Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fas’tan Orta Asya’ya uzanan İslam coğrafyasını kuşatan Büyük Orta Doğu, dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahiptir. Bölgenin yakın tarihi, bu sebepledir ki, işgal ve petrol ile başlar. Ticaret yollarını ve yer altı kaynaklarını ele geçirmeyi amaçlayan batılı ülkeler, 1880’lerden itibaren bu toprakları işgal etmeye başladı. Abdülhamid Han’ın devrilmesinin asıl sebebi de petroldür. Petrolün Batı için vazgeçilmezliğini anlayan Sultan Abdülhamid, 1898 yılında Musul petrol bölgelerini “Mülkü Şahane” (Özel Mülk) ilan etmişti. Meşrutiyet düzeniyle imparatorluğu yıkılışa ve 1. Dünya Savaşı’na sürükleyenler de petrol rüyasına yatıyordu. 1. Dünya Savaşı’ndan 2. Dünya Savaşı’na kadar devam eden süreçte Fas’tan Kafkasya’ya uzanan İslam devletleri bağımsızlıklarını ilan etti. Bağımsızlık sonrası İslam coğrafyası zulüm tarlasına döndü. Şiddet ve çatışmadan uzak huzurun hakim olduğu tek bir gün yaşanmadı. 2. Dünya Savaşı’nı takiben, bu coğrafyada Batı çıkarlarını savunma görevini Amerika Birleşik Devletleri üstlendi. 1950’li yıllarla birlikte kurulan NATO ve VARŞOVA paktlarının en önemli çatışma alanı Orta Doğu petrol bölgeleriydi. ABD, Sovyet Rusya’nın petrol bölgesine ve sıcak sulara inmesini engellemek için “İslamcı” hareketlere büyük destek verdi. Petrol adına açılan küresel savaşta iktidarlar devrildi, iktidarlar kuruldu. 1952’de Sovyet yanlısı Yarbay Cemal Abdunnasır liderliğindeki Hür Subaylar Komitesinin Mısır’da ihtilali, aynı yıl Batı yanlısı Emir Hüseyin’in Ürdün’de işbaşına gelişi; 1958’de Irak’ta Sovyet yanlısı General Kasım’ın yönetimi ele geçirmesi; 1963 yılında Suriye ve Irak’ta Baas Partisi dönemlerinin başlaması hep bu küresel stratejik savaşın sonuçlarıdır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını takiben ABD ve İngiltere’nin önünde rakip kalmadı. 1991’deki Körfez Savaşı ve 2003’teki Irak işgaliyle, 19. yüzyılın sonundan itibaren mücadele ettikleri Irak petrolünü avuçlarına aldılar. Petrol savaşında bundan sonrası ise günümüzde yaşananlar. Petrol gelirleri, emperyalist batılı şirketler ile iş birlikçi oligarşik bir sınıf arasında taksim edilmektedir. Churchil’in Filistin için kullandığı tabir bugün Irak’ta gerçeğin ta kendisi olmuştur.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Nevruz’un Farsça yeni gün demek olduğu ve eski İran takviminin başı olan 21 Mart gününe tekabül ettiği malum. İran mitolojisine göre Nevruz, Perslerin ilk hükümdarı efsanevî Cem’in tahta çıkış tarihi imiş. Bunu yılbaşı yapıp dinî ve millî bayram ilan etmiş. Her sene bu günde mücevherli kaftanıyla debdebeli tahtına oturur, güneşin ilk ışıklarının üzerine vuruşunu haşmetli bir merasim hâlinde herkese seyrettirirmiş. Zerdüşt dininin mukaddes kitabı Avesta’da yazdığına göre 700 sene yaşamış, 300 sene İran’da kimse hasta olmamış. İran’a altın devrini yaşatmış; adaletle hükmetmiş; sonraları yoldan çıkıp kendisini tanrı ilan ettirmiş. Tarihî vesikalara bakılırsa, Cem’in tahta çıkışı miladdan önce 700 yılıdır. 25 yıl tahtta kalmıştır. Görülüyor ki, Nevruz’un temeli İran mitolojisine dayanıyor ama, 5000 yıllık değil.

ZERDÜŞT BAYRAMI

Nevruz, Zerdüşt dininin iki bayramından birisi. Diğeri 21 Eylül’deki Mehrican. Her ikisi de güneşin hareketleriyle irtibatlı mühim iki güne denk geliyor. Bu da İranlıların hem güneşin hareketlerine ehemmiyet veren Mitra dininin; hem de ateşe kıymet veren Zerdüşt dininin tesirini açıkça gösteriyor. Hele Nevruz’da ateş üstünden atlama, tam bir Zerdüşt merasimi değil mi? Üstelik Nevruz, İran takviminin sene başıdır. Bugün İran, Hindistan ve Afganistan’da kullanılan Celâlî takviminin yılbaşı da Nevruz’dur. Alın size bir tesir daha! İran Şiîleştikten sonra, Nevruz’a İslâmî bir kisve giydirilmiş; Hazret-i Ali’nin doğduğu gün kabul edilmiştir. Kürtler, Farslara uzaktan akraba olduğu için, Nevruz’a itibar etmeleri bir dereceye kadar anlaşılabilir.

KUTLAYAN KUTLASIN

Yıllarca çeşitli kavimlerin Türk asıllı olduğunu ispatlamaya uğraştık. Ulus, yalvaç, kurultay gibi Moğolca kelimeleri Öz-Türkçe zannettik. İşin farkına varınca, “Nasılsa Moğollar da Türk asıllı” dedik. Ecdadımızı çekik gözlü hayal etmeye başladık. Sonradan öğrendik ki, Moğollarla aynı asıldan gelmiyormuşuz. Dedelerimiz de çekik gözlü değilmiş. Şimdi de İran mitolojisiyle içli dışlı olmaya başladık. Politik gövde gösterilerine dönüşse de, yüzlerce kişinin kanına mal olsa da, son yıllarda Nevruz tekrar hayatımıza girdi. Kutlayan kutlasın. Kimsenin bir şey diyeceği yok. Ama buna patent vermek için, üzerine “Elli asırlık Türk bayramı” damgası vurmaya gerek var mı?

21 MART HANGİ BAHAR?

Müslümanlıktan önce, Buhara ve havalisinde yaşayan bazı Türkler, Zerdüşt dinine girmişti. Bu da Asya’da kalan Türklerin bazılarının Nevruz’u kutlamalarını izah eder; ama Nevruz’un Türk bayramı olduğu manasına gelmez. Bu, Türkler üzerindeki İran ve Zerdüşt tesirini gösterir. Anadolu’da Nevruz hiçbir zaman yaygın olmamıştır. Hele bir de Nevruz ile Türklerin Ergenekon’dan çıkışı arasında irtibat kuruluyor ki hiç de inanası gelmiyor insanın. Nevruz Türklerin anavatanında bahar bayramı imiş. Senenin büyük bir kısmında dondurucu soğuğun hüküm sürdüğü Altay dağlarında, 21 Mart’ın bahar başlangıcı olması mümkün mü? Üstelik Nevruz, meşhur “kocakarı soğukları”nın da başlangıcıdır. Ne bahar bayramı ama...

TÜRK TARİHİ İÇİN ÇOK YENİ

Bildiğimiz kadarıyla İslâm dini, başka dinlere ait bayramların kutlanmasını açıkça yasaklıyor. Noel’e, Paskalya’ya reaksiyon gösterenlerin, Nevruz’a, Mehrican’a alkış vermesini anlamak mümkün değil. Kim ne derse desin, Nevruz, şunun şurasında birkaç yıllık bir Türk bayramıdır.

21 Mart’ın bahar başlangıcı olarak kabul edildiği Nevruz’da ateş yakılarak üzerinden atlama geleneği vardır ki bu; bütün kötülük ve uğursuzlukların ateşle yakılıp yok olması inancına dayanır. Bu da Nevruz’un Zerdüşt geleneği olduğunun açık bir göstergesidir. Bu sebeple herkes niyet eder ve yakılan ateşin üzerinden atlar.



Ah cebinde 100 altını olsa, devlet için gözünü mü kırpar. Bir anda zihninde bir ampul yanar. Tabii ya... Nasıl da gelmemiştir aklına... Askerlik eskidenmiş, seferberlik yıllarında kışlaya giren, saçı ağarınca çıkar. Evine vardığında baksa ki çocuklar boyuna ulaşmışlar. Şimdi öyle mi ya. Zaten sayılı gün, elinin altında telefon, bilgisayar. Hafta sonu izinleri, bayram tatilleri, ziyaretçi ağırlamalar. Yine de bazı gençler ağırdan alıyor, bedelli yapabilmek için geciktiriyorlar. Hiç ilgilenmedikleri konularda yüksek lisans yapıyor, ya da kapağı yurt dışına atmaya çalışıyorlar. Neyse biz askerliği seve seve yapan bir gencin hikayesini anlatacağız bu gün, meğer ki örnek ola. Gönenli Mehmed Muzaffer de anasının kuzusu, evinin biricik oğludur. Tahsillidir de, hem Galatasaray’dan âlâ derece ile mezun olmuştur.
Vakti gelince şubeye koşar, onu kısa bir talimden geçirir “sen zabit namzedi oldun” buyururlar. Omzuna rütbe mütbe takar, apar topar Çanakkale’ye yollarlar. (Mart 1916) Cepheye vardığında kavga yatışmıştır, müttefikler Boğazı geçemeyeceklerini anlamıştırlar. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’dan kalkan İngiliz tayyareleri bombardıman yaparlarsa da, eski çatışmaların yanında esamisi okunmaz.
Çanakkale’deki birlikler yavaş yavaş toparlanır, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine kaydırılırlar.
Bir alayın sevki intikali kolay şey değildir, herşeyi yeniden sök, topla, sandıkla, say, zimmet yaz... Kağıtlar, koçanlar, dosyalar...
Mehmed Muzaffer, birliğinin alay karargahında vazife yapmaktadır. O günlerde kamyon ve otomobil lastiği gibi bir takım malzemeye acilen ihtiyaç duyarlar. Komutanı “bu işin hakkından sen gelirsin” der, bir liste yapar. Lüzumlu paranın itası için Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben bir tezkere yazar. Mühürler, imzalar...

GİT BAŞIMDAN

Asitane başşehir de olsa, henüz at arabaları, faytonlar, tramvaylar dolanmaktadır ortalıkta... Otomobil kamyon parmakla sayılmaktadır daha. Hoş bu lastik denen meret çarşıda pazarda satılan bir şey de değildir. Olanı da el altından gider. Sizin anlayacağınız karaborsa... Muzaffer arar tarar, Karaköy’de Yahudi bir tüccarda istediklerini bulur. Ancak hesap 100 altına çıkar. Bir sarı liranın (22. 3. 2008 itibariyle) 267 YTL olduğunu düşünürseniz fiyatlar fahiştir ama yapacak ne var? “Tamam alıyorum” der, el sıkışırlar. Lüzumlu parayı tedarik için Erkan-ı Harbiye’ye gider, tezkereyi tediye (ödeme) merciine havale ederler. Eh, bir de tasdik ettirdi mi, tamam Muzaffer, kır saçlı, pos bıyıklı bir kaymakamın (yarbay) huzuruna çıkar. Kaymakam, babacan adamdır ama uzatılan tezkereyi okuyunca kaşlarını çatar. “Bana bak evlad” der, “ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun Yürü git başımdan, insanı günaha sokma” Mehmed Muzaffer bozulur ama üstelemez, selâmını askerce çakar. Gerisin geri dışarı çıkar. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü Hukuk Fakültesi) bahçesinden dış kapıya doğru yürürken, “n’apsam, n’apsam” diye mırıldanmaktan kendini alamaz. Ellerinde Almanların verdiği iki Daimler kamyon vardır ki, lastiksiz bir işe yaramazlar. Otomobiller desen ona kezâ. Eli boş dönse yakışmaz, hani söylenen miktar cebinde olsa, hiç bakmaz...

...MI ACABA?
Cebinde olsa, cebinde olsa... Bir anda zihninde bir ampul yanar.
Tabii ya... Nasıl da gelmemiştir aklına...
Döner Yahudi tüccarı bulur, “Paranın tediye muamelesi akşam üstü bitecek” der, “yarın öğleden evvel Çanakkale vapuru kalkıyor, sabah ezanında gelsem. Mallar hazır olur mu acaba?”
Sonra hatırlamış gibi ekler “Altın para vermiyorlar ama”
Yahudi “farketmez” gibilerinden bir işaret yapar.
Cihan Harbi’nin başlarına kadar alışveriş altın ve gümüşle yapılır malum. Harple beraber ortalıkta “evrak-ı nakdiye” denilen kağıt paralar dolanmaya başlar. Üzerlerinde, bedelinin Dûyun-ı Umumiye’ye yatırıldığı, karşılığının harpten sonra “altın olarak” ödeneceği yazılıdır. Bunlara kaime denir ki ilerleyen yıllarda adı “gayme”ye çıkar. Bazıları kestirmeden gider, sadece “kağıt” buyururlar. (Hâlâ dilimizdedir on gaymeden aşşa olmaz, beş kâada kurtarmaz...)
Halk aslında bunlardan hoşlanmaz, altın çamura da atsan altındır ama on gram kağıt neye yarar? Arada devletin itibarı olmasa, bu varakı kim alır kim satar?
Neyse Mehmed Muzaffer, sabahın seherinde Merkez Kumandanlığı’ndan aldığı araba ve neferlerle Yahudi’nin kapısına dayanır, malları yükler. Havagazı fenerlerinin yarım yamalak aydınlattığı loşlukta yüzlük kaimeyi (resmi fiyatıyla 100 altın) adama tokalar. Arkasına bile bakmadan limana yollanır, malzemeyi gemiye taşırlar.
Tüccar, üç gün sonra, elindeki kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gider, bozmazlar... “Bu para sahte” buyururlar.
Ama nasıl olur?
Haydi gel burdan yak.

BÜYÜK RESSAM

Meğer Mehmed Muzaffer, o gün evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıdın aynısından almış ve bütün gece oturup, gerçeğinden ayırt edilemeyecek evsafta bir para yapmıştır. Düşünün iki tarafını da boyayacak, üstüne yazılar yazacaksınız kalınlık olmayacak. Üstelik bu parayı paragöz bir tüccara yutturacaksınız. İnanın böyle bir işi Picasso bile çıkaramaz. Evet usta işidir ama yine de iki bariz hatası vardır. Tabii erbabına...
Bir kere taklidi yapılan paranın aslı 50 liralıktır. Bu kağıt paralar, üzerlerinde de yazıldığı gibi, Rumi 6 Ağustos 1332 tarihli kanunla tedavüle çıkarılmıştır. Halbuki yüz liralık bir kupür henüz basılmamıştır daha. Gel gelelim Mehmed Muzaffer’in iki tane ellilik yapacak kadar vakti yoktur. İş rol kaabiliyetine kalmıştır, ki o sahneyi kusursuz oynar.
İkinci farka gelince paranın üzerinde “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır” ibaresi yerine “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır” yazar. Onun “altın” dediği, Mehmetçiğin kanı mıdır acaba?

ŞEHİDLER KERVANI
nbsp;Malı veren tüccar da ince eleyip, sık dokumaz, bir Türk subayının sahte para yapabileceğini rüyasında görse inanmaz zira. Kaldı ki sabahın o vaktinde her taraf kapalıdır, soracak adam nereden buluna.
Dönelim hikayemize: Mehmet Muzaffer, bir süre sonra birliği ile Sina Cephesine (Gazze’ye) gönderilir. Çarpışmalarda yaralanır, hatta madalya alır.
1917 yılında İngilizlerin üstün kuvvetleri karşısında, çekilmek zorunda kalırlar. O ve adamları en uçtadır, sürekli ateş açmalı, düşmanı oyalamalıdırlar.
Beş on asker, koca orduya ne kadar dayanabilir ki?
Neticede şehadet şerbetini içer, kavuşur rahmet-i Rahmana
Derecesi âlâ ola

PEKİ YA SAHTE PARA?
Ortada ciddi bir aldatılma durumu vardır ama Yahudi tüccar bunu mesele yapmaz. Yapmak mı istemez, çekinir mi yoksa?
Bunu bilmiyoruz ancak vakayı cümle âlem duyar. Şehzade Abdülhalim Efendi’nin de ulaşır kulağına. Derhal lalasını gönderip tüccarı buldurur, bedelini altın olarak ödeyip, taklit kaimeyi satın alır. Bu hatırayı hürmetle öper koklar, pek hislenir, göz yaşlarını tutamaz. Sahte evrak-ı nakdiyeyi sedef kakmalı bir mücevher kutusuna koyar, doooğru Emniyet Müzesi’ne yollar.
nbsp;Gazeteci yazar Ziyad Ebuzziya da hadiseyi kaleme alır, unutulup gitmesine mahal bırakmaz.
Dikkatinizi çekti mi bilmem, Cihan harbinde kaybettiğimiz gençler ekseri yedek subaydır ve hayli donanımlıdırlar. Ölen yüz binlerce evladımız arasında hekimler, eczacılar, mühendisler, mimarlar bulunur... Belge okuyan tarihçiler, aşı yapan biyologlar, Mehmed Muzaffer gibi sanatkârlar vardır sonra.
Bizi muassır medeniyete taşıyacak beyinler cephelerde kalınca ciddi bir yetişmiş adam sıkıntısı yaşanır. Sonraki yıllarda ehliyet ve liyakatten ziyade rejime sadakat aranır. Bürokraside yükselenler muti ama nakıstırlar. Beceriksizliklerini saklamak için geleni över, gidene söver, masal anlatırlar.
Geri kalmışlığımıza çare arayalar bir de şu mevzuyu da eşeleseler ya...

İNANILMASI ZOR
Asteğmen Mehmed Muzaffer’in boya ve fırçayla yaptığı 100’lük kaimenin ön ve arka yüzü. En sağdaki ise hakiki para. Bu emanet ne yazık ki iyi korunamaz yer yer çini mürekkebi dağılır ve akar.


GÜVEN VEREN BİR SİMA
Mehmed Muzaffer’i görenler vurulur, “hâzâ İstanbul efendisi” demekten kendilerini alamazlar. Delikanlının hayatta en korktuğu şey “ah” almaktır, kul hakkından çok korkar zira. Ancak çaresiz kalınca...


ALELACELE VAPUR
Lastikleri sabahın seherinde teslim alır, kazasız belasız Çanakkale vapuruna yüklemeyi başarırlar. Maksat hasıl olmuştur, bundan böyle foyası çıksa da aldırmaz.


LASTİKSİZ NE MÜMKÜN
Ordunun bir başka cepheye intikali mevzu bahistir ve kamyonları yürütmek için mutlaka lastik bulmalıdırlar.
O günlerde lastik ele geçen bir meta değildir, karaborsadaki fiyatlar el yakar.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Çanakkale Boğazı, 1918 değil de 1915 yılında geçilseydi tarihin seyri tamamen değişebilirdi. Çanakkale’nin geçilmesi durumunda neler olacağını tahmin etmek enteresan olduğu kadar zor ve riskli.

Çanakkale muharebeleri, Irak cephesindeki Kutü’l-amâre muharebesi ile beraber Birinci Cihan Harbinde yüz akımız sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir. Hatta Irak cephesinde, İngiliz ordusunun kumandanı bile esir alınmıştır. Bundan dolayı ne kadar iftihar etsek, azdır. Muzaffer askerlerimizi şükranla anıyoruz... Acaba Çanakkale geçilseydi, ne olurdu? Şunu diyebilirsiniz: Çanakkale zaten üç seneye kalmadan geçildi. Biz burada 1918 yılında değil, 1915 yılında geçilseydi, tarihin seyri nasıl değişirdi, onu merak ediyoruz. Buna cevap vermek de kolay değil. Tarihî konularda, eldeki bilgilere göre konuşmak kolay. Ama geleceğe dair tahminler yapmak enteresan olduğu kadar da zor ve riskli.

FATURA HAFİFLERDİ

Kendi açımızdan şu tahminleri yapmak belki mümkün: Bir kere harb bu kadar uzamazdı. Zayiatın çok olduğu Çanakkale kara harblerine gerek kalmazdı. Milyona yakın Mehmetçiğin şehid olup, esir düştüğü Irak, Mısır, Galiçya, Suriye gibi yeni cepheler açılmazdı. Hükümet, düşmanla münferid sulh istemek zorunda kalırdı. Daha az zayiatla harbden çekilmek mümkün olurdu. İtilaf devletleri, Sevr’deki kadar acımasız olmazdı. “Bizim derdimiz Almanlarla idi. Siz niye harbe girdiniz? Harbi uzattınız. Cepheleri genişlettiniz. Her şeyin mes’ulü sizsiniz!” diyerek bize savaş suçlusu muamelesi yapmazlardı. Arap ihtilali gerçekleşmez, Filistin, Suriye, Irak, Arabistan elden çıkmazdı. Arabistan’da Vehhabî Suud Krallığı, Filistin’de İsrail Devleti kurulmazdı. Petrol havzaları ve mukaddes beldeler işgal edilmezdi. Arap toprakları istiklalini kazanırdı ama, Osmanlı Milletler Topluluğu adıyla toparlanabilirdi.

ÇARLIK DEVRİLİR MİYDİ?

Çanakkale’yi geçmek isteyenler Rusya’ya yardım götürdükleri için, Rusya’da Bolşevik ihtilâli olmaz; çarlık devrilmez; yetmiş sene dünya milletlerini inim inim inleten komünist idare kurulmaz; ekserisi Türk asıllı milyonlarca insan katliâma maruz kalmazdı. Bolşevik Ruslar, Güney Kafkasya’ya inemezler; Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan işgal edilmezdi. Anadolu ve Rumeli’de yüz binlerce insan yurtlarından sürülmezdi. Osmanlı Devleti yıkılmaz; Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu bu ağır enkazın altında kalmazdı.

YA CUMHURİYET...

Ama işe bir de başka taraftan bakalım: Çanakkale 1915’te geçilseydi, Cumhuriyete giden yol kurulamaz; Mustafa Kemal gibi büyük bir lider ortaya çıkamaz; Türkiye’nin çehresi değişemezdi...



18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferimizin bir yıl dönümünü daha nasipse yarın milletçe törenlerle kutlayacağız. Bu zafer Türk ordusunun kazandığı son deniz zaferidir. Ancak Avrupa Birliğine giriş manevralarımızın da, yazıp, söylediklerimize gölgesi düşmüyor değil. 1914’ün Avrupa’sında Almanya ile İngiltere arasında sanayi, ekonomik ve ona bağlı olarak askeri alanda büyük bir rekabet yaşanmakta. Buna ilave olarak sömürgecilik damarları da kabarmıştır.
Yani Batının medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarı, soyacak toprak arayışında.
Bulduklarını da kanını kurutuncaya kadar sömürüyor.
O günün sömürüleridir ki, bugün Afrika’da ölümcül açlık felaketi kâbus olmuştur.
Osmanlı devletinin toprağı Mısır’ı İngiltere ve Fransa Kuzey Afrika’yı yutmuş, Orta Doğuda ise Lübnan ve Suriye ile Çukurova’ya göz dikmiştir. Rusya ise Kırım’ı kanlı bir şekilde işgal etmiş, “Doksanüç Harbi”nde işgal ettiği Türk topraklarından çekilmemekte ısrarlı.
Bu durumda harbi başlatacak Osmanlı idi.
Tam tersine, sömürgeciler ortada hiçbir sebep yokken yurdumuza saldırdılar.
Deniz yoluyla Osmanlı başkentine ulaşıp, devleti teslim alacaklardı. Silah ve Tonilato bakımından en güçlü filolar ile saldırdılar. Sonu onlara hezimet oldu. Karanlık limanın suları mezarları oldu. Bunlar hep anlatılır.
Deniz ve kara muharebelerinde düşman askerlerinin kökenlerine de bir bakalım.
İşte dökümü:
İngiliz ordusunda; Mısırlı, Hintli, Avustralyalı ve Yenizelandalı askerler var. Subayları generalleri ise İngilizler. Yani Dominyon idaresi.
Fransız ordusunda; Madagaskar, La Reunion, Senegal ve bütün Kuzey Afrika’dan Müslüman askerler. İdarecileri Fransız subayları, generalleri...
Rus Ordusunda ise; Orta Asya’daki her Türk topluluğundan, Kafkaslardan Müslüman askerler ve Doğu Anadolu’da yurt vaat edip kandırdıkları Ermeniler. İdarecileri de hep Rus...
İşte 600 senelik Osmanlıyı yıkmaya yeltenen Batılıların koalisyon güçleri topluluğu.
Ama idare onlarda. Ölen askerler ise hep yabancı. Bu tam bir vahşettir.
İngiliz’in İstanbul’a saldırmasının asıl sebebi ise: Dünyanın en kritik su yolu İstanbul Boğazını Ruslara kaptırmamak ve elinde tutmak.
Rusya müttefikleri ama, sadece ölmeye.
Nitekim İngilizler Lenin’i, Almanya’da yetiştirip; finanse etti ve savaşın bitmesine beş kala Rusya’ya sevk edip Kasım 1917 Komünist İhtilalini yaptırdı. Rusya da bu savaş sonu ganimetinde avucunu yaladı.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Suçluyu affetmek iyi de, mağdurun hakkını da korumak lâzım. Aksi takdirde cemiyette nizam bozulur. Devlete itimad kalmaz. Ferdî düşmanlıklar başlar.

Osmanlı Hukuku’nda cemiyet, şahıslar ve devlet aleyhine olmak üzere üç çeşit suç vardı. Cemiyet aleyhine suçlara, had suçları da denirdi ve beş taneydi: Zina, zina iftirası, hırsızlık, eşkıyalık ve sarhoşluk. Bunların şartları ve cezaları belliydi. Tatbiki ise zor ve nâdirdi. Bunları ne devlet, ne de şahıslar affedebilirdi.


Osmanlı Hukuku’nda cemiyet, şahıslar ve devlet aleyhine olmak üzere üç çeşit suç vardı. Cemiyet aleyhine suçlara, had suçları da denirdi ve beş taneydi: Zina, zina iftirası, hırsızlık, eşkıyalık ve sarhoşluk. Bunların şartları ve cezaları belliydi. Tatbiki ise zor ve nâdirdi. Bunları ne devlet, ne de şahıslar affedebilirdi.

KISAS-DİYET-AF

Adam öldürme, yaralama, hakaret, gasp gibi şahıslar aleyhine işlenen suçlarda, zarar gören dava açabilir ve suçluyu ancak o affedebilirdi. Devlet affedemezdi. Devlet, ancak kendisi aleyhine işlenen isyan, gösteri, casusluk, kanunsuz silah taşıma gibi suçları affedebilirdi.

Bilerek ve isteyerek adam öldürmenin cezası kısas olarak idamdı. Ancak ölenin vârisleri kâtili affedebilirler veya diyet (tazminat) ödemesi karşılığında kısas taleplerinden vazgeçebilirlerdi. Vârislerden biri bile affetse, kâtili idamdan kurtulurdu. Kâtili hükümdar bile affedemezdi. Çünki bunlar, Kur’an-ı kerimde açıkça yazar. Ancak kâtil affedilmişse, hükümet buna herhangi bir ceza verebilirdi. İşte bu cezayı devlet affedebilirdi.

BAŞKASININ BAĞINDAN ÜZÜM BAĞIŞLAMAK

Bu usul, mağdurların acısını ve zararını mümkün mertebe telâfi ederdi. Şahsî intikam duygularını yatıştırır, kan dâvâlarının önüne geçerdi. Böylece sosyal barışın teminine yardımcı olurdu.

Modern ceza hukukunda devletin af yetkisi vardır. Ama şahıslara karşı işlenen suçlarda af yetkisini kullanmakta mümkün mertebe çekingen davranması istenir. Ancak devlet aleyhine işlenen suçları, devlet kendisini güçlü hissettiği zaman affetmesi esastır.

Şimdi bizdeki af anlayışı, ne geçmişe uyar, ne de şimdiye.. Daha ziyade politik maksatlarla yapılır. Hatta umumî af çıktığı zaman bile, devlet, şahıslar aleyhine işlenen suçları affeder; kendisi aleyhine işlenen suçları affetmez. Bu ise, affın mantığına tamamen terstir. Bu, başkasının bağından üzüm bağışlamak gibi bir şeydir.

FIKRADAKİ İBRET

Meşhur fıkradır: İki serseri bir kadıncağızın ırzına geçmişler. Mahkûm olup hapse atılmışlar. Bir müddet sonra kadın ikisini sokakta gezerken görmüş. Doğru savcıya koşmuş. Gördüğünü anlatmış. Savcı: “Hanım, hanım! Haberin yok mu, af çıktı. Devlet onları affetti!” demiş. Kadının cevabı: “Savcı bey! İyi de, bunlar benim mi ırzıma geçti, devletin mi ırzına geçti? Devlet nasıl affeder?”



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Romanya ziyaretinde ilk toplantısını burada yaşayan Müslüman Türklerle yapmıştı. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan Romanya Müftüsü Yusuf Murat, Gül’e günün hatırasına plaket vermişti.

Romanya, bizim eski tabirimizle Memleketeyn (Eflak ve Boğdan) beş asır Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Her ikisini de İstanbul’un tayin ettiği voyvoda adında Romen asilzâdeleri idare ederdi. Bir ara voyvodalar İstanbullu Rumlardan tayin edildi. Memleketeyn’in muhtar bir idaresi vardı. 1878 tarihli Osmanlı-Rus Harbi neticesinde Romanya müstakil oldu. Alman bir prens kral ilan edildi.

Köstence'de Kral Carol Câmii

CUMHURİYETE KADAR

Romanya’da öteden beri fazla Müslüman yaşamazdı. Ama kaç asırlık Türk toprağı Dobruca 1878 tarihli Berlin ve 1913 tarihli Bükreş Antlaşması ile Romanya’ya verilince, ekserisi Kırım’dan göçmüş kalabalık bir Türk nüfusa sahip oldu. Burada dört müftü ve yeterince kadı vardı. Romanya’daki Türklerin aile ve miras dâvâlarına bakar, İslâm hukukuna göre hüküm verirdi. Bunlar İstanbul’dan tayin edilirdi. Cumhuriyet’ten sonra şeyhülislâmlık kaldırılıp, bu müftü ve kadıları tayin edecek makam kalmayınca, salahiyet Romen hükûmetine geçti.

İHTİLAFTAN İSTİFADE...

1930’larda Romanya Müslümanları kadılıkların devamı hususunda görüş birliği içinde olamadı. Modernistler kaldırılmasını, muhafazakârlar ise devamını istedi. Romen hükûmeti ise bu ihtilaftan yararlanarak 1935 yılında bütün kadılıkları kaldırdı. Kadılar, Romen mahkemelerinde müşâvir olarak hazır bulunmaya başladı. Böylece Romanya Müslümanlarının bu serbestisi sona erdi. Komünist rejimin kurulmasını takiben müftülükler kaldırılarak bütün Romanya Müslümanları için Köstence’de bir tek müftü bırakıldı. Bu arada hayli Türk, anavatana hicret etti. Komünist rejimin yıkılmasından sonra Müslümanların hukukî ve adlî serbestisi iade edilmedi. Romanya Müftüsünün bu talebi, eski Osmanlı topraklarında yaşayanların Türkiye’den beklentilerini göstermesi bakımından ehemmiyet taşıyor. Türkiye’nin, ülke dışındaki soydaşlarıyla irtibatını devam ettirmesine vesile olacağı da şüphesizdir.

Türklerin yoğun olarak yaşadığı Köstence, Romanya’nın en büyük liman şehridir. 1935’ten sonra on binlerce Türk, buradan Türkiye’ye hicret etmişti.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
22 Ağustos 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter