Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İran Şahı, Sultan IV. Murad Han’a bir çok hediyeler göndermişti. Bunlar arasında bir de yay bulunuyordu. Dünyada bir benzeri olmayan bu yay, son derece sertti ve ancak kuvvetli bir pehlivan bunu gerebilirdi. Padişah bu yayı ellerine alıp incelediler. Hediyeleri getiren İran elçisi sinsi sinsi gülüyordu:-Pek serttir efendim!..dedi.Fakat Murad Han’ın bakışlarını farkedince susmayı tercih etti. Yoksa kellesinden olacağını anladı. Padişah, çok kuvvetliydi. Fakat kendisi yayı kurmayı denemeden önce, başkalarını denemek istedi ve :-Bu yayı kim germek diler?...diye sordular. Kimsenin cevap vermesini beklemeden:-Sen gel!..diye nöbetçilerden birini çağırdı.

Nöbetçi, genç bir Acemi Oğlanı idi. Mektebi yeni bitirmiş ve çok atak olduğu için, sarayda istihdam edilmişti. Fakat Kılıç ve Hançer kullanmakta mahirdi, yay kullanmamıştı. Yayı eline aldı ve derhal germek istedi...Bir...İki...Üç...Kuvvetinin yetemeyeceği bir an bile aklına gelmedi, fakat nafile...Heyecandan al al olup tere battı. Padişah bu “kılıç kıran” fedaiyi feda etmek istemedi:-Durr!. diye gürledi. Askerciğin kalbi neredeyse dura yazdı. Sıkılarak yayı bıraktı. Sultan Murad, kelimelerin üzerine basa basa şunları söyledi:-Acem elçisi meğer gerçek konuşurmuş!...Yayları hakikaten sertmiş. Herhalde öz memleketlerinde onu kullanan er yok imiş ki, bize yollamışlar!...Gelecek Cuma öğle den sonra, saraydaki bütün okçular cem olsunlar...Bakalım bu sert yayı kim yumuşa ta...Elçi dahi hazır buluna!...Herkes, bilhassa elçi, yarışma gününü iple çekti. Cuma namazından sonra saraya ilk gelen de o oldu. Sinsi tebessümü dudaklarında gene yapışıktı. Herkes yerini aldıktan sonra Padişah da teşrif etti ve murassa tahtına oturdu. Şımarık ve kibirli elçiye karşı, bilhassa öyle yaptı. Yoksa tahta oturmayı pek sevmezdi. Topkapı sarayının en seçme babayiğitleri teker teker huzura gelip yayı germeyi denediler. Her biri üçer defa, son kuvvetlerini harcadılar. En son Yeniçeri de muvaffak olamadı. Yeryüzünde titretmedik yürek bırakmayan VI. Murad, bütün heybetiyle doğrulup ayağa kalktı. Seksenlik Şeyhülislam Yahya Efendi’ye baktı:-Hocam...dedi, şu Acem yayını kurmak, ya size, ya bize kaldı. İhtiyar Şeyhülislam tebessüm ediyordu. Padişah ilave etti:-Ve lâkin “Devlet-i Aliyye” topraklarında, bizden gayrı da er olsa gerek!..Elçi, sanki bir meydan muharebesi kazanmışçasına etrafı süzüyordu.Padişah ferman çıkardı:“Bu yayı Ağa Kapısına asasınız!..Dileyen Dilaverler deneye!..Kim ki kurarsa, Huzurumuza çıkarıla!...”Ferman derhal yerine getirildi. Acem Yayı Kışla, kapısına asıldı. Ferman da kapı üstüne asıldı. O günlerde, Saray Baltacıları arasına yeni alınan, deli fişek bir delikanlı vardı. Adı Hüseyin olan bu gence, bir seher vakti çavuşu:-Bre Hüseyin!.. Sen “Deli-Fişek” bir delikanlısın. Bu yayı germek sana zor mudur? Diye takıldı. Birlikte Ağa Kapısına vardılar. Çavuş yayı indirdi ve Deli Hüseyin’e verdi. “Bismillah...Yâ Allah...Yâ Sa’d bin Ebî Vakkas...” diyerek yayı gerince, “şrakk” diye kuruldu. Hüseyin hiç zorlanmamıştı. Çavuşun gözleri parladı. “Boşalt!” deyince de, “şrakkk” diye boşalttı.Bir daha...Bir daha...“Aferin Deli Hüseyin” diyen Çavuş, hemen Padişaha haber gönderdi. Biraz sonra...Babüssaade Ağası, Sultan IV.Murad’a kahvesini sunarken:-Fermanınız kapıda asılı kalmadı Sultanım. Yay kuruldu, Yeniçeri kurtuldu... deyince, Padişah:-Tiz gelsinler... buyurdu.Vakit kaybetmeden Deli Hüseyin’i huzura çıkardılar. Padişah:-Haydi yiğidim!... Allah kuvvet versin...dedi.Hüseyin, heyecanını yenmeye çalışarak yayı gerdi, boşalttı. Sonra tekrar...Sonra tekrar...Sonra Cihan Padişahı sordu:-Adın ne yiğit?-Hüseyin.-Nerelisin?-Bursa, Yenişehir..-Ey Hüseyin! Sendeki kuvvet, adını taşıdığın Hazret-i Hüseyin’in dedesinden geliyor. -Sayenizde Sultanım!...Padişah, sonra emretti:-Tiz Acem elçisine, Lalamıza ve dahi Yahya Efendi Hazretlerine dahi haber salına. Gelmeleri elzemdir. Padişah buyruğu bir saate kalmadan derhal yerine getirildi. Elçi çok korkmuştu. Merakla beklemeye başladı. Sonra Veziriazam yetişti. O da endişeliydi. En sonra Padişah, çok sevdiği ve “Baba” diye hitabettiği Şeyhülislam Yahya Efendi ile birlikte geldiler. Hiç kimse oturmadan seslendi:-Ey Hüseyin!...-Buyur Sultanım.-Çek Besmeleyi!...-Bismillahirrahmanirrahim...Yâ Allah...Yâ Sa’d bin Ebî Vakkas...Elçinin gözleri faltaşı gibi açıldı. O pis ve sinsi gülüşü kayboldu. Zaten Hazret-i Sa’d bin Ebî Vakkas “radıyallaü anh”ın adını duyunca pek bozuldu. Çünkü İslam orduları baş kumandanı, O mübarek zat idi. Elçi:-Sübhanallah...Hayret!...Sübhanallah!...diye söylenmeye başladı. Veziriazam Tayyar Mehmed Paşa:-Allahüekber...Allahüekber...diye tekbir getirdi.Daha sonra Sultan Murad Han, Deli Hüseyin’i yanlarına çağırarak:-Bir an dahi huzurumuzdan ayrılmayasın!...buyurdu.Sultan IV. Murad Han’ın hassa askeri olan Deli Hüseyin, daha sonra Sultan İbrahim zamanında Kaptan-ı Deryalığa tayin edildi ve Karadeniz’de Rus Kazaklarını mağlup ederek Osmanlı sahillerini emniyet altına aldı. Daha sonra Girit’e Serdar tayin edilerek, uzun süren Girit savaşlarını sona erdirdi.



Cihan Sultanı IV. Mehmed Han huzurlarına, Rus elçisini lütfen kabul buyurdular... Elçinin kirli sakalı göbeğine kadar uzanıyordu. Sırtındaki ayı postu ise yerleri süpürüyordu. Büyük bir reverans yaptı, eğildi ve:-Yeryüzünün en haşmetli Hükümdarına, Rus çarının saygı ve selamlarını sunarım!... dedi. Üstelik sırıtıyordu. Mâbeyn Çavuşu hayretle ona bakıyordu. Daha fazla eğilmesin bekledi. Fakat beklediği olmadı. Doğrulup konuşmasına devam etti:-Haşmetlû Rus çarımın ricaları şudur ki... demeğe kalmadan Çavuşun iri pençesi ensesine yapıştı:-Bre mel’un!... Padişah efendimizin huzurlarında eğilmesini dahi beceremezsin!... Senin gibilere konuşmak haramdır...diye çıkıştı. Sonra aslan pençesiyle, bu edep bilmezi yere kapaklattı.

Gerçekten Osmanlı Sultanının huzurunda, yeri öpecek yüzlerce elçi sıra bekliyordu. Herbirinin ayrı dertleri, ricaları vardı. Rus elçisini ise, sadece hatır için kabul etmişti. Sadaret kaymakamı Kara Mustafa Paşa ricacı olmuştu.Sultan IV. Mehmed, bu densizliğe pek sinirlendi:-Defolun!...Sizi görmek istemiyorum...diye bağırdı. Aslında yumuşak huylu bir insandı. Fakat elçiye olduğu kadar, Çavuşa da kızdı. Çünkü cezalandırmak gerekiyorsa huzurda değil, dışarıda yapılmalıydı. Bu yüzden bağırma ya mecbur kalmıştı. Papaz sakallı Rus önde, Mabeyn çavuşu arkada, doğru Kaymakam Paşa’nın yanına vardılar. Kara Mustafa Paşa merakla bekliyordu:-Padişah Efendimiz ne buyurdular?..diye sordu.İkisi de susuyorlardı. Huzurdan nasıl kovulduklarını süklüm püklüm anlatmaya başladılar. Merzifonlu Paşa, böyle bir şeyi hiç beklemiyordu. Padişahtan fazla hiddetlendi. Elçiyi tokatlamaya başladı:-Gidi Moskof kafiri!..Biz de şefaat edip, senin gibi kılıksızı “Zât-ı Şâhâneye” yollarız. Ulumasını bilmeyen kurt sürüye kurt düşürür derler. Sen kim, elçilik kim?...diye bağırıyordu. Sonra ötekine döndü:-Sen de Çavuş!...Tiz olasın...Şu pis ve iblis suratlıyı derhal Âsitane dışına süresin!.. Yoksa sen dahi onun yanını boylarsın...dedi,Çavuş yerden bir temenna çaktı ve:-Emrin başım üstüne Devletlû Paşam.. deyip Rus’u iteklemeye başladı. Herşeye rağmen ikisi de kelleyi kurtardıkları için memnundular. Hızla dışarı fırladılar.Merzifonlu’nun asıl gayesi, yeni imzalanan Rusya-Lehistan anlaşmasını bozmaktı. Bu sebeple elçiyi Padişaha yollamıştı. Fakat bu papaz bozuntusu işleri berbat etmişti. Şimdi başka şeyler yapılması gerekliydi. Derhal Lehistan Kralına bir mektup yolladı. Şunları yazdı:“Ey Sobiewsky!.. Şunu bilesin ki, Rusya ile imzaladığınız anlaşma bizim için asla mühim değildir. Allah’a Hamd olsun... Osmanlı kuvvetleri o haldedir ki, üzerimize yürüyen 7 ve 9 kral, sakalımızdan bir kıl dahi koparamamışlardır.Yine Allah’a Hamd ve Resulullah’a Salât ve Selâm olsun ki, o kralların tac ve taht ları şimdi ne haldedir!... Bunu da size tarih söylesin. İnşaallah Osmanlılar Devlet-i Ebed Müddet dünya yıkılıncaya kadar devlet sahibi olacaklardır...Vesselam.Herşeye rağmen sulh yolları kapanmışa benziyordu. Leh antlaşmasından sonra Rus lar, Ukrayna’ya saldırdılar. O tarihte Ukrayna, Osmanlı hakimiyeti altındaydı. Bunun üzerine 19 Şubat 1678’de Rusya’ya harp ilan edildi. 30 Nisan’da Padişah IV. Mehmed Han kumandasındaki Osmanlı ordusu sefere çıktı. 21 Mayıs’ta Hacıoğlupazarı’na varıldı. Avcı Mehmet Han burasını pek severdi. 5 yıl önce çıktığı seferde küçük oğlu Ahmet burada dünyaya gelmişti. Ertesi gün Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Padişahın huzuruna çıktı:-Devletlü Sultanım... Destur verirseniz, buradan sonraki harekatı biz halledelim. Rus kafirini bulduğumuz anda mahvü perişan eylemeye elbette gücümüz yeter. Zatı Şahane yi daha ileriye yormak gereksizdir... dedi.Dünyanın en iyi cirit atan süvarisi Mehmet Han cevap verdi: -Lalam!.. Devleti Aliyye ordularının ve sizin gibi bir Serdarın yenemeyeceği kuvvet yoktur...Lâkin bizim dahi “Sefer”niyetimiz bâkîdir.Otağda bulunan Hâce-i Sultânî Vanî Mehmed Efendi söze karıştı:-Bilirsiniz ya Hünkarım... “Her işin sevabı, niyete göre verilir” Sizin niyetiniz dahi Cihad olduğuna göre, ecrini kazandınız demektir.Padişah başını sallıyordu. Merzifonlu yine söz aldı:-Hem de Sultanım, şu Moskoflar, tebaanız olan Kırım Hanına vergi veririler. Padişah efendimizin bu sefere çıkması, onlara fazla kıymet vermek olmaz mı? Buraya kadar teşrifiniz kifayet eder Hünkarım.IV. Mehmed hocasını pek severdi. Çocukluğundan beri birlikteydiler. Onun bu sözü üzerine, Serdarlığı Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya verdi.26 Mayıs Cuma... Bu Mübarek günde, Ordu-yu Hümayun, düşmanın kalbine doğru hareket etti. Padişah dualar ederek, bu kahramanları uğurladı:-Cenâb-ı Hak kılıcınızı keskin, yolunuzu açık eylesin!...-Âmin...Âmin...Düşmanın kalbi Çehrin kalesinde atıyordu. Çünkü istilacı Rus ordusu oradaydı. Hain Ukrayna valisi de oraya kaçmıştı. Bütün yollar Çehrin’e çıkıyordu. Tuna nehri geçildi... Turla (Dniestr) nehri geçildi... Aksu (Bug) nehri geçildi...Yarıyolda ulaklar, Serdar’a haber getirdiler:“200.000 kişilik yeni bir Rus ordusu, Çehrin civarına yetişti. Kumandanları Prens Romodanof idi. Merzifonlu:-İnlerinden çıkmışlar!...diye mırıldandı. Sonra Kırım Hanına haber saldı:-Şu sürüyü kollayasın!..7 hafta içinde Çehrin’e ulaştılar. Kalenin etrafı bataklık idi. Romodanof, 200.000 zavallıyı bu batağa gizlemişti. Siper kazıp saklanmışlardı. Kale içinde de 20.000 asker mevcuttu. 2 Temmuz 1678...Osmanlı Ordusu Çehrin muhasarasına başladı. Kırım Hanı bataklıktaki sürüyü kontrol ediyordu. Kale kenarındaki Tasma çayı üzerinde 3 köprü vardı. buradan Rus yardımı gelebilirdi. Serdar, üçünü de havaya uçurdu. Yardım yolları kapanan Çehrinliler, canla başla çalışmaya mecburdular. Fakat kaleden burunlarını çıkaramıyorlardı. Çünkü çıkaranı Gaziler, ördek gibi avlıyorlardı. 33 gün içinde Çehrin içinde dövüşecek asker kalmadı. Tasma çayının üstü düşman cesetleriyle kaplıydı. Osmanlıların zafer ayı geçmek üzereydi. Fakat 21 Ağustos 1678 sabahına karşı Çehrin fetholundu. Doğudan doğan İslam ışığı, bu kuzey kalesini aydınlattı. Cuma namazını Vani Mehmed Efendi kıldırdı.Artık Serdar başka bir şey düşünmüyordu: bataklıkta gizlenen 200.000’lik sürüyü temizlemek. Kırım Hanı bir tekini bile kaçırmamıştı. Kıpırdayanı yok etmişti. Fakat Romodanof, bu sırada garip bir emir verdi:-Hiçbir Rus yerinden kıpırdamasın!..Böylece Osmanlı askerini batağa çekmek istiyorlardı. Gaziler ellerinden eleni esirgemediler. Lakin, çok geniş bir sahaya yayılan bu bataklık sineklerini yok etmek imkansızdı. Teker teker öldürmek ise fazla zaman isterdi. Oysa “General Kış” gelmek üzereydi. Sert kuzey rüzgarları geceleyin kar düşürüyordu. Üstelik savaşmak istemeyen bir orduyla değil savaş, barış bile yapılamazdı. Merzifonlu , ordusunu batağa saplamak niyetinde değildi. -Bu kadar ders şimdilik kâfi...dedi. Sonra da dönüş emrini verdi.20 Kasım 1678... Gaziler sevinç ve zafer naralarıyla İstanbul’a vardılar. Büyük şenlikler yapıldı. Bu sefer, 6 ay 20 gün sürmüştü.Osmanlı ordusu ayrılır ayrılmaz, bataklıktaki ordu canlandı. Prens Romodanof kahramanlaştı. Meydanı boş bulunca, harpçilik oynamaya heveslendi. Bütün kış, Çehrin kalesini ve Kırımlıları rahatsız ettiler. Bunu üzerine Padişah, Veziriazamı çağırttı ve:-Lala!.. Moskof üzerine yine sefere çıkıyoruz. Bu defa, mümkünü yok, sefer sonuna kadar beraber olacağız... dedi.29 Ekim 1680...Cihan Sultanı IV. Mehmed Han ve Ordu-yu Hümayun, kış olmasına rağmen İkinci Moskof seferine başladı. Rus çarı durumu öğrenir öğrenmez aklı başından gitti. Derhal Kırım Hanına ricacılar gönderdi. Hediyeler sundu. Sulh istedi. Padaişah katında şefaat diledi. Ne istenirse kabule âmâde olduğunu arzetti. 11 Şubat 1681’de Edirne Muahedesi imzalandı. Ruslar, gerçekten her şartı kabul ettiler. Bu antlaşmayı tasdik ederken, IV. Mehmed Han, Rus elçisine şunları söyledi:-Çarına bildir!...Sulh şartlarına muhkem riayet eyleye. Ve dahi Kırım Hanına vergi sini zamanında ödeye!..İllâ cezası tertib oluna...



II. Viyana bozgunundan sonra, Avusturyalılar bütün Macaristan’ı istila etmişlerdi. Kısa zamanda, çok geniş topraklar elimizden çıkmış, Venedik donanması da bazı Ege adalarına asker çıkarmıştı. İşte bu kara günlerde tahta çıkan Sultan II. Süleyman, felaket halini alan bu bozgunun önüne geçmek için çaba sarfediyordu. Tahta çıkışından bir kaç ay sonra, Belgrad kalesi de düşman eline geçti. Bunun üzerine Padişah, bizzat ordunun başında sefere çıktı. Edirne’ye geldiklerinde hastalanarak yatağa düştü...Cihan Sultanı ağlıyordu...“Belgrad düşmüş!...9 katlı Belgrad kalesini düşman kaplamış...” dedikleri zaman, Koca Padişah II. Süleyman gözyaşlarını tutamadı.

Şeyhülislam Debbağzade Mehmed Efendi:-Ne yapabiliriz Sultanım!...Emir büyük yerden... diye teselli etmek istedi.Padişah üzüntüyle başını sallıyordu:-Emir Allah’ındır...Lâkin kulların hiç hatası yok mudur Hocam?Cevabı yine kendisi verdi:-Hatamız olmasaydı, Belgrad’ın 100’den fazla camisi, şimdi kilise haline döner miydiVeziriazam Tekirdağlı Mustafa Paşa söz aldı:-Allah’ın izniyle tiz günde istirdad eyleriz Devletlûm...-Ona şüphem yok. Andımız olsun ki, Belgrad’ı düşman eline komayız. Velâkin orada kılıçtan geçirilen, katledilen binlerce Müslüman için ağlarız...Kaptan-ı Derya Mısırlıoğlu İbrahim Paşa da, gözlerini siliyordu:-Sultanım...Siz biraz dua buyurun. Allahü a’lem, Padişah duası alan asker mağlup olmaz.-Aaaah..ah! Nerede o Padişahlar ki, duaları geri çevirilmeye!.. Onlar tarihte kaldılar Kaptan Paşa! -Hâşâ Hünkârım...-Biz ki Devlet-i Aliyyenin 20. Padişahıyız. Henüz 3.cümüz olan Hüdavendigar devrin de oralara varmışız. Bugün ise Drava nehri kıyılarında düşman sürüleri dolanır!..Debbağzade tekrar söz aldı:-Siz ki Milletin babası sayılırsınız Sultanım... Üstelik sefer üzeresiniz. Ayrıca da hastasınız. Peygamber “Sallallahü Aleyhi ve Sellem” Efendimiz buyurmuşlar: “Baba duası, yolcu duası ve hasta duası müstecabdır.” Duanız İnşaallah reddedilmez...Sultan II. Süleyman biraz sakinleşti. 8 cephede birden dövüşen mücahidlere dua etti. kafir eline düşen İslam topraklarının kurtulması için dua etti. Sonra da, Anadolu Sancak ve Eyalet beylerine Fermanlar yazdırdı. Şeyhülislam Fetvasıyla birlikte gönderildi ve en kısa zamanda Edirne’de toplanmaları emredildi; bu sıralarda, Otağ önüne yüksek rütbeli bir Ulak geldi. Çavuşbaşı sordu:-Kimsin, nereden gelirsin?-Ağrıboz’dan gelirim... Şahin Mustafa derler bana...Hemen Huzura kabul edildi. Padişah ayaktaydı:-Baka Şahin Paşam. Sen de kara haber getirdiysen, şu an deme! Bugün yeteri kadar üzüldük...Yol yorgunu olmasına rağmen “Ulak” Paşanın gözleri ışıltılıydı. Sultan II. Mustafa’ nın elini öptü:-Duanız bereketiyle zafer bizimdir Padişahım!..Padişah ve otağdakiler heyecan içindeydiler. Derin bir “Elhamdülillah” çektik ten sonra: -Hele tafsil eyle! dedi. Ulak Şahin Paşa hadiseleri başından beri anlatmaya başladı:-Hilekar Venedikli, büyük bozgundan sonra çok şımarmıştı. Mora yarımadası ve Aya Mavri adasından sonra Preveze limanını da işgal ettiler. Ondan sonra da kanlı gözlerini Ağrıboz adasına diktiler. Başlarında Morosini vardı. Venedik senatosu tarafından Doç, yani devlet başkanı seçilir seçilmez, ilk işi Ağrıboz’a saldırmak oldu. -Ağrıboz’un büyüklüğü nicedir?-Ege denizindeki en büyük adadır Efendimiz. Üstelik Atina kıyılarına pek yakındır. Bu yüzden Morosini kafiri de muharebeyi yakından takip etmek içim Atina’ya geldi. Bizim mağlup olacağımıza kat’i olarak inanmıştı. Çünkü bütün Haçlı tekneleri Ağrıboz önüne yığılmıştı. Venedik’ten başka, Papalık, Alman, Fransız, Malta, Toskana’ya ait 334 gemi ile adayı muhasara ettiler. Bu armada, Haçlıların çıkardığı en büyük donanma idi. 11 Temmuz 1688 günü Pire limanından ayrıldılar. Başkumandanlığa, meşhur İsveçli Mareşal Kont Königsmark getirildi. İlk olarak, ada kumandanı İbrahim Paşanın bulunduğu Ağrıboz limanına saldırdılar. Karaya onbinlerce asker çıkardılar ve gemileriyle de kaleyi topa tuttular. Bizim sağ kanadımıza Bahriye Beylerbeyi (Oramiral) Mustafa Paşa, sol kanadımıza da Bahriye Sancakbeyi (Tümamiral) Tekin Paşazade kumanda ediyordu. İbrahim Paşa da merkez kuvvetleriyle harbe katıldı. Düşman kuvvetleri bizden kat kat fazla olmasına rağmen, Sultanım, kafirin attığı gülleden çok kelle kestik. Mücahidler “Allah...Allah” dedik çe, kafirler kaçacak delik aradılar. Muharebenin 33. günü Königsberg, bir güllenin göğsünü parçalamasıyla öldü. Fakat yaman askerdi ihtiyar. Ondan sonra Morosini, Alman Prensi Brunswick’i kumandan yaptı. Fakat İsveçliler onu dinlemez oldular. -Venedikli kumandan yok muymuş?-Venedikliler tacir olur, bilirsiniz ya Devletlim. Parayla asker tutup savaştırırlar. -Peki o Alman Prensi ne yaptı?-Almanlar biraz daha gayretli oluyorlar Efendimiz. Boğaz boğaza cenk ettiler. Lakin ilk hücumlarında ir Fransız Prensi ölümcül yara aldı. İkinci hücumda pek yaman vuruştular. Surlar üzerinde dişe diş cenk oldu. Saatlerce kanlı boğuşmalar devam etti.20 Ağustos’ta kaleyi cebren düşürmek istediler. Bütün kafirler saldırdılar. O gün de pek kanlı bir cenk oldu. Würtenberg Kontu yaralandı. Alman askerlerinin gözü yıldı. Venedik Doçuna, muhasaranın kaldırılmasını teklif ettiler. Fakat Morosini kabul etmedi. Bundan sonra lağım savaşları başladı. Yer ve su üstünde bulunan asker toprak altına girdi. 8 koldan tünel kazmaya başladılar. -İbrahim Paşa ne tedbir aldı?-Her gün belirsiz saatlerde huruç hareketi yaptırıyordu. Hem lağımcı askerler, hem de barut depoları yok ediliyordu.-Size hiç yardım gelmedi mi?-Sadece bir defa Sultanım. Tırhala Sancakbeyi 3.000 serdengeçti getirebildi. Onlar da güç bela düşman hatlarını aşabilmişler.-Sonra?-Tam 106 gün sonra Morosini pes etti. muhasaranın kaldırılmasına razı oldu. -Acep neden?-“Köprülü’den sonra Osmanlı’da adam kalmadı” diye Morosini, İbrahim Paşayı tanıyınca sözlerine pişman olmuş. Geri çekilmeye karar vermiş. Zaten, 25.000’den ziyade kafir öldü. Savaşacak askeri kalmadı. Paralı askerin de tamamı firar etti. -Bizim zayiatımız ne kadar?-Kal’amız harap oldu. 5.000 şehid verdik. -İki cihanda yüzleri ak ola!...-Mücahid İbrahim Paşa da ellerinizden öper Sultanım...”Biraz daha barutumuz olaydı da şu kaçan kafir teknelerini batıraydık” der, hayıflanır durur.-Cenab-ı Hak ondan ve askerlerimden razı olsun...-Destur verirseniz Padişahım, Ağrıboz’a dönmek dileriz...-Var git Şahin Paşam... Selamlarımı ve armağanlarımı ilet. Bugün çok bunalmış tık. Seni Hızır gibi Allah yolladı. Kul bunalmayınca Hızır yetişmez derler ya...



Yıldırım Bayezid Hanın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkeme ye geldi ve herkes gibi o da ellerini önüne bağlayıp ayakta bekledi. Devrin Bursa Kadısı Molla Fenari, padişahı süzdükten sonra; “Senin şahitliğin kabul değildir. Zira sen namazlarını cemaat ile kılmıyorsun. Elinde imkanı olduğu halde cemaate gelmeyen bir kimse, yalancı şahitlik edebilir demektir.” Bu itham karşısında herkes Yıldırımın hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti ve hemen sarayının yanına bir cami inşa ettirmeye başladı.



1683 II. Viyana hezimetinden sonra bütün Orta Avrupa’yı istila eden Avustur ya’nın elinden, bu ecdad yadigarı toprakları kurtarmak için bir çok askeri harekatta bulunan Osmanlı kuvvetleri, her seferinde mağlubiyete uğradılar. Sadece, Sultan II. Süleyman Han, dedesi I. Süleyman Han’ın fetheylediği Belgrad’ı geri alabildi. 1695’de tahta çıkan II. Mustafa Han, genç ve gözüpek bir hükümdardı. Padişah olur olmaz, kaybettiğimiz toprakların geri alınması siyasetini takibetmeğe başladı. 8 yıl süren kısa hükümdarlık devrinde 3 defa sefere çıkarak, bizzat Ordu-yu Hümayuna kumanda etti. Tahta çıktığı sene, ilk seferine çıkarak Lugoş zaferini kazandı. Ertesi sene tekrar sefere çıkılmasına karar verildi.

26 Nisan 1696 günü Edirne’de toplanan Divan-ı Hümayun, sefer hazırlıklarının tamam landığını Padişaha haber veriyordu. Kırım Hanı’na ve Orta Macar Kralı Tökeli İmre’ye haber salınarak, tiz günde orduya katılmaları emredildi. 18 Haziran günü Edirne’den yola çıkan Ordu, önce Filibe, sonra da Sofya’ya ulaştı. Burada gelen bir haberle; “55.000 kafir askerinin Petervaradin’de toplandığı” öğrenildi. Bu arada Tökeli İmre ve askerleri orduya katıldılar. Padişah Otağ-ı Hümayun’da onu kabul etti ve el öptürdü. Çok iltifatlar ederek yanında yer gösterdi.3 Ağustos günü Padişah ve Ordu-yu Hümayun Belgrad’a ulaştı. Buraya gelen bir haberci, Prens Frederik’in, 60.000 asker ve 108 top ile Temeşvar’a saldırdığını bildirdi. Bunun üzerine, önce Temeşvar’a hareket etme kararı alındı. Belgrad’a yakın olan Temeşvar kurtarılmazsa, Osmanlı ordusu rahat hareket edemezdi. 7 Ağustos’ta Tuna nehri geçildi. İnce Donanma Tuna üzerinde, orduyu takip ediyordu. 20 Ağustos günü Kırım Süvarileri orduya yetiştiler. Başlarında Kalgay, yani Kırım Hanı’nın oğlu bulunuyordu. Bunların bir kısmı Lehistan üzerine gönderildi.Nihayet düşman ordusunun karargah kurduğu, Temeşvar yakınlarındaki Ulaş ovası na varıldı. Avusturya ordusu kumandanı Prens Frederik yaman bir askerdi. Aynı zamanda Lerhistan kralı da seçilmişti. Yanında ünlü Mareşal Kont Caprara vardı. Bir çok şövalye, sırf Osmanlı’yı yenme zevkini tatmak için savaşa katılıyordu. İki tarafın da ordusu 100.000’den fazlaydı. Yalnız, düşman silah bakımından Osmanlı ordusundan çok üstündü. Osmanlı taarruzu ani başladı. Bu ilk hücum sonunda ölü ve yaralılar, sayılamayacak kadar fazlaydı. Avusturyalı General Joeng de ölenler arasında idi. Ulaş ovasının bir tarafı bataklıktı. Kırım süvariler, bu bataklığın arkasına gizlenmişlerdi. Kaçmak isteyenler, onların önünden geçmeye mecburdu. Fakat Osmanlı askerinin kaybı da fazlaydı. Padişaha birer birer şehid olanların isimleri geliyordu:“Yeniçeri ağası şehid oldu”“Eski Viyana muhafızı Zülfikar ağa cennete uçtu”“Kaç yaşındaydı?”“80’in üzerinde”“Baltacılar ağasının yarası da ölümcülmüş”“Sadrazamın kardeşi de ağır yaralanmış. Sol kolu kopmuş”İşte bu haberler gelirken Padişah atına atladı ve 9 fedai can yoldaşıyla birlikte son hücuma kalktılar. Tabii, bütün ordu da onlarla birlikte. Fazla zaman geçmeden, Padişah-ı Cihan, otağına geri döndü. Gözlerinin içi gülüyordu. Otağın içinde Kur’an-ı Kerim okuyan ve gözyaşlarıyla dua eden hocası ve Şeyhülislam Feyzullah Efendi’ye müjdeyi verdi:-Düşman kaçıyor hocam. Dualarınız kabul oldu. Sonra gözleri, o sırada hocasının okuduğu Âyet-i Kerimelere takıldı:“...Ey kafirler! Yine savaşa dönerseniz, biz de döneriz. Birliğiniz çok da olsa, size asla fayda vermez. Çünkü Allah, Mü’minlerle beraberdir”100.000 kişilik kafir ordusunun yarısı kaçtı. Geri kalan yarısı da Kırım süvarilerinin kılıçları altında bataklığa gömüldüler.Zaferden sonra Ordu-yu Hümayun Temeşvar’a girdi. Şeyhülislam hâlâ şükredi yor, hâlâ dua ediyordu.



Akbıyık Sultan, İkinci Murâd Han'ın haçlılar ve diğer din düşmanlarına karşı giriştiği cihâd hareketine katıldı. Giriştiği seferlerde, hocası Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin diğer talebeleri ile birlikte büyük kahramanlıklar gösterdi. Böylece Osmanlıların Rumeli'deki yayılmasında önemli hizmetler gördü.Bu gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tarafından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi (1437). Bu parayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapamayacak kadar zenginleşti. Mal, mülk meşgûliyeti az zaman içinde, hocasının sohbetinden daha az istifâde etmesine yolaçtı. Bu sebeple birgün hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, dünyâya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın mahzurlarından bahsederek Akbıyık Sultan'a;

"Evlâdım bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamaz sın. Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan işlerle meşgul ol."Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan;"Hocam! Peygamber efendimiz; "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır." buyuruyor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?"Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra;"Evlâdım! Mâdem ki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terket. Bu dergâhta dünyâ ile meşgul olanların işi yoktur." buyurdu.Akbıyık Sultan bu sözler üzerine kapıdan dışarı çıkarken tam eşik üzerinde başından sarığını düşürdü. Bunu hocasının bir kerâmeti bilip günü gelince sebebi meydana çıkar, düşüncesiyle alıp başına giymedi.Akbıyık Sultan'ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayılamayacak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiç bir zaman para ve pula kaptırmadı. Eline geçen para da hiç bir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fukarâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. Bursa'da büyük bir imâret yaptırarak gelen geçen yoksullara ikramlarda bulundu. Misâfirleri ağırladı. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu. Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî hazretlerinin derslerine devam ederek ilimde ilerlemeye de gayret sarfediyordu.Ve nihâyet... Hocasının kerâmeti tahakkuk etti. Sarığının eşik üzerinde düşmesinin esrârı aydınlandı. Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu.Bu arada dînine hizmet etmek, İslâmiyeti küffâr diyârına duyurmak aşkı Akbıyık Sultan'da hiç sönmeden için için gittikçe alevlendi. 1444'te Varna'da haçlı sürüleri perişan edilirken o, mânevî liderlerin en önündeydi.Nisan 1453... Osmanlı ordusu son defâ İstanbul önlerinde göründü. Peygamber efendimi zin fetih müjdesi gerçekleşmek üzeredir. Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi gönül erenleri ordunun en önündeler. Akbıyık Sultan, Akşemseddîn hazretleri ile berâber Fâtih Sultan Mehmed Han'ın yanında bulunuyor ve devamlı askeri teşcî' edip coşturuyor, duâ ve sözleri ile onları gayrete getiriyordu.Fâtih Sultan Mehmed Han fetihten sonra İstanbul'da yaptırdığı câmilere bu gâzi şeyhlerin isimlerini verdi. Akbıyık Sultan adına da Cankurtaran civârında bir câmi yaptırdı.



“Savaş, cesur milletlerin ilacı, korkak milletlerin ecelidir...”Osmanlı Sultanı III. Ahmed Han’a, Sadrazam cevap verdi:-Ne doğru söylersiniz Devletlûm... Şu Deli Petro, hakikaten eceline susamış! 1711 yılı, mübarek Ramazanın 28. günü...Topkapı sarayında Büyük Divan toplantısı yapılmakta...Bütün Devlet Ricali mevcut.Şeyhülislam Paşmakçızade Ali Efendi merak ediyordu:-Biz şimdiye kadar Padişahımızı sulh taraftarı görmüşüzdür. Muharebe için zaruret mi zuhur etti? Veziriazam Baltacı Mehmed Paşa cevap verdi:-Ruslar, Eflak-Buğdan Voyvodalarını kışkırtır...Mora’da ihtilal tertip ederler.

Reisülküttab (Dışişleri Bakanı) Kara Bekir Paşa:-Çarın tek arzusu Karadeniz’e inmektir.Sadrazam:-İşgal ettiği Azak kalesini bu yüzden canı gibi kollar. Üstelik onun yanına yeni hisarlar inşa eder.Reisülküttab:-İşte bu husus Antlaşmalara aykırıdır.Padişah:-Bizim de sabrımız bu sebeple taşar...dedi. Sonra Şeyhülislama dönerek:-Efendi hazretleri!..Rus Çarı fitneye devam eder durur. İsyanlar tertip ettirir. Asilere silah ve para gönderir. Bir cürette daha bulundular; hudutlarımızı geçtiler. Sözde İsveç kralını kovalıyorlarmış. Poltava savaşında mağlup olan İsveç Kralı Demirbaş Şarl, bizim topraklarımıza sığınınca, onlar da topraklarımıza tecavüz etmişler.-Öyleyse hadlerini bildirmek gerek!...Divan toplantısı sonunda ittifakla, Ruslar üzerine sefer edilmesi kararı alındı. 9 Nisan 1711Ordu-yu Hümayun İstanbul’dan ayrıldı. Serdar-ı Ekrem, sadrazam Baltacı Mehmed Paşa idi. Tuna nehrini geçtikten sonra Prut ırmağı boyunca kuzeye doğru ilerlediler. Bu sırada Rus ordusu da Prut ırmağının diğer sahilini takibederek, Osmanlı kuvvetleri üzerine doğru geliyordu. 18 Temmuz’da Osmanlı ordusu, Prut kıyısındaki Falçi kasabasına geldi. Aynı gün akşamı, karşı kıyıda başka çadırların kurulduğunu gördüler. Bunlar Rus öncü kuvvetleri idi. Bu durum Serdar’a bildirilince, hücum emri verildi. Nehri yüzerek geçen Anadolu sipahileri yakaladıkları Rus askerini kılıçtan geçirdiler. O gece bir harp divanı toplandı ve vakit kaybet meden düşman üzerine hücum edilmesi kararlaştırıldı. Bunu üzerine hemen faaliyete başlandı ve aynı gece Prut nehri üzerine 4 köprü birden kuruldu. Askerin yarısı karşı sahile geçti. Öncü kuvvetlerinin baskına uğradığını haber alan Deli Petro, onları kurtarmaya koştu. Fakat kendi ayağıyla kapana girdi. Çünkü 60.000 askerinin etrafı sarılmıştı. Bir tarafı bataklık, üç tarafı da Osmanlı askeriyle çevriliydi. En arkayı da Kırım Hanı tutmuş tu. Hiçbir kaçış yolu yoktu.Petro, hırsından deli gibi içmeye başladı. Körkütük sarhoş olunca herşeyi unutacağını sanıyordu. Fakat sabah çabuk oldu. Ve Yeniçeri palaları parlamaya başladı. Mareşal Şeremetev Osmanlı hücumunu geciktirmek için bütün topları ateşletti. Gerçekten de biraz zaman kazandılar. Derin siperler kazıp içine girdiler. Top sesleri arasında Petro biraz kendine geldi. Başbakan Şafirov ve metresi Katerina ile birlikte yeni çareler aramağa başladılar. Tek çare teslim olmaktı!...Baltacı Mehmed Paşaya bir sulh elçisi gönderilmesine karar verildi. Petro Moskova’ya da bir mektup yolladı. Şunları yazıyordu:“Ordumuz, kendisinden kat kat üstün Osmanlı kuvvetleriyle 4 bir yandan sarılmış durumdadır. Baltacı’nın eline geçmesin diye silah, cephane ve erzakı toprağa gömdürdüm. Askerlerim 3 gündür ağaç kabuğu ve yaprak yiyor. Daha ne kadar dayanabiliriz ki! Şayet Azizler imdadımıza yetişmezse ya parça parça edileceğiz, veya esir olacağız...”21 Temmuz sabahı yine top atışıyla başladı. Baltacı Mehmed Paşa artık bıkmıştı. Öğleye doğru kağıt kalem istedi. Ordusundaki bütün Paşalara ve Akıncı beylerine emirler hazırladı. Bu, toptan hücum emriydi. Her birlik için ayrı ayrı imzalıyordu. Rus ordusu ve Petro’nun idam fermanları bitmek üzereydi ki, iki Moskof subayı Osmanlı tarafına geçtiler. Ellerinde beyaz bayrak sallıyorlardı.Derhal Serdar’ın otağına aldılar. Hâlâ imza ile meşgul olan Baltacı, başını bile kaldırmadı. Tercüman vaziyeti anlattı. Ruslar, teslim bayrağını çekmişlerdi. Koca Baltacı bağırmaya başladı:-Bu dinsiz kafirler yalancıdır. Hile yaparlar. Çarları olacak herif dahi delidir. Bunların sözüne kanarsak, reâyâ ve berâyâ bizi lanetler. Bunları konuşturmadan hapsedesiniz.Sonra yanındaki Yeniçeri ve Sipahi ağalarına şunları söyledi:-Deli Çar hile yapar. Vakit kazanmak ister. Hiç göz açtırmadan top atışına devam oluna...Ayrıca yeni emirlerimi bekleyin!Zaman ilerledikçe Ruslar merak etmeye başladılar. Elçilerden haber gelmiyordu. Bunun üzerine ikincisini göndermeye mecbur kaldılar. Yeni elçi de derhal Serdar’ın huzuru na çıkarıldı. Bir de mektup yollanmıştı. Şunlar yazılıydı:“Devletlû Sadrazam Hazretleri..İki elçimizden bir haber alamadık. Daha fazla kan dökülmemesi için, neyi emrederseniz vermeye hazırız. Sonsuz minnet ve saygılarımızla..Başkumandan Mareşal Şeremetev”Baltacı Paşa o zaman inandı ki, Çar gerçekten sulh istemeye mecbur kalmış. Artık şöyle düşünüyordu:“-Eh!..Sulh konuşmaları yapmanın ne zararı olabilir? Anlaşmak mümkün olmazsa Yeniçeri satırı her halde meseleyi halleder.Bu fikirlerini harp divanında da aynen tekrarladı. Tek itiraz eden Kırım Hanı idi:-Moskof’un harbi zalim, sulhu kandırıcı olur...diyordu.her şeye rağmen sulh müzakereleri başladı. Çar, başbakan Şafirov’u görevlendirmiş idi. Osmanlı tarafına geçerken, Katerina bütün mücevherlerini kendisine teslim etti. Petro da:-Her şeyi, hatta yeni kurduğum Petersburg şehrini bile Baltacı’ya verebilirsin. Azak kalesini, İsveç Kralını, daha ne isterse vermekten çekinme...Yeter ki şu kapandan kurtar bizi!...dedi.Devlet-i Aliyye’nin 100. Sadrazamı Baltacı Mehmed Paşa, Rus delegesini kendi otağında kabul etti. ayaklarına kapanan Şafirov’a ilk sözü şu oldu:-Zalim Çarınız bizim ülkemizde ne arar?-Affınızı umar...Merhametinizi diler Devletlû...-Bre yalancı!...O deli herif hakikaten affedilmek dilerse, gelsin otağımızda rehin kalsın...Sulh şartları yerine getirilince serbest bırakırız.Başbakan yeri öperek:-Bundan gayri ne dilerseniz veririzi! Yeniçerilerin infialinden korkarız. Çarımıza kıyarlar diye düşünürüz! Kerem ediniz Devletlû!Baltacı daha da kızdı:-O mel’un, topraklarımıza girerken canından korkmaz da şimdi mi korkar?Bu sefer Şafirov kendisi korkmaya, yalvarmaya başladı:-Merhamet ediniz efendimiz...Ben kulunuz da, Çarımız da, karılarımız da, çocuklarımız da Padişah hazretlerinin köleleriyiz...Memleketimiz dahi sizin mülkünüzdür. Nice dilerseniz öyle olacaktır. Fakat Allah’a şükür sizler Müslümansınız. Otağdakiler şaşırmışlardı. Çünkü Rus Başbakanı ağlıyordu. Şunları ilave etti.-Herşeye rağmen bizler de sizler gibi tek Allah’a inanmaktayız. Dinsiz değiliz. Kitap sız değiliz. Üstelik boynumuza ip takıp, ayağınıza yüz sürmeye geldik. aman diliyoruz. Sizin dininizde Aman dileyene kılıç kalkar mı?Kurnaz Yahudi, Baltacıyı en zayıf yerinden vurmaya çalışıyordu. Dini hisleriyle avlamak istiyordu.Fakat Çorum’un Osmancık kasabasında gelip, Devletin en yüksek makamına yükselen Mehmed Paşa, kandırılacak gibi değildi. Kestirip attı:-Moskof Çarı yanımızda kalmalıdır. Taa ki sulh şartları yerine getirile...Şafirov hâlâ yalvarmaya devam edince, Sadrazam kılıcını göstererek bağırdı:-Defol buradan!.. Çarınız olacak deliye aynen şunları söyle; “Ya gelir, ya ölür”Rus başbakanı daha fazla dirense, kelleyi kaybedecekti. Çaresiz otağı terkederken, Viyana elçimiz Seyfullah Ağa içeri girdi. Sadrazamın çok sinirlendiğini görünce, biraz yatış tırmak istedi:-Koca Vezirim!... Bu gavurcuklar ne de olsa misafirimiz sayılır. Hiç değilse bir fincan kahve içseler!...dedi. Baltacı sakinleşti:-Kethüda çadırında kahvelerini içip defolsunlar!..dedi... Öyle oldu.Sadaret kethüdası Osman Ağanın çadırında kahve içerken, Şafirov bütün söyleyeceklerini söyledi:-Savaşı Osmanlıların kazandığı zaman ne istiyorlarsa, daha fazlasını vermeğe hazır olduklarını!...Fakat bunu Sadrazama arzedemediğini... söylüyordu.O gece harp divanı tekrar toplandı. Yeni gelişmeler, sakin kafayla gözden geçirildi. Herkes sulh taraftarıydı. Tek itiraz eden Kırım Hanı oldu:-Deli Petro ve 60.000 Moskofu derhal öldürelim!...diyordu.Sabahleyin Şafirov’u huzurundan kovan Baltacı, Kırım Hanına şu tarihi cevabı verdi:-Çarı ve 60.000 Rus’u öldürürsek, Rusların kökünü kazımış olamayız. Aksine daha çok kinlenirler. Nasıl ki, Emir Timur, bizim Yıldırım Gazi ve bir çok askerimizi telef ettiyse de, Osmanlı yok olmadı. Ondan sonraki Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler, cihana hakim oldular. İmdi, biraz daha insaf gösterelim. Bizden Aman dileyen Moskof Çarı da olsa, silah larımızı indirelim. Çünkü daha fazla can vermekle alacağımız herşeyi, işte alıyoruz.10 saat içinde Sulh Antlaşması imza edildi. Ruslar herşeyi kabul ettiler. İmza attılar. Sulh şartları yerine getirilinceye kadar, Şafirov ve Şeremetev’in oğlu rehin kaldılar. Baltacı Mehmed Paşa, günlerdir aç olan, kanlı düşmanı Rus Çarı ve askerlerine ekmek, pirinç ve kahve gönderdi. Osmanlı Gazilerinin düşmanlığı bile işte böyle muhteşemdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter