Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1540 senesi Haziran ayının bir akşamıydı. Korsika adasının Gareletta limanına ufacık bir Türk filosu demir atmıştı. Beş parça gemiden oluşan filonun kumandanı Turgut Reis’di.

O zamanlar Turgut Reis’in şöhreti bütün Akdeniz yalılarını tutmuş, İspanya sahillerinin güzel kızları, Kapitan Dragot dedikleri, yaşı elliyi geçmiş bu Türk kahramanı için şarkılar söylemişlerdi. Bir kez mağrip sularına yelken açtı mı, Akdeniz sahillerini korku ve dehşet alır, İtalyan limanlarında “Kapitano Dragot geliyor!” cümlesi duyuldu mu, o ünlü denizciler kaçacak yer ararlardı. Kanuni’ye rağmen kendini Avrupa nın en büyük hükümdarı olduğunu iddia eden Şarlken, bu korkuya bir son vermek için:

-Akdeniz’in huzuru için bu müthiş Türk’ü denizlerden uzaklaştırmalı, diyordu.

Hakkı da vardı. Üç parça hafif gemiyle, ağır kalyonlarla dolu bir limanı basar, hepsini ateşe verir, sonra geldiği gibi giderdi. İmparator Şarlken, Preveze’de Barbaros Hayrettin’e yenilen Andrea Doria’yı, Akdeniz hakimiyetini tekrar ellerine geçirmesi için donanmanın başına tekrar geçirmiş, fakat o, büyük Preveze mağlubiyetini unutmamış ve bu yüzden de donanmayı yeğeni Janetino’ya bırakmıştı. Bu da ilk iş olarak Turgut Reis’i ortadan kaldırmayı kafasına koymuştu.

İşte Turgut Reis, Türklerin “Oğlan Kaptan” dedikleri Janetino Doria’nın dev bir donanma ile Akdeniz’de gezdiği sırada küçük Korsika limanına pervasızca girmişti. Turgut, şafak sökerken geminin güvertesinde sabah namazını kılmış, leventleriyle yarenlik ediyordu. Birden heyecanlı bir ses duyuldu:

-Ufukta bir karaltı var!

Geminin baş tarafındaki gözcünün verdiği haber doğruydu. Evet, ufukta bir karaltı vardı. Dakikalar geçtikçe karaltılar büyüyordu. Daha sonra herşey anlaşıldı. Muazzam bir Venedik donanması kendilerine doğru geliyordu. Janetino, Turgut Reis’in yerini haber almıştı. Kuvvetler arasında denge yoktu. Turgut’un üç parça hafif gemi ve yüzelli kadar levendine karşılık Venedikliler yüzlerce gemi ve onbinlerce askerle gelmişlerdi. Fakat ne önemi vardı. Menteşeli Turgut, arkadaşlarının,

-Ne yapacağız Reis Baba?

Sorusuna hiç düşünmeden karşılık verdi:

-Ben küffara sağlam tekne vermem. Barbaroslarla denizlerde levent gezdim. Onların itibarını düşüremem. Cenk edeceğiz!

Acaba düşman hatlarını yarabilirler miydi? Demirleri zincirleriyle beraber suya bıraktılar. Çünkü çekmek için zaman kalmamıştı. Venedik amiralleri bir an şaşırdılar. Türklerin böyle ufacık bir filo ile savaşı kabul edeceklerine inanamıyorlardı. Biraz sonra Türkler için talihsiz bir mücadele başlamıştı. Turgut hangi kadırgaya rampa etti ise yangın yerine çevirdi. Fakat sonunda kendi gemisi de tutuştuktan sonra esir edildi.

Öğleye doğru düşman baştardesinde, yani amiral gemisinde bütün Venedikli kumandanlar, asilzadeler, kaptanlar ve şövalyeler dizilmişlerdi. Biraz sonra esaret zincirleri arasında güverteye getirilecek olan Akdeniz’in meşhur Kapitano Dragot’unu bekliyorlardı. Hepsinde gurur, fakat aynı zamanda heyecan vardı.

Turgut Reis metindi. Madem ki kader böyle yazılmıştı, rıza göstermekten başka çare yoktu. Sonra, kendisini esir eden de Akdeniz’in en büyük amirallerinden idi. Bununla biraz teselli buluyordu. Çünki Venedik donanmasının başında Andea Doria’nın olduğunu zannediyordu. Fakat biraz sonra güverteye çıkarılınca karşısında ihtiyar kaptanın yerine, süslü elbiseler içinde genç kız gibi bir denizciyi görünce:

-Aman Ya Rabbi! Beni yeni hayz görmüş bir kızın eline mi düşürdün? Diye bağırdı.

Bu cümle bir anda İtalyanca’ya tercüme edildi. Güverte karıştı. Doria’nın tecrübesiz yeğeni de kızmıştı. Yerinden fırladı. Turgut’u tokatlamak, hıncını bu suretle almak istiyordu.

-Şimdi görürsün!

Diye tehditler savurarak zincire vurulmuş esirine doğru yürüdü. Turgut, yüzlerce düşman amirali karşısında dimdik duruyor, alev alev yanan gözleriyle üzerine doğru gelen genç denizciye bakıyordu. Sanki bütün gövdesi göz kesilmişti. Akdeniz’i titreten bu gözlerde şimşekler çakıyordu. Janetino iyice yaklaştı, fakat havaya kaldırdığı elini kahramanın yüzüne indirmeğe cesaret edemedi. Geri geri çekildi, korkmuştu. Koca güvertede çıt çıkmıyordu. Herkes bu heybetli manzara karşısında susmuş, bazı ihtiyar denizciler de başlarını öne eğmişlerdi.

Yıllar geçti. Turgut, ak düşmüş sakalına rağmen düşman gemilerinde forsa olarak çalıştırıldı. Açlık ve yorgunluk, onun çelik gibi vücudunu yıpratamamıştı. Bazı hristiyan amiralleri onun haysiyeti ile oynamak ister gibi, geminin kürek çekilen kısmına iniyor ve:

-Hey, Kaptan Dragot! Ne haber bakalım?

Diyorlardı. Turgut o zaman muhatabını müstehzi nazarlarla süzüyor ve:

-Oh Sinyor! Hesap soracak günler geliyor, vaktinize hazır olun, bir şey kalmadı.

Diyordu.

-Fakat Dragot, kürek mahkumları buradan sağ çıkamazlar ki...

-Ben çıkarım.

-Nasıl?

-Orasını ben bilirim.

Nasıl çıkacaktı? Bu imkansız bir şeydi. Geminin oturağında, yani kürek çekilen yerinde bir ayağı zincire vurulmuş, bin bir ızdırap içinde bırakılmıştı. Başlarında da eli kamçılı hain birkaç gardiyan bulunuyordu. Buradan kaçamazdı.

Turgut’un arkadaşları Cenova’ya arabulucu göndermişler ve istedikleri kadar fidye-i necat, yani kurtuluş parası vereceklerini vadetmişlerdi. Fakat Cenova’lılar buna yanaşmamışlardı. Ondan en ağır bir şekilde intikam alıyorlardı. Son zamanlarda Turgut Andrea Doria’nın gemisine verilmişti. Preveze’nin bu mağlup amirali, gemisini ziyarete gelenlere mümtaz esirini göstermekten gurur duyuyordu. Bir gün Malta kadırgalarının amirali Jean de la Valetta, Andrea Doria’yı görmeye gelmişti. Vaktiyle Türklerin eline esir düşmüş ve forsa yapılmış olduğundan, böyle bir karşılaşmadan haz duyacaktı. İlk işi forsaları ziyaret etmek olmuştu. Büyük bir küreği çekmekte olan Turgut’u görünce:

-Sinyor Dragot, bu savaşın değişmez bir kaidesidir.

Diye söze başlamış, fakat umduğu etkiyi yapamamıştı. Çünkü Türk kadırgaların da onun da forsaya konduğunu bilen Turgut, metanetini bozmayarak gevrek bir kahkaha attı.

-Ne yapalım, talihin bir tebeddülü.

Turgut’un metaneti kırılmıyordu. Biliyor ve inanıyordu ki, bütün Akdeniz’e hükmeden Kaptanı Derya Barbaros Hayrettin Paşa bir gün gelip kendisini kurtaracaktı. Ümitleri boşa çıkmadı. Fransa kralı 1. Fransua ile alman imparatoru Şarlken arasındaki mücadele bütün şiddetiyle devam ediyordu. Fransa, hâmisi Kanuni Sultan Süleyman’a yine yalvar yakar olmuş, Bu sefer de denizlerden yardım edilmesini istemişti. Sultan Süleyman Fransa’yı yine himayesi altına almış ve Barbaros Hayrettin Paşayı da yüz adet kadırga ile, Fransız sahillerini kurtarmak üzere batı Akdeniz’e göndermişti.

1543 senesi, Ağustos ayı sonlarında bir sabah Cenova halkı hayret ve dehşet içinde uyandı. Limanın biraz uzağında Sulatan Süleyman’ın yüz kadırgalık muhteşem armadası duruyordu. Baştardede Preveze’nin şanlı kahramanı Barbaros Hayrettin Paşanın sancağı dalgalanıyordu. Donama-yı Hümayun’un şehri her an top ateşine tutacağı ve taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayacağı zannediliyordu. Mağrur Cenova, çoktan beri böyle bir durumla karşılaşmamıştı. Biraz sonra belki de yer yerin den oynayacaktı. Cenova senatosu kaptan paşaya elçi yollayarak ne arzu ederlerse yerine getireceklerini arzetti. Halbuki Barbaros, ne memleket, ne para, hiçbir şey istemiyordu. İstediği tek şey, bu kadar yıllık dostu Turgut ile Kazdağlı Salih idi. İkisi de âzad edilmezlerse, bütün limanı ve şehri yakacağını söyledi. O günlerde Cenova limanına yanaşmış bulunan Andrea Doria’nın gemisine, derhal adam gönderdiler ve ikisini de alıp, Barbaros’un gemisine getirdiler. güvertesine çıktıkları zaman Hayrettin Paşa kendini tutamadı ve sevinç gözyaşları dökerek Turgut’a doğru koştu:

-Turgut’umu dünyalara değişmem

Diyerek boynuna sarıldı. Beraberce ağlaştılar. Artık Akdeniz, tarihinin en büyük korsanına tekrar kavuşuyordu.

Barbaros ile birlikte bir müddet sonra İstanbul’a gelen Turgut Reis, devletin hizmetine girdi ve ölünceye kadar forsunu şan ve şerefle taşıdı.



Fatih, İstanbul’u fethettiği zaman, burada yaşayan Rumları öldürtmemiş ve onlara inanç serbestliği vererek Patriklerini bile görev de bırakmıştı. Fakat bir müddet sonra eski Bizanslılardan bazıları İstanbul’u yeniden ele geçirmek için Avrupa’da gizli anlaşmalar yapmışlardı. Bu durum üzerine zamanın padişahı Yavuz Sultan Selim, İstanbul’daki Rumların ya Müslüman olmaları veya şehri terketmeleri ni emretti. Vezirler, padişahtan çekindikleri için bu emir karşısında ağızlarını açamadılar. Fakat zamanın Müftisi Zembilli Ali Efendi’ye müracaat ettiler. Bunun üzerine Ali Efendi:

“Fatih İstanbul’u zaptedince Rumlara eman ve ferman vermiştir. Bu sebeple padişahın bu emrini yerine getirmek caiz değildir” dedi ve bu şekilde bir fetva yazarak Yavuz’a gönderdi. Padişah:

“Fermanı görelim!” diye itiraz etti. Zira bu ferman, bir yangında yok olmuştu. Buna karşılık Zembilli Ali Efendi: “Şahidlerle isbatı da kafidir” diyerek, bu fermanı gören yaşlı iki yeniçerinin şahidliği ile davayı Yavuz’un aleyhine neticelendirdi.



Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın fethederek yadigar bıraktığı Bağdad, 89 yıl sonra İran’ın eline geçti. Bu sırada Osmanlı devletinin başında, henüz 12 yaşında bir çocuk olan 4. Murad bulunuyordu. Annesi Kösem Sultan, Vezir-i Azamlığa Hâfız Ahmed Paşa’yı tayin etmiş ve Serdar-ı Ekrem, yani başkumandan vazifesini de vererek, Bağdad’ı İran’ın elinden kurtarmak üzere sefere göndermişti. Hafız Ahmed Paşa, 29 Mart 1626’da kalabalık bir kuvvetle Bağdad kalesi kapılarına dayandı. Ancak bütün hücumları boşa çıkıyor, bir türlü kaleyi zaptetemeye muvaffak olamıyordu. Bu başarısızlığını, padişahın, Bağdad gibi çok mühim bir şehrin ehemmiyetini kavrayamadığı için, kendisine yeteri kadar asker vermemesine bağladı ve görünüşte kendi kendini eleştiren, fakat gerçekte padişahı tenkit eden bir şiir yazarak gönderdi:

Hâfızâ, Bağdad’a imdâd etmeğe er yok mudur?
Bizden bir imdad beklersin, sende asker yok mudur?
Ebû Hanîfe şehrin, Şîîler vîrân ettiler
Sende hiç gayret-i dîn ü Peygamber yok mudur?

Bu mektubu alan ve henüz 12 yaşında olmasına rağmen çok zekî bir padişah olan 4. Murad, onu derhal vazifeden azletti ve bunu, şu beyti yazarak ona bildirdi:

Bir âl-i sîret vezîri şimdi serdar eyledim.
Yüce Peygamber muîn olmaz mı, rehber yok mudur?

Hafız Ahmed Paşa’nın yerine vezir-i azam ve serdar-ı ekrem tayin edilen Hüsrev Paşa, derhal Bağdad’a hareket etti. Bu azimli ve cesur vezir, serhad boylarında yetişmiş, tecrübeli askerlerle çalışmak istiyor ve:

-Sakal ve bıyığına tarak batmamış sabilerin bu orduda yeri yoktur, diyordu.

Önce, İran askerinin yardım yollarını kesmek için Hemedan üzerine yürüdü. Burada bir İran birliğini bozguna uğrattıktan sonra, Hemedan’ı zaptetti. Bu muharebe sırasında bir yeniçeri subayı, bıyıkları henüz terlemiş olan genç bir askerin büyük karamanlıklar gösterdiğini gördü ve bunu Hüsrev Paşa’ya haber verdi. Emrini dinle meyenleri en şiddetli şekilde cezalandıran Hüsrev Paşa, derhal paşaları topladı ve:

-Bıyığına tarak batmamış bir çocuk, ordu-yu hümayuna nasıl katılmış? Ne dersiniz?

Bu söylentiyi bütün paşalar duymuşlardı. Mihriban muharebesinde, kız gibi güzel bir çocuğun kır atını kişnete kişnete yalın kılıç düşman saflarına daldığını bütün asker görmüştü. Paşalardan biri:

-Genç Osman derlermiş devletlim, dedi.

Hüsrev Paşa kaşlarını devirdi. Genç Osman ismini o da duymuştu. Gerçi yüzünü gören yoktu ama, şöhreti dillere destandı.

-İstihza mı edersiniz, Genç Osman bir sabi midir? Dedi.

Paşalar susmuştu. Anadolu beylerbeyi Zor Murtaza Paşa’nın gözleri dolu doluydu.

Osmanlı ordusu Hemedan’dan sonra İran ordusunu tekrar yakalamış ve yine büyük bir bozguna uğratmıştı. Bu savaşta da Genç Osman, cengin en kızgın bir anında kır atıyla ileri atılmış ve önüne geleni devirip, zaferin kazanılmasına mühim bir rol oynamıştı. Hüsrev Paşa, bu muharebede Anadolu sipahilerinin kumandanı olan Zor Murtaza Paşa’yı çağırarak, derhal bu çocuğu bulup huzuruna getirmesini istedi. Bu emir üzerine Murtaza Paşa, dışarı çıktı. Bütün beyler ve paşaların gözleri kapıya dikildi. Merak ve heyecanla bekliyorlardı. Aradan epey zaman geçti, kapı açıldı. İçeriye Murtaza Paşa ile birlikte 15- 16 yaşlarında gözüken, arslan yapılı bir erkek güzeli girdi. Ağır ve vakarlı adımlarla Hüsrev Paşa’ya yaklaştı, selam verdi. Paşa gür bir sesle sordu:

-Adın nedir?

-Genç Osman

-Bıyığına tarak batmayanların orduya alınmamasını emretmiştim. Hilafına hareket edenlerin cezalandırılacağını bilmez misin?

-Benim bıyığım var!

Halbuki Genç Osman’ın ne sakalı, ne bıyığı vardı. Serdar-ı ekrem ile istihza etmeye gelmezdi. Hüsrev Paşa tarağını çıkarıp uzattı:

-Al öyleyse, bıyığına batır!

Genç Osman tarağı aldı ve herkesin meraklı bakışları arasında birden üst dudağına sapladı

-İşte bıyık paşam. Mertlik bıyıkta değil, yürektedir.

Beyler ve paşalar başlarını öne eğmişlerdi. Murtaza paşa gözyaşlarını tutamamış ağlıyordu. Hüsrev Paşa da Osman’ın dudağından akan kanlara baktı ve:

-Haydi birliğine git oğul, ben sözümü geri aldım, dedi.

Ordu, 6 Ekim 1630 gecesi Bağdad’ı tekrar kuşattı. Genç Osman, Murtaza Paşa’nın alemdarı olmuştu. Topçu ateşiyle açılan gedikler, şehitlerle doluydu. 8 Kasım akşamı bütün birliklere, ertesi gün umumi taarruza geçileceği bildirildi. 9 Kasım’da başlayan taarruzda Murtaza Paşa, kuvvetlerinin başında ilerliyordu. Genç Osman da yanındaydı. Surlara çok yaklaşmıştı. Naralar, feryatlar birbirine karışıyordu. Baş sancaktar elinde sancağı olduğu halde ileri fırladı, fakat vurularak düştü. Şimdi sıra Genç Osman’daydı. Yanında duran Murtaza Paşa’ya baktı, düşen sancaktarın elindeki sancağı aldı ve koşarak hendeği geçti. Yağmur gibi yağan kurşunlara aldırış etmeden kale bedenine tırmanmaya başladı. Sanki kellesini koltuğuna almıştı. Nihayet emeline ulaştı, surların üzerine çıkmayı başarmıştı. Hemen sancağı dikti, fakat arslan gibi bedeni yüzlerce kurşunla delik deşik olmuştu. Hemen oracıkta son nefesini verdi, şehid oldu. Surların üzerinde dalgalanan sancağı gören Osmanlı askeri, artık zaferin kazanıldığına inanarak büyük bir gayretle surlara yüklendi ve morali iyice bozulan İran askerini geri püskürterek kaleden içeri girmeyi başardı. Zaferden sonra Hüsrev Paşa, Genç Osman’ın hemen bulunmasını emretti.. Onu mükafatlandıracak, kahraman lıklarını padişaha arzedecekti. Biraz sonra gelen haberle, surlara sancağı dikerken şehid olduğunu öğrendi. Demek ki nice bıyığı gür bahadırlardan daha cesurdu.

Bu sefere iştirak eden Kapıkulu Süvarilerinden biri olan Kayıkçı Kul Mustafa, Gencosman için şu ağıtı yaktı:

Genç Osman dediğin bir küçük uşak
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Elinde merdânî bir pala bıçak
Allah Allah deyip geçer Genç Osman

Bağdad’ın kapısın Genç Osman açtı
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı
Kelle koltuğunda üç gün savaştı
Sancağı surlara dikti Genç Osman

Bağdad’ın içine girilmez yastan
Her ana doğurmaz böyle bir aslan
Cennete uçtu ol şah-ı merdan
Şehidlere serdar oldu Genç Osman



Osmanlı şairlerinden Çâkeri, bir ara Sultan II. Bayezid’e nedimlik etmiş ve sancakbeyliği de yapmıştı. Kendisi pek genç olmasına rağmen, hastalıktan dolayı rengi sararmış, sakalı da ağarmıştı. Bu yüzden sakalını siyaha boyardı. Bir gün Sultan II. Bayezid ona:

“Çâkeri, sakalındaki bu nuru ne için zulmete tebdil edersin? Ak sakalının yüzüne kara çalıp mücrimler gibi teşhir edersin?” diye sorunca Çâkeri:

“Devletlû padişahım! Yaşımı hiç şüphesiz ki bilirsiniz. Fakat sakalım yalan söylüyor. Bu yüzden ona kızdım. İntikam almak için yüzüne kara çaldım” cevabını verir.



Kanuni Sultan Süleyman tahta çıkalı tam 46 sene olmuştu ve yaş da 73 olmuştu. Osmanlı devletiyle yaptığı her savaşta mağlup olan Avusturya İmparatorluğu, padişahın artık ölüm döşeğinde olduğu sanarak sınırlarımıza saldırıyor, Osmanlıya bağlı hristiyan beyleri, devlete karşı kışkırtıyordu. Devrin sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa, Avusturya elçisini çağırarak:

-İhtiyar aslanı uykudan uyandırmayın. 46 yıldır cihad meydanlarında kılıç sallayan saadetlû padişahım hâlâ dinç ve gençtir. Onu asla savaşa teşvik etmeyin. Aslanım bir kere uyanırsa bütün haçlı devletler bir araya gelseler nafiledir.

Fakat Avusturya’nın tacizleri devam ediyordu. Bunun üzerine sefere karar verildi ve ordu-yu hümayun 1 Mayıs 1566’da Edirnekapı’dan hareket etti. Başta cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman bulunuyordu. Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa’nın bütün karşı oymalarına rağmen padişah bu sefere de çıkmakta ısrar etmişti. Bacaklarında, kendisini çok rahatsız eden Nikris hastalığı vardı. Çok acı çekiyordu. Buna rağmen:

-Benim gibi bir padişah rahat döşeğinde ölmemelidir. Biz gaza meydanlarının beklediği bir hükümdarız, diyordu.

At üzerinde durmaya takati olmadığı halde, halkın kendisini dinç olarak görmesi için güçlükle ata binmiş,

-Padişahım devletinle çok yaşa!

Sadaları arasında atını yavaş yavaş sürüyordu. Halbuki birkaç gün önce hekimler, mutlaka arabaya binmesini tavsiye etmişlerdi. Ancak at üzerinde daha fazla duramadı, Edirnekapı’dan çıktıktan sonra padişahı hemen bir arabaya bindirdiler.

Ordu-yu hümayun, padişahın rahatça yol alabilmesi için ağır ağır ilerliyordu. Nihayet, daha önce Kanuni tarafından fethedildiği halde, birkaç ay önce Avusturya’nın eline geçen Zigetvar üzerine gidildi. 5 Ağustos günü kuşatma başladı. Bu kalenin etrafı üç sıra hendek ile çevrili olduğundan Osmanlı tarihinde buraya Adaşehir denirdi. Kuşatma aşladığı gün Kanuni, yatağa düştü. Uzun ve meşakkatli yolculuk padişahı çok sarsmıştı. Buna rağmen Sokollu Mehmet Paşa’yı sık sık çadırına çağırarak talimatlar veriyordu. Bir gün Paşa:

-Sultanım, eğer top sesleri sizi rahatsız ediyorsa, otağınızı biraz uzağa alalım, deyince,

-Sen ne söylersin Lala? Bu top sesleri bize ninni gibi gelir. Biz barut dumanları arasında ömrümüzü geçirdik. Allah bir kuvvet verse de asker evlatlarımızın saflarında yer alsak, dedi.

Aradan birkaç gün geçmişti. Top seslerinin arttığı bir akşam padişah yerinden fırladı. Bunu gören başhekim Bedrettin Çelebi yatağa doğru koştu ve

-Aman sultanım, ne yaptınız? Mübarek bedeninizi zedelersiniz. Yatınız, diye yalvardı.

Fakat padişah,

-Bu kale benim bağrımı yakar dilerim Hak’dan, ateşlere yana! Giydirin benim ak libaslarımı, verin kılıcımı. Yeniçeri evlatlarımla metrislere atlamak isterim.

Daha sonra ellerini kaldırdı ve:

-Yâ Rabbi! Zigetvar’ı almadan benim canımı alma! Diye dua etti.

Bu sırada Sokollu Mehmet Paşa huzura dahil oldu. Padişahı ayakta görünce şaşırdı ve ayaklarına kapandı

-Aman şevketlü sultanım, ne yaparsız?

Sultan Süleyman’ın sesi perde perde yükseliyordu:

-Neden mani olursuz? Ben padişahınız değil miyim? Ya sen lala, sen neden ikdam göstermezsin? Neden isbat-ı liyakat göstermezsin?

Fakat sesi birden kısıldı, Yanıbaşında bulunan Bedrettin Çelebi’nin omzuna dayandı. Bacaklarında takat kalmamıştı. Tam bu sırada dışarıdan davul sesleri gelmeye başladı. Bunlar zaferi müjdeliyor, Zigetvar’ın zaptedildiğini haber veriyordu. Bir anda otağ-ı hümayunda bir sessizlik oldu. Padişah ellerini kaldırarak:

-Yâ Rabbi sana şükürler olsun! Bana bu zaferi de görmeyi nasib ettin, dedi.

Çok heyecanlanmıştı. Birden fenalaştı ve yatağın üzerine yığıldı. Dudakları kıpırdıyor, yanındakilere işaretle birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Ağzından son defa “Allah” sözü çıktı ve, 46 sene, sadece Osmanlı devletine değil, koca dünyaya hükmetmiş cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman, çok arzu ettiği harp meydanlarından birinde son nefesini verdi.



Fatih, hocası Molla Gürani Hazretlerini çok severdi. Onu bir şekilde mükafatlandırmak istiyordu. Bir gün ona:

“Hocam, çoktandır düşündüğüm bir şeyi size açayım. Ben sizi Vezir ve Sadrazam yapmak istiyorum, ne dersiniz?” dedi. Genç padişah, hocasının bu teklif karşısında minnet ve şükranla dolacağını ve bunu memnuniyetle kabul edeceğini tahmin ediyordu. Fakat Molla Gürani:“Hayır, münasip değildir. Bir kere, ben iyi veya kötü bir ilim adamıyım. Ama siyasette muvaffak olup olamayacağım belli değildir. Hırs yüzünden, yapamayacağım bir işe kalkışırsam devlete zarar veririm. Lakin daha mühim sebep de şudur; emriniz altında bu kadar kıymetli devlet adamları vardır. Onların hepsi, bir gün çalışmalarının mükafatlarını görme emelindedirler. Onlar siyaset basamaklarını tecrübeyle aşıp birer birer yükselirlerken benim gibi dışarıdan biri bu mevkiye gelirse, şevk ve cesaretleri kırılır. En iyisi, ben kendi işimi yapayım, siz de o makama onlar arasından ehil olan birisini getiririniz.


{mosimage}Yemen fatihi Koca Sinan Paşa, üçüncü defa sadrazam olmuştu. Ömrü harp meydan ların da geçmiş olan bu ihtiyar vezir,

-Yâ Rabbi! Bana bir zafer daha kazandırmadan canımı alma!

Diye dua ediyordu. Yaşı doksana varmış olmasına rağmen hâlâ dinç ve azimli idi. Bu günlerde Bosna valisi Hasan Paşa’nın, Avusturya sınırına yaptığı bir akında kendisi ile birlikte birçok akıncı şehid düşmüştü. Avusturya imparatoru 2. Rudolf, şeir meydanlarına Türk çanı koydurmuş, sabah, öğle ve akşam saatlerinde çaldırarak halkı kiliselere dolduruyor ve Türk akıncılarının şerlerinden koruması için dua etmelerini emrediyordu.

Hasan Paşa’nın şehadetini duyan Sinan Paşa artık eli kolu bağlı duramazdı. Toplanan Divan-ı Hümayunda, herkes savaş aleyhdarı iken, Sinan Paşa’nın ısrarı ile fikirlerini değiştir mek zorunda kalmışlardı. Veziriazam:

-Devletin namusu nerede kaldı? Koskoca bir vezir şehid edilir, serhadlerdeki sancaklar yağma edilir, halka işkence yapılır, bu ne iştir? Billah küffarın hakkından gelmek gerektir.

Diye herkesi savaşa teşvik ediyordu.

Nihayet 1593 yılında Avusturya üzerine sefer açılmasına karar verildi. Bu sefere Veziriazam Koca Sinan Paşa kumanda edecekti. Fakat savaş yıllarca devam ettiği halde bir neticeye ulaşılamadı. Nihayet Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi, eğer Padişahın da sefere çıkıp yeniçerilerin başına geçerse zaferin kazanılacağını söyledi. Bu arada, bütün ömrü, kazandığı zaferlerle süslenmiş olan veziriazam Sinan Paşa, bir zafer kazanmadan 1596’da vefat etti. Yerine İbrahim Paşa veziriazamlığa getirildi. Bu da padişahın sefere çıkması için gayret ediyordu. Nihayet 1596 yılı 21 Haziranında Padişah 3. Mehmet, azametli bir ordunun başında sefere çıktı. 2 hafta içinde Macaristan topraklarına girdiler. İlk olarak, daha önce Osmanlı topraklarında iken Avusturyalılar tarafından zaptedilen Eğri kalesi alındı. Fakat büyük bir Avusturya ordusunun buraya doğru ilerlemekte olduğu haberi geldi. Bunun üzerine kalenin kuzeyindeki ovada harp düzenine girildi. Nihayet iki ordu 26 Ekim 1596’da karşı karşıya geldi. Avusturyalılar, daha önceki savaşlardan epeyce tecrübe kazanmışlar, kesin zaferin ancak, padişahın otağına saldırmak ve onu öldürmek veya esir almakla sağlanabileceğine inanmışlardı. Bu yüzden bütün Avusturya ordusu, Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanatlarına değil, yalnızca merkezdeki kuvvetlerine saldırdı. Şiddetli bir muharebe başladı. Ağır kayıplar vermelerine rağmen merkez kuvvetlerimizi dağıtmayı başardılar. Padişahın durumu şu anda tehlikede idi. Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi, telaşa kapılan padişahı teskin etmek için:

-Nusret sabır iledir sultanım. İnşaallah zafer bize müyesser olacaktır, diyordu.

Bu sırada düşman birlikleri, padişahın muhafızlarını da bertaraf etmiş, çadırın yakınına kadar gelmişlerdi. Yavuz Sultan Selim Han’ın nedimi Hasan Can’ın oğlu olan Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi, padişaha hissettirmeden, bütün aşçılar, sakalar, hademeler ve ne kadar hizmetkarlar varsa topladı ve onlara durumun ciddiyetini anlattı Hepsi de mutfaktaki kepçe, satır, bıçak, şiş gibi ne varsa silah olarak ellerine aldılar ve çadırın önüne kadar gelmiş olan düşman askerine saldırdılar. Sadettin Efendi bunları, tekbirler getirerek, naralar atarak teşvik ediyor, kendisi de elinde bir satırla eh önde savaşıyordu. Bu öyle bir savaştı ki, şimdiye kadar tarihte bir benzeri görülmemişti. Bir aşçıbaşı çorba kepçesini bir Macar generalin kafasında kırarken, bir hademe, kuzu çevirmek için yapılmış bir şişle, tepeden tırnağa kadar silahlı bir Avusturyalı nefere saldırıyordu. Düşman, bu şecaat ve kahramanlık karşısında neye uğradığını anlayamadı ve bir anda durakladı.

Bu sırada Sadettin Efendi, öncü kuvvetleri kumandanı Cağaloğlu Sinan Paşa’yı buldu ve:

-Ne durursuz? Savlet eyleyecek zaman bu zamandır. Padişahımız ziyadesiyle ikdam bekler. İbraz-ı şecaat edecek dem, bu demdir.

Dedi. Cağaloğlu, emrindeki bütün kuvvetlerle taarruza geçerek düşmanın sol kanadını parçaladıktan sonra, hemen merkeze saldırdı ve otağ-ı hümayunu ele geçirmek isteyen düşman kuvvetlerini darmadağın etti. Böylece, Osmanlı Padişahını, çok kötü neticeler verebilecek bir akıbetten kurtardı. Bu haberin asker arasında duyulması ile moraller birden yükseldi ve son bir hücuma geçen sipahiler, Avusturya ordusunu büyük bir mağlubiyete uğrattılar. Fakat bu zaferin asıl kahramanları, Hoca Sadettin Efendi ve onun teşviki ile padişahı korumak için canlarını ortaya koyarak, sayıları kendilerinden kat kat daha fazla, tepeden tırnağa silahlı düşman askerine, kepçe, bıçak ve şişlerle saldıran aşçı ve hizmetkarlardı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter