Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Medine'de yıllarca ilgi görmediği için bakımsız kalan son Osmanlı eseri üç cami, Suudi yönetimi tarafından yıkılıyor. Suudi Arabistan yönetimi, Medine'deki Osmanlı eserlerinden Hz. Ali, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir camilerinin yıkılıp yer aldıkları araziye otel yapılmasına karar verdi. Yerlerine otel dikilecek olan Hz. Ali, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir camileri, bir dahaki hac döneminde olmayacak. Medine'de bulunan ve asırlardır ayakta kalmayı başaran Hz. Ali, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir camileri, yıllar içinde kaderine terk edilmişti. Kapılarına kilit vurulan, içeriden duvar örülerek kapatılan, bakımsız bırakılan tarihi camilerin yıkılması beklendi. Ancak tarihi yapılar bu şekilde yıkılmayınca, Suudi hükümeti bu üç caminin bulunduğu araziyi otel yapmak üzere ünlü bir inşaat şirketine verdi. Firma, inşaat şantiyesini üç caminin ortasına kurdu. Hac dönemi bittikten sonra yıkımına başlanılacağı belirtilen tarihi yapılar için Diyanet yetkilileri Türk Büyükelçiliği'nin devreye girmesini istiyor. Yetkililer, eskiden namaz kılınabilen camilerin Medine'de ayakta kalmayı başaran Osmanlı dönemine ait son yapılar olduğuna dikkat çekiyor. Yetkililer, Suudi yönetiminin Osmanlı'nın izini silmek için camileri yıkacağını savunuyor. Suudi yönetimi daha öncede aldığı kararla, Osmanlı'nın "Kabe'nin korunması" için yaptırdığı tarihi Ecyad Kalesi'ni yıkmıştı. Türk ve İslam dünyası, yıkım karşısında şok yaşarken, yıkılan tarihi kalenin yerine bir otel yapılması tepkileri daha da arttırmıştı.


Bugün Osmanlı devletinin kuruluş yıldönümü. Takvimlerin yazdığına göre Dursun Fâkih "rahmetullahi aleyh" Osman Gazi adına ilk hutbeyi bugün okudu. Altı yüz yıl yaşayacak çınarın tohumu bugün yeşerdi.Gölgesinden nice sultanlar, nice insanlar geçti. İşte onların bıraktığı sada burada yankılanacak. Kitaplardan silinecek tarih, körpe dimağlara nakşolacak. Evlatları aziz şehitlerini burada rahmetle anacak... Aylardır süren çalışmaların ardından 1 Muharrem 1429 günü kurduğumuz sitemizi bugün, Osmanlı Devletinin kuruluş sene-i devriyesinde yayınlıyoruz.Bugünden itibaren internetin en geniş Osmanlı arşivini hazırlamaya koyulacağız. Devletlerin, medeniyetlerin en güzelini kuran ecdadımızı daha yakından tanıyacak, eserlerini, değerlerini hayranlıkla inceleyeceğiz.
Bu projenin gerçekleşmesi için yaptığı değerli katkılardan dolayı Sayın İsmail Atmaca' ya ve Sayın Yusuf Ziya Kırman' a Osmanlılar olarak teşekkür ederiz.


Aralık 2004 sonunda Güney Doğu Asya’da çok şiddetli bir deprem oldu. Merkez üssü, denizde ve çok derinlerde olan depremlerin sonucunda, tsunami denilen deniz dibi dalgaları sahile yakın su yüzüne çıkarak, önüne geleni yutar. Bu son depremde maalesef milyonlarca insanı evsiz barksız bırakan ve 300 binden fazlasının ölümüne sebep olan acı bir felaket yaşandı. Bu felaketten en çok zarar gören de Endonezya’nın Sumatra adasının kuzey kısmında bulunan Açe’nin insanları oldu. Sumatra adasının yüz ölçümü Türkiye’nin toprakları kadardır. Avrupa devletleri Orta Çağda bir nevi milli soygunculuk olan sömürgeciliğe başlayınca, Portekizliler, Açe Sultanlığına saldırdılar. Bu ülke insanları Müslüman idi. Portekizliler hem sömürüyorlar hem de öldürüyorlardı. Açe Sultanı çok bunalmıştı. Kanuni Sultan Süleyman’ın son dönemlerinde, İstanbul’a bir elçilik heyeti gönderdi. Elçi İstanbul’a iki senede gelebildi. Ancak heyet geldiğinde, Kanuni bu dünyaya veda etmiş, yerine oğlu İkinci Selim geçmişti. Açe Sultanı mektubunda, Portekizlilerin halkına çok zulmettiğini, bunları def edebilmek için silah ve mühimmat ile askerî gemilere ihtiyaçları olduğunu, Java adalarındaki diğer toplulukların da sıkıntı çektiklerini bildiriyordu. Selim Han böyle bir isteği geri çevirmedi. 1567-1568’de, bir miktar silah ve askerî malzeme ile birlikte, onlara balık hediye etmek yerine balık tutmayı öğretircesine; teknik personel de gönderdi. 19 gemi dolusu top döküm malzeme ve kalıpları, gemi inşa alet ve edevatı ile birlikte 5000 kadar teknik personel, kurulan bir filo ile Kurdoğlu Hızır Reis’in emrinde, çok meşakkatli bir yolculuktan sonra Açe’ye ulaştı. Barbaros’un emrindeki komutanlarından Kurdoğlu Musluhiddin Reis’in oğlu olan Hızır Reis, bir müddet orada kalarak, askerî işleri, savunma mevzilerini düzene koydu. Açe ordusunun üst düzey kurmay heyeti, Türklerden kuruldu. Türk top döküm ve gemi inşa ustalarından isteyenlere de orada kalabilme izni verildi. Gidenlerin yarıdan çoğu orada kaldı. Evlendiler, çoluk çocuk sahibi oldular. Şimdi felaketten en çok zarar görenler işte bu subayların ve ustaların torunlarıdır. Türk basını ilk zamanlar bu konudan habersiz kaldı. Zira okullarımızda, ne Sumatra seferleri, ne Seydi Ali Reis’in Hind Denizi maceralarını okumamışlardı, okumamıştık. Mareşal Fevzi Çakmak’ın Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde, Genelkurmay Başkanlığı Seydi Ali Reis’in mücadelesini anlatan bir askerî kitap bastırmıştı. Bu kitabı on sene öncesine kadar sahaflarda bulabiliyorduk. Şimdi o da kalmadı. Başta Hükumet olmak üzere bilhassa İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının Açe çalışmalarını takdirle karşılıyorum. Gönül isterdi ki, İstanbul Belediye Başkanlığımız, basın mensuplarına bir Açe gezisi düzenlesin. Böylece halkımıza Açe’nin ne olduğunu daha güzel anlatalım. Bir TV yapımcısı olarak, bu ecdat yadigarı yerlerde çekimler yapıp Türk milletine sunmayı ne kadar isterdim... Zelzeleden bir hafta sonrasına kadar Türk basın yayın kuruluşları Açe adının doğrusunu yazamadık. Böyle bir gezi bundan sonra bu adı doğru yazmamızı sağlasa yine kârdır.


Osmanlı İmparatorluğu, on dördüncü asrın başından yirminci asrın ilk çeyreğine kadar hüküm süren dünyâ târihinde şerefli ve en uzun ömürlü bir hanedân devletidir. Hem de, Asr-ı saâdet ve Hulefâ-i Râşidîn devirlerinden sonra Hak ve adâlete riâyette en üstün seviyeye yükselen bir devlet. Böyle bir üstünlük, fazilet her devlete nasip olmamıştır. Bunda, devletin ilk kurucusunun ve sonra sultanların iyi niyetlerinin, samimiyetlerinin ve ihlaslarının büyük payı vardır. Bir şeyin temeli iyi niyetlerle ve sağlam olarak atılırsa ömrü de o kadar uzun olur. Osman Gâzi daha işin başında, niyetini ve temel prensiplerini ortaya koymuş, kendisinden sonra gelenlere de devletin anayasası olarak kabul edilmesi için şu vasiyeti yapmıştır: Kuru kavga değil! “Allahü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini İslam ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana, itâat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya riâyet eyle ki, din işleri nizâm bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına gurûr getirip, din ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur. Ve maksâdımız Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihângirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emânet ediyorum!” Bütün Osmanlı padişahları bu vasiyete aynen uymuşlardır. Bütün dünyayı bu prensiplerle idare etmeyi hedeflemişlerdir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın, “Dünyâda tek bir din, tek bir devlet, tek bir pâdişâh ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır” sözü bunu göstermektedir. Ömrünü bu davada tüketmiş, hiçbir engel onu bu yoldan alıkoyamamıştır. Örneğin, bir seferinde Zigana Dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; “Ey Oğul! Bunca zahmete değer mi?” deyince yüce Hakan; “Hey ana, bu zahmet din yolunadır. Zahmeti ihtiyar etmezsek bize gâzi demek yalan olur” diye cevap vermiştir. “Velî” tabiatlı olan Pâdişâh, Bâyezîd Han da, yaptırdığı câminin inşâsı bitince; “Her kim ömrü boyunca ikindi ve akşam namazlarının sünnetlerini terk etmemişse ilk cumâ namazında o imâm olsun” demiş, bu hususta kendisinden başka kimse çıkmamış, hazerde ve seferde hiçbir sünneti bırakmadığı için namazı kendisi kıldırmıştı. “Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz” diyen Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hâkimiyeti dâvâsında çok kudretli bir sîmâdır. İki büyük meydan muhârebesiyle Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübârek makamlara hizmetle şereflenen ve Müslümanların Halîfesi unvânını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul’a ulaşmıştı. Ancak İstanbul’da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince gece vakti yanında birkaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayı’na çıktı. Ertesi gün pâdişâhın sarayda olduğu öğrenilince hiçbir merâsim yapılamadı. “Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!” diyen cihan pâdişâhı gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi. (Osmanlı padişahlarının, her birinin buna benzer pek çok faziletleri, menkıbeleri vardır. Yerimiz sınırlı olduğu için sadece bir iki örnek verebildik. Bu konuda daha geniş bilgi için, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil’in, “Kayı-1”, “Kayı-2” kitaplarını -Şems Yayınları- önemle tavsiye ederim) Dinin direği idiler Osmanlı padişahları işte böyle, gayretli, cefakâr, dindar yaptıkları her işi Allah rızası için yapan şahsiyetlerdi. Son devir ulemâsının büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri derdi ki: “Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.” Kendilerini savunacak durumda olmayan tarihî şahsiyetler hakkında ileri geri konuşmak insana yakışmaz. Hele dedikodu ve iftirâdan kaçınmak, sadece dinî değil, herkesin uyması gereken ahlâkî bir vecibe olduğu unutulmamalıdır.


Yıllardır belli aralıklarla, Osmanlı Devleti’ni kötülemek, padişahlarını; hainlikle, zevk safa içinde olmakla, içki içmekle daha nice akıl almaz ithamlarla aşağılamak gelenek halini aldı. Osmanlı Devleti’nin kendi milletine ve diğer milletlere hizmeti, dünya barışını, huzuru, güveni sağlamaktaki katkıları ortadayken; Padişahların, yukarıda iddia edilen hususlarla uzaktan yakından ilgileri olmadığı tarihî bir gerçek iken bu rutin saldırıların sebebi neydi? Öğrencilik yıllarımdan beri hep bu sorunun cevabını aradım. Sonunda buldum. Sorunun cevabını zamanın Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel, Osmanlı’nın 700. Yıl Kutlamaları münasebetiyle 4-8 Ekim 1999 tarihleri arasında yapılan XIII. Türk Tarih Kongresinde veriyordu. Sayın Demirel yıllardır merak ettiğim sorunun cevabını özetle şöyle veriyordu: “Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Osmanlı kötülendi. Bunun bir sebebi vardı. Din kuralları ile idare edilen bir devletin yerine, Batı hukukunun esas alındığı Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni devleti oturtmak, sağlamlaştırmak için böyle yapılmak mecburiyeti vardı. Artık Cumhuriyet oturdu. Tehlike kalmadı. Hâlâ Osmanlıyı kötülemeye devam etmenin bir manası kalmadı. Bunun kimseye faydası yok...” “Hâşâ, sümme hâşâ!..” Bu cevaba paralel bir hadiseyi de hanedan mensubu rahmetli Fethi Sami Bey’den birkaç yıl önce bizzat dinlemiştim. Fethi Sami Bey ve ailesi, 1922 yılında kendi istekleri ile yurt dışına çıkarlar. Babası Sami Bey, bir Osmanlı zabiti. Avrupa’da iken, Türkiye’de hanedan mensuplarına çok ağır suçlamaların yapıldığını üzüntüyle takip ederler. Kırklı yıllarda, zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras bir toplantı için Almanya’ya gider. Sami Bey aynı zamanda sınıf arkadaşı olan ve kendisini çok yakından tanıyan Tevfik Rüştü Bey’i bir toplantıda yakalayıp herkesin duyabileceği tonda bir sesle şöyle der: “Tevfik Rüştü Bey, sen benim çocukluk arkadaşımsın. Beni ve mensubu olduğum hanedanı çok yakından tanırsın. Herkesin huzurunda sana soruyorum: Ben ve babam hain miydi, dayım Sultan Vahidettin hain miydi?” Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras şöyle cevap verir: “Hâşâ, hâşâ, sümme hâşâ! Ne siz hainsiniz, ne de diğer hanedan mensupları. Asırlarca Türk milletine hizmet etmiş çok değerli bir hanedansınız. Ancak şunu unutuyorsun Sami Bey. Biz bunları söylemeyip de sizi methetseydik, bize demeyecekler miydi, ‘Bunlar madem bu kadar iyi insanlardı, niçin yurt dışına gönderdiniz? Niçin yeni bir devlet kurdunuz?’ Özür dilerim, yeni devleti kabul ettirebilmek için bunları söylemek zorundayız...” Hanedan mensupları bunun farkındaydılar. Asırlarca, halkına, hatta bütün milletlere hoşgörü ile yaklaştıklarından, başlarına gelen bu hadiseye de hoşgörü gösterdiler; tevekkülle karşıladılar. Ömürleri boyunca, Türkiye Cumhuriyetinin aleyhinde en ufak bir faaliyette bulunmadılar. Sabah Gazetesi yazarlarından Murat Bardakçı’nın “Şahbaba”da verdiği şu vesika, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün de farklı düşünmediğini göstermekte: “Türkiye’nin Roma Büyükelçisi Suat Bey’in ‘Vahideddin’in füc’eten vefat ettiği şimdi haber alınmıştır’ yazan telgrafı Ankara’ya geldiği sırada, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Adana’daydı...Telgraf hemen Adana’ya ulaştırıldı. Reisicumhur dostlarıyla yemeğe oturmuştu... Haberi işitince, ‘Çok namuslu bir adam öldü... İsteseydi Topkapı’nın bütün cevâhirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki...’ dedi.” Sayın Ecevit bile vicdanının sesine kulak verip ahir ömründe, Osmanlıyı methedip, Vahideddin Han’ın vatan haini olmadığını söylemişti. Bu samimi itirafta bulunanlar kimler: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı... Yeryüzünün salih kulları... Artık toplum olarak geçmişimiz ile barışma zamanı geldi. Çünkü hepimizin Osmanlıya şükran borcumuz var. Bugün, üzerinde oturduğumuz bu topraklar ve mensubu olduğumuz İslamiyet onların hediyesidir. Bunun için, onları her zaman hayır ile yâd etmemiz her şeyden önce bir insanlık vazifesidir. Osmanlı sultanları sıradan insanlar değildi. Vatanseverlikleri, dindarlıkları, dürüstlükleri, idarecilikleri, ileri görüşlülükleri tarihî bir gerçektir. Sıradan insanlar olsalardı, devletin ömrü 632 yıl sürmezdi. “Yeryüzünü salih kullarıma miras bırakırım” ayet-i kerimesinin Osmanlı sultanlarını övdüğünü, büyük âlim Abdülgani Nablüsi bildirmektedir. Böyle bir ecdad ancak hayır ile, dua ile anılır. Aksini yapmak, insafsızlık olur. Aklıselim insana yakışmaz!


Batılı tarihçilere göre, İslam dünyasının bugün siyasi varlığı, kültür ve dinini muhafazası Osmanlı ve Selçuklu’nun eseridir. (Elbette, bu ihsanın sahibi Allahü tealadır.) Osmanlı ve Selçuklu’nun bu hizmeti olmasaydı İslamiyet dünyanın birkaç yerinde azınlık dini olurdu. (Her nimetin asıl sahibi Allahü tealadır.) Osmanlılar eski dünya denilen Asya, Avrupa ve Afrika’nın merkezi ve hakimi oldular. Arap, Mısır Medeniyeti, Kuzey Afrika, Fenikeliler, Yunan, Roma, Pers, Bizans, Girit ve diğer medeniyetlerin mirası üzerine oturdular. Ancak bunları dışlamadılar. Orta Asya’dan (Türkistan’dan) getirdiklerini kendi medeniyetleriyle kaynaştırdılar. Mirasçı oldukları medeniyetlerden faydalandılar. Bunu yaparken asla İslamiyetin dışına çıkmadılar. Osmanlı, Türk-İslam sentezi içinde kendisine özel bir şahsiyet ve asalet kaynağıdır. Osmanlı, toprakları üzerinde yaşayan farklı din, dil, kültür ve milletlere mensup olanları adalet, barış, refah, dayanışma, refah içinde yönetmeyi başardı. O tarihlerde aynı din ve kültüre sahip Avrupalılar birbirini yiyordu. Savaşsız gün ve yıl yok gibiydi. Ancak ne zaman kendi milli ve manevi değerlerini terk edip, batıyı taklid etmeye başladı o noktada tepetakla yuvarlandı. Uçurumdaki bu yuvarlanış devam etmektedir. Model arıyorsan Asr-ı Saadet’ten sonra Osmanlı’dır. Ankara Savaşı’nda Timur’un Ordusu’na yenilen Osmanlı bunalım geçirdi. Özbeöz Türk olan birçok beylik Osmanlı’ya ihanet ederken, Balkanlar’daki Hristiyanlar eski zulüm günlerine dönmemek için Osmanlı Devletine sadık kaldı. Ancak 19. Asır’da Avrupa’daki misyoner okullarında ve kiliselerde yetişen misyonerler Osmanlı’yı içter parçaladı. Süper güçlerin sır soruları... Osmanlı devleti nasıl olup da gelmiş geçmiş bütün medeniyetler (Mısır-Fenike-Mezopotamya-İslam-Pers-Bizans-Eski Yunan-Girit, Roma,Orta Asya, Kafkasya, Balkan) coğrafyasına hakim olmayı başardı? Osmanlı medeniyetinin çeşitli kültür, din, mezhep ve milletlerle barış içinde asırlarca yaşamasının hikmeti nedir? Müslüman Türkler dünya tarihini şekillendiren bu kurucu iradeyi nereden aldı? Osmanlı’nın vârisi olan Türkler, bu kurucu iradeyi, dünyaya adalet ve huzur getirmek, İslamiyeti en güzel halleriyle yayma hasletlerini halen genlerinde taşıyorlar mı? Bir kere Osmanlı coğrafyasında Türkiye’nin güçlenmesini asla istemiyorlar. Müslüman Türkler, bu kurucu iradeyi yeniden fiiliyata geçirecek bir manevi kabiliyet geliştirirlerse, Batı’nın ve Çin’in başını çektiği dünya düzeni ile küreselleşmenin ardına sığınan G-7’nin sömürü çabaları büyük darbe alır. Osmanlı Devleti, XVII. Yüzyıl sonuna kadar bütün dünyaya ilaç satıyordu. İstanbul’da 700 doktor, 80 göz doktoru, 700 operatör, 794 şifalı çicek ve yiyecek yapanlar (eczacı) vardı. Aynı tarihde, İstanbul’da 9 hastahane mevcuttu. Bunlardan Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet, Hasekisultan hastahaneleri ve birçok şubeleri faaliyette idi. Ayrıca, Dar’ül-cünun da (akıl hastanesi) akıl hastaları özel usullerle tedavi ediliyordu. II. Bayezid Han, Akkirman Seferine giderken 1485 yılında Avrupa’da eşi olmayan muhteşem Bimaristan’ın (hastahane) temelini attı. Bu eser iki senede bitirildi. Almanların ünlü mimarı Fredirik Şöl, bu binanın 17. yüzyılda örnek olduğunu Bradfort, Stuttgart, Berlin, Anvers ve Londra hastanelerinin bu Türk eserini taklit ederek yapıldığını kaydeder


İslam Konferansı Teşkilatı İslam Tarih Sanat Kültür Araştırma Merkezi, Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıl dönümünde ortaya koyduğu ve Osmanlı kültür ve bilim mirasını inceleyen projeyi 1985’ten bu yana ele alıyor. 2 cilt ve 1350 sayfalık Osmanlı Astronomi Literatürü tarihi 1998 yılında (Türkçe-Arapça-İngilizce) neşredildi. Eserin editörü, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’dur. Eserin hazırlanışı sırasında Türkiye başta olmak üzere 41 ülkenin kütüphaneleri tarandı. Bu esere göre, Osmanlı devletinde 582 astromi âlimi yetişti ve astronomi alanında 2434 (bazısı 10 cilt) eser neşredildi. Ancak bu 582 astronomi âliminin bizler sadece ikisini biliyoruz. Maalesef, bu 2434 eser tozlu raflarda çürümektedir. Mazimizle bağlarımız kopuk olduğu için okuyamıyoruz, okusak da anlamıyoruz. 1669 Karlofça Anlaşması’ndan 1918’e kadar 249 yıl içinde Batı’nın Haçlı zihniyeti, Rusya’nın panislavizm siyaseti, İngilizlerin Tük-İslam düşmanlığı, diğerlerinin düşmanca siyaseti ve bazı Müslümanların gaflet ve ihanetiyle Osmanlı yıkıldı. “Bizde tarihin hiçbir döneminde ne sömüren ne de sömürülen görülmemiştir. Çünkü Osmanlı bahtiyar toplumdur. Bu toplumda insan kavga içinde değildir. Aksine barış ve uyum içindedir. Osmanlı’da ne ferdin fertle ne de ferdin toplumla kavgası görülmez.” “Osmanlı’da batıda olduğu gibi ya örs olacaksın ya da çekiç denmez. Tefekkür eder, kimseyi doğululaştırmak istemez. Oysa, batı her çağda diğer toplumları Avrupalılaştırmak istemiştir.” (Mağaradakiler, Cemil Meriç. shf:64) “18. asır Avrupa yazarlarına göre, bir rüya beldesi kapitalizm, bu geniş, bu esrarlı, bu meçhul ülkeyi (Osmanlıyı) hudutsuz iştahlarının doyurarak kolay fethedilen bir servet kaynağı olarak gördü. Devlet-i Aliye çöktükten sonra rayet-i İslamin dalgalandırdığı dünya, parsellere ayrıldı. Avrupa kıt’aları ve ülkeleri kendi çıkarlarına göre yeniden adlandırdı. (Cemil Meriç, Mağaradakiler, shf:147) “Din, Avrupa için bir afyondur. Bütün ideolojiler gibi Avrupa’nın tarihi, bir sınıf kavgası tarihidir. Osmanlı için şuurdur, tesanüddür, sevgidir. Osmanlı toplumu insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanır. Avrupa, Osmanlı ülkesine papaz ihraç eder. Hıristiyanlığa davet için mi? Ne münasebet. Tek emeli Osmanlı’yı dinsizleştirmektir. Dinsizleştirmekle etnik bir toz haline getirmektir.” (Cemil Meriç, Bu Ülke, shf:95-96) Batı neden asimilasyon ve eliminasyon yoluna gidiyor? Çünkü kendisine güveni yok. İslam Medeniyeti karşısında Batı Medeniyetinin güneşin karşısında karın eridiği gibi eridiğini çok iyi biliyorlar. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin dediği gibi “İslamiyet insanlığın zirvesindedir.” Selçuklu ve Osmanlı, İslam dünyasını Haçlı sürülerine karşı kanı, canı, malı, ilmi ve her türlü imkanı ile korudu. Batılı tarihçilere karşı, Hıristiyanların, Selçuklu, Osmanlı ve bunların çekirdeğini teşkil eden Türklere karşı düşmanlığı bu sebebe dayanır. Türkler olmasaydı, Anadolu, Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Orta Asya, Kuzey Afrika ve velhasıl İslam dünyası Hıristiyan ülkesi olacaktı. Hıristiyan dünyası için bu husus affedilemez bir düşmanlık sebebidir
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
6 Muharrem 1439
Miladi:
27 Eylül 2017

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter