Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Okçuluk Osmanlıların ünlü sporlarındandır. Çok eski zamanlardan beri harp sahasında kendileriyle karşılaşanlar, Türklerin ok atmadaki ustalıklarından hayranlıkla söz etmişlerdir. Türkler, kısa fakat çok kuvvetli yaylar kullanırlardı. Oku gerek piyade ve gerekse süvari olarak kullanmakta emsalleri yoktu. Süratle giden bir atın üzerinden, hedefe isabetli ok atarlardı. Okmeydanı'nda kurulan meşhur kemankeşler ocağı, 15 ve 16. asırlarda emsalsiz üstadlar yetiştirmiştir. Bu arada lodos, poyraz, gündoğusu, batı, kıble, karayel, yıldız gibi yönlerde esen rüzgârlara atılan kamış ve tahta oklarla kurulan menziller, yani kırılan rekorlar, erişilemeyecek kadar yüksektir.Makbul İbrahim Paşa, Atmeydanı'ndaki sarayını yaptırması nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman'a bir ziyafet vermiştir. Bu ziyafet eğlenceleri sırasında, Türk Okçuluk Tarihinin önemli kişilerinden biri olan Tozkoparan İskender, at üstünden attığı okla birbirinin içine yerleşmiş 5 kalkanı delmiştir. Bu usta kemankeşin başarıları efsanelere konu olacak kadar büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında Tozkoparan İskender'in Gündoğusundaki 1281,5 gez menzilinden (845 metre) daha uzağa ok atışı hiçbir dönemde gerçekleşememiştir.


Büyük ve uzun ömürlü devletler üstün adaletle kâimdir. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklarda olmuş ise de ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine mahsus hususiyetleri, bilhassa kendi dışındaki dinlere tanıdığı çok geniş haklar, daha doğru bir ifade ile diğer dinlerin islerine, ibâdetlerine ve âdetlerine hiç karışmamakla özellik gösteren Türk adaleti çok yüksek meziyetlere sahip bir adalettir.Onaltinci yüzyıl için F. Dowey söyle demektedir; "Birçok Hıristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak, Osmanlı ülkelerine gelip yerleşiyorlardı. Onbesinci yüzyıl için F. Babinger ise; "Osmanlı padişahının ülkesinde herkes kendi hâlinde.bahtiyâr olabilirdi. Mutlak bir dînî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse su veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karsılaşmazdı." demektedir. Bizzat padişah adalete itaat ederdi. Üçüncü Sultan Mustafa Hân (1757-1774) beylerbeyi sarayını genişletmek istemişti. Bunun için civardaki bir dul kadının arsasını almak lâzımdı. Kadın arsasını satmak istemeyince, padişah zorla arsayı almayı aklından geçirmedi. Fakat sarayın eskiyen bir kısmını yıktırdı ve halka mahsus bir bahçe hâline getirdi.



Sultan II. Murad, şehzade Alaaddin Çelebi'nin vefat etmesi üzerine son derece üzüldü ve devlet işlerini on iki yaşındaki oğlu Sultan Mehmet'e bırakarak Manisa'ya çekildi. İşte bu gelişmeler Macar kralı Ladislas içi bir vesile oldu. derhal Osmanlılarla yaptığı antlaşmayı bozan Ladislas, savaş hazırlıklarına başladı. Haçlı ordusu Kasım ayının dokuzuncu günü Varna şehrine girdi. Müttefikler ordusunun saldırı hazırlıkları yaptığını haber alan Osmanlılar ise derhal bir harp meclisi topladılar. Bu mecliste Sultan Murad'a mektup yazılmasına karar verildi. Bu mektupta Sultan Murad'a derhal tahtına çıkmasının gerekliliğinden bildirilmişti. Sultan Murad ise mektupa şöyle cevap veriyordu; "Oğlumuz Sultan Mehmed'e hilafet makamını ve saltanat tahtını devretmekten maksadımız, bundan böyle istirahat etmekten ibarettir. Padişahlık kendine lazımsa din ve devleti korusun!"

osmanlilar.gen.tr

Bunun üzerine Sultan Mehmed ikinci bir mektup yazarak şöyle dedi; "Cihan sultanlığı kendisine ait ise, tahtının başına gelip düşmana ders vermesi farzdır. Yok padişah biz isek verilen emre uymak üzerlerine elzemdir!" Bunun üzerine derhal harekete geçen Sultan Murad topladığı 40.000 kişilik ordusu ile Edirne'ye hareket etti ve Rumeli'ye geçti. Süratli bir emirle ordu savaş meydanına yani düşmanın daha önceden geldiği Varna önlerine geldi. Bu sırada Osmanlı ordusu yaklaşık 100.000 kişiyi bulmaktaydı ve savaş düzeni tıpkı Niğbolu Savaşı'ndaki düzene benzemekteydi. Savaşın başlamasıyla iki orduda birbirlerine şiddetli hücumlarda bulundular. Bir ara müttefikler ordusu üst üste birkaç başarı kazandı. Bu arada Macar kralı Ladislas da savaşın kesin sonucunu kendisi belirlemek için 500seçkin askeriyle yeniçerilere doğru ilerlemeye başladı. Bir anda bu kuvvetin etrafını saran Yeniçeriler birçok düşmanı öldürdüler. Ayrıca Koca Hızır adında bir yeniçeri Macar kralı Ladislas'ın kellesini keserek padişaha getirdi. Kesik kelleyi bir mızrağa taktıran padişah onu tepeye astırdı. Bunu gören birçok düşman askeri de kaçmaya başladılar. Böylece Osmanlılar yeni bir zafer kazanmış oldular.


Savaş yıllarındayız... Bir Kurmay Yüzbaşı olan Kemal Bey, Çanakkale cephesinde ağır yaralanmıştır... Doktorlar derhal ameliyat edilmesini isterler. Kemal Bey, askerlerinin kollarında ameliyat mahalline götürülürken kendine gelir ve hemen şu emri verir: -Beni hemen tümen karargâhına götürünüz! O sırada karargâh çadırında şiddetli bir tartışma yaşanıyordu. Yüzbaşı Kemal Bey çadıra getirildiği sedye içerisinde âdeta yaralarının acısını unutmuş, bu şiddetli tartışmanın sonucuna kulak kesilmişti... “Aman geri çekilmeyin!” Derken subaylardan biri ilk hattaki siperlerin boşaltılmasını teklif etti. Bu teklif çadırda yankılanır yankılanmaz yaralarından oluk gibi kan akan ve bunun tesiriyle yüzü gözü sararmış ve solmuş olan ve adım adım ölüme yaklaşan Kemal Bey başını sedyeden kaldırdı ve şöyle haykırdı: -Aman geri çekilmeyin! Tartışma devam ediyordu. Yanında bulunan neferlerden birine; -Bir ezan okur musun, dedi. Kemal Beyin bu emri üzerine asker yüksek sesle ezan okumaya başladı. O anda çadırın içindeki hava daha bir ulvileşiyor ve çadırdakilerin gözlerinin kenarlarında damlacıklar birikiyordu. Arkadaşlarına döndü ve; -Bu ezanların susmasını ister misiniz? Ey aziz kardeşlerim, diye sordu. -Hayır elbette hayır, diye cevap verilince; -Öyleyse hazırlanın ve sakın cepheyi geriye çekmeyin, dedi. Karargâh çadırında karar verilmişti. Hiçbir siperde geri çekilme harekâtına girişilmeyecek, eldeki topraklar son askerimize kadar savunulacaktı. Yüzbaşı Kemal Bey, bu karar sonrasında başını huzur içinde yeniden sedyesine indirdi. Az önce vatan müdafaası ve buraları düşmana kaptırma endişesi ile iri iri açılan gözler şimdi yeniden kapanmıştı. Çevresindeki askerler telaşla sedyeyi sırtlandılar ve sargı yerine doğru yollandılar... “Salihler arasına dahil eyle” Yüzbaşı Kemal Bey çok kan kaybetmişti. Her geçen saniye sanki bu dünyadan biraz daha kopuyordu. Soğanlı Dere’nin üstünden Behramlı köyüne gelmişlerdi ki Kemal Bey işaretle bir yudum su istedi. Az önce ezan ve vatan sevgisiyle haykıran bu mübarek dudaklardan şimdi son sözler dökülüyordu; “Ey Rabbim beni Müslüman olarak öldür ve salih insanların arasına dahil eyle...” Bunları söyledikten sonra ruhunu teslim etti…


Çanakkale muharebelerinde 250 bin vatan evladı şehid düştü. İşte bu muharebelerde kahramanca savaşarak şehid düşen vatan evladlarından biri de Muallim Hasan Ethem Bey’dir. İşte onun da, vefat etmeden önce annesine yazdığı mektup: “Şanlı Türk annesi!..” “Valideciğim! Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihatâmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım... Şu anda bu güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Davudî sesli yiğit bir er, ezan okuyordu. Dünyanın bütün dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi açtım ve; “Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halık’ı!.. Sen bütün bunları bizlere verdin. Yine bizlerde bırak! Böyle güzel yerler ve şu nimetler, senin yüceliğini tasdik eden bizlere ait olsun. Allah’ım! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, Senin ism-i celalini İngiliz ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde Sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını (zaten kahrettin ya) bütün bütün mahveyle!” diyerek dua ettim ve kalktım. Anneciğim, diğer oğlun Halid de benim gibi güzel yerlerdedir. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor! İnşaallah düşman askerlerini kahreder de zaferle yanına döner ve düğünümü yaparız olmaz mı? Valideciğim, bizleri dualarından unutma! Allah senden razı olsun... Oğlun Hasan Ethem...” Hikmet Recep Hikmet Recep isimli gönül ehli bir erdir. Bir muharebede ağır yaralandı ve artık kurtulamayacağını anlayınca, köyündeki hanımınaverilmek üzere bir şiir söyledi ve yanındaki arkadaşı da yazdı. Sonra da ruhunu teslim etti. İşte o şiir: Sevdiğim, okurken yazımı sakın,/Gözünden şimşekler çakmasın e mi?/Dördüncü yaram pek kalbime yakın,/Kirpiğin elmaslar takmasın e mi?/Cerrahlar şaşıyor derin yarama,/Tarlada, gayri hiç beni arama,/Saçını düzeltip n’olur tarama, /Yıldızlar boyuna bakmasın e mi?..


Şiran ilçesinden Yetimoğlu Mustafa’nın oğlu Üsteğmen Zahid, (Mülâzim-i Sani Zahit Efendi) Çanakkale’de şehit olan kahramanlarımızdan biridir. Vefatından önce hanımına yazdığı mektubu ibretle okuyalım: “Eşim Hanife Hanıma...” “Aziziye (Pınarbaşı) ilçesinin Kılıç Mehmet Bey Köyü’nden Ahmet Efendi kızı eşim Hanife Hanıma... Bugünlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Sevgili vatanımızı savunmaya gidiyoruz. Gidip de gelememek, gelip de bıraktıklarımı bulamakak var. Böyle olmakla beraber her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem sakın gam yeme... Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasib etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği takdirde elbette ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var: Birincisi benim için kat’iyyen ağlama... İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan “mehr-i muaccel” ve “mehr-i müeccel”ini al, üst tarafı ile bana bir mevlid-i şerif okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma...” Zarftan çıkan bir demet saç!.. Ayrıca mektubun içinden kırmızı kurdeleye bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliğibunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir. İşte o zaman herkes Zahid’in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında çoluk çocuk düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir. Zahid Üsteğmen, 9 Ocak 1916’da şehit olur. Bu kahraman, Çanakkale Savaşının son şehitlerindendir. Üsteğmen Zahid’in mezarının yeri bilinmemektedir. Ancak o da; Çanakkale Savaşı’nda can veren binlerce yiğit Türk evladıyla beraber gönüllerde yaşamaktadır…


Teğmen Muzaffer’in alayında kamyon ve otomobil lastiği ile diğer birtakım malzemelere ihtiyaç vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. Muzaffer Teğmen, becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karagâh, gerekli malzemenin temin ve mübâyaasına onu memur etti... Muzaffer Teğmen, hemen yola çıktı ve aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’de bir Yahûdi’de istediklerini buldu. Malzemeyi bulmuştu, fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lâzımdı. Tüccar Yahûdi’ye dedi ki: Yahudi, malları hazırlatmıştı! -Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale’ye kalkıyor, yetişmem lâzım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin... Ertesi sabah Teğmen Muzaffer, ezan vakti Yahûdi’nin kapısındaydı. Tüccar, malları hazırlatmıştı. Muzaffer, yüz liralık kâğıt para verdi ve hızla oradan ayrıldı... Üç gün sonra Yahûdi, elindeki parayı bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar, zira elindeki para sahte idi!.. Teğmen Muzaffer evrâk-ı nakdiyenin basımında kullanılan kâğıdın aynısını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefâsette taklit para yapmıştı. O devrin hakiki paralarının üzerinde yazılar arasında bir de şöyle ibâre bulunurdu: “Bedeli Dersaâdette altın olarak tesviye olunacaktır.” Teğmen Muzaffer yaptığı taklit parada bu ibâreyi şöyle yazmıştır: “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır!” Onun burada “altın” dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi. Sahte paraya gelince... Bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı... Sina cephesine gitti... Muzaffer Teğmen, Çanakkale’den sonra birliğiyle beraber Sina cephesine gitti. Burada (Gazze’de) şehid düştü. Şehadetinden biraz önce arkadaşı Faik Bey’e yazdığı mektubunda şunları söylüyordu: “Son muharebede kolumdan yaralandım. Bundan dolayı madalya ile mükafatlandıracaklar. Fakat kol ve bacaklarını harp meydanlarında bırakanları madalya ile mükafatlandırmaları ne kadar yerindeyse, benim gibi hafif bir yara alanı madalyaya layık görmeleri o kadar yersizdir. Birazdan tekrar muharebeye gireceğiz. Tek arzum, bütün madalyalardan daha kıymetli rütbe olan şehadet ile mükafatlandırılmamdır.”
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter