Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fransız ihtilalinin kudreti adamı Napoleon, kısa bir zaman içinde bütün Avrupa’yı şaşırttı. Toulon limanından 450 gemiyle çıktı. 1.000 yıllık Venedik Cumuriyetini tarihe gömdü. Asırlarca Akdeniz’İ haraca kesen Malta şövalyelerini dize getirdi. Papanın İtalya’sını, Dalmaç ya sahillerini ve bu civardaki bütün adaları, birçok liman ve şehirleri silindir gibi ezdi, geçti. Nihayet hayalindeki Ehramlar şehrine ulaştı. Hile ve zor kullanarak Mısır’ı işgal etti ve halka Osmanlıca broşürler dağıtarak, Osmanlı hükûmeti tarafından asi Memlûk leri itaat altına almakla görevlendirildiği yalanını yaydı. Osmanlı Devleti, 400 yıldan beri Fransızlarla savaşmamıştı. Bilakis daima dostluk elini onlara uzatmıştı. Kanuni, krallarını bile esaretten kurtarmıştı. Napoleon bütün bunları unutmuş olamazdı. Fakat umursamıyordu. Saldırıyor, saldırıyordu...Üstelik şeytan kadar da kurnazdı. Silahtan önce herkesi kandırmaya çalışıyordu.

25 Şubat 1798’de Filistin’e girdi. Gazze şehrini süratle işgal etti. Sonra da Yafa şehrini yaktı. Burada Fransızlar çok zalimlik yaptılar. Sorgusuz-sualsiz on binlerce masum sivili katlettiler. Halbuki Napoleon Mısır’da sertlik yapmamıştı. Sadece altın ve mücevher topla mıştı. Çünkü orada halkı ve Osmanlı memurlarını kandırmaya uğraşıyordu.Yafa’da ise maskesini attı. Katliama başladı. Çünkü artık her yere kısa zamanda hakim olmak istiyordu. Onun için sert davranıyordu. Nihayet 19 Mart 1799 günü Akkâ kalesi önüne geldi. 29 yaşındaki bu Fransız Generali, sadece yenmek için yaratıldığını sanıyordu. 60.000 kişilik ordusuyla bu küçük Osmanlı kalesini çepeçevre kuşattı. General Kleber ve General Menu gibi en seçme Kurmay subayları yanındaydı.Akkâ kalesini ise, Cezzar Ahmed Paşa müdafaa ediyordu. Daha önce Osmanlı devletinde bir çok yerde valiliklerde bulunmuş olan Ahmed Paşa, son olarak Sayda Valiliği görevini sürdürüyordu. Daha çok Suriye civarındaki şehirlerde bulunmuştu. Bunlardan birinde, valinin yanında iken, asiler valiye saldırıp öldürdüler. Ahmed, velinimeti olan valiyi öldürenlerden intikam almaya yemin etti ve bunların yüz tanesinden fazlasını öldürdü. Bu hareketiyle halk arasında çok takdir topladı ve Suriye halkı ona “Cezzar”, yani deve kasabı lakabını verdi.Napoleon, herşeye rağmen bu ihtiyar Osmanlı valisinin şöhretini duymuştu. Bu sefer hile yapmak istedi. Özel bir elçi ile Ahmed Paşa’ya mektup yolladı. Şöyle diyordu:“Ben ki, Fransa’nın ve İtalya’nın ve Malta’nın ve Dalmaçya’nın ve Venedik’in ve İyonya’nın ve Mısır’ın hakimi General Napoleon Bonaparte’ımKahire’den sonra Gazze, Yafa ve bütün Filistin’i ezerek Akkâ önüne geldim...Duydum ki sen, yaşlı bir Osmanlı kahramanı imişsin. Bir ihtiyarın geri kalan ömrü nü zehir etmek istemem. Şayet kaleyi teslim edersen, hayatının son günlerini, ibadet ve taat ile, huzur içinde geçirirsin. Aksi takdirde hatırlatmak isterim ki, şimdiye kadar askerlerim hiç mağlup edilmemiştir.”Cezzar Ahmed Paşa, mektubu okuyan tercümanın elinden aldı ve buruşturup yere fırlattı. Fransız elçisi ne yapacağını şaşırdı. Fakat Gazilerin kılıçları keskindi.-Divitdaaar!..-Emret Paşa Baba!-Hele tiz gel... Şu delikanlı mektepliye bir cevapcağız yazalım...Divitdar (Katip) yetişti..-Yaz evlat!...“Biz ki, Allah’ın kemter kulu, Resulullah’ın zaif ümmeti, Zıllullah’ın en sonraki paşalarından bir neferiz. Buna rağmen yine deriz ki:Senin gibi kibirlilerin hasmı, Hazret-i Allah’tır. Çünkü kibriyâ ona mahsustur. Teslim teklifine gelince:O hususta çok geç kaldınız!. Çünkü 3 sabah önce namazlarımızı kılıp yemin ettik. 7’ mizden 70’imize kadar kal’amızı müdaffaya kasem ettik. Taa ki Kanımızın son damlasına kadar. Şahsımıza gelince...Belki bilmezsiniz ama, bir Müslüman yeminini asla bozmaz. Sözünden dönmez, va’dini yerine getirir.Esiriniz veya misafiriniz olup, birkaç günlük ömrümüzü zillet içinde geçirmek tense, şerefle ölmeyi, şehadeti cana minnet biliriz.Allah’a hamdolsun. Yaşımız 80, lakin elimiz hâlâ kılıç tutar.”Mektubu elçiye verip yolladı.Napoleon okurken, zaten incecik olan dudaklarını kanatırcasına ısırıyordu. Fakat zafere alışkın Fransız Generalleri, -Vive la France-Vive BonaparteDiye bağırarak, onu saldırmaya teşvik ediyorlardı.Hemen başlayan Fransız hücumları neticesiz kalıyordu. Her hücumda sayıları azalıyor, ölüleri çoğalıyordu. Şimdiye kadar hep ilerleyen bu macera ordusu ilk defa burada çakılıp kalmıştı. Mayıs’ta Nizam-ı Cedid askerleri de yetiştiler. Paris’in parlak askerleri pek şaşırdılar. Acele doğuya gitmek, Hindistan’a inmek isteyen Napoleon, 40 gün boyunca bu Osmanlı kalesini aşamadı. Belki yüzlerce hücumlar yaptılar.Binlerce ölü vermekten başka işe yaramadı. Daha ziyade kalenin Ali burcuna çullandılar, fakat nafile!..Artık Mayıs ayı bitmek üzereydi. Kavurucu çöl sıcakları bekleniyordu. Dâhî Bonaparte, dehâsına yakışır bir karar aldı:21 Mayıs 1799 gecesi, bütün top, silah ve malzemelerini toprağa gömdürdü. Sonra şu tarihi emrini verdi:-Geriye, marş!... marş!...Hedefiniz Mısır!..Kahraman (!) Fransız ordusu, sür’atle firara başladı. O kadar hızlı gidiyorlardı ki, yolda yaralı ve hastalarını bile öldürdüler. Çünkü kaçmalarını, o zavallılar geciktiryordu. Cezzar Ahmed Paşanın Mücahidleri ise, onları deve kovalar gibi kovaladılar. İşte bu kovalamaca sırasında, Fransa’nın dâhî çocuğu itiraf etti:-Akkâ’da durdurulmasaydım, bütün Doğuyu ele geçirebilirdim. Ancak, Türkler öldürülebilir, ama korkutulamazlar.Bu büyük zafer üzerine bütün Avrupa ayağa kalktı. Çünkü mağrur Bonaparte, ilk satırı ihtiyar bir “Deve Kasabı”ndan yedi ve o efsanevi yenilmez ünvanını kaybetti. Artık korkulu rüyaları haline gelen bu şımarık Fransız delikanlısını dize getirebildiler.



12 Şubat 1821..Ilık bir kış sabahı güney Yunanistan’da Rumlar, idaresi altında yaşadıkları Osmanlı Hükûmetine tekrar isyan ettiler. Başlarında piskoposları vardı. Müslüman-Türklerin çoğunlukta olduğu Patras kalesini kuşattılar. İsyan ateşi kısa zamanda bütün Mora’ya yayıldı. Medeni (!) Avrupa’nın yolladığı silah ve cepaneler ortaya döküldü. O gün ve ertesi günlerde Müslüman aileler toptan katledildi. Şehidlerin gömülmesine dahi müsaade edilmedi. Yeni doğan bebekler dahi bu katliamdan kurtulamadıYunanistan’a 400 yıl önce gelen Müslüman-Türk aileleri, asırlarca Rumları himaye etmişlerdi. Fakat bu büyüklüğün karşılığını canlarını vererek ödediler.

Haber Bâbıâlîye ulaştığı an, Sultan II. Mahmud Han derhal hükûmeti topladı. herkesin aksine Padişah çok sakindi. Çünkü bunu bekliyordu:-Yıllarca bağrımızda beslediğimiz Rumlar, nihayet Rus Çarıyla anlaşmışlar. Devletimizi yıkıp, köhne Bizans’ı ihya etmeyi kararlaştırmışlar. İstanbul’un adını Çarigrad yapacaklarmış. Halbuki asırlarca Rumlar, Osmanlı devletinin mümtaz tebaası idi. Divan tercümanları hep onlardan tayin edilmişti. Hatta, 1711’den sonra Eflak ve Buğdan Voyvoda larını da onlardan seçtik. Sen kalk, Osmanlı devletini arkadan vur.Kaptan-ı Derya söz aldı.-Akdeniz ve Karadeniz’de gemi işletme izni verilince hepsi zengin oldular. Şu anda 4.000 gemileri vardır. Sözde ticaret için çalışan o teknelerde, on binlerce silahlı çeteci-tayfa mevcuttur. Hepsinin ambarlarında top ve cephane gizlidir.Sadaret Kaymakamı (İçişleri Bakanı):-Zenginler veletlerini Frenk Üniversitelerinde okuttular. Okudukça oradaki şairler ve devlet adamları ile dostluklar kurdular. Rüşvet ve yalanlarla onları kandırdılar. Kendi sapık hayallerine onları ortak ettiler.Reisülküttab (Dışişleri Bakanı):-Lord Byron isimli İngiliz, Victor Hugo adlı Fransız şairler, onların emrindedirler. Frenklerin merhametini celbetmeye çalışırlar.-O merhamet yüzünden nice Müslüman kanı dökülür. Yolladıkları silah ve cephane, masum Türk çocuklarının hayatını söndürür. Sadaret Kaymakamı:-Üstelik Sırp, Bulgar ve Karadağlıları kışkırtırlar. Bütün Balkanlara yangın üflerler. II. Mamud Han birdden sordu:-Bizim Fener Patrikhanesi ne alemdedir? Uyur mu, uyanık mıdır? Hani Rum isyancı ları Aforoz edecekti?Reisülküttab:-Tam aksine Hünkarım...Mukaddes Kudüs’e inen sözde bir Melek, Gregorios’a müjdeler getirmiş!...-Ne diyorsun!..-Mora’daki ahaliye yayılan bu safsataya göre “Yakında İstanbul kurtarılacak, Bizans tekrar hortlatılacakmış”Sadaret Kaymakamı:-Burada da türlü şayia yayarlar Hünkarım...Konstantin’in lahdinden, gûyâ cifrî yazılar çıkmış. Müjdeler orada da mevcutmuş...Padişah İstanbul Kadısına döndü:-Kadı Efendi!.. Nimetini yediği devlete silah çeken, reâyâ ve berâyânın cezası kitapta nedir?-Kanı helaldir Devletlûm..-Öyleyse biz de hükmettik ki: “Asırlarca kral gibi muamele ettiğimiz Patrik Gregorios ve adamları Fener Patrikhanesi Orta-Kapısında asılalar. Ve cesetleri dahi, ibret-i alem için 3 gün teşhir oluna...”Sultan II. Mahmud’un bu emri, 22 Nisan 1821’de yerine getirildi. .................................Osmanlı Devletinde uzun yıllar Rus sefiri olarak çalışan İgnatief, hatıralarında, Sultan II. Mahmud Han’ın idam ettirdiği, Rum isyanının baş planlayıcısı Patrik Gregorios’ un Rus Çarı Alexandr’a gönderdiği mektubu açıklamaktadır. Mektup ibret vericidir:“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler Müslüman oldukları için, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, an’ane lerinin kuvvetinden, Padişahlarına, devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta karamanlık ve şecaat duyguları da an’anelerine olan merbûtiyetlerinden ve ahlakları nın salâbetlerinden ileri gelmektedir. Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve manevi rabıtalarını kesr etmek, dînî metanetlerini zaafa uğratmak icab eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-ı milliyye ve maneviyyelerine uymayan harici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden çok kudretli ve zahiren kalabalık hakim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi vasıta ların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için mücerret olarak harp meydanlarındaki zaferle kafi değildir. Hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyetini ve vekarını tarik edeceğinden, hakikatlerine nüfuz etmelerine sebep olabilir.Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.”



“Osmanlı Sultanı Abdülaziz Han Hazretlerini Paris’te görmek ve ağırlamakla büyük şeref duyacağımızı...Temmuz 1867 başlarında açılacak “Exposition” Büyük Paris Fuarını teşriflerinizi... Bu hususta vaki emir ve arzularının İstanbul sefarethanesi ne ulaştırılmasını... Yüksek takdirlerinize, daimi saygılarımızla arz ederiz... Fransa İmparatoru Napoleon III”Fransız elçisi, kraliyet davet mektubunu sunarken çok heyecanlıydı. Kont Bourrée:-Sultan hazretlerini bütün Paris ve bütün Fransa, samimi bir heyecanla beklemekte dir...diyebildi. Başmabeyinci:-Efendimize arzederiz...cevabını verdi.Üç gün sonra İngiltere Büyükelçisi de, bir Resmî Davet Mektubu” takdim etti. Kraliçe Victoria da, “Yeryüzü Müslümanlarının Halifesi”ni Londra’da ağırlamak istiyordu.Abdülaziz Han kararsızdı. Yakınlarıyla istişare etmek lüzumunu hissetti:-Bu güne kadar hiçbir Osmanlı Sultanı, Payitahtı terk eylememiştir.

Şeyhülislam açıkladı:-Cihâd-ı fi Sebilillah (Allah rızası için Muharebe)ve Sefer-i Hümâyûn’lar (Padişâhın katıldığı Harpler)dışındaSadrâzam söz istedi:-Bu seyahat dahi Cihâd niyyetiyle yapılırsa; İnd’Alah(Allah katında)ve İnşâ’Allah, Cihad sayılır... Zira günümüzde diplomasi (siyâset) yoluyla; birçok zaferler kazanılmakta dır... dedi. Hariciye Nâzırı (Bakanı) da fikrini arzetti:-Rus Çarı,Fransızları iğfâle (kandırmaya) çalışır. Tâ ki birlikte, bize karşı cenk edeler... Efendimizden Paris’i teşrifleri Devletimizi büyük bir beliyyeden (Rus-Fransız ittifakından) kurtarabilir...Hükümdar, istişareyi kâfi buldu.-Seyahat tafsilatıyla, Sadâret Makamı meşgûl olalar...buyurdu..................21 Haziran 1867, Çarşamba...İstanbul, tarihi günlerden birini yaşamakta...Dolmabahçe Sarayı önünde, Sultâniye Yatı’na binen Osmanlı Padişâhı ve maiyyeti (yanındakiler) hareket ettiler.Anadolu ve Rumeli Hisarlarından atılan, 41 pâre Top’la selamlandılar. İkindiden çıkan bütün İstanbul halkı, kıyıları doldurmuştu. Güneş batıncaya ve ‘Sultâniye’ ufukta kayboluncaya kadar; yerlerinden ayrılmadılar...Padişâha, yakınları ve önemli Devlet Adamları, refâkat ediyorlardı: Veliahd Murad Efendi (V. Murad), Veliahd’ın kardeşi Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi (Padişahın 10 yaşındaki oğlu), Hâce-i Sultânî Akşehir’li Hasan Fehmi Efendi, Hariciye Nazırı, Divan-ı Hümayun Baştercümanı, Başmabeyinci ve yardımcıları, Hariciye Teşrifatçısı, Koruma Görevlileri... Fransız Sefirinin de birlikte seyahatine izin verilmişti.Sultaniye Yatını 3 zırhlı takibediyordu. Ertesi sabah Çanakkale boğazı geçildi. Her iki kıyıdan 4 pare top atışıyla selamladılar. Boğaz dışında Fransız Donanması “Muhteşem Misafirlerini” bekliyorlardı. Sırayla Midilli, Sakız, Girit adaları geçildi. Bütün kıyıdakiler ve denizdekiler onları alkışlıyordu. Çünkü bu, Avrupa ziyaretine çıkan ilk ve son Osmanlı Hükümdarı Sultan Abdülaziz Han idi.25 Haziran’da Sicilya göründü. 29 Haziran’da Fransa’nın Toulon limanına gelindi. Sultan Abdülaziz Han ve maiyeti, burada gemiden indiler. “En büyük askeri tören” yapıldı. O tarihe kadar, ancak Barbaros Hayrettin Paşa bu kadar heyecanla karşılanmıştı. Öğle yemeklerini burada yedikten sonra trenle Marsilya’ya hareket ettiler. Oradan da Paris’e doğru yola çıktılar. 30 Haziran 1867 sabahı... Bütün Paris ayaktaydı. Sanki rüyaları gerçek oluyordu. Kırmızı Beyaz çiçekler ve Yeşil Defne dallarıyla süslü Kraliyet Treni, saat 11’de Lyon Garı’ na girdi. Başta Fransa İmparatoru III. Napoléon olmak üzere bütün kordiplomatik temsilci ler oradaydı. İmparatorun heyecanı açıkça belli oluyordu. Abdülaziz Han vakarla, yavaş yavaş trenden indi. Napoléon koşarak yaklaştı. Bir zamanlar, kendisi gibi bir Fransa kralını esaretten kurtaran Osmanlıların bugünkü Sultanı nı kucaklamak istedi. Fakat Padişah sadece el sıkışmalarına müsaade etti.Kraliyet bandosu iki ülke marşlarını çalıyordu...Gara girebilen talihliler, Doğu’nun büyük temsilcisini çılgınca alkışlıyorlardı. Biraz sonra süslü ve açık “Saltanat Arabası” ve öteki arabalarla, uzun bir konvoy halinde “Tuilleries Sarayı”na hareket ettiler.Yol boyunca Parisliler, inanılmaz sevgi gösterilerinde bulunuyordu. Cezayir, Fas, Tunus, Libya ve bütün Afrika’dan da on binlerce Müslüman gelmişti. Halifeyi, bir kerecik olsun dünya gözüyle görebilmek için onca yol aşmışlardı. Abdülaziz Han, bilhassa bu din kardeşlerini gönülden selamlıyordu...Tuileries’de, “Sarayın ve Fransa’nın Ev Sahibesi” İmparatoriçe Egenie onları karşıladı. Abdülaziz Han ile tanıştılar...Bir masal kahramanı zannettiği, asil ve yiğit Padişahı hayranlıkla süzüyordu...Yemekten önce Osmanlılar, öğle namazını kılmak istediler. Müezzin-i Sultânî, Ezân-ı Muhammedî okudu. Herhalde bu sarayda ilk defa ezan okundu ve namaz kılındı. Avrupa sosyetesinin en seçkin Kontes ve Kontları, Amiral ve Generalleri, hayret dolu gözlerle, kılı nan bu seferi namazı seyretiler.Misafirler akşama doğru ikametlerine tahsis edilen Elysée Sarayına geçtiler.Ertesi gün Osmanlı Sultanı, dünyada yaşayan en büyük düşmanı ile tanıştırıldı. Rus Çarı II. Alexandr, çok merak ettiği Osmanlı Sultanını görebilmek için binlerce kilometre yoldan gelmişti. Sözde Paris Fuarını bahane etmişti. Abdülaziz Han asaleti, davranış ve konuşmasıyla Çarı da tesiri altına aldı. Alexandr bir ara:-“Devlet-i Aliyye” tarihteki en büyük devlettir...deyince, Padişah gayet sakin:-Büyüklük ancak Allahü Teâlâya mahsustur...diye onu susturdu.10 Temmuz’da “Cihan Hükümdarı” Paris’ten uğurlandı. Görülmemiş gösteriler arasında yola çıktılar. İmparatoriçe, Lyon Garına kadar uğurlamaya geldi. Abdülaziz Han onu İstanbul’a davet etti. Eugenie, memnuniyetle kabul ettiğini arzetti.Trenle Boulogne limanına ulaştırıldı. Sultaniye Yatı, daha önceden buraya gelmişti. Yata binerek, İngiltere’ye geçmek üzere Manş denizine açıldılar. İngiliz donanmasına ait gemiler de refakat ettiler. Dover’de karaya ayak bastıklarında, bura da kendilerini Veliahd Galler Prensi ve müstakbel Kral VII. Edward karşıladı. Buradan trenle Londra’ya geldiler ve ikametlerine tahsis edilen Buckingham sarayına geçtiler.Kraliçe Victoria da Fransızlardan geri kalmamak için elinden geleni yapıyordu. Aslında İngilizler de, Fransızlar da kendi menfaatlerinin peşindeydiler. Çünkü zengin Müslüman memleketleri işgal etmişlerdi. Müstemlekelerinde yaşayan Müslümanlara hoş görünmek için bu ziyaret işlerine yarayacaktı. Halifenin kendi ülkelerini ziyareti, Cezayir ve Hind Müslümanlarını pek mesud edecekti.Sultan Abdülaziz Han, Londra’da 11 gün kaldılar. Büyük ilgi ve yakınlık gördüler. Kendisi gemiciliğe meraklıydı. İleri seviyedeki İngiliz tersanelerini gezdi. Donanma tatbikatı nı takip etti. Avam Kamarası müzakerelerinde bulundu.24 Temmuz 1867’de Kraliçe Victoria, şanlı misafirlerini, şanlı bir merasimle bizzat uğurladı. Gözleri, büyük bir zafer kazanmış gibi ışıklıydı!..Yine İngiliz Donanmasının refakatinde kıta Avrupa’sına çıktılar; 24 Temmuz’da Belçika’nın başkenti Brüksel’e vardılar. Kral, şereflerine büyük bir ziyafet tertiplemişti. Sultanın hürmetine, ziyafette hiç kimse içki içmedi. Biraz daha kalınması için yapılan bütün ısrarlara rağmen, Osmanlı hükümdarı ertesi gün Alman topraklarına, Prusya’nın Koblenz şehrine geçti. Kral Wilhelm ve Kraliçe, Osmanlı heyetini hararetle karşıladılar. 460 kilometre uzaktaki başkent Berlin’den, sırf bu karşılama töreni için gelmişlerdi.Bütün Avrupa krallarının tanışma şerefine eriştiği Sultan ile, Prusya’nın itibarı için buluşmaları şarttı. Daha Paris’te iken, Abdülaziz Han’ı Berlin’e davet etmişlerdi. Fakat program değiştirilmemişti. 28 Temmuz 1867...Padişah hazretleri Viyana’ya ayak bastılar. Müslümanları buraya sokmamak için çarpışan haçlılar, şimdi Padişahı karşılamak için yarış halindey diler. En başlarında Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Josef!.. Silahla fethedile meyen Viyana, Osmanlı efendiliği ile fethediliyordu. Ayrılırlarken, yer yerinden oynuyordu. 31 Temmuz sabahı, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye vardılar. Bu eski Osmanlı topraklarında 1 gün kaldılar. Macaristan ileri gelenlerinin hepsi, eski Sultanları gibi el etek öptüler. Güzel günlerin tekrar gelmesi için dua ettiklerini ağlayarak arz ettiler.3 Ağustos 1867 günü hudutta, Sadrazam ve Serasker kendilerini karşıladılar:-Hoş geldiniz Efendimiz...dediler. Padişah da:-Vatanımızı özlemişiz...diye karşılık verdi. Viyana’dan sonra Tuna nehri küçük gemilerle aşılmıştı. Önce Vidin, sonra Rusçuk! Oradan da trenle Varna limanına ulaştılar ve burada kendilerini bekleyen Sultaniye yatına bindiler. Sultaniye, Fransa’dan sonra buraya dönmüştü.7 Ağustos 1867...Avrupa devletlerine ve milletlerine, Osmanlı’nın şeref ve itibarını, efendilik ve civan mertliğini, ahlak ve haysiyetini gösteren Osmanlı Hükümdarı ve müstakbel Padişahları, İstanbul’a avdet ettiler. Dolmabahçe’ye yaklaşırken 47 pare top atışıyla selamlandılar. Çünkü seyahatleri 47 gün sürmüştü. Sultan Abdülaziz Han gemiden inerken şunları söyledi:-Ecdad at sırtında ve fütuhat gayesiyle giderdi...Bizler ise şimdi, trenle, vapurla ve ancak Siyaset için gidebiliyoruz!...



21 Temmuz 1905 Cuma...Yıldız Camii, her hafta olduğu gibi yine hıncahınç dolu. Salâ verilirken Sultan Abdülhamid Han abdest tazeledi. Namaz vaktine doğru Baş Mabeyinci yaklaştı:-Arabanız hazır Efendimiz...dedi.Sultan teşekkür etti. En yeni elbiselerini giydi. Güzel kokular süründü. Yavaş yavaş yürümeye başladı. Her zaman olduğu gibi sade ve açık bir faytona bindiler. Yıldız sarayından, Yıldız Camiine kadar yol kenarları lebaleb doluydu. Müslim-Gayri Müslim tebaadan Türkler, Arap, Boşnak, Arnavut, Kürt ve Çerkesler kadar, Rum, Musevi ve Ermeniler de dikkat çekiyordu. Memleketimizi gezmeye veya iş icabı gelen yabancılar, Büyük Hakanı ancak Cuma günleri görebilirlerdi. Bu yüzden yol boyunca onlar da sıralanmışlardı.-Padişahım çok yaşa...-Allah seni başımızdan eksik etmesin...sesleri ve alkışlar arasında ilerleyen Padişah, selamlara karşılık veriyordu.

Her şeye rağmen kalabalık arasında, Padişaha kin ile bakan gözler farkediliyordu. Müslüman tebaa Sultanlarını ne kadar çok seviyorlarsa, bazı gayri Müslimler de o kadar kızıyor lardı. Mesela Rumları birkaç yıl önceki savaşta mağlup etmişlerdi. Böylece istiklal rüyaları suya düşmüştü. Ermeniler de, Rusya’nın kışkırtmasıyla Doğu Anadolu’yu istiyor lardı. Sultan Abdülhamid hayatta iken bu imkansızdı. Yahudiler ise, hâlâ bir yurt sahibi olamamışlardı. Onlar da Filistin’e yerleşmek arzusundaydılar. Bütün dünya Yahudileri birleştiler. Yaşadıkları devletlerin başkanları vasıtasıyla, Kudüs civarına göç müsaadesi istediler. Fakat Sultan Abdülhamid Han bunu reddetti. O zaman para babaları, Yahudi teşkilatları gayrete geldiler:-Size istediğiniz kadar para, milyarlarca altın verelim. Sadece Filistin’de biraz arazi sahibi olmamıza izin verin. Birkaç yüz aile oraya yerleşsin!...dediler ve ilave ettiler:-Bu paralarla, çok sevdiğiniz okullar açar, silah alır veya demiryolları yaptırırsınız... Veya şahsi servetinize katarsınız!...Böylelikle Abdülhamid Han’a utanmadan rüşvet teklif ettiler. Koca Hakan sükûnetini bozmadı ve:-Biz o mukaddes toprakları parayla almadık!... cevabını verdi. İşte bu sebeple Yahudiler de kendisini hiç sevmezlerdi. Fakat O, 29 yıldan beri Osmanlı gemisinin başında idi. Tek başına bütün dünya devletleriyle mücadele ediyordu.Cuma ezanları okunurken Hünkar Mahfilindeydi. Abdülhamid Han’ın bir özelliği de, her şeyi tam zamanında yapmasıydı. Öyle ki, onun hareketleriyle saatleri ayarlamak mümkündü. Hutbe okundu... Namaz kılındı. Sonra Sultan, “Cuma Tebrikleri” arasında çıkış kapısına doğru ilerledi. Merdivenlerin başında, Şeyhülislam Mehmed Cemaleddin Efendi yaklaştı:-Cumanız ve 63.cü yaşınız mübarek olsun Sultanım...diye çifte tebrikte bulundu.-Allah Razı olsun Efendi hazretleri...dedi ve:-Sevgili Peygamberimiz “Sallallahü Aleyhi ve Sellem” bu yaşta vefat etmişti değil mi diye sordu...-Evet Hünkarım...Türkistan’da 63 aşına basan Meşayıh, şükran kurbanı keserlermiş Efendim...-İnşaallah biz de kestiririz... Ne güzel âdetmiş!..Duanızı esirgemeyin. Şimdilik müsaadenizle..-Devletle Sultanım, devletle..Abdülhamid Han ağır ağır merdivenleri inmeye başladı. Araba harekete geçerken, birkaç metre ileride yeri göğü inleten gümbürtülerle büyük bir bomba patladı. Padişah:-Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah...diye kelime-i şahadet getirdi.Ortalık ana baba gününe döndü. Hassa bölüğü atları ürktüler. Sağa sola kaçışanlar ezildiler, çiğnendiler. Yol kenarlarında bulunanlar, birbirlerinin üstlerine basarak caddeyi doldurdular. Görevlilerin çoğu, şaşkın ve ne olduğunu anlayamadan, kendilerini yere attı lar. Bağıran!...Kaçışan!..İnleyen insanlar arasında bir tek kişi yerinden kımıldamadı; Sultan Abdülhamid Han...Bulunduğu yerden, ayakta olayların gelişmesini takip etti. Bütün kargaşalıklara rağmen, Muhafız Alayının 9 görevlisi Sultanın yanına koştular ve etrafını çevirdiler. Sağ elleri hançerlerinde, sol elleri tabancalarındaydı. Bunlar, Karakeçili Aşiretinden, Türkmen fedaileriydi. Abdülhamid Han onlara tebessüm etti. hepsini ismen tanıyordu. Ellerini kaldırıp:-Sakin olun yiğitlerim.. diye onları taşkınlıktan alıkoydu. Patlama 1-2 dakika devam etti. bomba, yol kenarına konulan bir araba içinde patlamıştı. Sultan Türkmenlere seslendi:-Ali Hoca!..Şu araba tekerleğinin yanına seğirt bakalım!-Yavuz Hasan!..Kalabalığı yarmak isteyen kadın kılıklıları bırakma!..-Oruç Oğul!...Sen de silahlı olanları çevir!..Türkmenler birkaç dakika içinde görevlerini kusursuz başardılar. Başka patlama olmadığını gören kalabalık da toparlanmağa başladı. Yatanlar doğruldu, kaçanlar birbirlerine bakmaya başladılar.Soğukkanlılığını zaten hiç kaybetmeyen Padişah, çok sayıda yabancı diplomata ve her sınıftan devlet ricaline ve binlerce meraklıya karşı gayet vakurane ve soğukkanlılıkla bir konuşma yaptı:“Kendimce en büyük emel, ahalinin rahat ve mesud olmasıdır. Bu uğurda gece ve gündüz nasıl çalışıldığı ve gayret gösterildiği malumdur. Gayret ve hüsn-i niyyetimin min tarafillah mükafatı, şu hadiseden hıfz-ı Hüda ile emin olmaklığımdır. Onun için Cenab-ı Hakk’a Şükr ve Hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa, asker evladlarımdan ve ahaliden bazılarının telef ve mecruh olmalarıdır. Buna ilelebed teessüf ederim. Tebaamın, hakkımda göstermiş oldukları hissiyata an samimil kalb memnuniyetimi beyan eder, âfât-ı semaviyye ve arziyyeden masuniyeleri için dua ederim.”Adülhamid Han her hafta yabancı elçilerle saray avlusunda 20 dakika konuşmayı âdet edinmişti. Bu gün de konuşacak mıydı? Bütün kordiplomatik merak ediyordu. Hepsi de heyecanlıydı. Hadiseyi duymuşlardı. Fakat Sultan gayet sakindi. Onlara tebessüm etti. İlk yaklaşan Hindistan elçisi oldu:-Geçmiş olsun Devletlû...dedi.Sonra İngiliz, Fransız, İran, Avusturya elçileri “Geçmiş olsun”dediler. Rus elçisi de yarım Türkçesiyle sırıttı:-Şeyhülislam sayesinde ölümden kurtulmuşsunuz!...dedi. Büyük Sultan:-Allah sayesinde Ekselans!..Allah sayesinde.. cevabını verdi.Tam 20 dakika dolarken Harem-i Hümayuna çekildiler.Göreviler daha o gece suçluyu yakalayıp, Sultanın huzuruna çıkardılar. Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa:-Katil Fransızca konuşuyor Hünkarım!..dedi. Sultan sordu:-Milliyeti neymiş?-Belçikalı, Efendimiz.Bunun üzerine Abdülhamid Han, Belçikalı ile yalnız konuşmak istedi. Katilin muhafızları dahil, huzurda bulunanların hepsi salonu terketti. Yalnız, üyük kadife perdelerin ardındaki 9 Karakeçili muhafız hariç...Padişah gayet güzel bir Fransızca ile:-Adınız nedir?.. diye sorduAdam pek şaşırdı:-Jorris. Sultan hazretleri!-Siz sakın, Belçikalı meşhur anarşist Jorris olmayasınız?Adam daha da şaşırdı:-Beni tanıyor musunuz?..diye kekeledi.Nereden bilsin ki, dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatı Osmanlı Hükümdarının emrindedir!Abdülhamid Han kalın ve tesirli sesiyle tekrar sordu:-Peki! Bu kirli işe niçin ve nasıl bulaştınız?Jorris bir an düşündü. Osmanlıların elinden kaçması mümkün değildi. Fakat doğruyu söylerse, belki ölümden kurtulabilirdi!...-Ermeniler!..Efendimiz Ermeniler... diye itiraf etti. Sultan:-Tahmin ettiğimiz gibiymiş...dedi. Sonra tekrar sordu:-Sizi nasıl ikna ettiler, neler söylediler?-Doğu topraklarınızda onların hakkı mı varmış!..Siz vermek istemiyormuşsunuz.. falan filan...-Bütün bunlara inandınız mı?-Biliyorsunuz Sultan hazretleri...Ben anarşistim. Hiçbir şeye inanmam!..Din, iman, vatan, benim için mukaddes şeyler değildir. -Öyleyse çok para verdiler?-Çok efendim, çok fazla...-Planlamayı kim yaptı?-Ermeni komitacılarla birlikte yaptık Sultanım...-Nasıl?-Daha önce bir aç defa İstanbul’a geldim. Sizin, halk arasına karıştığınız “Cuma Selamlığı” törenlerinizi, bilhassa inceledim. Her Cuma namazından sonra 1 dakika 42 saniye içinde arabanıza bindiğinizi tespit ettim. Bu müddet hiç değişmiyordu. Tıpkı dakik bir saat gibi. Bu husus işimize yarayacaktı. Viyana’da özel bir kapalı araba yaptırdım. Parça parça sökerek buraya getirttim. Kumaş topları arasında gümrükten geçirdik. Burada tekrar monte ettik. İçine 100 kilo, Melinite cinsinden patlayıcı bulunan bir saatli bomba yerleştirdim. Nihayet dün Cuma namazından önce arabayla Yıldız Sarayına geldik. Dikkati çekmemek için arabaya iki de Ermeni Madam oturttuk. Sizi kapıda gördüğümüz an, bombayı 1 dakika 42 saniyeye kurdum! Ve arabayı terkettik. Gerisini biliyorsunuz.Dikkatle dinleyen Büyük Sultan tekrar sordu:-Şimdi size ne ceza vermemizi bekliyorsunuz?Jorris pişmanlıkla:-Ermenilere de, paralarına da lanet olsun!...Ölümü çoktan hak ettim...diyebildi.Abdülhamid Han:-Merak etmeyin...Sizi önce Âdil Osmanlı hakimleri muhakeme edecekler...dedi.Az sonra nöbetçiler, kiralık katil Jorris’i çıkarırlarken, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi Huzura giriyordu:-Büyük geçmişler olsun Hünkarım... Allah sizi korudu... Ya o menfur suikaste kurban gitseydiniz ne yapardık!..diye üzüntülerini arzetti.Cihan Sultanı Abdülhamid Han gayet vakur, şu cevabı verdi:-Bu millet, binlerce Abdülamid çıkarır...Biz henüz ikincisiyiz Efendi Hazretleri... Yeter ki Cenab-ı Hak, devletimize ve milletimize zeval vermesin...



I. Dünya savaşında, Osmanlı Ordusunun savaştığı cephelerden biri olan Galiçya’da, Ruslarla burun burunayız. Meşhur 15 Eylül 1916 taarruzuna hazırlık yapmakta olan sahra bataryalarımızdan biri, eteklerini saran bodur çalılıklar içinde yükselen çam ağaçlarıyla dolu olan Ulu Dağın tepesine bir gözcü göndermek mecburiyetinde... Gözcü, bu tepenin arkasında mevzilenmiş olan Rus askerinin durumunu, siperinden hücuma geçtiği takdirde uzanıp giden sırtın üzerindeki irili ufaklı tepelerin hangisinin arasından geçebileceğini, dalları arasında saklı bulunduğu bir çam ağacının tepesinden telefonla bildirecek. Tabii, kaderde tepenin arkasında mevzilenmiş ve her an dağın tepesinde bir Osmanlı hücumu için dikkat kesilmiş olan Rus askerinin kurşun yağmuruna hedef olmak da var. Batarya kumandanı sordu:-Bu fedakarlığı, gönüllü olarak gösterecek?-Ben hazırım kumandanım!..

Herkesten önce ortaya atılan Kayserili Ali Onbaşı, elindeki telefonu ve bir kucak kablosu ile, kumandanı ve arkadaşlarına veda ederek, öbür tarafı meçhul olan tepeye doğru tırmandı. Her tarafı görebilecek bir yere kadar tırmandıktan sonra, tepeye hakim bir çam ağacının file kadar sık dalları arasına yerleşerek telefonunu kurup, aşağıdaki bataryası ile irtibatını sağladı.Ne var ki, Ali Onbaşı geç kalmıştı. Onun, dalları arasında saklandığı çamın üç yüz metre yakınına kadar tırmanmış olan Rus bölüğü, birkaç dakika sonra bulunduğu yeri tutacak ve Ali Onbaşıyı, hiç olmazsa telefonunu kablosunu görerek kıskıvrak yakalayacaklardı... Bu durumu olduğu gibi kumandanına bildiren Ali Onbaşı, Rus birliğinin yaklaştığını fakat yerini asla bırakmayacağını telefonun ahizesine fısıldadı ve ilave etti:-Kumadanım, şimdi vereceğim mesafeye bataryanın namlusunu çevirin ve bütün kuvvetinizle yüklenin. Bana gelince, şu anda hayatımın en mesut dakikalarını yaşadığıma inanıyorum. Çünkü bu çam ağacının dalları arasında ben, iki büyük şerefte birine namzedim; ya şehid, yahut gazi olmak!..Dağın eteklerine kadar uzanan tarlaların içindeki dikenlerin arasında saklı duran 4 bataryaya kumanda eden Yüzbaşı, ona, gayet sakin konuşmasını, hatta mümkünse sıyrılıp aşağı inerek kendisini kurtarması için daha emin ir yere gizlenmesini bildirdiyse de Ali Onbaşı:-Merak etme kumandanım, bu tehlike benim için asla mühim değil...dedi ve şunları ilave etti:-Peygamber Efendimiz şehidliği o kadar yüksek bir makam olarak ilan etmiş ki, bizzat kendileri bile vefat ettikten sonra yeniden dirilerek tekrar şehid olmayı arzu ettikleri ni beyan buyurmuşlardır.Ali Onbaşının, Yüzbaşının gözlerini yaşartan bu cümleleri burada kesildi. Ne kadar uğraşıldıysa da, tek kelime ses alınamadı. Bir müddet hayat işareti bile görülemedi.Neden sonra Batarya kumandanının telefonu arı vızıltısına benzeyen işaretini verdi:-Alo! Kumandanım siz misiniz?-Benim Ali Onbaşı, ne oldu öyle birden susuverdin?-Kumandanım, ben sizinle konuşurken, dalları arsına saklandığım çamın dibine Rus askeri geldi.-Sonra?-Burada birer sigara sardılar. Ne konuştuklarını anlayamadım, fakat sizin durumunuzu çalıların arasından iyice tetkik ettikleri muhakkak. Ben de Alay Müftüsü dedemin yaptığı gibi Fetih suresini okumaya başladım. Tam sure biterken onlar da kalkıp, 200 metre sağımda mevzilenmiş olan Rus birliğine doğru gittiler. Zannederim, en çok yarım saat içinde taarruza geçecekler...İşte kumandanım! Rus bölüğü mevzilerinden çıktı bile, kapalı ormanda ilerliyor. Şimdi mesafe veriyorum, dikkat edin..Ali Onbaşı, müthiş bir soğukkanlılık içinde, batarya toplarına mesafe tahminini bildirdikten sonra, ortalığın sessizliğini Türk bataryalarından bir topun gürültüsü ansı zın yırtıverdi. İlk mermi, orman içinde sessizce ilerleyen Rus bölüğünün önüne düş müştü. Rus kumandanı bunu bir tesadüf sandı. Çünkü, bir Müslümanın, hayatı pahası na da olsa, hemen yanlarındaki bir ağaçta bulunabileceğini aklına bile getirmemişti.Ali Onbaşı tekrar mesafe verdi:-Kumandanım elli metre daha uzatın! İkinci gümbürtünün dağlara doğru yayılan aksi sadası henüz bitmemişti ki, Ali Onbaşının sesi tekrar duyuldu:-Kumandanım tam isabet, bütün batarya aynı hedefe!..O gün ikindiden sonra başlayan 15 Eylül taarruzu, ortalığı karanlık kaplayıncaya kadar devam etti. Ne var ki bir ara:-Kumandanım, benim çamı kollayın! Dediği duyulan Ali Onbaşıdan ses seda kesildi. En tehlikeli anlarda bile namazını bırakmayan, Alay Müftüsünün torunu Ali Onbaşının akıbetinden endişe eden kumandanı, onun için sabaha kadar gözyaşı döktü. Henüz şafak sökerken, bataryası ile birlikte allak bullak ettiği dağın eteklerine doğru tırmanarak onu aramaya başladı. Fakat az ileride onu görünce büyük bir sevince kapıldı. Kumandanı, Ali Onbaşıyı ne vaziyette buldu dersiniz?Bir şarapnel parçası darbesiyle elinden fırlayan telefon kutusunu kaybedince, sabaha kadar çam ağacının dalları arasında sabırla bekleyen Ali Onbaşı, gözünün önü aydınlanır aydınlanmaz, güllenin açtığı çukurların birinden fışkıran sulardan abdest alarak namaza durmuştu. O, bizim hissedemeyeceğimiz derin bir manevi haz ve huşû içinde sabah namazını eda ediyordu.



Hızır Bey yorucu bir günün ardından gitme hazırlığı içindedir. Ancak kapı önünde dolaşan tedirgin gölgenin farkına varır. Birisi eşikte eyleşmekte gidip gidip dönmektedir. Mübârek ansızın kapıyı açar “Buyurun!” der. Adamcağız yakalanmışlığın pişmanlığı ile girer içeri. Kılık kıyafetine bakılırsa Hıristiyan tebâdan biridir. Ancak yüce veli onu güler yüzle karşılar, yer gösterir. Hatta bakar hâlâ mütereddit elceğizi ile cezve sürer mangala. Adamcağız fincanı zor tutar zira eli kolu sarılıdır. Hızır bey sorar: -Eline n’oldu? -Kırdırdılar efendim. -Kim kırdırdı? -Sultanımız! -Öyle bir hakkı var mıymış? -Bilmiyorum efendim. -Mevzû ne peki! -Ben mimarım efendim. Evet, Sultanımıza kubbeleri Ayasofya’dan geniş ve yüksek bir cami yapabileceğimi vaâd ettim ama...

Hızır Bey gerisini dinlemez. Adamlarına “Gidin getirin” der “Şunu!”Mimarın dudakları uçuklamak üzeredir. “Getirin şunu” dediği üç kıtaya yayılan bir imparatorluğun hünkârıdır. Halbuki Avrupa’da derebeyleri bile yargılanamaz. Hele böyle akşamın alacasında apar topar mahkemeye çekmek kimin haddine. Çok geçmez Fatih adamlarıyla görünür. Sanki o gül yüzlü Hızır Bey gitmiş yerinde başkası peydahlanmıştır. Çehresi gergindir, devlet erkânını eşikte durdurur. “Siz şurada bekleyeceksiniz!” der, Fatih’e kapıyı gösterir: “Sen gir içeri!” Bu ne heybettir ya Rabbi! Sultan Mehmed’in benzi solar. Dizleri tutmaz olur. Sedire doğru yönelir, tam oturmak üzeredir ki Hızır Bey azarlayan bir ses tonuyla “Oturma! Madem ki hasmın ayakta, sen de ayakta durmalısın!” Ve silbaştan meseleyi dinler. Görünüşe bakılırsa Fatih haklıdır. Padişah “Olacak şey mi yani?” der, “Bu adam sırf taâssubuna yenildiği için inşaatımızı baltaladı. Binbir zorluk ve onca masrafla taa Mısır’dan getirttiğimiz sütunları budadı ve Ayasofya’dan daha geniş ve yüksek bir kubbe nasip olmadı bize. Halbuki anlaşmamıza göre...” Hızır bey orasını hiç dinlemez. “İnşaat ayrı bir dava konusu” der, “Şimdi söyle bakalım! Sen Murat oğlu Mehmed, bu zımminin elini kırdırdın mı, kırdırmadın mı?Sultan gözlerini yere diker.-Efendim inanın ben buna “elin kırılsın!” dedim, adamlarım “eli kırılsın!” anlamışlar.-Peki bu elin vebâli kimedir?Fatih cevap vermez, başını önüne eğer. Çocuk gibi dudaklarını ısırır. Hızır Bey kitabıkapar, hükmü açıklar.-Şimdi sana kısas lâzım. Bileğini kırdırsam gerek.Padişah gayri ihtiyari eline bakar, kararlı bir ifadeyle fısıldar “Buna hazırım!”
Mimar ağlamaklıdır. “Sakın ha!” diye bağırarak Fatih’in önüne geçer. “Ben davamdan vazgeçtim!” Eh Fatih de altında kalmaz tabii, ona ömrü boyu yetecek kadar dünyalık verir. Netice tatlıya bağlanır.Fatih Hızır Bey’e hassaten teşekkür eder. “Adaletine hayran kaldım!” der. Sonra kaftanının altındaki kılıcı gösterir ve “Eğer” der, “Bana farklı muamele yapaydın, inan seni doğrardım!” Hızır Bey, mânâlı mânâlı gülümser, “Eğer” der, “Sen dahi sultanlığına güvenip iltimas isteseydin...” Cümlesini tamamlamaz, hatta başladığına pişman olur. Tam “Neyse” deyip, dönecektir ki pelerininin altından fırlayan iki aslan Sultan’ın karşısına dikilir, öfkeli öfkeli eşinirler. Sonra öyle bir kükrerler ki Fatih’in dudakları uçuklar. Genç Sultan Hızır Beyin ilmini iyi bilir, ama hâl ehli olduğunu orada öğrenir. O günden sonra eşiğine baş koyar ve kazanır. Peki Mimar mı? Adamcağız şaşkına döner. Ağlamakla gülmek arasında gelir gider. Şimdi rüzgara tutulan yaprak gibidir. “Vallahi kırılan koluma seviniyorum” der, “bana yolumu gösterdi!” Oracıkda Kelime-i Şehadet getirir ve Hızır Bey’e talebe olur.



Fatih Sultan Mehmed Han, üzerinde derin nüfuzu bulunan hocası Akşemseddinin sık sık tekrar ettiği bir Hadis-i Şerif, genç Sultanın her zaman baş düsturu ve rehberi olmuştu:“Ümmetimden iki sınıf ilmi ile amel ederse, insanlar kurtulurlar: Âlimler ve Hâkimler. Eğer bu iki sınıf bozulursa, bütün halk bozulur ve ortalığı fesad kaplar”Bundan dolayıdır ki Fatih, ülkesinde ilme ve adalete son derece ehemmiyet vermişti. İstanbul’un fethinden sonra mahkumları serbest bırakan Fatih’in huzuruna, zindandan çıkmak istemeyen iki papaz getirilir. Bunlar, Konstantin’e âdil ve hakperest olmaktan bahsettikleri için zindana atılmış, sonra böyle adaletsiz bir dünyanın içerisi, dışarısından daha rahat diye hapisten çıkmamaya yemin eden keşişlermiş.

Fatih, dünyaya kahreden bu iki papaza şöyle hitap eder:-O halde sizlere şöyle bir teklifim var. Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleket lerimizi geziniz. Müslüman hakimlerin ve Müslüman halkın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz hemen gelip bana bildiriniz ve siz de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hayata küsmekte haklı olduğunuzu ispat ediniz.Kendileri için gayet cazip gelen bu teklifi hemen kabul eden iki papaz, Padişahtan aldıkları hususi bir tezkere ile Osmanlı idaresinde olan her kasabayı gezmeye başladılar. Bu arada eski başşehir Bursa’ya da uğrayarak şöyle bir davaya şahit oldular:“Bir Müslüman bir Yahudi’den bir at satın almış. Ancak, hiçbir kusuru yok diye satılan at, meğer şiddetli hastaymış. Müslüman, hemen ertesi sabah erkenden Bursa kadısına gitmiş. Fakat kadı efendi dairesinde yokmuş. Bir müddet bekleyen davacı, kadı efendinin geleceğinden ümidini kestiği için bırakıp gitmiş. O akşam at, ahırda ölmüş. Bu durum kadıya iletilince, şöyle bir karar vermiş:-İlk geldiğinizde makamımda bulunsaydım, sağlam diye satılan atı sahibine iade ettirir, paranızı alırdım. Madem ki atın elinizde ölmesine, benim makamımda bulunmayışım sebep oldu, o halde ziyana girmenize ben sebep olduğum için iade edemediğiniz ata verdiğiniz parayı ben tazmin ediyor, ziyanınızı ben ödüyorum.”Papazlar, Osmanlı kadılarının bu derece adil kararı karşısında birbirlerine bakarak parmaklarını ısıra ısıra mahkemeden çıktılar ve geze dolaşa İznik’e geldiler. Burada da şöyle bir davaya şahit oldular:“Bir Müslüman, diğer bir Müslüman’dan tarla satın almış. Ekin zamanı gelince tarlayı sürmeye başlamış. Bir ara sabanın ucun bir şey takılmış. Orasını kazınca, bir küp altın çıkmış. Hemen bunları alıp, tarlayı satın aldığı Müslüman’a gitmiş:-Kardeşim! Tarlayı sürerken bu çıktı. Ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer içinde bu altınların mevcut olduğunu bilseydin, tarlayı bana satmazdın. Al şu altınlarını!Tarlanın ilk sahibi:-Hayır! Ben sana tarlanın içini, dışını, altını, üstünü, hepsini birden sattım. Senin nasibine çıkan bu altınlara ben nasıl sahip çıkarım, haramdır alamam.Mesele bu şekilde uzayıp gidince hakime intikal etmiş. İznik kadısı bu iki Müslüman daki birbirlerinin hakkını koruyucu tavrını görünce, evlenme çağında çocukları olup olmadığını sormuş. Birinin oğlu, öbürünün de kızı olduğunu öğrenince, onları evlendirmiş ve altınları onlara vermiş”Papazlar buradan ayrılıp, başka yere gitme ihtiyacı duymadan doğruca Fatih’in huzuruna geldiler ve gördüklerini anlatarak:-Bütün bunları görünce, Osmanlı adaletinden emin olduk ve hayatımızın bundan sonraki kısmını, dininizden olmayan Hristiyan papazlarının dahi zulme uğramayacağı adaletinize teslim olarak, ülkenizde geçirmek istiyoruz, dediler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter