Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Erciyes Üniversitesi’nin “Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı” ismiyle milletlerarası bir sempozyum tertiplediğini Nevşehir’in sevilen belediye başkanı Hasan Ünver dostumuzun nazik davetiyle haberdar olduk. Nevşehir, Kayseri, Kırşehir, Tokat, Yozgat, Çankırı... Ve ötekiler, öteki güzel şehirler. Bu şehirler, bu seyahatimizde bize şunu öğretti. Onlar, orta direk, Anadolu’yu ayakta tutan güç. Anadolu’nun mülk bekçileri. Toplantıda kime memleketini sorsak bu çevrelerden birinden çıktı. Karlı Erciyes dağına nâzır Kayseri’de yapılan sempozyuma alâka çok büyük. Tertip komitesi, meseleyle uzaktan yakından irtibatı olan her şahıs ve kurumu çağırmış. Ermeni örneğinden hareketle dünkü hayatımızda birlikte yaşama sanatının şartları araştırılıyor. Bir kere isim harika. Birlikte yaşama kabiliyetine kim “sanat” demişse ağzına sağlık. Toplantıya Nehru Üniversitesi’nden Trakya Üniversitesi’ne Ermeni Patrikliği’den yazarlara, araştırmacılara kadar iştirak var. Fakat İstanbul’un fildişi surlar arkasındaki üniversitelerinden kimse yok. Program dosyasının kapağındaki bir küçük cümle aslında her şeyi ortaya koyuyor. Cümle II. Sultan Mahmud’a ait. Padişah diyor ki... -Benim teb’amdan Müslümanları camide, Hıristiyanları kilisede, Musevileri havrada görmek isterim. İşte sır bu ana fikirde. Sadece Müslümanlar camiye gidecek, diğerlerine yasak demiyor. Şunları şurada, şunları şurada “görmek isterim” diye bir temennide bulunuyor. Gitmeyenleri astırırım da demiyor. Deseydi kim ne diyebilirdi? Ancak diyemezdi. Zira Osmanlı fıkha bağlılıkla bir hukuk devletiydi. Anadolu bir şeylerin arayışında. Gayrı Müslim teb’ayla dahi birlikte yaşamanın inceliklerini sorgulayarak bugünlere gelmek istiyor. Atalarımız nasıl yapmış? Bu cemiyet, Ermeni, Rum, Bulgar vs ile asırlarca bir arada yaşamışken nasıl olur da bugün din kardeşi Kürt’le arasına husumetler girer? Kim nerde ne hata işledi? Varsın fildişi surlar gerisindekiler havanda su dövsünler. Anadolu, Üniversiteleri, belediyeleri, valilikleriyle gerçeklerin arayışında. Yeniden birlikte yaşama sanatı keşfedildiğinde her güzellik yeniden başlar. Anadolu’da akan kanın durması lazım. Birlikte yaşamanın sanatı yakalanırsa kan durur.


Osmanlılar üç kıtaya yayılan milletleri asırlarca huzur ve sükûn içinde idare ettiler. Osmanlıların; türlü türlü kanı taşıyan, türlü dil konuşan, başka başka âdet ve ananelere bağlı olan çok kültürlü milyonlarca insanı, aralarındaki farkları bıraktırarak, bir inanç veya fikir etrafında toplayıp, altı asır hüküm süren muazzam bir imparatorluk kurduklarını biliyoruz. Osmanlıların bu başarısı zannedildiği gibi yalnızca askerî değildi. Yanî kaba kuvvete dayanmıyordu. Askerî yöntem Osmanlıların başvurdukları en son çâre idi. Öyleyse, onları gayelerine ulaştıran ve uzun ömürlü kılan esas âmiller nelerdi? Bu başarıyı kazanmakta nasıl ve hangi metotları kullanmışlardı? Başarılı olmalarını sağlayan birçok metot vardı. Bunlardan biri, belki de en önemlisi örnek bir hayat sunmalarıdır. Anadolu’da yerli halka, gerek inançları ve töreleri, gerekse daha geniş ifâdesi ile kültürleri üzerinde herhangi bir baskı uygulanmamıştır. Avrupa Orta Çağında görülen engizisyonlar ve benzeri uygulamalar, İslâm âleminin hiçbir devrinde görülmediği gibi, Osmanlılarda da ne devlet ve ne de diğer ileri gelenlerce veya belli bazı teşkilatlarca bilinen ve uygulanan şeyler değildi. Aksine tam bir inanç hürriyeti hâkimdi. Çünkü, İslâmiyetin, “Dinde zorlama yoktur” prensibine Osmanlılar sâdık kalıyorlardı. Kimse Müslüman olmaya zorlanmıyordu. Yaptıkları tek şey; yerli halk arasına Müslüman Türklerin getirilerek yerleştirilmesi, kendi inançlarının gereğini en arı ve duru hâliyle yaşamak suretiyle onlara bir alternatif sunmaları idi. Bu şekilde, yerli halk, kendi hayat tarzları ile Müslüman Türklerin hayat tarzlarını görüp, mukayese yapabilme fırsatına sahip kılınmış oluyorlardı. Bu gâye ile Yıldırım Bayezid, İstanbul’u muhasara ettikten bir müddet sonra Timur Han ile araları açılınca, muhasarayı kaldırmak için Bizans ile anlaşırken koydurduğu anlaşma maddelerinden birisinin gereği olarak İstanbul’un Sirkeci kesiminde, Taraklı, Göynük ve Karadeniz sahillerinden 700 hanelik bir Müslüman-Türk mahallesi kurdurmuştur. Bu tür faaliyetlerin asıl maksadı İslâm ahlâkını gayri müslimlere tanıtmaktır. Bu tanıtma faaliyetlerine baskı denilemeyeceği gibi, propaganda demek bile güçtür. Çünkü, hiçbir propaganda ve hiçbir reklam gerçeğin yüzde yüz ifâdesi değildir. Bu örnek yaşayış ise gerçeği aynen yansıtmaktır. Osmanlıların ilk dönemlerindeki kültürel tanıtım faaliyetlerinde ve bilhassa iskân edilen nüfus içerisinde gönüllü olarak yer alan, yahut da başka uç bölgelerine kendiliklerinden giderek yerleşen, tekke ve tasavvuf mensuplarının da önemli payları olmuştur. Sadece Anadolu’nun değil, birçok ülkenin fethinde, tasavvufun güzel ahlâkı ile bezenmiş kimselerin büyük rolü olmuştur. Resûlullah efendimiz, Hudeybiye Anlaşmasını, bütün olumsuz maddelerine rağmen, bir maddesi için kabûl etmişti. Bu madde, Müslümanların müşriklerle rahatça görüşebilmelerini sağlamaktaydı. Bu görüşmeler ile birçok müşrik Müslüman olmuştu. Bir şeye inandırmanın en kolay, en sağlam yolu, görerek yaşayarak örnek olmaktan geçer. Meselâ eskiden “Alperenler” denilen kimseler vardı. Bunların her biri, tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde, dergâhlarda yetişmiş kimselerdi. Dînimizin güzel ahlâkı ile bezenmişlerdi. Hâl ile, söz ile, yaşayış ile örnek kimselerdi. İslâmiyeti yaymak için kendilerini adamışlardı. Eshâb-ı kirâm gibi geri dönmemek üzere çeşitli memleketlere dağılmışlar, oralarda İslâmiyeti tanıtmakla ömürlerini tamamlamışlardı. Tâ Semerkant’tan, Buhara’dan kalkıp Anadolu’ya, Rum diyârına gelmişlerdi. Tarih boyunca, küfür devam etmiş fakat, zulüm hiçbir devirde payidar olmamıştır. İnsana insan muamelesi yapan, adalet ile hükmeden devletler ayakta kalmış, zulmedenler yok olup gitmişler, tarihte hep lanetle anılmışlardır...


Osmanlılar, temizlik konusunda da, İslâmın ışıklı yoluna sarılmışlardır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, temizlik konusunda meâlen şöyle buyurmuştur: “... Onda (Kubâ mescidinde) tertemiz olmayı seven kimseler vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (Tevbe,108) Sevgili Peygamberimiz de: “Nezâfet (temizlik) îmândandır” buyuruyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, İstanbul’un her mahallesinde sıcak ve soğuk banyo yapma mekânları, çeşmeler, haftanın belirli günlerinde de sadece kadınlara açık olan hamâmlar mutlaka bulunurdu. Bir zamanlar, hamâm sayısının sekiz olduğu Paris’te, halk, ancak “banyocu” denen esnâf sâyesinde yıkanma şansına sahipti. Bu adamlar, bakırdan bir tekneyi peşlerinden sürükleyerek sokak sokak, mahalle mahalle dolaşırlardı. Bu o kadar masraflı bir işti ki, dar gelirli şehirliler, böyle lüks bir işe pek seyrek kalkışırlardı. Orta hâlli bir Parisli bile, ancak bayramlar ve önemli günler öncesinde temizlenme şansına sâhipti. 1552 yılında Türklere esîr düşüp, üç yıl boyunca Kaptân-ı Deryâ Sinân Pâşâ’nın yanında, kölelikle işe başlayıp en bilgili ve gözde hekîmleri arasına yükselen İspanyol Pedro’nun kaleme aldığı “Kânûnî Devrinde İstanbul” isimli kitapta deniliyor ki: Her sokakta bir çeşme... “... Türklerin, bize haklı olarak yönelttikleri tenkitlerin başlıcası, kirli oluşumuzdur. İspanya’da ömrü boyunca iki kere yıkanmış hiçbir kadın ve erkek yoktur. Türk hamâmlarında çok su harcanır. Dünyâda İstanbul kadar çeşmesi olan hiç bir şehir yoktur, her sokakta muhakkak bir çeşmeye rastlanır.” Bu garîp durum, sâdece İspanya’ya hâs bir şey değildir; bilakis o dönem Avrupa’sında yaşayan doktor ve dîn adamlarının, kendi toplumları üzerinde bıraktıkları tesîrlerin, hattâ baskıların sonucunda, bütün Avrupa’da yaşanan sıradan bir vak’adır. Zîrâ o dönemlerdeki doktorlar, banyoyu tavsiye etmedikçe, yıkanmanın sağlık açısından tehlikeli olduğu inancı yaygındı. Doktor John, “Günlük Sağlık Bakımı” isimli kitâbında: “Kulaklara kaçırmamak şartıyla başınızı yıkayabilirsiniz” diyordu. Fakat Jean de Renoe adlı başka bir doktor, aynı fikirde değildi: O, sâdece “Ellerinizi yıkayabilirsiniz” diyor, “Ayaklarınızı da yıkamanızda bir mahzûr yoktur. Fakat başa su sürmek, son derece tehlikelidir. Unutmamalıdır ki başa sürülen su, her türlü derdin kaynağıdır” görüşünü savunuyordu. Bu gibi konularla yakından ilgili bir yazar olan Theophrashe Renaudot da bir kitabında aynı konuya şöyle temâs etmektedir: “Doktorlar tavsiye etmedikçe banyo yapmak, sâdece lüzûmsuz bir hareket değil, aynı zamanda tehlikelidir de... En büyük zararı da müstakbel annelerin karınlarındaki hayât meyvelerini yok etmesidir.” Hıristiyan dîn adamları ise, yıkanma eylemini kötü bir fiil olarak değerlendiriyorlardı. Hıristiyanlığın ortaya çıkışından çok sonra, Roma hamâmlarında yaşanan rezillik ifrâtına, tefrîtle karşılık vermişler ve temizliği yasaklamışlardı. VI. yüzyılda Azîz Benedik, dindârlara ve özellikle gençlere; “Banyo, ancak bazı durumlarda izne tâbidir” diye seslenirken, Azîz Francis ise, “Yıkanmamış vücut, dindârlığın işâretidir” şeklinde sözler ediyordu. İspanya Kraliçesi İzabel, hayât boyu sâdece iki defa, doğumunda ve gerdeğe girerken banyo yapmış olmakla övünüyordu. Papa olan ilk keşiş Büyük Gregory, “Vakit kaybettirecek bir lüks” durumuna gelmediği sürece, ancak Pazar günleri yıkanmaya izin vermişti. İşte, Avrupa toplumunda, sudan bu derece korkulduğu dönemlerde, pislik almış başını gidiyordu. Öyle ki uzun süredir yıkanmayan, hattâ silinip temizlenmeyen insanlar, özellikle kadınlar, üzerlerindeki pis kokuyu bastırmak için ağır parfümler kullanıyorlardı. Bunlar, bugün inanılması çok zor olan hususlar. Şimdi bir de Osmanlı ülkesine bakalım: Evliyâ Çelebi’nin naklettiğine göre, 17. Yüzyılda, sâdece İstanbul’da 300 adet halka açık hamâm ve 4 bin 536 da özel hamâm bulunuyordu. Muhtelif dönemlerde, uzun yıllar ülkemizde kalan seyyahlar, Osmanlıların temizliğini şöyle anlatmaktadırlar: “Türkler çok yaşarlar” Meselâ M. de Thevenot 1665 yılında Paris’te yayınladığı “Relation d’un voyage fait an Levant” isimli eserinde, “Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiç birini bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türklerin bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de, sık sık hamâma gitmeleri ve yiyip içmedeki itidâlleridir. Çünkü az yemek yerler; Hıristiyanlar gibi karmakarışık şeyler yemezler, içki âlemleri yapmazlar ve dâimâ idmân yaparlar” demektedir. Yine seyyâhlardan biri olan Edmondo de Amicis, 1883 yılında Paris’te yayınladığı “Constantinople” isimli eserinde, Osmanlılardaki temizlikle ilgili olarak şunları yazmıştır: “... Yüzler, eller, ayaklar, tertemiz; yamalı kıyâfet pek az ve hele kirlisi hemen hiç yok; bütün ictimâî sınıflar arasında umumî ve mütekâbil bir hürmet ve riâyet manzarası göze çarpıyor.”


İsrailli yahudi entelektüel İsrael A. Shamir “Ey Osmanlı Geri Dön” adlı makalesinde dünya barışı için yeniden Osmanlıya ihtiyaç olduğunu, imparatorluğun yıkılışından sonra sadece Ortadoğu’nun değil, tüm dünyanın da acı çektiğini, Balkanlar, Filistin ve Irak’ta yaşananları örnek göstererek anlatıyor. İşte bu makaleden sizlere çarpıcı bölümler: “... İmparatorlukta kurucu unsur olan Türklere, Avrupa hayrandı ve onlardan korkuyordu, oysa şimdi onlar da Frankfurt ve Londra’nın çöpçü bulaşıkçıları için işlerinde istenmeyen rakipler. Şimdi kimi Türk liderler AB’ye girmek hülyalarıyla kendilerini avuturken, belki de artık imparatorluğu geri getirmeyi düşünmeye başlamamızın tam sırası. Aslında imparatorluk çok büyük ve etkisiz olduğundan yıkılmadı. Toy yerel elitler zehirli ulusçuluk meyvasından yediler; bunu onlara Batılı lafazanlık üstadları sunmuştu... İmparatorluğun yıkılışından sadece Ortadoğu çekmedi. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan’ın şimdi avro tarafından ekonomisi mahvedilmez ve zengin kuzeylilerin otelcisi haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye’den İstanbul’a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri özlemek için iyi bir nedeni var... Osmanlıdan kopan ülkelerin hiçbiri başarılı bir devlet kuramadı. Ve Batılı yırtıcılar, giderek daha ve daha da küçük gruplar arasına kavga ekmeye devam ettiler, şimdi Türkiye ve Irak’taki Kürt hadiselerinde görüldüğü gibi. AB ile Avrupa, bin yıl önce çökmüş Şarlman imparatorluğunu yeniden kurdu. Eğer Batı’nın sürekli düşmanları birleşiyorsa, bu niye doğuda da olmasın... Avrasya’da hakimiyet kavgaları vermek, yerine Türkler, Slavlar, Araplar güçlerini birleştirebilirler. İstanbul’u ortak başkent ve imparatorluk hükümeti payıtahtı yapabilir. İstanbul bizim Brüksel, New York ve Pekin’e cevabımız olabilir. Yüzyıllar sürmüş hakimiyet kavgaları Avrasya’da nice savaşlar çıkarmış iken, birlik tüm istekleri tatmin edebilir. Rusların da dahil olduğu birliğin başkenti İstanbul olabilir. Türkler ise Kırım ya da Taşkent’le komşu olur, Yakutistan’ın uzak elmas madenleri ve Pravoslav Türklerinin diyarları, tek bir Rusla savaşmadan elde edilir. Ortadoğu birkez daha, hep ait olduğu Avrasya’ya dahil edilir; Washington’dan, Londra’dan, Brüksel’den gelecek emirlere boyun eğmez. Çok uzak bir yer olmaktan çıkan Türkiye, Bağdat’la Kiev’den, Belgrat ve Kahire’den, Vladivostok ve Ankara’dan gelenlerin buluşma yeri olur.” Osmanlı artık tarihe mal olmuştur. Yeni Dünya Düzeni ya da Globalleşme Osmanlının son izlerini silme hareketidir. Aşırı Türk düşmanı Churcille(Çörçil) bile (o tarihte iktidarda olanlara) Aman Osmanlıyı yıkmayın. Onun boşluğunu dolduramayız. Ve bir gün gelir Osmanlıyı ararız demiştir. Rumlar ve Ermeniler Batı’nın oyununa gelmemiş olsaydı Türkiye’de 5- 7 milyon Rum, 2- 3 milyon Ermeni Türkiye’nin kaymağını yiyen etnik grup olacak idi. İsrail aydını Shamir, Osmanlının yeniden ihyasını istemektedir. Ancak bu mümkün değildir. Kaldı ki bizler Osmanlı devrindeki ceddimiz kadar temiz değiliz. O tarihte İstanbul’da senede en fazla 3 cinayet ve hırsızlık oluyordu. Şimdi ise evimizde bile güvende değiliz...


Osmanlılar, bir taraftan sahip oldukları silah teknolojisini geliştirmek için çalışırken, diğer taraftan da, bu silahların kendileriyle dinî veya ırkî bağı bulunan çeşitli Asya ve Afrika ülkelerine yayılmasında köprü rolü oynadılar. Bu rol, Osmanlıların diğer İslam ülkelerine genellikle belli miktarda topçu, tüfekçi ve ateşli silah uzmanları ile top ve tüfek yardımı yapmak şeklinde olmuştur. Osmanlı tehlikesi karşısında bu devletlerden bazılarının Avrupa’dan silah almak zorunda kalmaları da dolaylı bir roldür. Şah Abbas dönemindeki İran dışında kalan doğu ülkeleri, etkili olarak ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kuramamışlardır. Açe Sultanlığı’na kadar... Osmanlıların ateşli silahları taşıdıkları ülkeler arasında ilk olarak Türkistan Hanları, Kırım Hanları, Hindistan, Sumatra’da Açe Sultanlığı ve Habeşistan’da Sultan Ahmed Gran’in Devleti ile Afrika’da Bornu Devleti gelmektedir. İkinci grupta ise, İran’da Akkoyunlu ve Safeviler, Mısır’da Memlûklar sayılabilir. Bazı Avrupa ülkelerinin yanında Osmanlılarla da ilişkisi olan bu devletlere Osmanlılar siyasî ve dinî ilişkilerine göre personel, silah, barut ve demir gibi malzeme satarak veya hibe ederek ateşli silahlar konusundaki imtiyazlı konumlarından istifade ile Asya, Afrika ve Orta Doğu’daki etkinliklerini artırma politikası takip etmişlerdir. Hariç ülkelere yapılan bu yardımların yanında kendi ülkesi içinde uçlarda bulunan beylerbeylerine de gerektiğinde savaş malzemesi veya top, tüfek yapıcısı ustalar yine İstanbul’dan gönderilmekteydi. Portekizlilere karşı... Osmanlıların verdiği ateşli silahların, özellikle Orta Asya’da Türk Devletleri’nin iç savaşlarında, desteklenen taraf açısından çok önemli rol oynadığı; Habeşistan ve Açe’de de Portekiz ve Hollanda gibi gayri müslim sömürgeci devletlerle savaşan İslam devletlerinin muvaffakiyetinde ciddî ölçüde tesirli olduğu görülmüştür. Tabiatıyla bütün bu yardımlar hilafet merkezini elinde tutan Osmanlıların, söz konusu devletler nezdindeki itibarını artırmış ve saygınlık kazandırmıştır. Memlûklara silah yardımı yapılması da henüz bozulmamış olan ilişkiler öncesinde onları Hristiyan Portekizlilere karşı savaşlarında destekleme gayesi gütmekteydi...


Ceddimizin mazideki o yüksek ahlâkının özlemi içindeyiz. Bizler de o insanların nesilleri olarak niçin bu ahlâkın onda birini gösteremiyoruz. Kaldı ki imkanlar olarak onlardan daha ileri seviyedeyiz. Herkes toplumdaki huzursuzlukların cinayetlerin, kapkaçların, hırsızlıkların bitmesini istiyor. Ancak bunun gerekliliği için bizlere hangi vazifeler düşüyor. Geçmişte dedelerimizin ninelerimizin örnek ahlâkı için şiirler okunmuş, yazılar yazılmış dahası bunlar bizden olmayan insanlar tarafından yapılmış. İşte örnek; Mouradgea d’Ohsson’un 1791’-de neşredilen Tableau General de L’Empire Ottoman isimli eserin dördüncü cilt birinci kısım 315. sayfasında şöyle yazar: “Osmanlı Türkleri, umumi ve ferdi ahlâklarının ciddiyetini İslamiyetin iffet ve hayâ ahkamına medyundurlar. Ahlâkî ve dinî bir hukuk sisteminin zaruri bir neticesi olan bu hali örf ve âdetlerinden milletin göçebeliğinden ve kocalarının kıskançlığından mütevellit göstermek haksızlıktır.” A. Brayer’in “Neuf annees a Constantinople” isimli eserinin 1836 Paris tabının birinci cilt 198-199. sayfalarında Osmanlı Türklerinin tevazuu şöyle anlatılır: “Müslüman Türkler arasında kibir ve gurur isti’dada adeta meçhuldür. Kur’an-ı kerimin en şiddetle nehyettiği temayüllerin biri de budur: -Yeryüzünde sakın azametle yürüme, insanlardan nazarlarını gururla çevirme. -Mütekebbir ve mağrur olandan Allahü teâlâ nefret eder. -Hareketlerinde mütevazı ol, yavaş sesle konuş. -Allahü teâlâ saygısızca şetaretlerden nefret eder. -Kibir cehaletten ileri gelir. Alim asla mağrur olmaz. Bir taraftan da mütemadiyen mahviyet telkin edilir; -Tevazu Cennet kapısının anahtarıdır. -Mahviyet, i’tila ve saadetin süsüdür. -Tevazu insana necabet verir. -Hakiki hakim mütevazı olur. - Hemcinslerine karşı daima alçak gönüllü ol. İşte bundan dolayı Müslüman Türk’ün yürüyüşünde vekar ve ihtişam olmakla beraber, katiyen kibir ve azamet yoktur. Daima yavaş sesle konuşur, el ve kol hareketlerinde hiçbir zaman mütehakkimane (zorbalık taslayan) bir eda sezilmez. Hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır. Yalnız bir şeyle; diniyle mağrurdur. Onun her emrini yerine getirmeyi borç bilir. Bütün dünyanın İslamiyeti kabul etmesini ister. Bütün diğer dinlerin bir sürü batıllıkla ve müşriklikle lekelenmiş olduğuna kanidir.” Yabancıların Osmanlı’yı öven yazıları sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan sizlere bir parça aktarmamın sebebi ne kadar bozmaya çalışsalar da hâlâ bir yerlerde saklı duran temiz ahlâktan içimizi ve dışımızı süslememiz. Ve onlara layık torunlar olabilmemiz. Çünkü tarih bunu istiyor...


Osmanlı İmparatorluğunun asırlarca süren hakimiyet döneminde iktidarının devam etseninin yegane sebebi adaletli oluşu, halka hizmeti Hakka hizmet olarak görmesi ve yaratılanı sevmesi Yaradandan ötürü diye özetleyebiliriz. Bıraktığı eserlerde bu nişanı fazlasıyla görmek mümkündür. Gittiği her karış toprakta kendisini ve misyonunu yaşatacak eserleri birer mühür olarak bırakmıştır. Zaten bir misyonun devamlılığı da yaptığın eserler ve bıraktığın değerler manzumesi değil midir? Osmanlı’nın 20. asra kadar yaptığı vakıflar insan aklının alacağı bir şey değildir. Öyle ki kuşlara yem için dahi vakıf kurması ecdadımızın bütün mahlukata gösterdiği merhametin bir nişanıdır. Miras yok ediliyor Bugün Batı, “Osmanlı’nın bıraktığı yerden birisi çıkar da bayrağı yükseltebilir!” düşüncesi ile her türlü tedbiri almıştır. Maalesef bir asra yakın bir zamandan bu yana içte ve dışta bu politika ile iştigal olunmaktadır. Bilhassa Balkanlar’da Türk varlığı acımasızca tahrip edilmiştir. Bir dönem Balkan ülkelerinde yaşanan olaylar Türk varlığını Balkanlar’dan söküp atmanın son halkası değildir. Bosna-Hersek Savaşı esnasında Sırplar Osmanlı mirasının belli başlı eserlerini bir bir ortadan kaldırdı. Bu da gösteriyor ki, Balkanlar’da Osmanlı’nın kendisi, misyonu yok edildikten sonra eserleri de yok edilmektedir. Bu mesele sadece Osmanlı meselesi değildir. Türkiye’nin meselesidir. Osmanlı’yı tasfiye hareketi aslında, Türkiye’nin tasfiyesidir. Ancak dünyada yaşanan kaoslar, çatışmalar Osmanlı’ya duyulan özlemi artırmıştır. Zulüm görenler “Neredesin Osmanlı?” diye feryat ediyorlar. Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya, Kuzey Afrika velhasıl dünyanın her köşesinde Osmanlı’nın adaleti ve huzuru, adeta aşıkın maşuku arayışı gibi aranmaktadır. Tarihin her devrinde çeşitli milletleri, dilleri, örf ve adetleri bir inanç ve faktör etrafında toplayıp imparatorluklar kurulmuştur. Ama en uzun ömürlü olanı 642 yıl yaşayan Osmanlı Devleti olmuştur. Anadolu Türkünün tarihî fonksiyonu yeniden dünyaya düzen vermek ve adalet dağıtmaktır. “Biz Batı’nın Orta Asya’ya açılan penceresi ve Orta Asya’nın Batı’ya köprüsüyüz” edebiyatı bir aldatmacadan ibarettir. Prof.’a kulak verin! Prof. Dr. Muhammed Harb, vaktiyle Mısır’da Osmanlı Araştırmalar Merkezini kurmasındaki gayesini şöyle anlatır: “Birinci plandaki hedefim; Araplarla Türkler arasındaki kesilen kuvvet bağını yeniden kurmaktır. Neden? Çünkü Türkler, Osmanlı Devletinin vârisleridir. İkinci olarak Orta Doğu bölgesinin stratejisi sebebiyle eğer Araplarla Türkler arasındaki samimiyet, uhuvvet yeniden kurulmazsa, stratejik birçok müşkiller ortaya çıkabilir... Tarih bize Osmanlı’nın kadr-i kıymetini verecek, tarih yazıldığı takdirde veyahut Osmanlı iyi anlaşılırsa, bahsettiğiniz gibi çok önemli bir mefkuresi (ideali) meydana gelecek. Osmanlı Devleti, İslam tarihinin tekamül ve zirve noktasına ulaşan bir medeniyet, bir devlet sistemidir. Bu devlet sistemi, kitaplarda mevcuttur. Arşivlerde mevcuttur. Hepsi malum... Osmanlı Devletinin yıkılışını benim dedem hatırlıyor. Demek istiyorum ki, çok yakın bir zamana kadar Osmanlı vardı dünyada...” Bizler asırlarca emperyalizme karşı yalnız İslam Dünyasını değil, bütün dünyayı korumak için siper olmuş Osmanlı’nın torunlarıyız. Osmanlı’nın mirasına gerek maddî gerekse manevî bizden başka kimsenin sahip çıkmayacağını iyice idrak etmeliyiz. Osmanlıyı haksız olarak kötüleyenlere rağmen, inanıyorum ki, Türk Milleti geçmişteki yüksek ahlakının hasreti içindedir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter