Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu yolları korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi.

ZORLU YOLCULUKLAR

Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi.

Anadolu ve Rumeli toprakları umumiyetle dağlıktır. Yolcuların önü, çok zaman dağlarla kesilir. Yollar, dağların verdiği geçitlerle devam eder. İşte bu geçitlere derbent denir. Farsça, der, geçit; bent de tutmak manasına gelir. İki tarafı yüksek olduğundan dolayı, yol kesmek isteyenler için de en elverişli mekândır. Eşkıyalar, tepeden taş veya kütük yuvarlayıp yolu kapatarak, yolcuları soyabilirler. Gerçi eskiden yol kesme suçunun cezası çok ağırdı. Eşkıya yol kesip mal almış ve adam öldürmüş ise, asılarak idam olunur; cesedi de üç gün teşhir edilirdi. Hatta asılarak idam, yol kesme suçuna münhasırdı. Ama marifet yol kesilmeden tedbir almaktır. Nitekim bir yerde yol emniyeti olmazsa, ticaret gelişmez.

PRİMİ ÖDEYEN DEVLET

İşte anayollar üzerindeki bu tehlikeli boğazlarda, Selçuklular zamanından beri küçük karakollar şeklinde derbent teşkilâtı kurulmuştu. Derbentler, etrafında küçük mescit, dükkânlar ve han ile küçük bir kasaba hüviyetinde idi. Osmanlılar da bu teşkilatı devam ettirdi. Yakındaki bir köy halkından bazısı veya hepsi, derbendi muhafazaya memur edilirdi. Bunun karşılığında da birtakım vergilerden muaf olurdu. Eğer burada bir eşkıyalık hâdisesi vuku bulur ve bir yolcunun malı çalınırsa, derbentçiler tazmin ederdi. Bu, bir nevi ticaret sigortasıdır ve XIV. asırda İtalya’da doğan sigortacılıktan çok daha eskidir. Burada sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmektedir. Halk ise, elini kolunu sallayarak gezmektedir.

HERKES KENDİ DERBENDİNDE

Derbentçiler, küçük kalelerde nöbetleşe beklerlerdi. Müstahkem mevkilerdeki derbentçiler, askerî tarzda teşkilâtlanmıştı. Müstahkem mevkiye sahip olmadığı için kalesi bulunmayan yerlerde, bunlar için bekleme kulübeleri inşa olunurdu. Böyle derbentlerde başta derbentçibaşı (derbent ağası, han ağası, serdar) bulunurdu. Eyaletlerde, derbentçilerin hepsinin başında derbent nâzırı bulunur ve sene boyu derbentleri teftiş ederdi. Derbentçiler sadece kendi derbentleri ile alakadar olurlardı. Bulundukları yeri terk edemezlerdi. Gerekirse yolculara kılavuzluk hizmeti de verirlerdi. Bu bakımdan Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu derbentleri korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi. Zamanla derbent teşkilâtı yetersiz kaldı. XVII. asırda ücretini halkın ödediği askerler bu işi görmeye başladı. Yol emniyetini ve asayişi temin maksadıyla bilhassa anayolların birleştiği yerlerde kasabalar teşkil edildi. Derbentçilerin yerini zaptiyeler aldı.



DERBENTÇİLER, SUÇLUYU YAKALAYAMAZSA CEZAYI KENDİLERİ ÖDERDİ
Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu yolları korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi.Sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmekte, halk ise, elini kolunu sallayarak gezmekteydi.

ZORLU YOLCULUKLAR
Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi.

Anadolu ve Rumeli toprakları umumiyetle dağlıktır. Yolcuların önü, çok zaman dağlarla kesilir. Yollar, dağların verdiği geçitlerle devam eder. İşte bu geçitlere derbent denir. Farsça, der, geçit; bent de tutmak manasına gelir. İki tarafı yüksek olduğundan dolayı, yol kesmek isteyenler için de en elverişli mekândır. Eşkıyalar, tepeden taş veya kütük yuvarlayıp yolu kapatarak, yolcuları soyabilirler. Gerçi eskiden yol kesme suçunun cezası çok ağırdı. Eşkıya yol kesip mal almış ve adam öldürmüş ise, asılarak idam olunur; cesedi de üç gün teşhir edilirdi. Hatta asılarak idam, yol kesme suçuna münhasırdı. Ama marifet yol kesilmeden tedbir almaktır. Nitekim bir yerde yol emniyeti olmazsa, ticaret gelişmez.
Derbentçiler

PRİMİ ÖDEYEN DEVLET
İşte anayollar üzerindeki bu tehlikeli boğazlarda, Selçuklular zamanından beri küçük karakollar şeklinde derbent teşkilâtı kurulmuştu. Derbentler, etrafında küçük mescit, dükkânlar ve han ile küçük bir kasaba hüviyetinde idi. Osmanlılar da bu teşkilatı devam ettirdi.
Yakındaki bir köy halkından bazısı veya hepsi, derbendi muhafazaya memur edilirdi. Bunun karşılığında da birtakım vergilerden muaf olurdu. Eğer burada bir eşkıyalık hâdisesi vuku bulur ve bir yolcunun malı çalınırsa, derbentçiler tazmin ederdi.
Bu, bir nevi ticaret sigortasıdır ve XIV. asırda İtalya’da doğan sigortacılıktan çok daha eskidir. Burada sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmektedir. Halk ise, elini kolunu sallayarak gezmektedir.

HERKES KENDİ DERBENDİNDE
Derbentçiler, küçük kalelerde nöbetleşe beklerlerdi. Müstahkem mevkilerdeki derbentçiler, askerî tarzda teşkilâtlanmıştı. Müstahkem mevkiye sahip olmadığı için kalesi bulunmayan yerlerde, bunlar için bekleme kulübeleri inşa olunurdu. Böyle derbentlerde başta derbentçibaşı (derbent ağası, han ağası, serdar) bulunurdu. Eyaletlerde, derbentçilerin hepsinin başında derbent nâzırı bulunur ve sene boyu derbentleri teftiş ederdi.
Derbentçiler sadece kendi derbentleri ile alakadar olurlardı. Bulundukları yeri terk edemezlerdi. Gerekirse yolculara kılavuzluk hizmeti de verirlerdi. Bu bakımdan Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu derbentleri korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi.
Zamanla derbent teşkilâtı yetersiz kaldı. XVII. asırda ücretini halkın ödediği askerler bu işi görmeye başladı. Yol emniyetini ve asayişi temin maksadıyla bilhassa anayolların birleştiği yerlerde kasabalar teşkil edildi. Derbentçilerin yerini zaptiyeler aldı.

ZORLU YOLCULUKLAR
Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi.



Topkapı Sarayı Has Ahırlar bölümünde Surre-i Hümâyûn sergisi açıldı. Sergide 1917 yılında Medine Müdafii Fahrettin Paşa tarafından ingilizlerin eline geçmemesi için geri gönderilen son Surre-i Hümâyûn a ait 90 adet eser sergilenecek. Osmanlı pâdişâhlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn ahâlisine, zâhidlere, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölgesinde yaşayanlara gönderdikleri para ve değerli eşyâlara surre; bunları götüren topluluğa da surre alayı denirdi. Bilinen ilk surre alayları, Abbâsiler devrinde (750-1258) gönderildi. Eyyûbiler (1174-1250) ve Memlukler (1250-1517), bu güzel âdeti devam ettirdiler. Herşeyin en güzelini Haremeyn-i şerifeyne lâyık gören Osmanlılar da, surre alaylarının en güzellerini gönderdiler.

Osmanlı Devletinde bilinen ilk surre alayı, Yıldırım Bâyezîd Han tarafından Edirne’den gönderildi. Gönderilen hediyeler arasında 80.000 altın para da vardı. Çelebi Sultan Mehmed Han, Sultan İkinci Murâd Han ve Fâtih Sultan Mehmed Han zamânında artarak devam etti. Yavuz Sultan Selim Hanın Halife-i Müslimîn olmasından sonra daha da sistemleştirildi. Bu hizmet devletin yıkılışına kadar en zor şartlarda bile devam ettirildi. Surre-i hümâyûn, Haremeyn evkafı nâzırı olan dârüsseâde ağalarının sorumluluğu altında hazırlanırdı. Gönderilecek para ve eşyâların listesini gösteren surre-i hümâyun defterlerini dârüsseâde ağasının yazıcısı ve haremeyn müfettişi müherlerdi. Daha sonra defterdâr tarafından imzâlanan defterlere nişancı tuğra çekerdi. Bundan sonra Pâdişâhın Mekke Emîrine hitâben yazdırdığı nâme-i hümâyûn, kızlarağası tarafından surre emînine teslim edilirdi. Bu esnâda Kur’ân-ı kerîm ve na’tlar okunur, kurbanlar kesilir, buhûrdânlar yakılır, tekbir getirilir, duâlar edilirdi. Receb ayının on ikisinde Üsküdar’a geçirilen surre alayı halkın coşkun sevgi gösterileri arasında yeni hediye katarları ve hacı adaylarının da iştirâkı ile Hicaz’a doğru yoluna devam ederdi. Yol üzerinde bulunan beylerbeyi ve sancakbeyleri surrenin emniyetini temin etmekle mükelleftiler.

Surre alayı Haremeyn’e doğru ilerlerken, geçtiği yerlerde ihtişamlı merâsimler yapılır, surre hediyeleri yüklü yeni yeni katarlarla birlikte hacı adayları da katılırdı. Surre-i hümâyunla gönderilen paralar, Harameyn’in masraflarına sarf edilirdi. Surer-i hümâyûnda paralar dışında gönderilen ve nâdir bulunan kıymetli halılar, seccâdeler, murassa avîzeler, şamdanlar, paha biçilmez mushaf-ı şerifler, levhalar, puşideler (örtüler), gümüş perde halkaları, okkalarla buhurlar, elbiseler, Mekke Emîrine mahsus sırmalı ve işlemeli kaftan, mücevherli kılıç, inciden tesbih ve daha pekçok kıymetli hediyeyse, Mekke ve Medîne’deki mübârek makâmlara, seyyidlere, şerîflere, fakirlere, zâhidlere hediye edilirdi. Gönderilen hediyeyi alanlar, kendilerine göre, keselere zemzem, hurma gibi hediyeler koyarak surre ile geri gönderir, karşılıklı hediyeleşirlerdi. Bu arada Kahire’den gönderilen surre alayında yer alan yeni Kâbe örtüsü merâsimle eskisiyle değiştirilirdi. Mekke Emîri eski Kâbe örtüsünü İstanbul’a gönderirdi. Bu Kâbe örtülerinden İstanbul’da pekçok câmide bulunmaktadır. Surre alayları, 1864 yılına kadar kara, bu târihten 1908’e kadar deniz, daha sonra da demiryoluyla gönderildi. Surre alaylarının sonuncusu 1915 yılında gönderildi. Daha sonra Mekke Emirinin isyânı (1916) ve toprakların elden çıkması sebebiyle gönderilen surre alayları yerine ulaşamadı.


“Yiğit yiğidin yoldaşı/at yiğidin öz kardaşı” diye bilenlerden, ata sevdalanan, onunla nice güzel ufuklara kanat açanlardandık.
Gün geldi, iyi insanlar iyi atlara bindiler gittiler. Atları yalnızca hipodromlarda görür olduk.
“Yağız atlar, kır atlar, doru atlar... kanatlı/Yediden yetmişe dek bir millet hepten atlı” derken kala kala Truva atlarına kaldık.
Yazar Hasan Hüseyin Maltepe, “Biz Çanakkale’yi bilmiyoruz. Düzenlediğimiz bir yarışmada Çocuklara ‘Çanakkale nedir?’ diye sorduk. Katılımcıların yüzde 70’i ‘Truva’ olarak anlattı” diye feryat ediyor.
Yazarın feryat sebebini anlamak için kısaca da olsa Truva nedir bir göz atalım. Truva, Çanakkale’ye yakın antik bir kenttir, günümüzde hâla kalıntıları var. Bu kalıntıların yanında da tahtadan dev bir at bulunuyor. Bu at, Truva Atı diye meşhur olmuş, deyim olarak dilimize girmiş, düşmanın hileli bir şekilde içimize girmesini ve bizi içerden yıkmasını ifade etmek için kullanılır olmuş.
Homeros’tan nakledildiğine göre, Akhalılarla Truvalılar, Helen isimli bir güzel yüzünden savaşa tutuşmuşlar. On yıl süren savaş iki tarafı canından bezdirmiş, Akhalılar, Truva surlarını aşmayı başaramamışlar. Sonra Odysseus isimli birinin aklına bir fikir gelmiş. Kocaman tahta bir at inşa etmişler. İçine asker doldurarak Truva kapısına bırakmışlar. Ve çekilip gitmiş görüntüsü vermişler. Uzun süren savaştan bunalan Truvalılar, zafer sarhoşluğuyla atı içeri almışlar, içmişler, sarhoş olup sızmışlar. Atın içindeki askerler dışarı çıkıp kale kapılarını açmışlar. Dışarıda saklanan askerler içeri girmiş, bütün Akhalılar kılıçtan geçmiş, çok azı kurtulmuş, Helen geri götürülmüş.
Hadise gerçekten yaşandı mı, yaşandıysa Çanakkale toprakları üzerinde mi oldu, olduysa, Akhalılar, atı aptalcasına niçin içeri aldılar bütün bunlar tartışılır. Tartışma götürmeyen bir şey var. Truva’yı biz benimsedik, Çanakkale deyince Truva’yı hatırlar olduk, içimiz dışımız Truva atlarıyla doldu.
“Çanakkale geçilmez”i bütün dünyaya ezberlettiğimiz Çanakkale Savaşı nerede, Truva, Truva Atı nerede? Birbirinden doğu-batı gibi uzak. Ama biz yaklaştırmayı, biriyle diğerini hatırlatmayı becermişiz.
Ne dersiniz?
Çocuklarımızın Çanakkale deyince Truva’yı hatırlamasında kimler Truva Atı vazifesini, kimler Odysseus görevini yaptı?
Bizim, savaşın verdiği yılgınlıkla hemen zafere inanan, Truva atının ihtişamına kapılan Truvalılar olduğumuz kesin de...
Sporda, sanatta, ekonomide ve tabii ki siyasette Truva atları kimler, Truva atlarını keşfeden ve kullanan Odysseuslar kimler?
Düşünmeğe, üzerinde kafa yormağa değer mi?
Düşünerek rahatımızı bozmak niye, Truva atlarını zafer sarhoşluğuyla içimize almak, uykulara yatmak varken...


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle İstanbul’daki tıbbiye mektebi, dünyanın en ileri tıp fakültelerinden birisiydi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar anlatmaktadır Hastanelerin masrafları zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi. Doktorluk; kâtiplik ve zâbitlikle beraber zamanın en popüler mesleklerinden biri hâline geldi. Bu hususta şarkılar bile yazıldı.

14 Mart 1827 tarihinde Sultan II. Mahmud Avrupaî usulde tıp fakültesini kurdu: Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne. Kuruluşu her sene tıp bayramı olarak kutlanır. Daha önce tıp fakültesi yok muydu? Anadolu’da Selçuklular devrinden beri ciddî tıp müesseseleri vardı. Kayseri, Edirne, Amasya ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki hastaneler, aynı zamanda mühim birer tıp fakültesi idi. Medresede belli bir dereceye kadar okuyan talebe, eğer tıp tahsili görmek isterse buraya intisap eder; burada usta-çırak münasebeti çerçevesinde tabip, cerrah ve kehhal (göz hekimi) olarak yetişirdi. Bunların kaleme aldığı nice kıymetli eserler kütüphaneleri süslemektedir.

Modern manadaki ilk tıp fakültesi olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de eğitim gören doktor namzetleri mesleklerinde çok iyi yetişiyordu. Birkaç lisan birden öğrenen talebeler, Avrupa’da da eğitim görme imkanı yakalıyordu. Öyle ki buradan dünya çapında akademik ehliyetini ispatlamış birçok doktor yetişmişti.

İNSAN GİBİ MUAMELE

Dünyada ilk defa akıl hastalarına hasta muamelesi yapan Türkler olmuş ve onları bu hastanelerde tedavi altına almışlardır. Telkin, meşguliyet, musiki, su ve kuş sesleri vasıtasıyla akıl hastaları iyileştirilmeye çalışılırdı. Her hastanede, hastaların nekahat devresini geçirdiği tâbhaneler bulunurdu. Hastanelerin masrafları zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi.

MARKO PAŞA MEKTEP MÜDÜRÜ

Mekteb-i Tıbbiye’de, askerî ve sivil tabibler beraberce tedrisat görür; eczacılar da buradan yetişirdi. Rum asıllı meşhur tabip Marko Paşa, tıbbiye mektebi müdürlerinden idi. Bu mektep giderek gelişti ve Sultan Abdülhamid zamanında dünyanın en ileri tıp fakültelerinden biri hâline geldi. Her milletten talebenin tahsil gördüğü mektepte, hocaların çoğu Avrupa’dan gelmiş veya burada yetişmiş; sahasında otorite şahıslar idi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar hatıralarında anlatırlar. Mektebi gezen yabancı seyyah, diplomat ve ilim adamları hayranlıklarını ifade etmekten kendilerini alamamıştır.

DÜNYA SEVİYESİNDE FAKÜLTE

Mektebin üç yılı lise ve dört yılı da fakülte seviyesinde idi. Talebelerin her ihtiyacı karşılanır; sivil talebeler askerlik kurasından da muaf tutulurdu. Fransızca, Arapça, Farsça ve fıkıh da, okutulan dersler arasındaydı. Mezunlar, Avrupa’ya gönderilir; buradaki tıp fakültelerinin açık bitirme imtihanlarını vererek, akademik ehliyetlerini dünya çapında ispatlardı. Mekteb-i Tıbbiye, 1908 yılında Dârülfünun Tıp Fakültesi adını aldı. Doktorluk böylece, kâtiplik ve zâbitlikle beraber zamanın en popüler mesleklerden biri hâline geldi. Öyle ki kızlar arasında, bir doktorla evlenmeyi hayal edenlerin sayısı arttı. Bu hususta şarkılar bile yazıldı. Tabip veya hekim yerine, doktor gibi frenkçe bir tabirin tercih edilmesi de bu devre rastlar.

Mekteb-i Tıbbiye çeşitli binalarda tedrisat yaptıktan sonra, Haydarpaşa’da Sultan Abdülhamid’in yaptırdığı bu ihtişamlı binaya taşındı. 1933’te Çapa’ya nakledilince, bu bina Haydarpaşa Lisesine, daha sonra da Marmara Üniversitesine tahsis edilmiştir.

YAHUDİ TALEBEYE YEMEK İMTİYAZI

Sultan Abdülmecid, Mekteb-i Tıbbiye ile yakından alâkalanır; sene sonundaki imtihanları bizzat takip ederdi. İlk günlerde burada bir Musevî talebenin okuduğunu öğrenince, bu çocuk için kendi dininin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını emretmişti. Koşer, Musevîliğe göre yenilmesi câiz olan et, süt, peynir gibi hayvan mahsullerinin, ayrıca dine uygun şekilde haham kontrolünde kesildiğini, sağıldığını veya mayalandığını ifade eder. Böyle olmayan yiyeceklerin yenilmesi günah sayılır. Dahası var: Nezâketi ile tarihe geçmiş Sultan Mecid, Musevîlerin mukaddes Şabat günü, yani cumartesileri o talebenin tatil yapması talimatını vermişti. Osmanlı donanması da, Noel, Paskalya gibi dinî günlerde gayrımüslim zâbit ve erler evlerine gidebilsin diye demir atardı. İnsan hakları ve müsamaha hususunda ecdadın bizden daha ileri olduğu anlaşılıyor.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sarkozy, her gün yeni bir gündem oluşturmayı biliyor. Soyu da başka bir âlem. Dedelerinin izlerini, Osmanlı ülkesinde bulduk. İmparatorluklar dağılınca, enkaz taşlarının nereye sıçrayacağı belli olmuyor.

General Charles de Gaulle ekolünden Jacques Chirac tarafından yetiştirilen; fakat onu alt ederek Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy, Türkiye’ye dair beyanatları ile ilk günlerde medyayı hayli meşgul etti. Daha sonra da Fransa’da yaklaşık yüz yıldır uygulanan laikliğin yeniden yorumlanarak esnetilmesi gerektiğini dile getirdi. Sarkozy’ye göre tarih boyunca insanlığa en büyük kötülükler dinden değil, dinsizlerden gelmiştir. Son günlerde ise kendisinden uzun boylu yeni karısı Bruni ile yaptığı skandallarla dolu İngiltere seyahati gündeme oturdu. Bunlar bir tarafa, Nicolas Sarkozy’nin dikkat çekici bir yanı var: Soyu!

MACAR ASİLZADESİ

Sarkozy’nin babası Nagybócsai Sárközy Pál, Macaristan’ın meşhur ve asil ailelerinden birine mensup. Budapeşte’nin 60 mil doğusundaki Allatyan şehrinden. Babası Protestan; annesi Katolik. Bu aileden tarihte rol oynayanlar var. Dedeleri Macar aristokrasisinin önde gelenlerinden ve zamanında Osmanlı vatandaşı idi. (Macarlarda, eskiden bizde de olduğu gibi, soyadı isimden önce gelir.) Sárközy Pál, II. Cihan Harbi’nin ardından Kızıl Ordu’nun Macaristan’ı işgali üzerine, 17 yaşında iken bütün arazilerini ve şatosunu satıp, maceralı bir yolculukla Fransa’ya geliyor. Beş yıllığına Fransız yabancılar lejyonuna asker olarak giriyor. O zamanlar Fransızların işgalindeki Cezayir’e gönderiliyor. 1948’de Marsilya’ya dönüyor ve Fransız vatandaşlığına giriyor. İsmini de Paul Sarkozy de Nagy-Bócsa olarak Fransızlaştırıyor. Reklamcılık tahsil etmek üzere Paris’e geliyor ve burada evleneceği kadın ile tanışıyor.

1900’lü yılların başında Selanik.

SELANİKLİ ANNE

Bu kadın hukuk fakültesi öğrencisi Andrée Mallah adını taşımaktadır. Matmazel Mallah, zengin bir ürolog olan Dr. Benedict Mallah’ın kızıdır. Asıl ismi Benico Aaron Mallah olan Mösyö Mallah, o zamanlar Osmanlı vilâyeti olan Selânikli bir Yahudi ailesine mensuptur. Bu aile 1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudilerdendir. 1890 yılında dünyaya gelen Aaron Mallah, bir kuyumcunun oğludur. 14 yaşında lise tahsili görmek üzere Fransa’ya gelmiş ve bir daha memleketine dönememiştir. Çünkü Selânik artık Türklerin elinde değildir, Türklerde izine bile rastlanmayan antisemitizm, yani Yahudî alehytarlığı, Selânik’in yeni sahibi Yunanlılar arasında zirvededir. 1913 yılında babasını kaybeden Mösyö Mallah, 1917 yılında Fransız Adle Bouvier ile evlenir ve Musevî dinini bırakıp Katolikliğe girer. Böylece soykırımdan kurtulur. Fakat Mallah ailesinin Fransa ve Selânik’teki geri kalan 57 ferdi II. Cihan Harbi sırasında Naziler tarafından katledilir. Ateşli bir De Gaulle taraftarı olan Benoit Mallah, 1972 yılında Paris’te ölür.

MUSEVİ DEDE... Paul Sarkozy ile Andrée Mallah 1949 yılında evlenir ve üç çocuğunun ortancası olan Nicolas, 1955 yılında dünyaya gelir. 10 yıl sonra Paul Sarkozy karısından ayrılır; iki evlilik daha yapar ve varlıklı bir hayat yaşamasına rağmen önceki evliliğinden olan çocukları ile ilgilenmez. Çocuklar, annelerinin babası Benoit Mallah’ın evinde yaşamaya başlarlar. Macarca bilmeyen Nicolas ve kardeşleri üzerinde babalarından çok dedelerinin tesiri vardır. Bir başka deyişle Nicolas, Osmanlı ülkesinde doğup büyüyen dedesi tarafından yetiştirilmiştir. Sarkozy, bir Katolik lisesini bitirdikten sonra hukuk fakültesine devam ederek avukat olur.

İMPARATORLUKLARIN ENKAZI Fransa cumhurbaşkanının gerek baba, gerekse anne cihetinden vaktiyle Osmanlı vatandaşlığını taşımış iki aileye mensup oluşu talihin bir cilvesi sayılabilir. Ayrıca Osmanlı ülkesinde doğup büyüyen bir büyükbaba tarafından yetiştirilmiş olması daha da enteresandır. Ne diyelim, imparatorluklar dağılınca, enkazı daha geniş bir sahaya yayılıyor.




Plevne Müdafaası, Osmanlı tarihi içinde müstesna bir yere sahiptir. Avrupa’da Ruslar tarafından on gün içinde ele geçirileceği ilan edilen Plevne şehri, büyük Türk komutanı Osman Paşa’nın dâhiyane askerî başarıları, Türk asker ve subaylarının üstün gayretleri ile yüz kırk beş gün süresince Ruslara direnmişti. Plevne Müdafaası; savaşın sadece kuvvet ve silah sahibi olmaktan ibaret olmadığını, stratejik kararlar alabilme kabiliyetinin savaşın seyrini nasıl etkileyebileceğini de göstermektedir. Eser, savaşa bizzat katılmış bulunan Talat Bey tarafından kaleme alınmıştır. Yazar, birçok mücadeleye bizzat taburu ile katılmış, kendi tabyasında olanları ve diğer tabyalarda gördüklerini günü gününe tuttuğu cetvellere kaydetmiştir. Yine çıkış harekâtının ardından esir olması üzerine Rus subaylarından savaşla ilgili bilgiler de edinmiştir. Savaş sonunda Avrupalı yazarlarca kaleme alınmış olan eserleri de tetkik etmiş ve eserini bu doğrultuda kaleme almıştır. Eserde dikkati çeken diğer bir nokta da verilen bilgilerin Ruslar tarafından yayınlanan bilgilerle de birebir örtüşmesidir. Eserin kaleme alınmasının gayesi, doğru bir askerî tarih oluşturulması ve gerçeklerin herkese doğru şekilde ulaştırılması çabasıdır. Yazar, eserinin yayınlanmasının ardından başta Almanya ve Avusturya İmparatorları olmak üzere birçok yabancı ve yerli kişilerden takdir telgrafları almıştır. Babıali Kültür Yayıncılık - Mahmud Talat Bey
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
6 Muharrem 1439
Miladi:
27 Eylül 2017

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter