Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlıları üç kıtada altı asır yaşatan âmillerden birisi de süratli ve muntazam bir haberleşme usulüne sahip oluşudur. Posta tatarları, imparatorluğun bir ucundan öteki ucuna yılmadan haber ulaştırır, yol boyu menzillerde at değiştirir; bulamazsa valinin ahırından bile at çekip alabilirdi.

Tarih boyu insanlar posta güvercinleri vasıtasıyla veya kaleden kaleye ateş yakıp duman çıkararak ya da ok atarak haberleşirdi. Osmanlılar da bunlardan istifade etmiştir. Ama şüphesiz ki resmî ulakların, yani posta tatarlarının haberleşmedeki rolü hepsinden önce gelirdi. “Yaya kaldın tatar ağası!”, “Tatarın gidişini beğenmedim!”, “Atı alan Üsküdar’ı geçti!” gibi sözler, bu devirlerden kalmadır.

BEDAVA YOK!

Osmanlı Devleti zamanında, anayollar üzerine, derbend kalelerine benzer tarzda menziller yapılmıştı. Bunlar atlı veya yaya bir günlük yolun (takriben 35 km) sonunda kurulmuştur. Menzillerde vakıf hanları bulunurdu. Yolcular gece burada kalır; atları yemlenir; ertesi gün yollarına devam ederlerdi. Menzilde vakıf hanı yoksa, sivil şahıslar yaptırdıkları ve işlettikleri menzil karşılığında vergiden muaf tutulurlar; gerekirse tahsisat da alırlardı. Ordunun sefere çıkarken ihtiyaç duyduğu emtia da burada muhafaza olunurdu. Giderek menziller, çevre halkın mallarını ve mahsullerini getirip sattığı birer pazar yerine kavuştu. Sonra da bu menzillerde köy ve kasabalar teşekkül etti. Menzillerde devletin tayin ettiği ve vergi muafiyeti karşılığında çalışan menzil emini (menzilci), menzil kâhyası, ahır kâhyası, seyis, odacı, sürücü, aşçı gibi hizmetliler ile çevre halkından ücreti mukabilinde çalışan kimseler bulunurdu. Resmî ulakların aldıkları beygir ve iaşelerinin bedelini devlet öderdi.

Tatar ağaları ihtişamlı elbiseleriyle göz doldururdu.

AT ÜZERİNDE UYKU

Ordu sefere çıktığında, gerekirse bu menzillerde konaklardı. Bir yerden bir yere haber ve mektup götüren posta tatarları, atlarını bu menzillerde bekleyen atlarla değiştirip, süratle yollarına devam ederlerdi. At değiştirirken bile atlarından inmezlerdi. Gece gündüz at sürer; atın üzerinde yemek yer, atın üzerinde uyurlardı. Böylece imparatorluğun en uzak mesafelerine kısa bir müddet zarfında haber göndermek mümkün olurdu. Tatarlar, menzilhânede at bulamadıkları zaman, vâlinin ahırından bile at çekip almaya salahiyetli idi. Selçuklular zamanından beri var olan bu usulü, Osmanlılar geliştirmiştir. Posta tatarları, Macaristan’dan İstanbul’a, buradan da Hind denizi sahillerine, Cezayir’e, Yemen’e haber ulaştıran, ordular arasına irtibat sağlayan mühim kimselerdi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Ulak Yasaknâmesi çıkarılmıştır.

EN İYİ YOL ARKADAŞI

Posta tatarı denilen ulaklar, namuslu, güvenilir, mukavemetli, çabuk gidip gelebilsinler diye de uzun boylu, zayıf ve çevik kimselerden olurdu. İlk zamanlar Tatar asıllılardan seçildiği için bu adı aldığı söylenir. Tatarlar, at binmekte mahir bir halktır. İstanbul’da 300 tatar ve her vâlinin maiyetinde 50 vezir tatarı bulunurdu. Tatarlar, tatârân ocağı adıyla teşkilatlanmıştı. Aralarında çok sıkı bir disiplin vardı. Reislerine baştatar veya tatar ağası denirdi. Ama itibarlı ve herkesin eli mahkûm kimseler olduğundan, halk arasında her birine tatar ağası diye hitab edilirdi. Vezirler, valiler sefere çıktıklarında posta tatarları da onları takip ederdi. İçlerinden hoşsohbet olanları, yol boyu nükteli konuşup, tuhaf hikâyeler, fıkralar anlatarak serdarı ve yol arkadaşlarını eğlendirir; yol meşakkatini unuttururdu. Posta tatarıyla yolculuk, bulunmaz fırsattı. Bir de seyyahlara kılavuzluk eden tatarlar vardı. Bunların acelesi olmadığı için ufak çapta ticaret de yaparlar; evlerinde de daha fazla kalabilirlerdi.

Tanzimat devrinde tatar ağası

İKİ HAFTADA BAĞDAD

Posta tatarları pratik ama haşmetli bir kıyafet giyer; kürklü gocukları da icabında giyinmek üzere yanlarında olurdu. Böylece değişik iklimlerde yolculuk yaparken sıhhatlerini korurlardı. Ayrıca başkasının taşıyamayacağı ağırlıkta bir kuşak; ağır tabanca ve yatağanlar; havlular; çevreler, mendiller, tütün kesesi, enfiye torbası ve saire ile adeta cephane ve levazım deposu gibiydiler. Tatarların, İstanbul’dan Edirne’ye 2 günde, Şam’a 12 günde, 2300 kilometre uzaklıktaki Bağdad’a 14 günde ulaştıkları vâki idi. Dağları, ormanları, köprüsüz dereleri, yolsuz sahraları aşıp menzile ulaşmak büyük başarıdır. Yüz beygirlik bir yük ile Rumeli’den gelen tatar postalarını karşılamak, İstanbul için meraklı bir eğlence idi. Binlerce kişi heyecanla yolları doldurup, Tuna boylarından gelecek haberleri beklerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nu üç kıtada altı asır yaşatan âmillerden birisi de böyle süratli ve muntazam bir haberleşme usulüne sahip oluşudur.

Evliya Çelebi 1656 senesinde hâmisi Melek Ahmed Paşa’nın haber ve mektuplarını Van’dan İstanbul’a götürüp getiren tatarlarla yaptığı seyahati tasvir eder. Van’dan sekiz süvari, kuzeye doğru, yoldaki menzillerde beygirleri değiştirerek ve oradaki vâlilerin mektuplarını da alarak Malazgird, Hınıs, Hasankale, Erzincan, Niksar, Lâdik, Merzifon, Osmancık, Tosya, İzmit ve Gebze üzerinden 13 günde İstanbul’a vâsıl olduklarını anlatır. Tatarlara iyi maaş verilir; ayrıca taşıdıkları hususî mektup ve poliçelerden de yüzde alırlardı. Taşıdıkları zâyi olsa, ocak sandığı tarafından tazmin olunurdu. Ancak tatarlık zor bir meslekti. Evlerinde çok az kalırlar; çoğu çoluk çocuğunu arada bir görebilirlerdi. Hemen hepsi nevi şahsına münhasır insanlar idi. Cömertlikleri sebebiyle servet biriktiremezlerdi. Yaşadıkları meşakkatli hayat sebebiyle de erkenden çöküp göçerlerdi.

Postacılar uzun zaman bisikletlerle hizmet verdi.

POSTANELER KURULUYOR

XIX. asrın başlarında modern posta teşkilatı kurulmaya başlandı. Postalar, arabalarla devlet memuru postacılar tarafından taşınmaya başlandı. Menzilhâneler, postaneye dönüştürüldü. Tatar ağaları postacı olarak resmî kadroya alındı. Ülkede posta işleri hususî olduğu için, ecnebilerle ait postaneler de vardı. Bunlarla rekabet, resmî posta teşkilatının gelişmesini sağladı. O zamanlar posta ücretini gönderen öderdi. Posta, alıcıya postanede teslim olunurdu. Uzak köylere postayı müvezziler götürüp alıcıdan ayrıca ücret alırdı. 1863’te posta pulu kullanılmaya başlandı ve alıcıdan hiç ücret alınmaz oldu. Ancak resmî postanelerin sayısı mahdut idi. Çoğu yerde posta taşıma işini gayrıresmî postaneler ve tatar ağaları sürdürdü. Bunlar maaşlı değildi. Taşıdıkları yük, hatta pullu mektuplar için alıcıdan ücret alırdı. Posta, arabalarla, sonraları tren ve gemilerle taşınırdı. İstasyon ve liman postanesinden postayı tatarlar alıp, gideceği yere kadar götürürdü. Daha ötesi için gerekirse başta bir posta tatarı devreye girerdi.

POSTAAA!

İki belde arasındaki posta nakliyatı görülmeye değerdi. Postayı alan tatar ağası, bir sürücü, yanında asayişin durumuna göre atlı jandarmalar ve posta taşımaya mahsus beygirlerle yola çıkardı. Yükler su geçirmez meşin, üstten atma kapaklı bavul şeklinde çantalar içindeydi. En önde sürücü, arkada yükler, en arkada tatar ağası ve zaptiyeler giderdi. Geçilen yerlerde tatarlar gür sesleriyle “Postaaa!” diye bağırarak postanın geldiğini halka haber verirdi. Meraklısı posta menzilinin önünde toplanırdı. Şam’dan güneydeki beldelerde posta hecin develeriyle naklolunurdu.

Tatar teşkilatı 1918 yılında kaldırıldı. Posta, yine tren, gemi ve arabalarla taşınırdı. Ancak istasyonlara gelen postayı uzak belde ve köylere sivil postacılar götürürdü. En çok fiyat kırana bu iş ihale edilirdi. Bu usul, cumhuriyetten sonra da epeyi devam etti. Çocukluğumda böyle postacı ve müvezzileri tanıdım. Meselâ -Allah rahmet eylesin- bir Mazhar Dayı vardı. Posta ihalesini hep o kazanırdı. Tren istasyonundan günlük postayı alır, yetmiş kilometre ötedeki tren uğramayan kasabaya götürürdü. Buradan da gönderilecek postaları alıp getirir; trene teslim ederdi. Kasabaya yaklaşınca, güya dolu dizgin gelmiş intibaını vermek için atını mahmuzladığı söylenirdi. Bu gelen postaları da atlı müvezziler köylere götürürdü. Köy muhtarı tesadüfen kasabaya gelmiş ise, nimet bilip köyünün postasını ona teslim ederlerdi. İki belde arasındaki mesafe uzaksa, iki beldenin postacıları orta yerde buluşup postayı yekdiğerine teslim ederdi.

PAŞAYA KELLE Mİ GÖTÜRÜYORSUN?

Posta tatarlarının, bir de ihzar, yani gerektiğinde bir kimseyi mahkeme veya bir devlet dairesinde hazır etmek vazifesi vardı. Hatta idam edilen şahısların kıl torbalar içindeki kellelerini posta tatarları at çatlatan bir süratle İstanbul’a veya vilâyet merkezine götürürdü. “Acelen ne? Paşaya kelle mi götürüyorsun?” sözü bundan kalmadır.

GÖRÜLMEYE DEĞER BİR TÜRK ŞÖVALYESİ

XIX. asır başlarında Anadolu’yu gezen İngiliz amirali Sir A. Slade anlatıyor: Posta tatarları çok yakışıklı, çevik kimselerdir. Üsküdar’dan yola çıkarken hayat, neşe, sıhhat ve hareketlilik numunesidir. Saçı sakalı itina ile aranmış; kılık kıyafeti yerindedir. Kalpağı hafif öne yatmış; ihtişamlı elbisesi, atının eğer takımları, belindeki gümüş kakmalı tabancaları, kehribar ağızlı çubuğu ile cidden görülmeye değer bir Türk şövalyesidir. Fakat kendisini bir de uzun yoldan dönüşte görmelidir. Onu, doğurup büyüten anası bile tanıyamaz. Yüzü sapsarı, yanmış ve çökmüştür. Saçı, sakalı toz toprak içindedir. Elbisesi çamurdan rengini kaybetmiştir. Atı durunca kendini yere zor atar. Ağrı ve sızı ile bitkin haldedir. Çubuğunu yakmaya mecali kalmamıştır. Ata tekrar yardımla binebilir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

“HÜRRİYET” VAADİYLE İLAN EDİLEN MEŞRUTİYET OSMANLI’NIN SONUNU HAZIRLADI

Bundan tam 100 yıl önce bugün, saray meşrutiyet ilanına mecbur edilmişti. Meclis toplanmış, 23 Temmuz hürriyet bayramı günü olmuştu. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti’nde rejim değişti. İktidar, ordu ile bürokrasiye geçti.

23 Temmuz 2008 II. Meşrutiyet tecrübesinin yüzüncü yıl dönümüdür. Bu, yakın tarihimizin çehresini değiştiren en mühim hâdise sayılabilir. Böylece Osmanlı Devleti’nde rejim değişmiş; ülke idaresindeki güç odakları tamamen farklılaşmıştır. İktidar, el ele veren ordu ile bürokrasiye geçmiştir.

Meşrutiyet padişahı Sultan II. Abdülhamid

İLK TEŞEBBÜS 32 YIL ÖNCE

Bizde ilk meşrutiyet tecrübesi 1876 tarihlidir. Aslında Osmanlı Devleti hiçbir zaman Avrupa’daki emsalleri gibi bir mutlakiyet olmamıştı. Çünkü idareyi kısıtlayan kanunlar vardı. Din ve geleneklerden kaynaklanan bu kanunları hükümdar bile değiştiremezdi. Padişah, her istediğini yapmaktan mahrum idi. Fransız ihtilalinden sonra yayılan hürriyet ve serbestlik düşünceleri Osmanlı ülkesinde de yayıldı. Kendilerini geleneklerin tahdidi altında görmek istemeyen bir entelektüel grup teşekkül etti. Bunlar hürriyetin beşiği olarak bildikleri Fransa’ya hayran idiler. Zamanla bürokraside de kendilerine taraftar buldular. Böylece 1876 yılına gelindi. Sultan Aziz tahttan indirilip yerine yeğeni Sultan V. Murad geçirildi. Yeni padişah meşrutiyete yanaşmadı. O da tahtını kaybetti. Şehzade Abdülhamid Efendi, ihtilalcilerin başı olan Midhat Paşa’ya meşrutiyet ve anayasa sözü vererek tahta çıkmaya muvaffak oldu. Meclis toplandı. Prusya ve Belçika’dakine benzer bir Kanun-ı Esasî (anayasa) hazırlandı.

KİMSEYE YARANAMADI

Meşrutiyet hükümeti, ülkeyi 93 Harbi felâketine sürükledi. Ruslar galip geldi. Mağlubiyetin faturası çok ağır oldu. Ülke topraklarının mühim kısmı kaybedildi. Tarihte emsali görülmemiş bu felâket üzerine padişah meclisi feshederek meşrutiyeti askıya aldı. Kanun-ı Esasî yürürlükte kaldı ama, bir daha seçim yapılmadığı için meclis toplanamadı. Padişah, harbin zararlarını diplomatik yollardan hafifletmeye çalıştı. 30 sene saraydan yönettiği ülkeyi, maarif, ziraat, ticaret ve sanayi bakımından geliştirmeye çalıştı. Demir yollarına ehemmiyet verildi. Bugün en iyi işleyen müesseselerden çoğu, bu zamandan kalmadır. Sultan Hamid, Avrupa’nın güçlü devletleri arasında bir denge siyaseti gözetti. Balkan devletçiklerini ve ülkedeki gayrımüslim cemaatleri birbiriyle hasım hâlinde tutmaya itina etti. İslâm birliği siyaseti adına dünya Müslümanları üzerinde halifelik nüfuzunu vurguladı. Bu da en çok zamanın önde gelen sömürgeci devletlerini endişelendirdi. İngiltere, bu asırda dış siyasetini halifeliği kaldırmak, hiç değilse Sultan Hamid’i tahttan indirmek üzerine kurdu.

Meşrutiyet’in ilanını müteakip çıkarılan kartpostallardan biri. Üzerinde Enver Paşa’nın resmi. Hürriyeti temsil eden nazlı bir genç kız. Altta meşrutiyetin ilanı için dağa çıkan Balkan komitacıları. Türk bayrağının altında belli belirsiz Alman Çeşmesi silüeti. Ve ihtilalden kalma Fransızca sloganlar: Hürriyet! Adalet! Müsâvat! Uhuvvet! En altta şöyle yazıyor: “Yaşasın Anayasa!”

HÜRRİYET BAYRAMI

Padişah, barışı korumaya da azami itina gösterdi. Zamanında tek bir savaş oldu. Yunanlıların Girit’e tecavüzü üzerine çıkan 1897 harbinde, Osmanlı ordusu, İngilizlerin altı ayda geçemez dedikleri Termofil Geçidini 24 saatte geçip Atina’ya girdi. Bu, Osmanlı Devleti’nin kazandığı son zafer oldu. Ancak maliyeyi mahvetti. Paranın değeri düştü. Maaşlar zamanında ödenemez oldu. Bu da asker ve memurları padişaha düşman etti. Dine ve geleneklere sıkı bağlılığı sebebiyle, zabt-u rapta girmek istemeyen çok kimsenin husumetini çekti. Hatta ailesi efradına bile yaranamadı. 1896 yılında rejim muhalifleri, İttihat ve Terakki Cemiyetini kurdu. Mason kulüpleri tarzında teşkilatlanıp çalışan bu cemiyet, bilhassa askerler ve memurlar arasında hızla taraftar buldu. 1908 yılında Selânik’teki Üçüncü Ordu subayları ayaklanıp, askerî müfettiş Şemsi Paşa’yı vurdu. Bunun üzerine saray, meşrutiyet ilanına mecbur oldu. Tarih, 23 Temmuz (eski takvimle 10 Temmuz) idi. Meclis toplandı. Bu tarih hürriyet bayramı ilan edildi. Halk, Fransız ihtilalindeki gibi, “Hürriyet, Müsâvat (Eşitlik) ve Uhuvvet (Kardeşlik) sloganları ile sokağa döküldü. Her taraf bayraklarla süslenmişti. Yakalara meşrutiyet kokartları takılıyor; meşrutiyet kartpostalları yok satıyordu. Bandolar, Yaşasın Vatan! Yaşasın Millet! Yaşasın Terakki Cemiyeti! çığlıkları arasında marşlar çalıyorlardı.

SANSÜR KALKIYOR

Meşrutiyet devrinin ilk icraatı sansürün kaldırılması oldu. O zamana kadar gazeteler umumî ahlâk ve âdâba aykırı, asayişi bozucu, halkın zihnini karıştırıcı neşriyat yapamazdı. Kitaplar da, dine, ahlâka ve ilmî prensiplere uygunluğu bakımından tedkik edilip izin verilmedikçe basılamazdı. 24 Temmuz günü gazeteciler toplanıp, müsveddeleri sansüre vermeme kararı aldı ve gazeteler böylece basıldı. 24 Temmuz sonradan gazeteciler bayramı kabul edildi. Mamafih daha sonra darbecilerin sansürü, Sultan Hamid devrini mumla aratmıştır. Sansür kalkınca, gazeteler her gün Sultan Hamid ve devr-i sâbık (eski devir) aleyhinde neşriyat yaptılar. Olmadık söz ve iftiralarla padişahı lekelemeye çalıştılar. Hatta patırtının önde gideni gazeteci Abdullah Cevdet, sonradan, “Sultan Hamid aleyhinde yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da harbiye talebelerinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu’ndan denize atılması idi” demiştir. Bu neşriyat öyle bir hal aldı ki, halk bile padişahı gözden çıkarttı. Benzeri durum, 1961’de Adnan Menderes için de bahis mevzuu olmuştur.

PADİŞAH GİTTİ FAKAT...

İngiltere, kurulmasına yardım edip, el altından desteklediği İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, Germanofillerin, yani Alman sempatizanlarının eline geçtiğini görünce, bir karşı darbe yapıp, idareyi Anglofillere, yani İngiliz sempatizanlarına teslim etmek istedi. İttihatçıların Meşrutiyeti korumak üzere İstanbul’a mevzilendirdikleri avcı taburlarında isyan çıkarttı. İstanbul karıştı. Kan gövdeyi götürdü. Çevresine itimadı kalmayan padişah, müdahale edemeyip, seyretmekle yetindi. Selânik’te toplanan başı bozuk gönüllüler Hareket Ordusu adıyla İstanbul’a yürüdü. İsyandan padişah mesul tutulup tahttan indirildi. İngilizler, iktidarı ele alamadılar ama, halifelik gücünden tırstıkları Sultan Hamid’den kurtuldular. Meşrutiyet ile ülkede çok partili ve demokratik bir idare kuruldu. Ancak bu durum, birkaç sene devam etti. İttihatçılar, 1913’te darbe yapıp iktidarı ele aldılar. Sultan Hamid zamanında görülmeyen bir baskı ve sindirme politikası yürüttüler. Tecrübesizlikleri ve ihtirasları ile memleketi harblere sürükleyip, felâketini hazırladılar. İttihatçıların düştüğü 1918 yılında meşrutiyet yeniden kuruldu. Osmanlı Devleti, 1922 yılına kadar, bugün İngiltere, İsveç gibi ülkelerde ancak rastlanan bir demokrasi ile yönetildi. Ancak bu yeni demokratik rejimin ömrü kısa oldu.

YALANDAN KİM ÖLMÜŞ?

Sansür kalkınca, gazeteler her gün Sultan Hamid ve devr-i sâbık (eski devir) aleyhinde neşriyat yaptılar. Gazeteci Abdullah Cevdet, sonradan, “Sultan Hamid aleyhinde yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da harbiye talebelerinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu’ndan denize atılması idi” demiştir.



Sultan Mehmed Reşad’a mesanesinden bir ameliyat yapılacaktı. Güçlükle yürüyerek ameliyat masasının önüne gelince ellerini açarak ve kıbleye teveccüh ederek, dokunaklı bir duada bulundu:
-Ya Rabbi! Milletimin ve memleketimin bütün mukadderatını hayırlara tahvil et! Eğer memleketim ve milletim için muzır olacaksam bu ameliyat masasından beni kaldırma!.. dedi. Etrafında bulunanlarla helalleştikten sonra ameliyat için cesaret ve metanetle yattı.Ameliyat başarıyla geçtikten sonra, kendisini tebrike gelenlerin; “Mâşaallah! Büsbütün iyileştiniz. Artık yüz seneden fazla muammer olursunuz!” gibi sözlere Sultan Reşad:
-Ne kadar yaşayacağımızı biz bilemeyiz. Ancak Cenâb-ı Hak bilir. Mukadder ne ise ömrümüz o kadar olur. Yalnız diyebiliriz ki:Bin yıl yaşasak yine cihan bu ,Gerdiş bu, zemin bu, asuman bu!..


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle her isteyen dükkân açamazdı. Her şehirdeki esnafın sayısı mahduttu. Çıraklıktan yetişip, kalfa ve usta olmadan dükkân açmak hayaldi. Osmanlı cemiyetinde esnafın mühim ve itibarlı bir mevkii vardı. Esnaf ve sanatkârlar, icabında cemiyete yön verebilen bir baskı grubuydu.

Roma ve Bizans’taki gibi kontrollü ekonominin hâkim olduğu Osmanlı Devleti’nde isteyen esnaf, istediği zaman ve yerde dükkân açıp sanat icra edemezdi. Çünki kontrollü ekonomide, işsizlik, pahalılık ve kıtlığa engel olmak ve böylece sosyal dengeyi temin etmek için, üretim gerek mal çeşidi ve gerekse mal miktarı bakımından tahdit edilmiştir. Üretilen malın kalitesi ve rekabet de kontrol altındadır. Bu kontrolleri temin için de esnaf sıkı bir şekilde teşkilâtlanmıştır. Böylece arzu edilen kontrolü esnaf kendisi temin eder; devlet de bunu denetler.

Şehirlerde dükkân yahud imalâthâne sayısı dondurulmuştu. Mesela İstanbul’da, 200 terlikçinin bulunduğu XVII. asır ortalarında ne yeni bir terlikçi dükkânı açılabilir; ne de dükkânlardan biri kapanabilirdi. Hatta dükkânlar hüviyet değiştiremezdi. Mesela Çemberlitaş’taki bir terlikçi dükkânı, Çarşıkapı’ya nakledilemezdi. Bunun için devletin izni aranırdı. Bu sınırlandırmaya ustalık veya gedik usulü denilmektedir.

GEDİK BULMAK LÂZIM

İlk zamanlar her esnaf kendilerine mahsus çarşılarda icra-yı faaliyet ederdi. Uzak mahallelerde oturanların bu çarşılara gelmelerindeki zorluk nazara alınarak, esnafın bu mahallelerde de dükkân açmasına imkân tanındı. Ancak herkesin istediği yerde dükkân açamaz ve kendi sanatlarından başka faaliyette bulunmazdı. Gedik, ticaret ve sanatkârlara devletçe tanınmış bir imtiyaz idi. Esnaftan biri sanatını terk ettiğinde, kendisinin mâlik olduğu ustalık hakkını, esnaf içinden yetişmiş bir kalfaya ücretle devredebilirdi. Aynı zamanda âlet ve edevâtını da satmış olurdu. Böylece ustalık hakkıyla beraber alınıp satılan veya devir-teslim edilen âlet ve edevâta da gedik denilmiştir.

Zamanla âlet ve edevâtı olmasa bile, ustalık hakkı devredildiği zaman yeni usta gedik sahibi sayılmıştır. Gedik sahibi ölünce, dükkânı başında bulunup çalışmak şartıyla evlâdına kalırdı. Evlâdı yoksa veya çocuk baba mesleğini terk etmiş ise, o gedik boşalmış sayılır; o işi yapmaya lâyık bir kalfaya devrolunurdu. Dükkânı devralan kalfa artık usta sayılır ve eski gediklinin vârislerine peştemallik denilen bir bedel öderdi. Bu muameleler esnaf defterine kaydolunurdu. Esnaf olabilmek için ilkmektebi bitirdikten sonra bir ustanın yanına çırak girilirdi. Usta, üç sene kadar o sanatın inceliklerini çırağa öğretirdi. Usta, o işi öğrendiğine kanaat getirirse, esnaf kıdemlileri huzurunda imtihan olunurdu. Dinî ve esnaf ahlâkını alâkadar eden sualler sorulur; sanatına dair bir eser yapması istenirdi. İmtihanı geçerse, çırağın beline bir merasimle peştemal (önlük) kuşandırırdı. Çırak, aynı dükkânda kalfa olarak çalışmaya devam ederdi. Boşalmış bir dükkân bulursa, devralır ve usta olarak kendi işini bu dükkânda icra ederdi. Bunun için de esnaf loncasında çırak çıkarma adı verilen bir merasim yapılırdı.

EDEBÂLİ DE ESNAF ŞEYHİYDİ

Her esnaf zümresinin gedik sahibi ustalarının kurduğu, tarîk-i fütüvvet denilen; sonradan da esnaf loncası adını alan bir teşkilâtı vardı. Gerektiği kadar kalabalık olmayan bir esnaf zümresi lonca kuramaz; benzeri işi yapan bir loncaya yamak olurdu. Meselâ, çizmeciler, mestçiler, terlikçiler ve eskiciler, pabuççu esnafının; tellâklar, hamamcı esnafının yamağı idi. Osmanlılar bu esnaf teşkilâtını Selçuklulardan devralmıştır. Bunlar, aynı zamanda tasavvufî birer müessese idi. Esnaf, tekke ve mescidlerde toplanırdı. O zamanlar esnaf, birbirine ahî diye hitab ederdi ki, Arapça “kardeşim” demektir. Ahi şeyhleri, Selçuklu devletinin çöküşünden sonra Ankara ve havalisinde bir hükümet bile kurmuşlardı. Osman Gâzi’nin kayınpederi Şeyh Edebâli de bir ahi şeyhi idi.

Gayrimüslimlerin de esnaf arasında çoğalması ve teşkilât kurmak istemeleri üzerine XVII. asrın ortalarında tarîk-i fütüvvetler, esnaf loncalarına dönüştürüldü. Loncalar, her esnaf zümresinin toplu olarak bulunduğu ve aynı zenaati işleyenlerin çalıştığı bir çarşı boyunda, bir han içinde açıldı. Başına da kethüdâ ile yiğitbaşı geçirildi. Bir müddet sonra aynı kethüdânın riyaseti altında Müslüman ve gayrimüslim loncaları olarak ikiye ayrıldı.

ESNAF TEŞKİLÂTI

Esnaf teşkilâtının başında, esnafın hayat boyu seçtiği şeyh bulunurdu. Sonradan buna lonca ustası dendi. Evliya Çelebi, İstanbul’da 105 esnaf şeyhi olduğunu söyler. Lonca ile hükümet arasında irtibatı kethüdâ (kâhya) temin ederdi. Esnaf, kendi arasından kethüdâyı seçer; kâdıya bildirir; kâdı tahkikat yapıp uygun görürse hükümetçe tayini yapılırdı. Hükümetçe esnafa yapılacak tenbihler, esnaftan istenecek yardımlar, narhlar, esnafa kethüdâlar tarafından bildirilirdi. Kethüdâ, ayrıca esnafın kanun ve nizamlara, narha riayet edip etmediğini de kontrol ederdi. Esnafın istek ve şikâyetlerini hükümete bildirirdi. Bu sebeple kethüdânın hem esnaf, hem de hükümet nezdinde itibarlı bir kimse olması lâzımdı. Yoksa mesela esnaf yolsuzluklarına göz yumarak menfaat temin etmesi işten bile değildi. Esnaf, yolsuzluğunu gördüğü kethüdâyı kâdıya şikâyet ederek vazifeden alınmasını isteyebileceği gibi; hükümet de yolsuzluğunu gördüğü kethüdâyı azledebilirdi. Tanzimat’tan sonra liberal ekonomiye geçildi. Loncalık usulü hafifledi. 1909 tarihinde esnaf loncaları kaldırıldı. Cumhuriyetten sonra yerlerini esnaf cemiyetleri ve ticaret odaları aldı.

PABUCU DAMA ATILMAK

Esnaf ahlâkına uymayan veya standart harici mal imal eden esnaf, kendi şeyh ve ihtiyarlarından mürekkep mecliste muhakeme olunup cezalandırılırdı. Esnaf, ayrıca kâdı ve ihtisap ağası tarafından da teftiş edilir; mahkemelik bir iş varsa, icabına bakılırdı. Kethüdâ bey, gerekli gördüğünde esnaftan birini bir müddet için faaliyetten men edebilirdi. Standarda uygun olmadığı için, yaptığı pabuçlar ceza olarak dükkânının damına atılan pabuççu, pabucu dama atılmak tabirinin de doğmasına sebebiyet vermiştir.

HER SABAH BESMELEYLE AÇILIR DÜKKÂNIMIZ

Her çeşit esnafın uyması gereken dinî ve ahlâkî prensipler, fütüvvetnâme adındaki kitaplarda yazılı idi. Esnaf, ustalık alırken, bunlardan imtihan olunurdu. Bu kitaplarda, her sanatı, mesleği ilk defa kimin icra ettiği yazılır; bu zât, o esnafın pîri addedilirdi. İdris Nebi, terzilerin; Selman-ı Fârisî, berberlerin pîri idi. Bir tek dellâlların pîri yok, derlerdi. Berber dükkânlarının duvarında ekseriya şu beyit asılı olurdu: Her sabah besmeleyle açılır dükkânımız, Selmânı Fârisîdir, pîrimiz, üstâdımız.

ORDU ESNAFI

Bir de ordu esnafı vardı. Bunlar sefer müddetince ordunun ihtiyaçlarını temin ile mükellef idi. Ordu sefere çıkmadan, her esnaf zümresinden talipler, kethüdâlarına müracaat eder; kendi loncası seferli denilen ordu esnafını tesbit ederdi. Ordu esnafına, kâdı huzurunda, sefere zorla götürülmediğine ve seferde lâzım gelen hizmeti taahhüd ettiğini gösteren bir vesika imzalatılırdı. Seferli esnaf, sefer esnasında ordu mensubu sıfatıyla faaliyetini icra ederdi. Hizmetleri karşılığında askerden ücret alır; harb ganimetlerinden de istifade ederdi. Halktan zeki ve kabiliyetli çocukların askere alınmasına yarayan Devşirme Kanunu kalktıktan sonra, yeniçeri ocağı esnaf ile dolmuştur.

YARDIM SANDIĞINDAN İŞ GÖREMEYENE MAAŞ

Esnaf teşekküllerinin birer yardım sandığı vardı. Kethüdânın nezareti altında idi. Mesela dükkânı yanan, hastalanan ve çalışamayacak durumda olan esnafa buradan para verilirdi. Sandığın gelirleri şunlardı: Çırağın kalfalığa, kalfanın da ustalığa yükseltildiği peştemal kuşanma merasiminde ustaların verdiği paralar; çırak, kalfa ve ustaların, keselerinin gücüne göre, haftalık veya aylık aidatları; sandıkta biriken paranın murâbaha yolu ile getirdiği gelir; zengin esnafın, sandığa yaptığı vasiyetler; sandık demirbaşlarının (meselâ bakır kap kacak takımlarının) kiraya verilmesi suretinde gelen gelir. Esnaf, senenin belli günlerinde kıra çıkarak, etli pilav yer, oyunlar oynar, eğlenirdi. Çok renkli geçen bu esnaf gezintilerine, halktan da katılanlar olurdu.



“Görmedin mi Alişimi Tuna Boyunda” kitabımız roman yarışmasında dereceye girdikten sonra “Aliş geliyor Aliş!” diye naralanmış, Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından basıldığında da “Aliş geldi Aliş” diye sevinç çığlıkları atmıştık.
Aradan altı ay geçti, okuyuculardan “Halil Bey, Aliş nerede? Gezmediğimiz ne Tuna ne de Fırat boyu kaldı ama Aliş’i bulamadık, Aliş nerede? Yoksa sen de mi bizi dolduruşa mı getirdin?” şeklinde mesajlar gelmeğe başladı.
Herhalde dikkatten kaçmış. Biz, 1 Şubat 2008 tarihli yazımızda, “Evet, Alişimiz, beyaz atlımız geldi, kır atının üzerinde, ‘Bırakın medyatik kahramanların peşinde koşmayı, derdinizin dermanı kendinizde, kendinize gelin, Aliş sizsiniz, Aliş’i başka yerde aramayın, Aliş sizin içinizde’ diyerek geldi” demiştik.
Yani Aliş’i başka yerde aramak yok. Aliş bizim içimizde.
Atalar, “Kendine gel”, “Derman aradım derdime/Derdim bana derman imiş/Burhan aradım kendime/ Kendim bana burhan imiş”, “Ne ararsan kendinde” demiş.
***
İçimizde iki ses var, hangisi Aliş?
“Benim ben, her şey benden sorulur, makam, mal, para, her şey benim için, ben en iyiyim, en güçlüyüm, en ustayım, en zekiyim, en bilgiliyim, ben en iyi bilirim” diyen değil...
Aliş;
“...... değil miyim?” sualine “belâ-evet” diyen,
Üzerindeki mal, mevki, makam, bilgi gibi nimetler çoğaldıkça buğday başağı gibi boyun büken,
Bir efsunlu güzelin cazibesine kapılıp “evet” sözünü unutan,
Erlikten erenliğe yol arayan,
Gülde sonsuz güzellikleri görendir.
***
Aliş’i aramak; hakiki spor,
Aliş’i bulan da en yaman sporcudur.
Haydi, var mısınız, Aliş’i aramağa, gerçek sporculuğa soyunmaya...
“Arayan bulur” denmiş...
Sözü sözlerin en üstünü olan “Hakkı, hakikati arayanı kavuşturacağım” buyurmuş.
Biz neyi arıyoruz, neyin peşindeyiz?
İş, arayabilmekte...
Kavuşmak kesin, ama neye?
İçindeki Alişi bulan, Tuna Boyundaki Alişi de bulacaktır, kimsenin şüphesi olmasın.


Kul hakkına özen gösteren Sultan Süleyman, bu konuya duyduğu titizlik nedeniyle "Kanuni" lakabını almıştır. Budin Seferinden dönen ordu, yolların darlığı sebebiyle tarlalardan geçmek zorunda kalmıştı. Bu sırada bir köylü, elindekini padişahın atının geçtiği yere fırlatınca at ürkmüş, köylü de yakalanarak padişahın huzuruna getirilmişti.

Osman Gazi Taht

Sultan Süleyman köylüye:
-Derdin nedir de böyle yaptın? diye sorunca,
Köylü:
-Biz fakir köylüleriz. Askerlerinizden bazıları, bizim yeni ektiğimiz tarlalardan geçtiler. Ya bu zararı ödersiniz, ya da sizi şikayet ederim, demiş.
Bunun üzerine Kanuni köylüye:
-Peki bizi kime şikayet edeceksiniz? diye sormuş.
Köylü:
-Siz Kanuni değil misiniz? Sizi kanuna şikayet ederiz, deyince Sultan Süleyman çok memnun olmuş ve hemen köylülerin zararlarını hesaplattırıp zararı ödemiş.



Bir Kırkpınar daha geride kaldı. Kırpınar’lara damgasını vuranlar vardır. Kimisine ağalar, kimisine bakanlar, kimisine de pehlivanlar damgasını vurdu. 647. Kırkpınar’a ise damgasını vuran ‘kura’ oldu.
Çocukluğumuzda panayırlar vardı. Yılda bir yıl yapılır, hem alış veriş, hem eğlence hem de güreşler için bir fırsat olurdu. Ve tabii ki bu panayırların üç kağıtçıları eksik olmazdı. Ters kapatılmış iki fincan, birinin altında kara bir düğme bulunurdu. Üç kağıtçı, cam bir zemin üzerinde iki fincanı hızla hareket ettirir, sonra durdurup, “Bul karayı al parayı” derdi. Tahmin ettiğin fincanın önüne parayı koyar, düğmeyi bulmuşsan koyduğun paranın beş veya on katını alırdın. Bulamazsan paran üç kağıtçıya giderdi. Ama ne işse kimse bir türlü karayı bulamazdı.
Günümüz Kırkpınar’ındaki işler “Bul karayı al parayı” dümenine benzedi. Herkes, karayı bulup parayı alma, Kırkpınar’dan geçinme, bire beş kazanma derdinde. Bu yetmezmiş gibi bir de kura sistemi geldi ve Kırkpınar’da işler tam panayır gösterisine döndü.
Güreşlere Kırkpınar geleneğinde olmayan zaman sınırlaması geldi. Ses çıkarmadık, çünkü güreşler planlanan zaman içinde bitmeliydi. Puanlama süresi getirildi. Arkasından altın puan denildi. Altın puan, güreşleri itiş kakışa çevirince güreşseverlerin itirazıyla kaldırıldı yerine “kura sistemi” getirildi. Kısacası kaş yapayım derken göz çıkarıldı. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olduk.
Pehlivanları güreşe zorlamak, güreşlerin uzamasına mani olmak için “kura sistemine” geçildi. Güreşler uzamıyor ama ne yazık ki güreş de olmuyor. Tam tersi iddialı olmayan pehlivanlar güreşe girmeyerek işi kuraya götürüyorlar ve şanslarını yüzde elliye çıkarıyorlar. Kura sistemi, Kırkpınar’ın özüne de, sözüne de aykırı. Kırkpınar, çalışanların kazandığı yer olmalıdır, şansı olanların değil.
Çare, kule hakemlerinde. Kule hakemleri, puanlama güreşi sırasında her iki güreşçinin durumuna bakacaklar, çok çalışanı galip ilan edecekler.
Bizden söylemesi.
Gelelim, bu seneki Kırkıpnar’da dikkatimizi çeken diğer hususlara.
Cazgırların kulağı çekilmeli. Ona buna yağ çekmekten, özellikle de siyasileri allı-ballı tanıtmaktan vazgeçmeliler. Bu sene Meclis Başkanını tanıtırken yuh sesleri çıkar gibi oldu, tanıtım biraz daha devam etseydi, tam bir rezalet patlak verecekti.
Pehlivanların peşrevi eksik yapmamaları sağlanmalı. Peşrev, başlı başına bir destandır, Türk oğlunun dünya görüşünü, Türkistan’dan Avrupa’ya akışını, hakimiyet simgelerimizi canlandırır, anlayana, ciltlerle anlatılamayanı anlatır. Göze, gönle ve akla hitap eder. Ne yazık ki günümüzde pehlivanlar, İstiklal Caddesinde piyasa yapar gibi peşrev çıkarıyorlar.
Kırkpınar ve yağlı güreşle ilgili teknik, kültürel her türlü değişik, akademisyenlerin, tarihçilerin denetiminde yapılmalı, mutlaka danışma kurulu teşekkül etmeli. Tıpkı Anıtlar Yüksek Kurulu gibi, bu kurulun oluru alınmadan yağlı güreşin tek çivisine dokunulmamalı.
Gecikmeden, Kırkpınar Enstitüsü ve Müzesi kurulmalı, arşivlemeye gidilmelidir.
Bu sene Kırkpınar’da güzel şeyler de oldu. Kırkpınar Sempozyumu’nun dördüncüsü gerçekleştirildi.
Ne yapalım bizim elimizden de “meli... malı...” demekten başka bir şey gelmiyor.
Yine de Kırkpınar’la ilgili “meli... malı...” diye nutuklardan vazgeçilmeli, icraata başlanmalı diyerek “meli... malı...” demekten kendimizi alamıyoruz.
Ne yapalım karayı bulanın parayı aldığı bu devirde bize “meli... malı...” diye ahkam kesmek kalıyor
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
9 Şaban 1439
Miladi:
25 Nisan 2018

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter