Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


93 Harbinin aşladığı sırada 1. Kolordu başkatibi Hikmet Bey, şöyle bir hatırasını nakleder:“Gazi Osman Paşa Vidin’de iken, İstanbul’dan, Ruslara harp ilan edildiğini bildiren telgraf geldi. Cennetmekan Sultan II. Abdülhamid Han’ın gönderdiği bu telgrafı büyük bir hürmetle alan Paşa, Sırbistan’da nice galibiyetler kazanan ordusunun bütün kumandan ve subaylarını bir meydana topladı. Telgraf-ı Şahaneyi büyük bir şevk ve hürmetle okuduktan sonra açıklayıcı mahiyette bir konuşma yaptı. Bunları son derece heyecanla takip eden neferlerden 4 yiğit, son derece edeple ortaya çıkıp selam durduktan sonra içlerinden biri bütün arkadaşlarına vekaleten, Gazi Osman Paşaya, din ve vatan için canlarını vermeye hazır olduklarını bildirdiler.

İbret veren ve askerlik ruhunu tamamiyle yansıtan bu konuşmayı paşalardan biri kaleme alıp, mâbeyn-i hümayuna telgrafla gönderdi. Türk milletinin askerlik ruh ve şuurunu fevkalade yansıtan konuşma şudur:“Şimdiye kadar bekleyip özlediğimiz düğün bayramımızın bugün birdenbire karşımıza çıktığını, bu okunan ferman müjdelemiş oldu. İzin verirseniz bu gece şenlik yapacağız. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerimde bize ilâhî nusretini vaadettiğini âlimlerden işittik. Öyle ki, bildirilen âyet-i kerimelerden her biri kalbimize demirden bir kale gibi yerleşmiştir.Muharebeyi kazanmanın, askerin çokluğu veya azlığı ile olmadığını atalarımızdan öğrendik. Kumandanın askerine, askerin de kumandanına olan güven ve emniyetiyle küçük bir ordunun nice büyük orduları hezimete uğrattığını biliyoruz. Sırbistan muharebelerinde başarılı olmamızın ne büyük sebebi de size olan güven, muhabbet ve emniyettir ki, buna hepimiz şahidiz. Bunun için babalarımızın kanı ile yoğrulmuş olan vatanın bir karış toprağına, bir değil, bin baş feda edip, düşmana ayak bastırmayacağımızı ve muhterem Padişahımıza muharebeye gelmek zahmetini çektirmeyeceğimizi, kemal-i emniyetle Sultanımıza arz etmenizi sizden rica ederiz.”



Girit harpleri iki seneden fazla bir zamandır devam ediyor. Ordunun başında, ciğerlerin den rahatsız Fazıl Ahmet Paşa var. Tecrübesiz, ama yılmak bilmeyen bir azim sahibi... Kandiye kalesini iki sene üç ay yirmi gün yaz demeden kış demeden kuşattı. Kışın sabahtan akşama kadar diz kapağına kadar çamur içinde asker arasında dolaşır, onların sırtlarını okşar, maneviyatlarını yükseltirdi. Akşam olunca yorgun argın çadırına döndüğün de bütün yorgun luğunu dindiren ihtiyar biriyle karşılaşırdı. Bu, ciğerparesinin rahatsızlığını bilen ana yüreğinin verdiği merhametle yaralarına merhem olmak için gelen ihtiyar anacığından başkası değildi. Gün görmüş, kahır çekmiş, saçları ağarmış Saliha hanım, hep oğlu ile beraberdi. Fazıl Ahmet Paşa, her akşam anacığının dizlerine kapanıp ağlar; “Ah anacığım! Bugün de kale teslim olmadı” derdi. Saliha hanım yiğit oğlunun omzunu okşar; “Bugün olmazsa inşaallah yarın olacak. Sen Kandiye fatihi olarak İstanbul’a döneceksin, ben de fatihin anası olarak hacca gidip, sevgili Peygamberimizin toprağına yüz süreceğim” derdi. Nihayet o gün geldi. 5 Eylül 1669’da Kandiye teslim oldu. Bu muhasarada Osmanlı ordusu, 56 yer üstünden, 45 yer altından hücum yapmış, 3500 kadar lağım patlatmıştı. Şehid sayısı ise 30.000’i bulmuştu.



Çolak Hasan yeniçeri olmak istiyordu. Acemi ocağına başvurdu. Fakat Ağa , onu ocağa kabul etmedi. Hasan’ın boynu büküldü. Sonra çolak elini gizlemek için bedenine yaklaştırdı ve kendi kendine;“Artık hiçbir zaman savaşa katılmayacağım, yeniçeri olamayacağım” diyerek evine gitti. Çolak eline aka baka ağlamaya başladı. Devrin büyük âlimlerinden Hoca Sadeddin Efendi, sarayın bahçesinde gezintiye çıkmıştı. Hasan’ın ağlama sesini duydu ve sesin geldiği tarafa yürüdü. Hasan’a niçin ağladığını sordu. Hasan, çolak elini arkasına saklayarak gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Sadeddin Efendi ona; “Derdini söyle de bir çaresini bulmaya çalışalım” dedi. Hasan;“Çaresini bulamazsınız” deyince, Hoca;“Sen yine de söyle” dedi.

. Hasan yaşlı gözlerin Sadeddin Efendinin gözlerine dikerek;“Padişah efendimiz düşman üzerine sefer düzenlemiş. Fakat ben gidemeyece im. Hayatım boyunca hiç asker olamayacağım ve sefere katılamayacağım. Bir süre önce beni acemi ocağına almadılar. Eğer o zaman alsalardı, belki ben de Sultanımızın ordusuna katılır ve sefere giderdim” dedi. Hoca Sadeddin Efendi bir süre düşündükten sonra;“Seni harbe götüreceğim” dedi. Hasan bir an hayretler içinde kaldı. Hoca Efendi onun şaşkınlığını farkedince;“Orduda sadece muharipler yoktur. Pek çok kişi de orduya hizmet eder. Ama savaş ta önemli olan her türlü hizmeti yapmaktır. Hizmetin küçüğü büyüğü olmaz. Herkes elinden geleni yapar. Sen de mutfakta hizmet edeceksin” dedi.Bu sözlerden sonra Hasan, Sadeddin Efendinin yanından ayrılmadı. 1596 senesinin Haziran ayında Sultan III. Mehmed Hanın ordusu sefere çıktı. Çolak Hasan da bu ordunun mutfağında görev almıştı. Önce Budin yakınlarındaki Eğri kalesi fethedildi. Osmanlı ordusu Haçılarla Haçova’da karşılaştı. Otağ-ı Hümayun bataklığı gören bir tepeciğin üzerinde kuruldu. İlk günkü çarpışmalardan bir netice alınamadı. Ertesi gün savaş yeniden şiddetlen di. Sultan, beyleri ve paşaları yanında olduğu halde savaşı takip ediyordu. Öğleden sonra bataklığın geçilmesi esnasında öncü birlikleri olan Kırım atlıları bozulup geri çekilmeye başladılar. Ön saflardaki bu bozgun arkalara da çözülme olarak yansıdı. Fırsattan istifade eden düşman, Sultanın otağına saldırdı. Otağ-ı Hümayun ortadan kaldırıldığı zaman Osmanlı ordusu dağılır ve kesin şekilde mağlup edilirdi. Bu sırada ordunun geri hizmetini görmekle vazifeli olanlar mutfak çadırının önünde toplandılar. Hasan ise her zaman yaptığı gibi mutfak çadırından ayrılmış, savaş alanının yakınlarından çarpışmaları seyrediyordu. Ordunun bozulduğunu görünce, hemen koşarak mutfak çadırının önünde toplanmış olan kalabalığın karşısında nefes nefese durdu. Onlara;“Ne durursunuz? Kafir, Sultanımızın otağına saldırıyor. Bir şeyler yapmazsak otağ-ı hümayunu düşman çizmeleri kirletecek. Ellerimiz bağlı bekleyemeyiz. Biz bu ordunun askeri değil miyiz? Analarımız bizi hangi günler için doğurdu?” diye bağırdıktan sonra mutfak çadırına girerek, direklerden birinde asılı olan baltayı kaptı ve hırsla salayarak;“Ben gidiyorum. İsteyen gelir” dedi. Bu hareket oradakileri coşturdu. Herkes ne bul duysa eline alarak Hasan’ın peşine takıldı. Kiminin elinde bıçak, kiminin elinde satır, kimin de de kepçe vardı. hatta bazıları ocaktan çektikleri ucu yanmış odunlarla hücuma kalktılar. Hasan, Sultan otağına iki metre yaklaşmış olan düşmana baltasını öyle savurdu ki, kafirin zırhı göğsünden parçalandı. Bir anda düşman neye uğradığını anlayamadı. Kafaları na yedikleri kepçeler ve odunlarla paniğe kapıldılar. Allah Allah sesleri ortalığı çınlatmakta idi. Tepenin üzerinde hadiseyi seyretmekte olan Hoca Sadeddin Efendi, yanında bulunan Cağaloğlu Sinan Paşaya;“Düşmanın bu şaşkınlığından istifade ediniz. Ne duruyorsunuz!” diye bağırdı. Savaş bir anda tam tersine dönmüş, düşman askeri dağılmış ve kaçmaya başlamıştı. Az önce zafer naraları atan ağzı salyalı kafirler her şeylerini bırakarak kaçıyorlardı. Fakat zaferin kazanıl masında büyük rol oynayan Çolak Hasan ağır yaralıydı. Hasan, Sultanın çadırına getirildi. Bir ara gözlerini açtı. Çadır kapısından Padişahın girmekte olduğunu görünce;“Çok şükür Padişah otağına kafir girmedi” diyerek son nefesini verdi.



Sultan IV. Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşa’yı büyük yetkilerle iş başına getirdiği zaman Anadolu’nun durumu çok fena idi. İstanbul’daki Yeniçeri ve Sipahi ayaklanmalarına valilerin isyanları da katılmış, fermanlar dinlenmez olmuş, neticede Anadolu’da emniyet ve asayiş namına bir şey kalmamıştı. Halk köyleri boşaltıp kasaba ve şehirlere göç ediyordu. Padişahtan geniş yetkiler alarak işe başlayan Köprülü Mehmed Paşa Kapıkulu askerleri arasında isyana karışanları temizledi. Daha sonra Erdel kralının isyanı üzerine bizzat ordunun başında sefere çıktı. Bu arada sipahilerden bazıları kaçarak Halep valisi Abaza Hasan Paşanın yanına sığındılar.

Abaza, Köprülü’nün sefer dönüşü Anadolu üzerine yürüyeceğini tahmin ediyordu. Bu yüzden yanına topladığı 30.000 kişilik kuvvetle isyan ederek Konya ovasına geldi. Bursa muhafızlığına tayin edilen Sarı Kenan Paşa da Köprülü’ye karşı olduğundan Abaza ile mektuplaşıyor ve el altından âsilere cephane ve erzak yolluyordu. Nitekim kolayca Bursa’ya gelen âsiler, Bursa kadısı Hâşimizade ile eşraftan bazılarını Köprülü Mehmed Paşanın azli ve idamı, yerine Bağdad muhasarasında şehid olan sadrazam Tayyar Mehmed Paşanın oğlu Ahmed Paşanın sadrazamlığa getirilmesi teklifi ile Edirne’ye gönderdiler. Ayrıca dilekleri kabul edilmedikçe itaat etmeyeceklerini de bildirdiler.Sultan Mehmed Han gelen heyeti kabul ettikten sonra, “Sizi kim gönderdi?” diye sordu. Onlar da: “Abaza Hasan Paşa kulunuz ile yanındaki kullarınız gönderdi” cevabını verdiler. Âsilerin gönderdiği heyetin, “Kullarınız” tabirini kullanmalarına çok kızan Mehmed Han onlara:“Hâşâ! Onlar benim kullarım (Tebaam) değildir. Vezirirazam kafir üzerine cihad ederken, bunlar mü’min ve muvahhid ve Padiaşah-ı İslamın kuluyuz diyerek isyan ederler. Ehl-i din ve ehl-i imana layık olan bu mudur ki, vesvese-i şeytaniye ile baş korkusuna düşüp bu kadar adamı kendine uydurup küfran-ı nimet ede. Bu tarafa gelmekten korkarlar ise Bağdad muhafazasına varsınlar, yahut cemiyetlerini dağıtıp herkes vilayetlerine gitsin. Vezir azlolunacak zaman değildir. Allah adına yemin ederim ki, bundan sonra söz dinlemezlerse hepsini kılıçtan geçirip hiç birini sağ koymayacağım. Sizleri de katlederim. Varın yıkılın gidin” dedi. Böylece Sultan IV. Mehmed Han, padişahlığına malolması pahasına bu tehlikeli anda sebat ve metanetle hareket ederek âsilere yüz vermemiş çok geçmeden orduyu da Anadolu üzerine göndererek âsileri perişan etmişti.



Sadrazam Yeğen Mehmed Paşa ordusuyla İstanbul’dan sefere çıkmadan önce hocası Mehmed Emin Tokadi hazretlerinin huzuruna gidip duasını aldı. Hocası onu kucaklayıp bağrına basarak bir müddet öyle tuttu. Sonra da gözyaşları içinde, zafer kazanmaları için dua etti. Fatiha-yı şerif okudu. Yeğen Mehmed Paşa, sohbetlerinden çok istifade ettiği, kalbi ne hizmet ve cihad aşkını yerleştiren hocasından dua aldıktan sonra sefer hazırlıklarını tamamladı. Sonra emrindeki ordu ile Avusturya seferine çıktı.

Mehmed Emin Tokadi hazretleri, ordu İstanbul’dan ayrıldıktan sonra, tam yirmi gün boyunca geceleri uyumayıp devamlı dua etti. bu sebeple tedaviye ihtiyaç duyulacak derecede rahatsızlandı. Talebesi Seyyid Yahya Efendi şöyle demişti:“Bir sabah huzurlarına gittiğimde hastalanmış gördüm. İlaç istediler, temin ettim ve ilacı kullandılar. Sonra beraberce talebelerinden Kafesdar Abdülbaki Efendinin evine gittik Hocam neşeliydi. Evine gittiğimiz talebesi onun neşeli halini görünce:“Hamdolsun, İslam askeri zafere ulaşmış. İnşaallah birkaç güne kadar fetih haberi gelir” dedi. 4 gün sonra Ada kalesinin Osmanlı ordusu tarafından fethedildiği haberi geldi. Bir müddet sonra da muzaffer Osmanlı ordusu İstanbul’a döndü. Herkes birbirinin gazasını tebrik ederken, sadrazam Yeğen Mehmed Paşa, hocası Mehmed Emin Efendinin ziyaretine gidip sevinç gözyaşları içinde ellerine kapandı. Savaşta vuku bula hadiseleri anlattı. Sonra koynundan içi altın dolu iki atlas kese çıkardı. Savaş sırasında bu altınları fakirlere sadaka olarak dağıtmayı adadığını söyledi. Buyurun siz dağıtınız diyerek hocasına verdi. Mehmed Emin Efendi ise şöyle buyurdu:“Bizzat sen kendin dağıt. Haftada iki gün kıyafet değiştirerek dışarı çık. Her çıktı ğında cebini bu altınlarla doldur. Yedikule civarından fakirlere dağıtmaya başla. Orada çok fakir evi var. Kapılarını çal, karşına çıkana saymadan eline ne gelirse ver. İki hafta devam et. İnşaallah iki haftada dağıtırsın” Böylece içi altın dolu keseleri tekrar Yeğen Mehmed Paşaya verdi. O da hocasının buyurduğu şekilde hareket etti.



Sultan IV. Mehmed Han bir divan toplantısında sadrazama:“Yaptığım tetkiklere göre etin okkası sekiz akçeye satılır, fakat yine de et bulunmaz imiş, sebebi nedir?” diye sorunca sadrazam:“Hünkarım, et ve ekmek zaman-ı devletinizde pek çoktur. Fiyat artışı yoktur. Var diyen size yala söylemiştir” dedi. Divanda hazır bulunan Hocazade Mesut Efendi:“Devletli vezir, asıl yalanı imdi siz söylediniz” dedikten sonra, Padişaha dönerek:“Şevketlim, hâlâ narha takyit yoktur. Şehirde bir okka et bulunmaz. Bulunursa sekiz akçedir. Hatta semiz etler gizlice 10-12 akçeye satılır. Fukara muzdariptir. Fukarası muzdarip olan bir memlekette bolluktan bahsetmek abestir” dedi. Bu sözleri üzerine sadrazam onu susturmak istedi ise de Hocazade:“Burada da mı sus dersiniz? Bu, huzur-u hümayundur. Hak ne ise onu söylemek gerekir. Bunda yalan ve hatır için söz, din ve devlet için söz, din ve devlete hıyanettir” dedi.



Uzun yıllar mesane hastalığından ıstırap çeken Sultan Reşat Han’a ölümünden iki yıl önce, Alman profesör İsrail tarafından başarılı bir ameliyat yapılmıştı. Yıldız sarayında bitkin halde yatmakta olan Padişah, ameliyat odası haline getirilen salona götürüldü. Doktorlar ve yardımcıları salonda bekliyorlardı. Ameliyat odasına girdiklerinde Padişah, oradakilerle ayrı ayrı helalleşti. Sonra da kıbleye dönerek:“Ey Büyük Allah!ım! Eğer ben milletim ve vatanım için hayırsız ve bahtsız isem beni şu ameliyat masasının üzerinden sağ kaldırma!” diye dua etti. büyük bir cesaret ve tevekkül ile ameliyat masasına uzandı. Yapılan başarılı ameliyat sonunda sıhhatine kavuştu ve iki yıl daha yaşadı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Şevval 1438
Miladi:
22 Temmuz 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter