Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Merkezi Babil şehri olan ve Samî ırkından Keldanîler, Ay’a, Güneş’e ve yıldızlara tapınırdı. Bunları temsil eden çeşitli putlar yapmışlardı. Hazret-i Nuh’un oğlu Sam’ın neslinden gelen ve tek tanrıya inanan yarı göçebe bir kavme mensup Hazret-i İbrahim, kendilerine peygamberliğini tebliğ etmeye başlayınca, O’na inanmadılar ve hayli baskılar neticesi Mısır’a kaçmaya mecbur ettiler. Hazret-i İbrahim bilahare Filistin’e yerleşince, Milâttan Evvel 2300 yıllarından itibaren, kavmi de gelip burada yurt tuttu. Filistinliler bunlara Ürdün nehrinin karşı tarafından geldikleri için İbranî adını verdi. Heb-ru karşı taraf, Hebrunî (İbranî) karşı tarafın adamları manasına gelir.

Kudüs'te Beyt-i Makdis. Altın kubbeli bina Ömer Câmii diye bilinen ve Hazret-i Muhammed'in mi'raca yükseldiği taşın muhafaza edildiği bir binadır. Aynı avlu içinde Mescid-i Aksâ diye bilinen yer bugün câmidir. Bunun bir duvarı Ağlama Duvarı'dır. Hazret-i İsa'nın çarmıha gerilmek istendiği ve göğe yükseldiği lerler de Beyt-i Makdis sınırları içindedir.

İBRANİLERDEN İSRAİL OĞULLARINA

Hazret-i İbrahim’in iki oğlundan Hazret-i İsmail Mekke’ye yerleşti; diğeri Hazret-i İshak babasının yanında kaldı. Daha babalarının sağlığında Hazret-i İsmail Hicaz ve Yemen, Hazret-i İshak da Şam havâlisine peygamber olarak gönderildi. Hazret-i İshak’ın oğlu Hazret-i Yakub da dedesinin sağlığında Şam ile Kudüs arasındaki Ken’anîlere peygamber olarak gönderildi. Hazret-i Yakub’un diğer ismi İsrail idi. İsrail, Allah’ın kulu manasına gelir. Bunun için, Hazret-i Yakub’un on iki oğlundan çoğalan insanlara, Benî İsrail, yani İsrail oğulları denir. Artık bu adı alan İbrânî cemiyeti, aynı soydan gelen ferdlerden teşekkül etmeye başlamış; bu on iki kabile dışındakiler zamanla yok olmuşlardır.

VA’DEDİLMİŞ TOPRAKLAR

Hazret-i Yakub’un oğullarından Hazret-i Yusuf, başından pek çok macera geçtikten sonra Mısır’da maliye nazırı oldu. Babası ve kardeşlerini Ken’an diyarından, yani Filistin’den Mısır’a getirdi. Böylece o zaman topu topu yetmişiki kişi olan İsrail oğulları, Mısır’a yerleşti. Dört asır burada rahat bir hayat sürdüler. Sonradan büyük bir zulüm ve sıkıntıya uğradılar. Hatta köleliğe düştüler. Onları bu sıkıntılardan kurtaran ve Arz-ı Mev’ud, yani Rab tarafından va’dedilmiş topraklara (Filistin’e) götüren, Hazret-i Musa oldu. Yolda Tur dağında Hazret-i Musa’ya Tevrat ve On Emir indi. Hazret-i Musa, nüfusu iki milyona ulaşan halkıyla Lût Gölünün güneyine kadar geldi. Ken’an ilini uzaktan gördükten sonra vefat etti. Yerine geçen yeğeni Hazret-i Yuşa Kudüs’ü Amâlika kavminden aldı. Amâlika, bugünki Filistinlilerin atalarıdır. O zaman putperest idiler.

BEYT-İ MAKDİS YAPILIYOR

Hazret-i Davud ile oğlu Süleyman, peygamberlikle hükümdarlığı uhdesinde birleştirdi. Milattan Evvel 1020 senesinde, Hazret-i Davud hükümdar oldu. İsrail oğullarının en parlak zamanı başladı. M. E. 973’te vefat edince yerine geçen oğlu Hazret-i Süleyman, babasının hazırlattığı yere Finikeli mimarlara Mescid-i Aksâ adındaki meşhur ve muhteşem mabedi yaptırdı. Buna Beyt-i Makdis de denir. 7 sene süren inşasında çok kıymetli malzeme kullanıldı. Uzaktan bakılınca, bir altın parçası gibi pırıl pırıl parlar, görenleri hayran bırakırdı. İçinde Tevrat, On Emir ve diğer emanetler bulunan Tâbût-ı Sekîne’yi, yani mukaddes sandığı, bu mabedin bir odasına koydurttu.

Hazret-i Süleyman’a kadar İsrail hükümdarları saray nedir bilmezlerdi. Evleri, en adi bir köylü evinden farksızdı. Hazret-i Süleyman Kudüs’ü imar etti. Birçok binalar, saraylar, bahçeler, havuzlar, mabedler yaptırdı. Onun zamanında Kudüs dünyanın en zengin, en güzel şehri idi. Denebilir ki, dünyada şimdiye kadar hiçbir hükümdar, Hazret-i Süleyman gibi muhteşem ve masallara benzeyen bir hayat sürmemiştir.

TALMUD’UN MİRASI: YAHUDİLİK

Daha önce on iki kabileye ayrılmış olan İsrail oğulları, Hazret-i Süleyman’ın vefatından sonra iki devlete bölündüler. On kabile İsrail devletini, diğer ikisi Yahuda devletini kurdu. İsrail devleti M.E. 721’de Asurlular, sonra da Yahuda devleti M.E. 586’da Babilliler tarafından yıkıldı. 587 senesinde Asurlu hükümdarı Buhtunnasar Kudüs’ü yakıp yıktı. Yahudilerin çoğunu öldürdü. Kalanlarını da, Babil’e sürdü. Bu karışıklıkta Tevrat nüshaları ortadan kayboldu. Hazret-i Uzeyr’den başka kimsenin ezberinde değildi. Zamanla birçok yerleri unutuldu, değişikliğe uğradı. Muhtelif kimseler, hatırlarında kalan âyetlerini yazarak, Tevrat isminde çeşitli risaleler meydana geldi.

Yahudi dininin bir de sözlü kaynağı vardır: Talmud. Hazret-i Musa’nın sözleri olduğuna inanılan hususlar, nesilden nesile nakledilerek nihayet Yahuda adlı bir haham tarafından milâdın ikinci asrında kitap haline getirildi. Musevi dinine artık Yahudilik denmesi, bu hahama izafeten olmuştur.

İran hükümdarı Şireveyh, Asurluları yenince, M.E. 539 senesinde Yahudilerin tekrar Kudüs’e dönmelerine izin verdi. Yahudiler, M.E. 520 senesinden sonra Mescid-i Aksâ’yı yeniden tamir ettiler. M.E. 63 yılında Kudüs, Romalı kumandan Pompeus tarafından alındı. Pompeus, Kudüs şehrini ve Süleyman Mabedi de denilen Mescid-i Aksâ’yı ateşe verdi. Böylece Yahudiler, Roma hakimiyetine girdiler. M.E. 20 yılında Romalıların Filistin’deki Yahudi valisi Herodes, mabedi tekrar yaptırdı.

MABED YANIYOR

Yahudiler Roma hakimiyetine baş kaldırdılar. Fakat Milâdın 66. yılında Romalı kumandan Titus, Kudüs’ü tamamen yakıp yıktı. Şehri viraneye çevirdi. Bu arada Beyt-i Makdis de yandı. Sadece Ağlama Duvarı diye bilinen batı duvarı kaldı. Titus’un, katliamından sonra Yahudiler bölük bölük Filistin’i terk ettiler. Romalıların emrinde çalıştırılmak üzere, Mısır’a sevk edildiler. Böylece dünyanın her yerine yayıldılar.

Bizanslılar, Emevîler, Memlükler ve Osmanlılar Beyt-i Makdisten arta kalanı muhafaza ettiler. Mescid-i Aksâ, Müslümanlarca da en mukaddes üçüncü mabed sayılır. Emevî halifesi Abdülmelik, Hazret-i Muhammed’in miraca yükseldiği kayanın üzerine Kubbetü’s-Sahra’yı yaptırdı. Altın kubbesi pırıl pırıl parlayan bu bina, bugün bile Kudüs’ün sembolü sayılır. Mescid-i Aksâ’nın olduğu yere ve Ağlama Duvarının bitişiğine, Emevî halifesi Velid, cami inşa ettirdi. Kanuni Sultan Süleyman Kudüs’e son hâlini verdi. Yahudilerin ha-Kotel ha-Ma’aravi (batı duvarı) adını verdikleri duvara, Hıristiyanlar Ağlama Duvarı dediler. 18 m yüksekliğinde, 485 m uzunluğundadır. Taşlarının 24 sırası toprak üzerinde, 19 sırası yer altındadır. 6 m de yer altında vardır. Bazı taşları 12x1m ebadında ve 100 tondan fazla ağırlıktadır. En üstteki 11 sıra Müslümanlardan; geri kalanı da Hazret-i Süleyman’dan değil, Herodes’ten kalmadır.

Ağlama Duvarı, yüzyıllarca Yahudilerdeki millî ve dinî şuuru ayakta tuttu. Kurtarıcı Mesih inancı da, bu şuurun devamını temin etti. Yahudi inancına göre, “Bu duvar yıkılmayacak ve Rab, mabedin batı duvarını asla terk etmeyecektir!” Bu inanca göre Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa edecek olan Kurtarıcı Mesih’tir.

2 BİN YILLIK RÜYA

Kudüs, Müslümanların eline geçtikten sonra Yahudilerin buraya gelip ibadet edebilmelerine müsaade edildi. Bölgede Yahudi nüfusunun artmasından sonra Yahudiler, Ağlama Duvarı önüne sıralar, masalar koymak ve o bölgedeki evleri yıkmak istedilerse de Müslümanlar buna mani oldu. 1929 senesinde Ağlama Duvarı sebebiyle Müslümanlarla Yahudiler arasında hadiseler çıktı. Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın Müslümanların mülkiyetinde olduğuna ve Yahudilerin orada dua edebileceklerine karar verdi. 1967 yılında İsrail Kudüs’ü işgal etti. Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde toplanıp 2000 yıllık rüyanın gerçekleşmesini coşkuyla kutladılar. Bugün dünyanın her tarafından gelme Yahudiler, Ağlama Duvarı önünde sallanarak dua eder; Süleyman Mabedi’nin ayakta olduğu günlerin yasını tutarlar. YAS TUTUYORLAR Her yıl dünyanın dört bir köşesinden Ağlama Duvarı’nı ziyaret için Kudüs’e akın eden Yahudiler; Süleyman Mabedi’nin ayakta olduğu günlerin yasını tutuyor.



Büyük Fetih’ in 555. yılında Fatih Sultan Mehmed Han’ı ve kutlu müjdeye nail olmuş güzel askerini yad ediyoruz.
Fetihle ilgili başlıklar: Fatih Sultan Mehmed Han – Padişahlar, İstanbul’un Fetih Hikayesi – Ahmet Sırrı Arvas, İstanbul’un Fethi – Tarihten Sayfalar, Gemiler Karadan Yürüdü – 1001 Osmanlı Hikâyesi, Fatih Roma’yı da fethetseydi – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Fetih ve Fatih – Mehmed Cüneyd Usta



İSTANBUL’UN FETHİNİN 555. YIL DÖNÜMÜNDE BÜYÜK PADİŞAHI ANIYORUZ
Fatih, tarihte emsaline rastlanmayan meziyetlere sahip büyük bir hükümdardı. İtalya bile birliğini kurmak için onun ordularının yolunu gözlemişti. Tarihte her padişah bir yönüyle ön plana çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim askerlik, Kanuni Sultan Süleyman devlet adamlığı, Sultan II. Abdülhamid diplomasideki maharetleri ile tanınmışlardır. Fatih Sultan Mehmed ise her sahadaki üstünlüğü ile tanınmıştır. Sadece devlet adamlığı, askerlik ve diplomaside değil, ilim, fen, edebiyat gibi hususlarda maharetini ispat etmiştir. Bu bakımdan Fatih, Avrupa’da bile emsaline az rastlanır tam bir Rönesans hükümdarıdır. Öyle ki bazıları böylesine üstün meziyetlere sahip bir hükümdarın Türk ve Müslüman olamayacağı vehmine kapılmışlardır. Fatih’in aslında Hıristiyan olduğunu, çünki Müslümanlar arasından böyle bir insanın çıkamayacağını söylemişlerdir. Kimileri Fatih’in annesinin Avrupalı olduğunu, üstün vasıflarını, annesinin Avrupaî terbiyesine borçlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hurufî mezhebine mensup olduğunu bile söyleyenler çıkmıştır.

NE GÜZEL KUMANDAN!
Bunlar, Fatih gibi müstesna bir insan yetiştirememe psikolojisinin getirdiği batıl saplantılardır. Fatih Sultan Mehmed, Türklerin şanlı bir boyuna mensup hükümdar bir babadan ve yine soylu bir Türk beyinin kızından dünyaya gelmiştir. Müslüman olarak doğmuş, Müslüman olarak yetişmiş ve Müslüman olarak ölmüştür. Müslümanlığı samimi ve dindar bir müslümanlıktır. Asla mutaassıp değildir. İtikadı düzgündür. Saraya kadar sokulan Hurufîleri cezalandırarak, dinin sâfiyetini korumakta büyük hizmeti geçmiştir. Zamanın en üstün âlimlerinden ders almış; adeta bir İslâm bilgini seviyesine yükselmiştir. Yalnızca dinî hususlarda değil, fendeki mahareti de herkesin malumudur. Havan topunu bulan Fatih’tir. İstanbul Üniversitesinin kurucusudur. Hazırlattığı anayasa ve kanunlar ile devlet teşkilatını geliştirmiştir. Anadolu birliğini kurup, yaptığı fetihlerle devleti imparatorluk hâline getirmiştir. ‘Avnî’ mahlasıyla yazdığı şiirler pek güzeldir.
Ülkeyi donattığı hayır eserleri, âlimlere hürmeti ve hatta menkıbeleşen hayatı, tertemiz şahsiyetine kâfi delil teşkil eder. Hazret-i Peygamber’in “Kostantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” sözüyle methettiği mükemmel bir insandır. Önce olduğu gibi, İslâm tarihinde de İstanbul’un fethine çokları teşebbüs etmiş; ama muvaffak olamamıştır. Bu bakımdan Fatih, daha 21 yaşında iken bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazanmıştır. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. Fatih, İslâm ve Türk tarihinin, hatta insanlığın bir iftihar vesilesidir.

İTALYA’NIN ÜMİDİ
Bizans ve Pontus taçlarını da ele geçirerek bir bakıma Doğu Roma İmparatoru sıfatını kazanan Sultan Fatih, İstanbul’un fethiyle yetinmedi. Hazret-i Peygamber’in “Ümmetim Kayser’in (Sezar’ın) şehrini (Roma’yı) almadıkça, kıyamet kopmaz” sözünü de gerçekleştirmek üzere Roma’nın fethine girişti. Böylece Türkler Avrupa’nın kalbine yerleşecek; Viyana ve sair beldelerin fethi de kolaylaşacaktı. Bu sayede bütün Avrupa Osmanlıların önünde dize gelmiş olacaktı. İtalya’nın fethi, İslâmiyetin de Avrupa’da süratle yayılmasının önünü açacaktı. Belki de tarihin çığırı değişecekti.
Osmanlı ordusu, 1480 yılı Ağustos’unda “çizmenin topuğu” Otranto’yu fethederek İtalya yarımadasına ayak bastı. O zamanlar İtalya irili ufaklı devletçiklere bölünmüştü. Bunların içinde en güçlüleri Venedik ve Papalık idi. İtalya’nın en zengin devletlerinden Floransa, Güney İtalya’yı elinde tutan Napoli ile bunun müttefiki olan Aragon krallıklarıyla harb hâlindeydi ve iyice sıkışmıştı. Osmanlı Devleti ise Venedik’i yıkmak için açıktan Floransa’yı destekliyor; hatta burada daimî bir Osmanlı elçisi bulunduruyordu. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, 1455’te Floransalılara Osmanlı ülkesinde rahatça ticaret yapma imkanı tanınmıştı. Bu arada Pera, yani Beyoğlu’nda Floransa’dan gönderilen bir konsolos faaliyetteydi. Her yıl iki-üç kadırga, ticaret maksadıyla bu ülkeden İstanbul limanına gelirdi.
Floransa, zenginlik ve refahını, kendisine büyük ticarî imtiyazlar veren Fatih sayesinde sağlamıştır. Fatih’in İtalya’ya çıkışı da Floransa’nın işine yaramış; hatta Floransa dukası Lorenzo di Medici, Fatih’in resmini taşıyan madalyonlar kestirtmişti. Lorenzo, Fatih’in Güney İtalya’yı fethedeceğini hesaplayarak kendisinin de ileride buna tâbi olacağını; böylece İtalya birliğinin kurulacağını hesaplamıştır. Şurası bir gerçektir ki, İtalyanların çoğu, İtalya’nın Türkler tarafından fethini, en az Türkler kadar arzulamıştır.

VENEDİK TELAŞLI
İtalyanlar, İtalya’da Osmanlı hâkimiyetini, İspanyol kökenli bir hânedanın hüküm sürdüğü Napoli krallığına tercih etmekteydi. Fatih ise, İtalya ile yakından ilgileniyor; İtalyan devletleri arasındaki ihtilafları ise yakından izliyordu. İstanbul’daki İtalyan diplomatlar, sultanın ileride İtalya’yı fethetmeyi planladığını ülkelerine bildiriyordu. Venedik, Osmanlıların Güney İtalya’daki fetihlerini resmen tanımıştı. Nitekim buralar vaktiyle zaten Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na aitti. Bu da Venedik’in Fatih’i aynı zamanda Doğu Roma İmparatoru tanıdığını göstermektedir. Venedik tarafından Fatih’in şerefine basılan üç taçlı madalyonlarda bu husus açıkça görülmektedir. Öte yandan Floransa ile Osmanlı Devleti arasında mükemmel bir münasebet kurulması, Venedik ile bu ülkenin arasını iyice açmıştır.
Sultan Fatih, 1481 yılında muhtemelen Mısır üzerine bir sefere çıktı. Ancak zaten öteden beri gut hastalığından muzdarip padişah, daha seferin başında vefat etti. Bu seferin ardından padişahın İtalya üzerine yürüyeceğini düşünen Venedik, çok endişelendi. Venedik, Papalık’ın da tahrikiyle, Türklerin yarımadaya çıkmasını kendi hakimiyetleri açısından tehlikeli gördü ve engellemeye çalıştımıştır. Bu sebeple Fatih’in, saraya kadar sokulan Venedik casusları tarafından zehirlendiğini söyleyenler vardır.
Bu ölüm derhal Osmanlı ülkesindeki İtalyan diplomatlar tarafından “La Grande Aquila e Morta! (Büyük Kartal öldü)” cümlesiyle Venedik ve kısa bir zaman sonra da Roma’da bulunan Papa’ya kurye gönderilerek bildirilmiş; İtalya’da günlerce toplar atılıp, şenlikler yapılmıştır. Fatih’in vefatıyla, Floransalıların ümitleri ve İtalya’nın birleşmesini hayal edenlerin hayalleri dört asır için suya düşmüştür. Bu zaman zarfında İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlar tarafından işgale uğrayan İtalya, birliğini ancak 1860 yılında sağlayabilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Roma’nın fethini kuzeyden, Viyana üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışsa da, muvaffak olamamıştır.

ÜÇ TAÇ, ÜÇ İMPARATORLUK
Desenini ressam Bellini’nin yaptığı Venedik madalyonunun ön yüzünde cihan padişahının portresi, arka yüzünde de Osmanlı, Doğu Roma ve Trabzon Pontus imparatorluklarını temsil eden üç taç bulunmaktadır.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarihte her padişah bir yönüyle ön plana çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim askerlik, Kanuni Sultan Süleyman devlet adamlığı, Sultan II. Abdülhamid diplomasideki maharetleri ile tanınmışlardır. Fatih Sultan Mehmed ise her sahadaki üstünlüğü ile tanınmıştır. Sadece devlet adamlığı, askerlik ve diplomaside değil, ilim, fen, edebiyat gibi hususlarda maharetini ispat etmiştir. Bu bakımdan Fatih, Avrupa’da bile emsaline az rastlanır tam bir Rönesans hükümdarıdır. Öyle ki bazıları böylesine üstün meziyetlere sahip bir hükümdarın Türk ve Müslüman olamayacağı vehmine kapılmışlardır. Fatih’in aslında Hıristiyan olduğunu, çünki Müslümanlar arasından böyle bir insanın çıkamayacağını söylemişlerdir. Kimileri Fatih’in annesinin Avrupalı olduğunu, üstün vasıflarını, annesinin Avrupaî terbiyesine borçlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hurufî mezhebine mensup olduğunu bile söyleyenler çıkmıştır.

Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul’a girişini tasvir eden tablo...

NE GÜZEL KUMANDAN!

Bunlar, Fatih gibi müstesna bir insan yetiştirememe psikolojisinin getirdiği batıl saplantılardır. Fatih Sultan Mehmed, Türklerin şanlı bir boyuna mensup hükümdar bir babadan ve yine soylu bir Türk beyinin kızından dünyaya gelmiştir. Müslüman olarak doğmuş, Müslüman olarak yetişmiş ve Müslüman olarak ölmüştür. Müslümanlığı samimi ve dindar bir müslümanlıktır. Asla mutaassıp değildir. İtikadı düzgündür. Saraya kadar sokulan Hurufîleri cezalandırarak, dinin sâfiyetini korumakta büyük hizmeti geçmiştir. Zamanın en üstün âlimlerinden ders almış; adeta bir İslâm bilgini seviyesine yükselmiştir. Yalnızca dinî hususlarda değil, fendeki mahareti de herkesin malumudur. Havan topunu bulan Fatih’tir. İstanbul Üniversitesinin kurucusudur. Hazırlattığı anayasa ve kanunlar ile devlet teşkilatını geliştirmiştir. Anadolu birliğini kurup, yaptığı fetihlerle devleti imparatorluk hâline getirmiştir. ‘Avnî’ mahlasıyla yazdığı şiirler pek güzeldir. Ülkeyi donattığı hayır eserleri, âlimlere hürmeti ve hatta menkıbeleşen hayatı, tertemiz şahsiyetine kâfi delil teşkil eder. Hazret-i Peygamber’in “Kostantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” sözüyle methettiği mükemmel bir insandır. Önce olduğu gibi, İslâm tarihinde de İstanbul’un fethine çokları teşebbüs etmiş; ama muvaffak olamamıştır. Bu bakımdan Fatih, daha 21 yaşında iken bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazanmıştır. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. Fatih, İslâm ve Türk tarihinin, hatta insanlığın bir iftihar vesilesidir.

İTALYA’NIN ÜMİDİ

Bizans ve Pontus taçlarını da ele geçirerek bir bakıma Doğu Roma İmparatoru sıfatını kazanan Sultan Fatih, İstanbul’un fethiyle yetinmedi. Hazret-i Peygamber’in “Ümmetim Kayser’in (Sezar’ın) şehrini (Roma’yı) almadıkça, kıyamet kopmaz” sözünü de gerçekleştirmek üzere Roma’nın fethine girişti. Böylece Türkler Avrupa’nın kalbine yerleşecek; Viyana ve sair beldelerin fethi de kolaylaşacaktı. Bu sayede bütün Avrupa Osmanlıların önünde dize gelmiş olacaktı. İtalya’nın fethi, İslâmiyetin de Avrupa’da süratle yayılmasının önünü açacaktı. Belki de tarihin çığırı değişecekti. Osmanlı ordusu, 1480 yılı Ağustos’unda “çizmenin topuğu” Otranto’yu fethederek İtalya yarımadasına ayak bastı. O zamanlar İtalya irili ufaklı devletçiklere bölünmüştü. Bunların içinde en güçlüleri Venedik ve Papalık idi. İtalya’nın en zengin devletlerinden Floransa, Güney İtalya’yı elinde tutan Napoli ile bunun müttefiki olan Aragon krallıklarıyla harb hâlindeydi ve iyice sıkışmıştı. Osmanlı Devleti ise Venedik’i yıkmak için açıktan Floransa’yı destekliyor; hatta burada daimî bir Osmanlı elçisi bulunduruyordu. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, 1455’te Floransalılara Osmanlı ülkesinde rahatça ticaret yapma imkanı tanınmıştı. Bu arada Pera, yani Beyoğlu’nda Floransa’dan gönderilen bir konsolos faaliyetteydi. Her yıl iki-üç kadırga, ticaret maksadıyla bu ülkeden İstanbul limanına gelirdi. Floransa, zenginlik ve refahını, kendisine büyük ticarî imtiyazlar veren Fatih sayesinde sağlamıştır. Fatih’in İtalya’ya çıkışı da Floransa’nın işine yaramış; hatta Floransa dukası Lorenzo di Medici, Fatih’in resmini taşıyan madalyonlar kestirtmişti. Lorenzo, Fatih’in Güney İtalya’yı fethedeceğini hesaplayarak kendisinin de ileride buna tâbi olacağını; böylece İtalya birliğinin kurulacağını hesaplamıştır. Şurası bir gerçektir ki, İtalyanların çoğu, İtalya’nın Türkler tarafından fethini, en az Türkler kadar arzulamıştır.

Sultan Fâtih'in İtalya'yı fethini hevesle bekleyen Floransa dükü Lorenzo di Medici

VENEDİK TELAŞLI

İtalyanlar, İtalya’da Osmanlı hâkimiyetini, İspanyol kökenli bir hânedanın hüküm sürdüğü Napoli krallığına tercih etmekteydi. Fatih ise, İtalya ile yakından ilgileniyor; İtalyan devletleri arasındaki ihtilafları ise yakından izliyordu. İstanbul’daki İtalyan diplomatlar, sultanın ileride İtalya’yı fethetmeyi planladığını ülkelerine bildiriyordu. Venedik, Osmanlıların Güney İtalya’daki fetihlerini resmen tanımıştı. Nitekim buralar vaktiyle zaten Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na aitti. Bu da Venedik’in Fatih’i aynı zamanda Doğu Roma İmparatoru tanıdığını göstermektedir. Venedik tarafından Fatih’in şerefine basılan üç taçlı madalyonlarda bu husus açıkça görülmektedir. Öte yandan Floransa ile Osmanlı Devleti arasında mükemmel bir münasebet kurulması, Venedik ile bu ülkenin arasını iyice açmıştır. Sultan Fatih, 1481 yılında muhtemelen Mısır üzerine bir sefere çıktı. Ancak zaten öteden beri gut hastalığından muzdarip padişah, daha seferin başında vefat etti. Bu seferin ardından padişahın İtalya üzerine yürüyeceğini düşünen Venedik, çok endişelendi. Venedik, Papalık’ın da tahrikiyle, Türklerin yarımadaya çıkmasını kendi hakimiyetleri açısından tehlikeli gördü ve engellemeye çalıştımıştır. Bu sebeple Fatih’in, saraya kadar sokulan Venedik casusları tarafından zehirlendiğini söyleyenler vardır. Bu ölüm derhal Osmanlı ülkesindeki İtalyan diplomatlar tarafından “La Grande Aquila e Morta! (Büyük Kartal öldü)” cümlesiyle Venedik ve kısa bir zaman sonra da Roma’da bulunan Papa’ya kurye gönderilerek bildirilmiş; İtalya’da günlerce toplar atılıp, şenlikler yapılmıştır. Fatih’in vefatıyla, Floransalıların ümitleri ve İtalya’nın birleşmesini hayal edenlerin hayalleri dört asır için suya düşmüştür. Bu zaman zarfında İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlar tarafından işgale uğrayan İtalya, birliğini ancak 1860 yılında sağlayabilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Roma’nın fethini kuzeyden, Viyana üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışsa da, muvaffak olamamıştır.

ÜÇ TAÇ, ÜÇ İMPARATORLUK

Desenini ressam Bellini’nin yaptığı Venedik madalyonunun ön yüzünde cihan padişahının portresi, arka yüzünde de Osmanlı, Doğu Roma ve Trabzon Pontus imparatorluklarını temsil eden üç taç bulunmaktadır.



Fatih fethin olduğu yerde vardır. Yani bir fatihin olması için bir fethin olması icap eder. Fütuhatta fethedenler fatih sıfatını alırken, İstanbul’un fatihi Sultan Mehmed Han, müjdesi kendisinden önce gelen fetihle “Fatih” sıfatını isim olarak almıştır. Başlık bu sebeple “Fetih ve Fatih”.

Şanlı ve şerefli peygamberimizin (aleyhisselatu vesselam) asırlar önce müjdelediği gibi İstanbul muhakkak fetholunacak, Kayserin şehrinde müezzinler ezan okuyup, ganimetler dağıtılacak, bu kutlu müjdeye kavuşanlar güzel komutan ve güzel askerler olacaktı. Tüm İslam hükümdarları bu ideali gerçekleştirmek için, müjdelenen komutan ve askerler olmak için çalıştılar. Defalarca kuşatılan İstanbul da tüm İslam alemi de  kendisinden evvel müjdesi gelen askeri, komutanı bekledi.

Fetih:
857 ‘ de (m.1453) “Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u” diyen büyük hükümdar, başbuğ Sultan Fatih, güzel askeriyle beraber nasibini almaya, İstanbul’u açıp gülzar yapmaya surların önüne geldi. Allahu tealanın takdiri ile fetih müyesser olup, muvaffak oldu. İstanbul’un kalbi Ayasofya’yı cami olarak vakfedip, dünya durdukça cami kalmasını vasiyet etti. Ortaçağa son verip yeniçağı açtı. Temelinde “İlâ-yı Kelimetullâh” olan devleti imparatorluğa dönüştürdü. Konstantiniyye’yi, cihanın en güzel beldesini cihanın en mükemmel devletine merkez yaptı.

Fatih:
Kainatın efendisinin iltifatına nail olan,“Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır” diyen, Trabzon seferinde “Bir Trabzon bunca zahmete değer mi?” sözüne “Bunca zahmet din yolundadır, ahiretde Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur." cevabını veren büyük hükümdar Fatih…

Batılı gözüyle Fatih:
“Sultan Mehmed, çok az gülerdi. Zekâsı, dâimî bir çalışma hâlindeydi. Çok cömertti. Her işte fevkalâde atılgan, hattâ cüretkârdı. Seçtiği hedeflere erişmek için çok ısrar ederdi. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa tahammüllüydü. Kesin konuşur, kimseden çekinmezdi. Zevk ve sefâdan uzaktı. Türkçe, Yunanca ve Sırpçayı çok iyi konuşurdu. Her gün bir müddet okurdu. Roma târihi, başka devletler târihi, Laerce, Tite-Live, Herodot, Quinte-Curce, Papaların, Alman İmparatorları ile Fransa ve Lombardiya krallarının vak’aları okuduğu târihler arasındaydı. Avrupa’daki bütün devletleri tanırdı. Özellikle İtalya’nın coğrafyasını en ince noktasına kadar bilirdi ve bir Avrupa haritasını yanından ayırmazdı. Askerî ve coğrafî ilimlerle isteyerek meşgul olur, araştırmalar, incelemeler yapardı. Tabiiyyeti altında bulunan ülkelerin âdet ve şartlarını devletin ve bölgenin menfaatlerine kullanmakta mahâretliydi.” Zorzo Dolfin

“Sultan Mehmed, ince yüzlü, ortadan fazla uzun boylu, silâhlar kuşanmış, asil tavırlı, çok az gülen, devamlı öğrenmek ihtirâsı ile yanan, cömert ve iyi kalpli, gâyelerine ulaşmakta inatçı bir hükümdârdı. En çok harp sanatına meraklıydı. Her şeyi öğrenmek isteyen zekî bir araştırmacıydı. Sefâhat düşkünlüğü olmayıp, kötü âdetleri yoktu. Harem dâiresinde çok az vakit geçirirdi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Her şarta tahammül gösterebilirdi ve bir cihân devleti peşindeydi.” Langusto

“Türk dünyâsı için Fâtih günümüze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer târihinde başka her hangi bir şahsın kendisiyle mukâyese edilmesi zordur. O Türk milletine, bütün târihinin en harîkulâde ve en yaklaşılması gayr-i kâbil şâhsiyet olarak takdim edilmiştir. Batı âleminin mukadderâtı, Fâtih Sultan Mehmed’in görünmesiyle sarîh bir şekilde işâretlenmiştir. Kudretli şahsiyeti, büyük Avrupa sâhalarının dış görünüşünü derinden değiştirmiştir. Ortaçağdan çıkarken insanları ve dünyâyı görüş tarzında, Fâtih’in şahsiyeti, zekâları tesir altında bırakmıştır.” Franz Babinger

Abdülhak Hamid’in: "Şâyestedir denilse âlem, senin mezârın /Durmuş başında bekler, bir kavm türbedârın."
diye hitap ettiği Fatih’in ruhunu, idealini, safvetini, haşmetini, ihlasını  anlamaktan aciz bugün “Feth-i Mübin” in  555. yılını kutluyoruz.

Büyük Fatih’ e sonsuz saygıyla fatiha okurken arkasından şöyle dua ediyorum:
 “Ya Rabbi! kılıçlarıyla ülkeleri, güzel ahlakları ile gönülleri fetheden ecdadımıza layık olabilmeyi bize nasip eyle!..”

Arif Nihat Asya’ dan Fatih’in nesline:
“Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan !
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan ....

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!”


Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul kuşatmasının uzamasına üzülüyor, zayıf olan Haliç tarafındaki surların yıkılabilmesi için, gemilerin haliçe geçmesini istiyordu. Bizans'ın, Haliç tarafından da tazyiki için limana girişe mani olan zincirin kırılması denenmişse de başarı sağlanamamıştı. Bunun üzerine ince donanmanın Haliç'e karadan geçirilmesi genç hükümdar tarafından düşünülmüştü. Bizans Rumları arasında da "Gemilerin karadan yüzdürüldüğü görülünceye kadar İstanbul'un zaptının kimseye müyesser olmayacağı" hususunda bir inanç ve anlayış bulunduğundan, kuşatılanların bütün ümitlerini kırmak için bu işe teşebbüs edilmiştir. O sırada, Galata, Cenevizlilerin elinde bulunup ayrı bir kalesi vardı. Bura sakinleri, Türklerle dost olmakla beraber geceleri de Bizanslılara yardım etmekteydiler. Haliç'e denizden girmenin imkansızlığı yüzünden 50-70 kadem uzunluğundaki 15-22 sıra kürekli 70 kadar gemi, 22 Nisan gecesi sabaha kadar Haliç'e geçirildi. Solakzâde bunu

"Himmet-i merdân ile Beşiktaş dedikleri yerden Kasım Paşa deresine doğru, dağ parçası gibi gemilerin altına rugan (yağ) ile terbiye olunmuş kütükler döşeyip, bir rivayette yelkenler açarak yürüttüler ve gemileri birbirine bağlayarak üzerine metrisler koydular"
cümleleri ile anlatır. Bu sevkiyat yapılırken Beyoğlu tepelerine yerleştirilen bataryalar la Haliç'teki Bizans donanması taciz edilip hareketsiz bırakıldığı gibi surların etrafında da bombardımana devam edilip, esas faaliyet, iyi bir şekilde gizlenmiş ti. Sabahleyin 70 parça kadar geminin, Haliç'te yelken açtığını gören Bizanslılar, hayret ve dehşetle bu manzarayı seyre başlamışlardı. Bu şekilde, karadan gemi yürüterek denize indirme tekniği büyük bir başarı idi. Fâtih, bununla da kalmadı, ihtiyaç karşısında büyük dehâsının yeni bir keşfini de ortaya koydu. Havan topları döktürdü. Onların, balistik hesaplarını bizzat yaparak tecrübelerinde bulundu. Beyoğlu sırtlarından ve Galata surlarından aşırma atışlarla Haliç'teki düşman gemilerini batırmaya başladı. Böylece yeni bir cephe açılması ve Bizans'ın her taraftan sıkıştırılması, İmparator'u, en ağır şartları kabul ederek barış teklifinde bulunmaya zorladı. Fakat Fâtih, İmparator'un gönderdiği elçilere: "Ya ben Bizans'ı alırım, ya Bizans beni" diyecek kadar, fetih işinde azimli olduğunu ve teslimden başka bir teklifi kabul etmeyeceğini bildirmişti.Gemilerin Haliç'e indirilmesinden sonra Defterdar ile Kumbarahane İskelesi arasında bin kadar duba üzerine, beş askerin yan yana yürümesine imkân verecek ve top geçirilebilecek şekilde muntazam, sağlam döşemeli bir köprü kurdurdu. O dönem tekniğinin bir harikası kabul edilen bu köprü, Rumların mâneviyatlarını yeniden ve esaslı bir şekilde sarstı.


Koca koca ciltler arasında kaybolan kitap kurtlarından kaç tane kaldı? Nerede o kesekağıdını bile itina ile açıp satır satır okuyan meraklılar? Bırakın ciddi eserleri, edebi metinleri, kıymetli tercümelere rengarenk ansiklopedilere bile bakılmıyor. Şairine uykusuz geceler geçirten şiir kitapları kartvizit gibi imzalanıyor, eşe dosta bedava dağıtılıyor. Vaktimiz çok kıymetli ya, romanların önce son sayfasına bakıyor, finali öğrenip kitabı katlıyoruz.
Lakin...
Lakin insanımız hikaye okumaktan, hikaye dinlemekten hoşlanıyor. Hikaye tadında fizik, hikaye tadında kimya anlatabilmek mümkün mü? Evet, ama tarihe bir başka yakışıyor.
Tarih ve Düşünce Kitapları
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
10 Şevval 1439
Miladi:
24 Haziran 2018

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter