Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Çanakkale savaşlarına kumanda etmiş emekli bir subay şöyle anlatır:“Çanakkale savaşının devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nisbetsiz üstünlüğe rağmen yine zaferimizle neticelenmek üzereydi. Gözet eme yerinde muharebenin son safhasını heyecan içinde takip ediyordum. Mehmetçiklerin “Allah...Allah...” nidaları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün heybetini temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyordu.

Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş, yüzünden müthiş bir ıstırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o herşeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürperdim. Sol kolu, bileğinin üç parmak yukarısından aldığı isabetle, hemen tamamen kopacak hale gelmiş, eli yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymaktaydı. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıstırabını yenmeğe çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzatarak; “Şunu kesiver kumandanım” dedi. Bu üç cümlelik kelime öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade ediyordu ki, gayri ihtiyari çakıyı aldım ve derininin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazifeyi yaparken, bir şey söylemiş olmak için; “Üzülme Ali Çavuş, Allah vücuduna sağlık versin” diye mırıldandım. O, yere düşen eline, elsiz kalan koluna ve bir de oluk gibi boşanan kanlara kıymet bile vermiyordu. Gözlerini duman ve ateş içindeki yurt ufuklarına doğru çevirerek; “Feda olsun, memleket sağ olsun...” diye mırıldandı.Ali Çavuş yalnız elini değil, çok geçmeden hayatını da bu memleket uğruna, bu mukaddes vatanı korumak yolunda feda etti. gözlerini hayata yumarken de, aynı kelimeleri tekrarladı; “Memleket sağ olsun...Allah imandan ayırmasın...Canım vatana feda olsun...” dedi.



Sultan Abdülaziz Han, 30 Mayıs 1876 günü, birkaç tane insafsız ve muhteris devlet adamının şahsi hesapları uğruna tahtan indirildi. Bunların başında “Kinim Dinimdir” diyen Serasker (Genel Kurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa buluyordu. Bununla da kalmayan ihtilalciler, Padişahı ve hanımı Nesrin Kadınefendiyi bir sandala bindirerek Dolmabahçe Sarayından Topkapı Sarayına naklettiler. Bu esnada Hüseyin Avni Paşa, mücevher sakladığını zannederek, onları almak gayesiyle Nesrin Kadınefendinin şalını, Padişahın gözü önünde çekip alarak hakaret etti. Kadınefendi, omuzları açık bir şekilde getirilmesi sebebi ile ve uğradığı hakaretin tesiriyle hastalandı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in 4 Haziran günü şehid edilmesi üzerine şoka girerek 11 Haziran’da vefat etti.

İşte vefat eden Nesrin Hanımın kardeşi olan Yüzbaşı Hasan Efendi, padişahın oğlu Yusuf İzzeddin Efendinin yaveriydi ve bu şekilde saraya gayet yakındı. Hüseyin Avni Paşa bundan dolayı Çerkes Hasan Efendiyi tehlikeli görerek, onu Bağdat’taki 6. Orduya tayin etti. fakat Hasan Bey gitmedi. Velinimetine yapılan kötülüklerin hesabını sormak ve Hüseyin Avni Paşadan intikamını almak istiyordu. Görev yerine gitmediği için tutuklandı. Gideceğine söz verince serbest bırakıldı. Bekar olan Hasan Bey, eniştesi Ateş Mehmet Paşanın Cibali’deki evinde dul halasının yanında oturuyordu. Bu konağa gidip baştan ayağa silahlandı. Görevden alınmasına rağmen hâlâ Hassa Yaveri kordonlarını takıyordu. Çerkes Hasan Bey, akşam olunca Hüseyin Avni Paşanın Kuzguncuk’taki konağına gitti. Hizmetçilerden, onun Mithat Paşanın konağında olduğunu öğrenince geri döndü. Abdülaziz Hanı şehid eden paşalar, başarılarının zevki içinde, azı devlet meselelerini görüşmek üzere 15 Haziran gecesi Mithat Paşanın Bayezid’deki konağında toplanmışlardı. Başvekil Rüştü Paşa, Serasker (Genel Kurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa, Hariciye Vekili Raşid Paşa, Bahriye Vekili Kayserili Ahmet Paşa, Maliye Vekili Yusuf Paşa, Cevdet Paşa, Şerif Hüseyin Paşa, Hâlet Paşa ve Müşir Rıza Paşa bu toplantıda bulunuyorlardı. Hasan Bey, Mithat Paşanın konağına rahatça girdi. Üniformalı olduğu ve sarayla ilgili olduğu için, hizmetçiler haber getirdi zannettiler. Bu sebeple kolayca konağın üst katına çıktı. Elinde tabancalardan biri olduğu halde kabinenin toplantı yaptığı salona girdi. “Davranmayın!” diye bağıran Hasan Bey, aynı zamanda tabancasını ateşleyerek Hüseyin Avni Paşayı göğsünden ve karnından vurdu. Orada bulunan Paşalar korku içinde bitişik odaya sığınırlarken, Hüseyin Avni Paşa can havliyle kendisini sofaya attı. Lakin Ahsan Bey onu öldürmeye azmetmişti. Üzerine yürürken beline sarılan Kayserili Ahmet Paşanın ellerini ve kulaklarını Çerkes kamasıyla kesti. Daha sonra Hüseyin Avni Paşanın üzerine çökerek kamasını birkaç defa karnına sapladı. Ağzını kulaklarına kadar kesti. Avni Paşayı öldürdükten sonra salona dönen Hasan Bey, Hariciye Vekili Raşid Paşayı da öldürdü. Kayserili Ahmet Paşa, yaralı olduğu halde salonun bitişiğindeki odaya sığındı. Çerkes Hasan, Mithat ve Ahmet Paşaları da öldürmek için sığındıkları odanın kapısını omuzladı. Arkasına konan masanın üzerine şişman Hâlet Paşa oturduğu için kapıyı zorladığı halde açamadı. Bu sırada karakoldan gelen askerler tarafından yaralı olarak yakalandı. Merdivenlerden inerken Bahriye Yüzbaşısı Şükrü Bey, ona ağır hakaretlerde bulundu. Birkaç manga asker arasında tutulmasına rağmen, bir silkinişle ellerinden kurtuldu ve çizmesine sakladığı küçük tabancasını çıkarıp onu da öldürdü. Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey, askerler tarafından Süleymaniye kışlasına götürüldü. Yaralarını tedavi ettirmeyen Hasan Bey, kısa süren bir duruşmadan sonra, askeri mahkeme tarafından askerlikten ihraç edilerek idama mahkum edildi. Sorgusu sırasında; “Nefsim için bu işi yapmadım, millet için yaptım. Gayem, bundan sonra kimse, padişah hal’ etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin” dedi. Ertesi gün Hasan Bey, Bayezid meydanında idam edildi. Hüseyin Avni Paşanın ölümüne sevinen halk, Çerkes Hasan Bey için çok üzüldü ve gönüllere millî kahraman olarak yerleşti. Edirnekapı kabristanına defnedilen Hasan Beyin mezarını II. Abdülhamid Han yaptırdı. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezarının büyük taşında; “Ümera ve guzât-ı Çerâkise’den İsmail Beyin oğlu olup, Harbiye mektebini bitirip kıdemli Yüzbaşı iken, genç yaşında velînîmeti için fedâ-yı can eden Çerkes Hasan Bey’in kabridir” yazılıdır.



93 Harbinde, Plevne ordusu esir düşmeden önce, Balkanların öbür tarafında Rusların istilasına uğrayan Servi, Lofça gibi kasabalar ve köylerin Müslüman halkı kaçarak Sofya’ya gelmişlerdi. Ayrıca Plevne elden çıkınca, Osman Paşanın oradan çıkardığı Müslümanlar da yine canlarını Sofya’ya atmışlardı. Bunu müteakip düşman Orhaniye geçit lerini tutarak her taraftan Sofya’yı sarmıştı. Öte yandan Kumarlı’daki askerimiz bozguna uğramış, Sofya’da ise asker kalmamıştı. Oralarda zaten bir şaşkınlık ve rezalet içinde yığılıp kalmış olan yüzbinlerce Müslüman ailesine Sofyalılar da eklenince, mahşer yerini andıran bir manzara ortaya çıktı. Hadiseyi nakledenler, hakkıyla anlatmaktan aciz kalmışlardı.

İşte o elem ve ıstırap dolu günlerde, artık devletin Sofya için yapacak bir şeyi kalmamıştı. “Düşman geliyor” sadaları bu zavallı halkın kulaklarını çınlatıyordu. Bu durum karşısında maneviyatları tamamen sarsıldığından, varlarını yoklarını yollara atıp çocuklarını da önlerine katarak, feryatlar içinde göç etmeye başladılar. Kışın olanca şiddetiyle hüküm sür düğü, her tarafın kar ve buzla kaplı olduğu bir zamandı. Nereye gideceklerini bilemeyen muhacirler, Sofya’yı Köstendil üzerinden Üsküp’e bağlayan anayolda toplandılar. O kadar kalabalık olmuştu ki, cadde üzerinde dört sıra konvoy teşkil eden arabaların hareket etme imkanı kalmamıştı. Bu sebeple bir araba dışardan konvoya girmek için 12 gün beklemiş ve binlerce insan bu yüzden arabalar içinde donarak ölmüştü. Mahmud Celaleddin Paşa, bu felaketi yaşayan birisinden duyduğu şöyle bir hadise nakleder; “Sofya dışındaki kabristanda bir muhacir kadın gördüm. Yanında iki kızı ve yedi sekiz yaşlarında bir oğlu vardı. Kadın etrafa seslenip, “Ben şu kızlarla başımın çaresine bakarım. Bu oğlanı benden alacak bir hayır sahibi yok mu?” dedi. O esnada biri “Ben kabul ederim” diye cevap verdi. Zavallı kadın, oğlanı ona doğru gönderirken ensesine şiddetli bir tokat indirdi. Orada bulunanlar, “Be kadın, niçin çocuğu dövüyorsun?” dediklerinde, “Ben artık onu ahirette göreceğim. Acısı yüreğinde kalsın da, yaşadığı müddetçe anasını unutmasın diye bu tokadı vurdum” cevabını verince, işitenlerin yüreği sızlamıştı. Esirlerin durumu ise, bundan çok daha feci idi. Balkanlar, tarihinin en büyük depremini yaşıyordu sanki. Plevne’yi kahramanca savunan, fakat sonunda esir düşen bu cengaver ordu, en kötü muamelelere maruz bırakılıyordu. 40.000’den fazla esir Türk askeri, Rus dipçiği altında, korkunç kış şartları altında, ayakları çıplak, üstleri açık ve aç bir halde, Bükreş’e doğru yürütülüyordu. Sıfırın altında 30 dereceye kadar düşen bir havada yürütül meye mecbur edilmek, ölüme mahkum edilmekti. Nitekim Plevne ile Bükreş arasındaki 200 kilometrelik yolda 5.000 kişi öldü. Daha sonra Ruslar, geri kalanları Sibirya içlerine kadar, aynı şekilde sürdüler. Bu yürüyüş sırasında da 25.000 kişi öldü. Savaştan sonra Osmanlı Hükûmetine iade edildiklerinde sayıları, ancak 10.000 kişi kalmıştı.



Batı Akdeniz’e yıllarca hükmeden Turgut Reis, Tunus yakınlarındaki Cerbe adasını ele geçirerek kendisine üs yapmıştı. Preveze’de büyük bir mağlubiyete uğrayan Avrupalılar, bunun intikamını almak ve çok korktukları Turgut Reisi Batı Akdeniz’den uzaklaştırmak için kalabalık bir donanma ile 1560 yılı Mart ayının 2’sinde Cerbe adasına asker çıkardı. Aynı gün Turgut Reis durumu İstanbul’a bildirdi ve sayıca kalabalık düşman ordusuna karşı komanın zor olacağını, bu sebeple derhal adayı terkedeceğini bildirerek Trablus’a çekildi.

Haber İstanbul’a ulaşınca padişah, bu önemli mevkiin geri alınması için emir verdi ve Piyale Paşa kumandasındaki Donanma-yı Hümayun 4 Nisan günü İstanbul dan hareket etti. Bu donanmada, o zamanın en tecrübeli denizcileri olan Kurdoğlu Muslihiddin Reis, Uluç Ali Reis, Seydi Ali Reis de bulunuyordu. Osmanlı Donanması 13 Mayıs günü Cerbe açıklarına geldi. Onları karşılayan Turgut Reis, düşman donanması hakkında bilgi verdikten sonra, savaş taktiği hakkında bir toplantı yaptılar ve aynı Preveze savaşında uygulanan harp nizamı alınarak savaş yapılması kararlaştırıldı. Ertesi gün Osmanlı Donanmasının top atışıyla başlayan muharebede, Donanma-yı Hümayun usta bir manevra ile ikiye ayrıldı ve düşmanı aralarına çekmeyi başardı ve hemen hücuma geçti. Bu manevra düşman donanmasını dağıttı. Neye uğradığını anlayamayan düşman kaçmaya başladı. Fakat geride bulunan Osmanlı tekneleri bunların işini kısa zamanda bitirdi. Diğerlerinin de çoğu batırıldı, kalanlar esir edildi. Osmanlı donanması daha sonra karaya 14.000 kişilik bir kuvvet çıkararak Cerbe kalesini kuşattılar. 2,5 ay boyunca devam eden kuşatmada, Osmanlı askeri fazla zorlanmadı ve 30 Temmuz günü kale teslim oldu. Cerbe zaferi ile Akdeniz hakimiyeti kesin olarak Osmanlılara geçti ve artık hiçbir devlet Osmanlıdan izinsiz denize açılamaz oldu.



1673 senesi. Osmanlı-Avusturya savaşları devam ediyor. Bir Osmanlı vilayeti olan Macaristan’ı ele geçirmek, Avusturyalıların 150 yıllık hülyası. Bu yüzden bütün savaşları bu bölgede cereyan ediyor.Eylül başlarında Avusturya kuvvetleri Temeşvar üzerine yürüyüşe geçtiler. Burası bir baskınla zaptedilirse, daha kuzeydeki Szegedin ve Szolnok ve Eğri kaleleri de kolayca düşecek ve hatta doğu tarafı müdafaasız kalan Budin bile fazla dayanamayacaktı. Temeşvar kalesine yapılacak baskın için düşman kuvvetleri Nagy Varat kalesinde toplanmaya başlamışlardı. Ayrıca 10.000 zırhlı Alman süvarisi de onlara destek verecekti. Bundan başka bir hayli top ve cephaneleri de mevcuttu.

Eğri kalesi kumandanı, düşmanın bu teşebbüsünü haber almış ve hiç belli etmeden harekete geçmişti. Serdengeçtilerin kumandanı Ahmet Ağayı çağırıp:-Sen şimdi yanındaki gazilerle yola çık. Bir kafir birliği Nagy Varat’a doğru gider miş. Siz evvel davranın ve Nagy Varat köprüsünü tutun. Szegedin ve Szolnok’tan imdat gelinceye kadar mutlaka dayanın. Düşman köprüyü geçerse hal yaman olur. Ahmet Ağa, bin kadar güzide serdengeçti ile yola çıktı. Köprüye düşmandan evvel varmak için dört nala yol alırken şiddetli bir yağmura tutuldular. Yerler balçık kesildi. Halbuki Ahmet Ağa, köprüye zamanında varabilmek için ana yolu bırakmış, arazide ilerle meye başlamıştı. Yağmur hiç kesilmeden bir gün ve bir gece sürdü. Gazilere tahmin edilemeyecek kadar zaman kaybettirdi. Bu yüzden Nagy Varat köprüsüne vardıklarında, düşman birliklerinin kendilerinden önce geldiklerini, hatta yarıya yakın kısmının köprüden geçmiş olduklarını gördü. Ahmet Ağa gazilere:-Baka yiğitler, dedi. Biz yollarda yağmur ve çamur ile uğraşırken, kafir gelip köprü yü almış...Bunlar durdurulmazsa, İslam’a nice mazarrat isabet eder. Hepsi on bin zırhlı süvaridir. Biz ise bin kişiyiz. Ama kafiri yine durdururuz. Yeter ki Allah olunda can verme ye hazır olalım. Gaza sanatımız, gazilik unvanımız, şehitlik şanımızdır. Haydi helalleşin ve ölüm eri olun ki, şu mertlik meydanına varıp kafire haddini bildirelim.Sonra gazilerini ikiye ayırdı. 500 kişi köprünün ağzını tutarak geçişi durdurmaya çalışırken, 500 tanesi de geçmiş bulunan düşmana saldıracaklardı. Tam bire on dövüşeceklerdi. Bu yüzden kendilerinin kurtulmaları imkansızdı. Lakin bütün gayeleri, mümkün olduğu kadar vakit kazanmak ve imdat kuvvetleri gelinceye kadar düşmanı oyalamaktı.500 gazi kendilerini kaldırıp düşmana vurdu. “Sanki barut mahzenine şerare isabet eyledi!” gaziler zırhlı süvarilere karşı çıplak göğüsleriyle savaşmaktaydılar. Kılıçlar şimşek gibi çakıyor, topuzlar yıldırım gibi iniyordu. Nâralar, at kişnemelerine karışıyor, kelleler havada uçuşuyor, tekbir sesleri göğüsleri inletiyordu. Bir saat sonra bu 500 gaziden 400’ü şehit düşmüş bulunuyordu. Fakat düşman kaybı bundan birkaç misli fazlaydı. Kalan 100 kişi de köprüyü tutanlara katıldı. Bunlar düşmanı evvela oklarıyla karşılamış, sonra köprünün ağzında canlı bir barikat kurmuşlardı. Köprüyü evvelce geçmiş olanlar da geri dönüp bunlara hücum edince müthiş bir mücadele başladı.Savaşın en şiddetli anında Ahmet Ağa, bir ara köprünün ayaklarından birine doğru süzüldü. Atının terkisinde bulunan bir tulum neft yağı ile bir torba barutu buraya yerleşti rip, fitili de koyduktan sonra ateşledi ve tekrar yukarı çıktı. Biraz sonra alevler yükseldi ve ardından müthiş bir patlamayla köprü yanmaya başladı. Böylece düşmanın kalan kısmının geçmesi imkansız hale geldi. Son gazi de şehadet rütbesine ererken, imdat kuvvetleri yetişip düşmana hücum etti. kısa süren bir muharebe sonunda çoğu öldürüldü, kalanları da esir edildi. Külliyetli miktardaki top ve cephane de Osmanlı kuvvetlerinin eline geçti.



Osmanlı Devletinin Viyana’ya kadar ilerlemesinden çok korkup, başarısının sebebi ni aradıkları halde bulamayan Avrupa’ya, İstanbul’daki İngiliz sefiri bir gün şu şifreli mektubu yazıyordu:“Buldum...Buldum... Osmanlıların zaferden zafere ulaşmalarının sebebini ve bunları durdurma çaresini buldum... Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyorlar, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi millettten, hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekalarını ölçüyorlar. Keskin zekalı çocuklar seçilerek, saray mektepleri ve sonra da Enderun Mektebi içinde değerli öğretmenler tarafından okutuluyorlar. İslam bilgileri, İslam ahlakı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli ve başarılı bir Müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Bunların arasından da Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar, Sokollular ve Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamları çıkıyor. Osmanlı akınlarını durdurmak için bu mektepleri ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, Müslümanları ilim ve fende geri bırakmak lazımdır.”



Fatih Sultan Mehmed Han bir gün yiyecek maddelerinin kalitesini ve narh durumunu kontrol etmek gayesiyle kıyafet değiştirip çarşıya çıktı. Bir dükkana girip selam verdik ten sonra; “yarım batman yağ, yarım batman peynir ve yarım batman bal veresiz!” dedi. Dükkan sahibi yarım batman yağı tartıp parasını hesap ettikten sonra; “Ağam, sair isteklerinizi de karşı komşudan alasız. Zira onun malı hem daha yeğdir, hem de siftah etmedi” dedi. Padişah ikinci dükkana varıp oradan da yarım batman peynir alınca, bu dükkan sahibi de; “Allah’a şükürler olsun siftahımı ettim. Hem de çocuklarımın nafakasını çıkardım. Bundan sonrası kârdır. Diğer isteklerinizi de komşumdan alasız. O daha siftah etmedi” deyince Fatih Sultan Mehmed Han; bu milletteki ahlâkî istikamet yok mu, ona dünyaları fethettirir. Milletin ahlâk-ı sâfiyetine halel getirenleri Allah kahretsin” dedi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter