Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Dünyanın en kalabalık İslam ülkesi Endonezya’dır. Bu ülkenin ilk Müslümanları Ehl-i Beyt, yani Hazreti Hüseyin (Radıyallahü anh) neslinden kişiler idi. Ira M. Lapidus’un “İslam Toplum Tarihi” adlı eserinde Marco Polo’nun 1292 yılında Sumatra Adası’nın kuzeyindeki Pasai bölgesinde Müslüman toplulukların bulunduğunu bildirdiğini yazar. İbn-i Batuta 1292’den 50 yıl sonra bu bölgede Şafii âlimleri ile karşılaşmıştır. Açe (Ache) Sumatra’nın kuzeyindedir. Selman Reis, Mustafa Piri Reis ve Seydi Ali Reis kumandasındaki Osmanlı donanması Borneo, Sumatra, Cava yani bugünkü Endonezya Adaları’na defalarca gitmiştir. 1566 yılında Açe Sultanı, Osmanlı’ya bağlılığını bildirmek üzere 26 kalyonluk bir heyet yolladığında Portekizliler bu kalyonlara saldırdı. Neticede 2 kalyon İstanbul’a ulaşabildi. Osmanlı Sultanı, Kurtoğlu Hızır Reis Kaptanı 36 kanyonluk silah ve mühimmat ile her biri alanında ihtisas sahibi (çok sayıda subay, doktor, mühendis, din âlimi, hafız, Ehl-i sünnet alimlerinin eserlerini) bölgeye yolladı. Kurtoğlu Hızır Reis’e verilen 21 Eylül 1567 tarihli fermanda, Açe başta olmak üzere bölgede bulunan adaların Portekiz işgalinden kurtarılması isteniyordu. Osmanlı donanmasındaki askerlerle Açe askerleri Portekizlileri yendiler. İşgal sona erdi. Ancak Osmanlı zayıfladığında, Açe ve bölgesini Hollanda donanma göndererek işgal etti. Türk-Açe bayrağı Osmanlının yolladığı donanmada Osmanlı sancağı bulunuyordu. Açe devleti bu sancağı son yıllara kadar “mukaddes bir emanet” olarak sakladı. Zaten Açe bayrağıyla Türk bayrağı benzer özellikler gösterirler. Açe bayrağındaki fark, kırmızı zemin beyaz, beyaz olan ay-yıldız kırmızıdır. Hollanda’nın işgaline rağmen Açelilerin Osmanlı’ya olan sevgi ve ilgisi devam etti. Açeliler Kırım Savaşında Osmanlı’ya 10 bin İspanyol florini gönderdi. Sultan İkinci Abdülhamid Han Açe’ye çok büyük bir ilgi gösterdi. Açe’ye mühimmatla birlikte konusunda uzman kadrolar ve Ehl-i Sünnet kitabları gönderdi. Hollanda’nın işgaline karşı Açe ve Endonezya’nın bağımsızlık savaşını Sultan İkinci Abdülhamid Hanın yolladığı kadro başlattı. Sultan İkinci Abdülhamid Han yalnız Açe’ye değil Singapur, Seylan ve Sri Lanka Müslümanlarına para, silah, din âlimi, doktor ve subay da yollamıştır. Ve bu ülkelerin İngiliz sömürgesine karşı bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımını yaktı. Sultan İkinci Abdülhamid Han Hüseyin Lebbe’yi, Markar’a konsolos olarak tayin etti. Bu kişi Seylan’da “Müslümanların Dostu” isimli dergi çıkarttı. Seylanlı Müslümanlar mahkemede Osmanlı’nın sembolü olarak fes giyiyorlardı. Ancak İngilizler 1905 yılında fesi yasakladı. Orda bir Açe var... Seylanlı Müslümanlar 1909 yılında gizli olarak “Osmanlı Donanma Cemiyeti” kurdular. Topladıkları parayı Balkan Savaşında ve Birinci Dünya Savaşında Osmanlıya yolladılar. İngilizlerin işgaline rağmen Osmanlı’yı desteklediklerini açıkça ifade ettiler. Seylanlı ve Hindistanlı Müslümanlar İstiklal Savaşında Ankara hükümetine para yardımı yaptılar. Seylan halkı İkinci Abdülhamid Han devrinde kurulan “Hamidiye Mektepleri”ni halen devam ettiriyorlar. 1989 yılında Sri Lanka Türk Dostluk Cemiyetini kuran “Kolombo Müslümanları” Türkiye ile yakınlığın devamından yanadır. Açe Hollanda işgalinden önce asırlarca bağımsız devlet idi. Hollanda bu bölgeyi terk ederken, halkın reyini almadı. Halkına rağmen Açe’yi Endonezya’nın eyaleti yaptı. Bu insanlar yeniden bağımsız olmak için mücadele etmektedir. Kilometre olarak bizden uzak ancak kalbî olarak bize çok yakın olan Açe halkının başarıları için dua ediyorum.


Osmanlı Devletinin temellerindeki en sağlam harçların başında, “Peygamber Sevgisi” gelmiştir. Osmanlı, Muhammed aleyhisselama ve O’nun kutsal beldesine karşı, derin muhabbet, hürmet ve sadâkâtini büyük bir hassasiyetle muhafaza etmiş ve devletinin en muhkem kâidelerinden biri hâline getirmiştir. Bu ruh, yedi iklim üç kıta demeden, asırlar boyunca Osmanlı’yı arkasından sürüklemiştir. İlâ-yı Kelimetullâh dâvâsı uğrunda fütuhatta bulunurken; Osmanlı’nın baş hedefleri arasında hiç kuşkusuz “rızâyı Bâri”yi kazanmak kadar Peygamberimizin hoşnutluğuna mazhar olmak da vardı. Osmanlı Sultanları, hayatları boyunca gazâ meydanlarında hep bu ulvî gâyeyi gözetmiş ve bunun efsunuyla hârikalar sergilemişlerdir... Müjdeye kavuşan Padişah Osmanlı, devlet hâline geldikten hemen sonra kurduğu askerî birliği, O’nun dâvâsını güttüğünden ötürü “Peygamber Ocağı” pâyesiyle onurlandırmış; neferini de “Mehmetçik” adıyla taltif etmiştir. Ordusuna verdiği isimlerden biri de, “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye”dir. Devletinin başka bir adını ise, Sultan Vahdeddin’in ifadesiyle, “Devlet-i Âliye-i Muhammediye” koymuştur... Peygamberimizin aşkıyla yanıp tutuşan Osmanlı Hünkârlarının en başında, belki de Fâtih Sultan Mehmed Han yer alır. Öyle olmasaydı, herhâlde asırlar öncesinden Peygamberimizin övgü ve müjdesine nâil olamazdı. O’na karşı târifsiz muhabbetini, en güzel biçimde “İstanbul’un Fethi”nde ortaya koymuştur. Yavuz Sultan Selim Han da Fütuhatlarda, Peygamberin rızâsını aramasaydı; herhalde O’nun Halîfesi olma lütfuna erişemezdi. Diğer taraftan Yavuz, O’ndan ümmetine yâdigâr kalan; hiçbir kıymetle ölçülemeyecek kadar paha biçilmez olan “Mukaddes Emânetler”i Topkapı Sarayı’na getirip, Hırka-i Saâdet Dairesi’ne koymakla, bizi şereflerin en yücesiyle müftehir yapmıştır... Cihan hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’ın, Efendimize muhabbet ve bağlılığı da, ceddininkilerden aşağı kalır değildi. Öyle ki, Osmanlı klasik eserlerinde, Kanuni’nin rüyâsında Hazreti Peygamberi gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği nakledilmektedir: “Belgrad, Rodos ve Bağdat Kalelerini fethedesin; sonra da benim şehrimi îmâr edesin!” Dillere destan davranış Sultan I. Ahmed Han’ın, dillere destan fiîli sevgisi ve muhabbet yüklü ifadeleri ise, asırlardır baş tâcı edilmeye; sitâyişle yâd edilmeye değer ölçüdedir. Sultan Ahmed, akıllara durgunluk ve hayret verecek bir güzel davranışta bulunmuştur: Sarığına taktırdığı sorgucun içine, Peygamberimizin ayak izinin resmini koydurmuştur...


Sultan İkinci Abdülhamid Han, Peygamberimize olan ta’zim ve muhabbetini, O’nun kutsal beldesine hizmetler götürmekle ve İslâm Birliği gâyesini gerçekleştirmeye çabalamakla, arz-ı endam ettirmeye çalışmıştır. Hicaz bölgesiyle münasebetleri kuvvetlendirmek ve mukaddes topraklarla aradaki mesâfeyi kaldırmak niyetiyle yaptırdığı Hicaz ve Bağdat Demiryolu, bunun en güzel ifadesi olmuştur. Demiryolu yapımının Medine’ye ulaştığı esnâda, Sultan’ın verdiği şu çok özel tâlimat; onun, Ehl-i Beyt’in şahsında Muhammed aleyhisselama olan sevgi, saygı ve bağlılıktaki hassasiyetini göstermesi açısından, eşine az rastlanır müthiş bir misâldir: “Mümkün olan âletlerin üzerine keçeler sarınız ki, fazla gürültü olmasın ve Ehl-i Beyt’in ve burada yatanların ruhları rahatsız olmasın!..” Hürmetin sembolü: “Nâkibü’l Eşraf” Devlet-i Âliye; Fahri Kâinat Efendimiz ve O’nun kutlu soyu Ehl-i Beyt’e hürmet ve hizmetini, müesseseler kurarak da fiîlen gösterme yoluna gitmiştir. Sınırları dâhilindeki, Peygamber nesebine mensup Seyyid (Hz. Hüseyin’in soyu) ve Şerifleri (Hz. Hasan’ın soyu) tek tek kaydederek; her türlü ihtiyaç ve hizmetlerini görmek ve şecerelerini soy kütüklerine işleyip muhafaza etmek için, özel olarak “Nâkibü’l Eşraflık” müessesesi ihdâs etmiş ve başına da Âl-i Beyt’e mensup “Nâkibü’l Eşraf” isimli bir memur atamıştır. Peygamber nesline bağlı olduğunu belgeleyenlere, birer berat verip kendilerini her çeşit vergiden muaf tutmuştur. Bütün bu hürmet ve imtiyazlarla, topraklarımızda dağınık hâlde bulunan Seyyid ve Şeriflerin, huzur ve sükun içerisinde hayat sürmelerini amaçlamıştır. Osmanlı, Nâkibü’l Eşraflara hürmet ve ihtiramda o kadar ileri girmiştir ki, bâzı pâdişahların Eyüp Sultan Türbesinde tertiplenen cülus merâsimlerinde onlara, kılıç dâhi kuşattırmıştır. Meselâ, III. Ahmed, I. Mahmud ve III. Mustafa Han’a, Şeyhülislâm ile beraber Nâkibü’l Eşraf kılıç kuşandırmıştır. Sancak-ı Şerif’in altında... Cüluslarda, Osmanlı Sultanına ilk önce, yine Nâkibü’l Eşraf bağlılığını arzedip duâ etmiştir. Savaşlarda ise, pâdişahla beraber Nâkibü’l Eşraf da sefere katılıyor ve Hazreti Peygamber’in sancağı dibinde yürüyordu. Sancak-ı Şerif’in İstanbul’dan sefere çıkışından tekrar dönüşüne değin, Nâkibü’l Eşraf ile mâiyetindeki bütün Seyyid ve Şerifler, tekbir ve salevat getiriyorlardı...


636 yıllık Osmanlı Devletini başta İngilizler, misyonerler ve bunların potasında eritilerek Hıristiyan Batı kültürü ile yetişen Osmanlı düşmanı bazı (sözde) aydınlar yıktılar. Osmanlı devrinde Fener Rum Patriği Gurigoryos’un Rus Çarı 1. Aleksandr’a yazdığı mektup; çok önemli tarihî bir vesikadır. Bu vesikayı her Türk aydınının bilmesi ve bunun tersini yapması gerekir. Bu uzun mektubun tamamını 1970’li yıllarda yazımda neşretmiştim. Bu yazımda sadece birkaç cümlesini nakledeceğim: “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayrimümkündür... Türkleri evvela dinlerinden ve manevi şahsiyetlerinden mahrum bırakmak gerekir... Manevi mihraklardan mahrum oldukları gün Türkleri yenmek mümkün olacaktır... “ (Albay Enver Topuz Konferans Notları) 1710 yılında İstanbul’a gönderilen Humper bir Osmanlı gibi yetişip, İslamiyetle ilgili bilgileri en yüksek seviyede öğrendikten sonra Ortadoğu’ya gönderildiğinde kendisine 2 bin sayfalık bir talimat verildi. Talimatın ismi “İslamiyeti Nasıl Yıkarız” idi. Humper hatıratının 45. sayfasında: “Endülüs’ü şarap (içki), fitne, fesat, Ehl-i sünnet bilgilerinden uzaklaştırmak ve başta Aristo olmak üzere Hıristiyan felsefelerinin görüşlerini yerleştirerek yıktık ve topraklarını işgal ettik. Aynı metodlarla Osmanlıyı ve bütün İslam ülkelerini yıkarak işgal edeceğiz...” demektedir. Humper’e verilen talimatta ırk ayrımı, kavmiyetçilik, kabile ihtilafları, mezheb ve dini ve arazi ihtilaflarının tahrik edilerek Osmanlının yıkılışının kolaylaştırılması ısrarla isteniyordu. Daha sonrakı İngiliz casusu Lawrance de İngilizleri kurtarıcı, Osmanlıyı ise sömürücü gösterdi. İhanetin bedeli! Osmanlının yıkılışından bu yana Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve diğer İslam ülkeleri rahat ve huzur görmediler. İç ve dış savaşlarla telef oldular. Bugüne kadar çekilen ve bundan sonra da bir müddet çekilecek olan sıkıntılar; Osmanlıya ihanetin bedeli ve cezasıdır. Osmanlı asırlarca İslamiyete hizmetle şereflenmiş, canı, kanı ve her imkanı ile dünyadaki bütün Müslümanların muhafızlığını ifa etmiştir. Elbette bu Hıristiyan Batı için suç idi. Ve Hıristiyan Batı bazı Müslümanların (Osmanlı dahil) kullanarak bu görevlerini sona erdirdi. Osmanlı devrindeki eserlere göre sadece 1700’lü yıllarda Osmanlı topraklarındaki İngiliz ajanları binlerce idi. Misyonerler, yabancı okullar, kiliseler ve hastanelerin tek hedefi Osmanlı Devletini yıkmaktı. Doç. Dr. İlknur Polat Haydaroğlu’nun “Osmanlı İmparatorluğunda Yabancı Okullar ve Misyonerlik Faaliyetleri” ile ilgili araştırmasına göre 1894 yılında Elazığ’da 83, Diyarbakır’da 32, Erzurum’da 24 ve Bitlis’te 22 misyoner okulu bulunuyordu. 1904 yılında sadece ABD’nin Osmanlı topraklarında 400 devlet okulu, 306 rahiplerin emrinde ve 354 rahibelerin emrinde okulları bulunuyordu. “Osmanlıyı Misyoner Teşkilatı ve Galata Bankerleri yıktı” görüşü doğrudur. Bugün de Türk Devletini yıkmak ve Türk milletini bölmek için Türkiye’de yabancı uyruklu ve bunların emrinde Türk asıllı olarak toplam 150 bin misyoner (Diyanette çalışanların iki misli) köy ve mezralara kadar Hıristiyanlık propagandası yapmaktadır. Dahası dolar karşılığı milletimizin imanlarını şeytanvari çalmaktadırlar. Oysa Türk kamuoyu ile yetkililer bu hazin tabloya sadece seyircidir. Osmanlı devrindeki Galata Bankerlerinin vazifesini bugün uluslararası finans kuruluşları yüklenmiştir. Her yıl 40 milyar dolar faiz ödüyoruz. Bu para ile ülkede işsizlik sıfıra inerdi. Ve ülkeye neler yapılmazdı? Bizi bu hale getirenlere ne diyelim? En iyisi tarihin hükmüne havale edelim. Türk milleti ülkesine değil, yabancılara çalışıyor. Her yıl 40 milyar dolar borç (bir nevi haraç) ödüyoruz. Asırlar önce vali yolladığımız ülkelere şimdi işçi yolluyoruz. Her hadisede sebep-netice-illiyet bağı vardır. Her yükselişin ve her düşüşün bir sebebi olmalı? Değil mi?


İrlanda’nın başkenti Dublin’e 70 mil uzaklıktaki şirin liman şehri Drogheda’da, 1997 Mayıs ayında, son derece manalı bir tören vardı. Bu merasim; 150 sene önce İrlanda’yı kasıp kavuran kıtlık sırasında Osmanlı Devletinin yaptığı nakdî ve aynî yardımın hatırasına hazırlanmış şükran plaketinin asılması münasebetiyle düzenlenmişti... Yardımı kısan Kraliçe! 1847 senesinde, 2 milyon insanın göç etmesine ve ölmesine sebep olan açlık ve kıtlık felaketi sırasında Osmanlı Sultanı Abdülmecid Han, İrlanda halkına 10.000 Sterlin yardımda bulunmak istediğini İngiltere Kraliçesi Victoria’ya bildirir. Ne var ki, İngiliz hakimiyeti altındaki bu adaya sadece 1.000 Sterlin vermeyi layık gören Kraliçe, İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi vasıtasıyla Padişahın bu hareketini protesto eder ve neticede yardım 1.000 Sterline iner... Sultan Abdülmecid Han, bu defa tahıl ve erzak yüklü beş gemiyi İrlanda’ya gönderir. Dublin limanı İngiliz ablukası altında olduğundan bu gemiler 70 mil güneydeki Drogheda şehrine gelir ve yüklerini boşaltırlar. Bu sayede İrlanda halkı açlıktan kurtulur. Osmanlı’ya şükran plaketi İşte bu insani yardımın hatırasına Drogheda Belediyesince yaptırılan şükran plaketi, 150 sene önce Osmanlı denizcilerinin misafir edildiği eski Belediye Sarayının duvarına çakıldı. Bu arada, İrlanda asilzadelerinin Osmanlı Padişahına gönderdikleri teşekkür mektubunun, Topkapı Sarayındaki aslının bir kopyası da buraya asıldı. Bu mektupta şöyle deniliyordu: “İrlanda halkı adına” “Aşağıda imzası bulunan biz İrlanda asilzadeleri, beyefendileri ve sakinleri, Majesteleri Padişah Efendimiz tarafından acı çeken, kederli İrlanda halkına gösterilen cömertliğe, hayırseverliğe ve ilgiye, en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acılarını dindirmek üzere cömertçe yapılan bağış için teşekkürlerimizi sunarız.”


Osmanlı İmparatorluğu o günlerde çok bunalımlıdır... Abdülhamid Han tahttan indirilmiş, Beylerbeyi Sarayında köhne bir odaya kilitlenmiştir. Yönetime el koyan Enver, Talat ve Cemal Paşalar maceracı ve gözü karadırlar. Almanlar özellikle Enver Paşa’yı avuçlarına alırlar. O günlerde Almanya’nın İstanbul sefiri Baron Van Wangenheim toplantı üstüne toplantı düzenler, nefis Türkçesi ile pembe tablolar çizer. “Siz doğudan biz batıdan bastıralım. Hudutlarımız birbirine kavuştuğu zaman bizi kim tutabilir?” der. Goeben ve Breslau zırhlıları... Bu kurt politikacı ne yapar eder, bizimkilere bir anlaşma imzalatmayı becerir... Buna göre Rusya itilaf devletlerine katılır ve Almanya savaşa sürüklenirse Osmanlılar da harbe girecektir. Halbuki imzaların atıldığı saatlerde Rusya çoktan cephede yerini almış ve Almanya resmen savaş ilan etmiştir. Enver Paşa’nın bunu bilmemesi mümkün değildir. Sırf “Wangenheim’in tatlı hatırı için” koca imparatorluğu maceraya sürüklemek akılla, mantıkla izah edilebilecek bir gaf değildir! Çok geçmez Goeben ve Breslau adlı iki Alman zırhlısı Cezayir kıyılarındaki Fransız hedeflerine saldırır, İngiliz donanması tarafından sıkıştırılınca bize sığınırlar. İngilizler efendi efendi gelir ve bu iki geminin karasularımızdan çıkarılmasını isterler. Ancak Enver Paşa bu iki zırhlıyı satın aldıklarını söyler. Alman gemicilerine fes giydirmekle meseleyi halledeceğini zanneder. “Midilli” ve “Yavuz” adını alan zırhlıların kumandanı Amiral Souchon bizim safları kolay kandırır ve Karadeniz’de talim izni çıkarır. Bir heves uğruna... Souchon halatları toplar toplamaz Rus limanlarına dayanır. “Osmanlı bayrağı altında” Odessa, Kefe ve Novorossisky’i bombalar. İki Rus gemisini ve bir Fransız vapurunu batırır ki artık savaş kaçınılmazdır. Rusya hemen Osmanlı Devletine bir ültimatom verir ve arkasından da harp ilan eder. Böylece “Üç Ahbab Çavuşlar”, bir heves uğruna koca imparatorluğu sonu belirsiz bir maceraya sürüklediler. 4 sene süren bu harbin neticesinde, Osmanlı Devleti sona erdi ve 3.5 milyon vatan evladı bir hiç uğruna can verdi...


Milli Birlik Komitesi üyesi Ahmet Er, 1960 yılında Libya’daki Türk Sefâretine ‘Devlet Müşaviri’ olarak tayin edilir. Kendileri zaman zaman Libya’da seyahate çıkarlar. Bunlardan birinde, mihmandarı, geçtikleri kasabada yaşlı ve meşhur bir âlimin bulunduğunu, onu ziyaret etmenin faydalı olacağını söyler. Ve giderler... “Ben senin elini öpmeliyim” Oldukça ıssız bir yerde, bir ağacın gövdesine yaslanmış olan 80 yaşlarında, beyaz sakallı ve âmâ olduğu ilk bakışta belli olan Şeyh’i görürler. Ahmet Er kendisini takdim eder. Türk olduğunu da söyleyerek elini öpmek için müsaade ister. Bunun üzerine Şeyh, Ahmet Er’e hitâben: - Ben senin elini öpmeliyim, der. Ahmet Er’in “Estağfirullah” demesine fırsat bırakmadan, ani bir hareketle elini öper. Bilmukabele, muhatabı da onun elini öper. Bunu müteâkip Şeyh efendi Ahmet Er’e sorar: “Hangimiz kazançlıyız” - Hangimiz kazançlı çıktık? Ahmet Er cevap verir: - Ben kazançlı çıktım; çünkü, pîr-i fâni bir Müslüman âlimin elini öptüm. Şeyh, hafifçe gülümser ve şu cevabı verir: - Hayır ben kazançlıyım. Çünkü sen, çölde fakir ve nâçiz bir Müslümanın elini öptün. Ben ise şanlı, şerefli Osmanlı’nın elini öptüm... Orada bulunan herkes, bu sözlerden duygulanmış ve gözyaşlarına hakim olamamışlardır...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter