Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


“Görmedin mi Alişimi Tuna Boyunda” kitabımız roman yarışmasında dereceye girdikten sonra “Aliş geliyor Aliş!” diye naralanmış, Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından basıldığında da “Aliş geldi Aliş” diye sevinç çığlıkları atmıştık.
Aradan altı ay geçti, okuyuculardan “Halil Bey, Aliş nerede? Gezmediğimiz ne Tuna ne de Fırat boyu kaldı ama Aliş’i bulamadık, Aliş nerede? Yoksa sen de mi bizi dolduruşa mı getirdin?” şeklinde mesajlar gelmeğe başladı.
Herhalde dikkatten kaçmış. Biz, 1 Şubat 2008 tarihli yazımızda, “Evet, Alişimiz, beyaz atlımız geldi, kır atının üzerinde, ‘Bırakın medyatik kahramanların peşinde koşmayı, derdinizin dermanı kendinizde, kendinize gelin, Aliş sizsiniz, Aliş’i başka yerde aramayın, Aliş sizin içinizde’ diyerek geldi” demiştik.
Yani Aliş’i başka yerde aramak yok. Aliş bizim içimizde.
Atalar, “Kendine gel”, “Derman aradım derdime/Derdim bana derman imiş/Burhan aradım kendime/ Kendim bana burhan imiş”, “Ne ararsan kendinde” demiş.
***
İçimizde iki ses var, hangisi Aliş?
“Benim ben, her şey benden sorulur, makam, mal, para, her şey benim için, ben en iyiyim, en güçlüyüm, en ustayım, en zekiyim, en bilgiliyim, ben en iyi bilirim” diyen değil...
Aliş;
“...... değil miyim?” sualine “belâ-evet” diyen,
Üzerindeki mal, mevki, makam, bilgi gibi nimetler çoğaldıkça buğday başağı gibi boyun büken,
Bir efsunlu güzelin cazibesine kapılıp “evet” sözünü unutan,
Erlikten erenliğe yol arayan,
Gülde sonsuz güzellikleri görendir.
***
Aliş’i aramak; hakiki spor,
Aliş’i bulan da en yaman sporcudur.
Haydi, var mısınız, Aliş’i aramağa, gerçek sporculuğa soyunmaya...
“Arayan bulur” denmiş...
Sözü sözlerin en üstünü olan “Hakkı, hakikati arayanı kavuşturacağım” buyurmuş.
Biz neyi arıyoruz, neyin peşindeyiz?
İş, arayabilmekte...
Kavuşmak kesin, ama neye?
İçindeki Alişi bulan, Tuna Boyundaki Alişi de bulacaktır, kimsenin şüphesi olmasın.


Kul hakkına özen gösteren Sultan Süleyman, bu konuya duyduğu titizlik nedeniyle "Kanuni" lakabını almıştır. Budin Seferinden dönen ordu, yolların darlığı sebebiyle tarlalardan geçmek zorunda kalmıştı. Bu sırada bir köylü, elindekini padişahın atının geçtiği yere fırlatınca at ürkmüş, köylü de yakalanarak padişahın huzuruna getirilmişti.

Osman Gazi Taht

Sultan Süleyman köylüye:
-Derdin nedir de böyle yaptın? diye sorunca,
Köylü:
-Biz fakir köylüleriz. Askerlerinizden bazıları, bizim yeni ektiğimiz tarlalardan geçtiler. Ya bu zararı ödersiniz, ya da sizi şikayet ederim, demiş.
Bunun üzerine Kanuni köylüye:
-Peki bizi kime şikayet edeceksiniz? diye sormuş.
Köylü:
-Siz Kanuni değil misiniz? Sizi kanuna şikayet ederiz, deyince Sultan Süleyman çok memnun olmuş ve hemen köylülerin zararlarını hesaplattırıp zararı ödemiş.



Bir Kırkpınar daha geride kaldı. Kırpınar’lara damgasını vuranlar vardır. Kimisine ağalar, kimisine bakanlar, kimisine de pehlivanlar damgasını vurdu. 647. Kırkpınar’a ise damgasını vuran ‘kura’ oldu.
Çocukluğumuzda panayırlar vardı. Yılda bir yıl yapılır, hem alış veriş, hem eğlence hem de güreşler için bir fırsat olurdu. Ve tabii ki bu panayırların üç kağıtçıları eksik olmazdı. Ters kapatılmış iki fincan, birinin altında kara bir düğme bulunurdu. Üç kağıtçı, cam bir zemin üzerinde iki fincanı hızla hareket ettirir, sonra durdurup, “Bul karayı al parayı” derdi. Tahmin ettiğin fincanın önüne parayı koyar, düğmeyi bulmuşsan koyduğun paranın beş veya on katını alırdın. Bulamazsan paran üç kağıtçıya giderdi. Ama ne işse kimse bir türlü karayı bulamazdı.
Günümüz Kırkpınar’ındaki işler “Bul karayı al parayı” dümenine benzedi. Herkes, karayı bulup parayı alma, Kırkpınar’dan geçinme, bire beş kazanma derdinde. Bu yetmezmiş gibi bir de kura sistemi geldi ve Kırkpınar’da işler tam panayır gösterisine döndü.
Güreşlere Kırkpınar geleneğinde olmayan zaman sınırlaması geldi. Ses çıkarmadık, çünkü güreşler planlanan zaman içinde bitmeliydi. Puanlama süresi getirildi. Arkasından altın puan denildi. Altın puan, güreşleri itiş kakışa çevirince güreşseverlerin itirazıyla kaldırıldı yerine “kura sistemi” getirildi. Kısacası kaş yapayım derken göz çıkarıldı. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olduk.
Pehlivanları güreşe zorlamak, güreşlerin uzamasına mani olmak için “kura sistemine” geçildi. Güreşler uzamıyor ama ne yazık ki güreş de olmuyor. Tam tersi iddialı olmayan pehlivanlar güreşe girmeyerek işi kuraya götürüyorlar ve şanslarını yüzde elliye çıkarıyorlar. Kura sistemi, Kırkpınar’ın özüne de, sözüne de aykırı. Kırkpınar, çalışanların kazandığı yer olmalıdır, şansı olanların değil.
Çare, kule hakemlerinde. Kule hakemleri, puanlama güreşi sırasında her iki güreşçinin durumuna bakacaklar, çok çalışanı galip ilan edecekler.
Bizden söylemesi.
Gelelim, bu seneki Kırkıpnar’da dikkatimizi çeken diğer hususlara.
Cazgırların kulağı çekilmeli. Ona buna yağ çekmekten, özellikle de siyasileri allı-ballı tanıtmaktan vazgeçmeliler. Bu sene Meclis Başkanını tanıtırken yuh sesleri çıkar gibi oldu, tanıtım biraz daha devam etseydi, tam bir rezalet patlak verecekti.
Pehlivanların peşrevi eksik yapmamaları sağlanmalı. Peşrev, başlı başına bir destandır, Türk oğlunun dünya görüşünü, Türkistan’dan Avrupa’ya akışını, hakimiyet simgelerimizi canlandırır, anlayana, ciltlerle anlatılamayanı anlatır. Göze, gönle ve akla hitap eder. Ne yazık ki günümüzde pehlivanlar, İstiklal Caddesinde piyasa yapar gibi peşrev çıkarıyorlar.
Kırkpınar ve yağlı güreşle ilgili teknik, kültürel her türlü değişik, akademisyenlerin, tarihçilerin denetiminde yapılmalı, mutlaka danışma kurulu teşekkül etmeli. Tıpkı Anıtlar Yüksek Kurulu gibi, bu kurulun oluru alınmadan yağlı güreşin tek çivisine dokunulmamalı.
Gecikmeden, Kırkpınar Enstitüsü ve Müzesi kurulmalı, arşivlemeye gidilmelidir.
Bu sene Kırkpınar’da güzel şeyler de oldu. Kırkpınar Sempozyumu’nun dördüncüsü gerçekleştirildi.
Ne yapalım bizim elimizden de “meli... malı...” demekten başka bir şey gelmiyor.
Yine de Kırkpınar’la ilgili “meli... malı...” diye nutuklardan vazgeçilmeli, icraata başlanmalı diyerek “meli... malı...” demekten kendimizi alamıyoruz.
Ne yapalım karayı bulanın parayı aldığı bu devirde bize “meli... malı...” diye ahkam kesmek kalıyor


Necip Fazıl Kısakürek, 1969 yılında yazdığı bir yazıda Arsadaki odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz!” demiş ve şöyle sürdürmüştü sözlerini: Odunların üstüne, yıllar ve asırlardır yağmadık yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş; üstelik Garp dünyasının bütün kanalizasyonları bu odunların üzerine akmıştır. İşte arsadaki böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Biz ki, onun gizli bir köşesinde tek ve son kıvılcım noktasıyız, onu nasıl yakar, tutuşturur, alevlerle sarabiliriz?

Söylenmesinin üzerinden yaklaşık 40 yıl geçmesine rağmen hararetinden hiç bir şey yitirmeyen bu ateşte pişmiş kelimelerin ışığında tarihe bakacak olursak, o odunların ait olduğu ormanı ve o ormanın hangi baltalarca kesilip odun halinde bir arsa köşesine atıldığını daha iyi anlarız.

Bugün ne mutlu bizlere ki, kıtalara gölge salan ‘Osmanlı ormanı’nın kesilip metruk bir arsaya atılmış son odun yığını içinde hangi bereketli duanın eseri olarak kaldığını bilemediğimiz o son kıvılcımın nasıl bir yangına dönüştüğüne şahit oluyor ve gelecek adına umutlanıyoruz. Lakin o yitirdiğimiz ‘orman’ nasıl bir şeydi, neye benziyordu? Ormanın ruhu üç kıtaya hangi sırlı yollardan dallarını uzatmış, gölgesinde 72 milleti bir insanlık bahçesi içinde hangi iksirle yaşatabilmişti? Osmanlı sevinci bir daha yaşanabilir, bir başka deyişle Osmanlı geri gelebilir miydi?

İşte Mustafa Armağan son kitabı Geri Gel Ey Osmanlı!’da bize yalnız tarih anlatmakla kalmıyor; bir yandan tarihi bugüne doğru çekerken, bugünü de tarihe aşina kılmaya çabalıyor. ‘Osmanlı’ya dönüş’, ona göre Osmanlı’nın tekrar var edilmesi gibi zamanın dışına çıkmayı teklif eden bir çağrı değil; Osmanlı’nın miras bıraktığı ruhla onun yarıda bıraktığı ve ondan sonra üzerimize borç kalan misyonu bugünkü şartlarda devam ettirmeyi kastediyor.

Geri gel ey Osmanlı! Asırların yirmi birincisi senin sesini, duruşunu ve yürüyüşünü bekliyor. Zulüm tarlasına dönen dünyada kurtlara kurtluklarını hatırlatacak ve mazlumların elini tutacak ışık senin yüksek alnında parlıyor çünkü.


Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne'den ayrılırken kendisinden nasihat isteyen Sultan Murâd Hana şöyle dedi:"Tebean içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikrâmda bulun. İlim sâhiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusûr etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peydâ etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bâzı beseleler görüşülürse, yâhut onlar bu meselelerde senin bildiğin hilafını iddiâ ederlerse, onlara hemen muhâlefet etme. Sana bir şey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana bu görüş kimindir? diye sorarlarsa, fakîhlerin bir kısmınındır, de. Onlar, verdiği cevâbı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler. Seni ziyârete gelenlere ilimden bir şey öğret, böylece faydalansınlar. Herkes, öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, ahbablık kur. Zîrâ dostluk, ilme devâmı sağlar. Bâzan da onlara yemek ikrâm et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve îtibârlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muâmele et, müsâmaha göster. Hiçbir kimseye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran."


Kemal Arkun Osmanlı Tarihini romanlaştırmaya devam ediyor. Farklı bir bakış açısı ve üslupla hazırlanan kitaplarda yazar, tarih bilgisinin yanında Osmanlı Padişahlarının asıl hedeflerini ve bilinmeyen yönlerini anlatıyor. Üç kıtada at koşturup aleme nizam getiren, dünyaya ilim, irfan, medeniyet ve adalet yayan Osmanlı Padişahlarını tanımak, bilmek için bu serinin mutlaka okunmasını tavsiye ederiz. Ulu Çınarın Kökleri "Osman Gazi" ile başlayan seri, Dünyaya Nizam Verenler "Sultan III. Mehmet Han" a kadar Akademisyen Yayınevi tarafından yayımlandı.


Tarih şuurunu kaybederek, önemli hatalar yapmaya başlayan ve bu hataları sonucu vatan topraklarının yüzde doksan beşinden fazlasını kaybederek yüzde beşlik bir vatan parçasına tutunabilen burada da tarihi düşmanları tarafından rahat bırakılmayan Türk Milleti; güneydoğu ve Doğu Anadolu’da uzun yıllar devam eden terör olayları sebebiyle yine bölünme tehdidiyle karşı karşıyadır.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi sınırları baz alınırsa vatan topraklarının yüzde doksan beşinden fazlası  koparılırken hep aynı metot uygulanmış, uygulanmaya devam etmektedir. Türk insanına uygulanan kültür emperyalizmi neticesinde zoraki kaybettirilen tarih şuuruna tekrar sahip olunamazsa gelecek nesilleri büyük tehlikeler beklemektedir.Kaybettiğimiz tarih şuuruyla birlikte;dil,din,tarih ve kültürümüz büyük çapta erozyona uğramıştır.

Tarih şuuru insanlara mahsustur. Hayvanlar tarih yapamazlar.Onlarda “zaman ve mekan” kavramı olmadığı gibi,tecrübelerini biriktirme ve gelecek nesillere devretme kabiliyetleri de yoktur.Yani bir sığır sürüsü bizim atalarımız insanlar tarafından kesilerek yenildi,biz dikkat edelim de aynı hataya düşmeyelim diyemez.Oysa insanlar tarihte uğradıkları katliam ve soykırımlardan ders alarak aynı sebep ve sonuçlara uğramamak için uyanık olmak zorundadırlar.

İnsan toplulukları tarihsiz kalsa idi, hayvan sürülerinden farksız olurlardı.Bu günkü sahip olduğumuz kültür ve medeniyetimizi şüphe yok ki tarihimize borçluyuz.

Büyük Milletlerin, büyümelerinin ana sebeplerinden biri de tarihlerine verdikleri önemdir.Bunun için,herkes gibi biz de tarihimizi güzel bir tarzda öğrenmek zorundayız.Bu arada,elbette Selçuklu ve Osmanlı tecrübelerine de bilhassa ağırlık vermeliyiz.Çünkü bunlar , tarihimize şanla, şerefle dolu sayfalar açmakla kalmamışlar,günümüzün kültür ve medeniyetine, sosyal,ekonomik ve siyasi hayatına da ışık tutmuşlardır.

Biz sadece tarih araştırmalarıyla yetinmemeliyiz. Tarihimize ışık tutan ve Devlet-i Aliye’yi dünya lideri yapıp üç kıtaya hakim olan  bu dehaların nasıl yetiştirildiğini de iyi öğrenmeliyiz. Zira bu gün ülkeyi yönetmeye kalkan insanların yeterlilik ve başarı derecelerini tespit etmede  Türk Milleti elinde bir ölçü olsun. İşte hazırlamaya çalıştığımız ve şu anda 15.sini yazmaya devam ettiğimiz  Osmanlı padişahları serisi bu gayeye yönelik olarak Türk okuyucusunun önüne sunulmuştur.

Ulu çınarın kökleri serisinde yer alan; Osman Gazi,Orhan Gazi,Murad-ı Hüdavendigar, Yıldırım Bayezit Han ve Timur Han, I.Sultan Çelebi Mehmet Han ve II.Gazi Murat Han belgesel tarihi romanlarımız okuyucuyla buluşarak yılların tarih susuzluğunu gidermeye çalışmaktadır.

“Dünyaya nizam verenler “ serisinde yer alan; Fatih Sultan Mehmet Han, II.Sultan  Bayezit Han,Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Sultan Süleyman Han kitaplarımız da çıkarak Türk okuyucuyla buluşmuş bulunmaktadır. Ayrıca bu seride yer alan; II.Sultan  Selim Han, III.Sultan Murat Han, III.Sultan Mehmet Han ve I.Sultan Ahmet Han kitapları da baskıya hazır halde olup on güne kadar Tüm okuyucularımızın istifadesine sunulacaktır.

Otuz yılı aşkın bir zamandır üzerinde gayret ettiğimiz bu çalışma 36 Osmanlı padişahı tamamlanana kadar devam edecek, Osmanlı padişahları tamamlandıktan sonra ömrümüz kalırsa Selçuklu Sultanlarına dönüp, onlarda belgesel roman olarak okuyucularımıza sunulacaktır.
                 
Bu kitaplar tarihi kronolojiye uygun şekilde ve o günün; inanç,kültür,adet,töre ve gelenekleri göz önünde bulundurularak hazırlanmaktadır.Dolayısıyla bu lider insanlar üç kıtaya hükmeden,ayrıca dünyadaki bütün Müslümanların da halifesi olmaları sebebiyle Divan-ı hümayun toplantılarında,kılavuz olarak kabul ettikleri büyük alim ve veli zatların tekke ve zaviyelerinde,camilerde,haftalık mehasib günlerinde dinledikleri sohbet ve aldıkları derslere kısacası,o büyük padişahları büyük yapan fikir ve kültüre de yer verilmiştir.Şu anda piyasada çokça benzerleri bulunan kuru kronolojik tarih görünümünde olmadığı,piyasadaki en orijinal eser olduğu için her bir kitap büyük rağbetle karşılanmıştır.
               
Bu kitaplarda Osmanlı’nın “Fikir ve inanç sahasında mağlup etmediği bir düşmanla harp meydanına çıkmadığı “gerçeğinden yola çıkılarak her harp öncesi düşman karargahına gönderdikleri barış elçisi Müslüman alimlerle, düşman alimlerinin (Hıristiyan papazları vs.) münazaralarına da yer verilmiş, “Bizim davamız kuru bir cihangirlik davası değildir” diyen Osman Gazi ve torunlarının gerçek davası göz önüne serilmeye çalışılmıştır.
            
Bu büyük sultanların birçoğu hakkında; Türkiye ve dünyada yazılmış bağımsız bir kitap yoktur. Bu sebepten bu çalışma bu sahadaki büyük bir boşluğu da dolduracağı gibi akademik çalışma yapanlara da rehberlik edecektir. Bu kadar önemli bir sahada mükemmeli yakalamanın çok zor olduğunun idraki içindeyiz,bu bakımdan okuyucularımızın tenkitlerine ihtiyacımız var.Böylece eksiklerimizi giderip bundan sonra nesilden nesle uzanan bir Türk klasiği meydana gelsin.
            
Bütün okuyucularımı üç kıtaya hükmeden Osmanlı sultanlarıyla baş başa bırakırken, mutluluk ve esenlikler diliyorum.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
5 Zi'l-ka'de 1439
Miladi:
18 Temmuz 2018

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter