Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı Devletinde 7 yaşındaki çocuklara “elif-ba” ve ahlak bilgilerinin öğretildiği ilk mektebe başlatılırken yapılan merasimdir. Bu merasimin bir kandil günü olmasına bilhassa dikkat edilirdi. Bu mümkün olmazsa, pazartesi veya perşembe günleri yapılırdı.Merasime bir gün önceden evin temizliğiyle başlanırdı. Ayrıca ailenin mensupları Kapalıçarşı’ya giderek, okula başlayacak çocuğa ve mahalledeki fakirlerin çocuklarına gerekli eşyaları alırlardı. Bundan başka aile yadigarı rahle de cilaya verilirdi.Amin alayı yapılacağı gün, sabah namazından sonra çocuğa yeni elbiseleri giydirilir, hazırlık tamamlanınca ailece Eyüb Sultan’a gidilir ve burada dua edilirdi. Eve dönüldükten kısa bir süre sonra, okul çocukları ile ilahiciler gelirdi. Her okulun ayrı bir ilahicisi vardı. Semtte, amin alayı bir seyir vesilesiydi. O gün sokaklarda bir bayram havası ve görülmedik bir kalabalık olurdu.

Mektebe gidecek çocuk, evinin kapısında göründüğü anda ilahiciler ilahi okumaya başlarlar ve ilahilerin uygun yerlerinde alayda hazır bulunan Aminciler de “amin! amin!” diye nakarat yaparlardı. İlahi sona erince mahallenin hocası duaya başlar, çevrede bulunanlar büyük bir huşu içinde, çömelerek duayı sessizce dinlerdi. Hocanın duası sona erince, ilahiler okunmaya başlanır, amin nidaları göğe yükselirdi. Bu sırada mahallenin bekçisi, çocuğu hazırlanmış olan midilliye bindirir, yedeğine geçer, okulun kalfası ve müzakerecisi de atın iki tarafına geçerek alay hareket ederdi.Amin alayı belirli teşrifat kaidelerine bağlıydı. En önde giden, atlas yastık üzerindeki sırmalı kesesiyle elif-bayı taşırdı. Onun arkasından, başının üzerinde rahle ve çocuğun okulda oturacağı minderi götüren uzun boylu birisi giderdi. Bunu okula gidecek çocuk takib ederdi. Çocuğun arkasında okulun hocasıyla ilahiciler, aminciler bulunurdu. Amincilerin arkasında da ikişer ikişer el ele tutuşan mekteb talebeleri gelirdi. Alayı çocuğun babası, davetliler, akrabalar ve yakın dostlar tamamlardı.Yolda ilahiciler okumaya devam eder, aminciler de münasip yerlerde “amin” derlerdi. Bu topluluk sonunda okul kapısına varır; çocuk hemen içeri girmez burada zamanın padişahına dua edilir ve gülbank okunurdu. Gülbank’ı müteakip hoca tekrar dua eder, nihayet çocuğun bir elinden okul kalfası, diğer elinden de kapıcı tutar ve doğruca hocanın yanına çıkarlardı.Çocuk hocanın önüne geldiğinde elini öper, karşısında diz çökerdi. Bu arada, kalfa da elif-ba cüzünü rahleye açardı. Daha sonra hoca Besmele-i şerif’i takiben Elif harfini gösterir ve ilk dersini verirdi.Amin alayları eski devirlerde kısaca böyle olur ve çocuk ilk dersi bu şekilde alırdı.



Rus Çarı II. Petro’yu öldürterek, onun yerine tahta çıkan eşi Çariçe II. Katerina da amansız bir Osmanlı düşmanıydı. Bilhassa Ortodoksların Hamisi olduğunu ileri sürerek Rum ve diğer Ordtodoks azınlıkları ayaklandırmak için faaliyete başladı. Kocasını öldürmesinde kendisi ne yardım eden sevgilisi Prens Orlof kumandasında bir donanmayı İngiltere’ye gönderdi ve İngilizlerin himayesine sığındığını, eğer onlar da yardım ederlerse Osmanlıları birlikte yok edebileceklerini söyledi. Daha sonra bu donanma bir İngiliz amiralinin kumandasında Akdeniz’e açıldı ve Mora sahillerine geldi. Daha önceden Papazoğlu isimli bir Rum tüccarı para vadederek elde etmişlerdi. Bu adam, bütün Mora’yı dolaşarak bölgedeki papazlara Rusların göNderdiği hediyeleri dağıttı. Papazlar da halkı Osmanlı Devletine isyan etmeğe çağırıyorlardı. Fakat buna rağbet eden pek olmadı.

Bu arada Papazoğlu da Arnavut eşkıyalar tarafından yakalanarak öldürüldü. Nihayet İngilizlerin kumanda ettiği Rus donanması Mora’ya asker çıkardı. Bunlar, da ha önceden elde ettikleri Rumlara, getirdikleri silahları dağıttılar ve Müslüman köylerine Sal dırmaya başladılar. Binlerce silahsız Müslüman erkeği şehid ettiler, çocukları minarelerden attılar, kadın ve kızlara tecavüz ettiler. Bu sırada Mora’daki küçük bir Osmanlı müfrezesi ha dise yerine yetişince kaçıp, yarımadanın batısındaki silahsız ve korumasız durumdaki Navarin kalesini ele geçirip buraya sığındılar. Arkalarından isyana katılan yerli Rumlar da oraya geldiler, fakat Ruslar onları kaleye almadılar. Osmanlı kuvvetlerinin onları imha etmesini zevkle seyrettiler. Daha sonra kaleyi kuşatan Osmanlı kuvvetlerine kaleyi teslim edip, gemi lerime binerek kaçtılar. Ama ne kaçış... Ertesi gün önlerine çıkan küçük bir Osmanlı deniz kuvvetini görünce, İngiliz amiralin savaş emri vermesine rağmen onu dinlemeyerek selame ti kaçmakta buldular. Rus kuvvetlerinin başındaki Prens Orlof: “Nereden şu Akdeniz’e geldik, Kahrolsun Çar Petro’nun vasiyeti” diye bağırıyordu. Öylece Çariçe Katerina’nın rüyası kâbusa dönüyordu.



Çivizâde, 1545 senesinde Rumeli kadıaskeri olunca, Şâh Muhammed Çelebi'nin Sirâciyye Medresesine tâyin edilmesi için pâdişâha arz edip, onun iyiliğinden bahsederken; “Bu hakîrin mülâzimi olmasından başka hiçbir aybı yoktur.” dedi. Bunun üzerine pâdişâh, Çivizâde’ye iltifât edip; “Efendi! Yalnız sizin talebeniz olması ona şeref olarak yeter.” dedi. Çivizâde bunun üzerine; “Saâdetli pâdişâhım, iki mülâzimim vardır. Biri Şâh Muhammed Çelebi, diğeri de Kınalızâde Ali Çelebi’dir. İki gözüm gibidirler. İkisinin birbirinden farkı yoktur” dedi.

Kânûnî Sultan Süleymân, Nahcivân seferine çıkacağı zaman, Mihrimah Sultan Medresesi ne Bağdâdîzâde Hasan Çelebi’nin müderris tâyin olunacağı arz edilince, kabûl etmeyip; “Bu medrese, Şâh Muhammed Çelebi’nin yeridir. Başkasına verilirse kapatır veya dergâh hâline getiririz” dedi ve Şâh Muhammed Çelebi’ye iltifât etti. Şâh Muhammed Çelebi, bu medresede ilim öğretip Kur’ân-ı kerîmin hakîkatlerini anlatmaya çalıştı.Nakledilir ki: Bâzı dostlarına; “İnşâallah İstanbul kadılığına kadar ulaşacağım.” derdi. “Nereden biliyorsun?” diye sorduklarında; “Yirmi beş akçe ile Sirâciyye Medresesinde vazifeli iken, kadıaskerliğe mürâcaat etmiştim. O gece rüyâmda, hocam Çivizâde'yi gördüm. Dedi ki: “Düşündüğünden vazgeç. Ancak İstanbul kadısı olursun.” Merhumun sözünde hilâf ve vâdinde durmaması olmazdı” dedi.



Bir Ramazan günü, tebdil kıyafet sokağa çıkan Sultan II. Mahmud Bayezid Camiine geldi. Yanında sadece sekreteri Said Efendi vardı. Camide bir müddet kalarak namazlarını kıldılar, vaaz dinlediler. Sonra da cami içindeki bir mahfilde elbiselerini değiştirerek Padişah kıyafetini giydi. Camiden çıktıktan sonra bir köşede bekleyen seyisini çağırdı ve atına bindi. Padişah atına binip hareket edince, karşıdan bir neferin, elinde bir tepsi, üstünde iki kapaklı sahan ile karşıdan gelmekte olduğunu gördü. Biraz sonra nefer başını kaldırınca, tam önünde Padişahı gördü. Tepsiyi yere bırakamadı, padişahı da selamlayamadı. Şaşırıp kalmıştı. Durumu gören II. Mahmud, askere takıldı: “Evlat nedir bu hal? İkindi vaktinde, Ramazan gününde, sokak ortasında yemek mi yiyeceksin? Ayıp ve günah değil mi?” dedi. Asker mosmor olmuştu. Vaziyet çok müşküldü. Kekeleyerek: “Devletlim, bunu karakol zabitime iftarlık götürü yordum. Evinden hazırlamışlar, onu alıp gelmemi söyledi” diyebildi.

Mahmud Han gülerek: “Yâ öyle mi? Düş önüme bakalım da gidelim” dedi. Asker ön de, Padişah arkada ve at üzerinde giderken, zavallı askerin de ayakları dolaşıyordu. Karakol un önüne gelince, oradaki zabit kendi askeri önde, padişahı arkada görünce ne yapacağını şaşırdı. Zorla çıkıp karşıladı. Padişah zabite: “Zabit efendi, neden bu kadar şaşırıyorsun? Sen bizi iftara davet etmedin mi? diyerek şaka yaptı. Hatta yanındaki Said efendiye dönerek “Öyle değil mi Said?” diyerek ona da onaylattı. İftar vakti de iyice yaklaşmıştı. Bir müddet orada oturup, vakit gelince Padişah, Said efendi, zabit ve nefer karakolda birlikte akşam namazını kıldılar. Sonra da Mahmud Han: “Haydi sofrayı kurun bakalım” dedi. Herkeste bir şaşkınlık vardı. O yemekle topluca iftarı yaptılar. Padişah sofradan kalkarken, Said efendi, zabite ve nefere ayrı ayrı Padişahın iyi bir hediyesini ellerine sıkıştırıverdi. Bu hediye, herbirine birer yuva kuracak kadar altındı.



Çanakkale kara savaşlarında, 31. Alayın 10. bölüğünün kumandanı Üsteğmen Şevket Kumkale ve Orhaniye Tabyalarında görevlendirilmişti. Düşman Donanmasının yoğun topçu ateşi desteği ile karaya çıkan Anzak askerleri, Orhaniye Tabyasını tahrip etmek için saldırıya geçti. Üsteğmen Şevket, erlerine fazla kayıp verdirmemek için açık araziden geçireceği bölü ğüne şu emri verdi: “Arkadaşlar, ben şimdi karşıya sıçrayacağım. Bu yolu salimen geçersem, oradan size nasıl hareket edeceğinizi bildireceğim. Eğer ki geçerken vurulursam, cesedimi kendinize siper yaparak yaparak hücuma devam edin. Orhaniye’yi alın ve beni o tabya içine gömün.”Bunları dedikten sonra emir eri ve borazancı askeri de alarak açık araziden hücuma geçti. Ama ne geçiş... Çok hafif bir yara ile beirlediği yere ulaşmıştı. Bölüğüne de verdiği işa retlerle, onları da kayıpsız olarak yanına ulaştırdı. Onuncu bölük oradan, düşman siperleri üzerine “Allah Allah” nidalarıyla öyle bir hücuma geçti ki, düşman askerleri kaçmaktan başka çare bulamadılar. Düşman büyük kayıp vermişti. Ölenlerin cesetlerini siperlerde bıraktılar.

Tam bu sırada, sahilde çarpışmayı gören düşman gemisinin çanaklığındaki mitralyöz den onuncu bölük üzerine mermi yağmaya başladı. Üsteğmen Şevket belinden ağır bir yara aldı. Bu ikinci yarasıydı. Ayakta duramadı ve yere düştü. Düştüğü yerden yine emirler veri yordu. Bu sırada hava kararmış, akşam olmuştu. Sıhhiye ekibi karanlıktan faydalanarak tabya ya ulaştı ve Şevket’i geriye taşıdılar. O ise bölüğünün başından ayrılmak istemiyordu. Faakt yarası gayet ağırdı. Bu yüzden İstanbul’a, askeri hastaneye sevkedildi. Hastanede yatarken rütbesi Yüzbaşılığa yükseltildi.Birkaç ay hastanede yattıktan sonra iyileşerek taburcu oldu ve bölüğünün başında bu sefer Sina Cephesine gönderildi. Burada görevlendirildiği yerde İngilizler, Gazze’de önemli bir tepeyi almışlardı. Yüz başı Şevket bu tepeyi almakla görevlendirildi. Düşmanın ummadığı bir anda bölüğünü şimşek hızıyla ileri sevkederek, oradaki tel örgülerin üzerinden aşırıp tepeyi ele geçirdi. Düş man topçusu ve sahildeki donanmadan yağmur gibi mermi yağmaya başladı. Tepeye Türk bayrağını astıkları sırada bir şarapnelin parçaları yüzbaşının vücuduna saplandı. Bir kolu da kopmuştu. Yarası bu sefer çok ağırdı. Benzi kül gibi sararmıştı. Sedye ile geriye taşınırken yanında gitmekte olan emir erine mecalsiz şekilde sordu: “Ne haber Eyüp?” Konyalı emir eri cevap verdi: “Düşman çekildi. Tepe elimizde kumandanım” Yaralarının verdiği acıyla kıvranan Yüzbaşı Şevket, hafifçe gülümseyerek: “Allah’ım saan şükürler olsun. Akan kanlarımız boşa gitmedi. Eyüp hakkını helal et. Artık gözüm açık gitmez” Hastaneye sevkedilen Şevket’in kahramanlığı İstanbul’a, Harbiye Nezaretine bildiril di. Kendisine bir takdirname ile Binbaşılığa terfisi gönderildi. Fakat Yüzbaşı Şevket bunları öğrenemeden bir gün önce askeri hastanede şehid oldu.



Sene 1782; I. Abdülhamid devri. İstanbul’dan Manisa taraflarına, saray hizmetlerin de çalıştırılmak üzere zeki, eli yatkın kızlar bulmak için, saray kalfası bir hanım gelir. Kırkağaç’a da uğrar. Buraya geldiğinde, küçük Emine’yi görür ve dikkatini çeker. Anne ve babasına, eğer müsaade ederlerse onu saraya götürmek istediğini ve en iyi şekilde yetiştireceklerini söyler. Onlar da, kızlarının iyi bir geleceğe sahip olacağını düşünerek buna rıza gösterirler. Emine, saray adamları ve görevli hanımla birlikte saraya gelir. Topkapı sarayında hizmete başlar. Zekası, çalışkanlığı ve ciddiyetiyle herkesin takdirini toplayarak, kısa zamanda yükselir. Bu sırada Kırım’dan gelen bir elçilik heyeti, Padişah tarafından saraya kabul edilir. Kırım ile olan ilişkilerin daha da iyileştirilmesi için bir çok hediyelerle birlikte Kırım Hanına, sarayında hizmet etmesi için bu kabiliyetli Emine de gönderilir. Kırım Hanı Kerim Giray, bu hediyeyi çok beğenir ve kendisine nikahlar. Emine halinden memnundur. Devlet işlerinde de eşi Kerim Giray’a yardımcı olmaya başlar. Han eşi olduğu için adı Emine Bânû olur.

Rus tahtında oturan II. Katherina ise ahlak bakımından çok aşağıdır. Kırım’a göz dik miştir, ama ordularının gücü orasını almaya yetmeyecektir. Bu yüzden Mirza denilen Kırım beyleri arasına, para ile nifak sokmaya çalışır. Bunda da başarılı olur, Kırım’da iç karışıklık başlar. Bundan istifade eden Ruslar, büyük bir ordu ile Kırım’a girerler. Kerim Giray, toplaya bildiği bir ordu ile Ruslara karşı durmaya çalışır, ama bazı Kırım kabileleri düşman karşısın da firar ederler. Bu durumda Rus ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Kırım Hanı, askerini kırdırmamak için kaçmaya karar verir. Fakat çok sevdiği hanımı Emine Bânû buna karşı çıkarak: “Ben bu canı vatanım için taşıyorum. Siz gitseniz de ben tek başıma karşı koyarım” diyerek yanına yirmi kadar gönüllü süvari alıp düşmana karşı durur. Süvarilerin kumandanı: “Efendim, bu yirmi kişi on bin kişilik Rus ordusuna karşı ne yapabilir ki?” deyice Emine Bânû “Ruslar gelinceye kadar bu civarda onlara yiyecek, su ve cephane bırakmayacağım. Onları yoklukla geberteceğim” diye cevap verir.Gerçekten de beş-altı gün sonra orada olacak olan Rus ordusu gelinceye kadar Acem kave civardaki elli kadar köyde, bütün erzak ve mühimmat depolarını yirmi serdengeçti ile imha eder. Emine Bânû, uyku ve istirahat nedir bilmez. Ruslar oraya geldiklerinde göklere kadar çıkan yangın alevleriyle karşılaşırlar. Emine Bânû, yanındaki yirmi aslan ile Rus ordusunu karşılar. Bu çelik yürekli hanım, Rusları ekin gibi biçer. Bir yandan da yeni yerleri yakar. Son yaktığı kalenin duvarından Rus lara mermi atarken, ayağının altındaki duvar yangın sebebiyle birdebire çöküverir. Bu dire nişten şaşkına dönen Rus kumandanı, duvar yıkılınca cesaretlenip askerini hücuma geçirir. Yıkık kaleye saldıran Ruslar, yarıdan çoğu yanmış bir hanım cesediyle karşılaşırlar. Bu hanı mın kim olduğunu sorduklarında yaşlı bir köylü ağlayarak, bunun kahraman Emine Bânû ol duğunu söyler.Bu direniş idare eden erkek kumandanı günlerce arayan Ruslar, kendilerine adım attır mayan bu kahramanın bir kadın olduğunu öğrenince kahrolurlar, kazandıkları zafere sevine mezler bile.



Sultan II. Bayezid devrinde gittikçe kuvvetlenen Osmanlı denizcileri Avrupa’yı endişe lendiriyordu. 1499 baharında, Papa’nın teşviki ile toplanan haçlı donanması, Osmanlı donan masını Akdeniz’den silmek maksadıyla harekete geçerek İnebahtı’ya doğru yola çıktı. Kapta nıderya Küçük Davud Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması da bu sırada orada bulunu yordu. Kemal Reis ve Burak Reis gibi meşhur Osmanlı denizcileri de bu donanmadaydılar.Osmanlı donanması Mora sahillerindeki Modon açıklarından geçerken, daha önce karakol için ileri gitmiş olan işkanpavyenin köpükler saçarak hızla yaklaştığı görüldü. Kaptan-ı Derya baştardesine iki palamar mesafe kalmıştı ki, gür bir ses duyuldu:-İkiyüz parçalık bir Venedik donanması üzerimize gelir baba Reis!

-Kafir uzakta mıdır?-Sapienza adası açıklarında karşılaşırız baba Reis!-Pek âlâ! Pek âlâ!Kaptan Paşanın baştardesinde usûl üzere, en seçmelerinden 40 şahbaz okçu bulunur du ki, bunlardan biri de Tozkoparan lakabı ile anılan İskender adındaki yiğitti. Tozkoparan ve diğer kemankeş yiğitler, sefere çıkarken Paşa gemisine binerler, öğün yemeklerini Paşa ile birlikte yerlerdi. Çok iltifat gören bu seçme yiğitlerin vazifesi kumanda yerindeki Paşanın etrafını sarmak ve cenk bitinceye kadar ok yağmuru ile düşmanı oraya yaklaştırmamaktı. Paşa böylece serbestçe kumanda verebilirdi. Tehlike anında yine bu yiğitler Paşaya siper olur, kalkan vazifesini görürlerdi. Çok uzağa ok uçurabildikleri için, düşmanın atış menzilin den önce bulut gibi ok yağdırırlardı.Genç İskender, bir atış sırasında yayını öyle germişti ki, yayın toz denilen kısmını koparmış, bunun üzerine ona Tozkoparan lakabı verilmişti.Bir müddet sonra iki donanmanın gemileri karşı karşıya geldiler ve birbirlerine borda ettiler. Şimdi kılıç kılıca cenk başlamıştı. Deniz bile yer yer kızıla dönüyordu. Bir aralık Amiral Antonio Grimani’nin gemileriyle Burak Resi’in teknesine iki yandan rampa ettiler. Osmanlı gemisine bir anda ikibin Venedikli doluverdi. Burak Reis ve leventler ne kadar gayret etseler de sayıca onlardan çok azdılar.Denizlerde nam salmış olan Burak Reis, eriyip gideceklerini, fakat işin bununla bitme yeceğini kestirdi. Osmanlı gemisi düşman eline geçmemeliydi. Tereddütsüz emrini verdi:-Düşman gemilerini yakın! Palamar ve kanca atın! Kaçırmayın! Az sonra üç gemi de tutuşmuştu. Daha sonra Burak Reis, kurtulmak elinde iken bunu yapmayıp, alevler içinde dimdik durarak gemicilerine:-Denize atlayın! Siz kurtulun evlatlarım, diye bağırıyordu.Bu hadise Sultan II. Bayezid Han’a anlatılınca Padişah, Sapienza adasına Burak ada sı ismini verdi. Asırlar boyunca buradan geçen gemiler top atışı ile Burak Reis’i selamladılar.Bir yanda bunlar cereyan ederken, Kaptan Paşa baştardesinde de Osmanlı levendleri destanlar yazıyorlardı. Bir ara her taraf barut ve alev dumanlarıyla kararmış, göz gözü gör mez bir hal almıştı. Bu sırada bir düşman teknesi, baştardeye adeta sürünerek geçti. Bu sıra da düşman gemisinden, her tarafı zırhlara bürünmüş, dev cüsseli bir şövalye, Kaptanpaşa baştardesinin kıç kasarasına atladı. Bir anda, eilndeki uzun kılıcıyla levendlerden beş tanesini yere devirdi. Sonra birden kıçtaki sancağı gönderiyle birikte sökerek kucakladı ve kendini denize atıverdi.Bu ölümden beter bir şeydi. Paşa gemisi sancaksız olur muydu? O anda İskender, ya yını alıp, palasını sıyırdığı gibi kafirin peşinden suya atladı. Düşman şövalyesi, zırhını çıkarıp sancakla birlikte suya gömmek istiyordu. Fakat hiçbir şey yapmaya vakit bulamadı. Tam suya düştüğü anda yetişen İskender, şimşek misali öyle bir pala savurdu ki, kara kafirin zırhlı eli ile beraber başını da uçuruverdi. Sonra hem sancağı hem de kesik başı alarak gemisine tır mandı. Kesik başı sancağın alemine geçirdi. Bütün bunlar bir dakika içinde olup bitivermişti. Kaptan Paşa ise öte yanda, ateş ve dumandan ne olduğunu göremiyor, sadece:-Sancak gitti, gayri bana yaşamak haramdır, diye ağlıyordu.Tam o sırada Tozkoparan İskender yanı başında belirdi ve:-Paşa Baba, başını kaldır da bak, derken, tepesinde kelle takılı sancak gönderini yerine taktı. Paşa koşarak İskender’in yanına geldi ve gözyaşlarıyla onu bağrına bastı. Çok geçme den de düşman gemisinden arta kalanlar, alabanda ederek son hızla kaçtılar.Tozkoparan’ın üstadı Şeyh Hamdullah’dı. Meşhur okçu Bursa’lı Şücâ’dan da ders almıştı. Hicri 957 senesinde İstanbul’da yapılan bir müsabakada 826 metre mesafedeki bir hedefi vurarak birinci olmuştu. Bu kadar mesafedeki bir hedefi vurabilen bir okçu, daha son ra dünyada duyulmadı. Kışladaki yatağı, yerden bir adam boyu yükseklikteki bir ranza idi. Yatacağı zaman ranzanın önüne gelir, hiçbir yere tutunmadan bir sıçrayışta yatağına girerdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
5 Zi'l-ka'de 1439
Miladi:
18 Temmuz 2018

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter