Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Eskiden toprak ile ordu arasında mühim bir irtibat vardı. Toprak gelirleri askerlere tahsis edilirdi. Böylece hükûmet, askerî harcamaların çoğunu dolaylı yoldan karşılardı. Bu, hem vergi toplama masrafını azaltır; hem de “ordunun özelleştirilmesi” gibi bir vaziyet doğururdu.

Osmanlılarda fetih yoluyla ele geçtiği için, Rumeli ve Anadolu topraklarının çoğu devlete ait mîrî arazi idi. Bu araziler, önceki Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi gelirine göre muayyen parçalara ayrılırdı. Her bir parça, harblerde yararlık gösteren askerlere veya hazineden hakkı olan kimselere dirlik olarak verilirdi. Sözgelişi 500 köylü bir sancağın 200 veya 300 köyü, ikişer üçer köy olarak 80-90 tımara ayrılır; hak kazanan askerlere verilirdi. Geri kalanı zeamet ve has olarak bölünürdü. Zeametler subaylara verilirdi. Haslar da, padişah, hanedan, vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyiler ve diğer yüksek memurlara maaş karşılığı tahsis edilirdi.

İlk olarak Osman Gazi, fethettiği araziyi tımar olarak askerlerine dağıttı ve Karacahisar’ı da oğlu Orhan Gazi’ye verdi. “Tımarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, tımar sahibinin ölümü hâlinde arâzinin bu kimsenin oğluna intikal etmesi ve oğul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlarının sefere gitmesi” şartını koydu. Bu, Osmanlılardaki ilk tımar kanunu idi.

Tımar sahibine sipahi denirdi. Sipahi, arazinin bir çift öküzle sürülüp ekilebilecek her bir çiftlik mikdarını uygun gördüğü bir çiftçiye kiralardı. Bu mikdar, takriben iyi arazide 60-80, orta arazide 80-100 ve aşağı arazide 100-150 dönüm idi. Çiftçinin kirası yıllık olarak ve mahsulün kendisinden umumiyetle onda bir (âşar) alınırdı. Sipahi, bir nevi tahsildar ve tapu memuru idi. Tımarın bulunduğu sancakta otururdu. Topladığı kiraların ilk 3000 akçesi kılıç hakkı (maaş) idi. Sipahi, kalan her 3000 akçe karşılığında atlı, silahlı ve talimli bir asker beslerdi. Bu asker, sipahinin oğlu, yeğeni, kölesi veya herhangi biri olabilirdi. Sefer çıktığında, sipahiler maiyetlerindeki askerlerle beraber orduya iltihak ederlerdi.

Eksik asker getiren, atı veya silahları elverişsiz olan sipahinin dirliği kesilir; gerekirse ayrıca cezalandırılırdı. Sipahi yaşlanınca tekaüde ayrılırdı. Ölürse, tımarı oğluna, kardeşine veya yeğenine intikal ederdi. Tımar ile zeametin çok farkı yoktu. Şu kadar ki, geliri 20.000 akçeye kadar tımar, 100.000 akçeye kadar zeamet, daha yukarısına da has denirdi. Kendilerine has verilenler, toprağına bizzat gidemeyeceği için yerine vekil gönderirdi. Bu vekiller sipahi gibi hareket ederdi. Dirlik gelirleri, aynı zamanda bunların maaşı idi. Çünki memurlara ayrıca maaş ödenmezdi. Haslar makama verildiği için evlada intikal etmezdi.

Anadolu ve Rumeli haricindeki eyaletlerde dirlik sistemi tatbik olunmazdı. Onun için, Mısır, Eflak, Boğdan, Kırım gibi imtiyazlı eyaletler harb esnasında hususî birlikler göndererek orduya katılırdı. Bu sebeple tımarlı eyalet askerlerin hemen tamamı Müslüman, ekserisi de Türk asıllı idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında mükemmel tımar ve toprak kanunları yapıldı. Bu devirde tımarlılardan müteşekkil eyalet ordusunun mevcudu 200.000’e kadar çıktı.

Tımarlı sipahiyi gösteren bir gravür

TOPRAĞI BOŞ BIRAKMAK YOK

Sipahiden arazi kiralayan köylü, toprağı isterse ömür boyu eker biçerdi. Çiftçi öldüğü zaman da toprak çocuklarına intikal ederdi. Çocuğu yoksa, sipahi başkasına kiralardı. Bu usul, hem çiftçinin, hem devletin işine gelirdi. Yoksa çiftçi, uzun zaman kullanamayacağı; ölünce çocuğuna geçmeyecek araziyi neden imar etsin?

Çiftçi, izinsiz ağaç, asma dikemez; bina yapamaz; kiremit, tuğla imal edemezdi. İzin alsa bile ölü gömemez; çayır hâline getiremez; satamaz; bağışlayamaz; rehin veremez; vakfedemezdi. Ancak sipahinin izniyle para karşılığı veya bedava ferağ edebilirdi. Ferağ, başkası lehine vazgeçmek demektir. Çiftçi, toprağı üç sene ekmeyip boş bırakırsa, elinden alınırdı. Çiftçi sene ortasında toprağını bırakıp başka yere gidemezdi.

Toprak kirasına âşar denirdi. Âşar, mahsulün kendisinden alınırdı. Âşar, onda bir demektir. Âşarı, hükümetin vazifelendirdiği tımarlı sipahiler toplardı. Bu durumdan habersiz olan kimseler, Osmanlılarda hususî mülkiyet olmadığını zannetmiştir. Halbuki köy ve şehirlerdeki evler, bahçeler, ahır ve samanlıklar şahıs mülkü idi. Yalnızca arazinin çoğu fetih sebebiyle devlete aitti. Ayrıca vakıf araziler, kimsenin malı olmayan yol, meydan, orman ve meralar ile sahipsiz topraklar da vardı. Sahipsiz toprakları ihya eden, mâlik olurdu.

Görülüyor ki devlet arazisinin bir kısmı askerî harcamalara tahsis ediliyor; geri kalan kısmından da yüksek memurların maaşı karşılanıyordu. Tımar gelirleri toprak mahsullerine göre tesbit olunduğundan, köylü o sene ne kadar gelir elde etmişse, memurlar da o nisbette gelire sahip oluyorlardı. O sene mahsul düşük ise, memurların geliri de düşük seviyede kalıyordu ki bunun sosyal adalet bakımından elverişli bir usul olduğu âşikârdır.

TIMAR SİSTEMİ BOZULUYOR

Dirlik teşkilatı zamanla zaafa düştü. Bir kere harb teknikleri değişmiş; ateşli silahlar yayılmıştır. Bu da tımarlı askerlerin ehemmiyetini azaltmıştır. Bu arada fetihler durmuş; ama toprak mikdarı sabit kalmıştı. Sipahilere normalin üzerinde mükellefiyetler yüklenmiş; tımar yoklamaları muntazam yapılamamıştır. Bu sebeplerle giderek sipahilik rastgele şahısların eline geçmiştir. Celâlî isyanları ve İran savaşları sebebiyle köylü toprağını terk edip şehirlere göçmeye başlamıştır. Bu da tımar gelirini düşürmüş; ordu mevcudu giderek azalarak 20.000 kişiye kadar inmiştir.

XVII. asırdan itibaren yeni tımar verilmedi. Valiler, kapılarında ücretli askerler yetiştirmek zorunda kaldı. Sultan Abdülmecid devrinde, tımar kaldırıldı. Sipahiler tekaüde sevkedildi. Yaşı müsait olanlar yeni kurulan orduya alındı veya atlı jandarma yapıldı. Böylece Osmanlı eyalet ordusu, yeniçeriler gibi kanlı ve ıstıraplı bir tasfiyeye uğramadan sessiz sedasız ortadan kalktı. Sipahiler sıradan halka karıştı.

Bir Osmanlı köyünden manzara

YOK MU ARTIRAN?

İyi de, şimdi toprak kiralarını kim toplayacaktı? Bunun için merkezden taşraya geniş salahiyetlere sahip tahsildarlar gönderildi. Ama bu usul iki sene sürdü. Kendisinden bekleneni veremeyen tahsildarlar geri çekildi. Aşar, iltizam yoluyla mültezimler tarafından toplanmaya başlandı. Bu usulde, her bir köyün aşarı ihaleye çıkarılırdı. Köyü ve mahsulünü yakından görüp inceleyenler ihaleye katılırdı. Kefil ve ipotek göstererek devlete en yüksek meblağı ödemeyi taahhüt eden kimse, ihaleyi kazanırdı. Buna mültezim denirdi. Eskiden bu işle geçinen çok sayıda insan vardı. Bunlar, bulundukları beldenin eşrafından güvenilir kimselerdi. Devlete ipotek göstermek zorunda olduğundan, ancak mülk sahipleri iltizama girebilirdi.

Mültezim, hükümete bir miktar peşin para öderdi. Mahsul olgunlaştığı zaman hemen mültezime haber verilirdi. Mültezim, yanında zaptiyeler (jandarmalar) olduğu halde köye giderdi. Mahsul bunların nezaretinde kaldırılır; aşar, aynî olarak tahsil olunurdu. Mültezimler, sonra bu mahsulü umumiyetle müzayede (açık arttırma) ile satıp, devlete borçlarını öderlerdi. Geriye kalan mikdar, kârı olurdu. Mahsulün umulduğu gibi yetişmediği seneler, âşar meblağı düşük olduğu için, mültezim zarar ederdi.

Tımar devrinde, maden ocağı, tuzla, gümrük, dalyan, darphane gibi senelik muayyen gelir getiren mukataalar da üç yıllığına iltizama verilirdi. Mezata çıkarılan mukataa iltizamını alacak kimsenin çıkmazsa, emanet usulüne gidilirdi. Bu usulde mukataa, devlet tarafından vazifelendirilen emin adındaki maaşlı bir vazifeli tarafından idare olunurdu. Devlet, emanet usulünü her zaman iltizama tercih ederdi. Ama emin sıfatıyla mukataayı idare edecek güvenilir ve ehliyetli kimse bulmak da kolay değildi.

TOPRAK AĞALIĞI NASIL DOĞDU?

1858 yılında Arazi Kanunnamesi ile Tapu Nizamnamesi çıkarıldı. Köylünün, ekip biçtiği mîrî toprağı kendi adına kaydettirmesi emrolundu. Toprak mülk kılınmıyor; ancak mülkiyete oldukça yaklaştırılıyordu. Herkesin eline tapu senedi veriliyordu. Toprak üzerindeki hukukî tasarruflar, artık tapu memuru huzurunda yapılacaktı. Ne var ki köylülerin çoğu tescil emrine kulak asmadı. Bunun sebebi yalnızca resmî kâidelere karşı gevşeklik değildi. Köylü, tescil masrafı ve arazi vergisi ödemek istemiyordu. Üstelik asker alma sistemi öteden beri arazi mülkiyetine dayalı olduğu için, bu işte bir külfet kokusu almıştı. Tescil ettirirse, başına iş açılacağından korkuyordu. Ancak bu vehmi, köylüye pahalıya patladı. Uyanık taşra ileri gelenleri, geniş arazileri kendi adlarına tescil ettirdi. Böylece toprak ağaları meydana geldi. Köylü, artık devletin değil; ağanın toprağını ekip biçecekti.

1925 yılında âşar kaldırıldı. Mîrî toprak kimin elinde ise, mülkiyeti de bedelsiz olarak ona devredildi. Âşar yerine, para olarak alınan maktu emlâk vergisi getirildi. Politikacılarla yakın teması olan ve bunu önceden haber alan bazı belde eşrafı, cüz’î bedellerle geniş arazileri ellerinde topladı. Buna Ermenilerden ve mübâdil Rumlardan kalan arazi de eklendi. Böylece yeni bir toprak ağası sınıfı meydana geldi. Mültezimlikten başka mesleği olmayanlar ve çocukları beklenmedik bir sefâlete düştü.

Aziziye kasabasının önde gelen mültezimlerinden Hacı Vahid Efendi. Girdiği her âşar iltizamını elde etmesiyle meşhurdu. Son aşar iltizamında ağır zarara uğradığı için üzüntüsünden hastalanmış, çok geçmeden de vefat etmişti.

İLK TIMAR KANUNU


Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyî hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddetHüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; "Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; "Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:

"Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı.

Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı.

Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,

Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.

Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,

Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.

Ahmedî der, "Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur",

Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârım kalmadı."



İstanbul hakkında yazılan kitaplarda “imparatorlukların başkenti” ifadesine hep rastlarız.
Osmanlı devleti zamanında İstanbul, dünyanın en huzurlu yaşanan şehri idi. Başkent olmanın elbetteki ayrıcalığı vardı. Devletin idare merkezi, Topkapı Sarayı idi. 700.000 metrekarelik alanda konuşlanmış sarayın, 80.000 metrekaresinde yönetim binaları ve padişahın evi vardı. Bu bölümde bile %17 civarı binalar %83 ise yine yeşil alandı. Bilhassa birinci avludan denize yani Balıkhane kapısına doğru inen yokuşun sol yamacı, olduğu gibi gül bahçesi idi.
Bu güllerin ekserisi, bugün Isparta gülü dediğimiz gül yağı elde edilen cinslerdendi. Gül yapraklarından yağ elde etmek için, her türlü damıtma sistemi yani imbikler ve ambalaj tesisleri vardı. Her sene kilolarca gül yağı elde edilirdi. Yamacın denize doğru düzleştiği alana Gülhane Meydanı denirdi. Yamaçta da adı Gülhane olan bir köşk vardı. Köşkün tarafında padişahın huzurunda, cirit, güreş ve benzeri spor müsabakaları yapılırdı. Dini bayramlarda bayramın ikinci gününe, “Gülhane Günü” adı verilmişti. Halk da bayramın ikinci gününü Gülhane Günü olarak bilir ve kutlardı. Sarayda da böyle idi. 1839’daki “Gülhane Hattı Hümayunu”nun okunması işte bu meydanda Gülhane Köşkü önünden yapıldı. Şimdiki Gülhane Parkı ise sarayın has bahçesine dahil ağaçlık bir alan idi. Meydanın surlara doğru bölümünde, sarayın 120 yataklı hastanesi vardı. Kırım Harbi zamanında 1855’te meydanın alt taraflarına, o günün ahşap barakalarından iki hastane daha kuruldu. Bunlara da Gülhane dendi. 1897’deki Osmanlı-Yunan Harbi, Balkan ve Birinci Dünya Harbi ile İstanbul’un İşgal günlerinde bu Gülhane Hastanesi çok önemli görevler başardı. İşte bugünkü GATA’nın başlangıç noktası bu gül bahçeleri idi. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü, “2010 Dünya Kültür Başkenti” projesine müzeyi yetiştirmek üzere sıkı bir çalışmanın içindedir. Bahçeler ve yollar eskiye nazaran tanınmayacak kadar iyi duruma getirilmiştir.
Müzenin kıymetli yöneticilerinin, tarihî gülhane bahçelerine de el atarak, Isparta gülleri diktirmesini ve bu bölümü de halkın ziyaretine açmasını başaracağından hiç şüphem yoktur. Bekliyorum...


OSMANLI
“Ortaçağ, Yeniçağ ve Yakınçağ, üç çağa damgasını vurmuş, üç kıtaya yayılmış, dünyanın görmediği haşmet ve azameti yakalamış en büyük Türk imparatorluğu.” Ahmet Şimşirgil

OSMANLI VE BİZ
“Akdeniz havzasındaki üç tarihi imparatorluktan birini kuran ve eritenlerin torunları ve çocuklarıyız. Osmanlı imparatorluğu tarihin gerçek anlamdaki son üniversal, yani cihanşümul imparatorluğudur. Osmanlı’nın tarihini, kimliğini bilmek ve anlamak o kadar kolay değil; bütün etrafımızı yani yeryüzünün en esaslı uygarlıklarını tanımamız, incelememiz lazım. Osmanlı’yı, etrafımızı tanıdıkça, kendimizi daha çok sevecek ve tarihimize ısınacağız.” İlber Ortaylı

OSMANLI TARİHİ
“Bir milletin veya devletin tarihi yazılırken dünya kamuoyunda yerleşmiş belli bir imaj, dostluk ve düşmanlık, siyasi ideolojiler, yeni kültür yönelişleri gerçeği saptırır, abartır veya karalar. Bu kaçınılmaz bir alın yazısıdır. Osmanlı tarihi bu bakımdan en çok saptırılmış, tek yanlı yayımlanmış tarihtir.” Halil İnalcık

OSMANLI MEDENİYETİ
“Avrupa medeniyeti tarih sahnesine çıktığı sırada Osmanlı bütün ihtişamıyla yaşıyordu. İslâm-Türk (Osmanlı) medeniyeti 1000 yıllık mazisi olan, bütün medeniyetler içinde en insanisi, en birleştiricisidir. İslâm’ın kılıcı olan bir kavimdir. Bütün devirlere ve ülkelere hitap eden bir dindir İslâm. Parçalayıcı değil, birleştiricidir. Osmanlı için savaş bile ilâ-yı kelimetullah için yapılır. Osmanlı imparatorluğu yoktur, Devlet-i Aliyye vardır. Türk-İslâm medeniyeti bütüncüdür, hidayetten mahrum kavimleri bile himaye eder.” Cemil Meriç

OSMANLI ÜZERİNE
Her gün yeni bir haber, kitap, makale okuyoruz Osmanlı hakkında. İttihatçıların Selçuklu arşivleriyle kışlalarda soba tutuşturduklarını, devlet arşivlerindeki tarihi vesaikin vagonlara doldurularak ton hesabı ile Bulgarlara satıldığını öğreniyoruz. Dedelerinin hece taşlarını okuyamayan bir nesil olarak gün geçtikçe  artıyor Osmanlı’ya olan ilgimiz. Bu büyük pazılın her bulduğumuz parçasını yerine yerleştirirken, beynimizde yeniden konumlandırıyoruz Osmanlı gerçeğini.

Osmanlı hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi, karalandı. Ekseriyetle hiçbir zaman var olmamış bir hayalin tasviri yapıldı. Osmanlı düşmanı yabancı yazarlardan alıntılar yapıldı. Sular bulanmadan durulmazmış, her iftira bir hakikati cezb edip çıkarttı ortaya.

Görüyoruz ki Osmanlı kavramını yeniden tanımlayacak, yerli yerine oturtacağız. Osmanlı’yı tanımladığımızda tanıyacağız kendimizi. Onu tarihi kaderine bizi de kendisine çerçevelenmiş bulacağız. Ve artık sormayacağız kendimize: Osmanlı kimdi? Biz kimiz?
İşte o zaman murdar bir hal’den muhteşem bir maziye kanatlanacağız, güneşi ceket astarımızda bulmuş olarak…



Sultan II. Abdülhamid devri ileri gelenlerinden Ferik(Orgeneral) Hasan Paşa ile oğlu Müşir(Mareşal) Deli Fuad Paşa bir merasime gideceklerdi. Arabanın yanına kadar beraber geldikten sonra, rütbesine göre önce arabaya Müşirin binmesi gerekiyordu. Fakat Müşir, Ferikin oğlu olduğundan, babasına:

-Buyurun, dedi. Babası:

-Hayır, siz Müşirsiniz. Önce sizin binmeniz icabeder, deyince Fuad Paşa,

-Öyleyse Paşa hazretleri emrediyorum, arabaya bininiz, der. Öylece hem askeri adab, hem de ahlaki edeb yerine gelmiş oldu. Hadiseyi işiten Sultan Abdülhamid, ertesi gün Hasan Paşa’yı da Müşir rütbesine yükseltti.



Tanzimat ve Sonrası Osmanlı Mahkemeleri

Devlet, hukuk demektir.Hukukun tezahürü de mahkemelerdir.Osmanlı adliyesini ve bunun Tanzimat Fermanı sonrasında aldığı biçimi tasvir eden bu eser, aynı zamanda, Tanzimat'ı hazırlayan sebepleri, Batı'nın baskı ve dayatmalarını, adliye ıslahatına neden ihtiyaç duyulduğunu, bu ıslahatta akınan modeli, bunun İslam hukukuna ne derece uyduğunu, karşılaşılan güçlük ve reaksiyonları gözler önüne sermektedir.Bu arada Avrupa devletleriyle de çarpıcı mukayeseler yapılmaktadır.Böylece Osmanlı Devleti tarihinin çok önemli bir devresine de ışık tutulmuş olmaktadır.
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci - Arı Sanat Yayınevi


Devlet-i ebed müddet idealinin ve tarihî tecrübenin Osmanlı'ya ödettiği ağır bedel...
Kardeş katli... Müslümanlar, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta duruyorlar. Hanedan yıkılırsa din de mahvolur. Bu sebeple hanedanın, din ve devletin selâmeti ve bekâsı evlattan daha mühimdir Busbecq (Avusturya İmparatoru Ferdinand'ın elçisi)
Cenab-ı Hak benden sonra senin hükümdar olmanı takdir etmişse, bunu hiç kimse tebdil ve tağyir edemez. Etmemişse, bunu da sen değiştiremezsin. Bugün din-i İslamın yegâne istinadgahı Osmanlılardır. Devletin dahilindeki bir mücadele doğu ve batıdaki düşmanlara fırsat verir. Bu ise bir cinayettir. Ve İslamiyeti temelinden yıkmakla birdir
Kanunî Sultan Süleyman

Kadimden töredir kardeşe kıymak

Atayı anayı gussalı komak
Aşıkpaşazâde'nin bu beyti Osmanlı tarihinin en mühim bir meselesine işaret ediyor. Bu şanlı hânedana tarihin görmediği uzun süreli saltanat hayatı sağlayan kudret kaynaklarından biri de, şüphesiz merkeziyetçi bir devlet oluşumu idi. Ancak böyle bir ideali gerçekleştirirken ortaya çıkardıkları kardeş katli meselesi her zaman tartışılageldi. Art niyetli olanı, Osmanlı düşmanlığını ilke edinen ve tarih metodundan uzak bulunan yazarlar ve kimseler arasında ise padişahlar, kardeşlerini, kardeşlerinin oğullarını, hatta kendi oğullarını hunharca katlettiren adamlar olarak değerlendirildi. Kendi saltanatları ve tahtları için görülmemiş mezalimler yaptıran insanlar olarak gösterildi.
İşte bu ve benzeri görüşler karşısında genellikle insanlar sükutu tercih ettiler ve bir ölçüde bu ifadeleri kabul etmek mecburiyetinde kaldılar. Zira olayın insani ve vicdani boyutu pek büyüktü ve aklı başında bir kimse için evlat katli, kabul edilmesi imkânsız bir işlemdi. Dolayısıyla konuyu geçmişi, devrinin özellikleri, anlayışı, sosyal ve siyasi şartları ile ve objektif bir biçimde ele alacağız ve tarih metodu ile okuyucularımızın bilgilerine sunmaya çalışacağız.
Kutsal kan
Gerek eski Türk ananesinde ve gerekse İslâm'dan sonraki dönemde devlet, hükümdar ailesinin ve hanedanın müşterek malı sayılırdı. Nitekim İslâmiyet'ten önce Türkler, kendilerinin dünyayı idare etmekle görevli olduklarına inanırlardı. Yaradan bu görevi onlara bahşetmişti. Kağanların yaptıkları işlerin Cenab-ı Hakk'ın iradesiyle olduğu Orhun Abideleri ile de sabittir. Dolayısıyla Türkler, onların hükümdar ailesinden olan kimseleri idam ederken kanlarını akıtmıyorlar, yay kirişiyle boğuyorlardı. Zira onların kanları kutsal biliniyordu.
İşte, aynı inanışların İslâmiyet'i kabul ettikten sonra da dini bir çerçeve içerisinde ele alındığı ve yaşatıldığı görülüyor. Karahanlılar'da, Gazneliler'de, Selçuklular'da, Timur oğullarında ve Anadolu beyliklerinde devlet hep hanedanın müşterek malı kabul edildi. Yalnız uygulamaya geçildiğinde bunun devlete ve milli menfaatlere zararlı bir yönü ile hep karşı karşıya kalındı. Bu hastalık devletin birliğini, gücünü, kuvvetini kırıyor ve kısa bir süre içerisinde onu tarihe mal ediyordu.
Böl, parçala, yut
Devletlerimizin çabuk yıkılmasına sebep olan bu uygulama, devletin müşterek hakimi olmaları sebebiyle oğullar arasında pay edilme geleneği şeklinde de kendini göstermişti. Eski Türkler'de doğu-batı diye her zaman bölünmeye yol açan ve Çinliler'in ekmeğine yağ sürmekten öteye gitmeyen bu usûl, İslâmiyet'ten sonraki Türk devletlerine de aynen yansıdı. 940'larda Türkistan ve Maveraünnehir'de güçlü bir hâkimiyet kuran Karahanlılar, bir asır geçtikten sonra önce ikiye sonra üçe bölündü ve yine aynı süre bittikten sonra da yıkıldılar. Gazneli Sultan Mahmud'un Azerbaycan hudutlarından Hindistan'ın Yukarı Ganj vadisine Orta Asya'da Harezm'den Hint Okyanusu sahillerine kadar çok geniş bir sahada teşekkül ettirdiği devleti (962-1030) kendisinden sonra daha çok hanedan üyelerinin saltanat mücadelelerine sahne oldu ve 1187'de tamamen ortadan kalktı.
Tuğrul Bey, Alparslan ve Melikşah dönemlerinde çok geniş ülkeleri elinde tutan Büyük Selçuklu Devleti, yine bu inanç ve gelenek dolayısıyla İran, Kirman, Konya, Halep ve Dımaşk Selçukileri adıyla beş parçaya ayrıldı. Bütün bu bölünmeler ne yazık ki ilk düşman ve ilk tehlike oluyordu. Özellikle komşu ülkelerde siyaseti iyi bilen idereciler, bu bölünmüş ve parçalanmış hanedanları birbi rleri ile kapıştırmakta hiç zorlanmıyordu. Neticede sel gibi Türk kanları akıyor, memleketler harap oluyordu. Birinci Haçlı seferinde 600 bin kişi Anadolu'ya girmiş, ancak Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan ülkedeki birlik ve beraberliğin verdiği güçle bunların sayısını Antakya kalesine ulaşıncaya kadar (1096-1097) 100 bine indirmişti. Oysa Suriye'de Büyük Selçuklu Devleti'nin bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığı az sayıdaki bu Haçlı birliklerinin işine yaradı. Müslüman, Musevi ve Hristiyanların birlikteyaşadığı, her üç dinin mensuplarınca da mübarek bilinen Kudüs, Haçlılar'ın eline geçince büyük bir katliâma sahne oldu. Yetmiş bin Müslüman ve Yahudiyi, mabetlere sığınan çocuklar ve kadınlar dahil, acımasızca kılıçtan geçirdiler. Şehrin sokakları kan ve cesetlerden geçilmez oldu.
Diğer taraftan Anadolu'da da Sultan II. Kılıç Arslan'ın 1188'de memleketini yine eski Türk hâkimiyeti telâkkisine göre, onbir oğlunun arasında pay etmesi, devletinin geleceğini gayet fena bir şekilde etkilemeye başladı. Şehzadelerin birlik ve beraberlik için verdiği mücadeleler binlerce Türk'ün ölümüyle sonuçlandı. Ve sonunda da 50 yıl geçmeden Moğollar'ın tahakkümü altına girdi. Bütün bu gelişmeler ise, düşmanların kafasına Türkler'i yok etmenin bir reçetesi olarak kazınıyordu. Ve bu reçete üç kelimeden ibaretti. Böl, parçala, yut.

Bir ülkeye tek çoban

Anadolu Selçukluları'nın Moğol tabiiyeti altına girmesi uçlardaki Türk beylerini harekete geçirdi ve her biri bulundukları mıntıkalarda istiklallerini ilân etmeye başladılar. Karamanoğulları, Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Candaroğulları ve Saruhanoğulları gibi güçlü beyliklerin bu taksim töresine sadıkane bağlı kaldıkları müşahede edilirken, Bizans sınırına yakın bir mevkide yer alan ve beyliklerin en zayıfı olarak telakki olunan Osmanlılar'ın ise ne yapacakları merak edilmeye başlandı.
Ertuğrul Gazi'den sonra aşiretlerin ve beylerin kararıyla oğlu Osman başa geçirilmişti. Aşireti beyliğe çeviren Osman Gazi'nin vefatından sonra Alaaddin ve Orhan isimlerinde iki oğlu kalmıştı. Osman Gazi'nin bıraktığı ülke nasıl pay edilecek ve bu konuda nasıl bir yol izlenecekti? İşte devletin en temel dinamiği bu husus olacak ve geleceğini etkileyecekti.

Tek yürek

Orhan Bey'in vefatından sonra Hüdavendigar lâkabı ile anılan oğlu I.Murad babasının vasiyeti ve vezirlerinin ittifakıyla hükümdar olurken, saltanat davasına kalkışan iki kardeşi İbrahim ve Halil beyleri ortadan kaldırdı. Daha sonra Bizans İmparatorunun oğlu Andronikos ile birlikte olup kendisine isyan eden oğlu Savcı Bey'i yine devletin sıhhat ve selameti için öldürttü. Böylece saltanatta birlik prensibi Osmanlılar için olmazsa olmaz bir devlet telakkisi haline geldi.
Nitekim I.Murad Han, 1389'da Kosova meydanında şehid düşünce beylerin ittifakı ile babasının yerine seçilen Yıldırım Bayezid, kaçan düşmanı takipten dönen kardeşi Yakup Çelebiyi öldürterek muhtemel bir iç savaşı önlemek istedi. Gerçekten de Anadolu beylerinin bu olayı vesile ederek Osmanlılar'a karşı ittifak kurmaları ve faaliyete geçmeleri, Yıldırım ve beylerinin yerinde bir karar aldıklarını açıkça gösterdi. Zira muhtemeldir ki Yakub Çelebi bu beyler tarafından rahat bırakılmayacak ve Yıldırım'a karşı teşvik edilecekti.
Timur hadisesinden ve Ankara bozgunundan sonra yaşanan 11 yıllık fetret devresi ve şehzade kavgaları aslında, firaset ve siyaset sahipleri için mükemmel bir dönemdi. Kardeş katli meselesinin devlete ne derece bir hayatiyet bahşettiğinin vesikası hüviyetindeydi. Tarih metoduna sahip kimseler, bu açık vesikayı okuyup değerlendirmekte hiç güçlük çekmezler.
Fetret devrinden önce ve sonra 10 yıllık dönemlerde mevcut topraklarını iki kat büyütebilen Osmanlılar, bu defa birbirlerinin hasmı ve düşmanı olmuşlardı. Sadece birbirlerini kırmakla kalmamışlar, Bizans, Eflak ve Karamanoğulları karşısında önemli ölçüde toprak kaybına da uğramışlardı.
Yaşanan bütün bu olaylar birlik prensibini daha da pekiştirdi. Çelebi Mehmed kardeşlerini ortadan kaldırarak devletin ikinci bânisi sıfatını kazandı. Onun yerine tahta oturan oğlu II.Murad da önce tarihlere "Düzmece" lâkabıyla geçen amcası Mustafa Çelebi'yi, ardından kardeşi Şehzade Mustafa'yı ortadan kaldırarak tek başına ülke idaresine sahip oldu.
Ekser ulemâ dahi...
İstanbul'un fethinden sonra ise, Fatih Sultan Mehmed ülkenin bölünmezliği ilkesini sistemleştirdi ve bir kanun maddesi haline getirdi. İşte meşhur kanunnâmede yer alan kardeş katli ile ilgili hüküm:
"Her kimseye evlâdımdan saltanat müyesser ola, kardeşlerini nizâm-ı âlem içün katl etmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmiştir. Ânınla amil olalar".
Fatih Sultan Mehmed böylece ata ve dedesinin pratikte uygulaya geldiği bir usûlü böylece kanun olarak yerleştirdi, hanedanı rahatlattı ve sistemi kalıcı kıldı. Fatih'ten sonra tahta çıkanlar daha rahat hareket etme imkanını buldular. Nitekim II. Bayezid Han kardeşi Cem'in oğullarını, Yavuz Sultan Selim şehzade Ahmed, Korkud ve evlatlarını, Kanuni oğullarını, III. Mehmed, III. Murad, IV. Mehmed, IV. Murad ve diğerleri kardeşlerini hep bu kanuna istinaden ortadan kaldırdılar.
Kanunnâmede bu uygulamanın "Nizam-ı âlem" için yapıldığı belirtilirken, yine kaynaklarda meşruiyeti göstermek bakımından şu hukuki prensipler veya siyasi gerekçeler göze çarpıyor.
Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür.
Umumî bir zararı def edebilmek için, hususî bir zarar tercih olunur.
Bir kafeste iki aslan, bir kında iki kılıç olmaz.
Kangren olan kolun kesilmesi bütün vücudu kurtarmak için zaruridir.
İşte bütün bu ifadeler ve hükümler, devlet bütünlüğünün parçalanmasına, binlerce Müslümanın ve askerin ölümüne, köy ve şehirlerin felaketine ve cihad hizmetinin durmasına yolaçacak olan kardeş kavgalarının önüne geçebilmek için bir veya bir kaç kişinin ortadan kaldırılmasını gerekli kılıyordu.
Kemalpaşazâde bir kıtasında bu hadiseyi şu şekilde belirtir.
Çü şah baştır memleket ona ten
Yaramaz iki başlı olmak beden
Bir iklime sığmaz iki padişâh.

Taksim tehlikesi

İşte bu özellikleri dolayısıyladır ki, her şehzade babasının bıraktığı mülke vâris olmanın yanısıra, kendisini devlet idaresine namzet görüyor, bu uğurda mücadele yoluna atılmakta tereddüt göstermiyordu. Bu mücadeleler sırasında eski Türk geleneği üzere zaman zaman devletin bölünmesi ve müşterek idare olunması teklifleri de gündeme gelmeye başladı.
Nitekim fetret devrinin ortaya çıkardığı karışık devrede kardeş kanlarının akıtılmasını istemeyen Çelebi Mehmed ağabeyi İsa Çelebi'ye Anadolu'nun ikisi arasında pay edilmesini isteyerek şöyle demişti:
"Ey canım kardeşim, ey sevincimizin neşemizin kaynağı, boşa giden dünya malı için İslamın yiğitlerini savaşa salmak, sonu mutsuzluk ve pişmanlık olan bir iştir. Cihan sultanlığı hem bir anlık, hem de sonu gelmeyen bir dilektir. Bilgili, ileri görüşlü ve akıllı kişiler bu değersiz mala istekli olmaz.
Yer yüzünün Müslüman kanıyla sulanması ne din için gereklidir, ne de aklın görüşüne uygun düşer. Gazilerin ok ve kılıçları din düşmanlarının kanı ile boyanmalı. Bu ortada iken müminlerin kanına girmek yerinde midir? İki günlük devlet için güzel adımızı boşa salmak uygun mudur? Kardeşçe ilişkiler kurmak ve birbirimizi desteklemek varken sonu kötü düşmanları sevindirmek, doğruyu araştıran aklın gereği değildir. Güçlü kişilere uygun düşecek olan budur ki Anadolu diyarına yarı yarıya hükmederiz, kardeşlik ve hoşnutluk yolunu tutarız..."
İsa Çelebi ise küçük kardeşinin kendisine yol göstermesi karşısında hiddetlenerek sert ve ağır ifadelerle cevap verdi ve atının dizginlerini mücadele meydanına çevirdi.

İki padişah fazla
Neticede Mehmed, Süleyman, İsa ve Musa Çelebiler arasında onbir yıl devam edecek büyük mücadele başladı. Mehmed Çelebi Osmanlı devletini yeniden bir idare altında toplamayı başarırken bu durumdan memnun olmayan devletler de vardı. Batıda güçlü bir devletin bulunmasını istemeyen ve dağınık mevcut statünün devamında kendisi için faydalar gören Timur'un oğlu Şahruh, Çelebi Mehmed'e bir name göndererek dikkatini çekmişti. Şahruh mektubunda; onun Osmanlı töresi üzerine kardeşlerini öldürtmesinin İlhanlı töresine uymadığını söylüyor ve yaptıklarından dolayı Çelebi Mehmed'i şiddetle tenkit ediyor, aksi halde üzerine geleceğinden dem vuruyordu.
Osmanlı sultanı ise bu sözlere karşı; "Osmanlı padişahları başlangıçtan beri tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur, lakin iki padişah bir iklime sığmaz. Zira etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim malumunuzdur ki pederinizin arkasından (Ankara Savaşından sonra) kafirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler elden çıktı" diyerek cevab vermişti.

Cem Sultan'ın teklifi
Osmanlı devleti fetret devrinden sonra en ciddi bölünme tehlikesini Fatih Sultan Mehmed'in oğulları Bayezid-Cem mücadelesi sırasında yaşadı. II.Bayezid'in saltanatı elde etmesine karşılık Bursa'yı zapteden Cem, kendisini Anadolu'ya hakim olmuş sayarak bir elçilik heyetini ağabeyine gönderdi ve bu durumun kabul edilmesini istedi.
Elçilik heyetinde, Çelebi Mehmed'in kızı ve şehzadelerin halaları ihtiyar Selçuk Hatun da bulunuyordu. Bayezid Han, huzuruna gelen halasına büyük izzet ve itibar gösterdi. Selçuk Hatun ona:
"Padişahım olmaz mı ki can beraber olan kardeş kanını dökmeğe kalkışmayasın. İslam arasında cenk ateşini yakıp tutuşturmayasın. Rumeli topraklarıyla yetinip Anadolu ülkesini kardeşine bağışlayasın. Böyle yaparsan o da eğdiği boynunu bir daha boyunduruğundan çıkarmaz. Çekişme bir ağaç için dahi olsa üzüntüden başka meyve vermez. İki şanlı padişah döğüşmeye niyet etseler bundan halk büyük zarar görür. Ülke kavgası yüzünden ortalığı harabeye çevirmek yüce gönüllü olmaya ve yiğitlik şanına uygun değildir" dedi.

Evlâttan daha mühim

Sultan II. Bayezid hissiyatla dile getirilen duygu yüklü bu konuşmaya aldanmadı. Lâ erheme beyne'l-müluk (Hükümdarlar arasında merhamet olmaz) ve Bu kişver-i Rûm bir ser-i pûşîde-i arus-ı pür namustur ki iki damad hutbesine tâb götürmez (Osmanlı Devleti öyle başı örtülü namuslu bir gelindir ki iki damadın talebine tahammül edemez) ifadeleriyle saltanatın taksim edilemeyeceğine dair namus ve kudsiyet duygularını belirtir.
Mücadelenin sonunda Cem'in Rodos'a geçmesinin, Osmanlı devletine nelere malolduğu meselesi ise tarih uzmanlarınca çok iyi biliniyor. İşte Osmanlı padişahları bu tarihî geçmişi, vuku bulan kavgaları ve neticelerini görerek kat'i tedbirlere başvurmaktan geri durmadılar. Nizam-ı âlem mefkuresini, din ve devlet, mülk ve millet duygusu ile ele alarak her fedakârlığa katlanmaktan çekinmediler.
Kanuni devrinde Türkiye'ye gelen İmparator Ferdinand'ın elçisi Busbecq bu anlayışı şu sözleriyle ifade etmektedir: Müslümanlar, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta duruyorlar. Hanedan yıkılırsa din de mahvolur. Bu sebeple hanedanın, din ve devletin selâmeti ve bekâsı evlattan daha mühimdir.
Kanuni Sultan Süleyman'ın feda etmek istemediği oğlu Bayezid'e gönderdiği namesinde aynı duygu ve inancı görmek mümkündür:
Cenab-ı Hak benden sonra senin hükümdar olmanı takdir etmişse, bunu hiç kimse tebdil ve tağyir edemez. Etmemişse, bunu da sen değiştiremezsin. Bugün din-i İslamın yegane istinadgahı Osmanlılardır. Devletin dahilindeki bir mücadele doğu ve batıdaki düşmanlara fırsat verir. Bu ise bir cinayettir. Ve İslamiyeti temelinden yıkmakla birdir.
İşte Kanuni'nin oğlunu ve padişahların kardeşlerini ortadan kaldırırlarken düşündükleri yüksek devlet şuuru bu anlayıştır.

Tevbe kıl canım oğul
 
Osmanlı padişahlarının bu yüce duygularını ve hareket tarzlarını anlamak, onları taht için kardeşlerini öldürten hunhar ve zalim kimseler şeklinde göstermek, yanlıştır. Oysa İslam ülkelerinin harap olmaması ve Müslüman halkın huzuru için canlarından çok sevdikleri kardeşlerini ve çocuklarını biremirleriyle öldürtmek acaba cihad hizmetini yürütmek ve adaletten çıkmak korkusuyla yıpranan ruh ve bedenlerine daha ne şekilde etkilerde bulunmuştu. Genç denilebilecek yaşlarda, üzüntü ve kederlerin yol açtığı hastalıklarla ölümlerinde, ne gibi etkenlerin rolü vardı. Bunlar, öncelikli olarak incelemeye değer mevzulardır.
Padişahların kardeşlerini ortadan kaldırdıkları sıra yaşadıkları halet-i ruhiyeden bazı örnekleri şöyle sıralayabiliriz:
"Çelebi Mehmed ağabeyi Musa'nın vücut donanımını yitirdiği cihetten üzülmüş, onun gençlik deminde yokluk diyarına gidişine yanmış, üzüntüsünü belli edercesine huzursuz olmuştu. Kirpiklerinin ucundan dökülen yaş taneleri göz bebeklerini nar gibi kan içinde bırakmış, akan yaşlar yanaklarını kızartmış, oturduğu yeri nemlendirmişti".
Yavuz Sultan Selim de kardeşleri Korkud ve Ahmed'in ölümlerinden büyük üzüntü duydu ve ruhları için sadakalar dağıttı. Kanuni Sultan Süleyman nasihatçileri de dinlemeyerek isyan eden oğluna "Bî-günahım deme bari tevbe kıl canım oğul" derken ne iç buhranları geçirmişti acaba?
Yavuz devri tarihçilerinden Celal-zâde Mustafa bu hususu:
Cihana verme gönül bî-vefadır
Mülûkun menzili taht-ı fenadır
Huzur-ı saltanat bir bâda benzer
Karındaşı kişinin yâda benzer
Cihan için karındaşa kıyarlar
Bıçak ile ciğer çeşmin kıyarlar
diyerek ifade ederken belki de meliklerde bu sebeple huzur ve sükûnun bulunmayacağını idafe etmektedir.
Meşhur tarihçi Kemalpaşazâde ise:
Akıbet şirzâde şîr olur.
Zirzâde büyür emir olur
beytiyle arslan yavrusu büyüyünce aslan olacağı gibi, küçük de olsalar saltanat üyelerinin büyüdüklerinde padişah olacaklarını belirtip ortadan kaldırılmalarının, cihan görmüş, tecrübe sahibi yaşlıların tedbiri ve tavsiyeleri neticesinde devam ettiğini belirtir.
Bir veliye bende olmak...
Öte yandan Osmanlı padişahlarının zevk için, mevki ve makam için insan katledecek kadar aşağı ve bayağı kimseler olmadıkları, onların ruhi yönlerini yansıtan ifadelerinden daha açık bir şekilde anlaşılır. Reayayı koruma yönünde gayretleri, dini yaşantıları, İslamiyetin emirlerine bağlılıkları, adaletle hükmetmelerinin yanısıra şahsiyetlerini yansıtan en mühim yönleri onların ilmi ve edebi cihetleridir.
Hemen her biri mükemmel bir eğitimden geçen Osmanlı sultanlarının veya hanedan mensuplarının tamamı şiirle meşgul olmuş, belki de med-cezir hareketleri gibi üzütülü-coşkulu iç dünyalarını bu şekilde ifade etmişlerdir. Onların bu yönleri dikkatle ve tarafsız bir şekilde incelenirse sanatçı özellikleri, içli ve duygulu yapıları, saltanatın ağır yükünden bunalışları, ahiret hesabı içerisinde bunaldıkları açık bir biçimde görülür.

Yavuz Sultan Selim:
Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden evla imiş
Kanuni Sultan Süleyman:
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır
Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi
II.Selim Han:
Bu zamanın devletiyle kimse mağrur olmasın
Kâm alırsan adl ile ol dem be-câdır saltanat
Fatih Sultan Mehmed ise:
Nefs ü mal ile nola kılsam cihanda ictihad
Hamdülillah var gazâya sad hezârân rağbetüm
ifadeleriyle hangi duyguların hasretliğini çektiklerini açık bir tarzda ortaya koymuşlardır.

Ekber evlât
Sultan III. Mehmed'e halef olan oğlu I. Ahmed'den itibaren şehzadelerin sancağa çıkarılmaları usulü kaldırılıyordu. İşte bu uygulamanın sona erdirilmesi ile kardeş katli problemine de çözümler aranmaya başlandı. Zira III. Murad ve III. Mehmed devrinde sayıları artan şehzadelerin öldürülmeleri sarayda derin akisler doğurmuş, büyük üzüntülere yol açmıştı. I.Ahmed devrinde il k defa olmak üzere, oğlu Osman dünyaya geldiğinde kardeşi Mustafa'ya dokunulmadı. Yine ilk defa olmak üzere I.Ahmed Han vefat ettiğinde oğlu Osman küçük olduğundan amcası Mustafa tahta çıkarıldı. Buna rağmen şartların getirdiği sıkıntılar sebebiyle II. O sman ve IV. Murad dönemlerinde yine Fatih kanunnâmesine dayanılarak şehzade idamları vuku buldu. Ancak bütün bu idamlar padişahın sefere çıkması sırasında sarayda saltanata geçebilecek namzet bırakmak istememelerinden kaynaklanıyordu. Zira IV. Murad defalarca zorbalar tarafından ayak divanına çağırıldığında hep kardeşlerinden birinin tahta çıkarılmasıyla tehdit olunmuştu.
Nihayet I. Ahmed döneminde tavsayan kardeş katli meselesi, Sultan IV. Mehmed zamanında sona erdi. Bu devirde Osman oğulları içinden yaşça en büyüğünün tahta geçmesi kabul edilerek kardeş katlinin önüne geçildi. Hemen hemen Osmanlı hanedanının nihayete ermesine kadar devam eden bu usulün öncesi ile mukayesesi ise her zaman yapılageldi.
Güçlü nefeslerden göç şarkılarına
Yetenekli, kabiliyetli, ilim ve siyaset bakımından üstün nice şehzadeler kenarda beklerken idarede başarısız olanlar uzun yıllar icranın başında bulundular.
Diğer taraftan gerek bazı haris devlet adamları, gerekse askerler beğenmedikleri veya menfaatlerine uygun gelmeyen padişahları her zaman tahttan indirme imkanına sahip bulundular. Artık ayak başa hükmetmektedir. Bu durum karşısında Osmanlı sarayı eskiyi aratmayacak acılara sahne oldu. Genç Osman'ın, III. Selim'in ve Abdülaziz Han'ın şehadetleri bunun e n bariz misalleridir. Bu uygulamalar padişahların rahat hareket etme imkanlarını ortadan kaldırdı, onların pek çok dengeleri gözetmesine yol açtı; böylece güçlü devirler yerini çekingen ve korkak uygulamalara bıraktı.

Kanuni Sultan Süleyman'ın:

Allah Allah diyelim sancak-ı şâhi çekelim
Yürüyüp her yanadan Şarka sipahi çekelim
İki yerden kuşanalım yine gayret kuşağın
Bulanıp toz ile toprağa bu râhı çekelim
Pay-ı mâl eyleyelim mülkünü düşmen-i dinin
Gözüne sürme deyu dûd-ı siyahi çekelim
şeklindeki güçlü kudretli sedaları yerini,

III. Mustafa Han'da:
Yıkılubdur bu cihan sanmaki bizde düzele
Devleti çerh-i deni verdi kamu mübtezele
Şimdi ebvâb-ı Saadet'te gezen hep hâzele
İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem-Yezel'e
mısralarıyla iç sıkıntılarına ve çaresizliğe terkediyordu.
Dolayısıyla kardeş katli meselesi ve sonraki uygulamalara dair mukayesenin pek çok bakımdan ve sıhhatli bir şekilde yapılması; hissi, yanlı, düşmanca tavır ve değerlendirmelerden uzak kalınması gerekiyor.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter