Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan II Abdülhamid Han, Serasker Müşir Rauf Paşa yı seraskerlik vazifesi uhdesinde kalmak üzere, yaveri ekremilik ve fevkalade büyük elçilik payeleriyle hem Rusyanbsp; da bazı görüşmelerde bulunmak ve hem de Gazi Osman Paşa yı alıp İstanbul a getirmek üzere Petersburg a göndermiştir.Yapılan görüşmeler neticesinde Gazi Osman Paşanbsp; nın İstanbul a dönmesine müsaade olunmuştur. Yolculuk esnasında mihmandarlık vazifesinde bulunmak üzere meşhur General Nemikof, Gazi Osman Paşa nın maiyetine verilmiş ve ayrıca Rus Çarı tarafından Paşa ya, kahramanlığını takdir manasında, çifte nişan takılmıştır.

Gazi osman Paşa nın gelmekte olduğunu haber alan İstanbul halkı sahile dökülerek tüm geceyi ayak üzerinde sabaha kadar geçirmeye razu omuş ve büyük bir coşku ile kendisini beklemeye koyulmuştur. Kız Kulesi açıklarına gelen Rus vapurunun bordasına, mevcut izdihamdan Gazi Osman Paşa yı kurtarmak için, süslü ve ihtişamlı bir sürü saltanat kayığı yanaşmış ve kendisini buradan alarak Paşa İskelesi ne götürmüşlerdi.Gazi Osman Paşa, refakatinde Serasker Rauf Paşa ile birlikte saltanat kayığından çıkarken, Padişahın Başyaveri ve Sultan Aziz in damadı Müşir Dağıstanlı Mehmet Paşa eline sarılmış ve:
Namınamü akdesi padişahiye beyanı hoşamediye memur olduğunu belirterek heyecanla elini öpmüş Gazi Osman Paşa da kendisini hasretle kucaklamıştı.Bu sırada iskeleyi dolduran halk: Hoş geldin ey namuslu kahraman, çok yaşa Gazi Osmannbsp; nidaları ile ortalığı inletmiştir.

Sultan Abdülhamid, koşumları altın ve gümüşle işlenmiş bir çift iri yağız Rus katanası koşulu landosunu, binmesi için Osman Paşa ya tahsis etmişti. Bu ilk saltanat arabasına Gazi Osman Paşa tek başına binerek sağ tarafa oturmuş, Serasker Rauf Paşa ve Gazi Osman Paşa nın yaveri Tevfik Paşa da ikinci arabada yer almış, mabeyn erkanının da yerlerini almalarıyla halkın heyecan içerisinde doldurduğu ve kapladığı Beşiktaş Caddesi, Serencebey Yokuşu geçilerek Yıldız Sarayı na doğru hareket edilmişti. Gazi Osman Paşa nın bulunduğu araba Yıldız Sarayı ndan içeri girince:
Gazii meduhul-efali bizzat kendim istikbal edeceğim diyen Sultan Abdülhamid kendini tutamayarak teşrifat ve merasim hudutlarını dinlemeyerek Divanı Hümayun merdivenlerinin ortasına kadar kollarını açarak yürümüş ve Gazi osman Paşa yı

-Gel benim kahraman Osmanım Berhüdar ol şan-ı milleti ancak sen muhafaza ettin. Vatan uğurunda yaptığın gazaya bütün cihanı hayran eyledin. Osmanlı askerliğinin şerefini sen göklere çıkardın. Senin gözlerini öpmek için hasretle ahdetmiştim. Gel ahdımı yerine getireyim. Gözlerini öpeyim.nbsp; diyerek karşılamıştır. Merdivenleri ağır ağır inmekte olan Padişahın kendisine doğru gelmekte olduğunu gören Gazi Osman Paşa ileriye doğru atılmış ve:

-Şevketli Padişahım Sağ kaldığım için gönlümde tek bir sevinç varsa o da zatı şahanelerinin ayak türabına yüzümü, gözümü sürmek için nice yıllardır kalbimin en mahrem hücresinde cevheri can gibi sakladığım bir emeli mukaddesenin husulü içindi. Allahu Teala hazretlerine hamdolsun ki bugün o şerefe de kavuştum, demiştir.

Uhdesine taşıdığı vazifelerin ve II. Abdülhamid e olan yakınlığının kendisine kazandırmış olduğu avantajlardan yararlanarak siyasi çalışmalarda da bulunan Osman Paşa nın en büyük mücadelesi ordunun ıslahı konusunda olmuştur. Yapılması düşünülen ıslahat hareketinin kendi değerlerimize dayanan ve dış bağımlılığı doğuracak her türlü teşebbüsten uzak bir program dahilinde yapılması gerektiği fikrini savunmuş ve bu fikri benimseyenlerin temsilcisi durumun da olmuştur. Onun bu davranışı İngiliz yanlısı bir politika izleyen başta Tunuslu Hayreddin Paşa olmak üzere Fuat ve Nusret Paşalarla anlaşmazlığa düşmesine sebep olmuş, bu durum ise kendisini Sultan II. Abdülhamid in gözünden düşürmek ve İstanbul dan uzaklaştırmak için, aleyhinde birtakım suçlamalar ve ithamlarda bulunulmasıyla neticelenmiştir.

Osman Paşa nın saray muhiti içerisindeki önemli çalışmalarından biri de ulema sınıfı ile işbirliği içerisinde olması ve dini sınıfın liderliğini yapmış bulunmasıdır. Muhalifler tarafından her türlü girişimlere rağmen Osman Paşa yirmi üç yıl süren (1877-1900) Saray hayatı esnasında kendisi II. Abdülhamid e sadakatle bağlı kaldığı gibi Abdülhamidnbsp; e de Ona karşı güven beslemiş , iki oğlunu iki kızına damad etmiş, cuma ve sair selamlıklarda karşısına almak suretiyle kendisine olan itimadını izhar etmiş ve hatta başta İngiliz elçisi Mr. Layard olmak üzere, muhalifleri tarafından aleyhinde söylenen sözlere fazla iltifat etmemiştir. Askerlik sanat ve dehasının kendisinde toplandığına şahit olduğumuz fazla uzun olmamakla birlikte vakur ve heybetli bir görünüm, iri ve kuvvetli tıknaz bir vücudun sahibi olan Gazi Osman Paşa nın 1900 (1833-1900) yılındaki ölümü gerek yurtiçinde gerekse yurt dışında büyük bir teessürle karşılanmış, kendisine duyulan sevgi ve saygının bir neticesi olarak adına şiirler ve marşlar söylenmiş, ismi kasabalara , semtlere ve okullara verilmiştir. Osmanlı askeri tarihinde yapmış olduğu başarılı hizmetlerinden ve kazanmış olduğu haklı şan ve şöhretinden dolayı o her zaman için saygı ve hürmetle anılmaya devam edecektir.


Türkiye de bir kimlik bunalımı olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Bu bunalımın asli ve tali çok sayıda sebebleri varsa da, ilk sırada yer alan mazi (Osmanlı) düşmanlığı ve her geçen gün İslamiyetten uzaklaşmaktır. Maalesef milli ve manevi değerlerimizde bir erozyon vardır. Jeolojik ve çevre açısından her yıl erozyon sebebiyle Kıbrıs kadar toprak kaybederek dünyada ilk sırada olduğumuz gibi milli ve manevi değerler ve ahlak açısından da çok büyük bir erozyon içindeyiz.
Batı da mazisine düşman kişiye asla rastlanamaz. Rusya da komünist rejim yıllarında, çarlık inkâr edilmedi. Şu anda ise Rus okullarında 30 milyon insanın katlinde baş sorumlu olan Stalin milli kahraman olarak gösterilmektedir. Rusya Devletinin Ortodoks mezhebine gösterdiği ilgi ve yardım İslam Dünyasında bile İslamiyete gösterilen ilginin üstündedir. (İstisnalar hariç)
2007 yılında bir ilkokul öğrencisinin Osmanlı ile ilgili kompozisyonu mazi düşmanlığını gözler önüne sermektedir. Ve bu kompozisyon ilkokullar arası yarışmada derece almıştır. (Kompozisyonu bir ilkokul öğrencisinin yazdığına inanmıyorum) Bu kompozisyonun bir bölümü şöyledir:

1299 yılında Söğüt ve çevresine inen küçük kara bulut yavaş yavaş büyüdü ve tüm Balkanları sardı. Bu kara bulutun altında tüm insanlar kendilerine olan saygınlıklarını yitirip bir kişi için çalıştılar. Elde ettikleri her şeyi bir haine verdiler. Sonucunda da çoğu bu hainin emriyle öldürüldü. İşte tüm bu zamanlarda ne güneş doğmak, ne kuşlar ötmek, ne bulutlar dans etmek ne de bayraklar dalgalanmak isterdi. Bu kara bulut ve onun doğurdukları 1918 yılına kadar sürdü ve 1918 den sonra yavaş yavaş dağılmaya başladı.

Bir yabancının Osmanlı hakkındaki görüşü söyledir: Dünyanın en hür ülkesi Osmanlı ülkesidir. Mukaddesata çatmadıkça, devlete isyan etmedikçe, insan orada meşru olan her şeyi yapar. Tek kelimeyle belki de insanlığın özlediği gerçek demokrasi son defa Devlet-i Aliye de gerçekleşmiştir. (Panait Istrate-Mağaradakiler- s. 273)
Maziden kopan milletler yok olmaya mahkumdur. Kaldı ki Türk milleti çok şerefli bir maziye sahiptir. Ne yazık ki, Osmanlı düşmanlığı ile İslamiyetten uzaklaşmak çağdaşlık olarak telkin edilmektedir. İnsanın iç ve dış benliği vardır. İçerdeki ben ruh dışarıdaki ben ise ten, yani vücuttur. Her ikisinin arasında perdeler vardır. Allahü teâlânın sevgisi ile bu perdeler kalkar ve ikisi kaynaşır. Ruh eğitilirse, eğitilmiş ruhun elbisesi olan bedenden de kemalat zuhura gelir. Eğitilmiş bir ruhun aracı olan dilden hikmet, gözünden ibretler fışkırır. On parmaktan kültürler, sanatlar meydana gelir.



Niyâzî-i Mısrî, devamlı ibâdet ve tâatla meşgûl olduğu sırada, bir gece rüyâsında Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini gördü. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri büyük bir taht üzerinde oturmaktaydı. Etrâfına talebeleri toplanmıştı. Niyâzî-i Mısrî, kendisini onların arasında görünce, hayâsından dışarı çıkmaya yol ve fırsat aradığı bir sırada, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, onu yanına çağırıp, bir kese altın hediye verdi ve;nbsp; Senin nasîbin diyâr-ı Rûm dadır. Mısır da değildir buyurdu.

Ertesi gün Niyâzî-i Mısrî bu rüyâsını hocasına anlatınca, hocası hemen ona hilâfet verdi ve duâ etti. Bunun neticesinde Niyâzî-i Mısrî 1646 senesinde Mısır dan ayrılarak İstanbul a gitti. İstanbul da Sultanahmed Câmii civârında Sokullu Mehmed Paşa dergâhında ikâmet edip, uzun süre riyâzette kaldı. Kaldığı odada çok gözyaşı döktü. Halîl Paşa, Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin kaldığı odanın döşemelerini yenilemek için teşebbüste bulunduğu zaman, Niyâzî-i Mısrî hazretlerini rüyâsında gördü. Rüyâdanbsp; Gözlerimin yaşı ile yıkanmış olan tahtaları muhâfaza ediniz diye emretmesi üzerine, tahtalarını muhâfaza etmek sûretiyle odayı tâmir etti.

Niyâzî-i Mısrî, bir süre Uşak ve Afyon da insanları doğru yola sevk etmeye çalıştı. Sonra Bursa ya gitti. Halkın isteği üzerine, Şeker Hoca Câmiinde Cumâ geceleri vâz verdi. Niyâzî-i Mısrî, namazını cemâatle kılmaya dikkat ederdi. Ekseriyetle Ulu Câmide Kur ân-ı kerîm okur ve imâmlık yapardı. Bâzan vâz ve nasîhat ederdi. Dördüncü Sultan Mehmed Hânın dâveti üzerine İstanbul a tekrar giden Niyâzî-i Mısrî, Ayasofya Câmiinde vâz ve nasîhat vermeye memur edildi. Ayasofya Câmiinde, Sultan Dördüncü Mehmed, âlimler, tasavvuf büyükleri ve devlet erkânının da hazır bulunduğu bir gün, vâz kürsüsünden tasavvuf yolunun hak olduğuna, onların yaptıkları zikirlerin İslâm dînine aykırı olmadığına dâir hakîkatı gâyet açık bir şekilde anlattı. Herkes îzâhına hayran oldu. Tasavvufun, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını seve seve yapmaya yardımcı olduğunu anladılar.

Niyâzî-i Mısrî, tekrar Bursa ya döndü. İnsanları doğru yola sevk etmek için vazifesine devâm etti. Niyâzî-i Mısrî nin şöhreti günden güne arttı. 1669 senesinde Bursa daki dergâhı yapıldı. Allahü teâlâya kavuşmak isteyen ilâhî aşk sâhibleri bu dergâhta toplanmaya başladı. Birçok ilim tâliblisi, ilim öğrenmek için dergâha koştular. Rusya ile harb başlayınca, Sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa, pâdişâh nâmına Niyâzî-i Mısrî yi Edirne ye dâvet etti. Niyâzî-i Mısrî üç yüz talebesi ile orduya katılmak için Edirne ye gitti. Sonra tekrar Bursa ya döndü. 1671 senesinde Kamaniçe seferinde ikinci defâ Edirne ye gitti. Oradaki Eski Câmide vâz ederken, yapılan muhârebenin millet ve devlet üzerindeki acı tesirlerini anlattı. Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin bu vâzı yanlış anlamalara sebep oldu. Kendisini çekemeyenlerin şikâyeti üzerine Rodos a gönderildi. Dokuz ay sonra mecbûri ikâmet şartıyla Bursa ya dönmesine izin verildi. Yine Bursa daki vâzı sırasında bâzı konuşmaları sebebiyle Limni Adasına gönderildi. 1692 senesinde tekrar Edirne ye gitti. Selimiye Câmiinde kaldı. Ziyâretine gelen kalabalık halka vâz ve nasîhat ederken, devlet işlerine dâir söylediği bâzı sözlerden dolayı tekrar Limni ye gönderildi. Bir sene sonra da vefât etti.

Şeyh Abdüllatîf Gazzî Efendi, Vâkıât adlı eserinde şöyle yazmaktadır:nbsp; Birisi şeyhülislâmın huzûruna varıp, Niyâzî-i Mısrî hakkında tenkid mevzû olan sözü kastederek;nbsp; Efendim bu sözü söyleyenlerin cezâsı nedir ve dinde ne lâzım gelir.nbsp; diye suâl edince, ârif ve kâmil bir zât olan şeyhülislâm;nbsp; Bu sözü Niyâzî-i Mısrî hazretlerinden başka kim söylerse, katlolunur. Fakat Niyâzî-i Mısrî söylerse, bir hikmet ve gizli bir sır vardır. O, zâhirî ilimlerde de kemâl mertebesindedir. Onların böyle sözleri söylemesinde bir hikmet vardır. Biz onlara dil uzatmağa kâdir olamayız.nbsp; diyerek, o şahsı susturdu.



Yalnızca güle yenildi.
Kıspet giyiş, pehlivanlık, 93 Harbiyle alev alev yanan Osmanlı Avrupası; Gül, mendil ve kömür. Kırkpınar heyecanı ve başpehlivanlık. Önce Avrupa da, sonra Amerika da yapılan güreşler. Avrupa nın ve Amerika nın en ünlü güreşçileri karşısında birkaç saniye içinde alınan galibiyetler ve yalnızca güle yeniliş. Koca Yusuf, Osmanlı mülkünün başpehlivanlığından, Avrupa ve Amerika nın bileği bükülmez güreşçiliğine uzanan bir efsanenin romanıdır.
Her gece Yusuf u yenebilmek için onlarca pehlivan mindere çıkıyor. Çok kısa zamanda arka arkaya yenilerek minderi terk ediyorlar.
-Le Journal
Güreşçilerin hiçbiri Sultan ın Aslanı nın karşısına çıkmaya cesaret edemiyor.
-Le Figaro
Yusuf, karşısına çıkacak Amerikalı bulamıyor.
-New York World
Güreşçilerimiz Yusuf un ölüsünü bile yenemediler.
-Illustrated Police News
Türk, sanki rakibiyle eğlenmek veya seyircilere biraz güreş göstermek istiyor gibiydi.
-The World

Babıali Kültür Yayıncılık


Orhan Gâzi ise Bursa nın fethinde yardıma gelen evliyânın gönlünü almak, onların bereketli duâlarına kavuşmak için bir imâret yaptırdı. Onları Bursa ya dâvet etti. Bu arada Bursa nın fethinden sonra bir daha görmediği Geyikli Babanın da gelmesini istedi ve; Eğer gelmezse, ben varıp elini öpeyim. dedi. Geyikli Babayı arayıp buldular. Sultân ın sözünü arz ettiler ve Bursa ya dâvet ettiler. Geyikli Baba bu dâvete rızâ göstermedi. Sakın Orhan da gelmesin. Dervişler gönül ehli olurlar, gözetirler. Öyle bir vakitte varırlar ki, vardıkları zamanda ettikleri duânın kabûl olmasını arzu ederler. buyurdu. Bâri Orhan Gâziye duâ et. dediklerinde; Biz onu hâtırımızdan çıkarmıyoruz. Her zaman devletine duâ ile meşgûlüz. Onun İslâmiyete hizmeti sebebiyle, sevgi ve muhabbeti kalbimizde taht kurmuştur. diye haber gönderdi. Aradan zaman geçti. Geyikli Baba, dergâhının yanından bir ağaç dalı keserek omuzuna alıp yola revân oldu. Doğru Bursa Hisarına vardı. Pâdişâh sarayına girip, avlu kapısının iç tarafına, getirdiği dalı dikmeye başladı. Sultan Orhan Gâziye haber verdiler. Bir derviş gelmiş, saray avlusuna ağaç diker. dediler. Sultan çıkıp hâli gördü. Bu dervişin Geyikli Baba olduğunu bildi. Geyikli Baba, ağacı dikince doğruldu ve Orhan Gâziye; Bu hatıramız burada kaldığı müddetçe, dervişlerin duâsı senin ve neslinin üzerindedir. Senin neslin ve devletin bu ağaç gibi kök salacak, dalları çok uzaklara ulaşacak, evlatların dîn-i İslâma çok hizmet edecekler. deyip; Kökü sâbit, dalları ise göktedir. meâlindeki, İbrâhim sûresi 24. âyet-i kerîmesini okudu. Az sonra da geldiği gibi gitti.Diktiği ağaç ulu bir çınar oldu. O ağacın bugün Bursa da hazret-i Üftâde ye giden Kavaklı Caddedeki çınar ağacı olduğu söylenmektedir.


Fransız ihtilalinin kudretli adamı Napoleon, kısa bir zaman içinde bütün Avrupa yı şaşırttı. Toulon limanından 450 gemiyle çıktı. 1.000 yıllık Venedik Cumhuriyetini tarihe gömdü. Asırlarca Akdeniz İ haraca kesen Malta şövalyelerini dize getirdi. Papanın İtalya sını, Dalmaç ya sahillerini ve bu civardaki bütün adaları, birçok liman ve şehirleri silindir gibi ezdi, geçti. Nihayet hayalindeki Ehramlar şehrine ulaştı. Hile ve zor kullanarak Mısır ı işgal etti ve halka Osmanlıca broşürler dağıtarak, Osmanlı hükûmeti tarafından asi Memlûk leri itaat altına almakla görevlendirildiği yalanını yaydı.

Osmanlı Devleti, 400 yıldan beri Fransızlarla savaşmamıştı. Bilakis daima dostluk elini onlara uzatmıştı. Kanuni, krallarını bile esaretten kurtarmıştı. Napoleon bütün bunları unutmuş olamazdı. Fakat umursamıyordu. Saldırıyor, saldırıyordu...Üstelik şeytannbsp; kadar da kurnazdı. Silahtan önce herkesi kandırmaya çalışıyordu. 25 Şubat 1798 de Filistin e girdi. Gazze şehrini süratle işgal etti. Sonra da Yafa şehrini yaktı. Burada Fransızlar çok zalimlik yaptılar. Sorgusuz-sualsiz on binlerce masum sivili katlettiler. Halbuki Napoleon Mısır da sertlik yapmamıştı. Sadece altın ve mücevher toplamıştı. Çünkü orada halkı ve Osmanlı memurlarını kandırmaya uğraşıyordu.Yafa da ise maskesini attı. Katliama başladı. Çünkü artık her yere kısa zamanda hakim olmak istiyordu. Onun için sert davranıyordu. Nihayet 19 Mart 1799 günü Akkâ kalesi önüne geldi. 29 yaşındaki bu Fransız Generali, sadece yenmek için yaratıldığını sanıyordu. 60.000 kişilik ordusuyla bu küçük Osmanlı kalesini çepeçevre kuşattı.

General Kleber ve General Menu gibi en seçme Kurmay subayları yanındaydı.Akkâ kalesini ise, Cezzar Ahmed Paşa müdafaa ediyordu. Daha önce Osmanlı devletinde bir çok yerde valiliklerde bulunmuş olan Ahmed Paşa, son olarak Sayda Valiliği görevini sürdürüyordu. Daha çok Suriye civarındaki şehirlerde bulunmuştu. Bunlardan birinde, valinin yanında iken, asiler valiye saldırıp öldürdüler. Ahmed, velinimeti olan valiyi öldürenlerden intikam almaya yemin etti ve bunların yüz tanesinden fazlasını öldürdü. Bu hareketiyle halk arasında çok takdir topladı ve Suriye halkı ona Cezzar, yani deve kasabı lakabını verdi.Napoleon, herşeye rağmen bu ihtiyar Osmanlı valisinin şöhretini duymuştu. Bu sefer hile yapmak istedi. Özel bir elçi ile Ahmed Paşa ya mektup yolladı. Şöyle diyordu:

Ben ki, Fransa nın ve İtalya nın ve Malta nın ve Dalmaçya nın ve Venedik in ve İyonya nın ve Mısır ın hakimi General Napoleon Bonaparte ım Kahire den sonra Gazze, Yafa ve bütün Filistin i ezerek Akkâ önüne geldim...Duydum ki sen, yaşlı bir Osmanlı kahramanı imişsin. Bir ihtiyarın geri kalan ömrünü zehir etmek istemem. Şayet kaleyi teslim edersen, hayatının son günlerini, ibadet ve taat ile, huzur içinde geçirirsin. Aksi takdirde hatırlatmak isterim ki, şimdiye kadar askerlerim hiç mağlup edilmemiştir.

Cezzar Ahmed Paşa, mektubu okuyan tercümanın elinden aldı ve buruşturup yere fırlattı. Fransız elçisi ne yapacağını şaşırdı. Fakat Gazilerin kılıçları keskindi.
-Divitdaaar..
-Emret Paşa Baba
-Hele tiz gel... Şu delikanlı mektepliye bir cevapcağız yazalım...Divitdar (Katip) yetişti..
-Yaz evlat...

Biz ki, Allah ın kemter kulu, Resulullah ın zaif ümmeti, Zıllullah ın en sonraki paşalarından bir neferiz. Buna rağmen yine deriz ki: Senin gibi kibirlilerin hasmı, Hazret-i Allah tır. Çünkü kibriyâ ona mahsustur. Teslim teklifine gelince: O hususta çok geç kaldınız. Çünkü 3 sabah önce namazlarımızı kılıp yemin ettik. 7nbsp; mizden 70 imize kadar kal amızı müdafaya kasem ettik. Ta ki Kanımızın son damlasına kadar. Şahsımıza gelince...Belki bilmezsiniz ama, bir Müslüman yeminini asla bozmaz. Sözünden dönmez,nbsp; vaadini yerine getirir. Esiriniz veya misafiriniz olup, birkaç günlük ömrümüzü zillet içinde geçirmektense, şerefle ölmeyi, şehadeti cana minnet biliriz. Allah a hamdolsun. Yaşımız 80, lakin elimiz hâlâ kılıç tutar.

Mektubu elçiye verip yolladı. Napoleon okurken, zaten incecik olan dudaklarını kanatırcasına ısırıyordu. Fakat zafere alışkın Fransız Generalleri,
-Vive la France
-Vive Bonaparte diye bağırarak, onu saldırmaya teşvik ediyorlardı.Hemen başlayan Fransız hücumları neticesiz kalıyordu. Her hücumda sayıları azalıyor, ölüleri çoğalıyordu. Şimdiye kadar hep ilerleyen bu macera ordusu ilk defa burada çakılıp kalmıştı.nbsp; Mayıs ta Nizam-ı Cedid askerleri de yetiştiler. Paris in parlak askerleri pek şaşırdılar. Acele doğuya gitmek, Hindistan a inmek isteyen Napoleon, 40 gün boyunca bu Osmanlı kalesini aşamadı. Belki yüzlerce hücumlar yaptılar. Binlerce ölü vermekten başka işe yaramadı. Daha ziyade kalenin Ali burcuna çullandılar, fakat nafile..Artık Mayıs ayı bitmek üzereydi. Kavurucu çöl sıcakları bekleniyordu. Dâhî Bonaparte, dehâsına yakışır bir karar aldı: 21 Mayıs 1799 gecesi, bütün top, silah ve malzemelerini toprağa gömdürdü. Sonra şu tarihi emrini verdi:
-Geriye, marş... marş...Hedefiniz Mısır..Kahraman () Fransız ordusu, sür atle firara başladı. O kadar hızlı gidiyorlardı ki, yolda yaralı ve hastalarını bile öldürdüler. Çünkü kaçmalarını, o zavallılar geciktiryordu. Cezzar Ahmed Paşanın Mücahidleri ise, onları deve kovalar gibi kovaladılar. İşte bu kovalamaca sırasında, Fransa nın dâhî çocuğu itiraf etti:
-Akkâ da durdurulmasaydım, bütün Doğuyu ele geçirebilirdim. Ancak, Türkler öldürülebilir, ama korkutulamazlar. Bu büyük zafer üzerine bütün Avrupa ayağa kalktı. Çünkü mağrur Bonaparte, ilk satırı ihtiyar bir Deve Kasabından yedi ve o efsanevi yenilmez ünvanını kaybetti. Artık korkulu rüyaları haline gelen bu şımarık Fransız delikanlısını dize getirebildiler.


Emekli bir albay anlatır: Sultan Ahmet camiine gidiyorum her sabah, ne kadar erken gidersem gideyim mihrabın bir kenarında saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam ümitsizce bedbin durmadan ağlıyor. O kadar ağlıyor ki ağlamadığı tek dakikayı yakalayamadım. Nihayet bir gün yanına sokuldum: Muhterem dedim, Ah Efendim dedim, Allah ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana: Beni konuşturma dedi, kalbim duracak. Ben çok ısrar edince ağlıya ağlıya anlattı. Dedi ki :

Ben Abdülhamid Cennetmekân devrinde bir binbaşıydım orduda. Bir birliğim vardı benim de. Annem babam vefat edince, servetimiz vardı payimar olmasın diye sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim. Dedim ki annem babam vefat etti falan yerdeki mağazalarımız, filan yerdeki gayri menkullerimiz... bunlara nezaret edecek bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. İstifam kabul buyurulursa, istifa etmek istiyorum. Biraz sonra bana doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi, istifan kabul edilmedi. Öyle anlaşılıyor ki istifa dilekçem padişaha gönderilmişti. Ben bir daha dilekçe verdim yine aynı cevap geldi. Bizzat çıkayım huzuruna şifai olarak görüşeyim, bu celâdetli padişah cidden çok celadetli (yiğitlik, kuvvet ve şiddet). Ben yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım. Tuhaf gelir size nasıl sen kaldın diyeceksiniz? Yaşlı yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım, Sultan Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağındaki solundaki nefes almaya bile korkarlardı, derdi. Medet Efendi. Allah rahmet etsin evliyaullahtan bir zâttı. Ben bizzat o celâdetli, haşmetli padişahın huzuruna çıktım. Hünkârım dedim. İstifamın kabulünü rica edeceğim dedim. Durumumuz budur dedim. Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu, yüzünün halinden belliydi. Israrıma da dayanamadı, öfekeli bir edayla, elinin tersiyle beni iter gibi Haydi istifa ettirdik seni dedi. Ben döndüm sevinerek geldim işimin başına. Gece âlem-i manada orduların teftiş edildiğini gördüm. Gördüm ki son savaşı vermek üzere şarkında ve garbında savaşan orduları bizzat Resul-i Ekrem teftiş ediyor. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) yıldızın önünde duruyordu. Bütün Türk ordusu Aleyhissalatu Vesselam a teftiş veriyordu. Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri vardı. Sultan Abdulhamid de edeble, kemerbeste-i ubudiyetle kâinatın Fahr ının arkasında duruyordu. Bütün ordular geçti. Derken benim birlik geldi; başında kumandanı olmadığı için darma dağındı. Efendimiz döndü Sultan Abdulhamid e dedi ki Abdulhamid Nerede bu ordunun kumandanı?, Sultan Abdulhamid Ya Rasulallah, çok istedi, ısrar etti, istifa ettirdik. Efendimiz Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik buyurdu.

Ben ağlamayayım da kim ağlasın ?
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Cemaziye'l-Ahir 1439
Miladi:
18 Şubat 2018

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter