Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde; Fransa “Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu”nun kuşatması ve tehdidi altında idi. O zamanlar Fransa tarihten silinme noktasında gelmişti. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu; Almanya, Macaristan, İspanya ve İspanya’nın Flandne sömürgesine ve Avusturya’ya hükmediyordu. Sıra Fransa’ya gelmişti. 1525 Pavia Savaşında Kutsal Roma-Germen İmparatorluğuna yenilen; Fransa Kralı I. François, Şarlken’e yani kutsal Roma-Germen İmpataroruna esir düştü. I. François’in annesi, Osmanlı Sultanı Kanuni’den yardım istedi. Kanuni Sultan Süleyman Han 1526 Mohaç Zaferi ile düşmanlarını yendi ve Viyana ile Macaristan’a yöneldi. Şarlken Osmanlı Sultanının isteğine boyun eğdi. ve I. François’i serbest bıraktı. I. François (Fransa) ile Şarlken (Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu) arasında 1527’de tekrar savaş oldu. Fransa yenildi. I. François, Rinçon isimli bir elçi ile Kanuni Sultan Süleyman Han’dan yardım istedi. Kanuni, Viyana’yı kuşatınca, Şarlken Osmanlı’nın tehdidi üzerine I. François ile Kambre Anlaşmasını imzaladı. Osmanlının 1529 İkinci Macaristan ve 1532 Üçüncü Macaristan Seferi ile Fransa nefes aldı. Luther’in Osmanlı’nın ajanı olduğunu söyleyenler vardır. Luther’in ateşli nutukları, papayı tenkitleri ve Erasmun’un Türkler aleyhine sözleri üzerine Osmanlı dostu görünmemek için Fransa Osmanlı’ya cephe aldı. Fransa siyaseti tam bir “münafık” karakteri temsil eder. Dost görünür ama aslında potansiyel düşmandır. Maalesef Fransa bazı aydınlarımız tarafından ananevi dost olarak tanıtılarak devamlı aldatıldık. Jön Tükler, Fransa kültür potasında eritilerek Fransa hayranı, Osmanlı düşmanı olarak şekillenmişler ve milli-manevi değerlerden koparılmışlar. Almanya ile İngiltere ittifak yaparak Fransa’yı köşeye sıkıştırdılar. Paris’e 50 km yaklaştılar. Fransa Kralı yine Osmanlı’dan yardım istedi. Kanuni Sultan Süleyman Han, Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa’yı 154 savaş gemisi ile 28 Mayıs 1543’te İstanbul’dan uğurladı. 11 Temmuz 1543’te Osmanlı donanması Tulon limanına vardı. Nis şehrini Şarlken’den alıp Fransa’ya iade etti. Forsalar hariç 29 bin 440 Türk asker ve subayı Tulon’da 1 yıl 3 ay kaldı. Her gün 5 vakit Ezan-ı Şerif okundu. Bugünkü Avrupa’nın gerçek kurucusu ve asırlardır koruyucusu Osmanlı’dır. Osmanlı, Portekiz Kralını Fas’ta yendi. İspanya Kralı II. Felipe Şarlken’in oğlu bunu fırsat bilerek Portekiz’i ve sömürgelerini ele geçirdi. Osmanlı, Portekiz milliyetçilerine silah ve para desteği yaparak, Portekiz yeniden bağımsızlığını kazandı. Osmanlı donanması İspanyol donanmasını mağlup etti. Fransa, Osmanlı’nın bu yardımına teşekkür etmek yerine, Osmanlı’yı arkadan hançerledi. Azınlıkları Osmanlı’ya karşı isyana sevk etti. Ermenilere Fransa askeri elbiseleri giydirerek yüzbinlerce Türk’ün katline destek ve teşvik etti.


Geçmiş yüzyılı kendi kültür dünyamızdan kopuk, kendi ruh yapımızdan ayrı dünyalarda geçirdik. Biz şanslıydık, o yılların devrimcilik rüzgarına kapılmamış, Marksist fırtınalara yakalanmamış ve öz kültür değerlerimiz içinde kalmış bir çerçevede yetiştik. Ben kendi payıma, Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu ve Mehmet Kaplan düşünce ve san’at ustalarımızın yanlarında olmayı, derslerinde ve hizmetlerinde bulunmayı Yüce Allah’ın bana bahşetiği büyük bir nimet olarak kabul ediyorum. Bizler Nazım Hikmet’in salkım söğüt şiirini de zevkle okur, güzel türkçesini takdir ederdik.. Onun da büyük san’atkar olduğunu bilir, ancak savunduğu Marksist düşünceleri, Moskova eksenli söylemlerini benliğimize, kimliğimize yabancı ve aykırı bulurduk.. Kendi kültür dünyamızı tanımak için Osmanlıca’nın şart olduğunu, biliyorduk.. Bin yıllık kültür hazinemize ulaşmanın başka yolu yoktu. Eski Türkçe yazıya ve Osmanlıca’ya genç yaşta aşina olmamız, bize bin yıllık kültür yuvamızın kapısını açıyordu. “Melali anlamayan nesle aşina değiliz” diyordu Haşim... Neydi bu melal? Bu melal Fuzuli idi, Baki idi, Şeyh Galip idi, Nedim idi ve nihayet o zamanlar hayatta olan Yahya Kemal idi. Şimdi bunları anlamayan nesle nasıl aşina olabilirdik.. Osmanlıca’nın orta öğretimde ders olarak okutulmasını boşuna istemiyorduk.. Vaktiyle bu sütunlarda Mümtaz Soysal’dan, Atlan Öymen’den rica etmiştim.. “Gelin okullarda Osmanlıca öğretilmesini hep beraber savunalım” demiştim.. Onlardan cevap alamadım. Şimdide rica ediyorum.. sütunlarımızda bu konuyu savunalım ve gelecek kuşakların aynı dramı yaşamalarına seyirci kalmayalım.


Avrupalı bir mimarın Paris, Marsilya, Berlin, Roma, Peşte, Viyana ve Prag’ı görmemesi olmaz, Corbusier dahasını da yapar, 1911 yılında Doğu gezisine çıkar... Edirne ve Bursa’ya bayılır, İstanbul’a tutulmaktan kendini alamaz. Omzunda bir sırt çantası taşır, durup durup eskizler, krokiler karalar, yurduna dönünce bunları gazetelerde yayınlar, yetmez “La Vayoge d’Orient” adlı kitabına malzeme yapar. O günden sonra, Üsküp, Saraybosna, Prizren, Gümülcine gibi Balkan şehirlerini dolaşır ve Türk evleri üzerine kafa yorar. Derken İstanbul hasreti depreşir ve Eyyûb, Süleymaniye, Fatih, Üsküdar sokaklarını arşınlamaya başlar. Türklerin “Mösyö Karpuzuye” diye tanıdıkları dost mimar bıkıp usanmadan mahalle aralarında dolanır, evlerin, çeşmelerin, kabirlerin resmini yapar. İnsanımızı da iyi tanır, öyle ki “İstanbul evleri ahşaptır, çatılarını da benzer kiremitlerle kaplarlar. Ahşap ‘ben de faniyim malım da fani’ diyen Türk insanının mizacına çok uyar. Ancak Osmanlılar vakıf eserlerinde (camilerde, medreselerde, hanlarda, hamamlarda) taştan taviz vermez, asırlara dayanacak binalar kurarlar” diyecek kadar... Kubbedeki kübizm Corbusier o günlerin “gözde” akımı kübizmi “göz ardı” etmez, camilere o zaviyeden bakar ve “gözden kaçan” incelikleri yakalar. Yirmili yıllarda ortaya attığı “şekli saflık” kaidesine örnek olarak Bursa Yeşil Cami’yi gösterir, zikredilen eserin sadeliğinden, heybetinden, azametinden söz açar. Ona göre bir bina içiyle dışıyla ancak bu kadar uyumlu olabilir, geometrinin şiirleştirilmiş şekli dense yeri var. Le Corbusier, 1911 yılında İstanbul’u kenar köşe gezer ve camilerimiz hakkında şu cümleleri yazar: “Kitlelerde elemanter geometrinin bir disiplini var. Kareler, küpler, küreler geçidi... Planda ise bir tek eksene uyarlanan bir dikdörtgen. İşte mimari! Biçimlerin melodisi!... İstanbul biraz Eminönü, biraz da Fatih’tir. Sarayburnu’nda taçlanan Topkapı Sarayı biblo gibidir. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Nuruosmaniye, Fatih, Yavuz Selim ve Mihrimah Camii... Ardı ardına sıralanan tepeler, kubbeler... Tepeler, kubbeler...” Le Corbusier not defterine çizdiği krokinin yanına kırmızı kalemle bir not düşer: “Plancılar, dikkat, silüet!” La Corbusier, İstanbul’un kesinkes korunması gerektiğine inanır. Evet Sur içi, Eyyûb Sultan, Üsküdar, Beylerbeyi, Beykoz bakımsız ve dağınıktır ama ona göre güzellik de ordadır. Düşünün, ahşap evler arasına sağa sola yatmış mezar taşları, şirin bir mahalle mescidi, kuytuları yosun tutmuş bir şadırvan, yarı yıkık bir dergâh, bacası tütmese de kubbesi duran bir hamam, incir ağaçları, bostan kuyuları filan... Sonra ortalıkta dolanan kırmızısı solmuş, grimsi pembe olmuş antika bir tramvay... Çın çın çın... Çekilin yoldan... Bırak dağınık kalsın, ki batılılar buna “Pitoresk” diyorlar. Le Corbusier cumhuriyetin ilk yıllarında vazife yapan bürokratlardan çok korkar, zira devrimciler genellikle geçmişlerinden nefret eder, kıyıcı ve yıkıcı olurlar. Oturur, endişelerini bizzat Cumhurbaşkanına yazar. Netice mi? Maalesef. Keşke yazmasaydım Le Corbusier hatıralarında: “Eğer o mektup olmasaydı, bugün rakibim Prost’un yerine güzel İstanbul’un imarını ben planlıyor olacaktım. Bu mektupla inkilap yapmış bir milletin en inkilapçısına seslenmiş ve İstanbul’un tozuyla toprağıyla olduğu gibi bırakılmasını tavsiye etmiştim. Ne büyük hata yaptığımı sonradan anladım” diye yakınır. Peki en büyük rakibim dediği “Henry Prost ne yapar? Bu mimar bozuntusunun sabıkası iki üç satıra sığmaz. Ancak şu kadarını hatırlatalım, Vatan, Millet ve Ordu caddelerini bahane edip yüzlerce mescid, medrese ve çeşmeyi yıkar. Okmeydanı’nı imara, Haliç’i sanayiye açar.) Neyse... Le Corbusier 2. Cihan harbinin akabinden İzmir’e gelir ve şirin şehir için fevkalade projeler sunar. Alsancak’tan Karşıyaka’ya kadar göz okşayan mekanlar, oyun alanları, spor sahaları, albenili parklar... Ama olmaz, onu İzmir’e de yanaştırmazlar. Şu anda adı geçen bölgede pis fabrikalar uzanır ve şekilsiz gecekondular... Le Corbusier son yıllarında kendisine basit bir tatil kulübesi yapar, oturup kitap yazar. Tek lüksü denize girmektir, ancak yorgun vücudu dalgalarla başa çıkamaz (Yıl:1952. Yaş: 90) Ayinesi iştir kişinin Corbusier’nin Salon d’Automne’da açtığı sergiler alışıldık şeyler değildir, çok tartışılır. Cenevre Milletler Cemiyeti Sarayı için sunduğu proje elenirse de iz bırakır. Sırf bu yüzden avangard mimarlık değerlerini savunan Çağdaş Mimarlık Kongresinin Fransa sekreterliğini üstlenir ve rakipleriyle mücadeleye başlar. Yetmez L’Esprit Nouveau adlı bir sanat dergisi yayınlar. Çıkardığı eserler öğrencilerin başucu kitabı olur, özellikle “Bir Mimarlığa Doğru” uluslararası çapta yankı bulur. Le Corbusier Sanayi Devrimi sonrası geçiş dönemi yaşayan ülkelere yeni bir mimarlığın doğduğunu fısıldar, ki dili coşkulu, hatta kışkırtıcıdır. Sadece mimarlara değil herkese seslenir, kolay anlaşılır. Centrosoyuz-Moskova (1928), Villa Savoye-Poissy (1929), Citrohan evi, İsviçre Pavyonu-Paris (1932), Marsilya Toplu Konutları (1952), Amerika’daki Carpenter Center, Chandigarh Eyalet Meclisi (Hindistan) cesur ve farklı tasarımlardır. Le Corbusier bir mimarlar arenası olan New York’u hiç beğenmez. Ancak Manhattan’ı New Jersey’e bağlayan George Washington Köprüsünü (1931) ayrı tutar. Fikrini “bu berbat şehirde takdir edilecek tek şey” diye açıklar. Ünlü mimarımız Sedat Hakkı Eldem de Le Corbusier’nin izinden gider, Maçka’daki Firdevs Hanım Evi’nde (1934), Yalova’daki Termal Otel’de (1934-37) ve Ankara’daki Gümrük ve Tekel Müdürlüğü’nde (1937-38) ustasının tesirinde kaldığını saklamaz.


Erciyes Üniversitesi’nin “Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı” ismiyle milletlerarası bir sempozyum tertiplediğini Nevşehir’in sevilen belediye başkanı Hasan Ünver dostumuzun nazik davetiyle haberdar olduk. Nevşehir, Kayseri, Kırşehir, Tokat, Yozgat, Çankırı... Ve ötekiler, öteki güzel şehirler. Bu şehirler, bu seyahatimizde bize şunu öğretti. Onlar, orta direk, Anadolu’yu ayakta tutan güç. Anadolu’nun mülk bekçileri. Toplantıda kime memleketini sorsak bu çevrelerden birinden çıktı. Karlı Erciyes dağına nâzır Kayseri’de yapılan sempozyuma alâka çok büyük. Tertip komitesi, meseleyle uzaktan yakından irtibatı olan her şahıs ve kurumu çağırmış. Ermeni örneğinden hareketle dünkü hayatımızda birlikte yaşama sanatının şartları araştırılıyor. Bir kere isim harika. Birlikte yaşama kabiliyetine kim “sanat” demişse ağzına sağlık. Toplantıya Nehru Üniversitesi’nden Trakya Üniversitesi’ne Ermeni Patrikliği’den yazarlara, araştırmacılara kadar iştirak var. Fakat İstanbul’un fildişi surlar arkasındaki üniversitelerinden kimse yok. Program dosyasının kapağındaki bir küçük cümle aslında her şeyi ortaya koyuyor. Cümle II. Sultan Mahmud’a ait. Padişah diyor ki... -Benim teb’amdan Müslümanları camide, Hıristiyanları kilisede, Musevileri havrada görmek isterim. İşte sır bu ana fikirde. Sadece Müslümanlar camiye gidecek, diğerlerine yasak demiyor. Şunları şurada, şunları şurada “görmek isterim” diye bir temennide bulunuyor. Gitmeyenleri astırırım da demiyor. Deseydi kim ne diyebilirdi? Ancak diyemezdi. Zira Osmanlı fıkha bağlılıkla bir hukuk devletiydi. Anadolu bir şeylerin arayışında. Gayrı Müslim teb’ayla dahi birlikte yaşamanın inceliklerini sorgulayarak bugünlere gelmek istiyor. Atalarımız nasıl yapmış? Bu cemiyet, Ermeni, Rum, Bulgar vs ile asırlarca bir arada yaşamışken nasıl olur da bugün din kardeşi Kürt’le arasına husumetler girer? Kim nerde ne hata işledi? Varsın fildişi surlar gerisindekiler havanda su dövsünler. Anadolu, Üniversiteleri, belediyeleri, valilikleriyle gerçeklerin arayışında. Yeniden birlikte yaşama sanatı keşfedildiğinde her güzellik yeniden başlar. Anadolu’da akan kanın durması lazım. Birlikte yaşamanın sanatı yakalanırsa kan durur.


Osmanlılar üç kıtaya yayılan milletleri asırlarca huzur ve sükûn içinde idare ettiler. Osmanlıların; türlü türlü kanı taşıyan, türlü dil konuşan, başka başka âdet ve ananelere bağlı olan çok kültürlü milyonlarca insanı, aralarındaki farkları bıraktırarak, bir inanç veya fikir etrafında toplayıp, altı asır hüküm süren muazzam bir imparatorluk kurduklarını biliyoruz. Osmanlıların bu başarısı zannedildiği gibi yalnızca askerî değildi. Yanî kaba kuvvete dayanmıyordu. Askerî yöntem Osmanlıların başvurdukları en son çâre idi. Öyleyse, onları gayelerine ulaştıran ve uzun ömürlü kılan esas âmiller nelerdi? Bu başarıyı kazanmakta nasıl ve hangi metotları kullanmışlardı? Başarılı olmalarını sağlayan birçok metot vardı. Bunlardan biri, belki de en önemlisi örnek bir hayat sunmalarıdır. Anadolu’da yerli halka, gerek inançları ve töreleri, gerekse daha geniş ifâdesi ile kültürleri üzerinde herhangi bir baskı uygulanmamıştır. Avrupa Orta Çağında görülen engizisyonlar ve benzeri uygulamalar, İslâm âleminin hiçbir devrinde görülmediği gibi, Osmanlılarda da ne devlet ve ne de diğer ileri gelenlerce veya belli bazı teşkilatlarca bilinen ve uygulanan şeyler değildi. Aksine tam bir inanç hürriyeti hâkimdi. Çünkü, İslâmiyetin, “Dinde zorlama yoktur” prensibine Osmanlılar sâdık kalıyorlardı. Kimse Müslüman olmaya zorlanmıyordu. Yaptıkları tek şey; yerli halk arasına Müslüman Türklerin getirilerek yerleştirilmesi, kendi inançlarının gereğini en arı ve duru hâliyle yaşamak suretiyle onlara bir alternatif sunmaları idi. Bu şekilde, yerli halk, kendi hayat tarzları ile Müslüman Türklerin hayat tarzlarını görüp, mukayese yapabilme fırsatına sahip kılınmış oluyorlardı. Bu gâye ile Yıldırım Bayezid, İstanbul’u muhasara ettikten bir müddet sonra Timur Han ile araları açılınca, muhasarayı kaldırmak için Bizans ile anlaşırken koydurduğu anlaşma maddelerinden birisinin gereği olarak İstanbul’un Sirkeci kesiminde, Taraklı, Göynük ve Karadeniz sahillerinden 700 hanelik bir Müslüman-Türk mahallesi kurdurmuştur. Bu tür faaliyetlerin asıl maksadı İslâm ahlâkını gayri müslimlere tanıtmaktır. Bu tanıtma faaliyetlerine baskı denilemeyeceği gibi, propaganda demek bile güçtür. Çünkü, hiçbir propaganda ve hiçbir reklam gerçeğin yüzde yüz ifâdesi değildir. Bu örnek yaşayış ise gerçeği aynen yansıtmaktır. Osmanlıların ilk dönemlerindeki kültürel tanıtım faaliyetlerinde ve bilhassa iskân edilen nüfus içerisinde gönüllü olarak yer alan, yahut da başka uç bölgelerine kendiliklerinden giderek yerleşen, tekke ve tasavvuf mensuplarının da önemli payları olmuştur. Sadece Anadolu’nun değil, birçok ülkenin fethinde, tasavvufun güzel ahlâkı ile bezenmiş kimselerin büyük rolü olmuştur. Resûlullah efendimiz, Hudeybiye Anlaşmasını, bütün olumsuz maddelerine rağmen, bir maddesi için kabûl etmişti. Bu madde, Müslümanların müşriklerle rahatça görüşebilmelerini sağlamaktaydı. Bu görüşmeler ile birçok müşrik Müslüman olmuştu. Bir şeye inandırmanın en kolay, en sağlam yolu, görerek yaşayarak örnek olmaktan geçer. Meselâ eskiden “Alperenler” denilen kimseler vardı. Bunların her biri, tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde, dergâhlarda yetişmiş kimselerdi. Dînimizin güzel ahlâkı ile bezenmişlerdi. Hâl ile, söz ile, yaşayış ile örnek kimselerdi. İslâmiyeti yaymak için kendilerini adamışlardı. Eshâb-ı kirâm gibi geri dönmemek üzere çeşitli memleketlere dağılmışlar, oralarda İslâmiyeti tanıtmakla ömürlerini tamamlamışlardı. Tâ Semerkant’tan, Buhara’dan kalkıp Anadolu’ya, Rum diyârına gelmişlerdi. Tarih boyunca, küfür devam etmiş fakat, zulüm hiçbir devirde payidar olmamıştır. İnsana insan muamelesi yapan, adalet ile hükmeden devletler ayakta kalmış, zulmedenler yok olup gitmişler, tarihte hep lanetle anılmışlardır...


Osmanlılar, temizlik konusunda da, İslâmın ışıklı yoluna sarılmışlardır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, temizlik konusunda meâlen şöyle buyurmuştur: “... Onda (Kubâ mescidinde) tertemiz olmayı seven kimseler vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (Tevbe,108) Sevgili Peygamberimiz de: “Nezâfet (temizlik) îmândandır” buyuruyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, İstanbul’un her mahallesinde sıcak ve soğuk banyo yapma mekânları, çeşmeler, haftanın belirli günlerinde de sadece kadınlara açık olan hamâmlar mutlaka bulunurdu. Bir zamanlar, hamâm sayısının sekiz olduğu Paris’te, halk, ancak “banyocu” denen esnâf sâyesinde yıkanma şansına sahipti. Bu adamlar, bakırdan bir tekneyi peşlerinden sürükleyerek sokak sokak, mahalle mahalle dolaşırlardı. Bu o kadar masraflı bir işti ki, dar gelirli şehirliler, böyle lüks bir işe pek seyrek kalkışırlardı. Orta hâlli bir Parisli bile, ancak bayramlar ve önemli günler öncesinde temizlenme şansına sâhipti. 1552 yılında Türklere esîr düşüp, üç yıl boyunca Kaptân-ı Deryâ Sinân Pâşâ’nın yanında, kölelikle işe başlayıp en bilgili ve gözde hekîmleri arasına yükselen İspanyol Pedro’nun kaleme aldığı “Kânûnî Devrinde İstanbul” isimli kitapta deniliyor ki: Her sokakta bir çeşme... “... Türklerin, bize haklı olarak yönelttikleri tenkitlerin başlıcası, kirli oluşumuzdur. İspanya’da ömrü boyunca iki kere yıkanmış hiçbir kadın ve erkek yoktur. Türk hamâmlarında çok su harcanır. Dünyâda İstanbul kadar çeşmesi olan hiç bir şehir yoktur, her sokakta muhakkak bir çeşmeye rastlanır.” Bu garîp durum, sâdece İspanya’ya hâs bir şey değildir; bilakis o dönem Avrupa’sında yaşayan doktor ve dîn adamlarının, kendi toplumları üzerinde bıraktıkları tesîrlerin, hattâ baskıların sonucunda, bütün Avrupa’da yaşanan sıradan bir vak’adır. Zîrâ o dönemlerdeki doktorlar, banyoyu tavsiye etmedikçe, yıkanmanın sağlık açısından tehlikeli olduğu inancı yaygındı. Doktor John, “Günlük Sağlık Bakımı” isimli kitâbında: “Kulaklara kaçırmamak şartıyla başınızı yıkayabilirsiniz” diyordu. Fakat Jean de Renoe adlı başka bir doktor, aynı fikirde değildi: O, sâdece “Ellerinizi yıkayabilirsiniz” diyor, “Ayaklarınızı da yıkamanızda bir mahzûr yoktur. Fakat başa su sürmek, son derece tehlikelidir. Unutmamalıdır ki başa sürülen su, her türlü derdin kaynağıdır” görüşünü savunuyordu. Bu gibi konularla yakından ilgili bir yazar olan Theophrashe Renaudot da bir kitabında aynı konuya şöyle temâs etmektedir: “Doktorlar tavsiye etmedikçe banyo yapmak, sâdece lüzûmsuz bir hareket değil, aynı zamanda tehlikelidir de... En büyük zararı da müstakbel annelerin karınlarındaki hayât meyvelerini yok etmesidir.” Hıristiyan dîn adamları ise, yıkanma eylemini kötü bir fiil olarak değerlendiriyorlardı. Hıristiyanlığın ortaya çıkışından çok sonra, Roma hamâmlarında yaşanan rezillik ifrâtına, tefrîtle karşılık vermişler ve temizliği yasaklamışlardı. VI. yüzyılda Azîz Benedik, dindârlara ve özellikle gençlere; “Banyo, ancak bazı durumlarda izne tâbidir” diye seslenirken, Azîz Francis ise, “Yıkanmamış vücut, dindârlığın işâretidir” şeklinde sözler ediyordu. İspanya Kraliçesi İzabel, hayât boyu sâdece iki defa, doğumunda ve gerdeğe girerken banyo yapmış olmakla övünüyordu. Papa olan ilk keşiş Büyük Gregory, “Vakit kaybettirecek bir lüks” durumuna gelmediği sürece, ancak Pazar günleri yıkanmaya izin vermişti. İşte, Avrupa toplumunda, sudan bu derece korkulduğu dönemlerde, pislik almış başını gidiyordu. Öyle ki uzun süredir yıkanmayan, hattâ silinip temizlenmeyen insanlar, özellikle kadınlar, üzerlerindeki pis kokuyu bastırmak için ağır parfümler kullanıyorlardı. Bunlar, bugün inanılması çok zor olan hususlar. Şimdi bir de Osmanlı ülkesine bakalım: Evliyâ Çelebi’nin naklettiğine göre, 17. Yüzyılda, sâdece İstanbul’da 300 adet halka açık hamâm ve 4 bin 536 da özel hamâm bulunuyordu. Muhtelif dönemlerde, uzun yıllar ülkemizde kalan seyyahlar, Osmanlıların temizliğini şöyle anlatmaktadırlar: “Türkler çok yaşarlar” Meselâ M. de Thevenot 1665 yılında Paris’te yayınladığı “Relation d’un voyage fait an Levant” isimli eserinde, “Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiç birini bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türklerin bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de, sık sık hamâma gitmeleri ve yiyip içmedeki itidâlleridir. Çünkü az yemek yerler; Hıristiyanlar gibi karmakarışık şeyler yemezler, içki âlemleri yapmazlar ve dâimâ idmân yaparlar” demektedir. Yine seyyâhlardan biri olan Edmondo de Amicis, 1883 yılında Paris’te yayınladığı “Constantinople” isimli eserinde, Osmanlılardaki temizlikle ilgili olarak şunları yazmıştır: “... Yüzler, eller, ayaklar, tertemiz; yamalı kıyâfet pek az ve hele kirlisi hemen hiç yok; bütün ictimâî sınıflar arasında umumî ve mütekâbil bir hürmet ve riâyet manzarası göze çarpıyor.”


İsrailli yahudi entelektüel İsrael A. Shamir “Ey Osmanlı Geri Dön” adlı makalesinde dünya barışı için yeniden Osmanlıya ihtiyaç olduğunu, imparatorluğun yıkılışından sonra sadece Ortadoğu’nun değil, tüm dünyanın da acı çektiğini, Balkanlar, Filistin ve Irak’ta yaşananları örnek göstererek anlatıyor. İşte bu makaleden sizlere çarpıcı bölümler: “... İmparatorlukta kurucu unsur olan Türklere, Avrupa hayrandı ve onlardan korkuyordu, oysa şimdi onlar da Frankfurt ve Londra’nın çöpçü bulaşıkçıları için işlerinde istenmeyen rakipler. Şimdi kimi Türk liderler AB’ye girmek hülyalarıyla kendilerini avuturken, belki de artık imparatorluğu geri getirmeyi düşünmeye başlamamızın tam sırası. Aslında imparatorluk çok büyük ve etkisiz olduğundan yıkılmadı. Toy yerel elitler zehirli ulusçuluk meyvasından yediler; bunu onlara Batılı lafazanlık üstadları sunmuştu... İmparatorluğun yıkılışından sadece Ortadoğu çekmedi. Hatta ilk ayrılan eyalet Yunanistan’ın şimdi avro tarafından ekonomisi mahvedilmez ve zengin kuzeylilerin otelcisi haline getirilmezdi. Onun da, Rumların, İskenderiye’den İstanbul’a dek imparatorluğun kalburüstü ahalisi olduğu günleri özlemek için iyi bir nedeni var... Osmanlıdan kopan ülkelerin hiçbiri başarılı bir devlet kuramadı. Ve Batılı yırtıcılar, giderek daha ve daha da küçük gruplar arasına kavga ekmeye devam ettiler, şimdi Türkiye ve Irak’taki Kürt hadiselerinde görüldüğü gibi. AB ile Avrupa, bin yıl önce çökmüş Şarlman imparatorluğunu yeniden kurdu. Eğer Batı’nın sürekli düşmanları birleşiyorsa, bu niye doğuda da olmasın... Avrasya’da hakimiyet kavgaları vermek, yerine Türkler, Slavlar, Araplar güçlerini birleştirebilirler. İstanbul’u ortak başkent ve imparatorluk hükümeti payıtahtı yapabilir. İstanbul bizim Brüksel, New York ve Pekin’e cevabımız olabilir. Yüzyıllar sürmüş hakimiyet kavgaları Avrasya’da nice savaşlar çıkarmış iken, birlik tüm istekleri tatmin edebilir. Rusların da dahil olduğu birliğin başkenti İstanbul olabilir. Türkler ise Kırım ya da Taşkent’le komşu olur, Yakutistan’ın uzak elmas madenleri ve Pravoslav Türklerinin diyarları, tek bir Rusla savaşmadan elde edilir. Ortadoğu birkez daha, hep ait olduğu Avrasya’ya dahil edilir; Washington’dan, Londra’dan, Brüksel’den gelecek emirlere boyun eğmez. Çok uzak bir yer olmaktan çıkan Türkiye, Bağdat’la Kiev’den, Belgrat ve Kahire’den, Vladivostok ve Ankara’dan gelenlerin buluşma yeri olur.” Osmanlı artık tarihe mal olmuştur. Yeni Dünya Düzeni ya da Globalleşme Osmanlının son izlerini silme hareketidir. Aşırı Türk düşmanı Churcille(Çörçil) bile (o tarihte iktidarda olanlara) Aman Osmanlıyı yıkmayın. Onun boşluğunu dolduramayız. Ve bir gün gelir Osmanlıyı ararız demiştir. Rumlar ve Ermeniler Batı’nın oyununa gelmemiş olsaydı Türkiye’de 5- 7 milyon Rum, 2- 3 milyon Ermeni Türkiye’nin kaymağını yiyen etnik grup olacak idi. İsrail aydını Shamir, Osmanlının yeniden ihyasını istemektedir. Ancak bu mümkün değildir. Kaldı ki bizler Osmanlı devrindeki ceddimiz kadar temiz değiliz. O tarihte İstanbul’da senede en fazla 3 cinayet ve hırsızlık oluyordu. Şimdi ise evimizde bile güvende değiliz...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter