Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fatih Sultan Mehmet, mürşidi Akşemseddin'den ayrı, İstanbul'da geçirdiği günlerde Şeyh Vefa'ya fazla ilgi göstermiş, yalnızlığına onda deva aramış, fakat ikisi arasında geçen çok ince bir hesapla bu ilgisine, Şeyh Vefa tarafından bir cevap bulamamıştı. Bir rivayete göre, Sultan Fatih tam üç defa Şeyh Vefa'yı makamında ziyarete gitmiş, fakat, üçünde kendisini görmeden göremeden dönmüştür. Sultan Fatih, Şeyh Vefa'nın tekkesi önündeki demir kapıya gelmiş, fakat kapıyı kilitli bulmuştur. Bahçede ne bir kul, ne bir can... Hükümdar ârif bir kişiydi. Bunun ne demek olduğunu anladı. Rengi kül gibi solmuştu.Bu yapılan ona hükümdar olarak değil, insan olarak dokunuyordu. O, yaralıydı, dinlenecek, dertlerini dökecek bir makam, sığınacak bir yer arıyordu.

Sultan Fatih gibi, Şeyh Vefa da bu dönüşleri solgun bir yüzle bekler, indirilmiş hücre pencerelerinin demirlerine başını dayar, mahzun, mükedder, hünkâr alayının evi önünden uzaklaşmasını dinlerdi. Bir gündü, cesareti ve nazı geçer dervişlerden biri: "Şeyhim!" dedi. "Mademki Hünkar'ı görmek dilemezsin, neden gelişinden rengin sararır, Mahzun olursun? Madem Hünkar'ı seversin, neden görmek dilemezsin?" Şeyh Vefa, derin bir düşünceden sonra, konuşmaya karar verdi: "- Benim ona meylim ve onun bana ihtiyacı o derece fazladır ki, bir defa bir birimizi gördükten sonra, o benden ayrılmak istemeyecek, ben onu bırakmayacağım. Halbuki o saltanatı yürütmekle yükümlü. Biz de dünya düzenini korumaya mecburuz. Bizim birbirimizi görmemizin bir sakıncası daha var: Hünkâr gelecek, ziyade şevkinden, ihsanlarda, âtiyelerde bulunacak, biz bunları kendi adımıza kabul etmeyeceğiz. Sizlerin adına da reddetmeyeceğiz. Böylece, ihvanımla benim arama, ister istemez, dünya girecek. Şimdi anladınmı? Gönlüm onu görmek diler, görevim ona kapılarını kapar, beni mahzun eden, benzimi sarartan işte budur!" Şeyh Vefa, bu tavrıyla koca hükümdarı ne darıltmış, ne gücendirmiştir. Darılıp öfkelen mediğini anlamak için şu kadarını söylemek yeter ki Fatih ve oğlu Bayezit, Şeyh Vefa adına İstanbul'da bir cami, bir medrese, halvethane, türbe yaptırmışlar, ona olan bağlılık ve saygılarını böylece ifade etmişlerdir. Sultan Fatih'in ölümünde, Hünkâr'ın cenaze namazını kıldırmak, Şeyh Vefa'ya düştü. Bu güç bir işti. Fakat Şeyh Vefa bu güç görevi, Hünkâr'ın son isteği bilip, üzerine aldı. Sade namazını kıldırmak değil, ihtiyar veli, Hünkâr tabutunu omuzlamış, caminin arkasındaki türbeye kadar götürenlere yardım etmiştir. Fatih'in yerine hükümdarlığa gelen Bayezit, Şeyh Vefa adına ne gördüyse işte o gün gördü. O da babası gibi gördüğünün peşini bırakmak istemiyordu. Fakat Vefa tekkesinin demirli kapısı İkinci Bayezid'e de asla açılmadı... Ta Şeyh Vefa bu dünyadan göçünceye kadar... Yeni hünkâr, şeyhin vefatını duyunca:"Sağlığında mübarek yüzünü bize göstermek istemedi, bari gidip şimdi kendisini ziyaret edelim" dedi. Derhal dergâha geldi. O geldiği zaman bütün hazırlıklar bitirilmiş gibiydi. Bayezid Han, yüzünü açıp büyük veliyi görmek arzusunu açıklayınca etraftakiler bunun usule uygun olmadığını hükümdara anlatmak istediler. Fakat Bayezid Han bu zata olan aşkın dan kimseyi dinlemedi ve örtüyü açtı. Fakat yazık ki gene de bir şey göremedi. Göremedi, çünkü Şeyh Vefa Hazretleri elini kaldırp yüzünü peçeleyivermişti. Düşmişem Aşkın oduna ta ezel,Kendi düşen ağlamaz vardır mesel,Ta ebede yanmak bana oldu mahal,Yaneyim ey şem'i ruşen yaneyim. Işkının pervanesiyim pes nidem,Sen şehin yerin koyam kande gidem,Şevkin ile tutuşup şer tâ kadem,Yaneyim ey şem'i ruşen yaneyim.



Fatih Sultan Mehmed Han, fethettiği beldeleri kendi haline bırakmayarak imarına çalıştı. İstanbul’un fethinden sonra Edirne’ye geri dönerken, oğlu Bayezid’e bir saray yapılmasını emretti. Daha sonra Eyüp Sultan Camii, türbesi, medresesi, imaret ve hamamı yapıldı. Sekiz kilise, medrese haline getirildi. 1470 yılında kendi simiyle yaptırdığı caminin etrafında meşhur Sahn-ı Seman medresesini kurdu. Medreselerin açıldığı sırada koca Fatih, külliyede kendisine de bir oda ayrılmasını istedi. Fakat müderrisler: “Burada bir odanız olabilmesi için önce imtihana girin, Danişmend (Asistan) olun, tercih ettiğiniz ilim şubesinde tez yapın, eser verin, sonra müderrisliğe erişin. Ancak ilim ocağında bu şekilde makamınız olur.” dediler.Fatih Sultan Mehmed Han, bunun üzerine müderrislerin koştukları şartları gerçekleştir dikten sonra Sahn-ı Seman’da oda sahibi olabildi.



Ahmed Vefik Paşa, Osmanlı devletinin bunalımlı ve en zor günlerinde “Başvekil” ünvanıyla Sultan II. Abdülhamid’in yardımcısı oldu. Meşhur 93 harbini sona erdiren Edirne Antlaşması imzalanalı henüz 4 gün olmuştu. Başvekilin yeni görevine başlamasından 9 gün sonra, Sultan Abdülhamid’in iradesiyle Meclis-i Mebusan tatil edildi. 20 gün sonra Ruslar, planladıkları barış şartlarını kabul ettirmek için Ayastefanos’u (Yeşilköy) işgal etti.

Ruslar bu kadar yakına gelince, yerli Rumlardan bazıları, bayram etmeye, sokaklarda taşkınlılar yapmaya başladılar. Barış görüşmeleri devam ederken, bir gün Tatavla (Kurtuluş) semtinde beş-altı yüz Rum kopilinin toplandığı haberi alındı. Zaptiye Nazırı da herhalde polis kuvvetiyle işin üstesinden gelemeyeceğini anlamış olacak ki, elden bir yazı göndererek, acilen asker sevki talebinde bulundu. Tezkereyi alan Ahmed Vefik Paşa’nın nevri döndü. Yerinden kalktı ve hemen bir arabaya binip olay mahalline geldi. Orada bağırıp çağıran nümayişçilerin arasına hışım gibi daldı. Ve birini tutup, elindeki bastonuyla evire çevire dövmeye başladı. Bu manzara, isyancıları ürkütüp çil yavrusu gibi dağılmalarına sebep oldu ve sükûnet sağlandı. Ahmed Vefik Paşa, makamına döner dönmez çağırttığı Zaptiye Nazırını gözlerinden ateşler saçarak haşlıyordu:“Ben adamın iki gözünü birden oyarım! Miskin herif! Taburla asker isteyeceğine niçin gidip dağıtmadın o adamları!”



Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi Macaristan ile Avusturya sınırındaki Sigetvar üzerine oldu. Bu sefer sırasında da vefat etti. Haftalarca süren kuşatma sonunda, top ateşi altında kale duvarları delik deşik oldu ve harabeye döndü. Kaleyi savunan Avusturyalılar için artık kurtuluş yolu kalmamıştı. Bu durum karşısında Macar asıllı kale muhafızı, ölmek veya teslim olmak arasında bir tercih yapacaktı.

Bu kahraman düşman, ölmeyi tercih etti ve üzerine ipekten bir elbise giydi, boynuna altın bir zincir taktı, başına geçirdiği sırmalı şapkasına da büyük elmaslı bir sorguç geçirdi. Ayrıca, cesedini ele geçirenlerin alması için de cebine yüz altın koydu. Sonra kalenin anahtarları bir elinde olduğu halde, diğer eline de, başarılarından dolayı kendisine verilmiş olan, kabzası altın işlemeli dört kılıçtan birini aldı: -İlk şerefi ve şanı bu kılıçla kazandım. Şimdi ölürken de bu kılıçla öleceğim, diyerek ileri atıldı. Fakat o anda alnına isabet eden bir kurşunla vurularak yere düştü. Savaştan sonra, onun yanında bulunlar esir alındı. Bir fırsatını bularak bu hadiseyi sadrazama anlattılar. Sokollu Mehmet Paşa, gözyaşlarını tutamadı ve:-Ne mutlu bize ki, böyle mert düşmanla harbettik,dedi.



Çengeloğlu, II. Mahmud Han devrinde ünlü bir Amiral idi. Akdeniz’in Afrika kıyılarında başladığı denizcilik hayatında cesareti ve yiğitliği ile nam salmış, İstanbul’a gelip tersaneye girdikten sonra da, kumanda kabiliyetini göstererek hızla ilerlemiş ve Osmanlı Deniz Kuvvetlerinin en üst makamı olan Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmişti. Tophane Müşirliğine tayin edildiğinde, Galata ve Beyoğlu kabadayılarını hizaya getirerek asayişi sağlamıştı. Halk onu “Deli Herif” diye seviyor ve takdir ediyordu.

Daha sonra, Sultan Abdülmecid zamanında İzmir valiliğine getirilen bu “Deli Herif”, bir gün aldığı bir haberle adeta çileden çıktı. Redif askeri ayaklanmış ve hükümet konağını basmaya kalkışmıştı. Durum çok kritikti. Devlet otoritesini yaralayacak üzücü gelişmelerin yanı sıra, muhtemelen kan da akacaktı.Çengeloğlu Tahir Paşa, alelacele kılıcını kuşandı, atına atladı ve beraberinde birkaç kavas olduğu halde olay mahalline geldi. Atını mahmuzlayıp isyancıların arasına dalarken, gür sesi ortalığı çınlatıyordu:“Siz Çengeloğlu’nu öldü mü sanırsınız? Urun bre!” İşte o anda kalabalıkta bir dalgalanma, bir kaynaşma meydana geldi. Kimi taban kuvvet kaçıyor, kimi silahını atıp kaçıyordu. Birkaç dakika içinde ortalıkta kimse kalmamış ve ateş parlamadan söndürülmüştü. Fakat Paşanın davranışı büyük ihtiyatsızlıktı. Göz göre göre hayatını tehlikeye atmış tı. Divan Katibi, münasip bir lisanla bunu hatırlatırken: “Ya aralarında biri tetiğe basıverse idi?” dedi. Tahir Paşanın verdiği cevap, onun korku tanımaz karakterinin ilanı gibiydi:“Çengeloğlu’nu vuracak tüfeğin tetiğini çekmek için on iki manda lazımdır”



20 Mayıs 1878 günü saat 11.00’de Çırağan Sarayında müthiş bir gürültü koptu. Rıhtıma yanaşan koca mavnadan birkaç yüz silahlı adam fırlamış, muhafızları safdışı edip zemin kata doluşmuştu. Aynı anda kara tarafındaki yıkık istinat duvarını aşan bir o kadar adam daha atlamıştı içeriye. Bunlar Rumeli göçmenleriydi. Başlarında da eli tabancalı, seyrek siyah sakallı, kırk yaşlarında bir gazeteci bulunuyordu: Ali Suavi...

Galatasaray Lisesi müdürlüğünden alındıktan sonra, II. Abdülhamid Han’a düşman kesilen Ali Suavi, onu devirme sevdasına düşmüştü. Şüphesiz Don Kişotvari bir düşünce ve hayal... Ama perde gerisinde başka güçler de vardı. saltanat değişikliğini şahsi ikballerine basamak yapmak isteyen bir kısım devlet ricali ve ordu mensubu, hatta Kıbrıs’a göz koyan İngiltere... bu güçler, muhteris Ali Suavi’yi bir maşa olarak kullanmaktaydı. Ona, göçmen leri kandırıp örgütleme ve Çırağan baskınını tertipleme görevini yüklemişlerdi. Asıl oyun bundan sonra sahneye konulacaktı.Ancak, görünüşteki bu sivil ihtilal teşebbüsünü, inanılmaz bir şekilde, bir tek kişi durdurdu: Okuması ve yazması olmayan, imzasını (Arapça) 7 ve 8 rakamlarını birleştirerek atmasından dolayı “Yedi-Sekiz” lakabıyla anılan Beşiktaş Muhafızı Hasan Paşa...Baskını haber aldığında yakınlardaki bir berber dükkanında traş olmaktaydı Hasan Paşa. Yanında silahı yoktu ve zaten o günlerde görev başında değildi. Ama traşı kestirip derhal saraya yollandı. İçeri girerken kapıcının elindeki sopayı kaptı ve ona “Çabuk kara kola git, zaptiye neferleri yetisin” dedi. Daha sonra merdivenlerin altına gizlendi. Biraz sonra Ali Suavi, tam onun hizasından geçiyordu ki, hemen yerinden fırladı ve Yaradan sığınıp, elinde tuttuğu kalın sopayı olanca gücü ile kafasına indirdi. Ali Suavi, kafasına yediği bu sert darbe ile, ağzından bir inilti bile çıkmadan çuval gibi yere yığılarak anında can verdi.Elebaşılarının tepelendiğini görüp paniğe kapılan göçmenleri, yetişen zaptiyeler teker teker toplayıp götürdüler. Ve harekat başladığı yerde, Çırağan Sarayı içinde boğuldu gitti. Böylelikle İmparatorluk bir kaosa düşmekten kurtuldu.Yedi-Sekiz Hasan Paşa ise, “Mehdi” adını verdiği o sopayı ömrünün sonuna kadar sakladı.



Zurnazen Mustafa Paşa, sadece 4 saat süren Başvekilliği ile, Osmanlı tarihinde “görev süresi kısalığı” rekorunun sahibi. Buna rağmen o dört saat içinde Mührü Hümayunu birkaç tayin kararnamesinin üstüne bastı. (1656)Ama aslında onunkinden de kısa olanı var. Bırakın icraata girişmeyi, koltuğuna bile oturmaya fırsat bırakmayan, nerdeyse göz açıp kapayıncaya kadar sürmüş bir sadrazamlık.

Sultan II. Abdülhamid, kendisine karşı komplo kuranların lideri olduğuna dair verilen bir jurnal üzerine Sadrazam Said Paşayı azletmiş ve bir odada 18 saat hapsettirmişti. Yerine de Ahmed Vefik Paşayı yine Başvekil tayin etti. (30 Kasım 1882)Ne var ki, deli dolu mizaçlı, başına buyruk hareket eden, hatta padişaha diklenmeğe kalkan Ahmed Vefik Paşa, bu ikinci ve son Başvekillik görevinden yıldırım hızıyla düştü. 48 saat sonra görevden alındı. Sultan II. Abdülhamid, serbest bırakıp evine gönderdiği Said Paşayı o gece saraya çağırttı. Komplo iddiasının asılsızlığı ortaya çıkmış olacak ki, onu tekrar Başvekil yapmak istiyordu. Fakat Said Paşa özür diledi ve görevin, o sırada Dahiliye Vekili olan Mahmud Nedim Paşaya verilmesini teklif etti. kendisi de Dahiliye Vekilliğini üstlenerek elinden geldiği kadar yardımcı olabileceğini arzetti. Bunun üzerine padişah, huzurda bulunan Mahmud Nedim Paşaya mührü uzattı. Böylece mesele çözümlenmiş oldu. Lakin ne düşündü bilinmez, tam kapıdan çıkarlarken padişah, her iki devlet adamı nı da geri çağırdı. Mühr-i Hümayunu Mahmud Nedim Paşadan alıp Said Paşanın eline sıkıştırdı. İşte bu kadar... Mahmud Nedim Paşanın tayini işleme konulmadan, resmen açıklanmadan birkaç dakika içinde azledilivermişti. Said Paşaya gelince, hayli üzüntülü geçirdiği iki günden sonra dördüncü defa getirildiği Başvekillik görevini dört ay kadar devam ettirdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter