Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı İmparatorluğu, on dördüncü asrın başından yirminci asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren dünyâ târihinde şerefli ve en uzun ömürlü bir hanedân devletidir. Hem de, Asr-ı saâdet ve Hulefâ-i Râşidîn devirlerinden sonra Hak ve adâlete riâyette en üstün seviyeye yükselen bir devlet. Böyle bir üstünlük, fazilet her devlete nasip olmamıştır. Bunda, devletin ilk kurucusunun ve sonra sultanların iyi niyetlerinin, samimiyetlerinin ve ihlaslarının büyük payı vardır. Bir şeyin temeli iyi niyetlerle ve sağlam olarak atılırsa ömrü de o kadar uzun olur. Osman Gâzi daha işin başında, niyetini ve temel prensiplerini ortaya koymuş, kendisinden sonra gelenlere de devletin anayasası olarak kabul edilmesi için şu vasiyeti yapmıştır: Kuru kavga değil! “Allahü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini İslam ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana, itâat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya riâyet eyle ki, din işleri nizâm bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına gurûr getirip, din ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur. Ve maksâdımız Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihângirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emânet ediyorum!” Bütün Osmanlı padişahları bu vasiyete aynen uymuşlardır. Bütün dünyayı bu prensiplerle idare etmeyi hedeflemişlerdir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın, “Dünyâda tek bir din, tek bir devlet, tek bir pâdişâh ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır” sözü bunu göstermektedir. Ömrünü bu davada tüketmiş, hiçbir engel onu bu yoldan alıkoyamamıştır. Örneğin, bir seferinde Zigana Dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; “Ey Oğul! Bunca zahmete değer mi?” deyince yüce Hakan; “Hey ana, bu zahmet din yolunadır. Zahmeti ihtiyar etmezsek bize gâzi demek yalan olur” diye cevap vermiştir. “Velî” tabiatlı olan Pâdişâh, Bâyezîd Han da, yaptırdığı câminin inşâsı bitince; “Her kim ömrü boyunca ikindi ve akşam namazlarının sünnetlerini terk etmemişse ilk cumâ namazında o imâm olsun” demiş, bu hususta kendisinden başka kimse çıkmamış, hazerde ve seferde hiçbir sünneti bırakmadığı için namazı kendisi kıldırmıştı. “Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz” diyen Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hâkimiyeti dâvâsında çok kudretli bir sîmâdır. İki büyük meydan muhârebesiyle Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübârek makamlara hizmetle şereflenen ve Müslümanların Halîfesi unvânını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul’a ulaşmıştı. Ancak İstanbul’da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince gece vakti yanında birkaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayı’na çıktı. Ertesi gün pâdişâhın sarayda olduğu öğrenilince hiçbir merâsim yapılamadı. “Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!” diyen cihan pâdişâhı gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi. (Osmanlı padişahlarının, her birinin buna benzer pek çok faziletleri, menkıbeleri vardır. Yerimiz sınırlı olduğu için sadece bir iki örnek verebildik. Bu konuda daha geniş bilgi için, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil’in, “Kayı-1”, “Kayı-2” kitaplarını -Şems Yayınları- önemle tavsiye ederim) Dinin direği idiler Osmanlı padişahları işte böyle, gayretli, cefakâr, dindar yaptıkları her işi Allah rızası için yapan şahsiyetlerdi. Son devir ulemâsının büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri derdi ki: “Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.” Kendilerini savunacak durumda olmayan tarihî şahsiyetler hakkında ileri geri konuşmak insana yakışmaz. Hele dedikodu ve iftirâdan kaçınmak, sadece dinî değil, herkesin uyması gereken ahlâkî bir vecibe olduğu unutulmamalıdır.


Yıllardır belli aralıklarla, Osmanlı Devleti’ni kötülemek, padişahlarını; hainlikle, zevk safa içinde olmakla, içki içmekle daha nice akıl almaz ithamlarla aşağılamak gelenek halini aldı. Osmanlı Devleti’nin kendi milletine ve diğer milletlere hizmeti, dünya barışını, huzuru, güveni sağlamaktaki katkıları ortadayken; Padişahların, yukarıda iddia edilen hususlarla uzaktan yakından ilgileri olmadığı tarihî bir gerçek iken bu rutin saldırıların sebebi neydi? Öğrencilik yıllarımdan beri hep bu sorunun cevabını aradım. Sonunda buldum. Sorunun cevabını zamanın Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel, Osmanlı’nın 700. Yıl Kutlamaları münasebetiyle 4-8 Ekim 1999 tarihleri arasında yapılan XIII. Türk Tarih Kongresinde veriyordu. Sayın Demirel yıllardır merak ettiğim sorunun cevabını özetle şöyle veriyordu: “Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Osmanlı kötülendi. Bunun bir sebebi vardı. Din kuralları ile idare edilen bir devletin yerine, Batı hukukunun esas alındığı Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni devleti oturtmak, sağlamlaştırmak için böyle yapılmak mecburiyeti vardı. Artık Cumhuriyet oturdu. Tehlike kalmadı. Hâlâ Osmanlıyı kötülemeye devam etmenin bir manası kalmadı. Bunun kimseye faydası yok...” “Hâşâ, sümme hâşâ!..” Bu cevaba paralel bir hadiseyi de hanedan mensubu rahmetli Fethi Sami Bey’den birkaç yıl önce bizzat dinlemiştim. Fethi Sami Bey ve ailesi, 1922 yılında kendi istekleri ile yurt dışına çıkarlar. Babası Sami Bey, bir Osmanlı zabiti. Avrupa’da iken, Türkiye’de hanedan mensuplarına çok ağır suçlamaların yapıldığını üzüntüyle takip ederler. Kırklı yıllarda, zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras bir toplantı için Almanya’ya gider. Sami Bey aynı zamanda sınıf arkadaşı olan ve kendisini çok yakından tanıyan Tevfik Rüştü Bey’i bir toplantıda yakalayıp herkesin duyabileceği tonda bir sesle şöyle der: “Tevfik Rüştü Bey, sen benim çocukluk arkadaşımsın. Beni ve mensubu olduğum hanedanı çok yakından tanırsın. Herkesin huzurunda sana soruyorum: Ben ve babam hain miydi, dayım Sultan Vahidettin hain miydi?” Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras şöyle cevap verir: “Hâşâ, hâşâ, sümme hâşâ! Ne siz hainsiniz, ne de diğer hanedan mensupları. Asırlarca Türk milletine hizmet etmiş çok değerli bir hanedansınız. Ancak şunu unutuyorsun Sami Bey. Biz bunları söylemeyip de sizi methetseydik, bize demeyecekler miydi, ‘Bunlar madem bu kadar iyi insanlardı, niçin yurt dışına gönderdiniz? Niçin yeni bir devlet kurdunuz?’ Özür dilerim, yeni devleti kabul ettirebilmek için bunları söylemek zorundayız...” Hanedan mensupları bunun farkındaydılar. Asırlarca, halkına, hatta bütün milletlere hoşgörü ile yaklaştıklarından, başlarına gelen bu hadiseye de hoşgörü gösterdiler; tevekkülle karşıladılar. Ömürleri boyunca, Türkiye Cumhuriyetinin aleyhinde en ufak bir faaliyette bulunmadılar. Sabah Gazetesi yazarlarından Murat Bardakçı’nın “Şahbaba”da verdiği şu vesika, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün de farklı düşünmediğini göstermekte: “Türkiye’nin Roma Büyükelçisi Suat Bey’in ‘Vahideddin’in füc’eten vefat ettiği şimdi haber alınmıştır’ yazan telgrafı Ankara’ya geldiği sırada, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Adana’daydı...Telgraf hemen Adana’ya ulaştırıldı. Reisicumhur dostlarıyla yemeğe oturmuştu... Haberi işitince, ‘Çok namuslu bir adam öldü... İsteseydi Topkapı’nın bütün cevâhirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki...’ dedi.” Sayın Ecevit bile vicdanının sesine kulak verip ahir ömründe, Osmanlıyı methedip, Vahideddin Han’ın vatan haini olmadığını söylemişti. Bu samimi itirafta bulunanlar kimler: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı... Yeryüzünün salih kulları... Artık toplum olarak geçmişimiz ile barışma zamanı geldi. Çünkü hepimizin Osmanlıya şükran borcumuz var. Bugün, üzerinde oturduğumuz bu topraklar ve mensubu olduğumuz İslamiyet onların hediyesidir. Bunun için, onları her zaman hayır ile yâd etmemiz her şeyden önce bir insanlık vazifesidir. Osmanlı sultanları sıradan insanlar değildi. Vatanseverlikleri, dindarlıkları, dürüstlükleri, idarecilikleri, ileri görüşlülükleri tarihî bir gerçektir. Sıradan insanlar olsalardı, devletin ömrü 632 yıl sürmezdi. “Yeryüzünü salih kullarıma miras bırakırım” ayet-i kerimesinin Osmanlı sultanlarını övdüğünü, büyük âlim Abdülgani Nablüsi bildirmektedir. Böyle bir ecdad ancak hayır ile, dua ile anılır. Aksini yapmak, insafsızlık olur. Aklıselim insana yakışmaz!


Batılı tarihçilere göre, İslam dünyasının bugün siyasi varlığı, kültür ve dinini muhafazası Osmanlı ve Selçuklu’nun eseridir. (Elbette, bu ihsanın sahibi Allahü tealadır.) Osmanlı ve Selçuklu’nun bu hizmeti olmasaydı İslamiyet dünyanın birkaç yerinde azınlık dini olurdu. (Her nimetin asıl sahibi Allahü tealadır.) Osmanlılar eski dünya denilen Asya, Avrupa ve Afrika’nın merkezi ve hakimi oldular. Arap, Mısır Medeniyeti, Kuzey Afrika, Fenikeliler, Yunan, Roma, Pers, Bizans, Girit ve diğer medeniyetlerin mirası üzerine oturdular. Ancak bunları dışlamadılar. Orta Asya’dan (Türkistan’dan) getirdiklerini kendi medeniyetleriyle kaynaştırdılar. Mirasçı oldukları medeniyetlerden faydalandılar. Bunu yaparken asla İslamiyetin dışına çıkmadılar. Osmanlı, Türk-İslam sentezi içinde kendisine özel bir şahsiyet ve asalet kaynağıdır. Osmanlı, toprakları üzerinde yaşayan farklı din, dil, kültür ve milletlere mensup olanları adalet, barış, refah, dayanışma, refah içinde yönetmeyi başardı. O tarihlerde aynı din ve kültüre sahip Avrupalılar birbirini yiyordu. Savaşsız gün ve yıl yok gibiydi. Ancak ne zaman kendi milli ve manevi değerlerini terk edip, batıyı taklid etmeye başladı o noktada tepetakla yuvarlandı. Uçurumdaki bu yuvarlanış devam etmektedir. Model arıyorsan Asr-ı Saadet’ten sonra Osmanlı’dır. Ankara Savaşı’nda Timur’un Ordusu’na yenilen Osmanlı bunalım geçirdi. Özbeöz Türk olan birçok beylik Osmanlı’ya ihanet ederken, Balkanlar’daki Hristiyanlar eski zulüm günlerine dönmemek için Osmanlı Devletine sadık kaldı. Ancak 19. Asır’da Avrupa’daki misyoner okullarında ve kiliselerde yetişen misyonerler Osmanlı’yı içter parçaladı. Süper güçlerin sır soruları... Osmanlı devleti nasıl olup da gelmiş geçmiş bütün medeniyetler (Mısır-Fenike-Mezopotamya-İslam-Pers-Bizans-Eski Yunan-Girit, Roma,Orta Asya, Kafkasya, Balkan) coğrafyasına hakim olmayı başardı? Osmanlı medeniyetinin çeşitli kültür, din, mezhep ve milletlerle barış içinde asırlarca yaşamasının hikmeti nedir? Müslüman Türkler dünya tarihini şekillendiren bu kurucu iradeyi nereden aldı? Osmanlı’nın vârisi olan Türkler, bu kurucu iradeyi, dünyaya adalet ve huzur getirmek, İslamiyeti en güzel halleriyle yayma hasletlerini halen genlerinde taşıyorlar mı? Bir kere Osmanlı coğrafyasında Türkiye’nin güçlenmesini asla istemiyorlar. Müslüman Türkler, bu kurucu iradeyi yeniden fiiliyata geçirecek bir manevi kabiliyet geliştirirlerse, Batı’nın ve Çin’in başını çektiği dünya düzeni ile küreselleşmenin ardına sığınan G-7’nin sömürü çabaları büyük darbe alır. Osmanlı Devleti, XVII. Yüzyıl sonuna kadar bütün dünyaya ilaç satıyordu. İstanbul’da 700 doktor, 80 göz doktoru, 700 operatör, 794 şifalı çicek ve yiyecek yapanlar (eczacı) vardı. Aynı tarihde, İstanbul’da 9 hastahane mevcuttu. Bunlardan Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet, Hasekisultan hastahaneleri ve birçok şubeleri faaliyette idi. Ayrıca, Dar’ül-cünun da (akıl hastanesi) akıl hastaları özel usullerle tedavi ediliyordu. II. Bayezid Han, Akkirman Seferine giderken 1485 yılında Avrupa’da eşi olmayan muhteşem Bimaristan’ın (hastahane) temelini attı. Bu eser iki senede bitirildi. Almanların ünlü mimarı Fredirik Şöl, bu binanın 17. yüzyılda örnek olduğunu Bradfort, Stuttgart, Berlin, Anvers ve Londra hastanelerinin bu Türk eserini taklit ederek yapıldığını kaydeder


İslam Konferansı Teşkilatı İslam Tarih Sanat Kültür Araştırma Merkezi, Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıl dönümünde ortaya koyduğu ve Osmanlı kültür ve bilim mirasını inceleyen projeyi 1985’ten bu yana ele alıyor. 2 cilt ve 1350 sayfalık Osmanlı Astronomi Literatürü tarihi 1998 yılında (Türkçe-Arapça-İngilizce) neşredildi. Eserin editörü, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’dur. Eserin hazırlanışı sırasında Türkiye başta olmak üzere 41 ülkenin kütüphaneleri tarandı. Bu esere göre, Osmanlı devletinde 582 astromi âlimi yetişti ve astronomi alanında 2434 (bazısı 10 cilt) eser neşredildi. Ancak bu 582 astronomi âliminin bizler sadece ikisini biliyoruz. Maalesef, bu 2434 eser tozlu raflarda çürümektedir. Mazimizle bağlarımız kopuk olduğu için okuyamıyoruz, okusak da anlamıyoruz. 1669 Karlofça Anlaşması’ndan 1918’e kadar 249 yıl içinde Batı’nın Haçlı zihniyeti, Rusya’nın panislavizm siyaseti, İngilizlerin Tük-İslam düşmanlığı, diğerlerinin düşmanca siyaseti ve bazı Müslümanların gaflet ve ihanetiyle Osmanlı yıkıldı. “Bizde tarihin hiçbir döneminde ne sömüren ne de sömürülen görülmemiştir. Çünkü Osmanlı bahtiyar toplumdur. Bu toplumda insan kavga içinde değildir. Aksine barış ve uyum içindedir. Osmanlı’da ne ferdin fertle ne de ferdin toplumla kavgası görülmez.” “Osmanlı’da batıda olduğu gibi ya örs olacaksın ya da çekiç denmez. Tefekkür eder, kimseyi doğululaştırmak istemez. Oysa, batı her çağda diğer toplumları Avrupalılaştırmak istemiştir.” (Mağaradakiler, Cemil Meriç. shf:64) “18. asır Avrupa yazarlarına göre, bir rüya beldesi kapitalizm, bu geniş, bu esrarlı, bu meçhul ülkeyi (Osmanlıyı) hudutsuz iştahlarının doyurarak kolay fethedilen bir servet kaynağı olarak gördü. Devlet-i Aliye çöktükten sonra rayet-i İslamin dalgalandırdığı dünya, parsellere ayrıldı. Avrupa kıt’aları ve ülkeleri kendi çıkarlarına göre yeniden adlandırdı. (Cemil Meriç, Mağaradakiler, shf:147) “Din, Avrupa için bir afyondur. Bütün ideolojiler gibi Avrupa’nın tarihi, bir sınıf kavgası tarihidir. Osmanlı için şuurdur, tesanüddür, sevgidir. Osmanlı toplumu insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanır. Avrupa, Osmanlı ülkesine papaz ihraç eder. Hıristiyanlığa davet için mi? Ne münasebet. Tek emeli Osmanlı’yı dinsizleştirmektir. Dinsizleştirmekle etnik bir toz haline getirmektir.” (Cemil Meriç, Bu Ülke, shf:95-96) Batı neden asimilasyon ve eliminasyon yoluna gidiyor? Çünkü kendisine güveni yok. İslam Medeniyeti karşısında Batı Medeniyetinin güneşin karşısında karın eridiği gibi eridiğini çok iyi biliyorlar. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin dediği gibi “İslamiyet insanlığın zirvesindedir.” Selçuklu ve Osmanlı, İslam dünyasını Haçlı sürülerine karşı kanı, canı, malı, ilmi ve her türlü imkanı ile korudu. Batılı tarihçilere karşı, Hıristiyanların, Selçuklu, Osmanlı ve bunların çekirdeğini teşkil eden Türklere karşı düşmanlığı bu sebebe dayanır. Türkler olmasaydı, Anadolu, Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Orta Asya, Kuzey Afrika ve velhasıl İslam dünyası Hıristiyan ülkesi olacaktı. Hıristiyan dünyası için bu husus affedilemez bir düşmanlık sebebidir


Sadece bugün değil Tanzimattan bu yana Jöntürkler ve bunların vârisleri olan demokrasi ve insan hakları karşıtı oligarşik elit zümre Osmanlıyı kötülemiş, hatta düşman olmuşlardır. Oysa Osmanlının demokrasi ve insan hakları konusunda bakın Müslüman ve Türk olmayan Batılı bir tarihçi ve düşünür ne diyor: “Dünyanın en hür ülkesi Osmanlı ülkesidir. Mukaddesata çatmadıkça, devlete isyan etmedikçe insan orada meşru olan her şeyi yapar. Tek kelimeyle, belkide insanlığın özlediği gerçek demokrasi son defa Devlet-i Aliye’de gerçekleşmiştir.” PANAIT ISTRATI (Mağaradakiler, Sayfa 273) Asr-ı Saadet ve kıyamete yakın Hazreti Mesih (aleyhisselam) ve Hazreti Mehdi (aleyhisselam) devirleri hariç, gerçek demokrasi sadece Osmanlı devrinde yaşandı. Batı medeniyeti dışlayıcıdır. (exclusivist) Oysa İslam medeniyeti kucaklayıcıdır. (inclusivist) Selçuklu ve onun mirası üzerine kurulan 636 yıllık Osmanlı hükümranlığının başlıca iki özelliği: “Kurucu” ve “Koruyucu” olmaktır. Seyyid Abdülhakim Arvasi (Kuddise sirruh): “Osmanlı’nın İslam’a hizmeti Eshab-ı Kiram’dan sonra makamları ise Tabiin’den sonra gelir” buyurmuştur. Roma, Avrupa ve şimdi de “Yeni Roma” olarak adlandırılan ABD ve AB’nin medeniyet anlayışı iki temel üzerine kuruludur: 1- ASİMİLASYON: Kendi kültür potasında eriterek kendine benzetmek ve yok etmek. 2- ELİMİNASYON: Asimile çabalarının sonuç vermediği durumlarda açıkça yok etmek. Osmanlının yükselen değerleri Söğüt kasabasının Domaniç yaylasında 444 çadırdan üç kıtaya hakim olan, Türk İslam Dünyası’nı birleştiren, 32 milyon kilometrekareye yayılan ve 180 milyon (o devirde) nüfusa sahip Osmanlı Devleti’nin başarısı şu sebeblere dayanır: 1- Her şeyi Rıza-i İlahi için yapması. 2- Âlemlere rahmet olarak gönderilen güzeller güzeli, şan ve şerefi çok yüce, sevgili ve şerefli Peygamberimiz Hazreti Muhammed’i (Sallallahü aleyhi ve sellem) ve sevdiklerini çok sevmesi ve örnek alması. 3- İslam ahlâkı ile ziynetlenmesi. 4- Büyük düşünmesi ve ideal sahibi olması (Kızıl Elma). 5- İlme değer vermesi (her ev okuldu). 6- Adaletin önünde Osmanlı Sultanı ile Sirkeci’deki hammal eşitti. 7- Sağlam aile yapısı. 8- Karşılıklı dayanışma, vakıf ve şahıslar yoluyla yardımlaşma ve kanaat duygusu. 9- Sultana, devlet büyüklerine, ordu ve din mensuplarına saygı ve itaat. 10- Kadın ve kızların iffet, ismet, ihlas, sadakat, sabır, edeb, namus timsali olması. Cemiyetleri yükselten kadındır. Osmanlı devrinde hanımlar, İslam’ın emirlerini vecd halinde âdeta kendinden geçercesine yaşıyordu. Çocuğunu İslam terbiyesi ile yetiştiriyordu. Erkeğine her konuda destek oluyordu. İlahi aşkla bir nevi meczubeydi. Kadın ve erkeğin en büyük arzusu şehit olmaktı. Ancak yukarıda saydığımız güzel hasletler yok olunca ve İngiliz hilesiyle Osmanlı aydını din bilgisinden halk da fen bilgisinden uzaklaştırılınca Osmanlının çöküş süreci başlamış oldu.


636 yıllık Osmanlı Devletinin, çöküşü ve yıkılışı sebebsiz değildir. Bu ulu çınarın çöküşünde asli ve tali çok sayıda sebebler vardır. Ama asıl sebep özünden kopup, Tanzimat ile kendi milli ve manevi değerlerine ters olan Batı’yı taklid etmesidir. Batı’nın fende ve teknikdeki tecrübeleri yerine onun bünyemize uymayan yaşayışını alan aydınlar ile kendi değerlerini halen de (çok kimsenin) sahiplendiği halk arasında uçurum olmuştur. Batı potasında eriyen aydınlar, Batı’nın sadece ilmini alan ama değerlerini muhafaza eden Japon aydınları gibi halka rehber olamamıştır. Aksine halkı aşağılamış ve cahil olarak görmüştür. Netice olarak Osmanlıyı Batı’yı taklid eden Osmanlı aydını yıkmıştır. Değişim isteği 1683 tarihinde Viyana bozgunu ile başlayan ric’at (geri çekilme) Osmanlının maddi ve manevi cephesinde kendini gösterdi. Eskisi gibi dirayetli devlet adamları da yoktu. Osmanlı ard arda gelen ve bir türlü önlenemeyen mağlubiyetlere uğradı. Her gelen gün bir kara haberi getiriyordu. Osmanlı Devleti kuvvetten düştükçe ve prestij kaybettikçe kanun hakimiyeti azaldı. Ve maalesef Osmanlı Devleti acz içinde kıvranıyordu. İlmin yerini cehalet aldı ve hatta hükümferman oldu. Devlet kadrosunda olduğu gibi ordu ve donanmada da disiplin ve kanuna itaat kalmadı. Bu durum çöküşü hızlandıran ivme oldu. Ekaliyetler (azınlıklar) milliyetçi akımlara kaydıkça İslamiyet dışı din mensubları ve ayrı ırktan olanlar bağımsız olma yolunu seçti. Çöküşün ve inhitat sebebleri sadece bunlar değildir. Kuruluş ve yükseliş devrinde adaletin önünde Topkapı Sarayındaki Sultan ile Sirkeci’deki hamal eşit idi. Adaletten inhiraf edildi. Haksızlıklar yapıldı. Vezirler, sadrazamlar sultanın selahiyetlerine müdahale ettiler. Denge bozuldu. Ehliyetsiz vezir ve sadrazamlar mağlubiyet üzerine mağlubiyet hazırladılar. Rüşvet başladı ve rüşvetin çıkışı ile kanun hakimiyeti ve adalet sarsıldı. Daha sonra her tarafta safahat başladı. Bu ise israfı artırdı. Devlet güçten düştü. Yükseliş devresinde her ev bir okul idi. Evlerde ilmin yerini müzik aldı. Kız çocuklarının piyano ya da alaturka bir müzik aletini çalması moda haline geldi. Siyasi örflerin bozuluşu yıkılışı hızlandırdı. Yeniçeri ocağı bozuldu, disiplinsizlik aldı başını gitti. Şeyhülislamlardan bazıları gerçekleri söyleyemediler. Devlete rehberlik vazifelerini yapamadılar. Başta dışişleri ve maliye olmak üzere bir çok bakanlıklar azınlıklara verildi. Tefrika yani bölücülük iliklere kadar işledi. Bazı askeri mağlubiyetlerin asli sebebi İslamiyete uymamak idi. Muahede ahkamına riayet Kur’an-ı kerim’in emridir. İkinci Viyana kuşatmasındaki hezimetin sebebi budur. Demokrasi İslamın emridir. Türkler demokrasiyi Batı’yı taklidde aradılar. Osmanlılar İslamiyetin emirlerine sarıldıkları müddetçe yükselmişlerdir. Terk ettikleri müddetçe izmihlale gitmişlerdir. Osmanlı bu sebeblerle çöküşe başladı ve devlet yaşamak için çırpınıyordu. Düveli muazzama Avrupa’nın güçlü ülkeleri Osmanlıyı ıslahatta bulunmaya ve ekaliyetlere (azınlıklara) haklar tanımaya zorluyorlardı. Osmanlı Devleti bu haleti ruhiye içinde Tanzimata girdi. Osmanlı Devletinin gayesi parçalanmaktan, inkıraza uğramaktan kurtulmak idi. Ecnebi devletleri memnun ederim, yardım alırım düşüncesini taşıyordu. Batı’dan merhamet dilenmek akrepten bal yapmasını beklemekten daha çok abesle iştigaldir. Tanzimat Batı’yı (Avrupa’yı) memnun etmek için yapıldı. Osmanlı o tarihte zayıf idi. Ama yanlış yolu seçti.


Büyük bir tarih yazan Osmanlı kültür ve medeniyetini karalayanlara göre, biz Osmanlı olmadan önce hatta İslamiyet ile şereflenmeden önce üstün bir medeniyet sahibiymişiz. Osmanlı tebaası olunca derin bir uykuya dalmışız. İşin garibi, Anadolu’yu uykulu halde kurtarmışız. Balkanlar’a, Arap Yarımadası’na, Afrika’ya hep uykuda uzanmışız. İstanbul’un fethini bile rüyada görmüşüz... Bu müthiş uykudan şimdi uyanıyoruz! Varsın uyusunlar. Hatta hep uykuda kalsınlar. Çünkü onlar uyurken bile bizim uyanık halimizden daha fazla hizmet yapmışlar. İşte sadece iki örnek: Teb’asını “Emanetullah” olarak gören Osmanlı İmparatorluğu’nda, akıl hastalarına son derece şefkatle muamele edilmiş, ceviz karyolalarda, ipek çarsaflarda yatırılıp güzel ses ile tedavi edilmiştir. Aynı dönemde Avrupa’da ise, akıl hastalarının ruhuna şeytan girmiş denilerek diri diri yakılmaktaydı. İstanbul’daki tedavi merkezlerini gören Mongeri Pere, şunu itiraf etmiştir: “Burası, Avrupa’nın asırlar sonra tahayyül edeceği bir hayal müessesidir.” Osmanlı’nın uyguladığı güzel ses ile tedavi metodu, ABD’de ancak 1956 yılında uygulanmaya baslanmıştır. Yavuz Sultan Selim Han, Ridaniye Savaşı’nda, babası Sultan II Bayezid’in buluşu olan “içi yivli toplar”ı kullanarak büyük bir başarı kazandı. Oysa ki; II. Bayezid’in bu büyük icadı gözardı edilmekte, tarih kitaplarında; “yivli top 1868’de Almanlar tarafından bulundu” diye ders olarak okutulmaktadır. Bu millet ne çektiyse “kendini inkar” psikozuna tutulanlardan çekti tarih boyunca. Osmanlı’nın sonunu hazırlayan süreçte mutlak bir hakimiyet tesis eden İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, batıya duyduğu aşırı hayranlığın nasıl ağır bir fatura çıkardığı inkar edilebilir mi? Osmanlı’yı, Avrupa’da siyasi yalnızlıktan kurtarma adına atılan ürkütücü adımlar, Müslümanları başsız bırakan hayasız sürecin raylarını döşemedi mi? Hataları ve sevaplarıyla Osmanlıyı, bize miras bıraktığı kültür ve yüksek medeniyeti benimseyelim, bağrımıza basalım. Vakit, Cumhuriyet ile Osmanlı’nın barış vaktidir. Cumhuriyet’in, Osmanlı’nın alternatifi ya da aksi değil, bizzat devamı ve mirasçısı olduğu artık resmen herkesce kabul edilmelidir. Osmanlının şerefli tarihi mazide kalmıştır. Onu ihya asla söz konusu değildir. Geleceğe giden yolu dinamitleyeceği korkusuyla geçmişe açılan pencereleri bir bir kapatmak, sadece Türkiye’yi ve Türk milletini değil top yekün Osmanlı merkezli İslam çoğrafyasını Haçlı zihniyetine teslim etmektir. Geçmişin bakiyesi İslam Dünyasının geleceği İslam dünyasının yeniden dirilişi, silkinip kendine gelişi, ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesi olan Türkiye’nin milli hafızasının yeniden canlanması ile mümkün olacaktır. İslam dünyasının gideceği yer, nice sahabeyi, nice erenleri bağrında konuk eden Anadolu’nun gelecekte duracağı yerdir. Bugün dünyanın yedeğine alınmış olsa bile, Türkiye, geçmişinin ve coğrafyasının kendisine armağan ettiği gücü farkettiği anda İslam Dünyası’nın rotasını yeniden çizecektir. Ancak unutulmamalı dır ki; bu rotanın anahtarı milli tarih şuurunda gizlidir. Geleceğe şekil verecek yeni nesillerin unutmaması gereken bir gerçek daha vardır. İslam Dini’ne karşı düzenlenen askeri, psikolojik ve kültürel Haçlı Seferleri’nin şifresi Batılıların genlerinde saklıdır. Bu bakımdan, İngiliz Hariciye Bakanı Lord Gorzon’un şu sözü oldukca manidardır: “Türkleri tarih sahnesinden silmek için onları dinlerinden uzaklaştırıp, ellerindeki Kur’an’dan koparmalıyız...”
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter