Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferimizin bir yıl dönümünü daha nasipse yarın milletçe törenlerle kutlayacağız. Bu zafer Türk ordusunun kazandığı son deniz zaferidir. Ancak Avrupa Birliğine giriş manevralarımızın da, yazıp, söylediklerimize gölgesi düşmüyor değil. 1914’ün Avrupa’sında Almanya ile İngiltere arasında sanayi, ekonomik ve ona bağlı olarak askeri alanda büyük bir rekabet yaşanmakta. Buna ilave olarak sömürgecilik damarları da kabarmıştır.
Yani Batının medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarı, soyacak toprak arayışında.
Bulduklarını da kanını kurutuncaya kadar sömürüyor.
O günün sömürüleridir ki, bugün Afrika’da ölümcül açlık felaketi kâbus olmuştur.
Osmanlı devletinin toprağı Mısır’ı İngiltere ve Fransa Kuzey Afrika’yı yutmuş, Orta Doğuda ise Lübnan ve Suriye ile Çukurova’ya göz dikmiştir. Rusya ise Kırım’ı kanlı bir şekilde işgal etmiş, “Doksanüç Harbi”nde işgal ettiği Türk topraklarından çekilmemekte ısrarlı.
Bu durumda harbi başlatacak Osmanlı idi.
Tam tersine, sömürgeciler ortada hiçbir sebep yokken yurdumuza saldırdılar.
Deniz yoluyla Osmanlı başkentine ulaşıp, devleti teslim alacaklardı. Silah ve Tonilato bakımından en güçlü filolar ile saldırdılar. Sonu onlara hezimet oldu. Karanlık limanın suları mezarları oldu. Bunlar hep anlatılır.
Deniz ve kara muharebelerinde düşman askerlerinin kökenlerine de bir bakalım.
İşte dökümü:
İngiliz ordusunda; Mısırlı, Hintli, Avustralyalı ve Yenizelandalı askerler var. Subayları generalleri ise İngilizler. Yani Dominyon idaresi.
Fransız ordusunda; Madagaskar, La Reunion, Senegal ve bütün Kuzey Afrika’dan Müslüman askerler. İdarecileri Fransız subayları, generalleri...
Rus Ordusunda ise; Orta Asya’daki her Türk topluluğundan, Kafkaslardan Müslüman askerler ve Doğu Anadolu’da yurt vaat edip kandırdıkları Ermeniler. İdarecileri de hep Rus...
İşte 600 senelik Osmanlıyı yıkmaya yeltenen Batılıların koalisyon güçleri topluluğu.
Ama idare onlarda. Ölen askerler ise hep yabancı. Bu tam bir vahşettir.
İngiliz’in İstanbul’a saldırmasının asıl sebebi ise: Dünyanın en kritik su yolu İstanbul Boğazını Ruslara kaptırmamak ve elinde tutmak.
Rusya müttefikleri ama, sadece ölmeye.
Nitekim İngilizler Lenin’i, Almanya’da yetiştirip; finanse etti ve savaşın bitmesine beş kala Rusya’ya sevk edip Kasım 1917 Komünist İhtilalini yaptırdı. Rusya da bu savaş sonu ganimetinde avucunu yaladı.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Suçluyu affetmek iyi de, mağdurun hakkını da korumak lâzım. Aksi takdirde cemiyette nizam bozulur. Devlete itimad kalmaz. Ferdî düşmanlıklar başlar.

Osmanlı Hukuku’nda cemiyet, şahıslar ve devlet aleyhine olmak üzere üç çeşit suç vardı. Cemiyet aleyhine suçlara, had suçları da denirdi ve beş taneydi: Zina, zina iftirası, hırsızlık, eşkıyalık ve sarhoşluk. Bunların şartları ve cezaları belliydi. Tatbiki ise zor ve nâdirdi. Bunları ne devlet, ne de şahıslar affedebilirdi.


Osmanlı Hukuku’nda cemiyet, şahıslar ve devlet aleyhine olmak üzere üç çeşit suç vardı. Cemiyet aleyhine suçlara, had suçları da denirdi ve beş taneydi: Zina, zina iftirası, hırsızlık, eşkıyalık ve sarhoşluk. Bunların şartları ve cezaları belliydi. Tatbiki ise zor ve nâdirdi. Bunları ne devlet, ne de şahıslar affedebilirdi.

KISAS-DİYET-AF

Adam öldürme, yaralama, hakaret, gasp gibi şahıslar aleyhine işlenen suçlarda, zarar gören dava açabilir ve suçluyu ancak o affedebilirdi. Devlet affedemezdi. Devlet, ancak kendisi aleyhine işlenen isyan, gösteri, casusluk, kanunsuz silah taşıma gibi suçları affedebilirdi.

Bilerek ve isteyerek adam öldürmenin cezası kısas olarak idamdı. Ancak ölenin vârisleri kâtili affedebilirler veya diyet (tazminat) ödemesi karşılığında kısas taleplerinden vazgeçebilirlerdi. Vârislerden biri bile affetse, kâtili idamdan kurtulurdu. Kâtili hükümdar bile affedemezdi. Çünki bunlar, Kur’an-ı kerimde açıkça yazar. Ancak kâtil affedilmişse, hükümet buna herhangi bir ceza verebilirdi. İşte bu cezayı devlet affedebilirdi.

BAŞKASININ BAĞINDAN ÜZÜM BAĞIŞLAMAK

Bu usul, mağdurların acısını ve zararını mümkün mertebe telâfi ederdi. Şahsî intikam duygularını yatıştırır, kan dâvâlarının önüne geçerdi. Böylece sosyal barışın teminine yardımcı olurdu.

Modern ceza hukukunda devletin af yetkisi vardır. Ama şahıslara karşı işlenen suçlarda af yetkisini kullanmakta mümkün mertebe çekingen davranması istenir. Ancak devlet aleyhine işlenen suçları, devlet kendisini güçlü hissettiği zaman affetmesi esastır.

Şimdi bizdeki af anlayışı, ne geçmişe uyar, ne de şimdiye.. Daha ziyade politik maksatlarla yapılır. Hatta umumî af çıktığı zaman bile, devlet, şahıslar aleyhine işlenen suçları affeder; kendisi aleyhine işlenen suçları affetmez. Bu ise, affın mantığına tamamen terstir. Bu, başkasının bağından üzüm bağışlamak gibi bir şeydir.

FIKRADAKİ İBRET

Meşhur fıkradır: İki serseri bir kadıncağızın ırzına geçmişler. Mahkûm olup hapse atılmışlar. Bir müddet sonra kadın ikisini sokakta gezerken görmüş. Doğru savcıya koşmuş. Gördüğünü anlatmış. Savcı: “Hanım, hanım! Haberin yok mu, af çıktı. Devlet onları affetti!” demiş. Kadının cevabı: “Savcı bey! İyi de, bunlar benim mi ırzıma geçti, devletin mi ırzına geçti? Devlet nasıl affeder?”



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Romanya ziyaretinde ilk toplantısını burada yaşayan Müslüman Türklerle yapmıştı. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan Romanya Müftüsü Yusuf Murat, Gül’e günün hatırasına plaket vermişti.

Romanya, bizim eski tabirimizle Memleketeyn (Eflak ve Boğdan) beş asır Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Her ikisini de İstanbul’un tayin ettiği voyvoda adında Romen asilzâdeleri idare ederdi. Bir ara voyvodalar İstanbullu Rumlardan tayin edildi. Memleketeyn’in muhtar bir idaresi vardı. 1878 tarihli Osmanlı-Rus Harbi neticesinde Romanya müstakil oldu. Alman bir prens kral ilan edildi.

Köstence'de Kral Carol Câmii

CUMHURİYETE KADAR

Romanya’da öteden beri fazla Müslüman yaşamazdı. Ama kaç asırlık Türk toprağı Dobruca 1878 tarihli Berlin ve 1913 tarihli Bükreş Antlaşması ile Romanya’ya verilince, ekserisi Kırım’dan göçmüş kalabalık bir Türk nüfusa sahip oldu. Burada dört müftü ve yeterince kadı vardı. Romanya’daki Türklerin aile ve miras dâvâlarına bakar, İslâm hukukuna göre hüküm verirdi. Bunlar İstanbul’dan tayin edilirdi. Cumhuriyet’ten sonra şeyhülislâmlık kaldırılıp, bu müftü ve kadıları tayin edecek makam kalmayınca, salahiyet Romen hükûmetine geçti.

İHTİLAFTAN İSTİFADE...

1930’larda Romanya Müslümanları kadılıkların devamı hususunda görüş birliği içinde olamadı. Modernistler kaldırılmasını, muhafazakârlar ise devamını istedi. Romen hükûmeti ise bu ihtilaftan yararlanarak 1935 yılında bütün kadılıkları kaldırdı. Kadılar, Romen mahkemelerinde müşâvir olarak hazır bulunmaya başladı. Böylece Romanya Müslümanlarının bu serbestisi sona erdi. Komünist rejimin kurulmasını takiben müftülükler kaldırılarak bütün Romanya Müslümanları için Köstence’de bir tek müftü bırakıldı. Bu arada hayli Türk, anavatana hicret etti. Komünist rejimin yıkılmasından sonra Müslümanların hukukî ve adlî serbestisi iade edilmedi. Romanya Müftüsünün bu talebi, eski Osmanlı topraklarında yaşayanların Türkiye’den beklentilerini göstermesi bakımından ehemmiyet taşıyor. Türkiye’nin, ülke dışındaki soydaşlarıyla irtibatını devam ettirmesine vesile olacağı da şüphesizdir.

Türklerin yoğun olarak yaşadığı Köstence, Romanya’nın en büyük liman şehridir. 1935’ten sonra on binlerce Türk, buradan Türkiye’ye hicret etmişti.



Çanakkale

Çanakkale şehitlerini yad ettiimiz bugünlerde Çanakkale Zaferi ile ilgili yazılan kitaplara yenileri eklendi.

İlknur ÖRENÇ in kaleminden, Babıali Kültür Yayıncılığın neşrettiği tamamı renkli olan bu çalışma, Türk milletinin tarihe altın harflerle yazdığı Çanakkale destanını, sebepleri ve sonuçlarıyla anlatan, yediden yetmişe herkesin okuyabileceği şekilde hazırlanmış bir başucu kitabıdır.
“Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşı siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına tümüyle düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor, fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir bezginlik bile göstermiyor; sarsılmak yok Okumayı bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir misaldir. Emin olmalısınız ki; Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.”
Mustafa Kemal

Çanakkale ile ilgili yayınlanan diğer bir eser ise Ali Ulurasba nın kaleme aldığı Çanakkale Zaferi kitabıdır.

Çanakkale Zaferi

Çanakkale Zaferi
İnsanlık tarihinin en önemli sayfalarından birini teşkil eden Çanakkale Savaşları, Türkün yenilmezliğini dünyaya gösteren büyük bir zaferdir. Çanakkale Savaşlarının fotoğraflarla anlatıldığı bu kitapta savaşın geçtiği yerlerle ilgili gezi rehberi de bulunmaktadır.

Sınırlı imkanlarımıza rağmen yenilmezleri yendiğimiz yer olan Çanakkale, kimliğimizin, tarihimizin, kültürümüzün, inancımızın yeni nesillere anlatılabileceği önemli bir mekandır.

Bu bölge çocuklarımızın, gençlerimizin milli şuur kazanmalarına yetecek zenginliğe, birikime sahiptir. Bu sebeple her Türk gencinin bu savaşların geçtiği bölgeleri gezmesinde ve ders almasında fayda vardır.

Kitaplar incelendikten sonra Tavsiye Kitaplar bölümüne eklenecektir.



İstanbul Ticaret Odası Ermenistan ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni nin 1923 parti konferansına sunduğu raporu Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca olarak neşrederek çok hayırlı bir hizmette bulunmuştur. Şimdi bu kitaptan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Bu kitap ne bir hikâye, ne bir roman, ne de bir kurgudur. Tam anlamıyla bir belgeseldir. 1915 Ermeni Meselesine ilişkin tüm gerçekleri, dönemin önemli bir şahidinin kaleminden gözler önüne seren tarihî bir belgedir.
İlk Ermeni Başbakanının bu tarihî raporu Ermenistan da yasaklanmıştır. Yayınların Avrupa daki kütüphanelerde Taşnaklar tarafından toplatıldığı da biliniyor. Kitabın çeşitli dillerden yayımlanan basımları, Avrupa kütüphanelerinden toplatılmıştır. Kitabın kataloglarda adı var, ancak raflarda bulunmuyor.
Kaçaznuni, raporuna başlarken özellikle belirtiyor. Bu değerlendirmelere ağır bir düşünce süreci sonunda varmıştır. Ulaştığı sonuçlar, yüzeyselliğin ve iradesizliğin ürünü değildir ve birçoklarını kızdıracağını bilmektedir. Kaçaznuni, Taşnaksutyun Konferansına katılan delegelerden, önyargılardan sıyrılarak, kendisini sabırla dinlemelerini rica ederek şu tespitlerde bulunuyor:


- I. Dünya Savaşı öncesinde gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.
- Kayıtsız şartsız Rusya ya bağlanmışlardı.
- Türklerden yana olan güç dengesini hesaba katmamışlardı.
- Tehcir kararı amacına uygundu.
- Türkiye savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.
- 1918 sonlarındaki İngiliz işgali, Taşnakların umutlarını yeniden kabartmıştı.
- Ermenistan da Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.
- Denizden denize Ermenistan projesi gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.
- Müslüman nüfusu katletmişlerdi.
- Ermeni terör eylemleri Batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.
- Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.
- Taşnak Partisinin artık yapacağı bir şey yoktu.
Evet, bütün bu tespitler, Ermenistan ın ilk başbakanı, Taşnaksutyun Partisi nin kurucusu Kaçaznuni ye aittir.”



Her yılın 1- 8 Mart tarihleri Yeşilay Haftası olarak kutlanmakta bu çerçevede madde bağımlılığının zararları kamuoyuna ve bilhassa okullarda öğrencilere arz edilmektedir. Aslında Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Merkezi, şube ve temsilcilikleri senenin her günü Yeşilay Haftası gibi faaliyetlerine devam etmektedir.
-Tarihin hiçbir döneminde, tabii ve patolojik afetler de dahil, hiçbir felaket insanlığı günümüzdeki sigara, alkol ve uyuşturucu salgını kadar tehdit eden bir sun haline gelmemiştir.
-Toplumda, kötülüklerle mücadeleyi şiar edinen insanlar ve kurumlar devletin ve ülkenin gerçek dostu ve sahibidirler.
-Çirkin ve zararlı davranışlarla mücadele edecek kadar medeni cesarete sahip olamayan toplumlar, o çirkinlikler içinde yok olmaya mahkumdurlar.
-İntihar olaylarında alkolün etkisi içmeyenlere anla 58 kat fazladır.
-Yegane kurtuluş hiç başlamamaktır.
-Toplumu ayakta tutan ahlâkî değerlerin hepsine “genel ahlâk” diyuz.
-Toplum huzurunu bozan fiiller ve yayınlar, genel ahlakın bozulmasına sebep olur.
-İnsanların mutlu ya da mutsuz olmalarında büyük rol oynayan üç duygu: MERAK, ÖZENTİ ve TAKLİT.
-Bu duygular yapıcı yönde, yani ahlâkî değerlere uygun olarak kullanılırsa, insanlar başarılı ve mutlu; menfi istikamette, yani ahlâkî değerlere aykırı olarak yönlendirilirse başarısız ve mutsuz olurlar.
-Dünya ülkelerinde çıkan yangınların 50 ila 70inden sigara sumludur.
-Sigara, alkolizme ve diğer uyuşturucu bataklarına götüren yolun başlangıcıdır.
-WHOnun 30 ülkeyi kapsayan son araştırmasına göre:
-Cinayetlerin yüzde 85i
-Irza tecavüzlerin yüzde 50si
-Şiddet olaylarının yüzde 50si
-Trafik kazalarının yüzde 50-65i alkollü iken işlenmektedir.
-YİNE:
-Eşlerini dövenlerin yüzde 70i
-İşe gitmeyenlerin yüzde 60ı
-Boşanmaların yüzde 80ine alkol sebep olmaktadır.
-Türk gençliği, millî varlığımızın ve geleceğimizin teminatıdır. Bu yüce hizmete layık olacak şekilde ahlaklı, inançlı ve faziletli olarak yetiştirilmelidir.
-Millî istiklal, yalnız toprak ve toplumun kunması değildir. Millî istiklal daha önce, toprağı vatan, toplumu millet yapan içtimai (sosyal), millî ve manevî değerlerin, yapıcı ve yönetici, toplayıcı ve bağlayıcı kutsal mefhumların (kavramların), millî mefahirin, tarihî ve ahlâkî geleneklerin kunmasıdır. Çünkü, bu değerler olmadıkça, bu kutsal kıymetler muhafaza edilmedikçe, toplumda millet olma haysiyeti, toprakta vatan olma kudsiyeti devam edemez. Maddi varlıklara kudsiyet, temsil ettikleri mefhumlardan gelmektedir. Mazrufunu kaybeden zarfın değeri de kaybolur.
-Kişiliğin en büyük düşmanı madde bağımlılığıdır.
-Bunlar ise insan ve toplum hayatını tahrip eden sigaradan itibaren alkol, uyuşturucular, kumar, fuhuş, rüşvet, yalancılık, hırsızlık, tahrip gibi haysiyeti rencide eden davranışlardır.
-Ülkemizin ve dünyanın en büyük problemi madde bağımlılığıdır.
-Madde bağımlılığı toplumların göz bebeği olan gençleri çürütmektedir.
-Bağımlılık, hayat kalitesinin düşmesi demektir.
-Vücudumuza giren bir gram eroin, beynimizdeki bir milyon hücreyi öldürür.
-Bütün uyuşturucular önce akıl ve iradeyi, sonra hayatı mahveder...


Geçen haftaki yazımda, tersanelerimizin askerî deniz vasıtaları yapımına yönlendirilmesini yazmıştım. Kimseden ses çıkmadı. Ama ilgili bakanlığın müfettişler görevlendirerek; durumu incelettiğini öğrendik...
Ama zannedilmesin ki, Tuzla Tersaneleri askerî gemi yapabilir mi incelemesi yapılacak? Duyduğuma göre, Tersanelerdeki iş güvenliği ihlalleri inceleniyor.
Herkes bilir ki, Tersaneler ağır sanayi iş koludur. Hatta ağırın da ağırı; orada kimse yorgan dikmiyor, ya da kaneviçe işlemiyor. Bugünün gemi inşaatı demek, kalın demir ve sacların gemiye dönüştürülmesi ve elektroniğin her dalı demektir. Her an her kazaya açıktır.
Malazgirt zaferiyle beraber Türkler Anadoluya kesin yerleşmeye başladılar. Batıya gittikçe önlerine deniz çıktı. Umur Bey zamanında Aydınoğulları Beyliği, Foça bölgesi ve Selçuk Ayaslug limanlarında kurduğu tersanelerle 400 parça gemi inşa etti. Bu sayede Batı Anadolu Türkleşti.
Osmanlı Devleti Murad-ı Hüdavendigar zamanında başlayan ve 2nci Murad Han zamanında iyice kökleşen Gelibolu tersaneleri ile, daha büyük Harp gemileri inşasına hız verdi. O sayededir ki; Fatih Sultan Mehmed Han İstanbulu muhasara ettiğinde, Bizansa indirici yumruğu Haliçe karadan geçirdiği 70 parça gemi ile vurdu.
Osmanlıda tersaneler, en kritik iş kolu idi. Tersane Nazırı doğrudan padişahtan emir alırdı. Branşında en usta olanların idaresinde iş yürütülürdü. Hammaliye işleri esirlere ve esnaftan halka hile yaparken yakalanan suçlulara, ceza olarak yaptırılırdı.
Yine de bu hileciler ve esirlerin yaşama şartları, çok huzurlu ve konforlu idi. Bu bilgiler, o devirde İstanbulu ziyaret eden yabancı seyyahların yazdıkları hatıralarında açıkça görülür.
Osmanlı donanması Sultan Abdülaziz zamanında dünyanın ikinci büyüğü konumundaydı.
Taşkızak ve Hasköy tersaneleri zırhlı harp gemileri inşa ediyordu. Osmanlının eski haşmetli günlerine dönmesinden korkanlar, Abdülaziz Hanın canına kastettiler.
2nci Abdülhamid Han zamanında ise, İttihad Terakkicileri her konuda destekleyen Fransa ve İngiltere, onu da bir ihtilalle alaşağı ederek, İttihatçıları iktidar yaptılar. Bu ihtilali müteakip, yeni Hükumetin ilk işi, Taşkızak Tersanelerindeki tezgâh ve makineleri satışa çıkarmak oldu.
Taşkızak gemi tezgâhları, 400.000 altına İtalyanlara satıldı. Bu satıştan bir sene sonra aynı hükumet, milyonlarca altına İngiltereye Sultan Osman ve Reşadiye Dretnotlarının yapım siparişini verdi.
Şimdi gelelim Tuzla Tersanesi kazalarına:
Meslek liselerinde eğitime getirilen acımasız kısıtlamalar, işte bugün her iş kolunda ölümlü kazalara davetiye çıkarmaktadır.
Meslek liseleri Türkiyede tekniker açığını kapatmaktaydı.
Mühendis ile usta arasında, her iki tarafı da anlayabilen bir tekniker mutlaka gereklidir. Teknik liselerde okuyanlar mağdur edilerek, öğrenci sayısı hızla düştü.
Malum marifet iltifata tabidir.
Böylece şimdiki Davutpaşa ve Tuzla facialarını yaşamaya başladık. Kime ne diyeceksiniz?.. Muasır medeniyet seviyesine böyle gelemezdik.
Son karikatürize olay, Norveçin 100.000 işçi istemesi masalı... Norveç Türkiyeden işçi alsa bile teknik eğitim almış işçiler alacaktır. Aslında tekniker eğitimi görmüş her Türk genci, dünyanın her yerinde her zaman iş bulur. Yanlıştan dönmek fazilettir.
Biz farkına varmadan insanımızı işsizliğe mi mahkum ettik acaba?
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter