Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Meşhur bir menkıbedir: Hazret-i Süleyman’ın mührünü bir kötü cin ele geçirip, tahtına oturmuş. Kimse Hazret-i Süleyman’ı tanımamış. Derken cin mührü denize düşürmüş. Bir balık yutmuş. Hikmet-i ilahî, balığı Hazret-i Süleyman tutmuş. Mührü bulmuş. Tahtına geri dönmüş. Padişahlık mührü, en mühim saltanat alâmetidir. Osmanlı Padişahlarının bir değil, dört mührü vardı.

Tarihte mühür kullanmayan hükümdar yok gibidir. Hele Hazret-i Süleyman’ın, beş köşesinde beş büyük peygamberin ve ortasında kendi ismi yazılı olan beş köşeli yıldız şeklindeki meşhur mührü, bugün İsrail bayrağını teşkil eder. Avrupa hükümdarlarının mühürleri resimli ve nakışlı idi.

MÜHÜRSÜZ VESİKA OKUNMAZDI

Mühr, süs boncuğu demek olan mühre kelimesinden alınmıştır. Çünkü umumiyetle akik, yeşim, necef gibi kıymetli taşlardan yapılırdı. Küçük bir sahaya üç beş kelime ustaca sığdırılması; bir de zarif kulp takılması, gerçekten büyük bir maharetti. Vaktiyle mühür basılmamış vesika, itibar görmezdi.

Hazret-i Peygamber’in mührü yüzüğü üzerinde akik taşından idi. İlk halifelerin de kullandığı bu mühür, Hazret-i Osman zamanında kayboldu. Bu, siyasî karışıklıklara başlangıç teşkil etti. Abbasî halifeleri, vezirlerini mühür tevdi ederek vazifelendirirdi. Bu âdet Türk hükümdarlarında da vardı.

Son padişah Sultan Vahideddin'in mührü. Son sadrâzam Tevfik Paşa, padişahın memkeleti terketmek emcburiyetinde kalması üzerine mühr-ü hümâyunu iade edecek merci kalmadığı için saklamayı tercih etmişti.

TUĞRA BAŞKA MÜHÜR BAŞKA

Çok kimse padişahın mührü deyince tuğrayı anlıyor. Mamafih padişah mühürleri, bazen tuğra şeklinde hakkedilmiştir. Ama padişahın tuğrası başkadır; mührü başkadır. Tuğra, padişah cânibinden yazılan resmî yazılar üzerine çekilirdi. Bu yazıdaki muamelenin, padişahın tasarrufu olduğunu gösterir. Osmanlı Devleti’nde kanunlar, kararlar, tayinler, aziller, arazi tahsisleri ve saire, hep üstüne padişahın tuğrası çekilmiş ferman, hüküm, berat gibi vesikalar ile yürürlüğe girerdi. Tuğrayı bizzat padişah değil, nişancı denilen yüksek bir bürokrat çeker. Osmanlılarda tahta çıkan her padişahın ilk işi dört tane mühür hakkettirmek (kazdırmak) idi. Bunda kendisinin ve babasının ismi yazılırdı. Önceki padişahın mührü alınıp hazineye konurdu.

Mühürler, ilk zamanlarda yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonradan üç tanesi ince bir zincire bağlı atlas kese içinde cepte ve boyna asılarak taşınır oldu. Zümrütten ve dört köşeli olan birini padişahlar parmaklarına takardı. Hazineden aldığı tahsisat ve benzeri şeyleri teslim aldıklarına dair makbuzu bununla mühürlerdi. Sultan Vahideddin’in, hazine dairesinden okumak üzere aldığı cildi çok kıymetli taşlarla süslü bir en’am-ı şerif ile şiir divanını memleketi terk etmeden hemen önce iade ettiği; bunun için vermiş olduğu mühürlü makbuzu da geri aldığı bilinmektedir. Eldeki en eski mühr-i hümâyun, Sultan II. Bayezid’e aittir.

MÜHR-İ VEKALET

Ötekinden daha iri, altından ve beyzî (oval) diğer üç mührün biri sadrâzamda dururdu. Buna hatem-i vekâlet de denirdi. Hatem, mühür manasına kullanılır. Vezirleri mühür vererek vazifeye başlatmak, rivayete göre Hazret-i Süleyman’dan gelme bir âdettir. O da meşhur veziri Âsaf’a mührünü tevdi etmişti. Sadrâzam bununla padişaha arz ettiği telhisleri (üst yazıları) mühürlerdi. Nitekim padişaha arz olunacak her şey önce sadrâzamdan geçerdi. Dolayısıyla padişah bütün evraklarda yalnızca kendi mührünü görmüş olurdu. Hazine ve defterhane (devlet arşivi) de bu mühürle mühürlenirdi.

Mühür vermek sadrazam yapmak olduğu gibi; mührü geri istemek de sadrâzamlıktan azil manasına gelirdi. Bu iş için başyaver ve saray nâzırı mesabesindeki kapıcılar kethüdası vazifelendirilirdi. XVII. asırdan itibaren, padişahlar sadrâzamlığa getirilenleri saraya çağırtarak mührü bizzat vermeye başladılar.

Diğer iki mühürden biri sarayın hasodasındaki kıymetli ve mübarek eşyanın mühürlenmesi için hasodabaşında bulunurdu. Diğeri de harem-i hümâyunda hünkâr dairesindeki muhtelif eşyanın mühürlenmesi için hazinedar ustada (kâhya kadında) bulunurdu. Hasodabaşı, Enderun zâbitlerinin en üst rütbelisi ve saray mareşali mevkiindeydi. Buna mukabil hazinedar usta da, harem-i hümayundaki cariyelerin en üst rütbelisi ve âmiri idi.

HAMAMDA BİLE YANINDA

Sadrâzamdaki mühür kaybolursa veya azil durumunda önceki sadrâzamdan mührün alınışı gecikirse, hasodabaşındaki mühür geçici olarak alınıp sadrâzama verilirdi. Çünkü mühür bulunmadıkça sadrâzam tayini mümkün değildi. Mühr-i hümâyundan ayrılmak, sadrâzamlıktan da ayrılmak mânâsına geldiğinden, sadrâzamlar bunu yanlarından ayırmazlardı. Hatta, Sultan Aziz devri sadrâzamlarından Âli Paşa’nın hamama bile mühr-i hümâyunla girdiği anlatılır. 1861 senesinde sadrâzam Keçecizâde Fuad Paşa kendi adına mühür kazıtmış ve padişaha arz ettiği telhislerde mühr-i hümâyun yerine bunu kullanmaya başlamıştır. Bunun üzerine mühr-i hümâyun, artık yalnızca padişahça ecnebî hükümdarlara yazılan mektupları mühürlemekte kullanılmıştır.

Bayezid'de Hakkâklar Çarşısı. Şimdi Sahaflar çarşısı adıyla bilinir.

HERKESİN MÜHRÜ VARDI

Sadece padişahın değil, halktan hemen herkesin böyle resmî vesikalara basmak üzere mührü vardı. Bu mühürler el işiydi. Üzerlerinde aynı şeyler yazılı bulunsa bile, birbirinden az-çok farklı olacağı için, imza yerine geçer; sahteciliğe mahal vermezdi. Mühür kazıtanlar, mühür üzerine sadece isimlerini değil; bazı veciz sözler, hatta beyitler bile yazdırırlardı. İleri gelenlerin yazı işlerine bakan memurlara mühürdar denirdi. Bilhassa hanımlar mühür kullanmaya çok meraklı idi. Mühürleri saklamaya mahsus çok zarif mühür keseleri vardı. Her kızın çeyizinde birkaç tane bulunurdu.

MÜHÜRCÜLER ÇARŞISI

Bayezid’deki Sahaflar Çarşısı, eskiden Hakkâklar Çarşısı idi. Hakkâk, mühür hakkeden, yani kazıyan demektir. Mühürcüler Çarşısı de denirdi. I. Cihan Harbi’ni müteakip bir yangın sebebiyle sahaflar (kitapçılar) buraya taşındı. Şimdi burası Sahaflar Çarşısı olarak bilinmektedir.
Hakkâklar, umumiyetle pirinçten mühür kazırlardı. Kıymetli taşları da onlar işlerdi. Benim çocukluğumda Anadolu’da hâlâ mühür kazıyan esnaf vardı. Ancak artık yalnızca okuma yazma bilmeyenler mühür kullanır olmuştu. Arap alfabesinin yerini de Latin alfabesi almış; bu sebeple mühürlerin bir sanat değeri kalmamıştı. Arap memleketlerinde, Hindistan’da Müslümanlar arasında mühür kullanmak âdeti devam etmektedir.

TÜRKÜLERE MEVZU OLMUŞ

Vesikalara basılanlar bir yana, mühür, atasözlerine, hikâyelere, tabirlere, hatta türkülere konu olmuştur. “Mühür gözlüm seni elden sakınırım” diye başlayan içli türkü çok meşhurdur. Şu beyit, XVI. asır şairlerinden Karamanlı Kâmî’ye aittir:

Güle gûş ettiremez (işittiremez), yok yere bülbül inler,
Varak-ı mühr-ü vefâyı kim okur, kim dinler!

MÜHÜR KİMDEYSE SÜLEYMAN ODUR!

Meşhur bir menkıbedir: Hazret-i Süleyman’ın mührünü bir kötü cin ele geçirip, tahtına oturmuş. Kimse Hazret-i Süleyman’ı tanımamış. Derken cin mührü denize düşürmüş. Bir balık yutmuş. Hikmet-i ilahî, balığı Hazret-i Süleyman tutmuş. Mührü bulmuş. Tahtına geri dönmüş. “Mühür kimdeyse, Süleyman odur!” tabiri de bu menkıbeden kalmadır. Geçenlerde bir müzayedede son padişah Sultan Vahideddin’in mührü ortaya çıktı. Padişah mührünün, böyle şahıs elinde bulunması belki şaşırtıcı gelebilir. Saltanatın kaldırılması üzerine, Osmanlı Devleti’nin son sadrâzamı Tevfik Paşa, geri verecek makam kalmadığı için mührü saklamış; böylece ailesine intikal etmişti. Çok kimse bir padişahın mührünün şahıslar elinde gezmek yerine, devlet hazinesinde bulunması ve müzede teşhir edilmesinin daha uygun olacağına dikkat çekti. Nitekim önceki padişahlardan bazılarının mühürleri elimizdedir.

İKİ MÜHÜR HİKÂYESİ

Mühürcüler sade zenaatkâr değil, hemen her biri irfan sahibi idi. Birisi mühürcüye gidip bir mühür kazıtmak istediğini söyler. “İsmim Ahmed, babamın ismi Kör Hızır. Uzun zaman Medine’de oturdum. Bir zaman Mısır’da nâiblik (kadılık) ettim. Hacı Firuz Efendi’ye intisaplıyım” der. Siparişi verip Bayezid Câmii’ne gider. Namaz çıkışı mührün hazır olduğunu görür. Üzerinde şöyle yazılıdır:
Gâhi sâkin fi’l-Medine, gâhi nâib fi’l-Mısr,
Müntesibi Firuz Efendi, Ahmed ibni Kör Hızır.

Esad Paşa, mühürcü Fâni Dede’nin dükkânında otururken birisi girip mühür yaptırmak istediğini söyler. “İsmim Ömer, eskiciyim, babam hatiptir, annem vefat etti, gözüm şaşıdır, lakabım koşalaktır, bağım vardır, bal üretirim, evim mahkeme yanındadır” der. Fâni Dede böyle bir mührün yazılmasının imkânsız olduğunu söyleyince Esad Paşa müdahale eder:
“Aselî, kefşkerî, mahkeme cârî, a’ver,
Bağbanî, koşalak, ibni hatip, öksüz Ömer” yazmasını söyler.



Dün, 4 Temmuz’du. Kırkpınar güreşlerinin birinci günüydü. Yapılan törenler, atılan nutuklar sonrası 647. Kırkpınar güreşleri, hile-hurda bilmeyen, altının kokusunu almayan küçük boy pehlivanların erler meydanına çıkmalarıyla başladı. Bu sene, Kırkpınar güreşlerinin başlangıç günü, çok anlamlı bir günle bir araya geldi.
Kırkpınar’ın birinci günü olan 4 Temmuz aynı zamanda efsanevi güreşçi Koca Yusuf’un ölüm yıldönümüydü. Koca Yusuf, geride nice mertlik, yiğitlik abidesi hatıralar bırakarak, 4 Temmuz 1898’de Atlas Okyanusu’nun sularına karıştı, ebediyet alemine göç etti. Evet, Kırkpınar konuşmalarla başladı, her zaman olduğu gibi ama konuşanlardan kimse Koca Yusuf’u hatırlamadı. Hatırlayanların da sesi çıkmadı.
Koca Yusuf ki, hem Avrupa’ya hem de Amerika’ya “Türk gibi güçlü” sözünü, mertliği öğretti. Hem gücü, hem güreşi, hem de karakteri, mertliğiyle gönülleri fethetti.
Yetkililer, Koca Yusuf’u hatırlamazken milletimiz ‘Yalnızca Güle Yenilen’ bu alpereni gönlünün en nadide köşesinde yaşatmaktadır.
Günümüz Türkiye’sinde çekilen bütün bu sıkıntıların temelinde tavan ile taban arasındaki bu uyumsuzluk yatmaktadır. Taban, 2006 yılında doğan erkek çocuklarına en fazla Yusuf ismini koyarken, tavan Koca Yusuf’u hatırlamamaktadır.
Taban, “Cihanı Titreten Türk Koca Yusuf-Yalnızca Güle Yenildi” kitabımızı dört defa okurken, tavan bu kitaptan habersizdir. Tavan ile tabanın Ergenekon’a bakışları, Ergenekon’u duyuşları çok farklı.
Yalnızca Türk insanı değil, bütün mazlumlar, Koca Yusufların, Alişlerin hasretindedir. Milli takımımızın galibiyetiyle yalnız Türkiye’nin değil, Afrika’dan Asya’ya, Amerika’ya bir çok milletin sevinmesinin arkasında Alişlere, Koca Yusuflara, güçlüyken adil olanlara, galibiyette mağlubiyeti tadanlara, yalnızca güle yenilenlere olan hasret yatmaktadır.
İnsanımızın “Görmedin mi Alişimi Tuna Boylarında” feryadına cevap geldiğinde, tavan ile taban Ergenekon’u aynı göz ve gönülle gördüğünde Koca Yusuflar unutulmayacak, Kırkpınarlar, alperenlerin hatırasına uygun yapılacak, bütün dünyadaki mazlumların feryadı dinecektir.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

DÜNYADA BİR TEK BİZ, ONLARA ARNAVUD DİYORUZ

Kosova’nın istiklali ile ikinci bir Arnavud devleti kurulmuş oldu. Avrupa’nın bu 4. Müslüman ülkesinin anayasası da yürürlüğe girdi ama Sırpların itirazı hâlâ sürüyor Arnavudlar, Balkanlar’ın batısında yaşayan bir halktır. Lisanları Avrupa’daki hiçbir halkın lisanına benzemez İri-yarı, zeki ve sert mizaçlı bir kavim olan Arnavudlardan Sultan Abdülhamid sarayı için bir muhafız alayı kurmuştu

Kosova’da yaşayan Arnavudlar sonunda istiklaline kavuştu. Kendilerini de Rusya’nın kırgınlığını göze almak pahasına en önce Türkiye tanıdı. Bu, aynı zamanda ikinci bir Arnavud devleti manasına geliyor. Kosova ve Arnavudluk, 1913 yılına kadar beş asır birer Osmanlı vilâyetiydi. Beş on sene müstakil yaşadıktan sonra bütün Arnavud ülkesi komünistlerin eline düştü. Şimdi eski Osmanlı vilâyetleri birer ikişer müstakil devlet hâline geliyor. Sırplardan fethedilen Kosova, Türklerin Haçlı ordusunu iki defa durdurup bozguna uğrattığı tarihî bir beldedir. Hatta bu harblerin ilkinde şehid düşen Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın makamı da buradaki mühim bir ziyaretgâhtır. Bu bakımdan her Türk’ün gönlünde Kosova’nın apayrı bir yeri vardır.

YUNANİSTAN’IN KADİM HALKI

Kosova’nın ekseriyetini teşkil eden Arnavudlar, Balkanlar’ın batısında yaşayan bir halktır. Nitekim lisanları da Avrupa’daki hiçbir halkın lisanına benzemez. Milattan bin sene evvel Keltlerle beraber Kafkasya’dan batıya göç eden Pelajların torunları olduğu söylenir. Traklar, Frigyalılar ve eski Makedonlar ile akraba olan Pelaj (Pelasiç) kavmi, önceleri Yunanistan ve Yunan adalarına kadar inmişti. Batı Anadolu’dan gelen İyonyalılar, VI. asırda Yunanistan’ın bu kadim halkını, kuzeye sürdü. Bunlardan sadece İllirya’ya yerleşenler millî hususiyetlerini muhafaza ederek bugünkü Arnavud kavmini teşkil etti. 1314 (1898) tarihli Kosova Vilâyeti Salnamesi (yıllığı) bunları etraflıca anlatıyor. Arnavud ülkesi, İtalyan ve Rum hükümdarların elinde iken, Osmanlılarca fethedildi. Bunun üzerine halkının çoğu toprak sahibi üçte ikisi Müslümanlığı kabul etti. Müslüman olmayanlardan bir kısmı Güney İtalya ve Sicilya’ya göçtü. Bugün bile burada on binlerce kişi Arnavudca konuşur.

SER VERİR SIR VERMEZ

Gürcü, Çerkez, Boşnak ve Pomaklar gibi Arnavudlar da Osmanlı Türkleri vesilesiyle Müslüman olmuş bir halktır. Bu sebeple Hanefîdirler. Osmanlı ricali arasında Arnavud asıllı olanların sayısı az değildir. Üç büyük sadrazam, Yemen fatihi Sinan Paşa, Ferhat Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa Arnavud asıllıydı. Arnavudlar, misafirperverlikleri, namus, gelenek ve şereflerine düşkünlükleri ve besa dedikleri ahde vefalarıyla tanınırlar. “Ser verir, sır vermez!” diye bilinirler. Osmanlıların İşkodra, Yanya, Selanik, Manastır, Kosova vilayetleri ile Yenipazar Sancağında yaşarlardı. Arnavudlar, kuzeyde Geg, güneyde Tosk adıyla birbirinden lehçe ve gelenek itibariyle farklı iki büyük kola ayrılır. Arnavudlar, Latin alfabesini ilk defa (1908) kabul eden Müslüman halktır. İri-yarı, zeki ve sert mizaçlı bir kavim olan Arnavudlardan, Sultan Abdülhamid sarayın muhafazası için bir tüfenkçi alayı kurmuştu. Bunlara sarıksız zuaf alayı denirdi. II. Meşrutiyet’in ilanında da Arnavudların mühim rolü oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları arasında çok Arnavud vardı. Şemseddin Sami, Mehmed Akif, Hoca Tahsin gibi Osmanlı entelektüelleri Arnavud asıllıdır. Arnavud mutfağı da hayli zengindir. Arnavud ciğeri, Arnavud böreği, Elbasan tava gibi yemekleri Osmanlı mutfağına girmiş ve tutulmuştur. Arnavudçada Türkçe pek çok kelime vardır. Rumeli’nin kaybından sonra çok sayıda Arnavud, Anadolu’ya hicret etti.

KARTAL YUVASI

Arnavudlar kendilerine Arnavud demezler. Şkipetar derler. Ülkelerinin resmî adı da Shqipiria. Şkipetar, mahallî lisanda kartal demektir. Nitekim orijinal Arnavud bayrağında da kırmızı zemin üzerinde iki başlı siyah bir kartal vardır. Ama başkaları onları böyle tanımıyor. Bütün dünya bu ülkeye Albania diyor. Araplar Elbânî diyor. Bir tek biz Türkler Arnavudluk diyoruz. Nitekim Lübnan’da yaşayan Arnavud asıllı bir ahbabım bana bunun sebebini sormuş; Arnavud kelimesinin orijinini merak ettiğini söylemişti. Arnavud kelimesi hakkında efsanevî bir izah var. Rivayete göre vaktiyle Suriye ile Arabistan arasındaki Gassan ülkesinin Hıristiyan hükümdarı Cebele bin Heysem, Hazret-i Ömer’in ülkesini fethi üzerine maiyeti ile beraber Bizans’a ilticâ ediyor. Çok zahmetli bir yolculuk yapıyorlar. Yolda maiyeti dönmeyi teklif ediyor. Cebele onlara kendi dili olan Arapça ile tesirli bir konuşma yapıyor ve sonunda “Ârun en naûd” [Dönmemiz ardır, utançtır!] diye bağırıyor. Hepsi bu sloganı yüksek sesle haykırıyorlar. Bizans imparatorunun Arnavudluk bölgesine yerleştirdiği bu topluluğa bundan dolayı Arnavud deniyor. Bu isim, sonradan orada yaşayan herkesin adı oluyor. Arnavudların ne sebatkâr insanlar olduğu düşünülürse, bu hâdisede gerçek payı bulunduğuna doğrusu insanın inanası geliyor.

ARVANİD SANCAĞI

Efsane bir tarafa, Arnavud kelimesi Osmanlıca Arvanid kelimesinin metatezli varyantıdır. Yani harf değişmesiyle oluşmuş şeklidir. Eski Yunanlıların Arvanitis veya Arbanites dedikleri Arbena ülkesinin isminden gelir. Arbenalar, antik çağlarda buraya yerleşen Âri ırktan bir topluluktur. Rumlar, b harfini telaffuz edemediği için, Arvaniya demişlerdi. Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildikten sonra, burada Arvanid sancağı kurulmuş; halkına da böyle denmişti. Arvanid, zamanla Arnavud’a dönüşmüştür. Kısacası Arnavud kelimesi, Arnavudluk ülkesinin tarihî ismi olan Arbanites’den geliyor.

Şkipetar, mahallî lisanda kartal demektir. Nitekim orijinal Arnavud bayrağında da kırmızı zemin üzerinde iki başlı siyah bir kartal vardır.

HANIMIN ADI SORULUR MU HİÇ?

Arnavudların namus ve geleneklerine düşkünlükleri, tarihî hadiselere sebebiyet vermiştir. 1911 senesinde Arnavud isyanı çıkmıştı. Bu isyanın çıkış sebebi de çok enteresandır. Bir nüfus sayımında, memurlar sayım yaptıkları erkeklere tabiî olarak hanımlarının isimlerini sordu. Hanımının ismini sormak Arnavudlarda çok ayıp karşılanırdı. Söylemekten kaçındılar. Arbede çıktı. Arnavudlar sayım memurlarını dövdü. Bilahare mıntıkaya gelen askerler, memurları döven erkekleri bir bir tutup, kadınlarının gözü önünde falakaya yatırdı. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. İttihatçıların dengesiz idaresinden zaten memnun olmayan bölgede Arnavud isyanı çıktı. Mahmud Şevket Paşa büyük bir kuvvetle bu isyanı önleyemedi. Sultan Reşad yaşlı ve bir ameliyattan yeni kalkmış olmasına rağmen, Kosova’ya intikal etti. Bunu işiten Arnavudlar, halifeyi görmek üzere akın akın Kosova sahrasında toplandı. Padişah, 522 sene önce, dedesinin zafer kazandığı yerde, yüz bini aşkın Arnavud ile cuma namazı kıldı. Bu, unutulmaz bir gündü. Sahraya kurulan minberden, padişah, şeyhülislâm ve sadrazam birer hutbe okudu. Huzur temin edilmişti. Mahmud Şevket Paşa’nın 82 taburla yapamadığını, padişah, bir gövde gösterisi ile yapmıştı. Ancak ertesi sene kopan Balkan Harbi ile Arnavudların yaşadığı toprakların tamamı elden çıktı.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Geçenlerde bir takı defilesinde, Yavuz Sultan Selim’e izafe edilen küpeli, kolyeli bir resmin teşhirinin reaksiyona sebep olduğunu gazetelerde okuduk. Sultan Selim gerçekten küpe takmış mıdır? Bu sık sık gündeme gelen bir mesele...

Her şey 1926 yılında Dolmabahçe Sarayı’ndan Topkapı Sarayı portreler galerisine getirilen ve Yavuz Sultan Selim’e isnad edilen bir resim ile başladı. Bu resimdeki sima, inci küpeli, taçlı ve inci madalyonlu olarak tasvir edilmişti. Aynı zamanda da sakalsız ve pala bıyıklıydı. Bunun, bir Macar ressam tarafından yapılan benzeri de vardır. Bu resmin nasıl ve niye Yavuz Sultan Selim’e nisbet edildiği doğrusu malum değildir. Ancak, herkesi padişahın küpe taktığına inandırmaya yetmiştir. Hatta buna delil olmak üzere menkıbeler bile üretilmiştir. Güya padişah, bir kölenin kulağında kölelik alâmeti halkayı görmüş de, kendisinin Allah’a kul olduğunu sembolize etmek üzere bu küpeyi takmış. İyi de resimdeki küpe halka değil, kadınların taktığı cinsten incili salkım küpedir. Bir başka menkıbede de padişah birtakım ibretli hadiselerin kulağına küpe olması maksadıyla böyle yapmıştır. Bunların hepsi ancak birer yakıştırmadır.

MUAMMA RESİM

Bu resmin nasıl ve niye Yavuz Sultan Selim’e nisbet edildiği doğrusu malum değildir. Ancak, herkesi padişahın küpe taktığına inandırmaya yetmiştir. Hatta buna delil olmak üzere menkıbeler bile üretilmiştir. Güya padişah, bir kölenin kulağında kölelik alâmeti halkayı görmüş de, kendisinin Allah’a kul olduğunu sembolize etmek üzere bu küpeyi takmış. İyi de resimdeki küpe halka değil, kadınların taktığı cinsten incili salkım küpedir. Bir başka menkıbede de padişah bir takım ibretli hâdiselerin kulağına küpe olması maksadıyla böyle yapmıştır. Bunların hepsi ancak birer yakıştırmadır.

Öncelikle bu resmin İran Şahı İsmail’e ait olduğu ileri sürülmüştür. Başındaki kızıl börk ve taç da delil verilmiştir. Ancak bu da kat’î değildir. Börkün kızıl oluşundan dolayı, tarihte Kızılbaş (sürhser) sanını ilk alan Şah İsmail’e nisbet edildiği anlaşılıyor. Yavuz Sultan Selim’in bir şiirinde, "Pâymâl eyleyelim kişverini sürhserin" (Kızılbaşın ülkesini yerle bir edelim!) dediği bilinmektedir. Şah İsmail, 12 imamı sembolize eden 12 dilimli taç ile, Hazret-i Hüseyn’in şehâdet kanını sembolize eden kırmızı börk ve sarık giyerdi. Adamları da böyle giyinirdi. Anadolu halkı bu sebeple bunlara Kızılbaş (farsçası Sürhüser) demiş; mezhebleri Kızılbaşlık olarak tanınmıştır.

Mamafih Osmanlı devlet ricali de başlarına koyu kırmızı kavuk giyer, ama üzerine beyaz sarık sarardı. Taç takmak âdeti ise Osmanlılarda hiç yoktu. Taç, Avrupa krallarında vardır. Ressamlar ve yazarlar, eserlerini hayal gücüne dayanarak meydana getirirler. Bunların gerçeğe uygun olması beklenmez. Tarihî hususlarda vesika ve tarihçilerin sözü geçer.

KÜPE TAKTI MI?

Peki Sultan Selim küpe takmış mıdır? Kanaatimizce takmamıştır. Bir kere malum temsilî resmin buna delil olamayacağı aşikârdır. Elde Osmanlı nakkaşlarının yaptığı bazı minyatürler vardır. Orada Yavuz Sultan Selim böyle küpeli tasvir edilmemektedir. Ancak sakalı tıraşlı ve bıyığı paladır. Sakal bırakmamasıyla alâkalı da bir menkıbe anlatılır: Babası Sultan Bayezid’in mülayim bir padişah olduğu malumdur. Yerine şiddetiyle tanınmış oğlu Sultan Selim geçince, güya vezirler aralarında ne yapacaklarını müzakere etmişler; sonra da “Babası gibi, onun da sakalını elimize alırız!” demişler. Bunu haber alan Sultan Selim sakal bırakmamış. Benzeri bir hâdise Sultan Vahideddin için de anlatılır. Mamafih vefatına yakın bir minyatürde Sultan Selim sakallı olarak gözükmektedir. Pala bıyık, fıkıh kitaplarında gâzilerin alâmeti olarak meşru görülür. Sultan Vahideddin de vefatına yakın sakal bırakmıştır.

İslâm dininde, erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere benzemesi şiddetle yasaklanmıştır. Fıkıh kitaplarında, meselâ İbni Âbidin’in Reddü’l-Muhtar adlı kitabında, Müslüman erkeklerin gümüş de olsa küpe, bilezik takınmasının, ellerine kına yakmasının caiz olmadığı açıkça yazar. Erkeğe sadece gümüş yüzüğe izin verilmiştir. Yüzük taşlı olabilirse de, ağırlığı 4.8 gramı geçemez. Kına ve sürmeyi ise tedavi maksadıyla kullanabilir. Küpe takmak; âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamuru şeref vesilesi sayan bir padişahın, ne inancıyla, ne de sadelikten yana mizacıyla bağdaşan bir iştir.

KILICIMIZ KESTİKÇE

Zamanın en güçlü devletlerinden biri olan Venedik’in sefiri Antonio Iustiniani bir defasında Yavuz Sultan Selim Han’ın huzuruna çıkacaktı. Vezirler elçiyi etkilemek bakımından padişahın ihtişamlı giyinmesini istiyordu. Hersekzade Ahmed Paşa, bu arzuya tercüman olmak bakımından cesaretini toplayıp bin dereden su getirircesine padişaha vaziyeti arz etti. Padişah, “Doğru! Cümle yeni libaslar giymek münasiptir” buyurdu. Elçinin kabul edileceği gün bütün vezirler en ihtişamlı elbiselerini giydiler. Huzura girdiklerinde donup kaldılar. Çünkü padişah her zamanki gibi sade elbisesiyle arz odasındaki tahta kurulmuştu. Meşhur keskin kılıcını da tahtın basamağına dayamıştı. İkindi güneşi pencereden basamaktaki kılınca vuruyor, ışıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu sırada elçi içeriye alındı. Hünkâr tercüman vasıtasıyla kendisiyle biraz konuştuktan sonra, meclisin heybetinden şaşkına dönen elçiye huzurdan ayrılması için izin verildi. Padişah, Ahmed Paşa’ya dönüp, “Var git, elçi beye sor, bizi nasıl bulmuş?” dedi. Hersekzade Ahmed Paşa padişahı etekleyip çıktı. Arz odasının önünde elçiye bu suali sordu. Elçi, “O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim” cevabını verdi. Ahmed Paşa, elçinin cevabını padişaha ilettiğinde, padişah gülümseyerek şu tarihî sözü söyledi: “İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, düşmanın gözü bizi görmez!”

"BİR GÖLGELİK YAPIN!"

Padişah, sıcak günlerde gölgelenip dinlenmek üzere Sirkeci ile Sarayburnu arasında bir sahil köşkü yapılmasını istemişti. Hazine defterdarı Abdüsselâm Bey, Yalı Köşkü’nü yaptırdı. Padişah burayı gezerken, köşkün çok kıymetli eşya ile süslendiğini görünce canı sıkıldı. “Ben bir gölgelik yapın dedim. Bu kadar harcamaya izin vermedim” dedi. Defterdar, padişahın hiddetinin neye mal olacağını iyi bildiği için, köşkü kendi malından hediye olarak yaptırdığını söyleyerek işi tatlıya bağladı.

ANAN NE GİLSİN?

Hemen hemen bütün kaynaklar Yavuz Sultan Selim’i fevkalade mütevazı ve sade yaşayan bir insan olarak tasvir eder. Şatafatı sevmediği için, sefer dönüşlerinde İstanbul’a zafer alayıyla değil de, sessizce girdiği anlatılır. Mısır seferi dönüşü, kendisini Edirne’de karşılayan oğlu Şehzade Süleyman’ın ihtişamlı kıyafetine bakıp, “Oğlum! Sen böyle giyinirsen, anan ne giysin?” dediği meşhurdur.

BİZ KİME TAZİM EDELİM?

Yakınlarından birisi niçin ihtişamlı elbiseler giymediğini sorduğunda, “Vüzerâ ve ümerânın süslü elbiseler giymeleri padişahlarına tazimden ileri gelir. Ya biz, kime tazime mecburuz ki, bu külfeti ihtiyar edelim?” cevabını vermişti. Nitekim Topkapı Sarayı’nda mevcut padişah elbiselerinden en sadeleri O’na ait olanlardır



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Zaman zaman bazı akl-ı evveller bunu dile getirip, padişahların dinî yaşantısı hakkında ahkâm keserler. Sosyoloji, hukuk gibi yan dallara vakıf olmadan tarih yazılamayacağı, bir dere daha anlaşılıyor. Padişahlar hacca gitmediler ise, elbette bunun bir sebebi vardır. Nitekim Sultan Genç Osman hacca gitmeye kalktı da, başına neler geldi...

Şunu öncelikle söyleyelim ki, Türk-İslâm kültüründe, padişahların da herkes gibi icraatında öncelikle Allah'a karşı mesul olduğuna; vazifelerini dine ve hukuka uygun yapıp yapmadığının hesabını mahkeme-i kübrâda vereceklerine inanılır. O halde dinlerine bağlılıkları kaynaklarda sıkça geçen, ülkeyi hayrat eserleriyle donatan, harb meydanlarında canını ortaya koyan padişahlar, acaba niye hacca gitmemiştir?

MAHPUS HÜKMÜNDEDİR

İslâm âlimleri, hükümdarın ve onun makamındaki emirlerin (vali ve şehzadelerin), hacca gitmekte mazur olduğuna fetvâ vermiştir. Nitekim meşhur İslâm hukukçusu İbni Âbidîn, Reddü'l-Muhtar hâşiyesinin ikinci cildinin 146. sahifesinde şöyle yazıyor: "Meydânî'nin Kudûrî'ye yaptığı Lübâb şerhinden, o da Şemsü'l-İslâm Serahsî'den naklen, arzederiz ki, sultan ve sultan mânâsındaki emîrler [vâli ve şehzâdeler] mahpus hükmündedir. Binaenaleyh içinde kul hakkı olmayan malından kendi namına birini hacca göndermesi icab eder. Mezkûr şekilde aczi tahakkuk eder de, ölünceye kadar devam ederse böyle yapılır." Bir hükümdarın hac gibi uzun bir yolculuğa çıkması, pek çok bakımdan amme nizamını bozabilir. Bu sebeple hükümdarlar mahpus hükmünde, yani hapisteki bir şahıs gibi görülmüştür. Nitekim haccın bir vücub, bir de edâ şartları vardır. Haccın bir insana vâcib olabilmesi için, o şahsın hacca gitmeye kâdir olması gerekir. Nitekim haccı emreden Kur'an-ı kerim âyetinde bu güç yetirebilme hususu açıkça vurgulanmıştır.

Osmanlı padişahlarının her sene Mukaddes topraklara gönderdiği surre alayı

GERİDEKİLERE NE OLACAK?

Haccın farz olması için, hacca gidip dönmeye ve bu zaman zarfında ailesinin nafakasını karşılamaya yetecek kadar parası olması şarttır. Padişahın ailesi, bütün bir harem ve saray halkıdır. Bunların masrafını bizzat padişah karşılamaktadır. Hükümdarlar, sıradan insanlar gibi tek başlarına ata, deveye binip de hacca gidemez. Yanında maiyetini götürmek istese, bu da kolay değildir. Padişahın yanında tam teçhizatlı bir askerî birlik gitmesi gerekir. Halbuki şahsî bir ibadetin yerine getirilebilmesi için bu külfeti yüklemek abes olur. Yol emniyeti de haccın edâsının şartlarındandır. Çöl hiçbir zaman eşkıyadan hâli olmamıştır. Eşkıyaların padişahı yakalayıp esir aldıkları, öldürdükleri, düşmana sattıkları veya fidye istedikleri tasavvur bile edilemez. Üstelik pâyitahtın en az üç ay boş kalması da mahzurdan uzak değildir. Yolda ve gittiği yerde hükümdarın karşılaşacağı tehlikeler de cabasıdır.

Sultan II. (Genç) Osman. Hacca gitme teşebbüsü, tahtına ve hayatına mâl oldu.

BAŞINA NELER GELDİ

Osmanlı tarihinde ilk defa hacca gitmeye niyetlenen hükümdar Sultan II. Osman’dır. Onu da zamanın ulemâsı, gerek babasının şeyhi Aziz Mahmud Hüdâî, gerekse zamanın şeyhülislâmı Esad Efendi bu sebeplerle vazgeçirmeye çalışmıştı. “Padişahlara hacca gitmek farz değildir” demişlerdi. Genç padişahın, dinlemeyip hacca gitmeye teşebbüs ettiği için başına gelen felâketler, çok ibretlidir. Bu yolda, önce tahtını; sonra canını kaybetti. Evet, Emevî ve Abbasî halîfelerinden hacca gidenler vardır. Onların hacca gitmeleri o devir için bir mahzur doğurmamıştı. Ama devir değişmiş, mesafeler uzamıştır. Kaldı ki hükümdarlar için hacca gitmemek bir ruhsattır. Abbasî halifesi Harun Reşid 9 defa hacca gitti diye diğerleri de gitmeliydi denemez. Harun Reşid, kendisine tanınan ruhsattan istifade etmemeyi tercih etmiştir. İşini bir fetvâya uyarak yapana, artık niye böyle yaptığı sorulmaz.

BEDEL GÖNDERDİLER

Haccın vücûb ve edâ olmak üzere iki nevi şartları vardır. Vücûb şartları sekizdir: 1-Müslüman olmak. 2-Dârülharbde olanın, haccın farz olduğunu işitmesi. 3-Akıllı olmak. 4-Bâliğ olmak. 5-Hür olmak. 6- Geçim ihtiyacından fazla olarak hacca götürüp getirecek ve geride kalanlara yetecek kadar helâl parası olmak. 7-Hac vakti gelmiş olmak. 8-Hacca gidemeyecek kadar, kör, hasta, çok ihtiyar ve sakat olmamak. Edâ şartları dörttür: 1-Mahbûs ve men’ edilmiş olmamak. 2-Hac için gideceği yolda ve hac yerinde selâmet ve emniyet olmak. 3-Üç günlük mesafedeki hür kadının yanında mahremi olmak. 4- Kadın, iddet hâlinde olmamak. Padişahların vaziyeti, edâ şartlarında zikredilen mahbusluk hâline kıyas edilmiştir.

Vücûb ve edâ şartları bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. Sonraki senelerde, hastalanır, sakatlanır veya hapsolunursa, yerine başkasını kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasıyet etmesi lâzımdır. Vücûb şartlarından birisi bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz. Vücûb şartları bulunup da edâ şartından biri bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz ise de, bu âcizlik ölünceye kadar devam eder ise, yerine birini vekil göndermesi veya öldükten sonra yerine birinin gönderilmesi için vasıyet etmesi lâzımdır.

Bu bakımdan hacca gitmemeleri, Osmanlı padişahların dindarlıkları için bir ölçü teşkil edemez. Onlar tamamen kendilerine şer-i şerîfin tanıdığı ruhsattan istifade edip, ülkenin birliğini, milletin dirliğini düşünerek hacca gitmemiştir. Mükellef olanları, yerlerine bedel göndermiştir. Nitekim Sultan II. Murad’ın günümüze intikal eden vasıyetinde, hacca bir bedel gönderilmesi hususu görülmektedir. Sultan Vahîdeddin ise tahttan indirildikten sonra hac ve ikâmet maksadıyla gittiği Hicaz’da hummaya yakalanmış ve haccı edâ edememiştir. Şehzâde Cem, sürgünde iken haccı edâ etmiş; padişah kızlarından da hacca gidenler olmuştur. Hac farîzası mühimsenmiyor olsaydı, bunlar da gitmezdi.

AYAKLARI YANMASIN

Osmanlı padişahlarının Mekke ve Medine'ye hizmetleri dillere destan olmuştur. Mesela selden yıkılan Kâbe-i Muazzama'nın bugünkü binasını Sultan IV. Murad inşa ettirdi. Medine'de gölgesinde Hazret-i Peygamber'in medfun bulunduğu Kubbe'yi Hadrâ'yı Sultan II. Mahmud; Mescid-i Nebevî'yi de oğlu Sultan Abdülmecid yaptırdı. Her iki mescidin tefrişatı, tamiratı, minareleri, aydınlatılması hususunda da çok hizmetleri olmuştur. Hacıların bedava kalacakları yerler inşa ettirmiş; su yolları yaptırmışlardır. Sahabe kabirlerine zarif türbeler kondurmuşlardır. Bu mukaddes mekânlara kıymetli sanat eseri yadigarlar, Mekke ve Medine ileri gelenlerine hediyeler ve belde fakirlerine sadakalar götürmek üzere her sene Surre Alayları göndermişlerdir. Sultan Mecid, tavaf eden hacıların ayakları sıcaktan yanmasın diye, Kâbe'nin zeminine kâşî tuğlalar döşetmiş; üstelik tevazuundan hacıların ayakları altında kalacak şekilde her birinin altına da ismini yazdırtmıştı. Ölüm döşeğinde iken Medine'den gelen mektubu zorla ayağa kalkarak dinlediği meşhurdur. Bu gibi misaller saymakla bitmez.



Ertuğrul Fırkateyninin Japon Denizindeki kazada batışı, basınımızda üstünkörü yazılır çizilir. İşin aslına pek de inilmez. Bu savaş gemisi neden Japonya’ya gitti, neden battı? Kültür ve Turizm Bakanlığı veya esasen Genelkurmay başkanlığımızın koordinatörlüğünde, herhangi bir üniversitemizce bir panel düzenlenebilir... 1887’de Japon İmparatoru, amcasını bir harp gemisiyle İstanbul’a resmi ziyaret için gönderir. Bu dostluk ziyaretine aynıyla karşılık vermek, milletimiz için onur meselesidir. Ve ziyaret hemen yapılmalıdır. Zamanın padişahı harp gemisine karşı bir Türk harp gemisiyle iadeyi ziyareti yaptıracaktır. Türk donanmasında ise, teknik personel çoğunluk İngiliz olmak üzere yabancıdır. Abdülaziz zamanında bazı İngiliz çarkçıların, padişahın Sultaniye gemisine bile sabotajları bilinmektedir. Konu göz önüne alınarak, komutanından dümencisine kadar Türk personelden bir gemi hazırlanır. Ertuğrul Fırkateyni hem yelkenli hem de motorludur. O sene yeni mezun olan bahriyeli subayların hepsi, gemi komutanı Yarbay Ali Bey ve Albay Osman Beyin komutasındaki kafileye dahil edilir.
15 Temmuz 1888’de, Gemi Japonya’ya hareket eder. Birçok fırtına ve zorluklardan sonra 28 Haziran 1889’da Yokahama limanına ulaşır. Komutan Albay Osman, yolda padişah tarafından paşalığa yükseltilir. Japonya’da fevkalade hüsnü kabul görülür. Esnaf hiçbir Türk askerinden alışverişlerinde para almaz.
Gelirken uğranan limanlardan su ve gıda maddeleri alınır. Maalesef bunlardan Kolera da bulaşmıştır. Japonya’da iken birçok askerimiz bu hastalıktan ölür. Türkiyeyi temsil görevini hakkıyla yapan Osman Paşa, hastalığın verdiği tedirginlikle, bir an önce yurda dönebilmek için komutanlıktan izin alır. Ve dönüş başlar. 17 Eylül 1889’da dönüş seferinin üçüncü gününde, denizlerdeki fırtına tehlikeli hâl alır. Fırtına gemiyi hızla hızla sürükler ve Kaşimozaki yakınındaki kayalıklara bindirir. 1090 kişilik personelden 587’si şehit olur. Diğerleri Japon köylülerce kurtarılır. Japonlar Türk askerine her türlü yardımı yapar. Hastanelerde tedavileri biten askerlerimizi, iki Japon askeri gemisi yurdumuzu getirir. Şehitlerin anısına da, Kaşimozaki feneri yakına bir anıt dikilir.
Japonların askerimize yardımı her türlü övgünün üstündedir. Türk milleti bu yardımları sebebiyle Japonlara minnettardır.
Kanaatimce o resmi ziyaret yapılmalıydı. Devletin temsil görevleri tıpkı bir savaş gibi gecikmeyi kabul etmez. Ertuğrul da donanmanın en güçlüsü. Şehitlerimizi rahmetle anıyorum...


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hükümet buhranı Türkiye'nin gayretleriyle çözüldü. Ancak Lübnan, gerek coğrafyası, gerek etnik yapısı ve gerekse idare tarzı itibariyle şüphesiz Orta Doğu’nun en enteresan ülkelerinden biridir. Bu sebeple asırlardır dünya gündeminden bir an olsun inmiş değildir. Bu haliyle de ineceği yoktur.

Vaktiyle Lübnan, Suriye’nin bir parçasından ibaretti. Ancak nüfus yapısındaki hususiyet, ayrı bir ülke gibi kabul edilmesine sebep olmuştur. Ülkede pek çok din ve mezhep mensubu yaşar. Bu sebeple eskiden beri hususî bir şekilde yönetilir. Sosyal, politik, ekonomik ve en mühimi demografik değişiklikler, memleket hayatında krizler doğurmuştur. Nitekim biz yeni yetişirken ülkede dehşetli bir iç savaş vardı. Çok kan döküldü. Orta Doğu’nun Paris’i denilen Beyrut harabeye döndü. Binlerce insan ülkesini terk etti. Ama 14 yıl süren çatışmalardan kimse bir şey elde edemedi.

İMTİYAZLI OSMANLI İDARESİ

Antik Çağ’da Akdeniz’in en hareketli Fenike ticaret kolonileri Lübnan’da idi. Hazret-i Ömer zamanında Müslümanların eline geçti. Bir ara Haçlılar bölgeyi işgal ederek feodal beylikler kurdu. Osmanlılar, 1516 yılında Lübnan’ı Memlüklerden fethetti. Bundan sonra ülke, Şam vilâyetine bağlı Hıristiyan Marunî mezhebinden yerli emirler vasıtasıyla idare edildi. Ma’n ve Şihab adlı emir aileleri, hem kendi aralarında hem de ülkede güçlü bir topluluk teşkil eden Dürzîlerle mücadele halindeydi. Yıllar sonra Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa Lübnan’ı işgal etti. Bu arada ülkedeki Hıristiyanlar ayaklandı. Ülke harab oldu. 1840 yılında Osmanlı, İngiliz ve Avusturya kuvvetlerinden oluşan bir deniz filosu Mısır askerlerini çekilmeye mecbur etti. Bu zengin bölgede Haçlı muharebeleri devrinden kalma bir hakkı olduğunu düşünen Fransa, kendisiyle aynı mezhepte olan Marunîleri, Dürzîlere ve Bâbıâli’ye karşı kışkırtmaktaydı, Dürzîlerin kışkırtıcısı ise İngiltere idi. Bu şartlarda iki halk arasındaki gerginlik iç savaşa dönüştü. Bâbıâli duruma el koydu. 1842’de ülke Sayda’daki Osmanlı valisine bağlı çifte kaymakamlığa ayrıldı. Kuzeyde Marunîlerin nüfuz bölgesinde Marunî; Dürzîlerin kesif olarak bulunduğu güneyde ise Dürzî kaymakam görev yapacaktı. Her kaymakamın maiyetinde diğer mezheplerden temsilciler vardı.

FRANSIZ İŞGALİ

Fransa, bundan da memnun kalmadı. 1860 yılında Dürzîlerle Marunîler arasında çatışma çıkmasına sebep oldu. Hâdiseler Şam’a da yayılarak bir Hıristiyan katliamı hâline geldi. Başta Şam valisi olmak üzere hâdisede ihmali görülenler ağır cezalandırıldı. Zarar gören halka tazminat ödendi. Ancak Avrupa’nın müdahalesine engel olunamadı. Bölgeye muhtariyet verildi. Artık Lübnan, İstanbul’dan tayin olunan vezir rütbesinde bir Hıristiyan mutasarrıf ve maiyetinde her mezhepten temsilcilerin bulunduğu bir meclis tarafından yönetilecekti. Böylece hâdiseler 1914 yılına kadar durulur gibi oldu. Ekonomik, sosyal ve kültürel bir terakki görüldü. Avrupa ve Amerika ile münasebetler arttı. Hatta ilk defa buralara bir göç yaşandı. Ancak idareyi ellerinde tuttukları halde durumdan hiç memnun olmayan Marunîler, Arap milliyetçiliği fikrini geliştirdi. Fransa’yı da daima arkasında buldu. Böylece ileride ülkede Fransız idaresinin temelleri atılmış oldu. 1916 yılındaki Arap ihtilali neticesinde Osmanlılar ülkeden çekildi. Şerif Hüseyin Paşa bölgeye hâkim olduysa da, Marunîler Fransa’nın yardımıyla iktidarı tekrar ele aldılar. Ardından Fransa, Suriye ve Lübnan’ı işgal etti. Fransız manda idaresi zamanında üst seviyede makamlar hep Hıristiyan azınlığa verildi. Fransa, Marunîleri açıkça himaye ediyordu. Bu, tabiatıyla Müslümanların hoşuna gitmedi. Ortodokslar da onların safında yer aldı. II. Cihan Harbi esnasında ülkede gerginlik arttı. Halk ayaklandı. Fransa 1946 yılında askerlerini çekmek zorunda kaldı. Lübnan istiklalini kazandı.

İSTİKLAL VE KARGAŞA

1943 anayasası ile cumhurbaşkanı Marunî, başbakan Sünnî, meclis başkanı Şiî ve başbakan yardımcısı Ortodokslardan olacak; mezhepler mecliste de nüfuslarına göre temsil edilecekti. Korporatif federalizm denilen bu sistemin Avrupa’daki en tipik misalleri Belçika, İsviçre ve Kıbrıs’ta uygulanmıştır. Lübnan anayasası oldukça demokratik olmakla beraber, birtakım dış hesaplaşmalar, ülkenin jeopolitik, ticarî, malî bakımdan iştah kabartan durumu, anayasanın rahatça tatbikine imkân vermemiştir. Çeşitli kalabalık etnik grupların yaşadığı Lübnan ve benzeri ülkelerde bu sistem dışında bir hâl tarzının varlığından bahsetmek de kolay değildir. Mühim olan sistemin doğru ve tam manasıyla tatbikini temin edecek şartlardır. Zamanla başta Filistinlilerin ilticasıyla olmak üzere, Müslüman nüfus arttı. Ama nüfus sayımı yapılamadığından, temsil nisbetleri aynı kaldı. Bu da halk arasında huzursuzluğu arttırdı. Nihayet 1975 yılında ülke kanlı bir iç savaşa sürüklendi. Hıristiyanlar, düzenin devamını savunduğu için sağcı; Müslümanlar ise düzenin değişmesini istediği için solcu olarak anıldı. Binlerce kişi öldüğü iç savaş sebebiyle ekonomi çöktü. Suriye ve İsrail ülkeyi defalarca işgal etti. Arap Birliği’nin ön ayak olmasıyla 1989 tarihinde Taif’te sulh anlaşması imzalandı. İç savaş sona erdi. Ancak problemler çözülmediği için, huzursuzluk bitmedi. İran ve Suriye destekli Şiîler, Hizbullah yoluyla terör estirip nüfuz kurmak istediler. Bu sebeple İsrail ülkeyi defalarca bombaladı. Politikacılar, birer ikişer öldürüldü.

TAM BİR MOZAİK

Lübnan’da feodal bir yapı vardır. Edde, Sulh, Kerâmî, Canbulad, Cemâyel, Şamun, Selam, Esad ve Aslan gibi ülkenin tanınmış aileleri, idarede de söz sahibidir. Politika Lübnan’da bir aile işidir. Osmanlıların son yıllarında 450 binlik nüfusun, Marunîler neredeyse yarısını, Ortodokslar 1/8, Katolikler 1/13, Sünnîler 1/26, Şiîler 1/17, Dürzîler 1/9 kadarını, Protestanlar ise yüzde birinden azını teşkil etmekteydi. Ülkede en son 1932 yılında nüfus sayımı yapılmıştı. O zaman Hıristiyanların nisbeti % 53 idi. Ülkedeki Hıristiyanlar Arap asıllıdır. Arapça konuşan Dürzîler de Şia’nın aşırı bir fırkasıdır. Yakın tarihlerdeki nüfus tahminlerine göre, Marunîler %30, Sünnîler %20, Şiîler %18, Ortodokslar %10, Katolikler %6, Dürzîler %6, Ermeniler %5 ve diğer gruplar %5 nisbetindedir. Her mezhebin kendi partisi ve buna bağlı milis gücü vardır. Bu arada Lübnan’a iltica eden ve çoğu zor şartlar altında acıklı bir hayat süren yüzbinlerce Filistinli, durumu iyice çetrefilleştirmiştir. İdareyi elinde tutan Marunîler, ekserisi Sünnî Müslüman olan bu mültecileri, ileride Sünnî nüfusun ekseriyete ulaşmasından korktuğu için vatandaşlığa kabul etmemektedir. FRANSA’NIN TARİHİ HAKLARI Fransa, bölgede Haçlı Seferlerinden kalma bir hakkı olduğu iddiasındadır. Kendi ülkesinde laikliği benimsediği halde, kendi mezhebinden kabul ettiği Orta Doğu Hıristiyanlarının hâmisi sıfatını takınmıştır. Ülkenin ekonomik, politik, sosyal ve kültürel yapısına Fransa damgasını vurmuştur. Lübnan’ı asırlardır bölgenin hâkimi durumundaki Müslümanlardan bir vâris sıfatıyla devralan ve bundan sonra dört yüz yıl da elinde tutan, öte yandan bölge halkının ekserisiyle aynı dinde bulunan Türklerin böyle bir hak iddia etmeyi düşünmemesi enteresandır. Amerika, bölgede Fransa ve Almanya’nın gözle görülür nüfuzundan rahatsızdır. Dürzîlere öteden beri desteği vardır. Son yıllarda Suriye’ye baskı yaparak askerlerini Lübnan’dan çekmesini sağladı. Ülkede Şiîlerin ve bunların temsilcisi mevkiindeki Hizbullah’ın İran desteğiyle giderek güçlenmesi üzerine doğan siyasî kriz, son günlerde dış ülkelerin de müdahalesi ile çözülür gibi oldu. Hizbullah, şiddet faaliyetlerinden vazgeçmesi karşılığında hükümete angaje edildi. Suriye, Hizbullah’a arka çıkmamaya söz verdi. Bu işte Arap Birliği ile beraber hareket eden Türkiye de önemli bir rol oynadı. Bu da, aktif politikasıyla Orta Doğu’da giderek söz sahibi ülke durumuna geldiğini göstermesi bakımından dikkat çekici ve oldukça ümit verici bir gelişmedir.

SİYASİ BOMBALAR

Kanlı iktidar mücadelelerinin hiç eksik olmadığı Lübnan’da zaman zaman dünyada büyük yankı uyandıran ‘siyasi bombalar’ patlıyor. Eski başbakanlardan Refik Hariri’nin hayatını kaybettiği suikast teşebbüsü bunlardan biriydi. Başkent Beyrut’un sokaklarını harap eden, 2005’in Şubat ayındaki saldırıda, çok sayıda kişi ölmüştü. Suikast, 1970’lerde yaşanan iç savaşın korkularını hortlatmıştı.

Dürziler, ülke idaresinde hayli söz sahibi bir azınlık.

Fransız askerleri ülkeyi işgal ediyor (1918)

Beyrut: Dört asırlık Osmanlı şehri.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-Hicce 1439
Miladi:
16 Ağustos 2018

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter