Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Han ile İran şâhı İsmâil arasında 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri. Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Âzerbaycan, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hudûdunu genişleten Şah İsmâil, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yöneldi. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vâsıtasıyla yaptığı propagandalarda Osmanlı hudutları içindeki Şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başladı.

Yavuz Sultan Selim Han ise, Anadolu’yu bölüp parçalamak ve batıya açılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmak emelinde olan Şâh İsmâil’e kesin bir darbe indirmek niyetindeydi. Nitekim bu gâye ile şehzâdeler ve dâhildeki fesatçıların işini hâlleden Yavuz Sultan Selim Han, 10.000 azab askerinin hazırlanması için Anadolu’ya hükümler gönderdiği gibi, bütün kuvvetlerin Yenişehir Ovasında kendisine katılmasını emretti. Aynı zamanda Manisa vâlisi olan oğlu Süleymân’ı Edirne’ye getirterek Rumeli muhâfazasında alıkoydu. Nisan 1514’te İstanbul’dan Üsküdar’a geçen Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil’in halîfelerinden olup esir bulunan Kılıç adında birisi vâsıtasıyla Şah’a Farsça bir nâme gönderdi.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı, Türkistan ve Hindistan imparatorlukları ile asırlarca mücadele eden İran, bugün de teknolojik ve siyasî manevralarla Orta Doğu’da bir güç olma hayali içerisinde. Ancak bu biraz zor görünüyor.

İran, tarihte en büyük medeniyetlerden birisine sahne olmuş ülkedir. Hazret-i Ömer zamanında Müslümanlarca fethedilmeye başlandığında, burada Zerdüşt dininden Sasanî İmparatorluğu son demlerini yaşıyordu. İslâmiyetle tanıştıktan sonra da bu yeni medeniyete mühim katkılarda bulundu. Çok sayıda âlim yetişti. Ancak İran, İslâm tarihinde, asıl ideolojik bir mezhebin güçlü savunucusu olarak şöhret kazandı. Şurası gariptir ki, Ehl-i sünnet inancının esaslarını ilk kaleme alan ve bugün dünya Müslümanlarının beşte üçünün (Türklerin de) mensup olduğu İmam Ebu Hanife İranlı olduğu gibi, bu inancın en güçlü aleyhtarlarının merkezi de İran olmuştur. Çok çeşitli İran kavimlerinden Farslar (Persler), iki bin senedir İran’ın hâkim halkıdır.

BOŞ TAHT

Şiî, taraftar demektir. İlk zamanlar Hazret-i Ali’nin halifeliğini savunanlara deniyordu. İnanç bakımından diğerleriyle aynı idi. Hazret-i Ali’nin vefatından çok sonra, bu siyasî tercihi destekleyen dinî umdeler ortaya atıldı. Böylece Şiîlik, farklı bir inanç ve amel sistemi olarak Güney Irak’ta doğdu. Sasanî Devleti’nin yıkılmasından müteessir olan bazı kavmiyetçi Farslar, bu yeni ideolojiye sarıldılar. Son İran şahının kızı Hazret-i Hüseyin ile evlenmişti. Bu evlilikten doğan İmam Zeynelâbidîn ve soyundan gelen imamları İran tahtının vârisi kabul ettiler. Ancak bunu, dinî geleneklerle kamufle etmeyi başardılar. Her biri büyük birer İslâm âlimi olan “Oniki İmam”ın, günahsız olduğunu, Allah ve Resulü tarafından halife tayin edildiğini söylediler. Bu yeni mezhebe İsnâaşeriye (İmamiye, Caferiye) denildi. İsnâaşer, Arapça 12 demektir. Onikinci İmam Muhammed Mehdî mağaraya saklanmıştır ve kıyamet günü tekrar ortaya çıkacaktır.

O zamana kadar halifeliği, (Papa gibi) Şiî âlimleri arasından seçilen masum âyetullahlar yürütür. Dinî hükümleri yorumlar, yenilerini koyabilir. Yetim ve vakıf mallarını idare eder. Hazinenin beşte birinden imamın hissesini alır. Mukaddes günlerin başlangıcını tesbit eder. Harb, sulh, milletlerarası anlaşmalar gibi siyasî ve sosyal işler, bunların izniyle yapılır. İmamiye, Ehl-i beytin veya Hazret-i Ali’nin halifeliğine taraftar olanların rivayet etmediği hadis-i şerifleri ve icmaları kabul etmez. Bu sebeple inanç ve amel bakımından diğer İslâm mezheplerinden ayrılır. İnanç sahasındaki farklar, ibadetlerdekinden daha fazladır.

Caferiye mezhebinin İmam Cafer Sadık ile bir alâkası yoktur. İmam Cafer, din kitabı kaleme almış değildir. Bugün İmamiye’nin itibar ettiği tefsir, hadîs ve fıkıh kitaplarını Şiî âlimlerinden Ebu Cafer Kummî ve Ebu Cafer Tûsî yazmıştır. Bu mezhebi İmam Cafer’e nispet eden, bu mezhebin sonra gelen mensuplarıdır. Zaten Abbasî hükümeti, Ehl-i beyt imamlarını zindanlarda tutardı. Yanlarına girip görüşmek yasaktı. İmam Cafer de bu sebeple serbestçe ders halkası kuramamıştır. Az sayıda talebeleri de mutlak müçtehit olup, kendi mezheplerini kurmuştur.. İmam Cafer, Ehl-i sünnet inancında olup, İmam Ebu Hanife’nin hocalarındandır.

ŞAH İSMAİL

Abbasî hâkimiyetinden sonra Şiîlik, millî bir ideoloji olarak İran’da da revaç buldu. Ama hiçbir zaman ekseriyet olmadı. Abbasî halifesi Memun zamanında İran’da otonom hükümetler kuruldu. Zamanla iktidar Türklerin eline geçti. İran’ı, -kısa bir Afgan ve Kürt sülâleler devresi sayılmazsa- yaklaşık bin sene Türkler yönetti. Gazneliler, Selçuklular, İlhanlılar, Timuroğulları, Akkoyunlular, Safevîler, Afşarlar ve Kaçarlar İran tahtını elinde tuttu. Selçukluların taht şehri Rey, bugünkü Tahran yakınlarındadır. İran, bir ara Cengiz işgaliyle ağır felaketler yaşadı. Bunu takiben Hasan Sabbah adındaki bir çılgının kurduğu Bâtıniye Devleti, İran’da Şiîliğin yayılmasına sebebiyet verdi.

Sonraları Hazret-i Ali’nin peygamberliğine, hatta ilahlığına inanan aşırı fırkalar doğdu. Bunlardan birine mensup Şah İsmail, 1502 yılında İran tahtına geçti. Dedesi meşhur bir Sünnî tasavvuf âlimi olan Şah İsmail, iyi bir asker ve güçlü bir şairdi. Türk veya Kürt asıllı olmasına rağmen, Hazret-i Ali’ye ulaşan bir şecere düzmeyi ihmal etmedi. İran, Irak, Kafkasya ve Anadolu’ya gönderdiği propagandacılarla inancını yaymaya çalıştı. Göçebeler ve bazı tekkelerde kabul gördü. İtaat etmeyenleri ağır işkencelerle katletti. Ancak Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından durduruldu. Şah İsmail, Hazret-i Hüseyin’in şehâdet kanını sembolize eden kırmızı sarık sarar; adamları da böyle giyinirdi. Anadolu halkı bu sebeple bunlara Kızılbaş (Farsçası Sürh-ser) demiştir.

İRAN’DA KATLİAM: ŞAH ABBAS

Şah İsmail zamanında bile, İran’da Şiîlik ekseriyette değildi. 1587’te tahta çıkan Şah Abbas Safevî, Şiî olmayan halka karşı düşmanlığı ile tanındı. Zalimce tedbirlerle ülkede Şiîliği yaydı. Bunu kabul etmeyenleri kılıçtan geçirdi. Bu muazzam katliâm neticesinde, İran’da sınır ve dağ köyleri hariç, Şiî mezhebinden olmayan kimse kalmadı. Bağdat’ı işgal etti. Otuz bin kişilik ahalisini kadın-çocuk ayırmaksızın kılıçtan geçirdi. Vâliyi petrole batırarak yaktırdı. Sutan IV. Murad, Bağdad’ı tekrar alarak Şah Abbas’ın zulümlerine son verdi. Bazı İran şahlarının, Şiîliği kabul etmediği için öldürttüğü halkın sayısı, İran harpleri sebebiyle ölenlerden çok fazladır.

Bugün İran’ın resmî mezhebi Caferîliktir. İran’ın Batı sınırında Şâfiîler, Doğu ve Güneydoğu sınırında da Hanefîler çoktur. Farslar arasında da Ehl-i sünnet taraftarları vardır. Şiî olmayanlar, nüfusun yüzde otuzunu bulur. Ancak İran’da yıllardır nüfus sayımı yapılmamaktadır. Bugün Türkiye halkının çoğu, Moğol istilâsı sebebiyle yerleştiği İran’da asırlarca yaşadıktan sonra Anadolu’ya göçen Türklerdir. Bu sebeple Türk kültüründe Farsça kelime çoktur. İran kültürünün tesiri fazladır. Abdest, namaz, oruç, peygamber gibi dinî kelimelerimiz bile Farsçadır. Farslar bile, bugün kelimelerin Arapçasını kullanmaktadır. İran’da da nüfusun yarıdan fazlası Azerî Oğuz Türküdür.

ILIMLI BİR ŞAH

Osmanlı ülkesinde Irak ve Doğu Anadolu’da Caferîler yaşardı. Bunlara mahkemelerde Hanefî fıkhı tatbik olunurdu. İran hükümdarı Nâdir Şah, Caferîliği beşinci mezhep olarak kabul etmesi hususunda Osmanlı padişahı Sultan I. Mahmud’a bir teklifte bulundu. Ama şiddetle geri çevrildi. Bunun üzerine Osmanlı hükümetine sefirler gönderip, Ehl-i sünnet ile Caferî âlimlerinden müteşekkil bir meclis kurarak, her iki fırkanın hangisinin doğru yolda olduğunun ilmî yolla anlaşılmasını istedi. Osmanlıların Bağdat vâlisi de zamanın meşhur âlimlerinden Abdullah Süveydî’yi gönderdi (vefatı: 1760). Süveydî, uzun münâzaralar neticesinde verdiği naklî ve aklî cevaplarıyla Caferî âlimlerini susturmaya muvaffak oldu. Nâdir Şah da bunun üzerine, Ehl-i sünnete uymayan inanış ve davranışları yasaklayan bir ferman neşretti. Ancak sonraki şahlar zamanında eski vaziyete dönüldü. 1639 tarihli meşhur Kasrışirin Muahedesinde de, İranlılar sahâbeye söğmeyecekleri hususunda taahhüdü hâvi bir madde bulunmaktaydı.

Şah İsmail Safevî’den sonra gelen İran şahlarından birkaçı Sünnî inanışında idi. Hatta Şah Muhammed Kaçar’ın, Nakşî şeyhi Hakkârîli Taha Efendi’ye bağlı olduğu rivayet edilir. Bu sebeple Taha Efendi’ye, Osmanlı hududuna yakın yerlerde birkaç köyün gelirini tahsis etmişti. Meşhur Seyyid Ubeydullah ayaklanmasının sebebi, sonra gelen şahın bu köyleri geri almasıydı. Seyyid Ubeydullah, milisleriyle İran hududunu geçerek bu köyleri tekrar zaptetmiş; hâdise milletlerarası bir mesele hâline gelince, Seyyid Ubeydullah sürgüne gönderilmişti.

Şah aleyhdarı olarak yetişen Humeyni, 80’e varmış yaşında İran’a getirildi ve ömür boyu dînî lider ilan edildi.

BEŞBİN YILLIK MONARŞİ BİR ANDA YIKILDI

1925 yılında Rıza Pehlevî Kaçarları devirerek İran tahtına çıktı. Böylece asırlardır ilk defa bir İranlı başa geçmiş oluyordu. Şah Rıza, ülkedeki vakıfları ve hazinenin beşte birini ellerinde tutan güçlü ruhban sınıfı âyetullahların nüfuzunu sınırladı. 1941 yılında tahtı oğlu Muhammed Rıza’ya bıraktı. Ülkesini siyasî ve ekonomik bakımdan Orta Doğu’nun en güçlü devleti hâline getirdi. Dinî bir hayata çok yakın olmayan Şah Rıza’nın din ve dünya görüşü, bir hac seyahati esnasında değişti. Ülkesine döndüğünde Şiî olmayanlara dinlerini öğrenme, yaşama ve öğretme hürriyetini tanıdı. Ülkede resmî mezhep hâlâ Caferîlik olmasına rağmen, düşmanlıkları giderek artan âyetullahların 1979 yılında tertiplediği bir ihtilalle devrildi. Şah Amerika’ya kaçtı ve 1980’de Mısır’da vefat etti. İran’da cumhuriyet idaresi kuruldu. Eski rejime mensup on binlerce insan ülkesini terk etti veya idam olundu. Şiî olmayanlara tanınmış bütün hürriyetler kaldırıldı. Şah’tan sonra İran’ın yeni lideri yaşı seksene varmış Humeynî idi. Bir toprak ağası tarafından öldürülen babasının katlinden şahı mesul tutmuş ve bu sebeple şaha düşman olmuştu. 1950’de âyetullahların başı yapılmış; 1963’te şah aleyhtarı gösterilerin tertipleyicisi olduğu gerekçesiyle sürgüne gitmişti. Humeynî, Irak’ta, Bursa’da ve Paris’te yaşadı. Fas’a yerleşecekken, İran’da yaygınlaşan kitle gösterileri sebebiyle şahın ülkeyi terk etmesi üzerine, Fransa tarafından İran’a getirildi ve ömür boyu dînî lider ilan edildi. Kum’a yerleşen Humeynî, 1989 yılında öldü.

Son beş asırlık İran tarihi, dindaşı ve sınırdaşı olan Osmanlı, Türkistan ve Hindistan imparatorlukları ile mücadelelerle doludur. Adı İslâm Cumhuriyeti olsa bile İran öteden beri, ulus-devlet modelini benimseyerek, Fars milliyetçiliği ve Zerdüşt geleneklerini ön plana çıkarmaktadır. Amerika, ölümcül hastalığını keşfettiği sadık müttefiki Şah’a karşı, ılımlı İslâm projesi çerçevesinde Humeynî ihtilaline destek verdi. Ama netice hiç beklemediği gibi oldu. İran’da Fransız, Alman ve Rus tesiri çok fazladır. İran, tarihî gururuna dayanarak Orta Doğu’da bir güç olmak sevdasındadır. Osmanlı Devleti vaktiyle buna izin vermemişti. Amerika’nın da pek vereceği yoktur.



Osmanlıda dini bayramlarda yapılan merasimlerin dışında bir çok kutlamalar yapılır ve bu kutlamalara da 'alay' adı verilirdi. Saray erkânının halkla kaynaşmasına vesile olan bu alaylar, halk tarafından büyük ilgi görür ve çok ihtişamlı olurdu. Halkın da coşku ile katıldığı bu alaylarda bakın hangi kutlamalar yapılırmış.

Hırka-i Saadet Alayı: Her yıl Ramazan ayının onbeşinci günü bütün devlet erkânı Ayasofya'da şeyhülislam ile namaz kıldıktan sonra saraya gelirler ve arz odasında toplanırlar dı. padişah ve saray erkânının da katılmasıyla Hz. Peygamber (A.S.)’ın mübarek hırkalarının muhafaza edildiği Hırka-i Saadet odasına gidilirdi. Yedi bohçaya sarılı altından yapılmış sandık padişah tarafından açılırdı. Bu sırada hafızlar Kuran-ı Kerim okumaya başlarlardı. İlk önce Padişah, daha sonra işaret ettiği kişiler hırkaya yüzlerini sürerlerdi. Ayrıca valide sultanın öncülüğünde harem halkı da ziyaretlerini yapardı. Ziyaretler bitince sanduka bizzat padişah tarafından kilitlenirdi.

Amin Alayı: 4 ilâ 7 yaşlarında çocukların, elifbâ ve namaz surelerinin öğretildiği mahalle mekteplerine başlarken yapılan kutlamalardı. Mahalle mekteplerine yılın her gününde talebe kabul edildiğinden bu kutlamalar sıkça yapılır ve ekseriyetle kandil günlerine denk getirilirdi. Okula başlayacak çocuk önce Eyüp Sultan’a götürülür ve dua edilirdi. Daha sonra ilahiler eşliğinde okuluna gelen çocuk, hocasının elini öper ve ilk dersini alırdı.

Kılıç Alayı: Tahta yeni çıkan padişahlar, biat töreninin ardından kılıç kuşanırlardı. Kılıç kuşanma Osmanlı’da kanun olduğundan, bu gelenek son padişaha kadar devam etmiştir. Bu törenler farklı mekânlarda yapılır ve farklı kılıçlar kuşanılırdı. Bazı padişahlar Peygamber Efendimiz’in kılıcını kuşanırken, bazıları Hz. Ömer veya Hz. Halid b. Velid'in kılıcını kuşanırlardı. IV. Murad, hem Peygamberimiz hem de Yavuz Sultan Selim'in kılıcını kuşanmıştır.

Surre Alayı: Surre, Arapça para kesesi anlamına gelir. Mekke ve Medine’ye para gönderilir ken düzenlenen merasime de Surre Alayı adı verilmiş. Surre gönderilmesi Abbasiler zamanın da başlamış, Osmanlı'nın son dönemlerine kadar devam etmiş. Surre alayı, her yıl hac mevsimi gelmeden önce yola çıkarılırdı. Gönderilecek paralar sağlam meşin keselere konulur, ağızları mühürlenerek bir deveye yüklenirdi. Surre devesi en gösterişlisinden seçilir ve süslenirdi. Surre emini, emaneti yerli yerince dağıttıktan sonra hac görevini yerine getirir ve İstanbul'a dönerdi.

Gelin Alayı: Padişah kızlarının, kızkardeşlerinin ve saltanat hanedanına mensup sultanların evlenmeleri münasebetiyle yapılan merasimlerdir. Hanedana mensup sultanlar devlet erkânıyla veya tanınmış ailelerin çocuklarıyla evlendirilirdi. Nikahları şeyhülislam tarafından kıyılırdı. Gelin alayına sadrazam, vezirler ve diğer devlet erkânı katılırdı. Gelin, hanedana mahsus atlı araba ile kocasının konağına gider ve damat tarafından kızlarağasıyla birlikte karşılanırdı. Damadın konağında tüm misafirlere ziyafetler çekilirdi.

Beşik Alayı: Doğan padişah çocukları için hazine kethüdası tarafından süslü beşik hazırlanır ve harem kapısında kızlarağasına teslim edilirdi. Doğum, hazırlanan özel belgeler ile sadrazama ve devlet erkânına bildirilirdi. Asıl merasim doğum tebriklerinin kabulü için davetlilerin saraya gelmesi ile başlar, kurbanlar kesilir, eğlenceler tertip edilirdi.

Baklava Alayı: Türk mutfağının baş tatlısı olan baklavanın Osmanlı sarayında önemli yeri vardı. Ramazan’ın onbeşinci günü Hırka-i Saadet ziyaretinden sonra, devlet büyükleri ile birlik te yeniçerilere de baklava ikram edilirdi. Dağıtılacak baklava, on yeniçeriye bir tepsi olarak hesap edilirdi. Önce silahtar ağa adamları ile gelir ve padişahın hakkı olan iki tepsi baklavayı alırdı. Daha sonra yeniçeri erleri kendilerine ait tepsileri alarak kışlalarına doğru şenlik, şamata ve ilahilerle yürürlerdi. Bu, İstanbul halkının hiç kaçırmadığı eğlencelerden biriydi.


Berat kandilinizi tebrik eder, Türk-İslam alemine hayırlar getirmesini Allahu teala' dan niyaz ederiz.
Cami Şerif
Berat Gecesi, Şaban ayının 14'ünü 15'ine bağlayan gecedir. Kur'ân-ı kerîm, Levhilmahfûz’a bu gece indi. Allahü teâlâ, ezelde, hiçbirşey yaratmadan önce, herşeyi takdîr etti, diledi. Bunlardan, bir yıl içinde olacak herşeyi, bu gece meleklere bildirir. Rahmet kapılarının açılıp, duâların kabul olacağı dört geceden biridir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu gece çok ibâdet ve duâ ederdi. “Allahümmerzuknâ, kalben takıyyen mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve şakıyyen.” duâsını çok okurdu. Şaban ayında oruç tutmak çok sevaptır.

Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

Şaban’ın on beşinci gecesi olunca, gecesini ibâdetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: “Affedilmek isteyen yok mu, günahlarını affedeyim? Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim? Derde müptelâ olan yok mu, sıhhat, afiyet vereyim? Ne isteyen varsa, istesin vereyim?” Bu hâl, imsak vaktine kadar devam eder.

Bu gece göklerin kapıları açılır, melekler, müminlere müjde verir, ibâdete teşvik ederler.

Berat gecesinde çok ibâdet edin! Yoksa kıyâmette pişman olursunuz.

Bu gece, salih akraba ile ilgisini kesen, büyüklenen ve ana babasına âsi olanlar affa uğramaz.

Cebrâil “aleyhisselâm” bana geldi. Kalk, namaz kıl ve duâ et! Bu gece, Şaban’ın on beşinci gecesidir, dedi. Bu geceyi ihyâ edenleri, Allahü teâlâ affeder. Yalnız, müşrikleri, büyücüleri, falcıları, hasisleri, alkollü içki içenleri, fâiz yiyenleri ve zina yapanları affetmez. ­ Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri [işleri] Allahü teâlâya arz olunur. ­ Berat gecesini ganimet, fırsat biliniz! Çünkü, belli bir gecedir. Şaban’ın 15. gecesidir. Kadir gecesi, çok büyük ise de, hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece, çok ibâdet yapınız! Yoksa, kıyâmet günü pişman olursunuz!

Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan düâ, tevbe, red olmaz. Fıtr bayramının ve Kurban bayramının birinci geceleri, Şa'bânın onbeşinci [Berât] gecesi ve Arefe gecesi, [Kadr gecesi, bir çok hadîs-i şeriflerde bildirildiği için burada da bildirilmeğe lüzum görülmemiştir].

Bu gece yapılacak şeyler;

1- Uyumamak,
2- Kabristan ziyareti,
3- Kendimiz ve bütün mü’minler için istigfâr,
4- Ailesiyle merhametli konuşmak,
5- Adaletli davranmak,
6- Nemâz ve secde,
7- Çok düâ etmek,
8- Toprağa secde etmek,
9- Secdede istigfâr,
10- Peygamber efendimizin secdede okuduğu düâ,
11- Peygamber efendimizin nemâz sonrası düâsı,
12- Hayrlı düâ etmek,
13- Bu bildirilenleri başkalarına da öğretmek,
14- Güzel koku sürünmek,
15- İnatla-ısrarla düâ etmek,
16- Hamd ve şükr,
17- Rabbenâ ve Âmenerresûlü’yü çok okumak.

Kıyâmette pişman olmamak için, bu geceyi ganimet bilmeli, tevbe ve istiğfar etmeli, kazâ namazı kılmalı, Kur’ân-ı kerîm okumalı, Müslümanlara duâ etmelidir.
Kaynak: Huzur Pınarı


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı Bankası’nın Üsküp şubesi

Para sayan bankerler

Bankacılık çalışmaları ilk olarak XIII. asırda İtalya’da başlamıştı. Zamanla dünyaya yayıldı. Sanayi inkılabının ardından ticareti çok gelişen Avrupa’da bankalar mühim birer müessese olarak faaliyet göstermeye başladı. Bu sıralarda Osmanlı Devleti’nin de Avrupa ile sıkı ticarî münasebetleri vardı. Osmanlı ülkesindeki ilk bankalara da bu sıralarda rastlanmaya başlandı.

BORÇ KARŞILIĞI İMTİYAZ

1845 senesinde Osmanlı hükümeti Galatalı iki sarraftan borç aldı. Sarraf deyince, bunları bugünkü büyük bankerler gibi düşünmek gerekir. Bu sarraflar, yapılan anlaşma gereği İngiliz sterlininin kurunu sabit tuttular. Bunun karşılığında kendilerine banka kurma izni verildi. Böylece 1847’de Derseadet Bankası adıyla ilk Osmanlı bankası kuruldu. Ama sermayesi yoktu. Poliçeleri kurucularının itibarı dolayısıyla kabul gördüğü için, az sonra iflâs etti. 1856’da İngiliz sermayesi ile merkezi Londra’da bulunan Bank-ı Osmanî kuruldu. Buna 1863’te Fransız sermayesi de iştirak etti ve Bank-ı Şâhâne-i Osmanî adını alarak hem merkez, hem de ticaret ve yatırım bankası olarak faaliyet gösterdi. 1877 senesinde Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sebebiyle hükümet Galata Sarrafları ve Osmanlı Bankası’ndan borç aldı. Bank-ı Osmanî, Türkiye’deki ilk modern banka sayılır. Para basma imtiyazı dahi vardı. Osmanlı Bankası adıyla cumhuriyetten sonra da uzun zaman varlığını devam ettirmiştir.

YERLİ SERMAYE: EMNİYET SANDIĞI

Bank-ı Osmanî’den birkaç sene ara ile muhtelif ecnebî bankalar açıldı. Bunların tamamı ecnebîlere ait idi. İstanbul Bankası ve Osmanlı Bankası ecnebi sermayeli olduğu için, daha ziyade ecnebi tüccara kredi veriyordu. Yerli halk ya neredeyse hepsi gayrimüslim olan sarraflara; yahud da dul ve yetimlerin mallarını işleten eytam ve erâmil idaresine başvurabilirdi. 1863’te Niş Vâlisi Midhat Paşa’nın teşebbüsü ve Türk sermayesi ile Rusçuk’ta ilk Emniyet Sandığı kuruldu ve 1868’de İstanbul’da da bir tane açıldı. Devlet kontrolünde, halk tarafından idare olunuyordu. Halkın tasarrufları, Emniyet Sandığı’nda toplanıyor; kredi isteyenlere kefil ve rehin karşılığında muamele yoluyla borç veriliyordu. Ancak malî ve siyasî buhranlar sebebiyle sıkıntıya düşen Emniyet Sandığı, 1907 senesinde Ziraat Bankası’na bağlandı. O zamanlar Osmanlı ülkesinde geçerli bulunan şer’î hukuka göre faizli muameleler meşru değildi. Faizli muameleler ise, bankaların yegâne olmasa bile mühim işlerinden birisiydi. Ancak şer’î hukuk, ecnebi memleketlerde cereyan eden faizli muamelelere cevaz veriyordu. Bankanın merkezi yurt dışında olduğu için, faaliyetlerinin şer’î hukuk prensiplerine de aykırı olmadığı düşünülüyordu. Nitekim şeyhülislâmlık 29 Şubat 1920 tarihinde “Ecnebi memlekette ecnebi bankasına para yatırıp, bankadan faiz almak, şer’an helâldir” şeklinde fetvâ vererek, bu umumî prensibi ilan etmişti. Kaldı ki banka faaliyetlerinin çoğu, şer’î hukukun yasaklamadığı, hatta lüzumlu gördüğü işlerdi.

NASIL ÇALIŞIRDI?

Osmanlı bankaları, bankacılık hizmetlerinin şer’î hukukta yasaklanmamış olanlarını yapar; ihtiyacı olanlara muamele satışı yoluyla borç para verir veya karz yoluyla borç verip fazladan faiz yerine muamele masrafı adıyla bir ücret tahsil ederlerdi. Bankaların müdârebe veya müzaraa (emek-sermaye) şirketi yoluyla kredi vermesi, kâra ortak olması da mümkündü. Ama bunda zarar ihtimali de bulunduğundan, bankayı iflastan korumak endişesiyle pek tercih edilmezdi. Şer’î hukuka göre, ödünç verirken, borçlunun alacaklıdan bir malı değerinden yüksek fiyatla satın almasına izin verilmiştir. Böylece istediği borcu temin eder; ilk satıcıya da bundan daha yüksek bir miktar borçlanmış olurdu. Meselâ, on altına ihtiyacı olan bir kimseye, on altın borç olarak verilir; bir altına da kalem, defter gibi ucuz bir şey veresiye satılırdı. Böylece on altın borçlanılmış olurdu. Para kıtlığı olup, faizsiz kredi bulunamayan zamanlarda bir çıkış yolu teşkil eden bu satışa muamele satışı denirdi. Bu satış bedeline faiz veya ribh denirdi. Faiz, fazlalık demektir. Ancak bu, şer’î hukukun yasakladığı ribâdan farklı idi. Her ribâ faizdir ama, her faiz ribâ değildir. Bu fazlalığın azami ne kadar olabileceğini piyasa şartlarına göre devlet tesbit ederdi. Bu mikdarın sınırı, Kanunî Sultan Süleyman zamanında % 10; Sultan Abdülmecid zamanında % 15 idi. Muamele satışı, bir hile gibi görülebilir, ama değildir. Bizzat hukukun gösterdiği bir çaredir. Borç alma ve mal satma iki ayrı akittir. Üstelik herkes malını istediği fiyata satabilir.

Midhat Paşa, Osmanlı Devleti’nde yerli sermaye bankacılığına önayak olmuştur. Çeşitli valiliklerde mühim muvaffakiyetlere imza atmış; ama nâzırlık ve sadrazamlığı büyük fiyasko doğurmuş bir devlet adamıdır. Meşrutiyetin ilanını sağlamışsa da, memleketi 93 Harbi felaketine sürüklemesi; Sultan Aziz’e yapılan darbenin elebaşılarından oluşu ve sefarethanesine sığınacak kadar İngiliz taraftarlığı, ismine ciddi bir leke sürmüştür.

BANKA YERİNE PARA VAKIFLARI

Modern bankalardan önce, Osmanlı ülkesinde bankacılık ihtiyaçları acaba nasıl karşılanıyordu? İlk zamanlar para vakıfları ile. Muhtaç olanlara kredi vermek üzere parası olanlar bu parayı vakfederdi. Vakfın idarecisi muhtaçlara kefilli borç verirdi. Parayı da nemâlandırarak tükenmesini engellerdi. Ama para vakıflarının miktarı az olduğu için, araya giren buhran devrelerinde eriyip gitti. Osmanlılar zamanında, harb, tabiî âfetler gibi beklenmedik hallerde devlet tarafından hâne başına toplanan avârız vergisi vardı. Zamanla bu vergiler hazinenin sıkıntısı sebebiyle her sene alınır hâle geldi. Halkın bu vergiyi kolay ödeyebilmesi için köy ve mahalle zenginleri avârız vakıfları kurdular. Bazen birkaç kişi bir araya gelip para toplayarak bu vakıfları meydana getirirdi. Bunlar bir nevi para vakfı idi. Sadece avârız vergilerinin ödenmesine yardımcı olmakla kalmazdı. Hastalık sebebiyle çalışamayanların geçimini karşılamak; fakirlerin cenâzelerini kaldırmak, fakir kızları evlendirmek, fakir delikanlılara iş kurmak, evi yanan veya yıkılanlara yardım etmek, köy ve mahallenin yol, köprü, kaldırım, su yolu gibi ihtiyaçlarını tamir etmek gibi işlere de yarardı. Avârız akçesini, mütevellisi idare edip işletirdi. İhtiyacı olana, yukarıda anlatılan muamele yoluyla borç verir; ondan az bir kâr tahsil ederdi. Bugünün vakıflar genel müdürlüğünün yerindeki Evkaf Nezareti de bu işi kontrol ederdi. Avârız vakıflarının mühim bir kısmı 1869 senesinde belediyelere devredildi. Cumhuriyetten sonra bu devir tamamlanarak avârız vakfı kalmadı.

MEMLEKET SANDIKLARI

Avârız vakıflarının bir ölçüde yerini tutmak üzere Tuna Valisi Midhat Paşa’nın önayak olmasıyla her kasabada Memleket Sandıkları kuruldu. 1863 yılında Pirot kasabasında kurulmaya başlandı. 1867’de bütün ülkeye yayıldı. Köylülerin elde ettiği mahsulün satışından elde edilenin muayyen bir kısmı sandığa konuyordu. Belli bir meblağa ulaşılınca, köylüye kredi verilmeye başlanıyordu. Üç aydan bir yıla kadar vadeli bu krediler muamele yoluyla verilirdi. % 12 murâbaha (kâr) alınır ve kefil istenirdi. Yıl sonunda net kârın üçte biri sermayeleri nisbetinde köylüye dağıtılırdı. Memleket sandıklarının idaresi halkın seçtiği dört kişiye aitti. Kaymakam, hâkim, sandık idare heyetinden bir ve halktan iki kişinin teşkil ettiği bir heyet, sandığın işleyişini kontrol ediyordu. Köylünün tefecilerin eline düşmesini önlemek ve istihsalin arttırılması maksadıyla kurulan bu sandıklar, aynı zamanda ülkedeki ilk kooperatiflere misaldir. 1883 yılında Menâfi Sandıkları adını almış ve 1888’de Ziraat Bankası’na dönüştürülmüştür. 1935 yılında kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri, memleket sandıklarının bir benzeridir. 1911 yılında Aydın’da kurulan İncir Himaye-i Ziraat Anonim Şirketi, ilk modern kooperatif sayılabilir.

MURABAHA NİZAMNAMESİ

Sultan Abdülmecid zamanında verilmiş bir mahkeme kararında özetle şöyle deniliyor: Ali Ağa, Veli Ağa karşısında ikrarda bulunuyor. İşbu Veli Ağa, malından bana 3000 kuruş ödünç teslim ettikte, ben dahi teslim aldım. Bu para ve semeni işbu tarihten bir sene tamamına değin müeccel (veresiye) olmak üzere, yine Veli Ağadan satın aldığım bir cild Kudûrî kitabı semeninden dahi 450 kuruş ki, cem’an 3450 kuruş borcumdur, dedikte, tasdik olundu. 450 kuruş, 3000 kuruşun yüzde onbeşi olduğundan, caiz görülmüştür. [Kudûrî, meşhur bir fıkıh kitabıdır.] 1887 tarihli Murâbaha Nizamnâmesi bu sınırı yüzde dokuza indirmişti. Kadılar, bu şekilde muamele yapılmamış olan borç akidlerindeki faiz taleplerini kabul etmiyordu. Son zamanlarda Osmanlı bankaları da bu usule göre çalışırlardı. Meselâ, banka veznesindeki memur, banka sahibinin vekili hasebiyle, elindeki bir kalemi veya kitabı ya da saati, 100 altın kredi isteyen kimseye 9 altına veresiye satar; sonra istenilen miktarı borç olarak verir; böylece müşteri bankaya 109 altın borçlanmış olurdu. Murâbaha Nizamnamesi, cumhuriyetten sonra da uzun yıllar kısmen tatbik edilmiştir.



Tarihte az çok uğraşanlar çok iyi takdir ederler ki, bu ülkede iki şahıs hakkıda gerçekleri söylemek, tasavvurun fevkinde bir derecede güçtür.
Sultan II. Abdülhamid ve M. Kemal Paşa'dır. Zira her ikisi hakkında da yazılmış olanların kaahir ekseriyeti yalandır. Bu yalanlar, bunlardan birincisinin aleyhinde, ikincisinin ise, lehinde vaki olmuştur. Sultan II. Abdülhamid hakkında gerçeği söylemek için kaanuni bir mani yoksa da, yalanların kesafeti sebebiyle fiili gerçeklerin tam manasıyla ortaya konulması, imkansıza yakın bir derecede güçtür. Bununla beraber uzun bir çalışmanın mahsulü olan bu eserde, merhum hakkındaki yalan ve yanlışlarla gerçeklerin çarpıtılmasına aid belli başlı iftiraları cevaplandırmaya çalıştığımız görülecektir.


Şehzade Süleyman Paşa 1316 yılında doğdu. Osmanlılar zamanında Rumeli’ye ilk geçen kumandandır. İkinci Osmanlı hükümdarı Orhan Bey’in oğludur. Annesi Nilüfer Hatun’dur. Babası hükümdar iken Karesi Beyi idi. Amcası Alaeddin Paşa’nın ölümü üzerine onun yerine serdarlığa ve vezirliğe tayin edilmiştir.
1337’de Hacı İlbey, Evrenos ve Ece Beyler gibi umera ile ve sallarla askerini Anadolu yakasında Aydıncık civarından Rumeli tarafına geçirmiştir. Rumeli’de birçok toprak, kale ve kasaba almıştır... Bizans’a yardıma gitti!
Sırplara karşı, Bizans’a yardıma giden Osmanlı kuvvetlerine kumanda eden Süleyman Paşa, Selanik’i Sırplardan alıp, Bizanslılara verdi (1349). Rumeli’ye ikinci geçişinde ise (1352), Bulgarları Dimetoka’da yenince, Çimpe kalesi, kendisine üs verildi. Gelibolu başta olmak üzere Marmara’nın batı kıyısındaki şehirleri ele geçirdiyse de, Bizanslılarla yapılan antlaşma îcâbı, buraları boşalttı. Süleyman Paşa, Anadolu’dan getirttiği Türkmen âilelerini, Rumeli’de kurduğu köylere yerleştirdi.

Manzara çok üzücüydü!
1358 yılıydı... Orhan Gazi’nin oğlu Rumeli Fatihi Süleyman Paşa, bir gün Bolayır yakınlarında ava çıkmıştı. Yanında subaylardan, erlerden ve yardımcılarından oluşan bir grup insan vardı.
Süleyman Paşa bir ara havada bir av gördü ve omzunda duran doğanını havalandırdı. Sonra da atını hızla sürerek doğanı takip etti. Yanındakiler yetişmeye çalıştılar ama Süleyman Paşa çok hızlıydı.
Arkadaşları ona yetiştiklerinde gördükleri manzara üzücüydü. Süleyman Paşa atından düşmüş ve hareketsiz yatıyordu. Bir ara kendine gelir gibi oldu ve şunları söyledi:

“Mezarımı çiğnetmeyin!”
“Rabbim bana bir müddet daha ömür vermiş olsaydı, bütün Rumeli’yi fethederdim. Nasip buraya kadarmış. Hakkınızı helal edin ve beni bu topraklara defnedin. Fakat mezarımı düşmanlara çiğnetmeyin!”
Bu sözleri söyleyerek ruhunu teslim etti...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
6 Şevval 1439
Miladi:
20 Haziran 2018

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter