Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Girit savaşları yirmi yıldan beri sürüp gidiyordu. Osmanlı devletinin duraklama devrin de, Venedik hakimiyetindeki bu adaya, anlamsız bir sefer düzenlenmiş ve çok pahalıya mal olmuştu. On binlerce Türk evladının hayatına mal olan bu savaşlar, Kandiye kalesinde düğüm lenip kalmıştı. Bu, gayet müstahkem ve denizde de yardım alabilen kaleyi düşürebilirsek, savaşlar fiilen sona erecek, bu suretle adanın fethi tamamlanmış olacaktı. Fakat Osmanlı orduları Avusturya savaşları ile meşgul oldukları için Girit’e yardım yapılamıyor, asker ve cephane gönderilemiyordu.

Nihayet Avusturya savaşları sonuçlanmış, Veziriazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa seferden dönerken Edirne’de devrin padişahı IV. Mehmet tarafından bizzat törenle karşılandı ve:-Gel benim şanlı vezirim,Diye iltifatta bulundu. Artık can sıkıcı bir hal alan Girit işine nihayet vermek zamanı gelmiş, hatta geçiyordu. Bir gün padişah, veziriazam başta olmak üzere devletin bütün ileri gelen yüksek rütbeli memurlarını, şeyhülislamı ve kazaskeri toplantıya çağırdı. Girit adasının tamamen fethedilmiş olmasına rağmen Kandiye’nin hâlâ direndiğini, bu kalenin limanında üslenen düşman gemilerinin, tüccar ve özellikle de hacılara zarar verdiklerini, esir aldıklarını hatırlattı ve:-Kandiye kalesinin bir an önce fethi, murad-ı şahanemdir, dedi. Sonra Fazıl Ahmet Paşa’ya gerekli emri hemen orada verdi:-Sen ki veziriazamsın, seni Girit’e serdar tayin ettim. Göreyim seni şu Girit gailesini neticelendir!1666 yılı Mayıs ayının 15. gün Fazıl Ahmet Paşa Edirne’den yola çıktı ve Tesalya üzerinden Mora’ya geldi. İskefe kasabasında karargah kurarak hazırlıkları yaptı. Nihayet Mora’nın doğusundaki Benefşe limanından hareket eden donanma ile 3 Kasım günü Girit’in Hanya limanına vardı. Diğer taraftan Venedikliler de diplomatik teşebbüslere geçtiler. Elçileri aracılığı ile gerek padişaha, gerekse veziriazama başvurarak, Kandiye kalesi kendilerine bırakılacak olursa her türlü fedakarlığa katlanacaklarını, her yıl on binlerce altın vergi vereceklerini bildirdiler. Fakat bu teklifleri reddedildi. Bu arada Fazıl Ahmet Paşa, Kandiye kalesi etrafında bir inceleme yaptı. Esaslı tedbirler almadan bu kalenin alınmasının çok güç olacağını anladı. Kış yaklaşıyordu. Bu yüzden, bahar gelince kuşatmaya devam etmek üzere Hanya şehrine döndü. Kandiye kuşatmasının yarıda kaldığını sananlara da:-Merak etmeyin, baharda kıyamet kopacaktır! Diyordu.1667 yılı Mayıs ayı geldi. Fazıl Ahmet Paşa, Kandiye önlerine geldi. Kalenin etrafını ikinci defa dolaştı. Açılan lağımları gözden geçirdi. Hemen ertesi gün savaş meclisini topladı ve hücumun nereden ve nasıl yapılması konusundaki görüşlerini açıkladı. Neticede şehrin doğusunda birkaç topun desteğinde bir miktar süvari ve piyade birliklerinin bırakılması kararlaştırıldı. Esas taarruz batı cephesinde olacaktı. 25 Mayısta kuşatma şiddetlendirildi. Veziriazam:-Hemen bir netice alınması beklenemez. Fakat şehrin düşeceği muhakkaktır. Bundan şüpheniz olmasın, diyordu. 1667 yılı, önceki yıllara göre hayli başarılı geçti. Çok gedik açıldı. Düşmanın huruç hareketleri kanlı bir şekilde püskürtüldü. Kaleyi savunanlar, deniz yolu ile yardım almalarına rağmen büyük kayıplara uğradılar. Kış yaklaşıyordu. Bu sebeple, 18 Kasım 1667’de savaşa ara verildi ve bahara ertelendi. Veziriazam Fazıl Ahmet Paşa kumandanlara:-Yüreğinize bezginlik düşmesin, fetih mukarrerdir, diyordu.1668 yılında harekat bırakıldığı yerden tekrar başladı. Lağımların sayısı çoğaltıldı. Top ateşi bir kat daha şiddetlendirildi. Yeni gedikler açıldı. Düşmanın çıkış hareketleri önlendi. Buna cesaret eden birlikler yok edildi. Herkes:-Bu yıl Girit savaşlarının son yılı olacağa benziyor, diyordu.Bütün Hristiyan Avrupası, gözlerini Kandiye’ye çevirmişti. Kaleyi kurtarmak için daha ciddi teşebbüslere geçildi. Venedikliler, o sırada Tesalya’daki Yenişehir’e (Larissa) gelmiş bulunan padişahı kandırmayı düşündüler ve Mollini adındaki elçilerini oraya yolladılar. Sultan IV. Mehmet, elçi ile görüşme hakkında, Fazıl Ahmet Paşa’ya bir hatt-ı hümayun gönderdi:“Bismillahi teâlâ Yenişehir’e vasıl olmuşumdur. Venedik sefiri dahi Yenişehir’e yakın geldi, lakin daha gelip rikab-ı hümayunumuza yüz sürmemiştir. Benim lalam ne dersin? Sefir geldikte ne cevap verelim? Eğer kalenin fethine aklınız keserse, sefirden kaleyi isteriz. Eğer bir sene daha kale ile cenk olunacaksa, asker ve cephane, mühimmat ve alet yetiştirmeğe cümle memleketlerim aciz olmuştur. Şimdi bu hususta bir iki kimse ile söyleşip acele haberini gönderesin”Padişahın mektubu Kandiye ordugahına geldiği zaman kahraman vezir Fazıl Ahmet Paşa çok müteessir oldu:-Kandiye’den nasıl vazgeçeriz? Kaleyi çeviren her karış toprakta şehitlerin kanı var. Gaziler şehitlerin hakkını yiyemezler, diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sonra bir ariza yazarak padişaha yolladı:“Benim şevketlû padişahımHenüz Venedik sefiri gelip rikab-ı hümayununuza yüz sürmemiş. Eğer gelen sefirde kaleye müteallik söz varsa ne güzel, yüz sürsün, ve illâ yine yerinde dursun, otursun. Eğer kalenin ahvali sual buyurulursa, iki tarafta üçer yüz zirâ’ mikdarı yıkılıp içeri girmeğe aramızda on kulaç kalmıştır. Bu kadar yüz kulaç yerden parmaklıkları, domuz damları, lağımları ve püskürmeleri zahmetini çektik. Şimdiki halde on kulaç gidilirse kale bizimdir. (Bir zira, 75,5 cm. ve bir kulaç 175cm.dir.) Benim şevketlû padişahımAskerin yorgunluğu sebebiyle biraz eğleniyoruz. Yoksa pek az zamanlık işimiz kaldı. Lakin buna zaman tayin etmek olmaz. Hak teâlâ cümlemizin canını alsın, tek bu kale kafirin elinde kalmasın diye Cenâb-ı Hakka niyazda olduğumuzdan iştibah buyurulmasın. Kale öyle bir hale varmıştır ki, saat besaat Hak teâlâdan fetih ümid ederiz. Benim efendim, sefirin akçesine veya münafıkların sözlerine imad buyurmayınız. En yakın kullarınızdan birsini buraya gönderiniz ki, Kandiye kalesi ne haldedir görsün ve size anlatsın. Sefire de merdane cevap verilsin.”Veziriazam, ayrıca padişahın yakınlarına, sadaret kaymakamına ve şeyhülislama da mektuplar yazarak, böyle müşkil bir zamanda kendisini yalnız bırakmamalarını ve padişah efendimizin barışa ola meylini önlemeye çalışmalarını rica etti. Mektuplardan biri şöyle bitiyordu:“Eğer padişah efendimizi Kandiye kalesinin muhakkak fethi için ikna etmez, bu hususta gayret göstermez iseniz, yarın huzuru Rabbül Aleminde şehitlerin elleri boğazınızda dır. Allah aşkına ve şehitler hörmetine efendimize hakikati arzediniz.”Kandiye savaşları bütün şiddeti ile devam ederken Venedik elçisi de bir kolayını bulmuş, padişah tarafından kabulünü sağlamıştı. Sultana cazip teklifler getirdi. Kandiye kalesinden el çekmek şartıyla her yıl büyü vergiler vermeğe hazır olduklarını, bundan başka Bosna’daki Kilis sancağını da verebileceklerini söylemişti. Henüz veziriazamdan cevap alamamış olan padişah, Kandiye ordugahına ikinci bir mektup göndererek, özetle:“Venedik elçisi rikab-ı hümayunuma yüz sürmekle, bu kadar akçe arzedip Kandiye kalesinden feragat edin diyor, rikabında vesair işte olanlara pişkeş veriyor, ne dersin? Kalenin fethini aklın keser mi? Eğer aklın kesiyorsa ne âlâ, ne güzel, ve illâ bize ona göre îlâm eyleyesin!”Fazıl Ahmet Paşa, bütün kumandanları, bu savaşta saç sakal ağartmış ihtiyar muharipleri otağında topladı. Hattı hümayunu onlara da okudu ve sonra sordu:-Padişahımızın barışa meyli olduğu anlaşılır. Bu kadar zahmet çektik, binlerce şehit verdik. Siz ne dersiniz?Vezirler, beylerbeyleri, ihtiyar kumandanlar birbirlerinin yüzlerine baktılar. İçlerinden biri:-Billah rızamız yoktur! Diye bağırdı.İki kardeşi ile bir oğlunu Kandiye kalesi dibinde şehit veren bir sancak beyi, veziriazamın huzurunda olduğunu unuttu, sesini çok yükselterek:-Allah’tan korkunuz, şehitlerin hakkına hürmet ediniz! Diye bağırdı.Veziriazam heyecan içinde titriyor, bu ulvi manzara karşısında ne söyleyeceğini bilemiyordu. Evet, şehitlerin hakkı ne olacaktı? Onlar bu kaleyi fetih için canlarını seve seve vermişlerdi. Resul ağanın sözleri heyecanı büsbütün arttırdı:-İsterse başımı alsınlar, Allah aşkı için, şehitler aşkı için, Kandiye’yi kafirler eline bırakamam.Fazıl Ahmet Paşa ertesi gün, arkadaşlarının da hislerine tercüman olarak padişaha bir mektup yazdı. Bütün kumandanlar ve ihtiyar muhariplerle görüşüp Kandiye’nin düşman elinde kalmasına razı olmadıklarını, yıllardır çekilen zahmetlerin, devletin ve milletin şerefinin boşuna gideceğini bildirdi. Ertesi gün kaleyi daha şiddetle zorlamaya başladılar. Kandiye’nin düşeceğini anlayan Venedikliler, bu sefer Fazıl Ahmet Paşa’ya göz kamaştırıcı teklifler getirdiler. Fakat paşa bütün bunları reddederek:-Biz buraya bezirganlığa gelmedik. Devletin paraya ihtiyacı yoktur. Kandiye’yi verirseniz ne hoş, ve illâ başka türlü olmaz, diyerek elçiyi gönderdi.Deniz yolu ile yardım alan ve bu sayede yıllarca dayanabilen Kandiye kalesi, acaba daha ne kadar direnebilecekti? Hristiyan Avrupa’nın bütün gözleri bu tarafa çevrilmişti. Akdeniz limanlarında yeni takviye kuvvetleri hazırlanıyordu. Buna karşılık ordumuzun da gayreti çok artmış, veziriazamın ısrarı üzerine Sultan IV. Mehmet de siyasetini değiştirmiş, her ne pahasına olursa olsun kalenin fethi için hatt-ı hümayunlar göndermeğe başlamıştı. Askeri ve kumandanları teşvik ediyor, “İnşaallah ümmet-i Muhammed zafer ve feth ile şad olur. Cenâb- Hak müyesser ederse, yakında ben dahi guzât-ı müslimin kullarımla beraber olacağım” diyordu. En son gelen hatt-ı hümayun ise şu satırlarla bitiyordu:“Göreyim seni, bu mübarek senede merdâne ve dilîrâne hareket eyleyesiz. Seni ve seninle olan müslüman gazileri Cenâb-ı Rabbül-Âlemîne emanet etmişimdir. İki seneden beri ettiğimiz cengin hepsi malum olmuştur. Dünya ve ahirette yüzümüz ak olsun. Bundan sonra da bu mübarek senede Allah’ın lûtfu ile Kandiye kalesini fethedesiz. Sizden, ziyade gayret beklerim.”Fazıl Ahmet Paşa bu mektubu otağında topladığı paşalara okudu. Bundan sonra kaleye yapılan hücumlar daha da şiddetlendi. Bu arada Fransız donanmasına ait gemilerle, 15.000 kadar Fransız takviye kuvveti geldi. Fakat geldikleri gün 2.250 kayıp verdiler. Birkaç gün sonra 15 Fransız, 9 Ceneviz, 7 Malta, 4 Venedik olmak üzere 29 gemiden oluşan bir takviye kuvvet daha geldi. Fakat bunlar da bir şey yapamadılar. Aksine Türklerin gayreti daha da arttı. 20 Eylül 1669 günü, sabah erkenden bütün kumandanlar, başta Fazıl Ahmet Paşa olmak üzere kaleye karşı nihai hücuma geçtiler. Artık direnmenin bir fayda vermeyeceğini anlayan haçlı kuvvetleri kumandanı, öğleye doğru ateşkes istedi ve teslim şartlarının görüşüleceğini bildirdi. Türk askeri nezaretinde, silahlarını bırakan kalabalık haçlı kuvvetleri kaleyi terkettiler. 26 Eylül sabahı Kandiye burçlarında Osmanlı barağı dalgalanıyordu. Fazıl Ahmet Paşa kumandanlara heyecanlı bir hitabede bulunarak:-Kandiye kalesi cenginde her biriniz malınızla canınızla cihad ettiniz. İki cihanda yüzünüz ak olsun. Padişahımızın ekmeği siz helal olsun. Yaptığınız hizmetleri şevketlû padişahımıza arz ve telhis ederim. Herbiriniz mertebelerinize göre mükafat görürsünüz.İşte, Girit adasının her karış toprağında şehitlerin hakları vardır.



Yavuz Sultan Selîm Han Ridâniye Seferinde Şam'a geldi. Kendisine Muhammed Bedahşî' den söz edilince, daha önce duyduğunu ve pek yakında ziyâretine gideceğini söyledi. Yavuz Sultan Selîm Han zâten uğradığı her memlekette, mukaddes makamları, ilim adamlarını ziyâret etmeyi, tasavvuf büyükleriyle görüşmeyi, duâlarını almayı ihmâl etmezdi. Şam'da kaldığı süre içinde, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin kabrini yaptırdı. Medreselere uğrayıp, talebeye yardımda bulundu. Bu arada Emeviye Câmiine gitti. O civarda yaşayan ve herkes tarafından büyük hürmet gösterilen Muhammed Bedahşî'nin iki defâ evine giderek ziyârette bulundu.

Yavuz Sultan Selîm Hanın Muhammed Bedahşî'yi ilk ziyâretlerinde, aralarında hiç konuşma olmadı. Sultan onun büyük bir velî olduğunu anlayıp, huzûrunda edeple oturdu. Orada bir sükûnet başladı. Bir saatten fazla oturmalarına rağmen, tek kelime konuşmadan ayrıldılar.İkinci defâ ziyâretlerinde, önce Muhammed Bedahşî konuşmaya başladı ve buyurdu ki:"Sultânım, ikimiz de Allahü teâlânın seçkin kulları arasında bulunuyoruz. Boynumuzda kulluk halkası vardır. Allahü teâlânın huzûrunda sorumluyuz. Ahzâb sûresi 72. âyetinde meâlen; "Biz emâneti (Allah'a itâat ve ibâdetleri) göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular da onu insan yüklendi. İnsan (bu emânetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor." buyrulduğu üzere, emâneti ve mesûliyeti gökler ve yer yüklenmekten kaçındıkları hâlde, biz onu yüklendik. Omuzlarımıza ağır bir mesûliyet aldık. Siz ise Sultânım, yükünüzü biraz daha ağırlaştırdınız. Saltanat yükü üzerine, bir de hilâfeti yüklenerek taşınması güç bir yük altına gireceksiniz. Allahü teâlâya şükürler olsun ki, benim yüküm sizinkine nisbetle çok hafiftir. Diyebilirim ki, sizin yüklendiğini zi, dağlar ve taşlar yüklenip çekemez. İnsanlar da bu yükü taşıyamaz. Ama sizin bir de mânevî gücünüz vardır, ondan yeteri kadar faydalanıyorsunuz. Resûlullah efendimizin; "Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennem'den korumalısınız! Onlara müslümanlığı öğretmelisiniz! Öğretmez iseniz mesûl olacaksınız." mübârek sözleri sizin rehberinizdir. Çok meşakkatli, külfetli bir yolda bulunuyorsunuz. Allahü teâlâ yardımcınız olsun."Yavuz Sultan Selîm Han, Allahü teâlânın bu velî kulunu büyük bir dikkatle dinledi ve tek kelime olsun karşılık vermedi. Sükût ve edeb ile huzûrundan ayrıldı. Bunun üzerine, mecliste hazır bulunanlardan birisi; "Sultânım, hiç konuşmadınız, hep dinlediniz?" diye sorunca, Yavuz Sultan Selim Han,"Büyük velîlerin meclis ve mahfelinde onlar konuşurlarken, başkasının konuşması edeb dışı sayılır. Bulunduğumuz makam edeb makâmı idi, bize sâdece dinlemek düşerdi. Nitekim biz de öyle yaptık. O esrâr ve hikmet meclisinde, ben sâdece bir zerre sayılırdım. Benim konuşmamı lâyık görmüş olsaydı, elbetteki böyle bir işârette bulunurdu." buyurdu.Sultânın yakınlarından Hasan Can anlatır: Mısır feth olunduğu günlerdi. Bir sabah, Yavuz Sultan Selîm Han bana şöyle buyurdu: "Bu gece rüyâda Muhammed Bedahşî'yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup, bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde gelip, yolculuğa çıkacağını söyleyip bizimle vedâlaştı." Ben ise, gençlik atılganlığı ile hemen rüyâyı tabire giriştim ve; "Velîlerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhiret seferi olmak gerektir. Eğer vefât etmemiş ise, yakında vefât edeceklerine işârettir." dedim. Yavuz Sultan Selîm Han karşılık vermedi. Ben de rüyâyı böyle tabir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok geçmeden, Muhammed Bedahşî'nin ölüm döşeğinde Şam'ın ileri gelenlerini toplayıp; "Yavuz Sultan Selîm Hanın Allahü teâlâ katında övülmüş olduğunu haber vererek, Arap diyârının fethiyle Hak teâlâ tarafından vazifelendirildiğini, bilcümle evliyânın onun yardımcısı olduğunu bildirdi. Orada hazır olanlara veya olmayanlara, Sultânın emirlerine saygılı olmalarını tavsiye etmiş ve ayrıca; "Harameyn-i Muhteremeyne (Mekke-i mükerreme ve Medîne-i Münevvere ye) hizmetleri ile başlara tâc olan Sultân'a benden duâ ve selâmlarımı ve muhabbetlerimi iletirken dünyâdan da sefer ettiğimi bildirin." diye vasiyette bulunmuştu.Şam vâlisi, durumu, Sultânın kapısına duyurunca, Sultânın hocası Halîmi Çelebi Efendi, Sultânın yanına geldi. Konuşurlarken Yavuz Sultan Selîm Han; "Şöyle bir rüyâ görmüştüm. Hasan Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla rüyânın gerçekleşmesi, tâbirin şekline bağlıdır. Şimdi o velî zât, vefât etmiştir. Böyle olması tâbirden ileri gelmiştir. Siz hakem olun. Bu yönden cezâlandırılmaya hak kazanmadı mı? Bu şekilde tâbirin de cezâsı dayak değil mi?" dedi. Halîmi Efendi ise bana bakıp; "Senden böyle acemi davranış beklemezdim. Atılganlık etmişsin." dedi. Ben ise, utancımdan başımı eğip dedim ki: "Vefât günü ile rüyânın görüldüğü târih tesbit edilsin. Eğer rüyâ daha önce ise, fermân devletlü Pâdişâhımındır. Eğer iş aksi ise, gerçek budur ki, cezâsı hediye ihsânıdır." Halîmi Efendi, bu sözlerimi doğru bulup; "Hasan Can kulunuzun görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda hoş karşılanmalıdır." dedi. Başlara tâc olan Pâdişâh, Şam'dan gelen mektubu gösterdi. Gördüğü rüyânın, Muhammed Bedahşî'nin vefât ettiği geceye rastladığı meydana çıkınca, kıymetli bir hil'at (elbise) ile, tam ayar iki yüz dinâr altın bana ihsân buyurdu. Bunca lütuf Muhammed Bedahşî'nin kerâmeti eseridir diyerek, azîz rûhuna duâlar eyledim.



1683’deki II. Viyana bozgunundan sonra, Osmanlı ordusu bütün cephelerde yeniliyor, on binlerce şehidin kanlar pahasına fethedilen şehirler, kasabalar, kaleler, birer birer düşman eline geçiyordu. Kanuni Sultan Süleyman’ın bergüzarı olan Belgrad bile elimizden çıkmıştı. Koca Osmanlı İmparatorluğu bir felakete doğru sürükleniyordu. Hazine tamtakırdı. Orduda disiplin diye bir şey kalmamıştı. Güngörmüş, tecrübeli askerler:-Ah, diyorlardı, eğer Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya kıyılmasaydı, devlet bu hallere düşmezdi.

Viyana mağlubiyetinin tek sorumlusu olarak bu kahraman vezir idam edilmişti. Eğer hayatı bağışlanmış olsaydı, belki de bu bozgunun intikamını alacaktı.Bu devirde Osmanlı devleti içinde de karışıklıklar hüküm sürüyordu. Sultan IV. Mehmet tahttan indirilmiş, yerine, 40 yıldır sarayda bir odada hapis tutulan II. Osman çıkarılmıştı. Fakat o da devleti idare edecek ehliyette değildi. İdare tamamen kabiliyetsiz vezirlerin eline kalmıştı. Güngörmüş kimseler:-Devlet kimlerin eline kaldı? Diye yanıp yakılıyorlardı.1689 yılı Kasımında sadaret makamına Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa getirildi. Bu bir ümit ışığı idi. Bu vezir, Osmanlı’nın en büyük sadrazamlarından Köprülü Mehmet Paşa’nın ikinci oğlu ve Fazıl Ahmet Paşa’nın kardeşi idi. Şimdiye kadar ulunduğu bütün vazifelerde namus ve dirayeti ile kendisini göstermişti. Fazıl Mustafa Paşa, kendisine ümitle bağlanan padişahın ve devlet ileri gelenlerinin yüzlerini kara çıkarmadı. İlk olarak, halka ağır bir yük olan, “avarız, nezil, sürsat, ve imdadiye” gibi manasız vergileri kaldırdı. Büyük servetler elde eden yüksek rütbeli memurların mallarını ellerinden alıp hazineye devretti ve bu sayede ödenemeyen asker maaşlarını ödedi. bu icraatlar kısa zamanda memlekette bir ferahlık meydana getirdi. Tecrübeli kimseler-Bu vezir babasına benziyor, diyorlardı.Fazıl Mustafa Paşa bundan sonra ordu ile meşgul olmaya başladı. Bu işi de başardı. Orduda da düzen ve disiplini sağladı ve eskisinden daha mükemmel bir hale getirdi. Artık herşey tamamdı. Sıra düşmandan intikam alınmasına ve elimizden çıkan toprakların ve kalelerin kurtarılmasına gelmişti. Padişah ona “Serdar-ı Ekrem” ünvanını da vererek, ordunun başına tayin etti. Hemen harekete geçen Fazıl Ahmet Paşa üst üste büyük başarılar kazanmağa başladı. Kanuni Sultan Süleyman yadigarı Belgrad kalesini yeniden fethetti ve muhteşem bir alayla İstanbul’a döndü. Davutpaşa sahrasında bizzat padişah tarafından karşılandı. Sultan II. Süleyman vezirini yanına oturttu ve:-Hoş geldin, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğim sana helal olsun. Arzum üzere hizmet eyledin. Seleflerinden hiç birine böyle ulu bir gaza müyesser olmadı, dedi. Sonra arkasından çıkardığı samur kürkünü ona giydirdi ve belinden çıkardığı murassa hançerini beline, başından çıkardığı murassa sorgucu da başına taktı. Sonra ellerini semaya kaldırdı ve ağlayarak:-Ben mükafat vermeye kadir değilim. Allah iki cihanda yüzünü ak etsin, diye dua etti. Veziriazam da yerinden kalktı ve padişahın ayaklarına kapanarak:-Hünkarım, sana ve devlete hizmet için kılıç kuşanmışımdır, cevabını verdi. O da ağlıyordu.Bütün kışı hazırlıklarla geçiren Fazıl Ahmet Paşa, 13 Mayıs 1691 günü tekrar sefere çıktı. Edirne’ye geldiğinde, burada bulunan padişah II. Osman onu karşıladı ve:-Mustafa’m, seni Cenab-ı Bârî’ye emanet eyledim, yakında yeni fütuhatlarla döner ve rikab-ı hümanuyuma yüz sürersin inşaallah, dedi.Ordu Sofya’ya geldiğinde, Sultan II. Osman’ın vefat ettiği ve yerine II. Ahmet’in geçtiği, fakat sadrazamın vazifesinde bırakıldığı ve sefere devam edeceği haberi geldi. Buradan yola devam edilip Belgrad’a gelindi ve Sava nehrinin karşı yakasına geçmek için bir seyyar köprü kuruldu. Fakat askerin az bir kısmı henüz karşı sahile geçmişti ki, yağan şiddetli yağmurların tesiriyle Tuna ve Sava nehirleri taştı. Seyyar köprü yıkıldı. Askerin yarısı da diğer yakada kaldı. Fazıl Mustafa Paşa’nın buna çok canı sıkıldı. “Bu hayra alamet değil” diyordu.Osmanlı ordusunun Macaristan üzerine doğru hareket ettiğini haber alan Avusturya’lılar, Prens Baden kumandasında kalabalık bir ordu ile harekete geçmişlerdi. Bu sıralarda Osmanlı ordusunun bulunduğu Salankamen mevkiine geldiler ve hiç vakit kaybetmeden saldırıya geçtiler. Fazıl Mustafa Paşa, mevcut askeri ile Avusturya ordusunun hücumuna karşılık verdi. Çatışma çok kanlı oldu. Osmanlı ordusunun esas kısmı, taşan nehrin karşı sahilinde kalmıştı. Düşmanla karşı karşıya kalan kısmı ise, tecrübesiz ve sayıca çok azdı. Buna rağmen düşman hücumunu püskürtmeyi başardılar. Fakat Prens Baden, ertesi gün, aldığı takviye kuvvetlerle ani bir baskın yaptı. Fazıl Mustafa Paşa, daha önceden siperlerin önüne toplar yerleştirmiş olduğundan, düşman kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Buna rağmen Prens Baden ısrarla hücumlarına devam ediyordu. Avusturya süvarileri, Anadolu beylerbeyi Kemankeş Ahmet Paşa kumandasındaki Anadolu sipahilerine şiddetle saldırdılar. Daha önce böyle bir savaş görmemiş olan Anadolu askeri, bu saldırı karşısında dağıldı. Bu hali karşıdan takibeden Fazıl Mustafa Paşa, -Gayri iş bize düştü, diyerek Kapıkulu süvarilerinin başına geçti. Kılıcını çekerek:-Yiğitlerim, ne durursuz? Koman ha, koman ha! Diye bağırarak askeri teşvik ediyordu. Serdar-ı Ekrem’in elinde kılıç, en ön safta düşmana hücum ettiğini gören asker bir anda gayrete geldi ve hızla saldırıya geçti. Fazıl Ahmet Paşa, Sultan II. Osman’ın kendisine verdiği kılıcı düşmana doğru uzatıyor ve:-Baka küffar, İşte Osmanlı geliyor! Diye bağırıyordu. Kendisini tamamen kaptırmış, düşman alaylarını bozarak, parçalayarak ilerliyordu. Kethüda kendisini ikaz ediyor:-Paşa baba, kendine dikkat et! Diye bağırıyordu. Fakat o:-Biz hayatımız için değil, padişahımız ve devletimiz için cenk ederiz. Canın ne kıymeti var? Diyordu. Orduyu gayrete getiren ve mağlup olmak üzere iken zafere ulaştıran şey, vezirin cesareti ve ordunun başına geçmesi idi. Gaziler onun arkasında büyük bir şevk ve imanla ileri atılmışlardı. Artık Avusturyalılar için kurtuluş çaresi kalmamıştı. Fakat tam bu sırada, hain bir kurşun, kahraman vezir Fazıl Mustafa Paşa’nın tertemiz alnına isabet etti ve o anda şehit düştü. Bütün askerin gözü önünde cereyan eden bu hadise üzerine orduda bir anda karışıklık meydanda geldi. Diğer kumandanların çabası netice vermedi ve asker dağılmaya başladı. Tam mağlup olmak üzereyken bu durumu farkeden Prens Baden, derhal toparlanıp karşı saldırıya geçti . Kumandanlardan hiçbirisi, kazanmak üzere olduğumuz bu zaferi tamamlayamadı. Bu hadise, Osmanlı ordusu tarihinin en büyük mağlubiyetlerinden biriyle neticelendi. Ah, Fazıl Mustafa Paşa ah! Tedbirsiz davranmasa ve şehit düşmese idi, belki de Viyana bozgununun intikamını alacak ve Budin’e tekrar kavuşabilecektik.



Ege denizinde Çeşme’nin karşısında bulunan Sakız adası, 1566’da Piyale Paşa tarafın dan fetholunmuştu. 1683 II. Viyana bozgunu bizim için tam bir felaket oldu. Orta Avrupa’da binlerce şehidin kanları pahasına alınan kaleler ve şehirler, birbiri arkasına elimizden çıkıyor du. Belgrad bile düşman eline geçmişti. Acaba bu bozgun daha ne kadar sürecekti? Denizlere de yayılacak mıydı? Barbarosların, Turgut Reislerin, Piyalelerin karşısında kaçacak delik arayan Venedikliler, şimdi Anadolu sahillerine baskınlar yapıyor, kasaba ve köyleri talan ediyorlardı.

Osmanlı’nın ihtişamlı devirlerinde denize açılmağa bile cesaret edemeyen Venedik amiralleri, şimdi:-Akdeniz bizim olacak! Diyorlardı. Bir ara Fazıl Mustafa Paşa, aleyhimize devam eden gelişmeleri lehimize çevirebildi ise de, Salankamen savaşında şehit düşünce durum tekrar aleyhimize döndü. Akdeniz ve Ege’deki adalarımızda yaşayan halkın bir kısmı Katolik Latin asıllı, bir kısmı da Ortodoks Rum asıllı idi. Papalık el altından Katolikleri aleyhimize kışkırtıyor ve silahlandırı yordu. Fakat o tarihe kadar adalarda çok sayıda asker olduğundan, isyana teşebbüs edemiyorlardı. II. Viyana bozgunundan sonra adalardaki askerler cephelere gönderildiği için, buralarda kıpırdanmalar başladı. Osmanlı devletinde, gayri müslimlerden alınan cizye vergisi, her sene Mart ayında tahsil edilirdi. Savaş sebebiyle 1694 yılında, daha önce alınmak istendi. Bunu fırsat bilen Venedikliler, adalardaki gayri müslimleri isyana teşvik etti. Fakat adalardaki halkın korktuğu bir şey de, buralardaki Osmanlı gemilerinde bulunan Kalyon Leventleri idi. Bunları buralardan uzaklaştırmak lazımdı. Sakız adasından bir heyet, gayet pahalı hediyelerle İstanbul’a giderek, vezirler ve saray ağaları ile görüştüler. Üst üste devlete bağlılık yeminleri ettikten sonra:-Kalyon leventleri, bağ ve bahçelerimizi talan ediyorlar. Bu yüzden çok az mahsul alabiliyoruz ve vermemiz gereken vergilerin, ancak dörtte birini verebiliyoruz. Eğer bu leventlerin adalarda bulunmasından maksat buraların muhafazası ise, biz adalarda yirmi-otuz bin kılıç oluruz. Düşman gelirse, ölünceye kadar dövüşür, adaya ayak bastırmayız.Devletin ileri gelen gafil kişileri bu desise ve yalanlara hemen kanıverdiler. Gün görmüş kimselerin:-“Hiç kafir kendi dindaşına kılıç çeker mi? O yirmi otuz bin kılıcı Müslümanlar için hazır etmiş olsalar gerek!” İkazlarına aldırış etmediler. Sakız’da bulunan gemileri, üç bin kalyon levendi ile birlikte geri çektiler. Bu kuvvetlerden bazıları adadan ayrılırken ağladı ve:-Ah Sakız, sana yazık oldu! Dediler. Evet, Sakız’a yazık olmuştu.Planlarının ilk kısmını başarıyla uygulayan Rumlar, hemen Venediklilere haber göndererek durumu bildirdiler. Eğer donanmaları Sakız sularına girerse isyan edeceklerdi. 8 Eylül 1694 Çarşamba günü, 135 parça gemiden meydana elen Venedik donanması Sakız limanına demirledi. Daha sonra karaya 20.000 asker çıkardı. Sakız muhafızı Silahtar Hasan Paşa’nın emrinde 450 sipahi ve yeniçeri bulunuyordu. Ayrıca limanda bulunan 3 parça küçük gemide ikiyüz kadar levent vardı ve bunlar da karaya çıkarak Hasan Paşa’nın emrine girdiler. Gönüllülerle birlikte toplam 1000 kadar mücahid, tepeden tırnağa silahlı ve zırhlı 20.000 düşman askerine karşı adayı savunacaklardı. Bazı beyler, savunmanın imkansız olduğunu söyleyerek, adanın kan dökülmeden teslim edilmesini istediler. Hasan Paşa:-Allah’tan korkunuz yok mu? Bu ecdat yadigarını cenk etmeden düşmana nasıl teslim ederiz? Hem teslim olsak, düşman bizi sağ bırakır mı? Hiç olmazsa dövüşerek şehid oluruz. Dedi.Ertesi gün, 350 askerle kaleden çıkarak 20.000 kişilik Venedik ordusuna saldırdı. Öğleye kadar kahramanca dövüştüler. 2.000 düşman askeri telef oldu. Fakat mücahidlerin yarısından fazlası şehid düştü. Hasan Paşa kaleye döndüğünde, korkunç bir manzara ile karşılaştı. Şehirde çok az sayıda bulunan Müslüman evlerine saldıran Rumlar, erkekleri işkence ile öldürmüş, kadın ve kızlara alçakça muamelelerde bulunmuştu. Üstelik kale kapısının arasına yığılarak Hasan Paşa ve askerlerine saldırmışlardı. Şimdi yeni ve daha kanlı bir muharebe başlamıştı. Rum çetelerini yarmayı başarıp kaleye dönebilen Paşa onların bu halini görünce:-Ah, bir yardım yetişse, bunların yanına komam! Diyordu. Fakat yardım için gelecek olan Çanakkale boğaz muhafızı Yusuf Paşa, kendisine, kalabalık Venedik askerinin adayı ele geçirdiği şeklinde bir haber gelince yardıma gelmekten çekindi. Ertesi gün, kaledeki silahlı Rum ve diğer gayrimüslimler Venedik ordusu saflarına geçtiler. Böylece düşman kuvvetlerinin sayısı 50.000’i aştı. Buna karşılık Osmanlı askeri sadece 700 kadardı. Venedikliler havan toplarıyla kaleyi devamlı dövüyorlardı. Bir hafta içinde kalede taş üstünde taş kalmamıştı. Bütün binalar yandı, yıkıldı. Zaten bütün mevcudu 100 haneden az olan sivil Müslüman ahaliden çok azı sağ kaldı. Artık her şey bitmişti. Venedikliler genel saldırıya geçmeden önce kalenin vire ile teslimini istediler. Hasan Paşa kararını vermeden önce bütün kumandanları ve o sırada orada sürgün bulunan, eski şeyhülislamlardan Ebû Said Feyzullah Efendiyi topladı. Onlara durumu anlattı:-Kalede taş üstünde taş kalmadı. Düşman 50.000’den fazla. Bizim mevcudu muz 700’den az. Yardım için gelecek olan donanma, ada teslim oldu diye bir haber alınca, yardıma gelmekten vazgeçmiş. Söyleyin bakalım ne yapmak gerek? Düşmana karşı direnmek imkan ve zamanı var mı?700 kişi, 50.000 kişiyi, ateş olsa yakamazdı. Bütün kumandanlar, eğer silahları nın şerefleri muhafaza edilerek, kendilerinin Anadolu sahillerine çıkmalarına izin veri lirse, teslim olunmasını teklif ettiler. Evet, yapılacak başka bir şey kalmamıştı. Hasan Paşa’nın gözleri doldu. Feyzullah Efendi’ye:-Efendi hazretleri, Allah için söyle, bu işte benim zerrece taksiratım var mıdır? Dizdar gediğinden hep beraber çıkalım diye düşündüm. Vuruşa vuruşa ölelim, hayatımızı pahalıya satalım, dedim. Sonra düşündüm ki, bu kadar vatan evladını bile bile ölüme sürüklemeğe hakkım yok. Gönlüm razı olmadı. Fidan boylu genç leventlerin hayali karşıma çıktı. Feyzullah Efendi Hasan Paşa’yı teselli etti ve:-Paşa oğlum, senin taksiratın yok. Allah şahittir ki, vazifeni yaptın. Dünyada ve ahirette yüzün ak olsun. Dedi.Hasan Paşa o gün düşmana cevap verdi. Eğer silahları ile birlikte Çeşme sahillerine çıkarılırsa, kaleyi vereceğini bildirdi. Venedikliler bu 700 Türk kahramanından öyle korkmuşlardı ki, bu şartları derhal ve minnetle kabul ettiler. Asa Paşa ve beyler, 21 Eylül 1694’te bu atalar yadigarı adayı terkederken göz yaşlarını tutamadılar ve:-Seni düşman eline bırakmayacağız, yine geleceğiz, diyorlardı.



Büyük İslâm âlimi Mevlânâ Şemseddîn Fenârî'nin ömrünün sonlarına doğru gözlerine perde geldi. Göremez oldu. Sultanın vezîri olan Hacı İvâz Paşa bir konuda Molla Fenârî'ye kızmıştı. Gözleri görmez olunca, laf olsun diye; "Dilerim ki, o âmâ ihtiyârın namazını ben kıldırayım." demişti. Bu söz Molla Fenârî'nin kulağına ulaşınca; "Ol kimse câhildir. Cenâze namazını kıldırmayı beceremez. Cenâb-ı Hakk'ın kapısından ümîdim şudur ki, bana hemen şifâ buyurup, onu âmâ eyleye ve ben onun namazını edâ edeyim." dedi.

Bir süre sonra, bir gece rüyâsında Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz; "Tâhâ sûresini tefsîr eyle!" diye buyurdukta; "Yüksek huzûrunuzda, Kur'ân-ı kerîmi tefsîr etmeye gücüm olmadığı gibi, gözlerim de görmüyor." demişti. Peygamberlerin tabîbi olan Resûlullah efendimiz mübârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, mübârek tükrüğü ile ıslattıktan sonra gözleri üzerine koydu. Molla Fenârî uyanıp, pamuğu gözlerinin üstünde buldu, kaldırınca, görmeye başladı. Allahü teâlâya hamd ve şükretti. Pamuk ipliklerini saklayıp, öldüğü zaman gözleri üzerine konmasını vasiyet etti. Tam bu günlerde, vezîrin gözleri görmez oldu. Vezir bir süre sonra vefât etti ve cenâze namazını Molla Fenârî kıldırdı. Gözlerinin açılmasının bir şükrânesi olarak, 1429 (H.833) senesinde Şam yolu ile ikinci defâ hacca gitti. Bu esnâda Mısır'a ve Kudüs-i şerîfe de uğradı. Bir çok âlim ile sohbet edip onlardan istifâde etti.



Sakız adasının düşman eline geçmesi, Osmanlı devleti ileri gelenleri arasında büyük bir teessüre sebep oldu. Padişah II. Ahmet Han, adanın düştüğünü haber alınca çok üzüldü:-Yâ Rabbi, ben ne günah işledim de bunu bana reva gördün? Diye ağlamıştı. Ayrıca sefer için Belgrad’da bulunan Veziriazam Sürmeli Ali Paşa’ya:-“Madem ki Sakız düşman elindedir, bütün Macaristan’ı fethetsen makbulüm değildir.” Diye haber göndererek, derhal Sakız üzerine sefere çıkılmasını emretti. Ordu hemen İstanbul’a hareket etti. İstanbul’a geldiği zaman da:-“Ordu ahvali derunum yaktı. Teshiri muradımdır. Paşalarla görüşüp ne yapmak lazım ise bildir. Bu kış Sakız adası istirdad edilmezse, bütün gemi kaptanlarını katlederim.” Diye kesin emirler verdi.

Artık Sakız adası meselesi, Padişahın zihnini meşgul eden tek mesele idi. Daah önce haftada 2 defa toplanan Divan-ı Hümayun toplantılarını, 4 güne çıkardı ve kendisi de işitrak ediyordu. Bir Cuma günü toplanan Divan’da, gür sesiyle:-Küffar burnumuzun dibine kadar sokuldu. Az kaldı Divanımızı basacak. Gayret-i Diniyye nerede? Himmet-i Vataniyye ne oldu? Şecaat-i İslamiyye bu mudur?Sonra Kaptan-ı Derya Amcazade Hüseyin Paşaya döndü:-Sen ki Kaptan-ı Deryasın. De bakalım tedbir ne ola? Sakız nasıl ele geçer?-Selefimiz Mısırlıoğlu İbrahim Paşa daha münasip tedbir sahibidir Devletlûm..dedi. Padişah bu sefer ona döndü. Kızmadan:-Baka Mısırlıoğlu! Gayri laftan bıktık usandık. Kat’î tedbir isteriz. Ne lazımsa söyle! Seni Veziriazam ve diğer denizciler de methettiler. Bu yüzden Sakız fethine seni Serasker tayin eyledik. Mısırlıoğlu acele etmeye mecburdu. İlk iş olarak, Mezzomorto Hüseyin Paşayı çağırdı. Onu kendisine yardımcı yapacaktı.Hüseyin Paşa, eski Cezayir Beylerbeyi idi. Gençliğinde, Venedik korsanlarıyla çarpışır ken ağır yaralanmış. Düşman onu öldü sanıp bırakmış. Ama bir müddet sonra karşılarında savaşırken görünce, “yarı ölü” manasına gelen :-Mezzo morto, mezzo morto...diye bağırmışlar. Bundan sonra da bütün Akdeniz’de bu isimle anılır olmuş. Hüseyin Paşa sonraları İstanbul’a çağırıldı ve Tuna Kaptanı, Karadeniz Kaptanı, Kalyonlar Kaptanı olarak görevler yaptı. Kaptan-ı Deryanın kendisini çağırdığını duyunca, hemen Kasımpaşa’ya vardı. Mısırlıoğlu, kendisine kısaca durumu anlattı ve hemen hazırlılara başladılar. Nihayet 1695 yılı Ocak ayının ilk günlerinde Donanma-yı Hümayun Beşiktaş’tan hareket etti.Osmanlı donanması 26 Ocak 1695’te İzmir limanına geldi. Bunu haber alan Venedik donanması da hemen, 20 kalyon, 24 çektiri ve altı mavnadan oluşan bir filo ile Sakız limanından hareket ederek, Urla ile Karaburun arasındaki Koyunadaları civarına geldi. Fakat havaların kötü gitmesi yüzünden sekiz gün boyunca her iki donanma da yerlerinden hareket edemediler. 9 Şubat Çarşamba günü Osmanlı donanması, Venedik donanması ile karşı karşıya geldi ve savaş başladı. Daha muharebenin başında, bir Osmanlı kalyonundan atılan mermilerle, yetmişten fazla top ve altı yüz asker taşıyan La Stella kalyonu battı. Onun yardımına gelmek isteyen aynı büyüklükteki Leone del Corranto gemisi de aynı akıbete uğradı. İlk anda iki büyük gemisini kaybeden Amiral Benedetto Gianni Vittorio, birden neye uğradığını şaşırdı ve aleyhine dönen durumu düzeltmek için amiral gemisi ile ileri atıldı, fakat teknesine isabet eden bir gülle ile öldü. Yerine geçen yardımcısı Amiral Contarini ise, Türk saldırısı karşısında acze düştü. Mezzomorto Hüseyin Paşa’nın cesaretle yaptığı manevralar ile zafer bizim oldu. Venediklilerin altı büyük savaş gemisi battı, bir çoğu hasara uğradı ve binlerce askeri denize döküldü. Akşamüzeri savaş tatil edildi ve Venedikliler Koyunadalarına, Osmanlı donanması da Karaburun yakınlarında Eğri limanına çekildi. Burada on gün kadar kaldılar. 18 Ocak 1695 günü Osmanlı donanması, düşmana kesin darbeyi indirmek ve Sakız adasını geri almak için Eğri limanından ayrıldı. Bu sırada Küçük Cafer Paşa, süratli bir gemiyle donanmaya yetişerek, Sultan II. Ahmed’in vefat ettiğini, yerine II. Mustafa’nın geçtiğini haber verdi. Mezzomorto Hüseyin Paşa, yeni padişaha zafer müjdesi götürmeğe yemin etti ve:-“Yâ Rabbi, sen büyüksün, her şeye kâdirsin, düşmanı karşıma çıkar, onu bana göster” diye dua etti. Bu dua kabul olmuş olacak ki, öğleye doğru şiddetli bir rüzgar çıktı. Hızla yol alan kalyonlar, Koyunadaları karşısındaki Kolokitya limanının onbeş mil ötesinde Venedik kalyonları ile karşılaştılar ve hemen hücum ettiler. Savaş öğleye kadar sürdü. Hüseyin Paşa, rüzgarın bütün şiddetine rağmen, denizlere hükmederek dövüşüyordu. Pervasızca ileri atılıyor, düşman hatlarını bozuyor, gemilerde yangınlar çıkarıyordu. Venedikli amiraller ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Contarini:-Bu Mezzomorto bir sihirbaz! Diyordu. Hayır, sihirbaz değil, Hüseyin Paşa, uzun yıllar Venediklilerin elinde esir kalmış, onları gayet yakından tanımış ve kurtulduğu gün intikam yemini etmiş tecrübeli bir Türk amirali idi. Contarini kaçmak istiyor, fakat bunu başaramıyordu. Hüseyin Paşa bir an peşlerini bırakmıyordu. Eğer akşam karanlığı imdatlarına yetişmemiş olsa idi, koca donanma en ağır hezimete uğrayacaktı. Batmaktan ve yanmaktan kurtulabilen Venedik gemileri selameti kaçmakta buldular. O kadar korkmuşlardı ki, Sakız adasında daha fazla kalamadılar ve toplarını, araç ve gereçlerini, hatta bir kısım gemilerini bırakarak adadan kaçtılar. Hüseyin Paşa bu zaferi, veziriazama müjdeledi ve adaya derhal asker çıkarılmasını istedi. Derhal adaya hareket eden gemiler, karaya asker çıkardılar ve Sakız adası tek kurşun atılmadan teslim oldu. 22 Şubat 1695 günü kaleye tekrar Türk bayrağını çeken Hüseyin Paşa sevinç gözyaşları döküyordu. Böylece beş ay sonra, kaybettiğimiz Sakız adasını geri aldık.



1866 senesi sonları. Girit’te yine bir isyan başladı. Aslen İzmir’li bir Rum olan ve vezirliğe kadar yükselen Girit valisi Hekim İsmail Paşanın başarısız idaresi sebebiyle yerli Rumlar baş kaldırmışlardı. Fakat, isyanın elebaşısı olan Hacı Mihal, adadaki Osmanlı yönetiminin ıslahı için değil, Yunanistan’a ilhak olmak için harekete geçmişti. Babıâlî hemen adaya asker çıkardı ve Yunanistan’dan yardım gelmesini önlemek maksadıyla adanın abluka altına alınmasına karar verildi. Müşir Vesim Paşa kumandasında bir filo Temmuz 1867’de adaya geldi. Bu gemiler içinde en yeni olanı, 12 librelik Armstrong topları ile donatılmış olan 1075 tonluk İzzeddin vapuru idi. Bu geminin kumandanı, daha önce bir çok deniz savaşlarında bulunmuş olan, alaylı, yani hiç mektep okumamış iken, erlikten terfi ederek Kolağası, yani Yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiş olan, 63 yaşındaki genç ve dinç Gamsız Hasan Bey idi.

Bir ağustos gecesi, filo kumandanı Müşir Vesim Paşa, bütün gemi kumandan larını Mahmudiye zırhlı firkateynine çağırdı ve olara şu talimatı verdi:-Güneş battıktan sonra etrafa çok dikkat ediniz. Zira bu suları çok iyi bilen kaçakçılar, karanlığın en koyu saatlerinde sahile sokulmak isteyeceklerdir. Ağustos’un 21. günü ay, saat 3’te doğacaktır. Bugün ise ay, Rebîülâhır’ın 19una, yani dolgun zamanına tesadüf ediyor. Ortalık gündüz gibi aydınlanınca iyi bir av yakalamak için korkarım ki vakit geçmiş olmasın!İzzeddin’in süvarisi bu talimatı aldıktan sonra gemisine döndü. Gerekli hazırlıkları yaptı ve arkadaşlarına durumu anlattı. -Dilerim ki doğacak olan ay bize şan yolları açsın! Diyordu. Gece karanlığı basmıştı. Denizin yüzü, bulutlu göklerden dökülen koyu bir zulmete bürünmüştü. Ne semada bir yıldız, ne sahilde bir ışık vardı. Akdeniz’in Ağustos gecelerine mahsus ılık ve hafif bir lodos, kumanda köprüsünün iskele ucunda ufku gözetleyen Gamsız Hasan Bey’in yüzünü yalıyordu. -Hayırdır inşallah, her taraf simsiyah! Dedi. İzzeddin, bütün ışıklarını söndürmüş, batıya doğru hayalet gibi sessizce ilerliyordu. Önlerindeki Gavdos adası, isyancıların üssü idi ve Yunanistan’dan gelen yardımlar buraya indiriliyor, sonra da gizlice Girit’teki isyancılara ulaştırılıyordu. Fakat orada da hiç ışık görünmüyordu. Gemi subayları:-Mühim bir gece yaşıyoruz! Diyorlardı. Hasan bey, kumanda köprüsünün sancak tarafına yürürken hesap kamarasındaki saate baktı. Ayın doğmasına onbeş dakika vardı. lakin kara bulutlar o kadar alçalmıştı ki, sahnenin gündüz gibi aydınlanması belki de mümkün olmayacaktı. Birden Hasan Bey’in gürlemesi işitildi:-Foga!Bu kumandayı, gecenin derin sessizliğini yırtan bir top sesi takip etti. Güvertede gölgeler koşuştu. Herkes savaş mevzii aldı. Bin metre kadar sancak başomuzuluğu istikametinde, pruvası fosforlu köpüklere gömülmüş, bacalarından alev püskürterek sahile doğru koşan bir karaltıyı herkes tanıdı. Bir anda yüzlerce ağız birden:-Arkadi! Diye bağırdı. Arkadi, barut ve erzak yüklüydü. Gündüzün son saatlerini Gavdos adasının arkasında geçirmiş ve Müşir Vesim Paşa’nın tahmin ettiği gibi, ay karanlığında sahile inmek ümidi ile yatsı ezanı sıralarında oradan hareket etmişti. İzzeddin’i o da görmüş, fakat fazla önem vermemişti. Otuz librelik altı topu ve on dört mil sürati ile herhangi bir Türk zırhlısından kaçabilir ve gerekirse onunla üstün bir şekilde dövüşebilirdi. İzzeddin de son süratini vermişti. İki gemi karaya paralel olarak adeta koşuyorlardı. Top, tüfek ve tabancalar atılıyordu. Gemiler birbirlerine yaklaştıkça feryatlar yükseliyordu. Nihayet Arkadi’nin bacası isabetli bir top ateşi ile delik deşik olmuş ve sürati düşmüştü. Ufacık topları ile rakibine fazla bir şey yapamayacağını ve avını elinde kaçıracağını anlayan Gamsız Hasan Bey, ikinci kaptana:-Rampa edeceğim efendi kaptan, pruvaya asker hazırla! Emrini verdi. Gemisini de derhal sancağa aldı. Arkadi, korkunç bir yangını önlemek için barut varillerini denize atıyor ve kesin bir savaşı kabul etmek istemiyor, mütemadiyen kaçıyordu. Ay çıkmış ve ortalık yavaş yavaş aydınlanmıştı. Hasan Bey, ustaca manevralarla avına yetişti. Maksadı gemiyi batırmak değil, teslim alarak amiraline hediye etmekti. Tam Kriyoku burnu önünde:-Sancak bordasına rampa! Kumandasını verdi. Kendisi de güverteye atladı. Bir anda kadırgalar devrine has bir savaş başladı. İki gemi birbirine takılmış, makinalar durmuş, topları susmuştu. Şimdi yalnız tabancalar ve tüfekler işliyordu. Arkadi’den yükselen alevler İzzeddin’i de tehlikeye düşürmeye başladı. Çaresiz kalan Hasan Bey, gemisini geriye aldı ve top ateşi ile hücuma geçti. Artık Arkadi, patlamalarla yanmağa mahkum bir tekne haline gelmişti. Gün doğarken o civarda, su üstünde İzzeddin’den başka gemi kalmamıştı. Arkadi ise, pek derin olmayan bir yerde karaya oturmuştu. Bu hadisenin üzerinden haftalar geçti. Müşir Vesim Paşa, Gamsız Hasan Bey’in bu başarılarını İstanbul’a bütün ayrıntıları ile bildirdi. İzzeddin’in bütün subayları terfi ettirildi. Hasan Bey’in rütbesi de birden Miralay, yani Albaylığa yükseltildi. 1867 Eylülünün bir Cuma günü idi. İzzeddin gemisinde bir tören yapılacak ve terfiler takılacaktı. Fakat Hasan Bey hastalanmış, Girit’teki askeri hastaneye yatırılmıştı. Perşembe günü, kendisini ziyarete gelen subaylar, ertesi gün yapılacak olan töreni bildirdiler. Hasan Bey bu törende bulunamayacağı için çok müteessirdi. -Kırk yıllık zabitim ve ömrüm denizlerde geçti. Hayatımın en mes’ud bir gününde denizlerden uzakta olacağım. Ben denizi o kadar severim ki, dili olsa da söylese. Dün doktora başvurdum, gemiye döneceğimi söyledim, müsaade etmedi. Belki yarın gelmeğe gayret ederim. Ziyarete gelen subaylar doktorla görüştüler. Hasan Bey zatürre idi ve dün gece ateşi kırka kadar çıkmıştı. Ertesi gün, Bahriye Bandosunun çaldığı marşlarla tören başladı. Müşir Vesim Paşa, rütbeleri tebliğ etmek ve nişanları dağıtmak için, kurmay heyeti ile birlikte İzzeddin gemisine gelmişti. Güvertede askerler dizilmiş, subaylar yüksek üniformalarını giymişlerdi. Bu sırada dört kürekli bir sandal son süratle gelerek gemiye yanaştı ve yeni elbiselerini giymiş ihtiyar bir albay gemiye çıktı. Bu, Hasan Bey’den başkası değildi. Çevik bir hareketle iskeleye tırmandı ve doğruca Müşir Vesim Paşa’nın huzuruna giderek sert bir selam verdi:-Ben geldim Paşa hazretleri!Müşir’in gözleri doldu. Hasan Bey’in elini sıktı.-Tebrik ederim. Albay oldunuz. Esasen size daha önceden tebliğ edilmişti. Hasan Bey’in avuçları ateş gibi yanıyordu. Gözleri çakmak çakmaktı. Hastaneden zorla çıkmış, sahile kadar yayan yürümüş ve orada bulunan bir askeri sandala binmişti. Ateşi otuz dokuz dereceden fazla idi. Müşir:-Zahmet ettiniz, hastasınız, ateşiniz var, hemen dönünüz, dedi.Hasan Bey Paşa’nın gözlerine hüzünle bakarak:-Artık gam yemem paşam, dedi. Ben kırk yıl hasretle bu günü bekledim

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter