Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Romanya ziyaretinde ilk toplantısını burada yaşayan Müslüman Türklerle yapmıştı. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan Romanya Müftüsü Yusuf Murat, Gül’e günün hatırasına plaket vermişti.

Romanya, bizim eski tabirimizle Memleketeyn (Eflak ve Boğdan) beş asır Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Her ikisini de İstanbul’un tayin ettiği voyvoda adında Romen asilzâdeleri idare ederdi. Bir ara voyvodalar İstanbullu Rumlardan tayin edildi. Memleketeyn’in muhtar bir idaresi vardı. 1878 tarihli Osmanlı-Rus Harbi neticesinde Romanya müstakil oldu. Alman bir prens kral ilan edildi.

Köstence'de Kral Carol Câmii

CUMHURİYETE KADAR

Romanya’da öteden beri fazla Müslüman yaşamazdı. Ama kaç asırlık Türk toprağı Dobruca 1878 tarihli Berlin ve 1913 tarihli Bükreş Antlaşması ile Romanya’ya verilince, ekserisi Kırım’dan göçmüş kalabalık bir Türk nüfusa sahip oldu. Burada dört müftü ve yeterince kadı vardı. Romanya’daki Türklerin aile ve miras dâvâlarına bakar, İslâm hukukuna göre hüküm verirdi. Bunlar İstanbul’dan tayin edilirdi. Cumhuriyet’ten sonra şeyhülislâmlık kaldırılıp, bu müftü ve kadıları tayin edecek makam kalmayınca, salahiyet Romen hükûmetine geçti.

İHTİLAFTAN İSTİFADE...

1930’larda Romanya Müslümanları kadılıkların devamı hususunda görüş birliği içinde olamadı. Modernistler kaldırılmasını, muhafazakârlar ise devamını istedi. Romen hükûmeti ise bu ihtilaftan yararlanarak 1935 yılında bütün kadılıkları kaldırdı. Kadılar, Romen mahkemelerinde müşâvir olarak hazır bulunmaya başladı. Böylece Romanya Müslümanlarının bu serbestisi sona erdi. Komünist rejimin kurulmasını takiben müftülükler kaldırılarak bütün Romanya Müslümanları için Köstence’de bir tek müftü bırakıldı. Bu arada hayli Türk, anavatana hicret etti. Komünist rejimin yıkılmasından sonra Müslümanların hukukî ve adlî serbestisi iade edilmedi. Romanya Müftüsünün bu talebi, eski Osmanlı topraklarında yaşayanların Türkiye’den beklentilerini göstermesi bakımından ehemmiyet taşıyor. Türkiye’nin, ülke dışındaki soydaşlarıyla irtibatını devam ettirmesine vesile olacağı da şüphesizdir.

Türklerin yoğun olarak yaşadığı Köstence, Romanya’nın en büyük liman şehridir. 1935’ten sonra on binlerce Türk, buradan Türkiye’ye hicret etmişti.



Çanakkale

Çanakkale şehitlerini yad ettiimiz bugünlerde Çanakkale Zaferi ile ilgili yazılan kitaplara yenileri eklendi.

İlknur ÖRENÇ in kaleminden, Babıali Kültür Yayıncılığın neşrettiği tamamı renkli olan bu çalışma, Türk milletinin tarihe altın harflerle yazdığı Çanakkale destanını, sebepleri ve sonuçlarıyla anlatan, yediden yetmişe herkesin okuyabileceği şekilde hazırlanmış bir başucu kitabıdır.
“Biz ferdi kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşı siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına tümüyle düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor, fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir bezginlik bile göstermiyor; sarsılmak yok Okumayı bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir misaldir. Emin olmalısınız ki; Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.”
Mustafa Kemal

Çanakkale ile ilgili yayınlanan diğer bir eser ise Ali Ulurasba nın kaleme aldığı Çanakkale Zaferi kitabıdır.

Çanakkale Zaferi

Çanakkale Zaferi
İnsanlık tarihinin en önemli sayfalarından birini teşkil eden Çanakkale Savaşları, Türkün yenilmezliğini dünyaya gösteren büyük bir zaferdir. Çanakkale Savaşlarının fotoğraflarla anlatıldığı bu kitapta savaşın geçtiği yerlerle ilgili gezi rehberi de bulunmaktadır.

Sınırlı imkanlarımıza rağmen yenilmezleri yendiğimiz yer olan Çanakkale, kimliğimizin, tarihimizin, kültürümüzün, inancımızın yeni nesillere anlatılabileceği önemli bir mekandır.

Bu bölge çocuklarımızın, gençlerimizin milli şuur kazanmalarına yetecek zenginliğe, birikime sahiptir. Bu sebeple her Türk gencinin bu savaşların geçtiği bölgeleri gezmesinde ve ders almasında fayda vardır.

Kitaplar incelendikten sonra Tavsiye Kitaplar bölümüne eklenecektir.



İstanbul Ticaret Odası Ermenistan ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni nin 1923 parti konferansına sunduğu raporu Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca olarak neşrederek çok hayırlı bir hizmette bulunmuştur. Şimdi bu kitaptan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Bu kitap ne bir hikâye, ne bir roman, ne de bir kurgudur. Tam anlamıyla bir belgeseldir. 1915 Ermeni Meselesine ilişkin tüm gerçekleri, dönemin önemli bir şahidinin kaleminden gözler önüne seren tarihî bir belgedir.
İlk Ermeni Başbakanının bu tarihî raporu Ermenistan da yasaklanmıştır. Yayınların Avrupa daki kütüphanelerde Taşnaklar tarafından toplatıldığı da biliniyor. Kitabın çeşitli dillerden yayımlanan basımları, Avrupa kütüphanelerinden toplatılmıştır. Kitabın kataloglarda adı var, ancak raflarda bulunmuyor.
Kaçaznuni, raporuna başlarken özellikle belirtiyor. Bu değerlendirmelere ağır bir düşünce süreci sonunda varmıştır. Ulaştığı sonuçlar, yüzeyselliğin ve iradesizliğin ürünü değildir ve birçoklarını kızdıracağını bilmektedir. Kaçaznuni, Taşnaksutyun Konferansına katılan delegelerden, önyargılardan sıyrılarak, kendisini sabırla dinlemelerini rica ederek şu tespitlerde bulunuyor:


- I. Dünya Savaşı öncesinde gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.
- Kayıtsız şartsız Rusya ya bağlanmışlardı.
- Türklerden yana olan güç dengesini hesaba katmamışlardı.
- Tehcir kararı amacına uygundu.
- Türkiye savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.
- 1918 sonlarındaki İngiliz işgali, Taşnakların umutlarını yeniden kabartmıştı.
- Ermenistan da Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.
- Denizden denize Ermenistan projesi gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.
- Müslüman nüfusu katletmişlerdi.
- Ermeni terör eylemleri Batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.
- Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.
- Taşnak Partisinin artık yapacağı bir şey yoktu.
Evet, bütün bu tespitler, Ermenistan ın ilk başbakanı, Taşnaksutyun Partisi nin kurucusu Kaçaznuni ye aittir.”



Her yılın 1- 8 Mart tarihleri Yeşilay Haftası olarak kutlanmakta bu çerçevede madde bağımlılığının zararları kamuoyuna ve bilhassa okullarda öğrencilere arz edilmektedir. Aslında Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Merkezi, şube ve temsilcilikleri senenin her günü Yeşilay Haftası gibi faaliyetlerine devam etmektedir.
-Tarihin hiçbir döneminde, tabii ve patolojik afetler de dahil, hiçbir felaket insanlığı günümüzdeki sigara, alkol ve uyuşturucu salgını kadar tehdit eden bir sun haline gelmemiştir.
-Toplumda, kötülüklerle mücadeleyi şiar edinen insanlar ve kurumlar devletin ve ülkenin gerçek dostu ve sahibidirler.
-Çirkin ve zararlı davranışlarla mücadele edecek kadar medeni cesarete sahip olamayan toplumlar, o çirkinlikler içinde yok olmaya mahkumdurlar.
-İntihar olaylarında alkolün etkisi içmeyenlere anla 58 kat fazladır.
-Yegane kurtuluş hiç başlamamaktır.
-Toplumu ayakta tutan ahlâkî değerlerin hepsine “genel ahlâk” diyuz.
-Toplum huzurunu bozan fiiller ve yayınlar, genel ahlakın bozulmasına sebep olur.
-İnsanların mutlu ya da mutsuz olmalarında büyük rol oynayan üç duygu: MERAK, ÖZENTİ ve TAKLİT.
-Bu duygular yapıcı yönde, yani ahlâkî değerlere uygun olarak kullanılırsa, insanlar başarılı ve mutlu; menfi istikamette, yani ahlâkî değerlere aykırı olarak yönlendirilirse başarısız ve mutsuz olurlar.
-Dünya ülkelerinde çıkan yangınların 50 ila 70inden sigara sumludur.
-Sigara, alkolizme ve diğer uyuşturucu bataklarına götüren yolun başlangıcıdır.
-WHOnun 30 ülkeyi kapsayan son araştırmasına göre:
-Cinayetlerin yüzde 85i
-Irza tecavüzlerin yüzde 50si
-Şiddet olaylarının yüzde 50si
-Trafik kazalarının yüzde 50-65i alkollü iken işlenmektedir.
-YİNE:
-Eşlerini dövenlerin yüzde 70i
-İşe gitmeyenlerin yüzde 60ı
-Boşanmaların yüzde 80ine alkol sebep olmaktadır.
-Türk gençliği, millî varlığımızın ve geleceğimizin teminatıdır. Bu yüce hizmete layık olacak şekilde ahlaklı, inançlı ve faziletli olarak yetiştirilmelidir.
-Millî istiklal, yalnız toprak ve toplumun kunması değildir. Millî istiklal daha önce, toprağı vatan, toplumu millet yapan içtimai (sosyal), millî ve manevî değerlerin, yapıcı ve yönetici, toplayıcı ve bağlayıcı kutsal mefhumların (kavramların), millî mefahirin, tarihî ve ahlâkî geleneklerin kunmasıdır. Çünkü, bu değerler olmadıkça, bu kutsal kıymetler muhafaza edilmedikçe, toplumda millet olma haysiyeti, toprakta vatan olma kudsiyeti devam edemez. Maddi varlıklara kudsiyet, temsil ettikleri mefhumlardan gelmektedir. Mazrufunu kaybeden zarfın değeri de kaybolur.
-Kişiliğin en büyük düşmanı madde bağımlılığıdır.
-Bunlar ise insan ve toplum hayatını tahrip eden sigaradan itibaren alkol, uyuşturucular, kumar, fuhuş, rüşvet, yalancılık, hırsızlık, tahrip gibi haysiyeti rencide eden davranışlardır.
-Ülkemizin ve dünyanın en büyük problemi madde bağımlılığıdır.
-Madde bağımlılığı toplumların göz bebeği olan gençleri çürütmektedir.
-Bağımlılık, hayat kalitesinin düşmesi demektir.
-Vücudumuza giren bir gram eroin, beynimizdeki bir milyon hücreyi öldürür.
-Bütün uyuşturucular önce akıl ve iradeyi, sonra hayatı mahveder...


Geçen haftaki yazımda, tersanelerimizin askerî deniz vasıtaları yapımına yönlendirilmesini yazmıştım. Kimseden ses çıkmadı. Ama ilgili bakanlığın müfettişler görevlendirerek; durumu incelettiğini öğrendik...
Ama zannedilmesin ki, Tuzla Tersaneleri askerî gemi yapabilir mi incelemesi yapılacak? Duyduğuma göre, Tersanelerdeki iş güvenliği ihlalleri inceleniyor.
Herkes bilir ki, Tersaneler ağır sanayi iş koludur. Hatta ağırın da ağırı; orada kimse yorgan dikmiyor, ya da kaneviçe işlemiyor. Bugünün gemi inşaatı demek, kalın demir ve sacların gemiye dönüştürülmesi ve elektroniğin her dalı demektir. Her an her kazaya açıktır.
Malazgirt zaferiyle beraber Türkler Anadoluya kesin yerleşmeye başladılar. Batıya gittikçe önlerine deniz çıktı. Umur Bey zamanında Aydınoğulları Beyliği, Foça bölgesi ve Selçuk Ayaslug limanlarında kurduğu tersanelerle 400 parça gemi inşa etti. Bu sayede Batı Anadolu Türkleşti.
Osmanlı Devleti Murad-ı Hüdavendigar zamanında başlayan ve 2nci Murad Han zamanında iyice kökleşen Gelibolu tersaneleri ile, daha büyük Harp gemileri inşasına hız verdi. O sayededir ki; Fatih Sultan Mehmed Han İstanbulu muhasara ettiğinde, Bizansa indirici yumruğu Haliçe karadan geçirdiği 70 parça gemi ile vurdu.
Osmanlıda tersaneler, en kritik iş kolu idi. Tersane Nazırı doğrudan padişahtan emir alırdı. Branşında en usta olanların idaresinde iş yürütülürdü. Hammaliye işleri esirlere ve esnaftan halka hile yaparken yakalanan suçlulara, ceza olarak yaptırılırdı.
Yine de bu hileciler ve esirlerin yaşama şartları, çok huzurlu ve konforlu idi. Bu bilgiler, o devirde İstanbulu ziyaret eden yabancı seyyahların yazdıkları hatıralarında açıkça görülür.
Osmanlı donanması Sultan Abdülaziz zamanında dünyanın ikinci büyüğü konumundaydı.
Taşkızak ve Hasköy tersaneleri zırhlı harp gemileri inşa ediyordu. Osmanlının eski haşmetli günlerine dönmesinden korkanlar, Abdülaziz Hanın canına kastettiler.
2nci Abdülhamid Han zamanında ise, İttihad Terakkicileri her konuda destekleyen Fransa ve İngiltere, onu da bir ihtilalle alaşağı ederek, İttihatçıları iktidar yaptılar. Bu ihtilali müteakip, yeni Hükumetin ilk işi, Taşkızak Tersanelerindeki tezgâh ve makineleri satışa çıkarmak oldu.
Taşkızak gemi tezgâhları, 400.000 altına İtalyanlara satıldı. Bu satıştan bir sene sonra aynı hükumet, milyonlarca altına İngiltereye Sultan Osman ve Reşadiye Dretnotlarının yapım siparişini verdi.
Şimdi gelelim Tuzla Tersanesi kazalarına:
Meslek liselerinde eğitime getirilen acımasız kısıtlamalar, işte bugün her iş kolunda ölümlü kazalara davetiye çıkarmaktadır.
Meslek liseleri Türkiyede tekniker açığını kapatmaktaydı.
Mühendis ile usta arasında, her iki tarafı da anlayabilen bir tekniker mutlaka gereklidir. Teknik liselerde okuyanlar mağdur edilerek, öğrenci sayısı hızla düştü.
Malum marifet iltifata tabidir.
Böylece şimdiki Davutpaşa ve Tuzla facialarını yaşamaya başladık. Kime ne diyeceksiniz?.. Muasır medeniyet seviyesine böyle gelemezdik.
Son karikatürize olay, Norveçin 100.000 işçi istemesi masalı... Norveç Türkiyeden işçi alsa bile teknik eğitim almış işçiler alacaktır. Aslında tekniker eğitimi görmüş her Türk genci, dünyanın her yerinde her zaman iş bulur. Yanlıştan dönmek fazilettir.
Biz farkına varmadan insanımızı işsizliğe mi mahkum ettik acaba?


1914’te İttihat ve Terakki Partisi ve onun yüksek kademedeki idârecileri (bilhassa Enver-Talat-Cemâlüçlüsü) tarafından affedilmez bir hatâ eseri olarak Birinci Dünyâ Harbine sokulan Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile dört ayrı cephede ve bölgede ayrı ayrı çarpışmak zorunda kaldı. Osmanlı Devleti, âdetâ bir mâcerâ uğruna bu savaşa sürüklenmişti. Ve bunda Enver-Talat-Cemâl üçlüsü baş rolü oynadılar. Osmanlı orduları Rus, Irak, Sina (Filistin-Suriye)ve Çanakkale cephelerinde umûmiyetle müttefik Almanya’nın maksat ve görüşlerine uygun şekilde kullanıldı. Birinci Dünyâ Harbinde bütün kaynaklarını ve imkânlarını seferber eden Osmanlı Devleti, daha savaşın başından îtibâren Rus, Irak ve Sina cephelerinde başarısızlıklara uğradı.


Valideciğim,Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. işte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:-Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.-Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...-Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.-Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?-Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.-İşte onun çobanından 10 paraya aldım.Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönder diği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: "Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi." Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:-Ey Yüce Rabbim! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Hâlıkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahret tin ya, bütün bütün mahveyle!" Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir'e mektup yazdım. Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister. Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.OğlunHasan Edhem4 Nisan 1331 (17 Nisan 1915)
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
25 Temmuz 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter