Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Çelebi Sultan Mehmed, Osmanlı İmparatorluğunun ikinci kurucusudur. Çünkü Ankara savaşında mağlup olan Osmanlı devleti dağılma tehlikesi geçirmişti.İşte bu sıralarda, Osmanlı devletini en çok uğraştıran, Karamanoğulları olmuştu. Çelebi Mehmed 1413 yılında tahta çıktı. Dost düşman bütün hükümdarlar tebrik ettiler. Gelen elçilere:-Biz de sulh içinde yaşamak isteriz. Velakin her devlet aynı şekilde davranmalıdır. Bu söylediklerimi, krallarınıza hükümdarlarınıza bildiresiniz, dedi.Fakat az zaman sonra Karaman üzerine sefer yapmağa mecbur kaldı. Çünkü adaşı Karamanoğlu Mehmet Bey, fırsattan istifade Bursa kalesini kuşatmıştı.

Padişah, Edirne’de, Osmanlı tahtına henüz oturmuş, Rumeli işlerine nizam vermekle meşguldü. Gelen haberciye seslendi:-Nicedir anlat!-Karamanoğlu Bursa’ya girdiğinde muhafızımız İvaz Paşama haber salmış; “Hemen kaleyi telim etmezsen, canını cellatta bilersin!” demiş.-Hacı İvaz ne yapmış?-“Osmanlı kale vermez, can verir” demiş efendim.-Hak Celle cümle paşalarımın yüzünü ağ eylesin...-31 gün Bursa’yı zorladılar Sultanım...-Hacı İvaz’ı alt edemediler, değil mi?-Tam dediğiniz gibi Padişahım.-Karamanoğlu ne işledi?-Hırsından kudurdu Devletlûm. Hemi de o kadar kudurdu ki, akıl almaz bir çılgınlık ta bulundu!...-Ne eyledi?-Ceddiniz Gazi Sultan Yıldırım Bayezid Han hazretlerinin kabrini yakmak deliliğin de bulundu.-Fesühnallah!... bu adam hırsı ve dünya tama’ı yüzünden ölecek.Bu densizliğe çok sinirlenen Çelebi Mehmed artık Karamanoğlu işini halletmeye kat’i olarak karar verdi.Temmuz ayı sonlarında küçük bir Osmanlı kuvveti Bursa’ya yaklaşırken, kurnaz Karamanoğlu kaçmayı tercih etti. Halbuki Osmanlılar, Musa Çelebi’nin cenazesini getiriyor lardı. Dedesinin yanına defnedilecekti. Karaman ordusu kaçarken, “Harman Danası” adlı subayları;-Osmanoğlu’nun ölüsünden bu kadar korkarız, ya dirisi gelirse halimiz nice olur? diye söylenmişti.Osmanlı Sultanı bütün haşmetiyle Bursa’ya girdi. Karamanlılar çoktan uzaklaşmış lardı. Bahadır kale muhafızı acı İvaz Paşa’ya “Vezirlik” payesi verildi. Dedelerinin ve babasının yakılmış kabirlerini ziyaret eden Padişah, Karaman seferine başladı. Bu arada bütün Anadolu beyliklerine de gözdağı verilip, devlet içinde birlik yeniden sağlanacaktı. Konya’ya giderken, Germiyanoğlu Yakup Bey, geçtiği yerlerde orduya çok yiyecek ikram ettiği için, Padişah memnun kaldı. Ayrıca Candar oğullarından Şehzade Kasım Bey de askerleriyle Osmanlı hizmetindeydi.Akşehir, Seydişehir, Beyşehir yoluyla Ortaçay denilen yere varıldı. Yapılan kısa muharebede Osmanlılar galip geldiler. Karamanoğlu Mehmed Bey, Taşeli taraflarına kaçtı. Sarp dağlara sığındı. Oğlu Mustafa bey de Konya kalesine sığındığı için kale kuşatıldı. Bir müddet sonra Mustafa Bey aman diledi. Çelebi Sultan, her zamanki gibi şefkatli davrandı. Müsait şartlarla bir anlaşma imzalayıp ordusuyla kuzeye döndü.Fakat Konya’dan çıkar çıkmaz Karamanoğlu tekrar Osmanlı topraklarına saldırdı. Çok üzülen genç ve dertli padişah hastalandı. Yanındaki tabipler, derdine çare bulamadılar. Germiyan beldesindeki meşhur doktor Mevlana Sinan çağırıldı. O günlerde şiddetli yağmurlar yağdı. Büyük seller aktı. Pek çok hayvan ve malzeme telef oldu. Orduda harekat ve maneviyat azaldı. Padişahın üzüntüsü ve hastalığı da şiddetlendi.Nihayet Tabip Sinan ordugaha yetişti. Çelebi Sultanı muayene etti. teşhisini koydu; dedi ki,-Padişahımızın hastalığı “Hafakan” illetidir. Kalb hastalıklarındandır. Sebebi, fazla üzüntüdür. Muhtemelen, Karamanoğlu’nun edepsiz hareketleridir.Bunu duyan Osmanlı vezirleri, paşaları, meşveret yaptılar. Sultanı en çok sevindirecek şey,Karamanoğlu’nun yakalanmasıydı. Bu görevi, Anadolu Beylerbeyi Bayezid Paşa üstlendi. Zaten Karamanoğlu ile eski bir tanışıklığı vardı. Gûyâ onu düşünüyormuş gibi haberler gönderdi;“Padişahın hastalığı ilaçla geçecek gibi değildir. Bu günlerde vefat ederse yakınlarda bulunmanız faydalı olur...” dedi.Karamanoğlu da casuslar yollayıp, Çelebi Sultan’ın hakikaten hasta olduğunu öğren mişti. Padişah, ordusunun başında olamayınca, Osmanlıları kolayca yenebileceği zannına kapıldı. Askerlerini tedbirsizce dağlardan indirmeye başladı. İşte bu kargaşalık sırasında Anadolu Beylerbeyi Bayezid Paşa, karamanlıları bastırdı. Askerini dağıttı. Mehmed Bey ve oğlu Mustafa’yı esir aldı. İkisi de elleri bağlı, Çelebi Sultan Mehmet Han’ın huzuruna getiril diler. Padişah bu iki Osmanlı hasetçisini görünce, diller destan nezaketini yine esirgemedi:-Ey Karamanoğlu, şimdi biz seni neyleyelim? Dedi.-Baki ferman efendimizindir, Sultanım.-Üstelik öz halamınız oğlusun!..-Kerem eyle Sultanım...-Yaptıkların arasında en çok neye üzüldük bilir misin?-Merhamet eyle Sultanım...-Bir Müslüman öz dayısının kabrini nasıl yakar? Cedd-i Mübarekimiz Yıldırım Han ın merkadinden ne istedin?-Affeyle Sultanım...Hakikaten Çelebi Mehmet, babasının kabrini yakan Karamanoğlu’nu bir türlü anla yamamış ve affedememişti. Fakat koskoca bir devlet beyinin böyle yalvarması, zaten merha met dolu kalbini yumuşatmak üzereydi. Ama biraz daha içini boşaltmak istiyordu. -Bu nice haldir ki, tarafımızdan iyi yüz gösterildikçe, sizin canipten daima hainlik gelir?-Hata ettik Sultanım-Revâ mıdır ki, biz Rumeli’de kafir ile cihad eyler iken, siz bizim evlad ü ıyalimizi taciz edesiz?-Suçluyuz Padişahım, lakin sizin merhametiniz bizim suçumuzdan da ziyade derler.-Bizler îlâ-yı Kelimetullah için gaza eyler iken, siz düşmanlarımızla ittifak edersiniz.-Hatalıyız Sultanım.-Ve dahi Roma’daki Rim-Papa ile anlaştığınızı işitmişiz!...-Gayrı cezamıza razıyız...-Bir Müslümana karşı hristiyanlarla ittifak helal midir?-Ettiğimiz günahları yüzümüze vurma Sultanım.-Ya edecekleriniz? Eyleyecekleriniz?...-Etmeyiz Sultanım, bir dahi eylemeyiz...--Sizlere nasıl güvenilir ki? Sırtımızı dönünce sözünüzden döner durursunuz!...Çaresiz kalan Karamanoğlu, bu sırada elini şişkince duran göğsüne bastırdı ve yerlere kadar eğilerek:-Bu can bu bedende sağ kaldıkça, bir dahi sadakatten ayrılmayacağıma yemin ederim, billah ederim Sultanım... diye ağır yeminler etti.Çelebi Sultan Mehmet Han bu ısrarlı yeminler karşısında Karamanoğullarını bir defa daha affetti. Üstelik Konya ve havalisini tekrar kendilerine bıraktı. İkisi birden:-Çok lütufkarsınız Padişahımız, Sultanımız... diyerek töhmetle huzurdan ayrıldı. Tabip Mevlana Sinan’ın teşhisi doğru çıkmış, Karamanlıların yakalanmasına çok sevinen Padişahın hastalığı geçmişti. Mevlana Sinan’a Hekimbaşılık, Karamanoğul larını yakalayan Bayezid Paşa’ya da Vezirlik payeleri verildi. Bir müddet sonra Karamanoğlu Mehmet Bey, ordugahtan epeyce uzaklaşmıştı... Sağına soluna bakındı. Kimsenin görmediğine kanaat getirince, koynunda kıpırdayan güvercini çıkarıp boğdu. Böylece, bedendeki canı-sözde! Öldürmüş oldu. Artık ettiği yemini tutmasına gerek kalmadığını anlatmak istiyordu. Merakla seyreden adamlarına:-Benim Osmanoğlu ile düşmanlığım kıyamete kadar sürecek, diye homurdandı.Bu sözleri Çelebi Sultan Mehmet’e naklettiklerinde:-Gayrı kendisini yerin göğün tek sahibi Allahü teâlâ’ya havale ediyorum...Güzel Allah’ım nasıl dilerse öyle yapsın...demekten kendini alamadı.Hakikaten çok geçmeden Karamanoğlu, bir top güllesiyle parçalandı. Ettiklerinin cezasını çekmeye gitti.



Üçüncü Murâd Hanın yerine geçen Üçüncü Mehmed Han ve ondan sonra tahta çıkan Birinci Ahmed Han da Şeyh Hüdâyî hazretlerine büyük bir saygı ile bağlı idiler.

Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyâsında; "Avusturya Kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü" görmüştü. Zâhiren bakıldığında rüyâ çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzûra getirilen âlimler ve rüyâ tâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbir edemedi. Nihâyet Üsküdar'da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin, bu rüyâyı tâbir edebileceğini arz ettiler.

Pâdişâh Birinci Ahmed bir mektup yazarak, yakınlarından biriyle gönderdi ve tâbir edilmesini ricâ etti. Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin kapısını çaldığında, onun içerden elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu da Pâdişâha verilmek üzere verdi ve; Sultânımızın gönderdiği mektûbun cevâbıdır." buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal mektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Birinci Ahmed Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbı gönderilmişti.Sultan AhmedHan, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu. Deniyordu ki: "Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mahlûklarda ise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla bu rüyâdan İslâmın temsilcisi olan pâdişâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı." Pâdişâh bu tâbiri pek beğendi ve; "İşte gördüğüm rüyânın tâbiri budur." dedi. DerhalAzîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine bin altın gönderdi.



Bütün Osmanlı Padişahları çok dindardılar. İkinci Murad’da dedeleri gibi âlimlere pek saygılı idi. En kıymetli hocalardan ders almıştı. Çocukluğundan beri onlarla beraberdi. Onların her dediğini can kulağıyla dinler ve yapardı. Bu yüzden büyüyünce büyük bir padişah olmuştu. Kendisini ziyadesiyle seven tebaası, O’na Koca Murad demekten hoşlanırdı.

Birgün etrafına hocaları, âlimleri, vezirleri toplamış sohbet ediyorlardı:-Engürü beldesinde bir âlim yaşarmış, adını duymuş musun Lâla?Sadrazam Çandarlı Halil Paşa koca kavuğunu saygı ile eğdi ve:-Hocamız daha iyi bilirler devletlûm...dedi.Padişahın en kıymetli hocası meşhur âlim Arabşah bir şeyler söylemek istedi:-Hacı Bayram Veli’den mi bahsedersiniz Sultanım?-Tanışır mısınız yoksa?Arabşah sakalını sıvazladı-Gönül gözü açık olanların cümlesi kardeş sayılır.Koca Murad gülümsedi:-Keşke biz de o kardeşliğe erebilseydik!-Efendim...Sen cümlemizin padişahı ve gönüllerimizin sultanısın-Asıl Sultanlık, hakiki bir âlime mürid olmaktır.-“Müslümanların en hayırlısı, âlimlere yakın olanlardır”-Belî Sultanım...Hacı Bayram’dan bu sebeple mi bahsedersiniz?-Eğer ki o Mübarek Pîr’e kavuşmak nasip olursa, Edirne’miz daha da nurlana caktır. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa sordu:-Nâme-i Hümâyûn mu yazalım Devletûm, yoksa ulak mı salalım?Uzun boylu Koca Murad ayağa kalktı. Her zaman sırtında bulunan yeşil, sırmalı cübbesi onu daha da heybetli gösteriyordu. Tatlı sesiyle emretti:-Her ikisini de Lâlam, her ikisini de yollamalıyız. İmkanımız olsaydı da keşke biz o Sultanın eşiğine varabilseydik. Velâkin Osmanlı’nın din ve dünya gailesi boynumuza vacip tir.1430 yılında Koca Murad Han dedesi Yıldırım Bayezid’in fethettiği Selanik kalesini tekrar fethetmiş, Edirne’ye dönüyordu. Yıldırım’ın Timur’a yenilmesinden sonra Selanik, Bizans’a geri verilmişti. İkinci Murad Han’ın sefer hazırlıklarını işiten Bizans İmparatoru kalabalık bir ricacılar heyeti gönderdi. Şehrin Venedik himayesinde kalmasını istiyor ve hesapsız hediyeler takdim ediyordu. Koca Murad elçilere:-Selanik, dedem cennetmekan Gazi Yıldırım Bayezid Han hazretleri tarafından fethedilmiş bir Osmanlı mülküdür. Mülkümüzden bir karış toprak vermeye bizim dahi salahiyetimiz yoktur. Ve kimsenin de almaya hakkı yoktur. Gönül rızası ile mülkümüzden çekilesiniz. Aksi halde Vallahil Azim ve Billahil Kerim. Dünya ve ahiret iki elim yakanızdadır.Yemininden döndüğü hiç görülmeyen yiğit padişah, birkaç gün sonra koç yiğit gazi leriyle Selanik önlerindeydi. Rumların ve Latinlerin müdafaa ettiği kaleyi 3 haftada ikinci defa fethetti. Sayısız ganimetlerle Edirne’ye dönerken, ulema ve vüzera, orduyu şehir dışında karşıladılar. başlarında büyük allâme, Osmanlı devletinin Şeyhülislamı Molla Şemseddin Fenârî bulunuyordu.-Gazanız mübarek ola Sultanım, dedi.Koca Murad tevazu ile başını eğdi ve.-Dualarınız bereketi iledir Hocam...-Cenâb-ı Hak bütün ümmet-i Muhammedi ve Osmanlı kullarını daima muzaffer eyleye...-Âmin!...Âmin!...-Bizim de size bir müjdemiz vardır devletlûm...-Hayırdır İnşaallah! -Hacı Bayram-ı Veli üstadımız buradadır.-Hay Allah sizden razı olsun. İnanın bu habere Selanik’in fethinden ziyade sevindikSonra hep birlikte babasının yaptırdığı Eski Camiye gittiler. Şükür namazı kıldılar.O hafta Cuma selamlığına çıkınca, Edirne sarayında Osmanlı ülkesinin en kıymetli âlimleri, şaîrleri, vezir ve gazileri toplandılar. Can sohbeti yapıyorlardı.Padişah çok neşeliydi. Güzel bir sual sordu:-Bilir misiniz ki bu Osmanlı devletinin kuvvet ve ihtişamı nereden gelir?Mecliste bulunanlar edeplice sükût ediyorlardı. Sessizliği Padişahın tatlı sesi yumuşattı:-Ülkemizde yaşayan Velilerden, âlimlerden, derviş gazilerden güçlenir Osmanlı milleti.-Haklısınız Sultanım, diyen Çandarlı’dan gayrısı gene susuyorlardı. Padişah devam etti:-O velilerin, âlimlerin hepsi birer ışıktırlar. Osmanlı topraklarını nurlandırır, irşad ederler. İşte bugün onlardan birine daha kavuştuk Elhamdülillah.Hacı Bayramı Veli önüne bakıyordu. Padişahın daha ziyade iltifat etmesinden korktuğu için, mevzuu değiştirmek istedi:-Sultanım Efendim...Şu Bizans keferesinin ettiklerini, bir de sizden işitmek isterdik, lütuf buyursanız da...dedi.Büyük Veli, Koca Murad’ın bam teline basmıştı. Koç burunlu Padişahın gözleri doldu, sesi gürleşti:-Bizans’ı bilmez misin Şeyhim? O ülkeyi dişiler idare eder. Her tedbiri kancıklıktır.-Cennetmekan Babanızla da uğramışlardı, değil mi?-Evet Üstadım. 17 yaşımızda Emir Buhari hazretleri bize kılıç kuşattılar. İşte padişah olduğumuz o an başladı Bizans’ın hileleri. Bir çok fitneler çıkardılar Osmanlı mülkünde. Fakat Emir Buhari hocamızın teşvik ve duaları bereketiyle bu fitneleri söndürdük. -Fakat şu Bizans fitnesi Osmanlı mülkü içinde bir ur gibi işler durur değil mi?-Evet Şeyhim, buna bir çare bulmak gerektir.Sonra birden aklına gelen şey, Padişahı heyecanlandırdı:-Hacı Şeyhim, bizim bir müşkülümüz vardır. Sizden bir işaret alırsak gam yemeyiz...Kerem eyle, destur ver...-Ne söylersin Hünkarım?-Acep şu Konstantiniyye şehrini fethetmek bizlere nasip olacak mı? Peygamber efendimizin müjdesine erişebilecek miyiz? Cümlemiz merak eder dururuz.Ak sakallı Hacı Bayram, gözlerini yerden kaldırdı. Başını sağa doğru çevirdi. Orada küçük bir çocuk değnek üzerine binmiş, süvarilik oynuyordu. Büyük Veli tane tane konuştu:-Her şeyin doğrusunu ancak Cenâb-ı Hak bilir. Velâkin bize öyle gelir ki, işte şuradaki çocukcağız ile şu bizim Kösemen (Akşemseddin) İstanbul’un fethini göreceğe benzerler.Koca Murad sevinçle gülümsedi:-O bizim oğlumuz Mehmed’dir.Hacı Bayram hazretleri doğruladı:-Fatih Sultan Mehmed!...O andan itibaren Koca Murad’ın gönlünde yepyeni bir niyet filizlenmeye başladı.Bu fikrini gerçekleştirmek için bütün engelleri aşmak istiyordu. Önce Bizans ve Venediklilerle anlaştı. Sonra Lehistan ve Macaristan ile Segedin Sulhunu imzaladı. En son kıskanç Karamanlıları susturdu. Artık Anadolu ve Rumeli’de sulh ve sükûn temin edilmişti. Nihayet oğlu Mehmed’i Edirne’ye çağırdı. Bir Cuma günü, bütün âlimler, vezirler, paşalar, ve devlet adamlarının huzurunda, padişahlığı kendi isteği ile oğlu Mehmed’e bıraktığını ilan etti. Bu hadise Osmanlı tarihinde tektir. Bunu yapabilmek için, Fatih’lere yol açabilmek için, ancak Koca Murad gibi bir Fatihler Babası olmak gerekir.



Fransızların dünyaca meşhur romancısı Claude Farrére, 1914 senesinde Saint Albans isimli yatıyla Akdeniz sahilerinde seyahate çıkmış, bu arada Anadolu’ya da gelmişti. Bu seyahatini daha sonra bir gazetede kaleme almıştı. Çanakkale’ye geldiği sırada başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır:

“Bir sabah erkenden Çanakkale boğazına girdik. Çok geçmeden, evleri kaba saba boyalı bir sahil şehri olan Çanakkale’nin önüne geldik. Demir attık ve karaya çıkmak için sandalı hazırlattım. Bir gün önce son konservelerimizi de bitirdiğimiz için, yatımıza yiyecek bir şeyler almak zorundaydık. Sandal rıhtıma yanaşmak üzereydi. Ayağa kalkmış, karaya sıçramaya hazırlanıyordum. Birden, iri yarı bir Osmanlı askeri, nöbetçi kulübesinden fırlayıp, ateşe hazır vaziyetteki tüfeği ni üzerimize çevirdi. Sonra da pek yumuşak olmayan bir sesle, geri dönüp geldiğim yere gitme mi emretti. Doğrusu, Osmanlı toprağına ayak basmak için pasaporta ihtiyaç olduğunu aptalcasına unutmuştum. Durum berbattı. Konsolosluktan yardım istemek mümkündü. Fakat bu iş çok uzun sürerdi. Çünkü Fransız bürokrasisi ağır işliyordu. Bizim ise hiç yiyeceğimiz kalmamıştı. Acilen karaya çıkıp birşeyle almazsak açlıktan ölecektik. Birden, “Ben Anadolu’dayım ve burası bahşişin vatanıdır” diye aklıma geldi. O zamana kadar duyduklarıma, dedi ki, demiş ki gibi şeylere inanıyordum. Kesemi açıp kocaman bir Osmanlı altını çıkardım. Bu 23 Franklık altın, Padişah hazretlerinin tuğrasını taşıyordu. Bahset tiğim altını askere uzaktan gösterdim, sonra da tüfeğini hemen geri çekeceğine inanarak ayak larının dibine fırlattım.Yanılmışım. Tüfek kıpırdamadı bile. Ve benim altınım, bir tekmede, istihfafla, sandalımın ortasına geri gönderildi. Osmanlı askeri, temiz ellerini kirletmemek için paraya dokunmamıştı bile. İnanılmaz bir şeydi bu! Fransa’dan ayrıldığımdan beri bir Akdenizli paramı reddediyordu. Artık yata geri dönekten başka yapacak bir şey yoktu. Ben de öyle yaptım. Üzgün, mahzun geri döndüm.YABANCIDAN KÂR ALINMAZGeceleyin ansızın karar verdim:“Hazırlayın sandalı! Diye emrettim. Sahile gideceğiz, ama gizlice...”Sabaha karşı sandal hazırlandı ve ıssız bir sahil aramaya başladık. Nihayet sakin bir koy bulup oraya yanaştık. Sandalın başına bir nöbetçi dikip yakınlarda bir köy aramak için ilerleme ye başladık. İki kilometre ileride bir köye ulaştık. Köyün kendine mahsus bir Pazar yeri vardı. Ortalık ağarmaya başlamıştı. Çobanlar, getirdikleri hayvanları kazıklara bağlı iplerle ayırdıkları bölmelere yerleştiriyorlar, köylüler satacakları eşyayı yayıyorlardı. Kuşkonmazlar, havuçlar, enginarlar, insana sevinç veren patates çuvalları. Çok geçmeden alışverişe başladım ve aynı anda hayretler içinde kaldım. Koyunlar, sebzeler, karpuzlar, üzümler, hepsi inanılmaz, duyul mamış, akıl almaz derecede ucuza satılıyordu. Ve benim için çok şaşırtıcı oldu ama, Türk köylü ler üstelik hırsız da değildi. Çalmıyorlardı. Akdeniz sahilerinde ilk defa namuslu insanlarla alış veriş yapıyordum. Bu şaşkınlık içinde durmadan satın alıyor, istediklerini son meteliğine kadar ödüyordum. Allah için, bu iyi insanlar benim yabancılığımdan istifadeye kalkmadılar. Ruumun içinden, Osmanlı ruhunu ve Osmanlı Devletini takdis ediyordum. Sonunda, satın aldığım eşyayı, köylülerden kiraladığım iki eşeğe yükleyip sahile doğru yola çıktım. Fakat biraz yol alınca birden bir süvari peyda oldu. Köyden bizim için gönderilmişti. Geri dönmemizi söylüyordu. “Tamam, diye düşündüm. Herşey çok iyi gidiyordu, şimdi bir çapanoğlu çıkıyor. Galiba bu pasaportsuz turistleri biri ihbar etti. Dur bakalım!”Döndük. Köyde, Pazar yerinin ortasında, Pazar gürültülerinin arasında beş-altı sakallı bizi bekliyordu. Bunlar köyün imamı ve ileri gelenleriydi. Hemen yerlere kadar eğilip selamlamakta fayda gördüm. En büyük ciddiyetle selamımı iade ettiler. Ama bu selamın sonunda başka şeyler olduğunu seziyordum. İmamın arkasında bir sıra adam, suçlu gibi dizilmişlerdi. Hepsi de aloşveriş ettiğim adamlardı. Hiç şüphesiz bu zavallılar, benim gibi kafir bir köpeğe mal sattıkalrı için cezalandırılacaktı.İmam Efendi, eşekteki bütün malları indirtti. Sonra bütün aldıklarımı cins cins ayırttı, her cins ayrı ayrı tartıldı. Patatesleri bile saydılar. İtiraz etmeği aklımdan bile geçiremiyordum. Bu, durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramazdı.Tartı işi bitince satıcılar birer birer heyetin huzuruna geldiler. Tek kelimesini bile anlama dım ama, şüphesiz sorgulanıyorlardı. İmam Efendi sert bir ifadeyle parmağını uzatmış, domatesleri, salatalıkları teker teker işaret ediyordu. Sonra bir küçük torba getirildi. Her satıcı kesesini açtı ve İmam Efemdiye bir kaç kuruş ceza ödedi. İmam Efendi, aldığı paraları önündeki torbaya atmadan önce ince ince hesap ediyor, paraları kuruş kuruş sayıyordu. Herkes cezayı ödedikten sonra torba kapandı ve ağzı büzülerek bağlandı.Sonra...Sonra...Hikaye inanılmaz bir gidiş almaya başladı. İyi dinleyin... İmam Efendinin bir işareti üzerine aldığım mallar, bir tanesi eksik olmamak üzere tekrar eşeklere yüklendi. Ve İmam Efendi... Dinleyin... Duyun bunu... Ve İmam Efendi, nazik bir el hareketiyle bana izin verdiğini belirterek kuruşlarla dolu torbayı bana verdi. Evet, bana verdi...Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. İmam Efendi, çeşitli dillere de vakıf muhterem bir zâtdı. Bil diği kadar Fransızcasıyla bana izahat verdi:“Çünkü satıcılar, sana sattıkları eşyadan kâr ettiler. Evet... %10 kazandılar. Halbuki yabancılardan kâr alınmaz. Kitap şöyle yazar; [Yabancıya misafirin gibi muamele edeceksin]”Bu yaşadıklarım karşısında neye uğradığımı şaşırmış bir vaziyette yata dönerken, başka bir yerde, bizim Molliére’imizde yazılı olanları düşünüyordum. Yanılmıyorsam şöyleydi:“Gerçekten öyle, Osmanlı’ya layık bir şuurla...”



Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden Müftü Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, ömrünün sonlarına doğru hastalanıp gücü kuvveti kalmamıştı. Uzun zaman hasta yattı. Fetvâ yazmakta zorluk çekiyordu. Pâdişâh ve âlimler kendisine bu işte yardımcı olmak üzere birini nâib, vekil seçmesini istediler. Zenbilli Ali Efendi, verâ ve takvâsından dînin emirlerini hakkıyla gözetme sinden ötürü bu işe Behâeddînzâde'yi münâsip gördü. Şeyh Behâeddînzâde, Zenbilli Ali Efendi nin 1526 yılında vefâtına kadar bu görevde kaldı.

Rivâyet edilir ki, Behâeddînzâde Muhammed Muhyiddîn Efendi zamânında bâzı uygunsuz hâller zuhûr etmişti. Bu hâllere devlet ileri gelenlerinden de bulaşanlar oluyordu. Behâeddîn zâde hazretleri sohbet meclislerinde meydana çıkan bu uygunsuz hâllerin, Resûlullah efendi mizin bildirdiği hükümlere uygun olmadığını ve bunların derhâl yok edilmesini, bâzı densiz kimselerin dînimize uymayan işler yapmalarına müsâade edilmeyip, bunlara mâni olunması gerektiğini söyledi. Onun bu sözleri, o uygunsuz kimselerin kulağına gidince, onlar bu zâta sinirlendiler. Hattâ öyle oldu ki, Behâeddînzâde'nin talebeleri, o uygunsuz kimselerin, hocalarına bir zarar vermelerinden endişelenmeye başladılar. Bu endişelerini kendisine arzettiklerinde, dil anahtarı ile söz kilidini açarak, şu mühim ve açık cevâbı verdi: "Dostlarım! Sizin korku ve endişeniz bende yoktur. Allahü teâlânın izni ve koruması ile onların zararından korkmam. Eğer beni öldürecek olurlarsa şehîd olurum. Hapsederlerse, benim için uzlet ve halvet olur. Yâni orada yalnız başıma ibâdet ve tâat ile meşgûl olurum. Eğer beni bu beldeden uzaklaştırırlarsa, hicret etmiş olurum. Bunların hepsi, Hakk'ı taleb eden ler için saâdettir. Hepsinin karşılığında nihâyetsiz sevaplar ve sayısız faydalar vardır." Onun bu sözlerini dinleyenler, dînimizin emirlerine ne kadar bağlı olduğunu, din gayretinin çokluğunu ve Allahü teâlânın rızâsını başka her şeyden üstün tuttuğunu böylece daha iyi anladılar.Behâeddînzâde Muhammed Muhyiddîn Efendi 1544 (H.951) senesinde hacca gitti. Ertesi sene dönüşünde Kayseri'de vefât edip, hocasının hocası olan İbrâhim Kayserî'nin yanına defnolundu.Şakâyık-ı Nu'mâniyye isimli meşhûr eserin sâhibi olan ve Taşköprüzâde diye tanınan Ahmed bin Mustafa Efendi, İstanbul'da Sahn-ı Semân medreselerinden birinde müderrislik yapmakta iken, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır"Fâtih medreselerinde müderris idim. Bir gece, gecenin üçtebiri geçtikten sonra teheccüd namazını kıldım. Bundan sonra uyumuşum. Rüyâmda kendimi Medîne-i münevvere de Resûlullah efendimizin huzûrunda gördüm. Başıma bir taç giydirdi. Bu rüyânın tesiri ve heyecânı ile büyük bir sevinç içerisinde yattığım yerden doğruldum. Abdest alıp, âdetim üzere Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîrini mütâlaaya başladım. Bu mübârek ve saâdet dolu gecenin sabahında gördüğüm rüyâyı hiç kimseye anlatmadım. Sabah namazından sonra Behâeddîn zâde hazretleri bir haberci göndermiş. Gelen haberci selâm verdikten sonra dedi ki:"Behâeddînzâde Efendi size selâm ediyor. İnşâallah pek yakın bir zamanda zât-ı âlileri kâdılık makâmına getirilecektir. Bu gece gördüğü rüyânın tâbiri budur dedi." Hâlbuki rüyâyı kimseye anlatmamıştım. Behâeddînzâde Muhyiddîn Efendi, gayb âleminden keşf yolu ile rüyâmı anlamıştı. Bu vak'adan kısa bir zaman sonra kendisini ziyârete gittim. Gördüğüm rüyâyı ve kendisi tarafından gelen habercinin naklettiği tâbiri anlattım. Rüyâmın tâbirinin aynen öyle olduğunu bildirip, yakın zamanda kâdı olacağımı müjdeledi. Bu sohbet esnâsında, kâdılığı taleb etmediğimi, mesûliyetinden korktuğumu söyledim. Bunun üzerine:"Kâdılık mesleğini taleb etme. Bu mesleğe istekli ve hırslı olmak uygun değildir. Ama talep ve rağbet etmediğin hâlde bu vazîfe verilirse, o zaman da reddetmeyip kabûl etmen gerekir." buyurdu. Bu çok güzel ve tesirli sözler gönlüme rahatlık verdi. Aradan çok zaman geçmemişti ki, bana Bursa kâdılığı verildi. Behâeddînzâde'nin sözlerini hatırlayıp, bu vazîfeyi kabûl ettim



Cihanın boyun eğdiği Padişahın fermanı okunuyordu. Sultanlar Sultanı 2. Bayezid-i Veli, Preveze Sancakbeyine:“İlk yaz olup, çiçekler açıncaya dek, 40 pare tekne hazırlatup, deryaya salasın!”Sancakbeyi Mustafa Bey, şanı yüce fermanı üç kere okuyup başına koydu. Ve hemen gerekeni yapmaya koyuldu.Bu 40 gemi ile Donanma-yı Hümayun’a katılacak ve Yunanistan seferine çıkacaktı. Fakat karanlık gecede kara düşler gören kara niyetli kafirler, Preveze’ye ani bir baskın yaptılar. Tersane kızaklarında bulunan gemilerin yarısını yaktılar. Buna rağmen Mustafa bey gemilerin yarısını kurtarmış ve düşmanları cehenneme yolcu etmişti.

O yıl mübarek Ramazan, Nisan ayına rastlamıştı. Çiçeklerin gonca verdiği Ramazan ın 8. günü yıldızlar sayısınca Osmanlı askeri Edirne’den hareket etti. Mübarek Sultanları Bayezid-i Veli, başlarındaydı. Bayramdan 4 gün sonra, zaferler saçan Padişah Sancakları, Modon önlerinde dalgalanı yordu. Donanma-yı Hümayun dahi denizi doldurmuştu. Modon ve Koron kaleleri, Yunanistan’ın en güneyindeki Mora yarımadasındaydılar. Cennetmekan Fatih Sultan Mehmed Han zamanında, buraların çoğu zaten “İslam Yurdu” olmuştu. Fakat bu iki kalenin fethi nedense gecikmişti. Osmanlıların niyetini bile düşmanlar kaleye doldurmuşlardı. Cephane ve yiyecekleri boldu. Kumandanları General Gabriel, kibirli ve hilekar idi. Bütün Avrupa’dan yardım istemişti. Buna rağmen Osmanlı ordusunun ihtişamı ve donanmanın heybeti karşısında çok korktular. Kaplumbağa gibi taş kaleye kapandılar. Ordu-yu Hümayun yetişince, kalenin kara tarafı, sanki deniz gibi dalgalanıyordu. Deniz üstü ise, yanyana duran Osmanlı tekneleriyle, kara gibi dümdüz olmuştu.Anadolu ve Rumeli topçuları, karadan denizden o mağrur kaleyi tam 30 gün topa tuttular. Kule ve burçların yıkıldığı ve neredeyse gazilerin içeri gireceği bir anda, Birleşmiş Haçlı Donanması çıka geldi. Başlarında meşhur Amiral Kontarini bulunuyordu. Hemen Osmanlı teknelerine saldırdılar. İslam leventleri de yaylarından çıkan oklar misali fırladı.“Allah Allah, İllallah. Muhammedün Resulullah. Şefaat Ya Resulallah.”Bir lahzada denizin mavi yüzü, al renge boyandı. Eğri Osmanlı kılıçları, denizdeki balıklar gibi parlıyordu. Din düşmanlarının kesik kelleri, taş gibi deryanın dibini boyluyor du. Yiğitlik ummanının kartalları, fitne gemileri çoğunu batırdılar, gerisini kaçırdılar. Böylece Modon keferesinin de, ümit yelkenleri suya düşmüş oldu. Fakat yine, de kalenin kara tarafındaki 3 katlı hendeğe güveniyor ve savunmayı sürdürüyorlardı. Osmanlı gazileri ise sadece Allah’a güvenirlerdi. Onlar, ebedi saadet yolcularıydılar. Dualı Hünkar buyruğu onlar için cana minnetti. Bu mukaddes yolda, ya kaleyi fethedip Gazi olacaklar, veya Cennet-i a’lâya uçacaklardı. Artık son gayretlerini gösteriyorlardı. Bu arada 2 casus, harp divanına gönderilmişti. Macar kralı, Padişahın ülkesinde neler olduğunu öğrenmek için bu adamları görevlendirmişti. Evrenosoğlu Ahmet Bey de onları yakalamış ve ferman üzere, Bayezid-i Veli’nin katına yollanmıştı. Otağ-ı Hümayun önünde zincire vurulmuşlardı.Bu zavallılar, gördükleri manzara karşısında dehşete düşmüşlerdi. Osmanlı Sipahi lerinin sür’ati, Azep piyadelerinin gayreti, Yeniçerilerin ihtişam ve top, cephane ve ağırlıkların azameti karşısında ağızları iki karış açık kalmıştı. Sadrazam Hacı Mesih Paşa, durumu Padişaha arzetti:-Devletlû Hünkarım!... İki Macar casusu yakalanmış. Hükmünüzü bekleşirler.-Nerede yakalanmışlar?-Semendre boylarında Sultanım.-Sorguları yapılmış, niyetleri anlaşılmış mıdır?-Beli Sultanım...Niyetleri küffar hesabına haber toplamaktır. Emir buyurun, hemen ibret-i alem için boynunu vurduralım...Bayezid-i Veli başını salladı:-Tiz bu iki haini zincirlerinden boşaltasınız. Yemek içmek veresiniz. Taa ki Modon kalesi Osmanlı oluncaya dek peşlerine iki fedai takasınız.-Ferman Sultanımızındır Devletlûm.-Gayretleri haber toplamak değil midir? Bu hisar Müslümanlara açıldıktan sonra onları da salıverin gideler. Gideler ki kafir krallarına Osmanlı’nın adalet ve cihad gayretini, gördükleri gibi aktaralar.Bu hengamede dört Venedik kadırgası timsah gibi sürünerek Modon dibine yanaştı. Silah, cephane ve asker boşaltırken, teknelerini de yakıp kül ettiler. Kafirlerin bu oyunu Sultan Bayezid’i pek gazaplandırdı. Koskoca Osmanlı Donanması arasından dört Venedik teknesinin kaçabilmesi canını sıktı. Kumandanları şiddetle azarladı:-Ne durursuz!.. Kefere-i Fecere taifesi kale dibinde meşgul iken, bari bizler de savlet idelüm. Umulur ki Cenab- Hakk’ın inayeti ve onların gafleti ile, bize bu hisarı nasib eyler.Padişah emri aynı anda, bütün birliklere ulaştı. Zaferi gölge edinen Sipahiler, Azep ler Yeniçeriler, kılıç gibi kınlarından sıyrıldılar. Kara ve denizden atılan top gülleleri, gök kubbeyi kararttı. “Allah Allah” sesleri Akdeniz semalarında çınlıyor ve Osmanlı kılıçlarında parlıyordu. Anadolu beylerbeyi Sinan Paşa, iman gayreti ile burçlara tırmanan ilk Mücahid oldu. Onu gören Yeniçeriler ve Sipahiler, dalga dalga kale içine aktılar.Veli Padişahın dediği çıkmış, duası kabul edilmişti. Venedik gemilerini karşılayan ve cephaneyi taşımaya çalışan Modon askerleri, ne yapacaklarını şaşırdılar!..İkindi saatlerinden gün batımına dek öyle bir cenk oldu ki, din düşmanları ya esareti, ya Cehennemi tercih ettiler. Kale içi sanki ateşten meş’aleye döndü. Ordularıyla yeryüzünü titreten Osmanlı Padişahı, yüzünü yerlere sürdü. Şükür secdesine kapandı. Zaferi Müslümanlara nasib eden Allahü Teâlâya hamd etti.Takvimler 10 Ağustos 1500 (14 Muharrem 906) tarihlerini gösteriyordu. Her şeyi gözleriyle gören Koron kalesi kumandanı ve Mora’daki diğer kaleler savaşsız teslim oldular. Böylece güney Yunanistan tamamen Osmanlı’ya geçti. Modon’un en büyük kilisesi derhal cami haline getirildi. Fetihten 5 gün sonraki Cuma namazını hep birlikte Modon camiinde kıldılar. Veli Padişah imamlık yaptı ve gazi kılıcıyla hutbe okudu.-“Kudret ve Kuvvet, ancak Allah’ındır. Müslümanlar ancak Allah’ın ayetlerini yüceltmek için yüceltmek için cihad ederler. Zafer, sadece O’nun yardımı ile kazanılabilir. Cenab-ı Hak cümlemizi kendi dosdoğru yolundan ayırmasın...Âmin.



26 Ağustos 1526...Osmanlı ordusu Mohaç ovasında...Güneş henüz doğmamış!Başlarında Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han. Muhteşem Otağ-ı Hümayun, “Hünkar Tepesi”ne kurulmuş. Burası ovanın en yüksek noktası. Osmanlı ordusunun mevcudu 100.000’i buluyor. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa, sol kanada Vezir-i Azam Damat İbrahim Paşa kumanda ediyorlar. Öncü kuvvetlerin başında meşhur Akıncı Sultanoğlu Gazi Bali Bey, artçı kuvvetlerin başında ise Gazi Hüsrev Bey bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim Han, bu iki cesur akıncı beyinin de öz dayılarıydı. Osmanlılarda bulunan yeni dökülmüş 300 kadar ağır top, dünyada henüz görülmemişti.200.000 kişilik düşman ordusunun 50.000’i Papalık, Lehistan, Çek, Slovak, Hırvat, askeri idiler. Macar kralı II. Layoş’un imdat istemesi üzerine yardıma gelmişlerdi. Yardıma gelmişlerdi. Onların da 100 kadar topu.

Güneş doğmadan mübarek Osmanlı askerleri, at üstünde ve cemaatle namaz kıldılar Başlarında bütün Müslümanların halifesi ve Osmanlıların Serdarı, Gazi Sultan Süleyman Han Hazretleri...Namaz bitince Cenab-ı Hakk’a “Zafer nasip etmesi için” topluca dua edildi Sonra Mücahid Sultan, Mohaç kahramanlarına seslendi:-Ey, Mübarek Sancak-ı Şerif altında toplanan Müslümanlar!.. Ey Yeniçeriler, Azep ler, Sipahiler...Humbaracılar, Çarhacılar, Akıncı Beylerim...Erlerim, Erenlerim, Askerlerim Cümle alem bilir ki, Müslümanlar, yalnız ve yalnız Allah Rızasını kazanmak için cenk eder ler. İşte bizler de buralara kadar, İslam dininin yayılmasına mani olmak isteyen fitnecilerle harp etmeye geldik. ölürsek şehidiz, kalırsak gazi... Gayrı göreyim sizi.Günlerdir yağan yağmur, Mohaç ovasını çamur haline getirmişti. Türklerin Karasu dedikleri taraf, zaten derin bir bataklık idi.Her zamankinin aksine Osmanlılar, hemen hücum geçmediler. Nedense yerlerinden kımıldamıyorlardı. Bu duruma, düşman kumandanları da hayret etmişlerdi. İkindi vaktine kadar bekleyen Birleşik Haçlı Kuvvetleri, daha fazla sabredemediler, kendileri hücuma geçtiler. Osmanlı Serdarı gülüyordu. Yarım saat içinde arzusu gerçekleşmiş, haçlı kuvvetleri iyice yayılmıştı. İşte bu sıralarda 300 balyemez topu birden ateşe başladı. Ağır ateşten kaçan düşman birlikleri, Osmanlı saflarına sokuldular. Nihayet Gazilerin sabırsızlıkla beklediği Harp buyruğu verildi:-Ya Allah...Bismillah...Allahüekber...Muharebenin ilk anında sol kanadımız bozulur gibi oldu. Rumeli sipahileri ikiye ayrılmaya başladılar. Fırsat bulan düşman kuvvetleri de yarıktan içeri girmeyi başardılar. Fakat karşılarında koca kavuklu Yeniçerileri görünce iş değişti. Macarlar, Sırplar, Çekler, Sloven ve Papalık askerleri pusuya düştüklerini çok geç anladılar. Top ateşi, düşmanın ön ve arka taraflarını zaten ayırmıştı. Yeniçeriler de bu ateş artıklarını ufalayınca, gavurcuk lar kaçacak delik arıyorlardı. Bali Bey ve Hüsrev Bey, Osmanlı hilalinin iki ucunu sür’atle kapatıyorlardı. İkiye ayrılmış olan Rumeli Süvarileri, Serdarın emrini emsalsiz bir mükemmellikle yerine getirdiler. Birleşik kafir sürülerine, yalnız Karasu Bataklığı açık bırakılmıştı. Diğer tarafları tamamen sarılan düşmanlar, fırlayıp kaçmak istedikçe netice alamıyorlardı. Perişan halde Karasu önünde yığıldılar. Kral Layoş da onlar arasındaydı. Bir yandan top gülleleri, öte yandan Yeniçeri kılıcı, bu talihsizleri ya Cehenneme veya bataklığa itiyordu. “Allah Allah” sesleri Mohaç ovasını inletirken, 35 Macar şövalyesi birliklerinden ayrıldılar. Çünkü bunlar, Kanuni Sultan Süleyman’ı öldürmeye yemin etmişlerdi. Hristiyan lığın ikbali için, bu cinayeti göze almışlardı. Muharebeden çok önce bir kilisede bu karara varmışlardı. 3 kol halinde ilerlemeye başladılar. İki yan tarafta yürüyenler, daha zırhlı idi. Ortada bunları koruyorlardı. 200.000 kişilik kalabalık içinde bu 35 maceraperestin hareketi pek dikkat çekmemişti.Yeniçeriler ekseriya zırhsız askerleri seçiyor ve anında işlerini bitiriyorlardı. Buna rağmen 35 yeminlinin 9’unu tesadüfen hakladılar. Tabii niyetlerini hiç bilmiyorlardı. Eğer azıcık şüphelenselerdi, tamamını kıyma haline getirmeleri işten bile değildi. Fakat kaçıyor zannıyla bırakıyorlardı. Nasıl olsa arkadaki sipahiler, muharebe kaçaklarını bekliyorlardı.Yeniçerilerin satırından sıyrılan bu bahtsızlar, daha hızlı ilerlemeye başladılar. Azep askerleri de, piyade ve yalın kılıç dövüşürlerdi. Onlar da kendilerine saldırmayan bu zırhlı grupla fazla ilgilenmediler. Aynen Yeniçeriler gibi “kaçıyorlar” zannına kapıldılar. Ama onlar da hainlerin 8’ini layık oldukları yere göndermeyi ihmal etmediler.Herşeye rağmen sağ kalan 18 şövalye ilerlemeye devam ediyorlardı. Hâlâ 3 kol halinde idiler.Daima en önde veya en arkada savaşan Sipahiler, ne yazık ki şu anda yerlerinde değildiler. Çünkü düşmanı Karasu’ya sürmek gayesiyle yan taraflara kaymışlardı. Bu yüzden suikastçilerin işi son derece kolaylaşmıştı. Fakat onların asıl korktukları, Padişahın özel muhafızları olan “Hassa Alayı” idi.İşte Otağ-ı Hümayun artık görünüyordu. Fakat etrafta Hassa askerlerinden kimse yoktu. Gerçekten de çok talihliydiler. Çünkü 31 yaşındaki genç Padişah, şahsını korumakla görevli Hassa Alayını bile cenge göndermişti. Muharebenin bir an önce bitmesini istiyordu. Otağın etrafında sadece 9 nöbetçi kalmıştı.Şövalye Marczali sırıtarak istavroz çıkardı ve:-Asil Şövalyeler!..Görüyorsunuz ki bütün hristiyan azizleri açıkça bize yardım ediyorlar. İşte “Muhteşem Süleyman” elimizde. Sonra da ilave etti:-Sen ve sen! Benimle gelin! Diğerleriniz şu muhafızları haklasın!Marczali ve iki arkadaşı telaşla Otağ-ı Hümayuna daldılar. Diğerleri de, dokuz serdengeçtiye çullandılar.Mücahid Sultan, yabancı sesler duyduğu için, okuduğu Mushafı kapattı, doğruldu. Uzun kılıcını sıyırırken, suikastçilerden biri O’nu gördü. Olanca hıncıyla Macarca bağırdı:-İşte burada!..Bağırırken, bir an gerideki arkadaşlarına bakmıştı. Bu bakışı onun hayatına mal oldu. Çünkü Sultan’ın uzun kılıcı, o anda koltuk altından girip çıkmıştı bile..Yorgun şövalye büyük bir şangırtı ile yere yığıldı. Otağ ile iç Otağın arasını bir atlas perde ayırıyordu. Arkadaşlarının düştüğünü farkeden diğer ikisi hamle ettiler. Gazi Padişah, önde saldıranı, bütün ağırlıkları ile ötekinin üzerine itti. İkisi birlikte yuvarlanırlarken, kendisi de Otağın ortasına sıçradı. Pek merak etmişti. Bu sebeple bir de nâra attı:-Bre kafirler!...Sizler de kimsiniz?.. Nereden çıktınız?.. Ne istersiniz?Doğrulmaya çalışan Marczali, Türkçe cevap vermez mi!-Bizler, seni öldürmeye yemin etmiş şövalyeleriz.-Hemi de Türkçe konuşurlar!..-Hun Türklerini unuttun mu yoksa?Kanuni tebessüm etti:-Eveeet... Hungaryalılar!.. Türk soyundan gelirsiniz. Ve bir Türk Padişahını öldür meye yemin ettiniz öyle mi?-Fakat önce sen bize saldırdın. Devletimizi düzenimizi yıkmak istedin. Malımızı mül kümüzü, dağımızı, taşımızı almak istedin...-Baka Hugaryalı! Şunu hiç unutma...Mülk sadece Allah’ındır bizim malda, mülkte, dağda, denizde ne gözümüz ola!.. Bizler yalnız Allahü Teâlânın emrini yaymaya çalışırız... Sizlere, dünya ve ahiret saadetini teklif ederiz. -Ama dünyayı bize zindan ederek..Tam bu sırada Marczali’nin arkadaşı bir ok fırlatmaz mı! Bereket versin Padişahın sırtındaki ince Osmanlı zırhını delemedi. Derhal mukabele eden Kanuni’nin hançeri, hainin gözünden girip beynine saplandı.Şimdi teke tek idiler. Muhteşem Süleyman tekrar nara attı:-Hamle et bre kafir!..Tam bu sırada Bâlî Bey Otağın içine atıyla birlikte daldı. Arkasından da serdengeçti ler yettiler. Koca Osmanlı Sultanını kılıç üzere bulan Bâlî Bey, az daha atından düşeyazdı. Yıldırım gibi aralarına sıçradı. Fakat Cihan Hükümdarı eliyle “çekil” işareti yaptı ve :-Bu asilzadeler bizi öldürmeye yemin etmişler Bâlî Beyim... dedi. Akıncı beyi:-Keferenin yemini de ne ola Sultanım!.. deyince Marczali çok kızdı:-Ey Osmanlı, unutma ki Hun Türkleri de yeminlerinden dönmezler.. diyebildi.Bâlî Bey artık sabredemeyecekti. Fakat Mücahid Sultan hâlâ tebessüm ediyordu:-Tasalanma Bâlî Beyim tasalanma! Bedr cengini hatırlamaz mısın?.. dedi.-Beli Sultanım...-Hazret-i Ali o Mübarek günde kendisine silah çeken öz kardeşi Akil ile çarpışmamış mıydı?..Bizler de o büyüklerin yolunda değil miyiz? Sen gayrı tasalanma, var kendi işini gör.İki saat içinde 200.000 kişilik düşman ordusu Mohaç’ta imha edildi. Müslüman lara kılıç çektikleri için hangi ırktan olursa olsun, yeryüzünden silinip gittiler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter