Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle İstanbul’daki tıbbiye mektebi, dünyanın en ileri tıp fakültelerinden birisiydi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar anlatmaktadır Hastanelerin masrafları zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi. Doktorluk; kâtiplik ve zâbitlikle beraber zamanın en popüler mesleklerinden biri hâline geldi. Bu hususta şarkılar bile yazıldı.

14 Mart 1827 tarihinde Sultan II. Mahmud Avrupaî usulde tıp fakültesini kurdu: Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne. Kuruluşu her sene tıp bayramı olarak kutlanır. Daha önce tıp fakültesi yok muydu? Anadolu’da Selçuklular devrinden beri ciddî tıp müesseseleri vardı. Kayseri, Edirne, Amasya ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki hastaneler, aynı zamanda mühim birer tıp fakültesi idi. Medresede belli bir dereceye kadar okuyan talebe, eğer tıp tahsili görmek isterse buraya intisap eder; burada usta-çırak münasebeti çerçevesinde tabip, cerrah ve kehhal (göz hekimi) olarak yetişirdi. Bunların kaleme aldığı nice kıymetli eserler kütüphaneleri süslemektedir.

Modern manadaki ilk tıp fakültesi olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de eğitim gören doktor namzetleri mesleklerinde çok iyi yetişiyordu. Birkaç lisan birden öğrenen talebeler, Avrupa’da da eğitim görme imkanı yakalıyordu. Öyle ki buradan dünya çapında akademik ehliyetini ispatlamış birçok doktor yetişmişti.

İNSAN GİBİ MUAMELE

Dünyada ilk defa akıl hastalarına hasta muamelesi yapan Türkler olmuş ve onları bu hastanelerde tedavi altına almışlardır. Telkin, meşguliyet, musiki, su ve kuş sesleri vasıtasıyla akıl hastaları iyileştirilmeye çalışılırdı. Her hastanede, hastaların nekahat devresini geçirdiği tâbhaneler bulunurdu. Hastanelerin masrafları zengin vakıflar tarafından karşılanırdı. Burada halka bedava bakılır; fakirlerin ilaçları da bedava verilirdi.

MARKO PAŞA MEKTEP MÜDÜRÜ

Mekteb-i Tıbbiye’de, askerî ve sivil tabibler beraberce tedrisat görür; eczacılar da buradan yetişirdi. Rum asıllı meşhur tabip Marko Paşa, tıbbiye mektebi müdürlerinden idi. Bu mektep giderek gelişti ve Sultan Abdülhamid zamanında dünyanın en ileri tıp fakültelerinden biri hâline geldi. Her milletten talebenin tahsil gördüğü mektepte, hocaların çoğu Avrupa’dan gelmiş veya burada yetişmiş; sahasında otorite şahıslar idi. Her talebeye bir mikroskop düştüğünü, burada okuyanlar hatıralarında anlatırlar. Mektebi gezen yabancı seyyah, diplomat ve ilim adamları hayranlıklarını ifade etmekten kendilerini alamamıştır.

DÜNYA SEVİYESİNDE FAKÜLTE

Mektebin üç yılı lise ve dört yılı da fakülte seviyesinde idi. Talebelerin her ihtiyacı karşılanır; sivil talebeler askerlik kurasından da muaf tutulurdu. Fransızca, Arapça, Farsça ve fıkıh da, okutulan dersler arasındaydı. Mezunlar, Avrupa’ya gönderilir; buradaki tıp fakültelerinin açık bitirme imtihanlarını vererek, akademik ehliyetlerini dünya çapında ispatlardı. Mekteb-i Tıbbiye, 1908 yılında Dârülfünun Tıp Fakültesi adını aldı. Doktorluk böylece, kâtiplik ve zâbitlikle beraber zamanın en popüler mesleklerden biri hâline geldi. Öyle ki kızlar arasında, bir doktorla evlenmeyi hayal edenlerin sayısı arttı. Bu hususta şarkılar bile yazıldı. Tabip veya hekim yerine, doktor gibi frenkçe bir tabirin tercih edilmesi de bu devre rastlar.

Mekteb-i Tıbbiye çeşitli binalarda tedrisat yaptıktan sonra, Haydarpaşa’da Sultan Abdülhamid’in yaptırdığı bu ihtişamlı binaya taşındı. 1933’te Çapa’ya nakledilince, bu bina Haydarpaşa Lisesine, daha sonra da Marmara Üniversitesine tahsis edilmiştir.

YAHUDİ TALEBEYE YEMEK İMTİYAZI

Sultan Abdülmecid, Mekteb-i Tıbbiye ile yakından alâkalanır; sene sonundaki imtihanları bizzat takip ederdi. İlk günlerde burada bir Musevî talebenin okuduğunu öğrenince, bu çocuk için kendi dininin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını emretmişti. Koşer, Musevîliğe göre yenilmesi câiz olan et, süt, peynir gibi hayvan mahsullerinin, ayrıca dine uygun şekilde haham kontrolünde kesildiğini, sağıldığını veya mayalandığını ifade eder. Böyle olmayan yiyeceklerin yenilmesi günah sayılır. Dahası var: Nezâketi ile tarihe geçmiş Sultan Mecid, Musevîlerin mukaddes Şabat günü, yani cumartesileri o talebenin tatil yapması talimatını vermişti. Osmanlı donanması da, Noel, Paskalya gibi dinî günlerde gayrımüslim zâbit ve erler evlerine gidebilsin diye demir atardı. İnsan hakları ve müsamaha hususunda ecdadın bizden daha ileri olduğu anlaşılıyor.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sarkozy, her gün yeni bir gündem oluşturmayı biliyor. Soyu da başka bir âlem. Dedelerinin izlerini, Osmanlı ülkesinde bulduk. İmparatorluklar dağılınca, enkaz taşlarının nereye sıçrayacağı belli olmuyor.

General Charles de Gaulle ekolünden Jacques Chirac tarafından yetiştirilen; fakat onu alt ederek Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy, Türkiye’ye dair beyanatları ile ilk günlerde medyayı hayli meşgul etti. Daha sonra da Fransa’da yaklaşık yüz yıldır uygulanan laikliğin yeniden yorumlanarak esnetilmesi gerektiğini dile getirdi. Sarkozy’ye göre tarih boyunca insanlığa en büyük kötülükler dinden değil, dinsizlerden gelmiştir. Son günlerde ise kendisinden uzun boylu yeni karısı Bruni ile yaptığı skandallarla dolu İngiltere seyahati gündeme oturdu. Bunlar bir tarafa, Nicolas Sarkozy’nin dikkat çekici bir yanı var: Soyu!

MACAR ASİLZADESİ

Sarkozy’nin babası Nagybócsai Sárközy Pál, Macaristan’ın meşhur ve asil ailelerinden birine mensup. Budapeşte’nin 60 mil doğusundaki Allatyan şehrinden. Babası Protestan; annesi Katolik. Bu aileden tarihte rol oynayanlar var. Dedeleri Macar aristokrasisinin önde gelenlerinden ve zamanında Osmanlı vatandaşı idi. (Macarlarda, eskiden bizde de olduğu gibi, soyadı isimden önce gelir.) Sárközy Pál, II. Cihan Harbi’nin ardından Kızıl Ordu’nun Macaristan’ı işgali üzerine, 17 yaşında iken bütün arazilerini ve şatosunu satıp, maceralı bir yolculukla Fransa’ya geliyor. Beş yıllığına Fransız yabancılar lejyonuna asker olarak giriyor. O zamanlar Fransızların işgalindeki Cezayir’e gönderiliyor. 1948’de Marsilya’ya dönüyor ve Fransız vatandaşlığına giriyor. İsmini de Paul Sarkozy de Nagy-Bócsa olarak Fransızlaştırıyor. Reklamcılık tahsil etmek üzere Paris’e geliyor ve burada evleneceği kadın ile tanışıyor.

1900’lü yılların başında Selanik.

SELANİKLİ ANNE

Bu kadın hukuk fakültesi öğrencisi Andrée Mallah adını taşımaktadır. Matmazel Mallah, zengin bir ürolog olan Dr. Benedict Mallah’ın kızıdır. Asıl ismi Benico Aaron Mallah olan Mösyö Mallah, o zamanlar Osmanlı vilâyeti olan Selânikli bir Yahudi ailesine mensuptur. Bu aile 1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudilerdendir. 1890 yılında dünyaya gelen Aaron Mallah, bir kuyumcunun oğludur. 14 yaşında lise tahsili görmek üzere Fransa’ya gelmiş ve bir daha memleketine dönememiştir. Çünkü Selânik artık Türklerin elinde değildir, Türklerde izine bile rastlanmayan antisemitizm, yani Yahudî alehytarlığı, Selânik’in yeni sahibi Yunanlılar arasında zirvededir. 1913 yılında babasını kaybeden Mösyö Mallah, 1917 yılında Fransız Adle Bouvier ile evlenir ve Musevî dinini bırakıp Katolikliğe girer. Böylece soykırımdan kurtulur. Fakat Mallah ailesinin Fransa ve Selânik’teki geri kalan 57 ferdi II. Cihan Harbi sırasında Naziler tarafından katledilir. Ateşli bir De Gaulle taraftarı olan Benoit Mallah, 1972 yılında Paris’te ölür.

MUSEVİ DEDE... Paul Sarkozy ile Andrée Mallah 1949 yılında evlenir ve üç çocuğunun ortancası olan Nicolas, 1955 yılında dünyaya gelir. 10 yıl sonra Paul Sarkozy karısından ayrılır; iki evlilik daha yapar ve varlıklı bir hayat yaşamasına rağmen önceki evliliğinden olan çocukları ile ilgilenmez. Çocuklar, annelerinin babası Benoit Mallah’ın evinde yaşamaya başlarlar. Macarca bilmeyen Nicolas ve kardeşleri üzerinde babalarından çok dedelerinin tesiri vardır. Bir başka deyişle Nicolas, Osmanlı ülkesinde doğup büyüyen dedesi tarafından yetiştirilmiştir. Sarkozy, bir Katolik lisesini bitirdikten sonra hukuk fakültesine devam ederek avukat olur.

İMPARATORLUKLARIN ENKAZI Fransa cumhurbaşkanının gerek baba, gerekse anne cihetinden vaktiyle Osmanlı vatandaşlığını taşımış iki aileye mensup oluşu talihin bir cilvesi sayılabilir. Ayrıca Osmanlı ülkesinde doğup büyüyen bir büyükbaba tarafından yetiştirilmiş olması daha da enteresandır. Ne diyelim, imparatorluklar dağılınca, enkazı daha geniş bir sahaya yayılıyor.




Plevne Müdafaası, Osmanlı tarihi içinde müstesna bir yere sahiptir. Avrupa’da Ruslar tarafından on gün içinde ele geçirileceği ilan edilen Plevne şehri, büyük Türk komutanı Osman Paşa’nın dâhiyane askerî başarıları, Türk asker ve subaylarının üstün gayretleri ile yüz kırk beş gün süresince Ruslara direnmişti. Plevne Müdafaası; savaşın sadece kuvvet ve silah sahibi olmaktan ibaret olmadığını, stratejik kararlar alabilme kabiliyetinin savaşın seyrini nasıl etkileyebileceğini de göstermektedir. Eser, savaşa bizzat katılmış bulunan Talat Bey tarafından kaleme alınmıştır. Yazar, birçok mücadeleye bizzat taburu ile katılmış, kendi tabyasında olanları ve diğer tabyalarda gördüklerini günü gününe tuttuğu cetvellere kaydetmiştir. Yine çıkış harekâtının ardından esir olması üzerine Rus subaylarından savaşla ilgili bilgiler de edinmiştir. Savaş sonunda Avrupalı yazarlarca kaleme alınmış olan eserleri de tetkik etmiş ve eserini bu doğrultuda kaleme almıştır. Eserde dikkati çeken diğer bir nokta da verilen bilgilerin Ruslar tarafından yayınlanan bilgilerle de birebir örtüşmesidir. Eserin kaleme alınmasının gayesi, doğru bir askerî tarih oluşturulması ve gerçeklerin herkese doğru şekilde ulaştırılması çabasıdır. Yazar, eserinin yayınlanmasının ardından başta Almanya ve Avusturya İmparatorları olmak üzere birçok yabancı ve yerli kişilerden takdir telgrafları almıştır. Babıali Kültür Yayıncılık - Mahmud Talat Bey


Şeyh Edebâlî hazretleri, Osmanlı Devletinin kuruluşunda hizmeti geçen büyük İslâm âlimidir. Osman Gâzinin kayınpederi ve hocasıdır. Karaman civârında 1206 (H.603) yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir. 1326 (H.726) yılında Bilecik’te vefât etti...

OĞUZ BOYLARI ANADOLU’DA...
İlk tahsîlini memleketinde yaptıktan sonra Şam taraflarına giden Edebâlî hazretleri, hadîs-i şerîf, tefsîr ve fıkıh ilimleri tahsîl etti. Tasavvuf yoluna meyletti. Zamânının büyük âlimlerinden feyz aldı. Memleketine döndü. Anadolu’yu aydınlatan alperenlerden; derviş mücahidlerden oldu... O yıllarda Selçuklu Devleti çöküntüye doğru gidiyor, Anadolu’da bir karışıklık hüküm sürüyordu. Moğolların önünden kaçan Oğuz boyları Anadolu’ya büyük gruplar hâlinde gelerek çeşitli bölgelere yerleşiyorlardı. Bu boylardan biri de önce Karacadağ, sonra da Söğüt mıntıkasına yerleşen Kayılar idi ve başlarında Ertuğrul Bey bulunuyordu. Daha ilk zamanlardan îtibâren Ertuğrul Bey ve oğlu Osman Gâzinin başından geçen hâdiseler ve onların velîler ile olan münâsebetleri büyük bir devletin müjdesini veriyordu...
Şeyh Edebâlî hazretleri, damadı Osman Gâzi’ye buyurdu ki:
“Oğul İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür. Hırsımız, bencilliğimiz... Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.. Öfken ve benliğin bir olup aklını yener Daima sabırlı, sebatlı ve irâdene sahip olasın...
Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul Hizmette önde ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına talip olmaktan kaçmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratan’ın kullarına ihsanıdır...
Ananı, atanı say; bereket büyüklerle beraberdir..”

İLİM SÂHİPLERİNİ KORUYUNUZ
Şeyh Edebâlî hazretleri, vefâtlarına yakın talebelerine şöyle vasiyet etti:
“Tevâzu; zenginlere karşı kibirli, yoksullara karşı alçak gönüllü olmaktır.”
“Toprağa bağlanınız, suyu isrâf etmeyiniz, mîrâsınızın sağlam kalmasına dikkat ediniz, veriniz, elleriniz yumuk, kapalı kalmasın, ilim sâhiplerini koruyunuz, ağaç dikiniz”
“Asıl ölüm, ilimden payını almayanlar içindir. Faydalı ile faydasızı bilenler bilgi sâhipleridir.”



Fas’tan Orta Asya’ya uzanan İslam coğrafyasını kuşatan Büyük Orta Doğu, dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahiptir. Bölgenin yakın tarihi, bu sebepledir ki, işgal ve petrol ile başlar. Ticaret yollarını ve yer altı kaynaklarını ele geçirmeyi amaçlayan batılı ülkeler, 1880’lerden itibaren bu toprakları işgal etmeye başladı. Abdülhamid Han’ın devrilmesinin asıl sebebi de petroldür. Petrolün Batı için vazgeçilmezliğini anlayan Sultan Abdülhamid, 1898 yılında Musul petrol bölgelerini “Mülkü Şahane” (Özel Mülk) ilan etmişti. Meşrutiyet düzeniyle imparatorluğu yıkılışa ve 1. Dünya Savaşı’na sürükleyenler de petrol rüyasına yatıyordu. 1. Dünya Savaşı’ndan 2. Dünya Savaşı’na kadar devam eden süreçte Fas’tan Kafkasya’ya uzanan İslam devletleri bağımsızlıklarını ilan etti. Bağımsızlık sonrası İslam coğrafyası zulüm tarlasına döndü. Şiddet ve çatışmadan uzak huzurun hakim olduğu tek bir gün yaşanmadı. 2. Dünya Savaşı’nı takiben, bu coğrafyada Batı çıkarlarını savunma görevini Amerika Birleşik Devletleri üstlendi. 1950’li yıllarla birlikte kurulan NATO ve VARŞOVA paktlarının en önemli çatışma alanı Orta Doğu petrol bölgeleriydi. ABD, Sovyet Rusya’nın petrol bölgesine ve sıcak sulara inmesini engellemek için “İslamcı” hareketlere büyük destek verdi. Petrol adına açılan küresel savaşta iktidarlar devrildi, iktidarlar kuruldu. 1952’de Sovyet yanlısı Yarbay Cemal Abdunnasır liderliğindeki Hür Subaylar Komitesinin Mısır’da ihtilali, aynı yıl Batı yanlısı Emir Hüseyin’in Ürdün’de işbaşına gelişi; 1958’de Irak’ta Sovyet yanlısı General Kasım’ın yönetimi ele geçirmesi; 1963 yılında Suriye ve Irak’ta Baas Partisi dönemlerinin başlaması hep bu küresel stratejik savaşın sonuçlarıdır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasını takiben ABD ve İngiltere’nin önünde rakip kalmadı. 1991’deki Körfez Savaşı ve 2003’teki Irak işgaliyle, 19. yüzyılın sonundan itibaren mücadele ettikleri Irak petrolünü avuçlarına aldılar. Petrol savaşında bundan sonrası ise günümüzde yaşananlar. Petrol gelirleri, emperyalist batılı şirketler ile iş birlikçi oligarşik bir sınıf arasında taksim edilmektedir. Churchil’in Filistin için kullandığı tabir bugün Irak’ta gerçeğin ta kendisi olmuştur.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Nevruz’un Farsça yeni gün demek olduğu ve eski İran takviminin başı olan 21 Mart gününe tekabül ettiği malum. İran mitolojisine göre Nevruz, Perslerin ilk hükümdarı efsanevî Cem’in tahta çıkış tarihi imiş. Bunu yılbaşı yapıp dinî ve millî bayram ilan etmiş. Her sene bu günde mücevherli kaftanıyla debdebeli tahtına oturur, güneşin ilk ışıklarının üzerine vuruşunu haşmetli bir merasim hâlinde herkese seyrettirirmiş. Zerdüşt dininin mukaddes kitabı Avesta’da yazdığına göre 700 sene yaşamış, 300 sene İran’da kimse hasta olmamış. İran’a altın devrini yaşatmış; adaletle hükmetmiş; sonraları yoldan çıkıp kendisini tanrı ilan ettirmiş. Tarihî vesikalara bakılırsa, Cem’in tahta çıkışı miladdan önce 700 yılıdır. 25 yıl tahtta kalmıştır. Görülüyor ki, Nevruz’un temeli İran mitolojisine dayanıyor ama, 5000 yıllık değil.

ZERDÜŞT BAYRAMI

Nevruz, Zerdüşt dininin iki bayramından birisi. Diğeri 21 Eylül’deki Mehrican. Her ikisi de güneşin hareketleriyle irtibatlı mühim iki güne denk geliyor. Bu da İranlıların hem güneşin hareketlerine ehemmiyet veren Mitra dininin; hem de ateşe kıymet veren Zerdüşt dininin tesirini açıkça gösteriyor. Hele Nevruz’da ateş üstünden atlama, tam bir Zerdüşt merasimi değil mi? Üstelik Nevruz, İran takviminin sene başıdır. Bugün İran, Hindistan ve Afganistan’da kullanılan Celâlî takviminin yılbaşı da Nevruz’dur. Alın size bir tesir daha! İran Şiîleştikten sonra, Nevruz’a İslâmî bir kisve giydirilmiş; Hazret-i Ali’nin doğduğu gün kabul edilmiştir. Kürtler, Farslara uzaktan akraba olduğu için, Nevruz’a itibar etmeleri bir dereceye kadar anlaşılabilir.

KUTLAYAN KUTLASIN

Yıllarca çeşitli kavimlerin Türk asıllı olduğunu ispatlamaya uğraştık. Ulus, yalvaç, kurultay gibi Moğolca kelimeleri Öz-Türkçe zannettik. İşin farkına varınca, “Nasılsa Moğollar da Türk asıllı” dedik. Ecdadımızı çekik gözlü hayal etmeye başladık. Sonradan öğrendik ki, Moğollarla aynı asıldan gelmiyormuşuz. Dedelerimiz de çekik gözlü değilmiş. Şimdi de İran mitolojisiyle içli dışlı olmaya başladık. Politik gövde gösterilerine dönüşse de, yüzlerce kişinin kanına mal olsa da, son yıllarda Nevruz tekrar hayatımıza girdi. Kutlayan kutlasın. Kimsenin bir şey diyeceği yok. Ama buna patent vermek için, üzerine “Elli asırlık Türk bayramı” damgası vurmaya gerek var mı?

21 MART HANGİ BAHAR?

Müslümanlıktan önce, Buhara ve havalisinde yaşayan bazı Türkler, Zerdüşt dinine girmişti. Bu da Asya’da kalan Türklerin bazılarının Nevruz’u kutlamalarını izah eder; ama Nevruz’un Türk bayramı olduğu manasına gelmez. Bu, Türkler üzerindeki İran ve Zerdüşt tesirini gösterir. Anadolu’da Nevruz hiçbir zaman yaygın olmamıştır. Hele bir de Nevruz ile Türklerin Ergenekon’dan çıkışı arasında irtibat kuruluyor ki hiç de inanası gelmiyor insanın. Nevruz Türklerin anavatanında bahar bayramı imiş. Senenin büyük bir kısmında dondurucu soğuğun hüküm sürdüğü Altay dağlarında, 21 Mart’ın bahar başlangıcı olması mümkün mü? Üstelik Nevruz, meşhur “kocakarı soğukları”nın da başlangıcıdır. Ne bahar bayramı ama...

TÜRK TARİHİ İÇİN ÇOK YENİ

Bildiğimiz kadarıyla İslâm dini, başka dinlere ait bayramların kutlanmasını açıkça yasaklıyor. Noel’e, Paskalya’ya reaksiyon gösterenlerin, Nevruz’a, Mehrican’a alkış vermesini anlamak mümkün değil. Kim ne derse desin, Nevruz, şunun şurasında birkaç yıllık bir Türk bayramıdır.

21 Mart’ın bahar başlangıcı olarak kabul edildiği Nevruz’da ateş yakılarak üzerinden atlama geleneği vardır ki bu; bütün kötülük ve uğursuzlukların ateşle yakılıp yok olması inancına dayanır. Bu da Nevruz’un Zerdüşt geleneği olduğunun açık bir göstergesidir. Bu sebeple herkes niyet eder ve yakılan ateşin üzerinden atlar.



Ah cebinde 100 altını olsa, devlet için gözünü mü kırpar. Bir anda zihninde bir ampul yanar. Tabii ya... Nasıl da gelmemiştir aklına... Askerlik eskidenmiş, seferberlik yıllarında kışlaya giren, saçı ağarınca çıkar. Evine vardığında baksa ki çocuklar boyuna ulaşmışlar. Şimdi öyle mi ya. Zaten sayılı gün, elinin altında telefon, bilgisayar. Hafta sonu izinleri, bayram tatilleri, ziyaretçi ağırlamalar. Yine de bazı gençler ağırdan alıyor, bedelli yapabilmek için geciktiriyorlar. Hiç ilgilenmedikleri konularda yüksek lisans yapıyor, ya da kapağı yurt dışına atmaya çalışıyorlar. Neyse biz askerliği seve seve yapan bir gencin hikayesini anlatacağız bu gün, meğer ki örnek ola. Gönenli Mehmed Muzaffer de anasının kuzusu, evinin biricik oğludur. Tahsillidir de, hem Galatasaray’dan âlâ derece ile mezun olmuştur.
Vakti gelince şubeye koşar, onu kısa bir talimden geçirir “sen zabit namzedi oldun” buyururlar. Omzuna rütbe mütbe takar, apar topar Çanakkale’ye yollarlar. (Mart 1916) Cepheye vardığında kavga yatışmıştır, müttefikler Boğazı geçemeyeceklerini anlamıştırlar. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’dan kalkan İngiliz tayyareleri bombardıman yaparlarsa da, eski çatışmaların yanında esamisi okunmaz.
Çanakkale’deki birlikler yavaş yavaş toparlanır, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine kaydırılırlar.
Bir alayın sevki intikali kolay şey değildir, herşeyi yeniden sök, topla, sandıkla, say, zimmet yaz... Kağıtlar, koçanlar, dosyalar...
Mehmed Muzaffer, birliğinin alay karargahında vazife yapmaktadır. O günlerde kamyon ve otomobil lastiği gibi bir takım malzemeye acilen ihtiyaç duyarlar. Komutanı “bu işin hakkından sen gelirsin” der, bir liste yapar. Lüzumlu paranın itası için Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben bir tezkere yazar. Mühürler, imzalar...

GİT BAŞIMDAN

Asitane başşehir de olsa, henüz at arabaları, faytonlar, tramvaylar dolanmaktadır ortalıkta... Otomobil kamyon parmakla sayılmaktadır daha. Hoş bu lastik denen meret çarşıda pazarda satılan bir şey de değildir. Olanı da el altından gider. Sizin anlayacağınız karaborsa... Muzaffer arar tarar, Karaköy’de Yahudi bir tüccarda istediklerini bulur. Ancak hesap 100 altına çıkar. Bir sarı liranın (22. 3. 2008 itibariyle) 267 YTL olduğunu düşünürseniz fiyatlar fahiştir ama yapacak ne var? “Tamam alıyorum” der, el sıkışırlar. Lüzumlu parayı tedarik için Erkan-ı Harbiye’ye gider, tezkereyi tediye (ödeme) merciine havale ederler. Eh, bir de tasdik ettirdi mi, tamam Muzaffer, kır saçlı, pos bıyıklı bir kaymakamın (yarbay) huzuruna çıkar. Kaymakam, babacan adamdır ama uzatılan tezkereyi okuyunca kaşlarını çatar. “Bana bak evlad” der, “ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun Yürü git başımdan, insanı günaha sokma” Mehmed Muzaffer bozulur ama üstelemez, selâmını askerce çakar. Gerisin geri dışarı çıkar. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü Hukuk Fakültesi) bahçesinden dış kapıya doğru yürürken, “n’apsam, n’apsam” diye mırıldanmaktan kendini alamaz. Ellerinde Almanların verdiği iki Daimler kamyon vardır ki, lastiksiz bir işe yaramazlar. Otomobiller desen ona kezâ. Eli boş dönse yakışmaz, hani söylenen miktar cebinde olsa, hiç bakmaz...

...MI ACABA?
Cebinde olsa, cebinde olsa... Bir anda zihninde bir ampul yanar.
Tabii ya... Nasıl da gelmemiştir aklına...
Döner Yahudi tüccarı bulur, “Paranın tediye muamelesi akşam üstü bitecek” der, “yarın öğleden evvel Çanakkale vapuru kalkıyor, sabah ezanında gelsem. Mallar hazır olur mu acaba?”
Sonra hatırlamış gibi ekler “Altın para vermiyorlar ama”
Yahudi “farketmez” gibilerinden bir işaret yapar.
Cihan Harbi’nin başlarına kadar alışveriş altın ve gümüşle yapılır malum. Harple beraber ortalıkta “evrak-ı nakdiye” denilen kağıt paralar dolanmaya başlar. Üzerlerinde, bedelinin Dûyun-ı Umumiye’ye yatırıldığı, karşılığının harpten sonra “altın olarak” ödeneceği yazılıdır. Bunlara kaime denir ki ilerleyen yıllarda adı “gayme”ye çıkar. Bazıları kestirmeden gider, sadece “kağıt” buyururlar. (Hâlâ dilimizdedir on gaymeden aşşa olmaz, beş kâada kurtarmaz...)
Halk aslında bunlardan hoşlanmaz, altın çamura da atsan altındır ama on gram kağıt neye yarar? Arada devletin itibarı olmasa, bu varakı kim alır kim satar?
Neyse Mehmed Muzaffer, sabahın seherinde Merkez Kumandanlığı’ndan aldığı araba ve neferlerle Yahudi’nin kapısına dayanır, malları yükler. Havagazı fenerlerinin yarım yamalak aydınlattığı loşlukta yüzlük kaimeyi (resmi fiyatıyla 100 altın) adama tokalar. Arkasına bile bakmadan limana yollanır, malzemeyi gemiye taşırlar.
Tüccar, üç gün sonra, elindeki kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gider, bozmazlar... “Bu para sahte” buyururlar.
Ama nasıl olur?
Haydi gel burdan yak.

BÜYÜK RESSAM

Meğer Mehmed Muzaffer, o gün evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıdın aynısından almış ve bütün gece oturup, gerçeğinden ayırt edilemeyecek evsafta bir para yapmıştır. Düşünün iki tarafını da boyayacak, üstüne yazılar yazacaksınız kalınlık olmayacak. Üstelik bu parayı paragöz bir tüccara yutturacaksınız. İnanın böyle bir işi Picasso bile çıkaramaz. Evet usta işidir ama yine de iki bariz hatası vardır. Tabii erbabına...
Bir kere taklidi yapılan paranın aslı 50 liralıktır. Bu kağıt paralar, üzerlerinde de yazıldığı gibi, Rumi 6 Ağustos 1332 tarihli kanunla tedavüle çıkarılmıştır. Halbuki yüz liralık bir kupür henüz basılmamıştır daha. Gel gelelim Mehmed Muzaffer’in iki tane ellilik yapacak kadar vakti yoktur. İş rol kaabiliyetine kalmıştır, ki o sahneyi kusursuz oynar.
İkinci farka gelince paranın üzerinde “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır” ibaresi yerine “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır” yazar. Onun “altın” dediği, Mehmetçiğin kanı mıdır acaba?

ŞEHİDLER KERVANI
nbsp;Malı veren tüccar da ince eleyip, sık dokumaz, bir Türk subayının sahte para yapabileceğini rüyasında görse inanmaz zira. Kaldı ki sabahın o vaktinde her taraf kapalıdır, soracak adam nereden buluna.
Dönelim hikayemize: Mehmet Muzaffer, bir süre sonra birliği ile Sina Cephesine (Gazze’ye) gönderilir. Çarpışmalarda yaralanır, hatta madalya alır.
1917 yılında İngilizlerin üstün kuvvetleri karşısında, çekilmek zorunda kalırlar. O ve adamları en uçtadır, sürekli ateş açmalı, düşmanı oyalamalıdırlar.
Beş on asker, koca orduya ne kadar dayanabilir ki?
Neticede şehadet şerbetini içer, kavuşur rahmet-i Rahmana
Derecesi âlâ ola

PEKİ YA SAHTE PARA?
Ortada ciddi bir aldatılma durumu vardır ama Yahudi tüccar bunu mesele yapmaz. Yapmak mı istemez, çekinir mi yoksa?
Bunu bilmiyoruz ancak vakayı cümle âlem duyar. Şehzade Abdülhalim Efendi’nin de ulaşır kulağına. Derhal lalasını gönderip tüccarı buldurur, bedelini altın olarak ödeyip, taklit kaimeyi satın alır. Bu hatırayı hürmetle öper koklar, pek hislenir, göz yaşlarını tutamaz. Sahte evrak-ı nakdiyeyi sedef kakmalı bir mücevher kutusuna koyar, doooğru Emniyet Müzesi’ne yollar.
nbsp;Gazeteci yazar Ziyad Ebuzziya da hadiseyi kaleme alır, unutulup gitmesine mahal bırakmaz.
Dikkatinizi çekti mi bilmem, Cihan harbinde kaybettiğimiz gençler ekseri yedek subaydır ve hayli donanımlıdırlar. Ölen yüz binlerce evladımız arasında hekimler, eczacılar, mühendisler, mimarlar bulunur... Belge okuyan tarihçiler, aşı yapan biyologlar, Mehmed Muzaffer gibi sanatkârlar vardır sonra.
Bizi muassır medeniyete taşıyacak beyinler cephelerde kalınca ciddi bir yetişmiş adam sıkıntısı yaşanır. Sonraki yıllarda ehliyet ve liyakatten ziyade rejime sadakat aranır. Bürokraside yükselenler muti ama nakıstırlar. Beceriksizliklerini saklamak için geleni över, gidene söver, masal anlatırlar.
Geri kalmışlığımıza çare arayalar bir de şu mevzuyu da eşeleseler ya...

İNANILMASI ZOR
Asteğmen Mehmed Muzaffer’in boya ve fırçayla yaptığı 100’lük kaimenin ön ve arka yüzü. En sağdaki ise hakiki para. Bu emanet ne yazık ki iyi korunamaz yer yer çini mürekkebi dağılır ve akar.


GÜVEN VEREN BİR SİMA
Mehmed Muzaffer’i görenler vurulur, “hâzâ İstanbul efendisi” demekten kendilerini alamazlar. Delikanlının hayatta en korktuğu şey “ah” almaktır, kul hakkından çok korkar zira. Ancak çaresiz kalınca...


ALELACELE VAPUR
Lastikleri sabahın seherinde teslim alır, kazasız belasız Çanakkale vapuruna yüklemeyi başarırlar. Maksat hasıl olmuştur, bundan böyle foyası çıksa da aldırmaz.


LASTİKSİZ NE MÜMKÜN
Ordunun bir başka cepheye intikali mevzu bahistir ve kamyonları yürütmek için mutlaka lastik bulmalıdırlar.
O günlerde lastik ele geçen bir meta değildir, karaborsadaki fiyatlar el yakar.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
26 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
19 Ağustos 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter