Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1850’li yýllara kadar ne Harputlular Amerika ve Amerikalýlarý tanýrdý, ne de Amerikalýlar Harput’u bilir ve Harputlularý tanýrlardý. Görünüþte hümanist fakat bir bu kadar da emperyalist duygularla dünyayý bir örümcek aðý gibi saran misyoner teþkilâtlarýndan, bölgeyle ilgili araþtýrmalar yapan Amerikan Board Heyeti’nden misyonerler, Harput’u Amerikalýlar’a tanýtmaya baþlamýþtý.
1820’den beri Osmanlý topraklarýnda faaliyetlerine devam eden Amerikan Board misyonerleri, 1850 yýlýnda yaptýklarý yýllýk toplantýda, Harput ve çevresinin (Muþ, Bitlis, Van) Erzurum istasyonunca yakýndan izlenmesi kararý çýkýnca bölge incelenmeye baþlanmýþtý.

Harput’a ilk gelen Amerikalý, Amerikan Board misyonerleri George W.Dunmore ve eþidir. Dunmore ve eþinin ilk çalýþmalarý, genellikle diðer Hýristiyan mezhep üyeleri tarafýndan büyük bir tepkiyle karþýlandý. Fakat Dunmore “Harput Ovasý, Türkiye’de gördüðüm en zengin ve misyoner çalýþmalarý bakýmýndan da en elveriþli ve en çok umut vadeden ovadýr!” þeklinde merkezine yazdýðý raporlarla, yeni elemanlarýn gelmesi için zemin hazýrladý. Bu arada yerli Protestan Ermeniler’den de istifade ederek eðitim faaliyetlerini artýrdý. M. A. Melcom isimli on altý yaþýnda bir genç Ermeni’yi de eðitim faaliyetlerinde yardýmcý olmasý için yanlarýna aldýlar. Harput’a ilk gelen Dunmore çiftinden sonra O. P. Allen ve Crosby, H. Wheeler çifti göç edenler arasýnda yerini almýþtýr.
Daha önce Ýstanbul’a gelen Dr. Herman N. Barnum da 1858 yýlýnda Harput’a gelir. Harput’a ilk gelen Amerikalýlar olan Dunmore çifti, Wheeler çifti ve kýzlarý Emily ve Dr. Barnum’la beraber küçük bir koloni kurarak çalýþmalarýna baþlamýþlardýr. Barnum ve Wheeler ikisi de ömürlerinin sonuna kadar Harput’ta kalmýþ ve ölümlerinden sonra misyonerler, Selvi Pýnarý mevkiindeki yazlýklarýnýn bahçesine gömülmüþlerdir. Dr. Barnum, Wheeler ve onlara yardýmcý olan Allen, otuz yedi yýl boyunca Harput’ta beraber çalýþmýþlardýr. Misyonerlerlik tarihinde bunun bir örneði olmadýðý misyonerler tarafýndan belirtilmektedir.
Dr. Barnum, misyonerlerde sýkça rastladýðý üzere uzun yýllar beraber çalýþtýðý Crosby H. Wheeler’in kýzýyla evlenmiþtir. Birçok Amerikalý birbiri arkasý sýra Harput’a gelerek görev yapmýþtýr. Bunlarýn bir kýsmý daha önce Anadolu’ya gelerek yerleþip baþka misyonlarda görev yapan misyonerler olup, bir kýsmý da doðrudan Harput’a görevlendirilenlerdir. Bu gelenlerin bir kýsmý bir müddet görev yaptýktan sonra Harput’tan ayrýldýðý gibi, bir kýsmý da Anadolu’da bir misyonerin çocuðu olarak dünyaya gelmiþ, burada büyümüþ, tahsil için Amerika’ya gönderilmiþ ve daha sonra tekrar bir misyoner olarak Anadolu’ya gelmiþtir.
Harput’a gelen misyonerler arasýnda; 1885 yýlýnda Fýrat Koleji Baþkanlýðý’na atanan James Levi Barton, Dr. Caleb Frank Gates, Henry Riggs önemli birkaç tanesi olarak sayýlabilir. Misyonerler arasýnda en ilginç hayat hikâyesine sahip olan ise Henry Riggs’tir. Henry Riggs; misyonerler arasýnda bir ekol olan ve Türkiye’ye gelen ilk misyonerlerden olup, Ýncil’i; Ermenice, Bulgarca ve Türkçe’ye çeviren Elias Riggs’in torunudur. Riggs ailesi Anadolu’da oldukça geniþ bir kadroyla misyonerlik yapmýþlardýr. Henry Riggs’in babasý Merzifon Amerikan Koleji Baþkaný Edward Riggs’tir. Henry de bir misyoner çocuðu olarak Sivas’ta doðmuþtur. 1896 yýlýnda Carleton Koleji’nden mezun olan Henry; Ermenice ve Türkçe’yi mükemmel konuþurdu.
Henry Riggs, kendisi gibi misyoner olan H. Barnum’un kýzý Emma ile evlenmiþtir. Henry Riggs’in kardeþi Ernest W. Riggs de Harput’ta görev yapmýþtýr. Ernest W. Riggs de abisi gibi yine bir misyonerin kýzý olan Alice ile evlenmiþtir.
Bu kýsaca saydýðýmýz isimler haricinde, kýz okullarý için Amerikan Boord’ýn kadýn misyonerler kýsmý olan “Womes’s Board of Misions” adlý kuruluþ tarafýndan da birçok bayan misyoner gönderilmiþtir. Bunlar arasýnda en faal çalýþan ve misyonerlik yeteneklerine sahip olan ise Bayan Hariet Seymour’dur. Kolejin kýzlar kýsmýnýn sorumlusu ise Bayan Daniels’tir. Misyonun en faal üyelerinden bir tanesi de, Teknoloji Okulu’nun sorumlularýndan Edward Carey’dirHarput’ta görev yapan ilginç bir sima da Dr. Henry H. Atkinson’dur. Harvard’da týbbî eðitim görmüþ olan Dr. Hanry Atkinson, mezrada Amerikalýlar tarafýndan kurulan Annie Tracy Riggs Hastahanesi’nin kuruluþ ve geliþmesinde önemli bir rol oynamýþtýr. Doktorluðunun yaný sýra, fizik konusunda da uzman olan Atkinson’a, Türkçe bilmesi de büyük avantaj saðlamýþtýr. 1901 yýlýnda Harput’a gelen Atkinson, özellikleri sebebiyle birçok görevi beraber üstlenir. Konsolos yardýmcýlýðý görevini de yürüten Atkinson, Türkiye’de hizmet verdiði on dördüncü yýlýn sonunda 1915 yýlýnýn Noel günü Harput’ta ölmüþtür.
Atkinson’un Harput’taki faaliyetlerinde en büyük yardýmcýlarý ise eþi Harriet H. Atkinson ile Amerikalý baþ hemþire Bayan Maria P. Jacobsen olmuþtur. Diðer bir önemli yardýmcý ise gece hemþiresi Jamaikalý Bayan Margret Campbel’dir.
Amerikan misyonu, birçok alanda faaliyet yapmasý sebebiyle oldukça fazla elemana ihtiyaç duymuþtur. Zaman içinde büyüyen misyon; yetimhanesinden teoloji okuluna, ilkokulundan kolejine, el atölyelerinden yetiþkin kurslarýna, hastahanesinden konsolosluk faaliyetlerine kadar birçok konuda faaliyet yürütmüþtür.
Amerika’dan gelip giden birçok misyoner olmasýna raðmen kadrosunun çoðunluðunu, misyonerlerin yetiþtirmiþ olduðu yerli yardýmcýlar oluþturuyorlardý. Özellikle hem daha ucuz çalýþmalarý, hem de kendi toplumu üzerindeki etkisi sebebiyle yerli yardýmcýlara daha çok ehemmiyet verilmiþtir.
Yerli yardýmcý olarak yetiþtirilen birçok Protestan Ermeni de Amerika’ya tahsil için gönderilmiþtir. Önceleri öðrenci olarak yetiþtirildiði okullara öðretmen olarak dönen kiþiler uzun bir dönem öðretmenlik yaptýktan sonra genellikle Amerika’ya göç etmiþlerdir. Bunlara birkaç örnek verecek olursak; Maraþ Teoloji Okulu mezunu Haroutoun, K. Avakion Fýrat misyonunda yabancý dil ve matematik derslerine girmiþ ve daha sonra 1895 yýlýnda Amerika’ya göç etmiþtir. Hachabad Bennenion adlý diðer bir yerli öðretmen de, on iki yýl öðretmenlik yaptýktan sonra 1896 yýlýnda Amerika’ya göç etmiþtir. Amerika’da Boston kentinde (The Church Bell) “Kilise Çaný” adlý Ermeni gazetesinin müdürlüðünü yapmýþtýr.
Misyonun kuruluþundan beri yerli yardýmcýlar arasýnda ilk eleman olan M.A. Melcon 16 yaþýnda öðretmenliðe baþlamýþ, uzun yýllar yaptýðý öðretmenlik görevinin yaný sýra, Gothe, Þekspir gibi ünlü Batýlý yazarlarýn eserlerini Ermenice’ye çevirmiþtir. Bir dönem Fýrat Koleji’nin baþkanlýðýný yapan ünlü misyoner Gates’in, Robert Koleji Baþkanlýðý yaptýðý sýrada Melcon Robert Koleji’nde derslere girmiþ ve daha sonra Amerika’ya göç etmiþtir.
Amerikalýlarla küçük bir temas kuran veya onlarýn okullarýnda okuyan, müesseselerinde çalýþan birçok Ermeni’nin ideali, genellikle Amerika’ya göç olmuþtur. Burada Amerikan misyonerlerinin lüks yaþantýlarý, Amerika’nýn zenginlikleri, eðitim vb. konulardaki iyi durumu etkili olmuþtur.
Amerika’ya ilk gidiþler genellikle misyonerlerin eðitim için gönderdiði öðrenciler olmuþtur. Bunlar daha sonra kendi memleketlerine gelerek okullarda ders vermeye baþlamýþlar. Bu ilk gidenlerin dönüþlerinde anlattýklarý vb. olaylar zaman içinde misyonerlerin ayak iþlerine bakan hizmetçileri dahi hareketlendirmiþ, onlar da bir yolunu bulup Amerika’ya gitmeye çalýþmýþlardýr.
Bunlarla ilgili ilginç bir örnek verecek olursak; Harput’tan Agop Babigian adlý bir Ermeni misyonerlerin yanýnda uþak olarak çalýþtýktan sonra bir yolunu bularak 1876 yýlýnda Amerika’ya gitmiþ, orada umduðunu bulamayýnca geri dönmüþtür. Yeniden misyonerlerle çalýþmaya baþlamýþ, bir müddet sonra tekrar Amerika’ya göç etmiþ ve orada bir halý dükkâný açmýþtýr. Ayný þekilde Jakob Arekalyan adlý bir Ermeni genci, misyoner ailenin yanýnda uþak olarak çalýþmak üzere Amerika’ya gitmiþ, orada uþaklýðý býrakarak Boston’da bir ticarethane açarak baþarýlý olmuþtur.
Bu göç olayý, yýllar boyunca devam etmiþ, Ermeniler’in misyonerlerin de etkisiyle Osmanlý Devleti’ne karþý yürüttükleri ayrýlýcýlýk hareketi ve isyanlar sonucunda çýkan olaylarla beraber daha da artmýþtýr. Fakat isyanlardan sonra, -baskýlardan kaçmaya baþlamýþlardýr- þeklinde yapýlan propagandanýn da geçerliliði söz konusu deðildir. Çünkü daha karýþýklýk baþlamadan yýllar önce birçok kiþi para kazanmak için Amerika’ya gitmenin yolunu arýyorduAmerika’ya, özellikle misyonerlerin Harput’a gelmesinden sonra baþlayan göç akýmý, zaman içinde Osmanlý yetkililerini de rahatsýz etmiþtir. Hem nüfus kaybý, o dönem için iþ gücü kaybý, hem de prestij kaybýna sebep olduðu için Osmanlý Devleti’nden göç rahatsýzlýk vermiþtir. Bu yüzden çareler aramaya çalýþýlmýþtýr.
Ayrýca göç edenlerin Amerika’ya gittikten sonra orada Amerikan tâbiiyetine geçerek, Amerikan vatandaþý olduktan sonra tekrar Osmanlý topraklarýna dönerek (kapitülâsyonlarda) yabancý vatandaþlara tanýnan imtiyazlardan faydalanmak istemeleri ve dokunulmazlýk diyebileceðimiz bir zýrha bürünerek daha pervasýzca hareket etme imkânýna kavuþmalarý, Osmanlý Devleti’ni devamlý olarak huzursuz etmiþ ve bu husus Türk-Amerikan münasebetlerinde Osmanlý Devleti’nin baþýný oldukça aðrýtmýþtýr.
Türk düþmanlýðý ve zavallý Ermeniler propagandasý, Ermeniler için Amerika’da prim yapmasý sebebiyle göç eden Ermeniler, genellikle bu metotla Amerika’da kendilerine bir yer edinebilmek için Osmanlý aleyhine faaliyetlerine orada da devam etmiþtir. Amerika’ya gidip yerleþenler de Anadolu’yla irtibatýný kesmemiþ, oradan Osmanlý aleyhine, Anadolu’da faaliyette bulunan çetelere maddî-manevî destek vermiþlerdir. Özellikle Harput’tan Amerika’ya göçen Ermeniler bu konuda baþrol oynamýþlardýr. Bir örnek verecek olursak, Harput’tan gizlice Amerika’ya giden ve orada Protestan papazlýðý yapan Sisan adlý bir Ermeni’nin orada para toplayarak Anadolu’ya gönderdiði gösterilebilir.
Anadolu’yu bölerek bir Ermenistan kurmak isteyen ve Türkiye’de suç iþleyen Ermeniler’in de sýðýnak yeri yine Amerika olmuþtur. Amerika’da, oranýn vatandaþlýðýna geçtikten sonra silâh, Osmanlý aleyhine kitap, broþür ve benzeri malzemeyle tekrar geri geliyorlardý. Osmanlý Devleti bu isyancýlarýn geri gelmelerini engellemek için yakýn limanlarda kontrolleri arttýrdýðý için, uzak limanlarda karaya çýktýktan sonra bir fýrsatýný bularak Harput’a gelmeye çalýþýyorlardý. Harput’tan Amerika’ya gizlice giden Ermeniler’in bir kýsmý Anadolu’ya geçmek için Mýsýr’ýn limanlarýna giderek oradan Anadolu’ya gelmeye çalýþmalarý da buna bir örnek olarak verilebilir.
Bu göç edenlerin, Osmanlý Devleti aleyhine yapmýþ olduðu faaliyetler her yýl artarak devam etmiþtir. Öyle ki bu faaliyetlerin dozunu o derece artýrmýþlardýr ki, düþmanlarýmýzla beraber silâh kuþanarak bize karþý savaþmak için Amerika’dan tekrar geri dönenler dahi olmuþtur. Birinci Dünya Savaþý sýrasýnda, Osmanlý Devleti ile savaþan Rusya’ya, Anadolu’da bulunan Ermeniler’in de destek vererek onlarla beraber bize karþý savaþtýðý gibi, yurtdýþýndaki gönüllü Ermeniler de onlara yardým etmek gayesiyle Van Vilâyeti civarýna ve Ýran sýnýrýna gelmiþlerdi. Bu gelenlerin büyük bir kýsmýnýn da; “Dahilden kaçan ve memalik-i ecnebiyeden gönüllü gelen, Mamüratül-Aziz Ermenileri’nin teþkil ettiði” düþünülürse; Batý dünyasýnýn söylediði gibi, masum ve iyi niyetli olduklarýný söylemek de pek mümkün deðil kanaatindeyim.
Türkiye’nin deðiþik yerlerinden Amerika’ya; ticaret, eðitim, vb. sebeplerle oldukça çok sayýda göç olmasýna raðmen Harput bunlar arasýnda rekor bir sayýdadýr. Harput Protestan kiliselerinin organizesiyle sadece bir yýlda Harput’tan Amerika’ya, özellikle de Boston þehrine yapýlmýþ olan 3000 kiþilik göç olayý, bütün Osmanlý topraklarýndan yapýlan göçün 25’ine tekabül ettiði gibi, bu sayý bir rekor olarak da kabul edilmiþtir.
Harput ve çevresinden Amerika’ya göç edenlerin her türlü ihtiyaçlarý, Fýrat Koleji’nin mezunlarý, Harput Protestan Kiliseleri Birliði ve Amerikalýlar’ýn Harput’taki kolonisinin desteðiyle karþýlanmýþtýr. Bu çalýþmalarda, Amerikalýlar’ýn Harput’ta açmýþ olduðu konsolosluðun da oldukça büyük bir rolü olduðu bilinmektedir.
Harput’tan bu kadar göçün gizli bir þekilde yürütülmesinde, bazý memurlarýn suiistimallerinin, misyoner vb. kuruluþlarýn yaný sýra, türeyen simsarlarýn da etkili olduðu bilinmektedir. Amerika’ya göç edenlerin gidiþleri sýrasýnda ve Amerika’ya kabullerinde yaþanan zorluklarý aþmak için Harput’ta kurulan iki dernek ile Ýstanbul ve ABD’deki ajanlarýn etkili çalýþmalarýnýn rolü büyük olmuþtur.
Liverpol’a kadar gitmeyi baþaran Ermeni göçmenlerle konuþan Osmanlý Elçisi, Harput’a baðlý köylerden olduklarýný ve bazý Ermeni tüccarlarýn bir miktar para karþýlýðý bu kaçýþý kolaylaþtýrdýklarý, bu tüccarlarýn Mersin ve diðer limanlarda adamlarý olduðu, bunlar vasýtasýyla, kayýkla götürülerek Marsilya ve Ýngiltere’ye giden vapurlara bindirildiklerini öðrenmiþtir



500 sene kadar Osmanlı Devleti'nin ordusunun temelini teşkil eden yeniçeriler, büyük savaşlar ve fetihler yaparak haklı bir üne kavuşmuştu. Fakat son yıllarda bu ocak bozulmuş ve Osmanlı Devleti'nin başına belâ olmaya başlamıştı. 15 Haziran 1826 Perşembe gününe, tarihler Vak'a-i Hayriyye derler ki, hayırlı olmuştur. Yeniçeriler tarih sahnesinden bir günde silinmişlerdir. O sırada İstanbul'da bulunan Fransız edebiyatının büyük ismi Theophile Gautier, bakınız bu hâdiseyi nasıl anlatır:

"Halk, yeniçerilerin ortadan kaldırılabileceğine inanmıyordu. Fakat bu serserilerden o kadar yılmışlardı ki, en ufak bir kıvılcımla infilâk edecekleri muhakkaktı. Dükkânlar, paşa konakları ve hatta fakir evleri, yağmalanmak ve baskına uğramak korkusunu, 24 saat teneffüs ediyorlardı. İstanbul sokaklarında o kudretli Osmanlı pâdişahı değil, yeniçeri subay ve erleri devleti ve daha doğrusu kendi çıkarlarını temsil ediyorlardı. Her dükkân, limana her giren gemi ve ithal edilen her mal üzerinden alacakları vardı. Devletin bütün gelir çeşmelerinin suyunu dolduran taslara dönüşmüşlerdi. O sabah sokaklarda, kaçışan hatta yabancı elçiliklerin kapılarına yığılan yeniçeriler, artık çâresiz idiler. Halk bendlerin arkasındaki sular gibi taşmıştı. İstanbullu bu âsi serserilerden bıkkınlık getirmişlerdi. Roller değişmişti. Bir zamanlar sokaklarda nârâlarından korkulan yeniçeriler, şimdi, arkalarından kovalayan sivil halk, asker, mollalar ve hatta ahşap evlerinden saksılar fırlatan kadınların önünden kaçıyorlar, yakalanınca yalvarıyorlar, ama duâ etmeye bile vakit bulamadan başlarını bir kılıç darbesi ile kaldırıma bırakıyorlardı..."



Dinimiz, bülûğa ermeden önce çocuklara dinî ve dünyevî bilgilerin verilmesini emretmektedir. Ecdadımız buna çok dikkat ederdi. Bunun en güzel örneğini, Sultan II. Mahmud Hân'ın, ülkenin her tarafına gönderdiği bir ferman teşkil eder. Bu fermanda şöyle deniyor: "Dinî vecibeleri öğretmek ve seçeceği mesleğin bilgilerine sahip kılmak babaların çocuklarına karşı ilk vazifesidir. Ne yazık ki, bir zamandan beri birçok ana ve baba bunu unutarak, çocuklarını daha beş-altı yaşında kazanç hırsı ile sanat sahiplerinin yanına çırak olarak veriyorlar veya başıboş bırakıyorlar. Çocukluk çağında câhil kalanlar ise, bülûğ çağlarında hem kendileri için, hem de memleket için dert oluyorlar. Bu, iki dünyada cezâyı gerektiren bir ihmaldir. Sizlere emrediyorum ki, bu ferman elinize değdiği anda, bölgenizde 6 yaşını bitirmiş ne kadar çocuk varsa bunları tesbit ediniz! Mevcut mahalle mektepleri yetmiyorsa bina ve hoca bularak mektepsiz çocuk bırakmayınız! Mektep çağında olduğu hâlde bu çocukları yanlarına alıp çalıştıranların şiddetle cezalandırılacaklarını ilân ediniz! Anasız ve babasız olanlarla, okumaya gücü yetmeyenlerin tahsilini devletin temin edeceğini ilân ediniz!.." Bu ferman, 1854'de Sultan Abdülmecid Hân ve 1873'de Sultan Abdülaziz Hân tarafından da tekrarlanmıştır



Sultan II. Bayezid Hân zamanında, 1502 yılında yürürlüğe giren Kanunnâme-i İhtisâb-ı Bursa (Bursa Belediyesi Kanunu), dünyanın ilk standart kanunudur. Bu kanun o günün ilk, bugünün hâlâ eskimemiş kanunudur. Bu fermanda; hayvan ürünleri, türlü sebze-meyve, tuz, ekmek, sanayi ürünleri, tekstil ürünleri, tarım-tahıl ürünleri, orman ürünleri, deri ürünlerinin satışları, konulacak fiyatlar ve kaliteleri bir standarda bağlanmıştır. Bu standartlardan bazılar şunlardır :Çörekler: Ekmek ağırlığının yarısı olup ak undan olacak ve unun bir kilesine bir okka (400 dirhem) yağ konulacak.Meyveler: Kaplı (yeşil kabuklu) fındığın kaplı olarak bir okkası, bir akçeye olacak. Kapsızın 200 dirhemi, bir akçeye olacak ve mevsimi geçtikten sonra 125 dirhemi, bir akçeye olacaktır. Sebzeler: Aş kabağına (taze kabak) 3 gün narh olmayacak. Üç günden sonra üç okka, bir akçeye olacak. Haftasında 4 okka, ikinci haftasında 5 okka, üçüncü haftasında 6 okka, dördüncü haftada 8 okka bir akçeye olacak.Kuyumcular: Kullanılan gümüş 80 ayardan düşük olmayacak. Altının miskali de 60 akçelikten aşağı olmayacak.



6 Aralık 1909 târihinde kabul edilen “Dersaadet Otobüs ve Omnibüs Osmanlı Anonim Şirketi Şartnâmesi” şu maddelerden ibâretti: · Otomobil, otobüs, omnibüs ve emsâlinin modeli, taşıyacağı yolcuların miktarı belediyenin izniyle olacaktır · Arabaların miktarı belediye tarafından tâyin ve gazetelerle ilân edileceği gibi, numaraları üstlerine yazılacaktır.· Sırf kadınlar için ayrı olarak kâfi miktarda arabalar bulunacaktır.· Sokaklarda beklemek yasak olup her yerde dâire mârifetiyle gösterilen yerlerde (duraklarda) bir müddet durabileceklerdir.· Bilâ-mezuniyet arabaların tatili sebebiyle ahâlinin bîzâr edilmesine meydan verilmeyecektir ve târifeden fazla ücret alınmayacaktır. Eşya nakliyesi için ayrıca târife yapılacaktır.· Geceleri yolculardan fazla ücret talep olunmayacaktır.· Köprülerden geçmek için her arabadan köprü ücreti alınacaktır.· Askerlerden yarı ücret alınıp, belediye çavuşları vazifede ücretsiz binecektir.· Arabaların gerek temizleme ve gerek metanetine ve gerek trenlerin yolunda hareket eylemelerine, zayıf ve sakat atlar koşulmamasına dikkat olunacak. Şehir içinde buharlı her nev’i arabaların sür’ati normal sür’atten fazla olmayacaktır.· Makinistler ve arabacılar ehliyetli olacağı gibi, güzel ahlâklarına dâir belediyenin tasdiki olacaktır· Talep olunan Ruhsatnâme’nin i’ta olunduğu günden itibâren beher araba için senevî târifesi mûcibince 20 kişilik ve fazlası için 1000 kuruş ve 1’den 19’a kadar olanlardan 600 kuruş belediyeye i’ta kılınacağı gibi hâsılat-ı gayr-ı safiyenin umumunda %5 her ay nihâyetinde bilhesap belediye menfa’atine terk ve te’diye edilecektir. Arabalar konforlu olacaktır.· Hususi olarak kiralanan arabalar dahi, diğerleri gibi bu şartlara tâbi olacaktır.



Mohaç’ta Macaristan ordusunu tamâmen imhâ edip, bölgeyi Osmanlı Devleti sınırları içine katan Kânûnî Sultan Süleyman Han, savaştan sonra Budapeşte’ye gelip Macaristan’ın yeni statüsünü tespit etmişti. Buna göre Macaristan, Osmanlı Devletine bağlı bir krallık olarak bilinen ve Mohaç Muhârebesine katılmayan Transilvanya (Erdel) Voyvodası Zapolya’ya verilecekti. Nitekim Kânûnî Sultan Süleymân Han, 16 Ekim 1526’da Macaristan tâcını Zapolya’ya veren târihî fermanını imzâladı ve Budapeşte’de Macaristan tahtına geçirdi. Ancak Zapolya Osmanlılar sâyesinde Macar Kralı seçilmesine rağmen kral olduktan sonra Osmanlılara fazla yaklaşmaktan çekindi. 1527 baharında toplanan Regensburg İmparatorluk Meclisinde Osmanlılara karşı yardım dahi istemişti. Ancak bu sırada Alman İmparatoru Şarlken’in tahriki ve desteğiyle Avusturya Arşidükü Ferdinand büyük bir ordunun başında olarak harekete geçti.

Tokaj’da Zapolya’nın kuvvetlerini yenerek 20 Ağustos 1527’de Budin’e girdi. Lehistan kralına sığınmak zorunda kalan Zopolya tekrar Osmanlılardan yardım istemeye mecbur kaldı. Zapolya yardım isteğinde bulunmasa dahi Osmanlıların bu duruma müsâade edebileceği düşünülemezdi. Ancak onun yardım talebi, Osmanlıların daha fazla işine yaramış ve durum Zapolya’nın müdâfaası şekline dönmüştür. 10 Mayıs 1529’da 200.000 kişilik bir ordu ile sefere çıkan Kânûnî, 7 Eylül’de Budin’e girdi. Zopolya’yı Macar tahtına oturttu. Şehirde altı gün kadar kaldıktan sonra Ferdinand ile karşılaşmak niyetiyle Viyana’ya doğru yürüme kararı aldı. Avusturya-Macar sınırındaki Ovar kasabasını alan Osmanlı ordusu, Viyana önlerinde toplanmaya başladı. Bu arada Ferdinand ise kuvvet toplamak için Avusturya içlerine çekilmişti.Çok iyi tahkim edilmiş olan Viyana şehrinin muhâsarası 27 Eylülde kesin olarak başla dı. Fakat Osmanlı ordusu hazırlıksızdı ve muhâsara için gerekli büyük toplarla malzeme geti rilmemişti. Surlar altından lağım açma teşebbüsleri de başarılı olmuyordu. Yine de aralıksız süren çalışmalar sonucu surlarda gedikler açılıp buralardan hücumlarda bulunuldu ise de, havaların soğumaya başlaması, kışın yaklaşması ve erzak sıkıntısının had safhaya varması askerin gücünü ve dayanıklılığını etkiledi. 14 Ekim 1529’da yapılan umûmî hücum sırasında birçok gedik açıldı. Avusturyalıların meşhur komutanları yaralandı ve müdâfilerin dayanma güçleri büyük ölçüde kırıldı. Ancak havanın bozulması üzerine Osmanlı ordusu tekrar bir hücumda bulunmayıp acele hareketle toplanarak Budin’e geri döndü (16 Ekim 1529).

Bu seferle Macaristan’ın ve Almanya’nın kuvveti kırıldı. Osmanlı târihinin en büyük akın hareketi gerçekleştirildi. Avusturya, Güney Almanya toprakları Türk akıncılarınca çiğnenerek, bütün Avrupa Osmanlıların azametini, şâşaasını gördü.



Genç Osmanlı Sultanı Süleymân Hanın Avrupa kıtasındaki fetihleri, başta Papalık olmak üzere, Hıristiyan devletlerini telâşa düşürdü. Kendi aralarında olduğu gibi doğuda İran Safevî Devletiyle de ittifak kurdular. Macar Kralı İkinci Layoş, Alman İmparatoru Şarlken’le akrabâlık kurduktan sonra, Osmanlı hâkimiyetindeki Eflâk ve Boğdan prensliklerini de kışkırttı. Bu durum üzerine Macarlara kesin bir darbe vurmak isteyen Kânûnî Sultan Süleymân Han, Rumeli’ndeki ordu kumandanı ve devlet adamlarına gönderdiği fermanda ilkbaharda Sofya’da toplanmaları nı bildirdi.Anadolu Beylerbeyi Behrâm Paşa, Bosna Sancakbeyi, Kırım Hanı Saâdet Giray ile diğer kumandan ve devlet adamlarının da sefere hazırlanmasını istedi

1526 baharında bütün hazırlıklarını tamamlayan Kânûnî Sultan Süleymân Han, 23 Nisan’da yüz bin kişilik ordu ve üç yüz top ile İstanbul’dan hareket etti. Büyük bir nizam ve disiplin içinde yürüyen ordunun; yol boyunca ahâlinin canına, malına, ırzına dokunmaması bölgedeki Osmanlı hâkimiyetini daha da kuvvetlendirdi. Ramazan Bayramını 30 Haziranda Belgrad’da geçiren Sultan Süleymân Han, bölgede fetihlerde bulunarak hâkimiyetini genişletti. Bu sırada Osmanlıların üzerlerine yürüyeceğini haber alan Macar Kralı bir taraftan savaş hazırlıklarına başlamış öte yandan Avrupa’nın bütün devletlerine başvurarak yardım istemişti. Ancak, Kânûnî’nin hedefinin Budin olduğunu bilen Macar Meclisi, Kralı bizzat ordunun başında görevlendirdi. Budin istikâmetinde ilerleyen Osmanlı ordusu, Macar ordusunun Mohaç Ovasında karargâh kurduğunu haber aldı ve süratle o tarafa yürüdü.Mohaç Ovasına gelindiğinde derhal harp nizâmına girildi. Buna göre merkezde Sultan Süleymân Han, Yeniçeri Ağası ve Kapıkulu Askerleri; sağ kolda Vezir-i âzam ve Rumeli Beyler beyi İbrâhim Paşa; sol kolda Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa bulunuyordu. Düşman kuvvet lerinden, yetmiş bin zırhlı süvârinin birbirlerine zincirle bağlı ve tâlimli atlarına karşılık, akınlar da tecrübe sâhibi olmuş, Akıncı Beylerinin tavsiyesiyle Osmanlılar yeni bir harp nizâmı aldı. Semendire Beyi Yahya Paşazâde Bâli Beyin tavsiyesiyle; Osmanlı ordusunun ağırlıkları ve Yeniçeriler geriye alındı. Yeniçerilerin önüne ateşli silahlardan toplar birbirine zincirle bağlı olarak yerleştirildi. Kapıkulu Süvârileri ve Bosna Beyi Hüsrev Beyin Delibalta Kuvvetleri ihtiyata kalıp, ihtiyaç olmadan muhârebeye katılmayacaklardı. Muhârebede taktik; Osmanlı ordusunun taarruzla berâber sağ ve sola açılarak, Macar süvârilerini araya alıp topların önüne çekerek, geriden ve yanlardan vurulmasıydı. Mohaç Meydan Muhârebesi, 29 Ağustos 1526, Çarşamba günü ikindi vakti Macar hücumu ile başladı. Macarlar yetmiş bin kişilik zırhlı süvârileriyle taarruza geçip, Osmanlı merkezini imhâ etmek azmindeydi. Vezîr-i âzam İbrâhim Paşa kumandasındaki Rumeli askeri üzerine gelen hücumda, yeni harp plânı gereğince, Osmanlı kuvvetleri geri çekilip, düşmanı içeriye aldılar. Yandan Anadolu kuvvetlerinin de tazyikiyle Macar Kuvvetleri daha içeri alınıp, toplar önüne getiriliyordu. Bâli Bey kuvvetleri, süratle düşmanın arkasını çevirerek Macar süvârilerini ikiye ayırdı. Kral İkinci Layoş kumandasındaki kuvvetler de Anadolu kuvvetleri üzerine yüklendi. Anadolu kuvvetleri mukâvemet edememiş gibi hareket ederek, sahte ric’atle geri çekildi. Kral İkinci Layoş, muvaffakiyet hissiyle Osmanlı ordusunun merkezine hücum etti. Bu arada Pâdişâhı esir etmeye veya öldürmeye yemin eden Markzali ismindeki şövalyenin kumandasındaki kırk kişilik fedâi müfreze tarafından Pâdişâhın üzerine ok yağdırıldığı, hattâ, zırhına birkaç isâbet olduğu halde Sultan Süleymân yerinden kımıldamıyor du. Markzali ve iki arkadaşı Pâdişâhın yanına kadar gelmeye muvaffak oldu ise de kılıcını çeken Kânûnî, bu namlı üç Macar şövalyesini öldürdü. Nihâyet Macarların Kral kumandasında ki kuvvetleri de içeriye alınıp topların önüne çekildikten ve gerileri de akıncı ve deli kuvvetleri tarafından çevrildikten sonra, üç yüz top birden ateşe başladı.Top ateşiyle düşman ordusu karmakarışık hâle geldi. Panik başladı. Macar Kralı İkinci Layoş öldü. Gerilerden Bâli Bey tarafından sıkıştırılan düşman ordusu da darmadağınık oldu. Kalanlar bataklığa düşüp boğuldular. İki saat süren muhârebede; yüz elli bin kişilik Macar, Alman, Çek, İspanyol, İtalyan, Leh kuvvetleri imhâ edildi Mohaç Zaferiyle, müstakil Macar Krallığı yıkıldı. Macaristan’ın içine akınlar tertiplendi. Macaristan’ın başşehri Budin dâhil, Segedin ve diğer bâzı şehirler fethedildi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter