Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


I. Dünya Savaşı nın galip devletleri, 1919 da yurdumuzu kâğıt üzerinde parselleyip, bunu uygulamaya başladılar. Başta İngiltere olmak üzere, Fransa, İtalya ve Rusya tarafından, İstanbul da dahil olmak üzere, güzel yurdumuzun birçok yeri işgal edildi. Bu arada, Yunanistan da, Avrupa devletlerinin teşviki ile 15 Mayıs 1919 da İzmir i işgal etti. Buraya ayak basar basmaz, Türk askerlerini ve halkı sokaklarda süngüleyerek, vahşetlerini sergilemeye başladılar. Yunanlılara ilk kurşunu konak meydanında Gazeteci Hasan Tahsin attı ve şehid edildi. 2.5 ayda, Ankara ya yaklaştılar. Bu tarihten sonra, yurdun her köşesinde teşkilâtlar kurularak, düşmanlara karşı mücadeleye başlandı.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Mısır meliki Faruk yıllar önce isabetli bir tahminde bulunmuş: “Bir zaman gelir, dünyada beş kral kalır. Dördü iskambil kâğıtlarında; diğeri İngiltere’de!”

Yarım asrı geçen bir zamandır tahtta oturan 82 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth, tacını en uzun süre koruyan hükümdarlardan biri. Kraliçe, bir Yunan prensi olan Philip’le 37 yıl sonra ülkemiz geldi... . Çocukluğumda bir defa daha gelmişti. Hatta evimizin önünden açık arabayla geçerken gördüğümü hatırlıyorum. Kraliçe İngiliz monarşisinin sembolüdür. Millî marşlarının son cümlesi şöyledir: “Tanrı, majesteyi korusun!” Bugün İngiltere, İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda’dan başka, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeler, devlet başkanı olarak Kraliçeyi kabul eder. İkinci Cihan Harbi’nden sonra bağımsızlığını kazanan İngiliz sömürgeleri, Commonwealth adıyla bir birlik kurmuşlardır. Başında da Kraliçe bulunur.

KADIN HÜKÜMDAR

İngiltere’de hükümdar bugün çok sembolik bir mevkidedir ama, kimsenin aklına da monarşiyi kaldırmak gelmez. Çok sayıda siyasî ve sosyal buhranın önüne geçen bir müessesedir çünkü. Üstelik turizme de ehemmiyetli katkısı vardır. Saraya yapılan masrafların kat kat fazlasını bu sayede çıkarır İngilizler. Şu anda İngiliz tahtında bir kadın oturuyor. Çünkü veraset sistemleri buna müsaittir. Halbuki tarihte kadın hükümdar sayısı çok azdır. Nitekim Roma ve Germen veraset sisteminde kadın hükümdara yer yoktu. Ancak İngiltere bir istisnayı gerçekleştirdi ve Avrupa’da belki de ilk defa bir kadını tahta oturttu. Bu Kraliçenin adı da Elizabeth idi. Zaten İngilizler her zaman herkesten farklıdır. Mesela trafikleri soldan işler. Ağırlık ve uzunluk ölçüleri farklıdır. Posta pullarında ülkenin ismi yazmaz vs.

DEDENİZ DE KATILMAZDI

Kadın hükümdar olunca, hanedan arada bir değişiyor tabiî. Mesela şimdiki kraliçenin kocası Philip bir Yunan prensidir. Ama Danimarka hanedanındandır. Dolayısıyla Alman’dır. Demek ki Kraliçe vefat edince, yeni bir hanedan başlamış olacaktır. Kraliçenin dedesinin dedesi de Alman asıllı bir Belçika prensi idi. Kraliçe Victoria ile evlenmişti. Kraliçe Victoria, İngiliz tacına büyük prestij kazandırmış; ülkesini üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk hâline getirmiştir. Bunun da dedesinin dedesi I. George, Hanoverli bir Alman prensi idi. Son kralın halasının torunu olmak hasebiyle gelip ileri yaşında İngiliz tahtına oturdu. Tek kelime İngilizce bilmiyordu. Bakanlar kurulu toplantısına da bu sebeple katılmadı. Halefi de bunun gibiydi. Ama torunu artık bir İngiliz prensi olarak yetişmişti. Tahta çıkınca kabine toplantısına katılmak istedi. Ama başbakan engel oldu. “Gelenekler böyle haşmetmeap! Babanın ve dedeniz de katılmazdı” dedi.

KRAL BİRİNİ ÖLDÜRSE

Evet, İngiltere’de yazılı bir anayasa yoktur. Ülke geleneklere göre yönetilir. Bu sebeple hiçbir anayasa buhranı çıkmaz. Hükümdar tek başına bir işi yapamaz. Bütün icraatlari, ilgili bakanın imzasıyla yerine getirilir. Kral yanılmaz! Sözü meşhurdur. Hatta derler ki, “Kral birini öldürse; başbakan sorumludur. Başbakanı öldürse, kimse sorumlu değildir!” İşin şakası. Şimdiye kadar sevilen ve sevilmeyen hükümdarlar olmuştur. Ama hiçbiri ülkeye zarar vermemiş; birlik ve beraberliği korumuştur. İngilizlerin 750 yaşında bir parlamentoları vardır. Avam kamarası ve lordlar kamarası diye iki kısımdan müteşekkildir. Parlamento her şeyin üstündedir. Çıkardığı her kanun anayasa demektir. Kimsenin bunu iptal etmeye hakkı ve yetkisi yoktur. Ülkede anayasa mahkemesi de bulunmaz. Hükümdar şimdiye kadar hiçbir kanunu veto etmemiştir.

İngiltere, demokrasinin beşiği sayılır. İki büyük parti vardır. Bunlar sistemin vazgeçilmez parçasıdır. Hepsi taca sadıktır. Parti başkanı ne dese o olur. Ona karşı çıkanın siyasî hayatı biter. Başbakan da çok güçlüdür. Ülkeyi o idare eder. Muhalefet lideri, geleceğin muhtemel başbakanı olduğu için, devlet kendisine maaş verir. Parti kapatmayı birisi telaffuz etse, aklından zoru var diye tımarhaneye kapatırlar.

İngiliz ordusu, dünyanın en güçlü ordularındandır. Ama ülke idaresinde yeri yoktur. Hatta protokolde üst rütbeli ordu mensupları, kraliyet ailesi, soylular, kabine, piskoposlar, milletvekilleri ve hakimlerden çok sonra gelir. 630 üyeli parlamento Westminster Kilisesinin yanında toplanır. Salon bu kadar insanı almaya müsait değildir. Bu sebeple 346 milletvekilinden gerisi, dinleyici localarında oturmak zorundadır. Bu sebeple parlamentoda çok samimi bir hava vardır. Milletvekilleri bacak bacak üstüne atsa, neredeyse karşı tarafta oturanların burnuna değer. Sağ tarafta Muhafazakârlar (sağcılar; sol tarafta İşçi Partililer ve Liberaller (solcular) oturur. Kimsenin aklına yeni bir parlamento binası yapmak gelmez. Çünkü İngiltere’yi İngiltere yapan, gelenekleridir.

PİSKOPOS LORDLAR

İngilizlerin bir de lordları vardır. Halkın seçtiği milletvekillerinden başka, bin kadar soylu, parlamentonun lordlar kamarası denilen kısmını teşkil eder. Bunların birazı İngiliz tarihinde önemli rol oynamış ailelerin vârisleridir. Çoğu da hükümdar tarafından hayat boyu lordluk unvanı verilmiş önemli kişilerdir. Lordlar kamarası, hem kanunların bir daha görüşüldüğü bir senato; hem de ülkenin temyiz merciidir. Hakimlerin kararları burada kontrol edilir. Lordlar arasında 26 tane de piskopos vardır. Yanlış okumadınız, İngiltere laik değildir. Üstelik hükümdar, İngiliz kilisesinin başkanıdır. Ama her dine büyük serbestlik vardır. Müslümanlar ve Yahudiler, kendi dinlerine göre evlenip boşanabilir.

HAKİMLERE ÇEK DEFTERİ

Ülkede yazılı kanun azdır. Hâkimler geleneklere, önceki mahkeme kararlarına ve hakkaniyete göre karar verir. Hâkimlik çok prestijlidir. Maaş yerine ellerine çek defteri verilir. Dilediği kadar harcar, nereye ve niye harcadın diyen olmaz. Ama hiçbir hâkim, bunu kötüye kullanmaz. Hâkimler, başbakan ve bakanlar gibi Kraliçenin hâkimleridir, millet adına değil; Kraliçe adına karar verirler. İngiltere, belki de bu sebeple, demokrasiye, insan hak ve hürriyetlerine riayette dünyanın belki de en önde gelen ülkesidir.

CHURCHILL’İN İTİRAFI

Kraliçe II. Elizabeth, tarihlerindeki kadın hükümdarların çoğu gibi dirayetli bir yönetim sergiledi. Tacın haysiyetini korumaya alıştı. Mazbut bir hayat sürdü. İngilizlerin meşhur başbakanı Churchill, Kraliçenin soğukkanlı ve ahlaklı tavırlarını çok övmüş; “Hayatta âşık olduğum tek kadındır” itirafında bulunmuştur. Ne çare ki biri hariç dört çocuğu da mutsuz evlilikler yaptı. Hele geçen senelerde vefat eden kızkardeşi Margareth’in umutsuz aşkı ve mutsuz evliliği yıllarca magazin sayfalarını işgal etti. Ne diyelim İngiltere, tacı, gelecek yüzyıllara da taşıyacağa benziyor. Gelin de, Mısır meliki Faruk’a hak vermeyin!



Sultan II Abdülhamid Han, Serasker Müşir Rauf Paşa yı seraskerlik vazifesi uhdesinde kalmak üzere, yaveri ekremilik ve fevkalade büyük elçilik payeleriyle hem Rusyanbsp; da bazı görüşmelerde bulunmak ve hem de Gazi Osman Paşa yı alıp İstanbul a getirmek üzere Petersburg a göndermiştir.Yapılan görüşmeler neticesinde Gazi Osman Paşanbsp; nın İstanbul a dönmesine müsaade olunmuştur. Yolculuk esnasında mihmandarlık vazifesinde bulunmak üzere meşhur General Nemikof, Gazi Osman Paşa nın maiyetine verilmiş ve ayrıca Rus Çarı tarafından Paşa ya, kahramanlığını takdir manasında, çifte nişan takılmıştır.

Gazi osman Paşa nın gelmekte olduğunu haber alan İstanbul halkı sahile dökülerek tüm geceyi ayak üzerinde sabaha kadar geçirmeye razu omuş ve büyük bir coşku ile kendisini beklemeye koyulmuştur. Kız Kulesi açıklarına gelen Rus vapurunun bordasına, mevcut izdihamdan Gazi Osman Paşa yı kurtarmak için, süslü ve ihtişamlı bir sürü saltanat kayığı yanaşmış ve kendisini buradan alarak Paşa İskelesi ne götürmüşlerdi.Gazi Osman Paşa, refakatinde Serasker Rauf Paşa ile birlikte saltanat kayığından çıkarken, Padişahın Başyaveri ve Sultan Aziz in damadı Müşir Dağıstanlı Mehmet Paşa eline sarılmış ve:
Namınamü akdesi padişahiye beyanı hoşamediye memur olduğunu belirterek heyecanla elini öpmüş Gazi Osman Paşa da kendisini hasretle kucaklamıştı.Bu sırada iskeleyi dolduran halk: Hoş geldin ey namuslu kahraman, çok yaşa Gazi Osmannbsp; nidaları ile ortalığı inletmiştir.

Sultan Abdülhamid, koşumları altın ve gümüşle işlenmiş bir çift iri yağız Rus katanası koşulu landosunu, binmesi için Osman Paşa ya tahsis etmişti. Bu ilk saltanat arabasına Gazi Osman Paşa tek başına binerek sağ tarafa oturmuş, Serasker Rauf Paşa ve Gazi Osman Paşa nın yaveri Tevfik Paşa da ikinci arabada yer almış, mabeyn erkanının da yerlerini almalarıyla halkın heyecan içerisinde doldurduğu ve kapladığı Beşiktaş Caddesi, Serencebey Yokuşu geçilerek Yıldız Sarayı na doğru hareket edilmişti. Gazi Osman Paşa nın bulunduğu araba Yıldız Sarayı ndan içeri girince:
Gazii meduhul-efali bizzat kendim istikbal edeceğim diyen Sultan Abdülhamid kendini tutamayarak teşrifat ve merasim hudutlarını dinlemeyerek Divanı Hümayun merdivenlerinin ortasına kadar kollarını açarak yürümüş ve Gazi osman Paşa yı

-Gel benim kahraman Osmanım Berhüdar ol şan-ı milleti ancak sen muhafaza ettin. Vatan uğurunda yaptığın gazaya bütün cihanı hayran eyledin. Osmanlı askerliğinin şerefini sen göklere çıkardın. Senin gözlerini öpmek için hasretle ahdetmiştim. Gel ahdımı yerine getireyim. Gözlerini öpeyim.nbsp; diyerek karşılamıştır. Merdivenleri ağır ağır inmekte olan Padişahın kendisine doğru gelmekte olduğunu gören Gazi Osman Paşa ileriye doğru atılmış ve:

-Şevketli Padişahım Sağ kaldığım için gönlümde tek bir sevinç varsa o da zatı şahanelerinin ayak türabına yüzümü, gözümü sürmek için nice yıllardır kalbimin en mahrem hücresinde cevheri can gibi sakladığım bir emeli mukaddesenin husulü içindi. Allahu Teala hazretlerine hamdolsun ki bugün o şerefe de kavuştum, demiştir.

Uhdesine taşıdığı vazifelerin ve II. Abdülhamid e olan yakınlığının kendisine kazandırmış olduğu avantajlardan yararlanarak siyasi çalışmalarda da bulunan Osman Paşa nın en büyük mücadelesi ordunun ıslahı konusunda olmuştur. Yapılması düşünülen ıslahat hareketinin kendi değerlerimize dayanan ve dış bağımlılığı doğuracak her türlü teşebbüsten uzak bir program dahilinde yapılması gerektiği fikrini savunmuş ve bu fikri benimseyenlerin temsilcisi durumun da olmuştur. Onun bu davranışı İngiliz yanlısı bir politika izleyen başta Tunuslu Hayreddin Paşa olmak üzere Fuat ve Nusret Paşalarla anlaşmazlığa düşmesine sebep olmuş, bu durum ise kendisini Sultan II. Abdülhamid in gözünden düşürmek ve İstanbul dan uzaklaştırmak için, aleyhinde birtakım suçlamalar ve ithamlarda bulunulmasıyla neticelenmiştir.

Osman Paşa nın saray muhiti içerisindeki önemli çalışmalarından biri de ulema sınıfı ile işbirliği içerisinde olması ve dini sınıfın liderliğini yapmış bulunmasıdır. Muhalifler tarafından her türlü girişimlere rağmen Osman Paşa yirmi üç yıl süren (1877-1900) Saray hayatı esnasında kendisi II. Abdülhamid e sadakatle bağlı kaldığı gibi Abdülhamidnbsp; e de Ona karşı güven beslemiş , iki oğlunu iki kızına damad etmiş, cuma ve sair selamlıklarda karşısına almak suretiyle kendisine olan itimadını izhar etmiş ve hatta başta İngiliz elçisi Mr. Layard olmak üzere, muhalifleri tarafından aleyhinde söylenen sözlere fazla iltifat etmemiştir. Askerlik sanat ve dehasının kendisinde toplandığına şahit olduğumuz fazla uzun olmamakla birlikte vakur ve heybetli bir görünüm, iri ve kuvvetli tıknaz bir vücudun sahibi olan Gazi Osman Paşa nın 1900 (1833-1900) yılındaki ölümü gerek yurtiçinde gerekse yurt dışında büyük bir teessürle karşılanmış, kendisine duyulan sevgi ve saygının bir neticesi olarak adına şiirler ve marşlar söylenmiş, ismi kasabalara , semtlere ve okullara verilmiştir. Osmanlı askeri tarihinde yapmış olduğu başarılı hizmetlerinden ve kazanmış olduğu haklı şan ve şöhretinden dolayı o her zaman için saygı ve hürmetle anılmaya devam edecektir.


Türkiye de bir kimlik bunalımı olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Bu bunalımın asli ve tali çok sayıda sebebleri varsa da, ilk sırada yer alan mazi (Osmanlı) düşmanlığı ve her geçen gün İslamiyetten uzaklaşmaktır. Maalesef milli ve manevi değerlerimizde bir erozyon vardır. Jeolojik ve çevre açısından her yıl erozyon sebebiyle Kıbrıs kadar toprak kaybederek dünyada ilk sırada olduğumuz gibi milli ve manevi değerler ve ahlak açısından da çok büyük bir erozyon içindeyiz.
Batı da mazisine düşman kişiye asla rastlanamaz. Rusya da komünist rejim yıllarında, çarlık inkâr edilmedi. Şu anda ise Rus okullarında 30 milyon insanın katlinde baş sorumlu olan Stalin milli kahraman olarak gösterilmektedir. Rusya Devletinin Ortodoks mezhebine gösterdiği ilgi ve yardım İslam Dünyasında bile İslamiyete gösterilen ilginin üstündedir. (İstisnalar hariç)
2007 yılında bir ilkokul öğrencisinin Osmanlı ile ilgili kompozisyonu mazi düşmanlığını gözler önüne sermektedir. Ve bu kompozisyon ilkokullar arası yarışmada derece almıştır. (Kompozisyonu bir ilkokul öğrencisinin yazdığına inanmıyorum) Bu kompozisyonun bir bölümü şöyledir:

1299 yılında Söğüt ve çevresine inen küçük kara bulut yavaş yavaş büyüdü ve tüm Balkanları sardı. Bu kara bulutun altında tüm insanlar kendilerine olan saygınlıklarını yitirip bir kişi için çalıştılar. Elde ettikleri her şeyi bir haine verdiler. Sonucunda da çoğu bu hainin emriyle öldürüldü. İşte tüm bu zamanlarda ne güneş doğmak, ne kuşlar ötmek, ne bulutlar dans etmek ne de bayraklar dalgalanmak isterdi. Bu kara bulut ve onun doğurdukları 1918 yılına kadar sürdü ve 1918 den sonra yavaş yavaş dağılmaya başladı.

Bir yabancının Osmanlı hakkındaki görüşü söyledir: Dünyanın en hür ülkesi Osmanlı ülkesidir. Mukaddesata çatmadıkça, devlete isyan etmedikçe, insan orada meşru olan her şeyi yapar. Tek kelimeyle belki de insanlığın özlediği gerçek demokrasi son defa Devlet-i Aliye de gerçekleşmiştir. (Panait Istrate-Mağaradakiler- s. 273)
Maziden kopan milletler yok olmaya mahkumdur. Kaldı ki Türk milleti çok şerefli bir maziye sahiptir. Ne yazık ki, Osmanlı düşmanlığı ile İslamiyetten uzaklaşmak çağdaşlık olarak telkin edilmektedir. İnsanın iç ve dış benliği vardır. İçerdeki ben ruh dışarıdaki ben ise ten, yani vücuttur. Her ikisinin arasında perdeler vardır. Allahü teâlânın sevgisi ile bu perdeler kalkar ve ikisi kaynaşır. Ruh eğitilirse, eğitilmiş ruhun elbisesi olan bedenden de kemalat zuhura gelir. Eğitilmiş bir ruhun aracı olan dilden hikmet, gözünden ibretler fışkırır. On parmaktan kültürler, sanatlar meydana gelir.



Niyâzî-i Mısrî, devamlı ibâdet ve tâatla meşgûl olduğu sırada, bir gece rüyâsında Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini gördü. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri büyük bir taht üzerinde oturmaktaydı. Etrâfına talebeleri toplanmıştı. Niyâzî-i Mısrî, kendisini onların arasında görünce, hayâsından dışarı çıkmaya yol ve fırsat aradığı bir sırada, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, onu yanına çağırıp, bir kese altın hediye verdi ve;nbsp; Senin nasîbin diyâr-ı Rûm dadır. Mısır da değildir buyurdu.

Ertesi gün Niyâzî-i Mısrî bu rüyâsını hocasına anlatınca, hocası hemen ona hilâfet verdi ve duâ etti. Bunun neticesinde Niyâzî-i Mısrî 1646 senesinde Mısır dan ayrılarak İstanbul a gitti. İstanbul da Sultanahmed Câmii civârında Sokullu Mehmed Paşa dergâhında ikâmet edip, uzun süre riyâzette kaldı. Kaldığı odada çok gözyaşı döktü. Halîl Paşa, Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin kaldığı odanın döşemelerini yenilemek için teşebbüste bulunduğu zaman, Niyâzî-i Mısrî hazretlerini rüyâsında gördü. Rüyâdanbsp; Gözlerimin yaşı ile yıkanmış olan tahtaları muhâfaza ediniz diye emretmesi üzerine, tahtalarını muhâfaza etmek sûretiyle odayı tâmir etti.

Niyâzî-i Mısrî, bir süre Uşak ve Afyon da insanları doğru yola sevk etmeye çalıştı. Sonra Bursa ya gitti. Halkın isteği üzerine, Şeker Hoca Câmiinde Cumâ geceleri vâz verdi. Niyâzî-i Mısrî, namazını cemâatle kılmaya dikkat ederdi. Ekseriyetle Ulu Câmide Kur ân-ı kerîm okur ve imâmlık yapardı. Bâzan vâz ve nasîhat ederdi. Dördüncü Sultan Mehmed Hânın dâveti üzerine İstanbul a tekrar giden Niyâzî-i Mısrî, Ayasofya Câmiinde vâz ve nasîhat vermeye memur edildi. Ayasofya Câmiinde, Sultan Dördüncü Mehmed, âlimler, tasavvuf büyükleri ve devlet erkânının da hazır bulunduğu bir gün, vâz kürsüsünden tasavvuf yolunun hak olduğuna, onların yaptıkları zikirlerin İslâm dînine aykırı olmadığına dâir hakîkatı gâyet açık bir şekilde anlattı. Herkes îzâhına hayran oldu. Tasavvufun, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını seve seve yapmaya yardımcı olduğunu anladılar.

Niyâzî-i Mısrî, tekrar Bursa ya döndü. İnsanları doğru yola sevk etmek için vazifesine devâm etti. Niyâzî-i Mısrî nin şöhreti günden güne arttı. 1669 senesinde Bursa daki dergâhı yapıldı. Allahü teâlâya kavuşmak isteyen ilâhî aşk sâhibleri bu dergâhta toplanmaya başladı. Birçok ilim tâliblisi, ilim öğrenmek için dergâha koştular. Rusya ile harb başlayınca, Sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa, pâdişâh nâmına Niyâzî-i Mısrî yi Edirne ye dâvet etti. Niyâzî-i Mısrî üç yüz talebesi ile orduya katılmak için Edirne ye gitti. Sonra tekrar Bursa ya döndü. 1671 senesinde Kamaniçe seferinde ikinci defâ Edirne ye gitti. Oradaki Eski Câmide vâz ederken, yapılan muhârebenin millet ve devlet üzerindeki acı tesirlerini anlattı. Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin bu vâzı yanlış anlamalara sebep oldu. Kendisini çekemeyenlerin şikâyeti üzerine Rodos a gönderildi. Dokuz ay sonra mecbûri ikâmet şartıyla Bursa ya dönmesine izin verildi. Yine Bursa daki vâzı sırasında bâzı konuşmaları sebebiyle Limni Adasına gönderildi. 1692 senesinde tekrar Edirne ye gitti. Selimiye Câmiinde kaldı. Ziyâretine gelen kalabalık halka vâz ve nasîhat ederken, devlet işlerine dâir söylediği bâzı sözlerden dolayı tekrar Limni ye gönderildi. Bir sene sonra da vefât etti.

Şeyh Abdüllatîf Gazzî Efendi, Vâkıât adlı eserinde şöyle yazmaktadır:nbsp; Birisi şeyhülislâmın huzûruna varıp, Niyâzî-i Mısrî hakkında tenkid mevzû olan sözü kastederek;nbsp; Efendim bu sözü söyleyenlerin cezâsı nedir ve dinde ne lâzım gelir.nbsp; diye suâl edince, ârif ve kâmil bir zât olan şeyhülislâm;nbsp; Bu sözü Niyâzî-i Mısrî hazretlerinden başka kim söylerse, katlolunur. Fakat Niyâzî-i Mısrî söylerse, bir hikmet ve gizli bir sır vardır. O, zâhirî ilimlerde de kemâl mertebesindedir. Onların böyle sözleri söylemesinde bir hikmet vardır. Biz onlara dil uzatmağa kâdir olamayız.nbsp; diyerek, o şahsı susturdu.



Yalnızca güle yenildi.
Kıspet giyiş, pehlivanlık, 93 Harbiyle alev alev yanan Osmanlı Avrupası; Gül, mendil ve kömür. Kırkpınar heyecanı ve başpehlivanlık. Önce Avrupa da, sonra Amerika da yapılan güreşler. Avrupa nın ve Amerika nın en ünlü güreşçileri karşısında birkaç saniye içinde alınan galibiyetler ve yalnızca güle yeniliş. Koca Yusuf, Osmanlı mülkünün başpehlivanlığından, Avrupa ve Amerika nın bileği bükülmez güreşçiliğine uzanan bir efsanenin romanıdır.
Her gece Yusuf u yenebilmek için onlarca pehlivan mindere çıkıyor. Çok kısa zamanda arka arkaya yenilerek minderi terk ediyorlar.
-Le Journal
Güreşçilerin hiçbiri Sultan ın Aslanı nın karşısına çıkmaya cesaret edemiyor.
-Le Figaro
Yusuf, karşısına çıkacak Amerikalı bulamıyor.
-New York World
Güreşçilerimiz Yusuf un ölüsünü bile yenemediler.
-Illustrated Police News
Türk, sanki rakibiyle eğlenmek veya seyircilere biraz güreş göstermek istiyor gibiydi.
-The World

Babıali Kültür Yayıncılık


Orhan Gâzi ise Bursa nın fethinde yardıma gelen evliyânın gönlünü almak, onların bereketli duâlarına kavuşmak için bir imâret yaptırdı. Onları Bursa ya dâvet etti. Bu arada Bursa nın fethinden sonra bir daha görmediği Geyikli Babanın da gelmesini istedi ve; Eğer gelmezse, ben varıp elini öpeyim. dedi. Geyikli Babayı arayıp buldular. Sultân ın sözünü arz ettiler ve Bursa ya dâvet ettiler. Geyikli Baba bu dâvete rızâ göstermedi. Sakın Orhan da gelmesin. Dervişler gönül ehli olurlar, gözetirler. Öyle bir vakitte varırlar ki, vardıkları zamanda ettikleri duânın kabûl olmasını arzu ederler. buyurdu. Bâri Orhan Gâziye duâ et. dediklerinde; Biz onu hâtırımızdan çıkarmıyoruz. Her zaman devletine duâ ile meşgûlüz. Onun İslâmiyete hizmeti sebebiyle, sevgi ve muhabbeti kalbimizde taht kurmuştur. diye haber gönderdi. Aradan zaman geçti. Geyikli Baba, dergâhının yanından bir ağaç dalı keserek omuzuna alıp yola revân oldu. Doğru Bursa Hisarına vardı. Pâdişâh sarayına girip, avlu kapısının iç tarafına, getirdiği dalı dikmeye başladı. Sultan Orhan Gâziye haber verdiler. Bir derviş gelmiş, saray avlusuna ağaç diker. dediler. Sultan çıkıp hâli gördü. Bu dervişin Geyikli Baba olduğunu bildi. Geyikli Baba, ağacı dikince doğruldu ve Orhan Gâziye; Bu hatıramız burada kaldığı müddetçe, dervişlerin duâsı senin ve neslinin üzerindedir. Senin neslin ve devletin bu ağaç gibi kök salacak, dalları çok uzaklara ulaşacak, evlatların dîn-i İslâma çok hizmet edecekler. deyip; Kökü sâbit, dalları ise göktedir. meâlindeki, İbrâhim sûresi 24. âyet-i kerîmesini okudu. Az sonra da geldiği gibi gitti.Diktiği ağaç ulu bir çınar oldu. O ağacın bugün Bursa da hazret-i Üftâde ye giden Kavaklı Caddedeki çınar ağacı olduğu söylenmektedir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
7 Şevval 1439
Miladi:
21 Haziran 2018

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter