Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


19. Yüzyıl, Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine müdahale olaylarıyla doludur. Özellikle Hristiyan Osmanlı tebaasının haklarını korumak ve güvenliğini sağlamak maskesi altında yapılan bu müdahaleler, aslında emperyalist taarruzun inkişaf safhasını teşkil eder. Ana hedef, Avrupa’nın doğusunda, Ortadoğu’da, Afrikanın kuzeyinde yeni nüfuz ve hakimiyet sahaları teşkil etmekti. Şüphesiz, bize karşı blok halinde yüklenen devletler, kendi aralarında da kıyasıya çekişmekteydiler.

1860 senesinde Lübnan’da alevlenen Maruni-Dürzi çatışmasının arkasında da bu türlü oyunlar ve hesaplar vardı. Fransa Marunileri kışkırtıyor, İngiltere Dürzileri kolluyordu. Derken silahlar patladı, cinayetler işlendi ve kargaşalıklar Şam’a kadar yayıldı. Nihayet bu iki devlet, şer ittifakının diğer kolları olan Rusya, Almanya ve Avusturya’yı da kollarına takıp Osmanlı Hükûmetini Paris’te konferans masasına oturttular. Bu konferansta alınan kararlardan biri de Lübnan’ın “İmtiyazlı Sancak” durumuna getirilmesi ve Hristiyan bir mutasarrıfın idaresine bırakılmasıydı. Haziran 1861’de imzalanan protokole göre de, Vezaret rütbesi verilecek Mutasarrıf, Osmanlı Hükûmetince seçilecek ve üç yıl süreyle görevde kalacaktı. Böylece tarihimizde ilk defa bir Hristiyana Vezir payesi veriliyordu. Bab-ı Âlî Lübnan’a, o sırada telgraf müdürlüğü yapan David adlı Katolik bir Ermeni’yi mutasarrıf tayin etti. David efendi, bir Ramazan günü Sadrazam Âlî Paşanın konağına iftar yemeğine davet edildi. Orada velînîmetlerine hulûs çakmak için, aslında Müslümanlığı pek sevdiğini söyledi. Hatta kendi dindaşlarının tepkisini çekmese, cami cami dolaşırdı(!) Riyakarlıkta fazla ileri gitmeye başlayınca, Âlî Paşanın sabrı taştı ve biraz sertçe, biraz aşağılayıcı, biraz tekdir edici bir ses tonuyla susturdu bu Hristiyan Vezir müsveddesini: “Bak David Efendi! Şunu bil ki, senin bugünkü itibarın ve vezaretin Hristiyanlığından dolayıdır, yoksa Müslümanlığa meylinden değil!"



Ağabeyi II. Bayezid’e karşı giriştiği saltanat kavgasını kaybeden Cem Sultan, 29 Temmuz 1482 günü Rodos limanına sığındı. Talihsiz şehzade için 12 yıl 7 ay sürecek ve ölüm ile kapanacak acı gurbet hayatı başlamış oluyorduRodos Şövalyelerinin Grand Maitre (Üstad-ı Azam)’ı Pierre d’Aubusson, daha önce imzaladığı bir senetle, Cem’e istediği zaman adadan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ne var ki bu taahhüdünü ve şeref sözünü derhal unuttu. Şehzadeyi Hristiyan dünyasının emelleri için Osmanlılara karşı bir silah olarak kullanacaktı. Nitekim Papaya yazdığı mektupta ele geçen bu fırsattan faydalanılmasını ve Osmanlıları Avrupa’dan atmak için harekete geçilmesini tavsiye ediyordu.

Ancak Cem Sultan’ın Rodos’ta bırakılması tehlikeliydi. Osmanlılar, Anadolu’ya çok yakın olan bu adayı her an kuşatabilirlerdi. İki yıl önce Mesih Paşa kumandasında yapılan kuşatma gibi. Böylece Cem Sultan isteği dışında 1 Eylül 1482 ünü gemiye bindirildi. 46 gün sıkıntılı bir deniz yolculuğundan sonra Savoie Dukalığına ait olan Fransa’nın Nice limanına çıkarıldı.Öte yandan Rodos Şövalyelerinin reisi ile II. Bayezid arasında bir anlaşma imzalan dı. 7 Aralık 1482 tarihli bu anlaşmaya göre, Cem Sultan’ın bakım ve gözetim masrafı olarak Rodos’a her yıl 45.000 duka altını ödenecekti.Şövalyeler, ellerindeki değerli esiri şatodan şatoya dolaştırırken, Avrupa’da yoğun siyasi çalkantılar meydana geldi. Fransa, Macaristan ve Venedik Cem’i elde etmek için yarışa girmişlerdi. Papa da Şehzadenin kendisine teslimini istiyor ve tehditler savuruyordu. Hatta Memluk Sultanı Kayıtbay bile devreye girmiş ve Fransa Kralına 1 milyon duka altını teklif etmişti.Bu gelişmeler Rodos Şövalyelerinin elini kolunu bağlamıştı. Şehzadeyi uzun süre koruyamayacaklarını biliyorlardı. Onu Macaristan Kralı Mathias Corvin’e satmaya kalkışı şınca Venedik şiddetli tepki gösterdi. Avrupa’nın bu en güçlü denizci devletiyle bozuşmak, Şövalyelerin işine gelmezdi. Diğer yanda, Cem Sultan’ın Alman İmparatoru Maximilien’in eline düşme ihtimali Fransa’yı korkutuyordu. Bu telaş içinde Cem’in, Papa himayesine verilmesini kabul etti ve Şövalyelerle anlaştı.Ancak Bayezid’in gönderdiği elçi ile yapılan görüşmeler sırasında Fransa’nın cazip tekliflerde bulunması işin rengini değiştirdi. Tehlikeyi sezen Şövalyeler ise, Cem’i alelacele bir gemiye bindirip Toulon’dan yola çıkardılar. Böylece Osmanlı Şehzadesinin 6 yıl 4 ay süren Fransa serüveni tamamlanmış, 13 Mart 1489 günü Roma’ya varmıştı. Burada büyük bir törenle karşılandı ve Vatikan Sarayına yerleşti. Ertesi gün Papa VIII. İnnocent tarafın dan kabul edildi. Huzura alınmadan önce, bütün Hristiyan hükümdarlarının bu en büyük din adamının ayağını öptükleri, sadece Alman İmparatorunun dizini öptüğü kendisine hatır latılmış, ona göre davranması istenmişti. Cem ise, ancak Allah’tan mağfiret umacağını, hiç kimsenin karşısında eğilmeyeceğini söylüyordu. Bu yolda ölüme bile razıydı. Nitekim, kavuğunu bile çıkarmaksızın sadece başı ile selam verdi, Papa da onu kucaklayıp öptü. Papalar bunca tecrübelerine rağmen, hâlâ haçlılık zihniyeti ve saplantısından kurtu lamamışlardı. VIII. İnnocent de, Cem’in gelişi dolayısıyla eline çok büyük bir fırsat geçtiğini sandı. Hele onu Hristiyan yapabilirse, Osmanlıları mutlaka Avrupa’dan söküp atacağını düşünüyordu. Bir gün kendisiyle konuşurken Hristiyan olmasını resmen teklif etti.Oysa yanılmıştı. Cem Sultan, değil Osmanlı Padişahlığı, bütün dünyanın hükümdarı payesi kendisine verilse, dininden dönmeyeceğini kendisine sertçe bildirdi. Ve konuşmanın bittiğini belirtmek için ayağa kalktı. Yaptığı gafı anlayan Papa, onu teselli ederek meseleyi kapatmak zorunda kaldı.Bu hüsran VIII: İnnocent’i yine de niyetinden vazgeçirmedi. Nitekim 1490 Mart ayı sonunda topladığı kongrede, Osmanlılara karşı üç ayrı orduyla harekete geçilmesi kararını aldırttı. Macar Kralı Mathias Corvin’in ölümü, alınan kararı akim bırakacaktı. O yıl, II. Bayezid’in elçisi olarak Vatikan’a gelen Kapıcıbaşı Mustafa Bey, Cem’in üç yıllık masraf bedelini de getirmişti. Varılan anlaşmaya göre, Şehzade için her yıl 40 bin duka altını ödenecekti. Vatikan, yüklü bir gelir kaynağına kavuşmuş oluyordu.VIII. İnnocent’in 149’de ölümü üzerine yerine VI. Alexandre Borgia seçildi. Ve Cem daha serbest bir hayata kavuştu. Artık Roma dışında at gezintileri bile yapabiliyordu. Yeni Papa’nın haçlı seferi tertipleme konusunda selefinden pek farkı yoktu. O da Hristiyan kraları kışkırtıp duruyordu. Ayrıca Osmanlılardan daha fazla para sızdırmanın çarelerini arıyordu. İstanbul’a gönderdiği Giorgio Buzzardo vasıtasıyla, senelik 40.000 altın karşılığında Cem’i muhafazaya devam edeceğini bildirmişti. Ama bir defaya mahsus olmak üzere 300.000 altın gönderilirse, Şehzadenin vücudunu ortadan kaldırabilir, böylece mesele kökten halledilirdi. Açıkçası, para uğruna kiralık katil olmayı teklif ediyordu. Lakin hiç hesapta olmayan siyasi gelişmeler, onun kirli niyetlerini allak bullak edecek, “altın yumurtla yan tavuk” da uçup gidecekti.Fransa Kralı VIII. Charles, 1494 yılının Ekim ayında İtalya sınırını aştı ve 1495 başlarında Roma’ya girdi. Papa, Cem Sultanı da yanına alarak San Angelo şatosunda sığın dı. Nihayet anlaşma sağlandı ve VIII. Charles ile görüşen Cem, 26 Ocak günü Fransızlara teslim edildi. 2 gün sonra da Napoli üzerine yürüyen Fransız ordusuyla birlikte Roma’dan ayrıldı.Bitip tükenmez esaret hayatı zavallı Şehzadenin sağlığını bozmuştu. 16 Şubat günü San Germano’ya gelindiğinde, Cem’de hastalık belirtileri görüldü. Rahatsızlığı gittikçe arta rak yüzü, gözleri, boynu şişti. Artık ayakta duramıyor, zaman zaman kendisini kaybederek sayıklıyordu. VIII. Charles Napoli’ye girince onu, kendisinin kalacağı Capua şatosuna yerleştirmiş, iyileşince âzâd edeceği sözünü vermişti. Bunun üzerine Cem, “Elhamdülillah, serbestlik ve kurtuluş sözü kulağımıza girdi” diyerek Allah’a şükretti. Ne çare ki yatağa mahkum olmuştu. Daima, “Yâ Rabbi! Eğer bu kafirler beni bahane edip Ehl-i İslam üzerine yürümeye kalkarlarsa, beni o günlere eriştirme, canımı al” diyerek dua ediyordu. Nihayet duaları kabul oldu ve 25 Şubat 1495 Çarşamba günü şehadet getirerek, Napoli’de vefat etti. henüz 35 yaşındaydı.Acı haber İstanbul’a ulaşınca, Sultan Bayezid’in emriyle üç gün Kur’ân-ı Kerimler okutuldu. Dükkanlar, çarşılar kapatıldı. Fakirlere 100.000 akçe dağıtıldı. Bütün camilerde gâib cenaze namazı kılındı.Şehzadenin cenazesi ise, ancak dört yıl sonra teslim edildi. Çünkü Papa, Napoli kralı nı tehdit edip tabutu almak istiyordu. Cem’in cesedini Padişaha satmak gibi çirkin teşebbüs lere girişmişti. Fakat VIII. Charles’ın yerine Fransa kralı olan XII. Louis, Napoli üzerine yürüyünce mesele kendiliğinden halloldu. Papalık ve Fransa’dan sonra Osmanlı Devletini de karşısına almayı doğru bulmayan Napoli kralı, 1499 yılının Ocak ayında tabutu İstanbul’ a gönderdi. Şehzadenin cenazesi Mudanya’da karaya çıkarıldı. Oradan Bursa’ya götürüldü ve Fatih’in büyük oğlu Mustafa’nın yanına defnedildi. Böylece Osmanlıları ve Avrupa’yı 18 yıl meşgul eden Cem Hadisesi kapanmış oldu.



Bayezid Han, İstanbul’da yaptırdığı caminin açılışında hazır bulundu. Zenbilli Ali Efendinin kardeşi, meşhur âlim ve vâiz Muhyiddin Mehmed Çelebi’ye vaaz ettirdi. Padişah, camide ilk namaz kıldıracak olan kimsenin, büluğ çağından bugüne, bir defa ikindi namazının sünnetini terk etmemiş bir kimse olmasını arz ediyordu. Cemaate ilan edilince kimse çıkmadı. Padişah mecbur kalıp; “Elhamdülillah, müddet-i ömrümüzde hiçbir ikindi vaktinin sünnetini kaçırmadık” diyerek bizzat imamete geçti. Yine Bayezid Camiinin açılışında Hacı Bayram-ı Velînin yoluna mensup ilim, edeb ve vekar sahibi olan Baba Yusuf Sivrihisarî, namazdan sonra kürsüye çıkıp öyle tesirli bir vaaz yaptı ki, Padişah ve camide bulunan cemaat ağlamaya başladılar. Ağlamalarıyla cami inledi. Caminin açılışını seyretmek için gelip dışarıda bekleyen Hristiyanlardan üçü, bu hal den çok etkilenerek derhal camiye girip Baba Yusuf Sivirhisarî’nin huzurunda Müslüman oldular. Bu hadiseyi gören Sultan II. Bayezid Han, yaptırdığı caminin ilk açılışında böyle bir hadisenin vuku bulmasından dolayı çok sevinip memnun oldu. Müslüman olan 3 Hristiyana pek çok mal ve para hediye etti.



Fatih Sultan Mehmed, Avrupa’nın kapısı olan Belgrad’ı 13 Haziran 1456 günü kuşatmıştı. Kale yarımada şeklinde, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştikleri yerde olup, çok iyi bir şekilde tahkim edilmişti. Hristiyanlar, Orta Avrupa’nın kapısı ve kilit noktası olan Belgrad’ın müdafaası için büyük hazırlıklar yapmışlardı. Muhasara sadece kara tarafından başlamıştı. Bu yeterli değildi, zira kalenin nehir yoluyla irtibatı devam ediyordu. Macarların kendisini millî bir kahraman olarak gördükleri Hunyad gelmeden önce kaleye girmek lazımdı.

Yapılacak şey, Macaristan tarafına geçilerek Hunyad’ın yolunun kesilmesiydi. Fakat bazı Vezir ve Beyler, Belgrad’ın uzun müddet dayanamayacağına inandıkları bu hareketi lüzumsuz buluyorlardı. Harp usullerine vakıf olan ve bir çok tecrübesi olan Rumeli Beyler beyi Karaca Paşa aynı fikirde değildi. Muhasaranın üçüncü gününde toplanan divanda fikirlerini söyledi. Bir kısım kuvvetle Macaristan tarafına geçerek kaleye yardıma gelecek Hunyad’ın karşılanması nj teklif ederek:“Padişahım! Ben kuluna destur ver. Tuna’nın öte yakasına geçeyim. Hisar karşısında durarak gelecek küffarın önüne çıkayım” dedi. Rumeli Akıncıları ve Sancak Beyleri bu fikre katılmadılar. Karaca Paşa her ne kadar; “Paşalar, beyler, etmen, tedbir budur” dediyse de sözünü dinletemedi. Muhasaranın devamına karar alınan divandan çıkıldığında, Karaca Paşa âdeta ağlamaklı olmuştu. Birlik te olduğu Yeniçeri Ağası Hasan Ağaya:“Ağa, kişi dostunu böyle mi destekler?” diye serzenişte bulundu. Hasan Ağa da dertliydi. Divanda kendisine söz düşmemişti. Diğer taraftan Sancak Beylerinin; “Karaca cenkten uzak kalmak için böyle söyler” dedikleri kulağına gelince kıpkırmızı oldu ve:“Padişahımız bilir. Biz Bizans surları önünde cenk ederken bu beyler neredeydi? Karaca ölümden korkmaz. Ben bu canı Padişahım ve devletim için bu tende saklarım.” Diye bağırdı.Yeniçeri Ağası onu teselli ederek; “Hiddetlenme Karaca! Ben seni bilirim. Git efendi mize durumu tekrar arz eyle” deyince, Karaca Paşa; “Yok Ağa yok, olan oldu” dedi.Muhasara bütün şiddetiyle devam ediyordu. Vidin’de toplanan Osmanlı donanması Segedin’den gelecek yardıma engel olmak için Belgrad önüne geldi ise de, Hunyad’ın donanmasına mağlup oldu. Şiddetli bir hücuma geçileceği sırada Hunyad, kaleye yardıma geldi. Bu durum, savaşın şiddetini bir kat daha arttırmıştı. Padişah o zaman Karaca Paşaya hak verdi. 13 Haziran ile 20 Temmuz arasında devam eden muharebeler çok kanlı olmuştu. Hunyad’ın kumandayı ele almasıyla morali düzelen düşman, inatla bütün hücumlara karşı koyuyordu. Sultan 20 Temmuz günü Karaca Paşayı huzuruna kabul ederek, ertesi gün için umumi bir taarruzun yapılacağını, kendisinin de ordunun başında bulunacağını söyledikten sonra:“Karaca, senden her zamankinden fazla gayret beklerim. Mârûzâtın sem’i itibara alınmadı diye neden gam çekersin?” diye sordu. Karaca gözleri dolu olarak;“Padişahım! Sen hemen emret, billah Allah yolunda şehid olmaktan başka düşün cem yoktur. Canın ne kıymeti vardır ki devletlim?” cevabını verdi.Ertesi gün sabahın erken saatlerinde mehter cenk havası vururken, umumi hücum başladı. Karaca Paşa en öndeydi. Yanında Yeniçeri Ağası Hasan Ağa vardı. “Hey gaziler yürüyün!” nâralarıyla ileri atıldılar. Muharebe bütün şiddetiyle devam ediyordu ve tam Osmanlıların zaferiyle neticelenecek bir seyir takibetmeye başladığı sırada önce Karaca Paşa, sonra da Hasan Ağa şehid oldu. Osmanlı ordusundan 5.000 kişi kaleye girmeyi başar mıştı. Fakat başlarında Karaca Paşa ve Hasan Ağanın olmadığını fark eden Hunyad karşı taarruza şehre girenleri çıkarttıktan sonra, bütün gücüye ordugaha saldırdı. Bunun üzerine Padişah, ordugaha giren düşmanı karşıladı ve; “Kullarım ne durursunuz?” nârasıyla ileri atıldı. Bunu gören Yeniçeriler tekrar düşmana saldırdı. Hunyad, akşam olduğunda 10.000’den fazla ölü bırakarak Belgrad’a geri çekildi. Fatih, Karaca Paşa ve Hasan Ağanın niçin huzura gelmediğini sorunca, paşalardan biri, ikisinin de kaleye girerken arka arkaya şehid olduklarını haber verdi. Karaca Paşa son nefesini verirken; “Padişahıma söyleyin! Allahü teâlânın emrine uyarak bu canı devletim ve onun için veriyorum” demişti. Koca Fatih, hiçbir zor karşısında eğilmeyen başını eleri arası na alarak;”Vah Karaca Paşam vah! Vah Hasan’ım!” diye göz yaşı döktü.



Kanuni Sultan Süleyman Han Belgrad seferine çıkmıştı. Kaleye iki günlük mesafede son defa mola verdiler. Askerler, çevredeki çeşmelerden istifade edip abdest tazelemeye, su ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorlardı. Çeşmelerden birinin yakınında bir manastır vardı. Bu manastırın baş rahibi, Osmanlı askerinin durumunu öğrenip haçlı ordusunu haberdar etmek için, manastırdaki rahibelerden birkaçını süsleyip, ellerine verdiği testilerle çeşmeye gönderdi. Rahibelerin geldiğini gören Osmanlı askeri, hemen çeşme başından ayrılıp rahibe lere sırtlarını döndüler ve testilerini doldurup gidinceye kadar kimse dönüp bakmadı. Rahibeler gelip durumu anlatınca, hemen kağıt kalem istedi ve haçlı ordusu kumandanına şunları yazdı:

“Ey Haçlı Kumandanları! Siz bu orduyla nasıl başa çıkabilirsiniz? Bu insanlar, hiç düşün meden canlarını Allah yolunda, kumandanları emrinde çekinmeden can veriyorlar. İnanıyorlar ki, gidecekleri yer Cennettir. Kadına kıza ehemmiyet vermiyorlar. Yanlarına gönderdiğim rahibelere sırtlarını döndüler. Mala-mülke de önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini terkederek cihada çıkıyorlar. Herkese iyi davranıp kimseye zulmetmiyorlar. Ey Haçlı Kumandanları!.. Siz onlardaki bu hasletleri ortadan kaldırmadan karşılarına çıkıp savaşmaya kalkışırsanız, elinize binlerce askerinizin canına mal olacak acı bir tecrübeden başka bir şey geçmez. Buna rağmen Haçlı kumandanları, kahraman Osmanlı askerinin kılıç larına yem olmak için âdeta birbirleriyle yarış ederler ve Osmanlı askerine yeni zaferler kazandırırlar.”İşte bu mektup, Osmanlı askerinin başarılarının en büyük sebebini açıkça anlatmakta dır. Avrupalılar, kendi kötü hasletlerini Osmanlılara aşıladıkları zaman, ancak bu şekilde onları yenebileceklerini farkedince, faaliyetlerini bu yönde yoğunlaştırdılar.



1915 senesi Sonbaharının serin yağışlı günlerinden biri. I. Dünya Savaşı bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri ölüyor bini yetişiyor. İhtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor ve yurdumuza düşman çizmesi basmasın diye el açıp Allah’a dua ediyor. Cepheye durmadan takviye kuvvetleri gidiyor. İşte o kuvvetleri götüren tren, Bilecik istasyonunda beklemektedir. Askerlerin hepsi sakin, belki bir daha geri dönmeyecekler. Ama şehid olma inancı gönüllerine huzur veriyor.

Sevkiyat subaylarından biri, vagonların arasında sessiz, hareketsiz bir gölge görür. Merakla, şüpheyle yaklaşır. O anda çakan şimşeğin aydınlığında şunlara şahit olur:Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı ihtiyar bir Türk anası, çakılmış gibi orada duruyor. Yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen, huşû içinde beklemektedir. Anadolu’ nun cefakar, vefa timsali ve sabırlı anası ile yaklaşan subay arasında şu konuşma geçer:-Valide, yağmurun altında niye böyle bekliyorsun?-Trende oğlum var. Onu selametlemeye geldim-Oğlun kimdir, nerelisin?-Söğüt’ün Akgünlü köyünden Mehmedoğlu Hüseyin-Onu görmek ister misin, çağırayım mı?-Sana dua ederim. Ona söyleyecek bir tek sözüm var.Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana son olarak:-Hüseyin’im, yiğit oğlum benim!...Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağaların Çanakkale’de şehit düştüler. Bak son yongam sensin. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme. Yolun Şıpka’ya düşerse dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Alla yolunu açık etsin.Hüseyin son defa anacığının elini öptü. Yaşlı gözlerle oğluna bakan Türk anası, son evladını da dualarla bu şekilde cepheye uğurladı.



Çanakkale savaşlarına katılan bir Fransız Generalinden, memleketine döndüğünde savaş hatıralarını anlatmasını istediler. General söze; “Fransızlar böyle mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirler!..” cümlesiyle başlaması üzerine bir gazetecinin; “Neden iftihar edebilirmişiz?” sorusuna General, dünya savaş ve insanlık tarihine altın harflerle yazılacak bir menkıbeyle cevap verdi:

“Çünkü Türkler tam bir erkek gibi dövüşüyorlar ve savaş şartlarına riayet ediyorlar dı. Hiç unutmam, savaş sahasında dövüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az önce aynı topraklar üzerinde Fransızlar ile Türkler süngü süngüye gelip, iki taraf da ağır zayiat vermişti. Bu sırada gördüğüm bir sahneyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyordu. Onun yanı başında da bir Türk askeri vardı. Dikkat ettim, Türk askeri gömleğini yırtmış, Fransız askerinin yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Yanına gittim ve tercüman vasıtasıyla aramızda şu konuşma geçti:-Niçin öldürmek istediğin düşmanına yardım ediyorsun?Mecalsiz bir halde bulunan Türk askeri cevap verdi:-Bu yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi. Dilinden anlamıyordum ama, herhalde annesi olacak. Demek ki onun bekleyeni var. Benim ise kimsem yok. Ölsem ne çıkar? Onun için istedim ki, o kurtulup annesinin yanına gitsin!..Bu asil duygu üzerine hüngür hüngür ağlamaya başladığımda emir subayı Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaranın, yanaklarımdan sızan gözyaşlarımı dondurduğunu hissettim. Türk askerinin göğsünde, bizimkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir avuç ot tıkamış, kanamsına mani olmak istemişti. Az sonra ikisi de öldüler. İşte, kendi temiz gömleğinden yırttığı bezle, kendi yarasından vazgeçip düşmanının yarasını saran böyle kahraman bir milletle dövüştüğümüz için daima iftihar edebiliriz efendiler...

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter