört mermiden ikisi boşa gitmedi. Rıza Kaptan: -Yaşa Ömer! Diye bağırdı. İki merminin de periskopa isabet ettiği anlaşılıyordu. Fakat periskop birden kayboldu. Aradaki mesafe 2.000 metreye inince AE-2’nin periskopu tekrar yükselmeye başladı. Sultanhisar artık avının peşini bırakmazdı. Subay ve erlerin moralleri yüksekti. İstanbul’a parlak bir zaferle dönmek istiyorlardı. Bu uğurda ölümü bile göze almışlardı.Sultanhisar tekrar ateşe başladı. AE-2 de iki torpil savurdu. Bunlardan biri torpidomuzu adeta sıyırarak geçti. Fakat yüzlerde en ufak bir korku, hatta endişe izi bile yoktu.Torpilin işe yaramadığını gören AE-2 süratle denizin üstüne çıktı. Şimdi aradaki mesafe 500 metreye inmişti. İngiliz denizaltısı üzerine şiddetli bir top ve tüfek ateşi başladı. AE-2 dalıp çıkıyor, savaş alanından uzaklaşmak istiyordu. Aradaki mesafe 1.000 metreye çıkmış, buna rağmen kaptan kulesi isabet almıştı. Sultanhisar’ın küçük topları ile bu koca denizaltıyı batırmak çok zordu. Âni ve cüretli bir karar vermek lazımdı. Her türlü tehlikeyi göze almadan zafer kazanılamazdı. Rıza Kaptan ellerini açıp dua etti:-Ya Rabbi, sen bizi muzaffer eyle!Sonra müsademe emrini verdi. Sultanhisar, hasmının kıç tarafına bindirmek için bütün sürati ile ileri atıldı. O da son çareye başvurmuş, tehlikeli bir planın uygulamasına geçmişti. AE-2 dördüncü defa daldı. Kendisini muhakkak bir tehlikeden kurtardı. Rıza Kaptan:-Şimdi ne olacak?Diyordu. Evet şimdi ne olacaktı? Türk denizcilerinin bütün sinirleri gerildi. Biraz sonra denizaltı, Sultanhisar’ın tam altından suyun üstüne bir ok gibi fırlayarak onu devirmek istedi. Fakat bu manevra boşa çıktı. Tam su üstüne çıktığı sırada Sultanhisar’ın topları, çok yakınında bulunan AE-2’yi ateş yağmuruna tuttu. Artık İngiliz denizaltısının sonu gelmişti. Nihayet düşman beyaz bayrak çekerek teslim işareti verdi. Torpidodan indirilen filikalar, yavaş yavaş batmakta olan denizaltının mürettebatını topladılar.Sultanhisar’ın güvertesinde üçü subay, yirmi dokuzu er olmak üzere otuz iki esir sıralanmıştı. AE-2 denizaltısının kumandanı Rıza Kaptan’ı ve Sultanhisar’ın subaylarını tebrik ettiler.-Çok cesurâne mücadele ettiniz. Şâyânı takdirsiniz. Dediler. Rıza Kaptan da hasmı ve aynı zamanda meslekdaşı olan İngiliz kumandan teselli etti:-Müteessir olmayınız. Hayatta insanın başına her şey gelebilir, siz vazifenizi yaptınız.Sonra sulara gömülen mağlup denizaltıyı hazırol vaziyette, beraberce selamladılar.Sultanhisar, 30 Nisan 1915 günü öğleden sonra İstanbul’a geldi. Beraberinde parlak zaferinin nişanı olan esirleri de getiriyordu.



Barbaros Hayrettin Paşa, Cezayir seferinde ordusu içinde bulunan kırk kişinin bir gece aynı rüyayı gördüklerini anlatır. Rüya şöyledir:

Bunlar kendilerini, deniz kenarında cennet gibi bir yerde buldular. Bir yeşil otak kurulmuş. İçinde Sevgili Peygamberimiz ve etrafında Eshab-ı Kiram efendilerimiz oturmuşlar. Bu kırk kişi otağın taşrasından bakıp gördüler ki, tahkir edip küçümsedikleri adam, al bir elbise içinde belinde pırıl pırıl bir kılıç, Resûlullah’ın önünde edeb ve tazim ile başı önünde diz çöküp oturmuş. Resûl-i Ekrem Efendimiz buyurmuş: “Ya Hayreddin! Allah’a tevekkül et. Kendi yerine dön. Kâfirlere ve hasmın olan münâfıklara karşı zafer kazan.” Rüya bitmiş, uyanıp: “Essâlâtü vesselâmü aleyke yâ Rasûlallah!” demişler. Sabahleyin bir araya gelip hali ögrenince, bizi bırakmayan üç kişi aleyhimizde konuşan diğerlerine; “Gözünüzle gördünüz mü, nerde ne varmı? Resûlullahın sancağını çekip ömrünü din-i mübin uğruna harcayan gazileri siz boş mu sanırsınız? O gâzi size de, Müslümanlığını da gösterdi. Siz de ne olduğunuzu şimdi bildiniz mi?”



Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa der ki:-Aydın Reis, Devlet-i Osmanî’de yetişmiş olan en kıymetli denizcilerdendir.Aydın, aslen Karamanlıdır ve Kemal Reis’in yetiştirmelerindendir. Kemal Reis, Eğriboz adasını fethetmiş ve oraya yerleşerek leventler yetiştirmeye başlamıştı. Bunlardan biri olan Aydın, kısa sürede kendini ispat etmiş ve Kemal Reis’in dikkatini çekti. Ona kendi kadırgasında görev verdi.

Kemal Reis’in şöhretini duyan diğer Türk korsanları da gemileriyle birlikte ona katıldılar ve bu suretle müthiş bir korsan filosu ortaya çıktı. Bu filo, Balear adaları yakınlarında büyük bir İspanyol donanmasını mağlup etti ve Malaga şehrini basarak talan etti. Bu savaşlarda Aydın, büyü kahramanlıklar gösterdi. Tunus yakınlarındaki küçük Cerbe adasını kendisine üs yapan Kemal Reis, İtalya, Fransa ve Batı Akdeniz sahillerini vuruyordu. 1491 senesinde Cezayir’deki Becaye şehrine yaptığı baskın, ününü daha da arttırdı. Aynı yılın sonunda üssünü, Cezayir’deki Bone limanına taşıdı. Burada gemiler yaptırdı. Aynı sene sonunda Fransa ve İspanya sahillerine baskınlar yaptıktan sonra Malta’yı vurdu ve bu baskında Malta kralının oğlunu esir aldı. Avrupa ve Asya kıtalarında büyük topraklara sahip olan Osmanlı Devletinin, denizlerde Venedikliler ve müttefikleriyle boy ölçüşebilmesi için tecrübeli denizcilere ihtiyacı vardı. Sultan 2. Bayezid, Akdeniz’deki Türk korsanlarından faydalanmayı ve onları donanmanın başına geçirmeyi düşündü. Bunlardan, başarılarını yakından takibettiği Kemal Reis’i İstanbul’a davet ederek devlet hizmetine çağırdı. O da bu daveti memnuniyetle kabul etti. Kendi yetiştirdiği talebesi Aydın’a:-Üzerinde cebrim yoktur. Filomdaki istediğin gemiyi seçer, istediğin yere yelken açabilirsin. Bir denizciye lazım olacak bilgilere sahipsin ve cesursun. Ama, istersen benimle beraber İstanbul’a gelirsin, devletimizin, milletimizin ve dinimizin düşmanlarına karşı yine birlikte cenk ederiz.Aydın düşündü. Kubbesi gök olan engin denizlerde pervasızca dolaşmak kadar güzel bir şey olamazdı. Fakat Kemal Reis’den ayrılmak da çok zordu. Her şeyini ona borçluydu. Sonra, Türk donanmasında görev almak da şerefli bir şeydi.-Seninle birlikte geleceğim Reis Baba! Cevabını verdi.Kemal Reis İstanbul’a geldi, padişahtan iltifat gördü ve donanma kumandanlığına getirildi. Sultan 2. Bayezid ona, İspanya’daki Endülüs müslümanlarını hristiyan zulmünden kurtarıp Kuzey Afrika’ya getirme vazifesini verdi. Burada büyük hizmetler yaptıktan sonra 1511 senesinde İspanyollarla yaptığı bir savaş esnasında şehit düştü.Aydın Reis ise, donanmada gemi kaptanlığına kadar yükseldi. Kemal Reis’in şehadetin den sonra resmi vazifesinden ayrılıp, Cezayir’de faaliyet gösteren Oruç Reis’in emri altına girdi. 1518 senesinde Oruç Reis, İspanyollarla yaptığı Salado muharebesinde şehit düşünce kardeşi Hızır onun yerine geçti ve Aydın Reis de onun emrine girdi. Fakat kısa bir süre sonra Cezayir’den de ayrılarak Tunus açıklarındaki Cerbe adasını ele geçirdi ve burasını kendisine üs yaptı. Daha sonra buraya gelen Uluç Ali, Deli Cafer, Kara Kadı, Sancaktar, Güzelce Ahmet, Deve Hoca, Şolok Mehmet gibi ünlü Türk korsanları onun emrine girdiler. Bir süre sonra Cezayir halkı, İspanyollarla işbirliği yaparak, daha sonra Barbaros Hayrettin Paşa adıyla şöhret bulacak olan Hızır Reis’e karşı mücadeleye başladılar. Bundan çok müteessir olan Hızır Reis, müslümanlarla muharebe etmeyi uygun görmedi ve o da Cerbe’ye geldi. Bu sefer Aydın Reis ve diğer Türk korsanları onu kendilerine Reis yaparak Hızır’ın emri altına girdiler. Hızır Reis üç sene Cerbe’de kaldıktan sonra tekrar Cezayir üzerine bir baskın yaptı ve İspanyolların elinde bulunan Adakale’yi zaptederek burasını kendine üs yaptı. Aydın Reis de onunla beraber Adakale’ye geldi. Hızır Reis onu 15 parçalık bir filonun başına tayin ederek, İspanya’nın güneyinde bulunan Oliva kasabasında esir tutulan müslümanları kurtarma vazifesi verdi. Aydın Reis, Güney İspanya sahillerinde 5 büyük gemilik bir İspanyol filosuna rastladı ve kanlı bir muharebeden sonra hepsini esir aldı ve Hızır Reis’e gönderdi. Daha sonra Oliva kasabasına geldi ve burasını ateşe vererek müslüman esirleri kurtararak gemilere bindirdi. Tam bu sırada İmparator Şarlken’i Cenova’ya götürdükten sonra dönen Amiral Portundo kumandasındaki İspanyol donanması Barselona yakınlarındaydı. Oliva valisi Portundo’ya haber gönderip, Türk korsanların kasabalarını bastığını ve müslüman esirleri kaçırdığını bildirerek yardım istedi. Aydın Reis, bu haberin Amiral Portundo’ya ulaştığı sırada, Batı Akdeniz’de İspanya’ya ait Balear adalarından birisi olan Formentera’ya gelmişti. Portundo da bunu haber almış ve onu takibediyordu. Aydın Reis, gemilerdeki göçmenleri karaya çıkardıktan sonra, hiç beklenmedik bir anda İspanyol donanmasına hücum etti. Kanlı bir savaş oldu. Amiral Portundo da dahil, pek çok İspanyol kaptanı öldürüldü. Dev gibi 7 adet kalyon ele geçirdiler. İspanya’nın donanma kumandanı forsu da Aydın Reis’in eline geçti. Daha sonra karaya çıkardığı müslümanları tekrar gemilere doldurarak Cezayir’e geldi. Bu parlak zafer, Aydın Reis’e büyük bir ün sağladı. Barbaros onu, Cezayir donanma kumandan lığına tayin etti. Sonra da, Müslüman davasına hizmetlerini ve yaptığı muharebeleri anlatan bir mektubu, İspanya forsu ve daha birçok hediyeyi, Aydın Reis kumandasındaki on parçalık bir filo ile İstanbul’a, o sene yeni tahta çıkmış olan Kanuni Sultan Süleyman’a gönderdi. Her teknede 200 levent vardı. Seren direkleri baştan başa altın kaplanmıştı ki, güneş vurdukça görünen haşmeti anlatılamazdı. Bütün reisler, Barbaros’un elini öpüp yola çıktılar. Aydın Reis, mübarek bir saatte İstanbul’a vardı. bütün toplarını ateşleyip, Cihan Padişahını selamladı. Kadırgalardan 300 esir çıkarıldı. Her biri sırma cepken ve en değerli kumaşlardan yapılmış libaslar giymişlerdi. İstanbul halkı caddeleri doldurmuş, alayı seyrediyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman Han Aydın Reis ve beraberindekileri kabul etti. Barbaros’un mektubunu aldı ve okudu. aydın Reis ve diğer kaptanlara iltifat etti. Çıkarken, Aydın’a 500, yanındaki üç reise 300’er, dokuz tane kaptana 200’er ve diğer zabitlere de 50’şer altın ihsanda bulundular. Ayrıca Aydın Reis’e çok kıymetli bir kılıç, hil’at ve dürbün verildi. Bütün leventler tersanede misafir edildi. Aydın Reis İstanbul’da bir ay kadar kaldı. Bu süre zarfında bütün vezirler ve kaptanları ziyaret ederek, faaliyetleri hakkında bilgi verdi. Ay sonunda tekrar Padişahın huzuruna kabul edildi. Kanuni, Barbaros’a verilmek üzere murassa bir hançer, sırmalı bir hil’at, altın işlemeli sancak ve iki büyük pırlantalı sorguç verdi. Ayrıca gayet gösterişli ve henüz kızaktan yeni inmiş üç parça kadırga da ihsan etti. Üstelik topları da vardı ve ağzına kadar cephane doluydu. Aydın Reis, İstanbul’dan ayrıldıktan sonra, İspanya sahillerine baskınlar yaptı. Balear adaları önlerinde büyük bir İspanyol donanmasını perişan etti ve birçok gemi ile hayli ganimet ve esirler alarak, 10 gemi ile çıktığı Cezayir’e 28 gemi ile döndü. Türk denizcilerinin Kral Karlos dedikleri, İmparator Şarlken, Cezayir’i ele geçirip, Barbaros’ları buradan atmak üzere harekete geçti ve ünlü Amiral Andrea Doria’yı kalabalık bir donanma ile buraya gönderdi. Haçlılar, Barbaros’ların üs olarak kullandığı yerin 115 km. ilerisine asker çıkardılar. Fakat şiddetli bir müdafaa ile karşılaştılar. Hızır Reis’in de hızla buraya doğru hareket ettiği haberini alınca, gemilerine binerek kaçtılar. Barbaros Hayrettin Paşa, düşman donanmasını yakalama vazifesini Aydın Reis’e verdi. O da küçük bir filo ile denize açıldı. Septe’ye kadar geldi, hatta Cebelitarık boğazını geçerek Atlas Okyanusuna açıldı. Fakat düşman donanmasına rastlayamadı. Sonra geri döndü ve Mayorka adasını vurdu, binlerce esir aldı. Bu arada büyük bir İspanyol donanması ile karşılaştılar ve hemen hücum ederek bütün gemileri zaptettiler. Böylece, kısa bir süre önce 10 gemiyle çıktıkları Cezayir’e, 55 gemi ile döndüler. Barbaros Hayrettin Paşa, o sene Aydın Reis’i tekrar İstanbul’a gönderdi. Kanuni Sultan Süleyman bizzat kendisi onu kabul etti ve kendisine:-Baka reis! Cezayir beylerbeyim Hayretttin’in işleri cümle makbulümdür. Şimdi sana beş pare kadırga veriyorum. Gemilerine ne kadar yükleyebilirsen ve denlü ihtiyacınız varsa, top, alet ve sair gemi donanımına mahsus nesneler yüklenmesini Kaptan Paşamıza irade ettim. Bilhassa yeni dökülmüş toplara ihtiyacınız vardır. Alabildiğin kadar bunlardan al. Sana birkaç topçu da vereceğim. Bunlar top imalinde mahir kişilerdir. Cezayir’deki donanmayı gayetle kudretli ve her zaman için muharebeye hazır tutun. Haber aldığıma göre Kral Karlos, Cezayir hakkında kötü niyetler beslemektedir. Zinhar tedbiri elden bırakıp gaflet üzre olmayasız!Aydın Reis, padişahın bizzat kendisine hitap etmesinden çok memnun oldu:-Hünkarımın sancaklarını yere düşürmeyeceğiz, küffara bir karış toprak bile vermeyeceğiz, dedi.Aydın Reis’in Cezayir’e dönüşü de çok parlak oldu. Yolda birçok düşman gemilerini de batırmış, birçoklarını da yakalayarak yedeğine almıştı. Daha sonra Güney İspanya sahillerine geldi ve burada perişan durumda bulunan 70.000 Müslümanı Cezayir’e getirdi.Barbaros Hayrettin Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın davetiyle, 6 Nisan 1534’te İstanbul’a geldi. Kaptanı Derya rütbesini alarak Osmanlı donanmasının emir ve kumandası üzerinde olarak, Ağustos 1534’te denize açıldı. Tunus’daki Tacura’da da kendi başına bir üs kurmuş olan Aydın Reis de bu sefere katıldı. Savaşlara iştirak etti ve büyük kahramanlıklar gösterdi. Fakat birkaç ay sonra Cezayir’deki Bone limanında bir düşman baskını sırasında şehid düştü. Bütün hayatı şanlı ve şerefli zaferlerle dolu olan bu Türk denizcisine İspanyollar “Cochadiablo” (Şeytan döver) adını takmışlardı. İşte bu isim, onu tanımaya yarayacak en güzel delildir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
6 Şevval 1439
Miladi:
20 Haziran 2018

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter