Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlılar, temizlik konusunda da, İslâmın ışıklı yoluna sarılmışlardır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, temizlik konusunda meâlen şöyle buyurmuştur: “... Onda (Kubâ mescidinde) tertemiz olmayı seven kimseler vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (Tevbe,108) Sevgili Peygamberimiz de: “Nezâfet (temizlik) îmândandır” buyuruyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, İstanbul’un her mahallesinde sıcak ve soğuk banyo yapma mekânları, çeşmeler, haftanın belirli günlerinde de sadece kadınlara açık olan hamâmlar mutlaka bulunurdu. Bir zamanlar, hamâm sayısının sekiz olduğu Paris’te, halk, ancak “banyocu” denen esnâf sâyesinde yıkanma şansına sahipti. Bu adamlar, bakırdan bir tekneyi peşlerinden sürükleyerek sokak sokak, mahalle mahalle dolaşırlardı. Bu o kadar masraflı bir işti ki, dar gelirli şehirliler, böyle lüks bir işe pek seyrek kalkışırlardı. Orta hâlli bir Parisli bile, ancak bayramlar ve önemli günler öncesinde temizlenme şansına sâhipti. 1552 yılında Türklere esîr düşüp, üç yıl boyunca Kaptân-ı Deryâ Sinân Pâşâ’nın yanında, kölelikle işe başlayıp en bilgili ve gözde hekîmleri arasına yükselen İspanyol Pedro’nun kaleme aldığı “Kânûnî Devrinde İstanbul” isimli kitapta deniliyor ki: Her sokakta bir çeşme... “... Türklerin, bize haklı olarak yönelttikleri tenkitlerin başlıcası, kirli oluşumuzdur. İspanya’da ömrü boyunca iki kere yıkanmış hiçbir kadın ve erkek yoktur. Türk hamâmlarında çok su harcanır. Dünyâda İstanbul kadar çeşmesi olan hiç bir şehir yoktur, her sokakta muhakkak bir çeşmeye rastlanır.” Bu garîp durum, sâdece İspanya’ya hâs bir şey değildir; bilakis o dönem Avrupa’sında yaşayan doktor ve dîn adamlarının, kendi toplumları üzerinde bıraktıkları tesîrlerin, hattâ baskıların sonucunda, bütün Avrupa’da yaşanan sıradan bir vak’adır. Zîrâ o dönemlerdeki doktorlar, banyoyu tavsiye etmedikçe, yıkanmanın sağlık açısından tehlikeli olduğu inancı yaygındı. Doktor John, “Günlük Sağlık Bakımı” isimli kitâbında: “Kulaklara kaçırmamak şartıyla başınızı yıkayabilirsiniz” diyordu. Fakat Jean de Renoe adlı başka bir doktor, aynı fikirde değildi: O, sâdece “Ellerinizi yıkayabilirsiniz” diyor, “Ayaklarınızı da yıkamanızda bir mahzûr yoktur. Fakat başa su sürmek, son derece tehlikelidir. Unutmamalıdır ki başa sürülen su, her türlü derdin kaynağıdır” görüşünü savunuyordu. Bu gibi konularla yakından ilgili bir yazar olan Theophrashe Renaudot da bir kitabında aynı konuya şöyle temâs etmektedir: “Doktorlar tavsiye etmedikçe banyo yapmak, sâdece lüzûmsuz bir hareket değil, aynı zamanda tehlikelidir de... En büyük zararı da müstakbel annelerin karınlarındaki hayât meyvelerini yok etmesidir.” Hıristiyan dîn adamları ise, yıkanma eylemini kötü bir fiil olarak değerlendiriyorlardı. Hıristiyanlığın ortaya çıkışından çok sonra, Roma hamâmlarında yaşanan rezillik ifrâtına, tefrîtle karşılık vermişler ve temizliği yasaklamışlardı. VI. yüzyılda Azîz Benedik, dindârlara ve özellikle gençlere; “Banyo, ancak bazı durumlarda izne tâbidir” diye seslenirken, Azîz Francis ise, “Yıkanmamış vücut, dindârlığın işâretidir” şeklinde sözler ediyordu. İspanya Kraliçesi İzabel, hayât boyu sâdece iki defa, doğumunda ve gerdeğe girerken banyo yapmış olmakla övünüyordu. Papa olan ilk keşiş Büyük Gregory, “Vakit kaybettirecek bir lüks” durumuna gelmediği sürece, ancak Pazar günleri yıkanmaya izin vermişti. İşte, Avrupa toplumunda, sudan bu derece korkulduğu dönemlerde, pislik almış başını gidiyordu. Öyle ki uzun süredir yıkanmayan, hattâ silinip temizlenmeyen insanlar, özellikle kadınlar, üzerlerindeki pis kokuyu bastırmak için ağır parfümler kullanıyorlardı. Bunlar, bugün inanılması çok zor olan hususlar. Şimdi bir de Osmanlı ülkesine bakalım: Evliyâ Çelebi’nin naklettiğine göre, 17. Yüzyılda, sâdece İstanbul’da 300 adet halka açık hamâm ve 4 bin 536 da özel hamâm bulunuyordu. Muhtelif dönemlerde, uzun yıllar ülkemizde kalan seyyahlar, Osmanlıların temizliğini şöyle anlatmaktadırlar: “Türkler çok yaşarlar” Meselâ M. de Thevenot 1665 yılında Paris’te yayınladığı “Relation d’un voyage fait an Levant” isimli eserinde, “Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiç birini bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türklerin bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de, sık sık hamâma gitmeleri ve yiyip içmedeki itidâlleridir. Çünkü az yemek yerler; Hıristiyanlar gibi karmakarışık şeyler yemezler, içki âlemleri yapmazlar ve dâimâ idmân yaparlar” demektedir. Yine seyyâhlardan biri olan Edmondo de Amicis, 1883 yılında Paris’te yayınladığı “Constantinople” isimli eserinde, Osmanlılardaki temizlikle ilgili olarak şunları yazmıştır: “... Yüzler, eller, ayaklar, tertemiz; yamalı kıyâfet pek az ve hele kirlisi hemen hiç yok; bütün ictimâî sınıflar arasında umumî ve mütekâbil bir hürmet ve riâyet manzarası göze çarpıyor.”


İsrailli yahudi entelektüel İsrael A. Shamir “Ey Osmanlı Geri Dön” adlı makalesinde dünya barışı için yeniden Osmanlıya ihtiyaç olduğunu, imparatorluğun yıkılışından sonra sadece Ortadoğu’nun değil, tüm dünyanın da acı çektiğini, Balkanlar, Filistin ve Irak’ta yaşananları örnek göstererek anlatıyor. İşte bu makaleden sizlere çarpıcı bölümler: “... İmparatorlukta kurucu unsur olan Türklere, Avrupa hayrandı ve onlardan korkuyordu, oysa şimdi onlar da Frankfurt ve Londra’nın çöpçü bulaşıkçıları için işlerinde istenmeyen rakipler. Şimdi kimi Türk liderler AB’ye girmek hülyalarıyla kendilerini avuturken, belki de artık imparatorluğu geri getirmeyi düşünmeye başlamamızın tam sırası. Aslında imparatorluk çok büyük ve etkisiz olduğundan yıkılmadı. Toy yerel elitler zehirli ulusçuluk meyvasından yediler; bunu onlara Batılı lafazanlık üstadları sunmuştu... İmparatorluğun yıkılışından sadece Ortadoğu çekmedi. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan’ın şimdi avro tarafından ekonomisi mahvedilmez ve zengin kuzeylilerin otelcisi haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye’den İstanbul’a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri özlemek için iyi bir nedeni var... Osmanlıdan kopan ülkelerin hiçbiri başarılı bir devlet kuramadı. Ve Batılı yırtıcılar, giderek daha ve daha da küçük gruplar arasına kavga ekmeye devam ettiler, şimdi Türkiye ve Irak’taki Kürt hadiselerinde görüldüğü gibi. AB ile Avrupa, bin yıl önce çökmüş Şarlman imparatorluğunu yeniden kurdu. Eğer Batı’nın sürekli düşmanları birleşiyorsa, bu niye doğuda da olmasın... Avrasya’da hakimiyet kavgaları vermek, yerine Türkler, Slavlar, Araplar güçlerini birleştirebilirler. İstanbul’u ortak başkent ve imparatorluk hükümeti payıtahtı yapabilir. İstanbul bizim Brüksel, New York ve Pekin’e cevabımız olabilir. Yüzyıllar sürmüş hakimiyet kavgaları Avrasya’da nice savaşlar çıkarmış iken, birlik tüm istekleri tatmin edebilir. Rusların da dahil olduğu birliğin başkenti İstanbul olabilir. Türkler ise Kırım ya da Taşkent’le komşu olur, Yakutistan’ın uzak elmas madenleri ve Pravoslav Türklerinin diyarları, tek bir Rusla savaşmadan elde edilir. Ortadoğu birkez daha, hep ait olduğu Avrasya’ya dahil edilir; Washington’dan, Londra’dan, Brüksel’den gelecek emirlere boyun eğmez. Çok uzak bir yer olmaktan çıkan Türkiye, Bağdat’la Kiev’den, Belgrat ve Kahire’den, Vladivostok ve Ankara’dan gelenlerin buluşma yeri olur.” Osmanlı artık tarihe mal olmuştur. Yeni Dünya Düzeni ya da Globalleşme Osmanlının son izlerini silme hareketidir. Aşırı Türk düşmanı Churcille(Çörçil) bile (o tarihte iktidarda olanlara) Aman Osmanlıyı yıkmayın. Onun boşluğunu dolduramayız. Ve bir gün gelir Osmanlıyı ararız demiştir. Rumlar ve Ermeniler Batı’nın oyununa gelmemiş olsaydı Türkiye’de 5- 7 milyon Rum, 2- 3 milyon Ermeni Türkiye’nin kaymağını yiyen etnik grup olacak idi. İsrail aydını Shamir, Osmanlının yeniden ihyasını istemektedir. Ancak bu mümkün değildir. Kaldı ki bizler Osmanlı devrindeki ceddimiz kadar temiz değiliz. O tarihte İstanbul’da senede en fazla 3 cinayet ve hırsızlık oluyordu. Şimdi ise evimizde bile güvende değiliz...


Osmanlılar, bir taraftan sahip oldukları silah teknolojisini geliştirmek için çalışırken, diğer taraftan da, bu silahların kendileriyle dinî veya ırkî bağı bulunan çeşitli Asya ve Afrika ülkelerine yayılmasında köprü rolü oynadılar. Bu rol, Osmanlıların diğer İslam ülkelerine genellikle belli miktarda topçu, tüfekçi ve ateşli silah uzmanları ile top ve tüfek yardımı yapmak şeklinde olmuştur. Osmanlı tehlikesi karşısında bu devletlerden bazılarının Avrupa’dan silah almak zorunda kalmaları da dolaylı bir roldür. Şah Abbas dönemindeki İran dışında kalan doğu ülkeleri, etkili olarak ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kuramamışlardır. Açe Sultanlığı’na kadar... Osmanlıların ateşli silahları taşıdıkları ülkeler arasında ilk olarak Türkistan Hanları, Kırım Hanları, Hindistan, Sumatra’da Açe Sultanlığı ve Habeşistan’da Sultan Ahmed Gran’in Devleti ile Afrika’da Bornu Devleti gelmektedir. İkinci grupta ise, İran’da Akkoyunlu ve Safeviler, Mısır’da Memlûklar sayılabilir. Bazı Avrupa ülkelerinin yanında Osmanlılarla da ilişkisi olan bu devletlere Osmanlılar siyasî ve dinî ilişkilerine göre personel, silah, barut ve demir gibi malzeme satarak veya hibe ederek ateşli silahlar konusundaki imtiyazlı konumlarından istifade ile Asya, Afrika ve Orta Doğu’daki etkinliklerini artırma politikası takip etmişlerdir. Hariç ülkelere yapılan bu yardımların yanında kendi ülkesi içinde uçlarda bulunan beylerbeylerine de gerektiğinde savaş malzemesi veya top, tüfek yapıcısı ustalar yine İstanbul’dan gönderilmekteydi. Portekizlilere karşı... Osmanlıların verdiği ateşli silahların, özellikle Orta Asya’da Türk Devletleri’nin iç savaşlarında, desteklenen taraf açısından çok önemli rol oynadığı; Habeşistan ve Açe’de de Portekiz ve Hollanda gibi gayri müslim sömürgeci devletlerle savaşan İslam devletlerinin muvaffakiyetinde ciddî ölçüde tesirli olduğu görülmüştür. Tabiatıyla bütün bu yardımlar hilafet merkezini elinde tutan Osmanlıların, söz konusu devletler nezdindeki itibarını artırmış ve saygınlık kazandırmıştır. Memlûklara silah yardımı yapılması da henüz bozulmamış olan ilişkiler öncesinde onları Hristiyan Portekizlilere karşı savaşlarında destekleme gayesi gütmekteydi...


Ceddimizin mazideki o yüksek ahlâkının özlemi içindeyiz. Bizler de o insanların nesilleri olarak niçin bu ahlâkın onda birini gösteremiyoruz. Kaldı ki imkanlar olarak onlardan daha ileri seviyedeyiz. Herkes toplumdaki huzursuzlukların cinayetlerin, kapkaçların, hırsızlıkların bitmesini istiyor. Ancak bunun gerekliliği için bizlere hangi vazifeler düşüyor. Geçmişte dedelerimizin ninelerimizin örnek ahlâkı için şiirler okunmuş, yazılar yazılmış dahası bunlar bizden olmayan insanlar tarafından yapılmış. İşte örnek; Mouradgea d’Ohsson’un 1791’-de neşredilen Tableau General de L’Empire Ottoman isimli eserin dördüncü cilt birinci kısım 315. sayfasında şöyle yazar: “Osmanlı Türkleri, umumi ve ferdi ahlâklarının ciddiyetini İslamiyetin iffet ve hayâ ahkamına medyundurlar. Ahlâkî ve dinî bir hukuk sisteminin zaruri bir neticesi olan bu hali örf ve âdetlerinden milletin göçebeliğinden ve kocalarının kıskançlığından mütevellit göstermek haksızlıktır.” A. Brayer’in “Neuf annees a Constantinople” isimli eserinin 1836 Paris tabının birinci cilt 198-199. sayfalarında Osmanlı Türklerinin tevazuu şöyle anlatılır: “Müslüman Türkler arasında kibir ve gurur isti’dada adeta meçhuldür. Kur’an-ı kerimin en şiddetle nehyettiği temayüllerin biri de budur: -Yeryüzünde sakın azametle yürüme, insanlardan nazarlarını gururla çevirme. -Mütekebbir ve mağrur olandan Allahü teâlâ nefret eder. -Hareketlerinde mütevazı ol, yavaş sesle konuş. -Allahü teâlâ saygısızca şetaretlerden nefret eder. -Kibir cehaletten ileri gelir. Alim asla mağrur olmaz. Bir taraftan da mütemadiyen mahviyet telkin edilir; -Tevazu Cennet kapısının anahtarıdır. -Mahviyet, i’tila ve saadetin süsüdür. -Tevazu insana necabet verir. -Hakiki hakim mütevazı olur. - Hemcinslerine karşı daima alçak gönüllü ol. İşte bundan dolayı Müslüman Türk’ün yürüyüşünde vekar ve ihtişam olmakla beraber, katiyen kibir ve azamet yoktur. Daima yavaş sesle konuşur, el ve kol hareketlerinde hiçbir zaman mütehakkimane (zorbalık taslayan) bir eda sezilmez. Hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır. Yalnız bir şeyle; diniyle mağrurdur. Onun her emrini yerine getirmeyi borç bilir. Bütün dünyanın İslamiyeti kabul etmesini ister. Bütün diğer dinlerin bir sürü batıllıkla ve müşriklikle lekelenmiş olduğuna kanidir.” Yabancıların Osmanlı’yı öven yazıları sayılamayacak kadar çoktur. Bunlardan sizlere bir parça aktarmamın sebebi ne kadar bozmaya çalışsalar da hâlâ bir yerlerde saklı duran temiz ahlâktan içimizi ve dışımızı süslememiz. Ve onlara layık torunlar olabilmemiz. Çünkü tarih bunu istiyor...


Osmanlı İmparatorluğunun asırlarca süren hakimiyet döneminde iktidarının devam etseninin yegane sebebi adaletli oluşu, halka hizmeti Hakka hizmet olarak görmesi ve yaratılanı sevmesi Yaradandan ötürü diye özetleyebiliriz. Bıraktığı eserlerde bu nişanı fazlasıyla görmek mümkündür. Gittiği her karış toprakta kendisini ve misyonunu yaşatacak eserleri birer mühür olarak bırakmıştır. Zaten bir misyonun devamlılığı da yaptığın eserler ve bıraktığın değerler manzumesi değil midir? Osmanlı’nın 20. asra kadar yaptığı vakıflar insan aklının alacağı bir şey değildir. Öyle ki kuşlara yem için dahi vakıf kurması ecdadımızın bütün mahlukata gösterdiği merhametin bir nişanıdır. Miras yok ediliyor Bugün Batı, “Osmanlı’nın bıraktığı yerden birisi çıkar da bayrağı yükseltebilir!” düşüncesi ile her türlü tedbiri almıştır. Maalesef bir asra yakın bir zamandan bu yana içte ve dışta bu politika ile iştigal olunmaktadır. Bilhassa Balkanlar’da Türk varlığı acımasızca tahrip edilmiştir. Bir dönem Balkan ülkelerinde yaşanan olaylar Türk varlığını Balkanlar’dan söküp atmanın son halkası değildir. Bosna-Hersek Savaşı esnasında Sırplar Osmanlı mirasının belli başlı eserlerini bir bir ortadan kaldırdı. Bu da gösteriyor ki, Balkanlar’da Osmanlı’nın kendisi, misyonu yok edildikten sonra eserleri de yok edilmektedir. Bu mesele sadece Osmanlı meselesi değildir. Türkiye’nin meselesidir. Osmanlı’yı tasfiye hareketi aslında, Türkiye’nin tasfiyesidir. Ancak dünyada yaşanan kaoslar, çatışmalar Osmanlı’ya duyulan özlemi artırmıştır. Zulüm görenler “Neredesin Osmanlı?” diye feryat ediyorlar. Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya, Kuzey Afrika velhasıl dünyanın her köşesinde Osmanlı’nın adaleti ve huzuru, adeta aşıkın maşuku arayışı gibi aranmaktadır. Tarihin her devrinde çeşitli milletleri, dilleri, örf ve adetleri bir inanç ve faktör etrafında toplayıp imparatorluklar kurulmuştur. Ama en uzun ömürlü olanı 642 yıl yaşayan Osmanlı Devleti olmuştur. Anadolu Türkünün tarihî fonksiyonu yeniden dünyaya düzen vermek ve adalet dağıtmaktır. “Biz Batı’nın Orta Asya’ya açılan penceresi ve Orta Asya’nın Batı’ya köprüsüyüz” edebiyatı bir aldatmacadan ibarettir. Prof.’a kulak verin! Prof. Dr. Muhammed Harb, vaktiyle Mısır’da Osmanlı Araştırmalar Merkezini kurmasındaki gayesini şöyle anlatır: “Birinci plandaki hedefim; Araplarla Türkler arasındaki kesilen kuvvet bağını yeniden kurmaktır. Neden? Çünkü Türkler, Osmanlı Devletinin vârisleridir. İkinci olarak Orta Doğu bölgesinin stratejisi sebebiyle eğer Araplarla Türkler arasındaki samimiyet, uhuvvet yeniden kurulmazsa, stratejik birçok müşkiller ortaya çıkabilir... Tarih bize Osmanlı’nın kadr-i kıymetini verecek, tarih yazıldığı takdirde veyahut Osmanlı iyi anlaşılırsa, bahsettiğiniz gibi çok önemli bir mefkuresi (ideali) meydana gelecek. Osmanlı Devleti, İslam tarihinin tekamül ve zirve noktasına ulaşan bir medeniyet, bir devlet sistemidir. Bu devlet sistemi, kitaplarda mevcuttur. Arşivlerde mevcuttur. Hepsi malum... Osmanlı Devletinin yıkılışını benim dedem hatırlıyor. Demek istiyorum ki, çok yakın bir zamana kadar Osmanlı vardı dünyada...” Bizler asırlarca emperyalizme karşı yalnız İslam Dünyasını değil, bütün dünyayı korumak için siper olmuş Osmanlı’nın torunlarıyız. Osmanlı’nın mirasına gerek maddî gerekse manevî bizden başka kimsenin sahip çıkmayacağını iyice idrak etmeliyiz. Osmanlıyı haksız olarak kötüleyenlere rağmen, inanıyorum ki, Türk Milleti geçmişteki yüksek ahlakının hasreti içindedir.


Hani günümüzde kaybolan ama mazide hasretle aradığımız “hayâ” mevzuu Osmanlı’da nasıldı kimbilir? İsterseniz bu konuyu yabancı ağızlardan biraz dinleyelim... Mouradgea d’ Ohsson’un 1791’de neşredilen “Tableau General de L’Empire Othoman” isimli eserin dördüncü cilt birinci kısım 163- 264. sayfasında şöyle demektedir: “Hayâ, esasları her Müslümanı; erkek ve kadın vücudunun bazı kısımlarına göz atmaktan men eder ve ancak kat’i bir zaruret halinde tecviz eyler. Bu istisnai cevaz ancak hekimlere, cerrahlara, ebelere ve sünnetçilere münhasırdır. Hatta bunlar bile ancak kendi hizmetlerine ihtiyaç gösteren kısma göz atabilirler...” Aynı cildin 315. sayfasında “Osmanlı Türkleri umumi ve ferdi ahlaklarının ciddiyetini dinin iffet ve hayâ ahkamına medyundurlar. Ahlaki ve dini bir hukuk sisteminin zaruri bir neticesi olan bu hali örf ve âdetlerinden milletin göçebeliğinden ve kocaların kıskançlığından mütevellit göstermek haksızlıktır.” A. L. Castellan’ın “Lettres Sur La Grece L’ Hellesport et Constantinople” isimli seyahatnamesinin 1811’de basılan kitabın ikinci cilt 226. sayfasında şöyle demektedir: “Türkler başkalarının kadınlarına azami derecede hürmet ederler ve gezinti yerlerinde tesadüf ettikleri kadınlara bakmazlar. Hatice Sultan’ın mimarlığında bulunan (M. Melling) Sultan’ın saraylılarıyla hiç çekinmeden konuşabilir ve yüzleri açık görebilirdi. Halbuki aynı Sultan’ın diğer Türk memurları onlarla görüşürken ya gözlerini önlerine eğerler ya da başlarını çevirirlerdi. Bu Avrupalı sanatkar o sultan sarayının damlarıyla sedlerinden geçtikçe saraylıların bulunduğu avlularla bahçelere bakardı. Kendisine kılavuzluk eden saray kethudası ise başını aksi tarafa çevirir ve kendisine dünyaları verseniz öte tarafa bakmazdı. Cenab-ı Hak bize el malına göz dikmememizi emrediyor, derdi.” Fransız şairi (Lamartine)nin “Voyage en Orient” isimli 2 ciltlik eserinin 1896 Paris tabının ikinci cilt 247. sayfasında “... Osmanlı’da doğruluk bir sokak fazileti haline gelmiştir... Eşyaları yüklerken bize yardım ettiler. Yere düşen öte berimizle, unuttuğumuz şeyleri toplayıp kendi elleriyle bize getirdiler.” Yine Türkiye’ye gelmiş olan Fransız seyyahı (Du Loir)in “Les Voyages du Sieur Du Loir” adlı 1654’de Paris’te neşredilen eserinin 188-189. sayfalarında “... Bu memlekette hemen hemen hiçbir cinayet vak’ası duyulmaz” diyerek hayretini dile getirmektedir. Anlayana bir söz... İşte Osmanlı’yı Batılı müelliflerin eserleriyle bir zerre olarak anlatmaya çalıştım. Osmanlı’yı kötüleyenler Türk tarihinin düşmanıdırlar. Bir tarih iyi demekle iyi kötü demekle de kötü olmaz. Tarih güneş gibidir. Sun’i sisler dağılınca hakikatler gözleri kamaştırır. Geçmişini haksız olarak kötüleyenlere rağmen asil Türk milleti geçmişteki yüksek ahlakının özlemini çekmektedir...


1967 yılında Paris’te Yahudilik Kongresi yapılmıştı. Bu kongrede söz alan bir delege zabıtlara geçen şu sözleri sarf etmişti: “Evet bugün bağımsız bir devletimiz var. Ama mesud muyuz? Samimiyetle ve hepimizin içinden geçenleri dile getirdiğime inanarak söylüyorum ki; Hayır!.. Bizim bu dünyada huzurlu ve emniyetli yaşamamız, Osmanlı’yı yeniden kurmaya bağlıdır...” Bu özlem gerek bizde gerekse diğer milletlerde dün vardı bugünde var yarın da olacaktır. İnsaf ehli hakkı hak sahibine teslim edendir. Bu ölçü beşeriyetteki bütün insanlar için geçerlidir. İnsaf ehli bir insan Osmanlı Sultanlarını araştırdığında onların ne derece adalet sahibi, ne kadar başarılı bir devlet adamı olduklarını görür ve kabul eder. Bedel ödemek Günümüzde Orta Doğu, Kuzey Afrika, Avrupa, Anadolu, Kafkasya ve bütün dünyada çekilen sıkıntılar, Osmanlı’ya ihanetin bir bedelidir. Size Enderun nedir diye sorsam, çoğumuz ne olduğunu dahi bilmeyiz. Sarayda eğitim ve öğretim yapılan mekteb olarak özetleyebileceğimiz Enderun’u bizleri idare edenlerin de birçoğu bilmiyor. Oysa Osmanlı Arşivlerini inceleyen 1000’e yakın ABD’li ve 100’e yakın İsrailli uzman tarihçi yıllarca çalışmış ve konu hakkında ortaya sayısız eser koymuştur. Hatta ABD’de “Enderun Okulu” hakkında hazırlanan 350 tane doktora tezi ve eser vardır. Dün, bugün, yarın... 1992 yılında “Genç Akademi” dergisinde Mısırlı Profesör Muhammed Harb’ın şu sözleri Osmanlı’yı anlamak için herkese rehber olmalıdır: “... Tarihçiler bilirler ki, bir devletin ömrü, onun medeniyette yüksekliğiyle doğru orantılıdır. Osmanlı günümüzde dahi parmak ısırtan medeniyetini, sarıldığı inançla tesis etmiştir. Osmanlı Devleti, tarihin en uzun ömürlü devletidir. Devletlerin ömrü ise ancak medeniyet bakımından güçlü olmasıyla mümkündür. Osmanlıları, Mısır’a bizim âlimlerimiz davet etmiştir. Bizi Memlukluların zulmünden kurtaran Osmanlı’nın adaletiydi. En büyük derdimiz, Müslümanlığı ve kardeşliği nasıl ihya ederiz, bunu bilmek. Bunun için de Osmanlı tarihini iyi anlamamız ve anlatmamız gerekiyor. Çünkü tarihimizin yarısı Osmanlı Devletinde geçmiştir... Bugün Türkler ve Osmanlılar hakkında hüküm verebilmek için Osmanlının devlet yapısını, medeniyetini ve Arap ülkelerinde neleri gerçekleştirdiğini çok iyi bilip anlamak gerekir...” Vaktiyle Osmanlı’yı yıkan şer güçler bugün de aynı oyunu Türkiye için oynamaktadır. Yarın da oynayacaklardır. Kendimize gelelim. Oyun her zaman vardır. Tek fark isimler ve sıfatlardadır.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter