Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bayezid Han, İstanbul’da yaptırdığı caminin açılışında hazır bulundu. Zenbilli Ali Efendinin kardeşi, meşhur âlim ve vâiz Muhyiddin Mehmed Çelebi’ye vaaz ettirdi. Padişah, camide ilk namaz kıldıracak olan kimsenin, büluğ çağından bugüne, bir defa ikindi namazının sünnetini terk etmemiş bir kimse olmasını arz ediyordu. Cemaate ilan edilince kimse çıkmadı. Padişah mecbur kalıp; “Elhamdülillah, müddet-i ömrümüzde hiçbir ikindi vaktinin sünnetini kaçırmadık” diyerek bizzat imamete geçti. Yine Bayezid Camiinin açılışında Hacı Bayram-ı Velînin yoluna mensup ilim, edeb ve vekar sahibi olan Baba Yusuf Sivrihisarî, namazdan sonra kürsüye çıkıp öyle tesirli bir vaaz yaptı ki, Padişah ve camide bulunan cemaat ağlamaya başladılar. Ağlamalarıyla cami inledi. Caminin açılışını seyretmek için gelip dışarıda bekleyen Hristiyanlardan üçü, bu hal den çok etkilenerek derhal camiye girip Baba Yusuf Sivirhisarî’nin huzurunda Müslüman oldular. Bu hadiseyi gören Sultan II. Bayezid Han, yaptırdığı caminin ilk açılışında böyle bir hadisenin vuku bulmasından dolayı çok sevinip memnun oldu. Müslüman olan 3 Hristiyana pek çok mal ve para hediye etti.



Fatih Sultan Mehmed, Avrupa’nın kapısı olan Belgrad’ı 13 Haziran 1456 günü kuşatmıştı. Kale yarımada şeklinde, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştikleri yerde olup, çok iyi bir şekilde tahkim edilmişti. Hristiyanlar, Orta Avrupa’nın kapısı ve kilit noktası olan Belgrad’ın müdafaası için büyük hazırlıklar yapmışlardı. Muhasara sadece kara tarafından başlamıştı. Bu yeterli değildi, zira kalenin nehir yoluyla irtibatı devam ediyordu. Macarların kendisini millî bir kahraman olarak gördükleri Hunyad gelmeden önce kaleye girmek lazımdı.

Yapılacak şey, Macaristan tarafına geçilerek Hunyad’ın yolunun kesilmesiydi. Fakat bazı Vezir ve Beyler, Belgrad’ın uzun müddet dayanamayacağına inandıkları bu hareketi lüzumsuz buluyorlardı. Harp usullerine vakıf olan ve bir çok tecrübesi olan Rumeli Beyler beyi Karaca Paşa aynı fikirde değildi. Muhasaranın üçüncü gününde toplanan divanda fikirlerini söyledi. Bir kısım kuvvetle Macaristan tarafına geçerek kaleye yardıma gelecek Hunyad’ın karşılanması nj teklif ederek:“Padişahım! Ben kuluna destur ver. Tuna’nın öte yakasına geçeyim. Hisar karşısında durarak gelecek küffarın önüne çıkayım” dedi. Rumeli Akıncıları ve Sancak Beyleri bu fikre katılmadılar. Karaca Paşa her ne kadar; “Paşalar, beyler, etmen, tedbir budur” dediyse de sözünü dinletemedi. Muhasaranın devamına karar alınan divandan çıkıldığında, Karaca Paşa âdeta ağlamaklı olmuştu. Birlik te olduğu Yeniçeri Ağası Hasan Ağaya:“Ağa, kişi dostunu böyle mi destekler?” diye serzenişte bulundu. Hasan Ağa da dertliydi. Divanda kendisine söz düşmemişti. Diğer taraftan Sancak Beylerinin; “Karaca cenkten uzak kalmak için böyle söyler” dedikleri kulağına gelince kıpkırmızı oldu ve:“Padişahımız bilir. Biz Bizans surları önünde cenk ederken bu beyler neredeydi? Karaca ölümden korkmaz. Ben bu canı Padişahım ve devletim için bu tende saklarım.” Diye bağırdı.Yeniçeri Ağası onu teselli ederek; “Hiddetlenme Karaca! Ben seni bilirim. Git efendi mize durumu tekrar arz eyle” deyince, Karaca Paşa; “Yok Ağa yok, olan oldu” dedi.Muhasara bütün şiddetiyle devam ediyordu. Vidin’de toplanan Osmanlı donanması Segedin’den gelecek yardıma engel olmak için Belgrad önüne geldi ise de, Hunyad’ın donanmasına mağlup oldu. Şiddetli bir hücuma geçileceği sırada Hunyad, kaleye yardıma geldi. Bu durum, savaşın şiddetini bir kat daha arttırmıştı. Padişah o zaman Karaca Paşaya hak verdi. 13 Haziran ile 20 Temmuz arasında devam eden muharebeler çok kanlı olmuştu. Hunyad’ın kumandayı ele almasıyla morali düzelen düşman, inatla bütün hücumlara karşı koyuyordu. Sultan 20 Temmuz günü Karaca Paşayı huzuruna kabul ederek, ertesi gün için umumi bir taarruzun yapılacağını, kendisinin de ordunun başında bulunacağını söyledikten sonra:“Karaca, senden her zamankinden fazla gayret beklerim. Mârûzâtın sem’i itibara alınmadı diye neden gam çekersin?” diye sordu. Karaca gözleri dolu olarak;“Padişahım! Sen hemen emret, billah Allah yolunda şehid olmaktan başka düşün cem yoktur. Canın ne kıymeti vardır ki devletlim?” cevabını verdi.Ertesi gün sabahın erken saatlerinde mehter cenk havası vururken, umumi hücum başladı. Karaca Paşa en öndeydi. Yanında Yeniçeri Ağası Hasan Ağa vardı. “Hey gaziler yürüyün!” nâralarıyla ileri atıldılar. Muharebe bütün şiddetiyle devam ediyordu ve tam Osmanlıların zaferiyle neticelenecek bir seyir takibetmeye başladığı sırada önce Karaca Paşa, sonra da Hasan Ağa şehid oldu. Osmanlı ordusundan 5.000 kişi kaleye girmeyi başar mıştı. Fakat başlarında Karaca Paşa ve Hasan Ağanın olmadığını fark eden Hunyad karşı taarruza şehre girenleri çıkarttıktan sonra, bütün gücüye ordugaha saldırdı. Bunun üzerine Padişah, ordugaha giren düşmanı karşıladı ve; “Kullarım ne durursunuz?” nârasıyla ileri atıldı. Bunu gören Yeniçeriler tekrar düşmana saldırdı. Hunyad, akşam olduğunda 10.000’den fazla ölü bırakarak Belgrad’a geri çekildi. Fatih, Karaca Paşa ve Hasan Ağanın niçin huzura gelmediğini sorunca, paşalardan biri, ikisinin de kaleye girerken arka arkaya şehid olduklarını haber verdi. Karaca Paşa son nefesini verirken; “Padişahıma söyleyin! Allahü teâlânın emrine uyarak bu canı devletim ve onun için veriyorum” demişti. Koca Fatih, hiçbir zor karşısında eğilmeyen başını eleri arası na alarak;”Vah Karaca Paşam vah! Vah Hasan’ım!” diye göz yaşı döktü.



Kanuni Sultan Süleyman Han Belgrad seferine çıkmıştı. Kaleye iki günlük mesafede son defa mola verdiler. Askerler, çevredeki çeşmelerden istifade edip abdest tazelemeye, su ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorlardı. Çeşmelerden birinin yakınında bir manastır vardı. Bu manastırın baş rahibi, Osmanlı askerinin durumunu öğrenip haçlı ordusunu haberdar etmek için, manastırdaki rahibelerden birkaçını süsleyip, ellerine verdiği testilerle çeşmeye gönderdi. Rahibelerin geldiğini gören Osmanlı askeri, hemen çeşme başından ayrılıp rahibe lere sırtlarını döndüler ve testilerini doldurup gidinceye kadar kimse dönüp bakmadı. Rahibeler gelip durumu anlatınca, hemen kağıt kalem istedi ve haçlı ordusu kumandanına şunları yazdı:

“Ey Haçlı Kumandanları! Siz bu orduyla nasıl başa çıkabilirsiniz? Bu insanlar, hiç düşün meden canlarını Allah yolunda, kumandanları emrinde çekinmeden can veriyorlar. İnanıyorlar ki, gidecekleri yer Cennettir. Kadına kıza ehemmiyet vermiyorlar. Yanlarına gönderdiğim rahibelere sırtlarını döndüler. Mala-mülke de önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini terkederek cihada çıkıyorlar. Herkese iyi davranıp kimseye zulmetmiyorlar. Ey Haçlı Kumandanları!.. Siz onlardaki bu hasletleri ortadan kaldırmadan karşılarına çıkıp savaşmaya kalkışırsanız, elinize binlerce askerinizin canına mal olacak acı bir tecrübeden başka bir şey geçmez. Buna rağmen Haçlı kumandanları, kahraman Osmanlı askerinin kılıç larına yem olmak için âdeta birbirleriyle yarış ederler ve Osmanlı askerine yeni zaferler kazandırırlar.”İşte bu mektup, Osmanlı askerinin başarılarının en büyük sebebini açıkça anlatmakta dır. Avrupalılar, kendi kötü hasletlerini Osmanlılara aşıladıkları zaman, ancak bu şekilde onları yenebileceklerini farkedince, faaliyetlerini bu yönde yoğunlaştırdılar.



1915 senesi Sonbaharının serin yağışlı günlerinden biri. I. Dünya Savaşı bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri ölüyor bini yetişiyor. İhtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor ve yurdumuza düşman çizmesi basmasın diye el açıp Allah’a dua ediyor. Cepheye durmadan takviye kuvvetleri gidiyor. İşte o kuvvetleri götüren tren, Bilecik istasyonunda beklemektedir. Askerlerin hepsi sakin, belki bir daha geri dönmeyecekler. Ama şehid olma inancı gönüllerine huzur veriyor.

Sevkiyat subaylarından biri, vagonların arasında sessiz, hareketsiz bir gölge görür. Merakla, şüpheyle yaklaşır. O anda çakan şimşeğin aydınlığında şunlara şahit olur:Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı ihtiyar bir Türk anası, çakılmış gibi orada duruyor. Yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen, huşû içinde beklemektedir. Anadolu’ nun cefakar, vefa timsali ve sabırlı anası ile yaklaşan subay arasında şu konuşma geçer:-Valide, yağmurun altında niye böyle bekliyorsun?-Trende oğlum var. Onu selametlemeye geldim-Oğlun kimdir, nerelisin?-Söğüt’ün Akgünlü köyünden Mehmedoğlu Hüseyin-Onu görmek ister misin, çağırayım mı?-Sana dua ederim. Ona söyleyecek bir tek sözüm var.Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana son olarak:-Hüseyin’im, yiğit oğlum benim!...Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağaların Çanakkale’de şehit düştüler. Bak son yongam sensin. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme. Yolun Şıpka’ya düşerse dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Alla yolunu açık etsin.Hüseyin son defa anacığının elini öptü. Yaşlı gözlerle oğluna bakan Türk anası, son evladını da dualarla bu şekilde cepheye uğurladı.



Çanakkale savaşlarına katılan bir Fransız Generalinden, memleketine döndüğünde savaş hatıralarını anlatmasını istediler. General söze; “Fransızlar böyle mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirler!..” cümlesiyle başlaması üzerine bir gazetecinin; “Neden iftihar edebilirmişiz?” sorusuna General, dünya savaş ve insanlık tarihine altın harflerle yazılacak bir menkıbeyle cevap verdi:

“Çünkü Türkler tam bir erkek gibi dövüşüyorlar ve savaş şartlarına riayet ediyorlar dı. Hiç unutmam, savaş sahasında dövüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az önce aynı topraklar üzerinde Fransızlar ile Türkler süngü süngüye gelip, iki taraf da ağır zayiat vermişti. Bu sırada gördüğüm bir sahneyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyordu. Onun yanı başında da bir Türk askeri vardı. Dikkat ettim, Türk askeri gömleğini yırtmış, Fransız askerinin yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Yanına gittim ve tercüman vasıtasıyla aramızda şu konuşma geçti:-Niçin öldürmek istediğin düşmanına yardım ediyorsun?Mecalsiz bir halde bulunan Türk askeri cevap verdi:-Bu yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi. Dilinden anlamıyordum ama, herhalde annesi olacak. Demek ki onun bekleyeni var. Benim ise kimsem yok. Ölsem ne çıkar? Onun için istedim ki, o kurtulup annesinin yanına gitsin!..Bu asil duygu üzerine hüngür hüngür ağlamaya başladığımda emir subayı Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaranın, yanaklarımdan sızan gözyaşlarımı dondurduğunu hissettim. Türk askerinin göğsünde, bizimkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir avuç ot tıkamış, kanamsına mani olmak istemişti. Az sonra ikisi de öldüler. İşte, kendi temiz gömleğinden yırttığı bezle, kendi yarasından vazgeçip düşmanının yarasını saran böyle kahraman bir milletle dövüştüğümüz için daima iftihar edebiliriz efendiler...



I. Dünya Savaşında Irak cephesinde görevli bir batarya kumandanı şöyle bir hatıra sını nakleder:“Harbin son seneleriydi. Bağdat cephesindeki üstün İngiliz kuvvetleri ordumuzu geri çekilmeye mecbur etmiş, Fırat nehri boyunca kuzeye doğru ilerliyordu. Çekilmemiz bir bozgun şeklinde olmayıp harbin gereğiydi. Bir aralık ordumuzun artçı birlikleri, düşman kuvvetleriyle Şatt-ül-Edhem denilen yerde muharebeye tutuştu. Sabahtan öğleye kadar bütün silahların ateşleriyle, çölün kızgınlıklarında her taraf alev alev yanıyordu. Bütün hınç ve güçleriyle saldıran düşman kuvvetleri, bir an önce mukavemetimizi kırmak istiyorlardı.

Müdafaa eden kuvvetlerimizin sayısı, düşmanla nisbet edilemeyecek derecede azdı. Fakat bu kahramanlar çok itaatli ve birer iman kalesiydiler. Düşman hücumları, bu mert ve cesur vatan evlatlarının göğüsleri karşısında eriyordu. Harbin en kızgın yerinde Kolordu Kumandanı, düşmanı yandan vurmak için yedek bir piyade alayı ile dört topu bulunan benim bataryama görev verdi. Arazi çırılçıplaktı. Alay ile beraber hareket ettik. Düşmandan tarafa gidiyorduk. Topçunun hareketi piyade gibi değildi. Şartlar güçtü ama ne olursa olsun alınan emir muhakkak yerine getirilecekti. Açık bir sahada olan hareketimizi gören düşman, bütün topçu atışlarını üzerimize topladı. bir yanardağın içine düşmüş gibiydik. Süratle ilerliyor, subay, erat ve hayvanlardan ölenlere hiç bakmıyorduk. Bir kişi de kalsak emredilen yere ulaşacaktık. Bütün meşakkat, eziyet ve sıkıntılara rağmen hedefe vardık. Şükürler olsun ki, birkaç şehid ve yaralıdan başka zayiatımız yoktu. Derhal topları mevzie sokup ateşe başladık. Düşman bütün gücü ile bizi hedef seçmiş ti. Toplar, gülleler, mermiler yağmur gibi yağıyordu. Bu saldırılar karşısında bataryanın imanlı ve itaatli subay ve eratı vazifelerini hakkıyla yapmakta, düşmana çok zayiat verdir mekteydi. Bizim ateşimiz karşısında iman ve itaat duvarını geçemeyeceğini anlayan düşman kahraman piyademizin süngüleri önünden kaçmaya başladı. Bu heyecanlı zamanda paşa mızı karşımda gördüm. Elimi sıkıp tebrik etti; “Aferin batarya kumandanı! Başarılı ateşiniz bize bu muharebeyi ve zaferi kazandırdı. Sizi ve mert, kahraman batarya subaylarınızı ve eratı tebrik ederim” dedi. Cevaben; “Sağ olunuz. Vazifemden ve emirlerinize itaatten başka bir şey yapmadım” dedim.



I. Dünya Savaşında Irak Cephesinde savaşan 6. Ordunun Kumandanı Halil Paşa, hatıralarında şöyle bir hadiseyi nakleder:27 Mart 1916 günü Irak’ta Felahiye muharebesinde boğazından ağır yaralanan 18. Kolordu 51. Tümen 9. Alay Emir subayı iken, bu muharebede kendi alayındaki bir bölüğe kumanda eden Üsteğmen Muzaffer, hayatının son dakikalarına geldiğini anlayınca sükûnet ile son görevini yapmaya başladı ve konuşamadığı için, cebinden çıkardığı bir mektup zarfının üzerine kurşun kalemle önce “kıble ne taraftadır?” diye yazarak sordu. Millî şeref ve fazileti bulunan ak yüzünü ve pak alnını, görevini başaranlara mahsus güzellikle huzur-u Peygamberîye çevirdi ve kalbindeki şehadeti diliyle anlatmaya takati olmadığından, kana boyanan o zarfın ortasına okunaklı bir şekilde kelime-i şehadeti yazdı. Sonra bu büyük asker, bölüğüne son sözü söylemek isteyerek aynı zarfın üç yerine; “bölük intikamımı alsın” cümlesini yazarak, ikisini imzaladı, üçüncüsünü ise imzalayamadan son nefesini verdi. Muzaffer Efendinin bu yüce davranışı, yani bir Türk subayının örnek maneviyatı olan o kanlı zarf, Askeri Müzeye gönderildi ve Türk çocuklarına ve gelecek nesillere cevher değerinde bir miras olarak kaldı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter