Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


I. Dünya Savaşında Irak cephesinde görevli bir batarya kumandanı şöyle bir hatıra sını nakleder:“Harbin son seneleriydi. Bağdat cephesindeki üstün İngiliz kuvvetleri ordumuzu geri çekilmeye mecbur etmiş, Fırat nehri boyunca kuzeye doğru ilerliyordu. Çekilmemiz bir bozgun şeklinde olmayıp harbin gereğiydi. Bir aralık ordumuzun artçı birlikleri, düşman kuvvetleriyle Şatt-ül-Edhem denilen yerde muharebeye tutuştu. Sabahtan öğleye kadar bütün silahların ateşleriyle, çölün kızgınlıklarında her taraf alev alev yanıyordu. Bütün hınç ve güçleriyle saldıran düşman kuvvetleri, bir an önce mukavemetimizi kırmak istiyorlardı.

Müdafaa eden kuvvetlerimizin sayısı, düşmanla nisbet edilemeyecek derecede azdı. Fakat bu kahramanlar çok itaatli ve birer iman kalesiydiler. Düşman hücumları, bu mert ve cesur vatan evlatlarının göğüsleri karşısında eriyordu. Harbin en kızgın yerinde Kolordu Kumandanı, düşmanı yandan vurmak için yedek bir piyade alayı ile dört topu bulunan benim bataryama görev verdi. Arazi çırılçıplaktı. Alay ile beraber hareket ettik. Düşmandan tarafa gidiyorduk. Topçunun hareketi piyade gibi değildi. Şartlar güçtü ama ne olursa olsun alınan emir muhakkak yerine getirilecekti. Açık bir sahada olan hareketimizi gören düşman, bütün topçu atışlarını üzerimize topladı. bir yanardağın içine düşmüş gibiydik. Süratle ilerliyor, subay, erat ve hayvanlardan ölenlere hiç bakmıyorduk. Bir kişi de kalsak emredilen yere ulaşacaktık. Bütün meşakkat, eziyet ve sıkıntılara rağmen hedefe vardık. Şükürler olsun ki, birkaç şehid ve yaralıdan başka zayiatımız yoktu. Derhal topları mevzie sokup ateşe başladık. Düşman bütün gücü ile bizi hedef seçmiş ti. Toplar, gülleler, mermiler yağmur gibi yağıyordu. Bu saldırılar karşısında bataryanın imanlı ve itaatli subay ve eratı vazifelerini hakkıyla yapmakta, düşmana çok zayiat verdir mekteydi. Bizim ateşimiz karşısında iman ve itaat duvarını geçemeyeceğini anlayan düşman kahraman piyademizin süngüleri önünden kaçmaya başladı. Bu heyecanlı zamanda paşa mızı karşımda gördüm. Elimi sıkıp tebrik etti; “Aferin batarya kumandanı! Başarılı ateşiniz bize bu muharebeyi ve zaferi kazandırdı. Sizi ve mert, kahraman batarya subaylarınızı ve eratı tebrik ederim” dedi. Cevaben; “Sağ olunuz. Vazifemden ve emirlerinize itaatten başka bir şey yapmadım” dedim.



I. Dünya Savaşında Irak Cephesinde savaşan 6. Ordunun Kumandanı Halil Paşa, hatıralarında şöyle bir hadiseyi nakleder:27 Mart 1916 günü Irak’ta Felahiye muharebesinde boğazından ağır yaralanan 18. Kolordu 51. Tümen 9. Alay Emir subayı iken, bu muharebede kendi alayındaki bir bölüğe kumanda eden Üsteğmen Muzaffer, hayatının son dakikalarına geldiğini anlayınca sükûnet ile son görevini yapmaya başladı ve konuşamadığı için, cebinden çıkardığı bir mektup zarfının üzerine kurşun kalemle önce “kıble ne taraftadır?” diye yazarak sordu. Millî şeref ve fazileti bulunan ak yüzünü ve pak alnını, görevini başaranlara mahsus güzellikle huzur-u Peygamberîye çevirdi ve kalbindeki şehadeti diliyle anlatmaya takati olmadığından, kana boyanan o zarfın ortasına okunaklı bir şekilde kelime-i şehadeti yazdı. Sonra bu büyük asker, bölüğüne son sözü söylemek isteyerek aynı zarfın üç yerine; “bölük intikamımı alsın” cümlesini yazarak, ikisini imzaladı, üçüncüsünü ise imzalayamadan son nefesini verdi. Muzaffer Efendinin bu yüce davranışı, yani bir Türk subayının örnek maneviyatı olan o kanlı zarf, Askeri Müzeye gönderildi ve Türk çocuklarına ve gelecek nesillere cevher değerinde bir miras olarak kaldı.



Cem Sultan Papanın elinde esir iken, bir sohbet sırasında Papa ona, kendi dininden ayrı bir memlekete niçin geldiğini sorunca teessüre kapılan Cem; “Maksadım başka bir memlekete iltica etmek değildi. Rumeli’ye geçebilmek için Rodoslulardan yol istedim. Muvafakatlarını alarak Rodos’a geldim. Fakat onlar söz ve yeminlerine sadakat göstermeyip beni yolumdan alıkoydular ve bana yedi yıldır hapis hayatı yaşattılar. Böylece layık oldukları nâmertliklerini gösterdiler. Şimdi ise sizin huzurunuzdayız. Artık Mısır’a gidip ailemle beraber olmaktan başka bir arzum yoktur.” dedi.

Papa, Cem Sultanın üzüntüsüne iştirak etmiş gibi görünüp onunla birlikte gözyaşı döktü. Gerçekte ise onu kullanıp Osmanlılar üzerine bir haçlı seferi açmak düşüncesindeydi ve bu maksatla ona, Macaristan’a gitmesini tavsiye etti. bunun üzerine Cem Sultan; “Şimdi ben size uyara Macaristan’a gidecek olur sam, Macar askeriyle birlikte Ehl-i İslam üzerine yürümem icap edecektir. Bu takdirde de din düşmanlarıyla birleştiğim için İslam âlimleri benim küfrüme hükmedeceklerdir. Halbuki ben dinimi, değil Osmanlı Saltanatı için, bütün dünya saltanatı için bile vermem” dedi. Papa, şehzadenin bir türlü yola gelmediğini ve gelmeyeceğini anlayınca ona, Latince ağır bir cümle söyledi. Cem Sultanın da aynı dille karşılık vermesi Papayı mahcup etti. bin bir özür dileyerek ve gönlünü alarak kaldığı yere gönderdi. Cem Sultan da bu hadiseden sonra, her dua edişinde “Yâ Rabbi! Eğer bu din düşmanları benim varlığımla Ehl-i İslam üzerine saldırmaya kalkışacaklarsa, beni o günlere eriştirme ve en kısa zamanda canımı al” derdi.Cem Sultan Roma sokaklarında hep üzüntülü bir şekilde dolaşır ve rastladığı fukara ya bol bol sadaka dağıtırdı. Bunu görenler, onun Hristiyanlığa meyli olduğunu zannettiler. Cem Sultanın iyilikseverliği Papanın kulağına gitti. Bir sohbet esnasında Papa, bu durumu son derece takdir ettiğini söyledi ve Cem Sultanı Hristiyanlığa davet ederek; “Eğer bizim dinimize girersen, Mısır’dan oğlunu getirtir, ona Kardinallik veririm” dedi. Papanın bu teklifinden son derece müteessir olan Cem, gözlerinden acı yaşlar dökerek; “Ben sizden Mısır’a gitmek istedim. Siz bana batıl yolunuzu gösteriyorsunuz. İtikadımca hak olan, Muhammed Aleyhisselam’ın dinidir. Bana Kardinallik ve Papalık değil, bütün dünyanın saltanatını verseler yine dinimden dönmem. Bu gibi teklifler bize sadece eza verir. Eğer size bu cesareti veren, bizim hristiyan fukarasına merhamet göstermemiz ise, biliniz ki bizim dinimizde fukaraya yardım hususunda Müslüman ve Hristiyan ayrımı yapılmaz.” Dedi.



Cezayirli Gazi Hasan Paşa Kaptan-ı Derya olduğu ilk zamanlarında 1768-1770 Osmanlı-Rus savaşı devam ediyordu. Rusların Akdeniz’e gönderdikleri Baltık donanması, İngiliz donanması ile takviye edilerek Osmanlı donanması ile çarpışmış, fakat bu muharebe de kesin bir netice alınamamıştı. Anadolu’nun Ege kıyılarına yakın Koyun Adaları civarın da yapılan asıl muharebe, Hasan Paşanın kalyonu ile Rus Amirali Spidirov’un gemisi arasın da oldu. Hasa Paşa, Rus gemisinin kendi kalyonuna yanaştığı bir sırada, birkaç çarmıh halatını kestirdi. Her ipe salıncak gibi, birkaç Türk levendi yapışıp, 30 kadar yiğitle birlikte Rus gemisine atladı. Düşman gemisinde yapılan kahramanca çarpışma esnasında Hasan Paşa bir kurşun yarası almışsa da, belli etmeden bir müddet daha cenk ettikten sonra kendi gemisine geçti. Bu beklenmeyen baskın ile şaşkına dönen Ruslar, telaşa kapılarak kendi cephaneliklerini ateşlediler. Ateş Osmanlı gemisine sıçrayınca her iki gemi de yanmaya başladı. Gemide kalmanın imkansız hale gelmesi üzerine Hasan Paşa, yatağanını ağzına alarak beraberindekilerle denize atladı ve bir tahta parçasına tutunup karaya doğru yüzdü. Bu sırada gönderilen bir kayığa binerek kurtulmayı başardı. Hasan Paşaya, gösterdiği bu kahramanlık sebebiyle Beylerbeyi rütbesi verildi.



Yavuz Sultan Selim Han, Anadolu’da yıllarca yaptığı Şiilik propagandası ile Osmanlı ülkesini parçalama gayesini güden Şah İsmail’e karşı harekete geçerken, kendisine de şu mektubu gönderdi:“Bilesin ve anlayasın ki, ilahi hükümlerden yüz çevirenlerin, Allahü teâlânın dinini yıkmaya çalışanların bu hareketlerine bütün Müslümanların, adaletperver hükümdarların kudretleri nisbetinde mani olmaları farzdır. Sen ki Müslümanların memleketlerine saldır dın, şefkat ve utanmayı bir tarafa bırakarak zulüm kapılarını açtın. Günahsız Müslüman ları incittin. Fitne ve fesadı gaye edindin. Nefsinin kötü arzularına ve fıtratındaki bozukluk lara uyarak Din-i İslam’ın emirlerini değiştirmeye kalktın. Haramlara helal diyerek nice Müslümanları ifsad ettin. Mescitleri, türbeleri ve mezarları yıktın. Alimleri ve Peygamberi miz “Sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimizin neslinden gelen mübarek seyyidleri ldürdün. Kur’ân-ı Kerimi hela çukurlarına attın. Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’e söverek hakaret ettin. Bu saydıklarım senin kötü hallerinden sadece birkaçıdır. Dillerde dolaşan bunlar ve bunlara benzer diğer hareketlerinden dolayı âlimlerim kesin delillere dayanarak, senin kafirliğine fetva verdiler. Bu durum karşısında Allahü Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmek ve zulüm görenlere yardım etmek için, merasimlerde giydiğim padişahlık elbise lerimi çıkardım. Zırhımı giyip kılıcımı kuşandım. Atıma binerek Safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım, Allahü Teâlânın inayetiyle senin Şahlığını yok etmek ve bu suretle âcizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır. Ancak kılıçtan önce sana, Sünnet-i Seniyye icabı Sünnî itikadını teklif ederim. Eğer yaptıklarından pişman olup, cân-ü gönülden istiğfar eder ve aldığın kaleleri geri verirsen, tarafımızdan, dostluktan başka bir şey görmezsin. Fakat kötü hallerine devam ettiğin takdirde, zulümlerinle simsiyah yaptığın yerleri nura kavuşturmak ve elinden almak üzere Allahü Teâlâ’nın izniyle yakında geleceğim. Takdir ne ise öyle olacaktır.”



Çanakkale savaşlarına kumanda etmiş emekli bir subay şöyle anlatır:“Çanakkale savaşının devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar devam eden savaş, bu nisbetsiz üstünlüğe rağmen yine zaferimizle neticelenmek üzereydi. Gözet eme yerinde muharebenin son safhasını heyecan içinde takip ediyordum. Mehmetçiklerin “Allah...Allah...” nidaları ufku titretiyor, korkunç bir medeniyetin bütün heybetini temsil eden top seslerini bile bu müthiş haykırışlar bastırıyordu.

Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar gibi oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş, yüzünden müthiş bir ıstırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o herşeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürperdim. Sol kolu, bileğinin üç parmak yukarısından aldığı isabetle, hemen tamamen kopacak hale gelmiş, eli yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymaktaydı. Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıstırabını yenmeğe çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzatarak; “Şunu kesiver kumandanım” dedi. Bu üç cümlelik kelime öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade ediyordu ki, gayri ihtiyari çakıyı aldım ve derininin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürpertici vazifeyi yaparken, bir şey söylemiş olmak için; “Üzülme Ali Çavuş, Allah vücuduna sağlık versin” diye mırıldandım. O, yere düşen eline, elsiz kalan koluna ve bir de oluk gibi boşanan kanlara kıymet bile vermiyordu. Gözlerini duman ve ateş içindeki yurt ufuklarına doğru çevirerek; “Feda olsun, memleket sağ olsun...” diye mırıldandı.Ali Çavuş yalnız elini değil, çok geçmeden hayatını da bu memleket uğruna, bu mukaddes vatanı korumak yolunda feda etti. gözlerini hayata yumarken de, aynı kelimeleri tekrarladı; “Memleket sağ olsun...Allah imandan ayırmasın...Canım vatana feda olsun...” dedi.



Sultan Abdülaziz Han, 30 Mayıs 1876 günü, birkaç tane insafsız ve muhteris devlet adamının şahsi hesapları uğruna tahtan indirildi. Bunların başında “Kinim Dinimdir” diyen Serasker (Genel Kurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa buluyordu. Bununla da kalmayan ihtilalciler, Padişahı ve hanımı Nesrin Kadınefendiyi bir sandala bindirerek Dolmabahçe Sarayından Topkapı Sarayına naklettiler. Bu esnada Hüseyin Avni Paşa, mücevher sakladığını zannederek, onları almak gayesiyle Nesrin Kadınefendinin şalını, Padişahın gözü önünde çekip alarak hakaret etti. Kadınefendi, omuzları açık bir şekilde getirilmesi sebebi ile ve uğradığı hakaretin tesiriyle hastalandı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in 4 Haziran günü şehid edilmesi üzerine şoka girerek 11 Haziran’da vefat etti.

İşte vefat eden Nesrin Hanımın kardeşi olan Yüzbaşı Hasan Efendi, padişahın oğlu Yusuf İzzeddin Efendinin yaveriydi ve bu şekilde saraya gayet yakındı. Hüseyin Avni Paşa bundan dolayı Çerkes Hasan Efendiyi tehlikeli görerek, onu Bağdat’taki 6. Orduya tayin etti. fakat Hasan Bey gitmedi. Velinimetine yapılan kötülüklerin hesabını sormak ve Hüseyin Avni Paşadan intikamını almak istiyordu. Görev yerine gitmediği için tutuklandı. Gideceğine söz verince serbest bırakıldı. Bekar olan Hasan Bey, eniştesi Ateş Mehmet Paşanın Cibali’deki evinde dul halasının yanında oturuyordu. Bu konağa gidip baştan ayağa silahlandı. Görevden alınmasına rağmen hâlâ Hassa Yaveri kordonlarını takıyordu. Çerkes Hasan Bey, akşam olunca Hüseyin Avni Paşanın Kuzguncuk’taki konağına gitti. Hizmetçilerden, onun Mithat Paşanın konağında olduğunu öğrenince geri döndü. Abdülaziz Hanı şehid eden paşalar, başarılarının zevki içinde, azı devlet meselelerini görüşmek üzere 15 Haziran gecesi Mithat Paşanın Bayezid’deki konağında toplanmışlardı. Başvekil Rüştü Paşa, Serasker (Genel Kurmay Başkanı) Hüseyin Avni Paşa, Hariciye Vekili Raşid Paşa, Bahriye Vekili Kayserili Ahmet Paşa, Maliye Vekili Yusuf Paşa, Cevdet Paşa, Şerif Hüseyin Paşa, Hâlet Paşa ve Müşir Rıza Paşa bu toplantıda bulunuyorlardı. Hasan Bey, Mithat Paşanın konağına rahatça girdi. Üniformalı olduğu ve sarayla ilgili olduğu için, hizmetçiler haber getirdi zannettiler. Bu sebeple kolayca konağın üst katına çıktı. Elinde tabancalardan biri olduğu halde kabinenin toplantı yaptığı salona girdi. “Davranmayın!” diye bağıran Hasan Bey, aynı zamanda tabancasını ateşleyerek Hüseyin Avni Paşayı göğsünden ve karnından vurdu. Orada bulunan Paşalar korku içinde bitişik odaya sığınırlarken, Hüseyin Avni Paşa can havliyle kendisini sofaya attı. Lakin Ahsan Bey onu öldürmeye azmetmişti. Üzerine yürürken beline sarılan Kayserili Ahmet Paşanın ellerini ve kulaklarını Çerkes kamasıyla kesti. Daha sonra Hüseyin Avni Paşanın üzerine çökerek kamasını birkaç defa karnına sapladı. Ağzını kulaklarına kadar kesti. Avni Paşayı öldürdükten sonra salona dönen Hasan Bey, Hariciye Vekili Raşid Paşayı da öldürdü. Kayserili Ahmet Paşa, yaralı olduğu halde salonun bitişiğindeki odaya sığındı. Çerkes Hasan, Mithat ve Ahmet Paşaları da öldürmek için sığındıkları odanın kapısını omuzladı. Arkasına konan masanın üzerine şişman Hâlet Paşa oturduğu için kapıyı zorladığı halde açamadı. Bu sırada karakoldan gelen askerler tarafından yaralı olarak yakalandı. Merdivenlerden inerken Bahriye Yüzbaşısı Şükrü Bey, ona ağır hakaretlerde bulundu. Birkaç manga asker arasında tutulmasına rağmen, bir silkinişle ellerinden kurtuldu ve çizmesine sakladığı küçük tabancasını çıkarıp onu da öldürdü. Yüzbaşı Çerkes Hasan Bey, askerler tarafından Süleymaniye kışlasına götürüldü. Yaralarını tedavi ettirmeyen Hasan Bey, kısa süren bir duruşmadan sonra, askeri mahkeme tarafından askerlikten ihraç edilerek idama mahkum edildi. Sorgusu sırasında; “Nefsim için bu işi yapmadım, millet için yaptım. Gayem, bundan sonra kimse, padişah hal’ etmek falan gibi şeylere cesaret edemesin” dedi. Ertesi gün Hasan Bey, Bayezid meydanında idam edildi. Hüseyin Avni Paşanın ölümüne sevinen halk, Çerkes Hasan Bey için çok üzüldü ve gönüllere millî kahraman olarak yerleşti. Edirnekapı kabristanına defnedilen Hasan Beyin mezarını II. Abdülhamid Han yaptırdı. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezarının büyük taşında; “Ümera ve guzât-ı Çerâkise’den İsmail Beyin oğlu olup, Harbiye mektebini bitirip kıdemli Yüzbaşı iken, genç yaşında velînîmeti için fedâ-yı can eden Çerkes Hasan Bey’in kabridir” yazılıdır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Şevval 1438
Miladi:
22 Temmuz 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter