Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan IV. Mehmed Han bir divan toplantısında sadrazama:“Yaptığım tetkiklere göre etin okkası sekiz akçeye satılır, fakat yine de et bulunmaz imiş, sebebi nedir?” diye sorunca sadrazam:“Hünkarım, et ve ekmek zaman-ı devletinizde pek çoktur. Fiyat artışı yoktur. Var diyen size yala söylemiştir” dedi. Divanda hazır bulunan Hocazade Mesut Efendi:“Devletli vezir, asıl yalanı imdi siz söylediniz” dedikten sonra, Padişaha dönerek:“Şevketlim, hâlâ narha takyit yoktur. Şehirde bir okka et bulunmaz. Bulunursa sekiz akçedir. Hatta semiz etler gizlice 10-12 akçeye satılır. Fukara muzdariptir. Fukarası muzdarip olan bir memlekette bolluktan bahsetmek abestir” dedi. Bu sözleri üzerine sadrazam onu susturmak istedi ise de Hocazade:“Burada da mı sus dersiniz? Bu, huzur-u hümayundur. Hak ne ise onu söylemek gerekir. Bunda yalan ve hatır için söz, din ve devlet için söz, din ve devlete hıyanettir” dedi.



Uzun yıllar mesane hastalığından ıstırap çeken Sultan Reşat Han’a ölümünden iki yıl önce, Alman profesör İsrail tarafından başarılı bir ameliyat yapılmıştı. Yıldız sarayında bitkin halde yatmakta olan Padişah, ameliyat odası haline getirilen salona götürüldü. Doktorlar ve yardımcıları salonda bekliyorlardı. Ameliyat odasına girdiklerinde Padişah, oradakilerle ayrı ayrı helalleşti. Sonra da kıbleye dönerek:“Ey Büyük Allah!ım! Eğer ben milletim ve vatanım için hayırsız ve bahtsız isem beni şu ameliyat masasının üzerinden sağ kaldırma!” diye dua etti. büyük bir cesaret ve tevekkül ile ameliyat masasına uzandı. Yapılan başarılı ameliyat sonunda sıhhatine kavuştu ve iki yıl daha yaşadı.



İkinci Murad Han’ın çok sevdiği ve saydığı Molla Yegan hacca gitmişti. Hac dönüşünde Kahire’ye uğradı ve orada tanışıp sohbet ettiği Molla Ahmed Şemseddin Gürani’yi yanına alarak Edirne’ye getirdi. Molla Yegan, İkinci Murad Han’ın huzuruna çıktığında padişah:-Bana gittiğin yerden ne armağan getirdin? Diye sorunca, Molla Yegan:-Hünkarım, size Mısır’dan Molla Gürani’yi getirdim, dedikten sonra onun ilminden ve faziletinden bahsetmesi üzerine İkinci Murad Han, dışarıda beklemekte olan Molla Gürani Hazret lerini huzura çağırıp, kendisiyle bir saat konuştuktan sonra, onun Hadis ve Fıkıh ilmindeki dehasına hayran kaldı ve onu Bursa’daki Bayezid medresesine müderris tayin etti.

Bu sırada oğlu Mehmed (Fatih) Manisa sancak beyliğinde bulunuyordu. Padişah, oğlunun idari işlerde tecrübe sahibi olmasını ve iyi bir tahsil görmesini arzu ediyordu. Birkaç hoca gönderdiği halde genç şehzadenin bazı dersleri okumadığını haber aldı. İlmi kadar, vakar ve ciddiyeti ile de tanınan Molla Gürani’yi huzuruna çağırıp, oğluna hoca tayin ettiğini ve onu yetiştirmesini söyledikten sonra, ona bir sopa verip:

-Eğer Mehmed ders öğrenmemekte inad ederse terbiyesini bu değnekle verirsiniz.. dedi.Molla Gürani Manisa’ya gidip ilk derse başladığında, padişahın verdiği değnek elindeydi. Şehzade Mehmed:-Hocam elindeki bu değnek nedir? Deyince, Molla Gürani:-Bu sopayı baban vermiştir, derslerine çalışacaksın...dedi.Bu sözler üzerine gülen Şehzade, daha ilk derste sopanın tadını alınca, bu hocanın şakaya gelir bir tarafı olmadığını anladı ve ciddi bir surette okuyarak başarıyla tahsilini tamamladı. Molla Gürani, vakur ve sert tutumuyla, şehzadenin hırçınlığını yatıştırdı. Hatta ders sırasında:“Darabtühû te’dîben”(terbiye etmek için onu dövdüm) mânâsındaki Arapça cümleyi nahiv bakımından incelettirdi, tahlil ve tercüme ettirdi. Bu tutum karşısında şehzade Mehmed derslere devam etti ve kısa zamanda Kur’ân-ı Kerimi hatmetti, ilim öğrendi. Padişah II. Murad Han, oğlunun Kur’ân-ı Kerimi hatmettiğini öğren ince çok sevinip hocası Molla Gürani’ye çok miktarda hediye gönderdi.


Sultan II. Murad Han vefatından önce bir gün gezmeye çıkmıştı. Bir köprü aşında bir dervişe rastladı. Selam verdi. Derviş yaklaşıp:“Hey padişahım! Tövbeye niyetlen, çünkü vâden yakındır!” dedi. Padişah, dervişe teşekkür edip dualarda bulundu. Kendisine ölümü hatırlatanı çok sever, Allahü Teâlânın rızası için yapılan nasihatleri can kulağı ile dinlerdi. Yanında bulunan İshak Beye dervişi sordu. Emir Sultan’ın müridlerinden olduğunu söyledi. Emir Sultan’ın adını duyan padişah da: “Bunda bir hikmet var” dedi ve tevbe-i nasuh etti. yanındaki bey ve paşalara dönüp:“Yarın mahşer gününde şahit olun. İşte bütün günahlarıma tevbe ediyorum” dedi.

Dervişe izzet ve ikramda bulundu. Sonra geri dönüp sarayına gitti. Daha kapıdan girerken başına bir ağrı düşüp hastalandı. Her Müslüman gibi hazırladığı vasiyetnameyi çıkardı. Veziri Çandarlı’ya verdi. Vasiyetnamesinde, kendisinden sonra oğlu Mehmed’in Sultan, Çandarlı’nın da vezir olmasını arzu ediyordu. Vefat edince Bursa’ya götürülmesini ve orada medfun bulunan büyük oğlu Alâaddin Ali’nin yanına defnedilmesini istedi:“Vücudumu doğrudan toprağa gömün. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, yağmuru üstüme yağsın. Hükümdarlar gibi üstüme kubbe yapmayın. Mezarımın çevresinde Kur’ân-ı Kerim okuyanların oturması için yerler yapsanız yeter. Cuma günü defnolunmak arzumdur” dedi. Mekke ve Medine fukaralarına gönderilmek üzere ve türbesi için kendi öz malından bir miktar para ayırdı. Vasiyetinin sonuna doğru da şöyle dedi: “Ve dahi vasiyet eyledik ki, bir yakut yüzüğümüz vardır, bir yanında deliği olup 95.000 akçeye alınmıştır. Vezni (ağırlığı) bir miskalden ziyadedir. Onu satıp kabrimiz yanın da Kur’ân-ı Kerim tilavet edenlere sarf edeler. Tâ ki tükeninceye dek. Ve dahi vasiyet ederim ki, bir elmas taşlı yüzüğümüzü dahi satıp günde 70.000 kere kelime-i tevhid çektireler. Bir nice yedi gün buna devam edeler. Sonra satıp borcumuzu ödeyeler”dedi. Vezirlerini şahit tutup her birine imzalandı. Üç gün hasta yattıktan sonra Hakk’ın rahmetine kavuştu.



Mohaç Meydan Muharebesinde Macar ordusunu arkadan çevirerek tamamen imha eden Gazi Bali Bey, bu savaştan yıllar geçtikten sonra, sancakbeyliği alameti olarak kendisinde bulunan iki tuğa ilave olarak, bir tuğ daha verilmesi için Padişaha ricada bulundu. Terfi ve terakkinin muayyen yaş, kıdem ve hizmet mukabili olduğunu bilen Kanuni, ona şu cevabı yazdı:“Yadigarım ve muhterem lalam Gazi Bali Bey!Berhudar olasın, yüzün ak olsun...

Bizden bir tuğ dahi arzu eylermişsin. Henüz bir tuğ zamanı değildir. Sana Muhammed Mustafa’nın “sallallahü aleyhi ve sellem” tuğunu verdik. Bu ihsan üzerine iyilik olmaz. Bunun şükrünü bilip yerine getiresin. Bilesin ki bey olmak iki kefeli bir terazidir. Bir kefesi Cennet, diğer kefesi Cehennemdir. Bir adaletle hükmetmek, yetmiş yıllık ibadetten efdaldir. Ahireti hatırdan çıkarmayasın. Serasker olduğun yerlerde ve hükmünün geçtiği mahallerde bir kimseye zulüm ve düşmanlık etmekten şiddetle sakınasın. Ahırette bize hitap olunursa senin yakana yapışırım. “Ol vilayetleri kendi kılıcımla fetheyledim” demeyesin. Memleket, Allahü Teâlâ hazretlerinindir. Dikkat edip nefsine gurur getirmeyesin. Fetholunan kalelerin mal ve erzakını hep beytülmal için almışsın. Buna rıza-yı hümayunum yoktur. Beşte birini alıp kalanını İslam askerine dağıtasın. İslam askerinin ihtiyarlarını baba, orta yaşlılarını kardeş ve gençlerini oğul bilesin. Babalara hürmet edesin, oğullara şefkat gösteresin. İslam askerine hiçbir vechile zorluk göstermeyesin. Nimeti bol veresin. Eğer hazinen tükenirse buraya bildi resin ki, bir-iki bin kese göndermekten aczim yoktur. Halkın fakirlerini rencide etmekten şiddetle sakınasın ki, bizim halkımızı rahat görüp küffar halkı imreneler. Meyl ve muabbet bizim tarafa olsun. Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman da sakın evvelki haline itimat eylemeyesin. Çok kimseler vardır ki, elinde fırsat olmadığı zaman zahidlik yüzünü gösterip, eline fırsat geçince Fir’avn ve Nemrud olur. O kimseleri tecrübe edip göresin. Eğer evvelki ali son haline uygunsa hizmetinde kullanasın.İmdi ey Gazi Bali Bey! Sana dahi nasihatim odur ki, atın yürüğünü, kılıcın keskinini ve beyin bahadırını saklayasın. Allahü Teâlâ hazretleri yolunu açık, kılıcını keskin eyleye ve seni küffar-ı hâksar üzerine mensûr ve muzaffer eyleye.



Andrea Doria’nın, 40 kadar kadırga ile, Mısır’dan Hind mallarını getiren Salih Reis’i yaka lamak üzere Girit sularında beklediği şayiası duyuldu. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa, kader arkadaşı Salih Reis’in, Doria’nın pususuna düşmesine razı olmayacağı muhakkaktı. Nitekim ertesi gün bu şayiayı tersanede duyan Hayreddin Paşa, sadrazama koşarak şayianın doğru olup olmadığını sordu. Diğer vezirler de oradaydı. Ayas Paşa fevkalade müteessir bir tavırla:“Hakikat böyle Paşa, içimiz kan ağlar” dedi.Diğer vezirler de aynı şekilde konuştular. Bunun üzerine Hayreddin Paşa onlardan son bir teminat istedi:“Salih Reis benim kader arkadaşımdır. Onu göz göre göre küffarın eline bırakamam ve feda edemem. Akdeniz’e yelken açmak artık zaruret halini aldı. Ancak siz de biraz ikdam göstermelisiniz” dedi.

Başta sadrazam olmak üzere herkes:“Âsûde hâtır ol Paşa, gözün arkada kalmasın. Bir mâha kalmaz diğer sefineler ikmal edilir.” Diye cevap verdiler. Ancak bir ay bekleyemeyecek olan Hayreddin Paşa, sadrazamın sarayından sonra padişahın sarayına giderek huzura çıktı ve vaziyeti arzederek denize açılmak üzere müsaade istedi. Kanuni Sultan Süleyman, kaptan paşanın bu fedakarlığına hayran kaldı. Ancak onu körü körüne ateşe atmaktan çekiniyordu:“Ya Doria ziyade sefine ile çıkarsa?”“Merak buyurmayınız Sultanım. Duanız bereketiyle donanma-yı hümayunumuzun namını küçük düşürmem”“Allah seni muzaffer etsin, iki cihanda aziz ol!”Barbaros’un bu hayır dua karşısında gözleri doldu. Padişahın elerine sarılarak:“Bizi hatırdan çıkarma padişahım, sana layık bir kul olduğumuzu ispat için icabederse feda-yı can edeceğim” dedi. Sonra düşmana hitabediyormuş gibi denize bakan pencereye döndü, yumruklarını sıktı:“Küffar görsün, cihan Padişahını, Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ın leventlerini. Hezimete hazır ol Doria!”Sultan Süleyman heyecan içindeydi. Barbaros’a yaklaştı:“Sana inanıyorum Hayreddin!” dedi.Huzurdan çıktıktan sonra soluğu tersanede alan Barbaros, deniz cenklerinde su ve ateş içinde pişmiş tecrübeli kaptanları topladı. İcabeden emirleri verdi. Askerin derhal gemilere bindirilmesini emretti. 7 Haziran 1538’de donanma-yı hümayun Haliç’ten çıktı. Bütün gemiler bayraklarla süslüydü. Hayreddin Paşa sabahın ilk saatlerinde saraya gitti. Vezirler ve devlet erkanı kaptan paşayı kapıda bekliyorlardı. Hayreddin Paşa, beraberinde kaptanları olduğu halde merasim dairesine girdi. Kaptanların bellerinde kıymetli taşlarla süslü sırma kemerler, kabzaları mücevherlerle işlenmiş kılıçlar vardı. Âdet üzere Paşaya bir sancak, davul, nakkare verildi. Sultan Süleyman zafer temenni etti. vezirler ve devlet erkanı saraydan ayrılan kaptan paşayı iskeleye kadar yolcu ettiler. Barbaros, amiral gemisine çıkınca sefineler demir alıp yelkenlerini çektiler ve küreklerini yaydılar. Kanuni Sultan Süleyman, Topkapı sarayının balkonunda, sarayın önünden geçip Marmara’ya açılan donanmasını vakur bir eda ile temaşa ediyordu. Gemiler ufukta gölge haline gelinceye kadar balkonda kaldı, sonra da:“Yâ Rabbi! Sen bizi muzaffer eyle! Yüzümüzü ak çıkar, küffarın zebunu eyleme!” diye dua ederek içeriye girdi.Padişah duasını alan Barbaros Hayrettin Paşa, daha sonra inşa alindeki gemilerin de iştiraki ile donanmasını güçlendirdi ve 27 Eylül 1538 günü Preveze önlerinde Andrea Doria kumandasındaki çok güçlü haçlı donanmasını tam bir hezimete uğrattı. Akdeniz 40 yıl Osmanlının mutlak hakimiyeti altında kaldı.



Abdullah Paşa ile olan mücadelesinin bir anda Padişah ile savaşa dönüşmesi ile karşı karşıya gelen Mehmed Ali Paşa’nın sadrazam olmak veya saltanatı ele geçirmek gibi niyetleri olduğu ileri sürülmekte ise de doğru değildi. Nitekim Paşa, böyle bir maksat gütmediği ni ve güdemeyeceğini bir İngiliz diplomatına şu sözleriyle anlatmıştı:“Siz bir yabancısınız. Bir Müslüman gibi düşünmesini bilmezsiniz. Osmanlı Devleti nin parçalanmasından benim için doğacak mesuliyeti biliyor musunuz? Müslümanlar nefret ile benden uzaklaşacaklardır. İlk uzaklaşacaklardan biri de iki oğlum olacaktır. Ben daima padişahımızın hizmetkarı olarak kalmak istiyorum. Oğlum İbrahim eğer Boğaziçi’ne varma ya muvaffak olursa, padişahın ayaklarına kapanarak affını ve Mısır’a dönmek için müsaadelerini isteyecektir.”

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter