Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Devlet-i aliyyeyi Osmaniye. Osmanlı devleti. Osmanoğulları devleti. Bu devletin kendine layık gördüğü muhteşem bir unvan vardır. “Devlet-i ebed müddet”. Ebediyete, sonsuza kadar devam edecek devlet. Veya dünya durdukça duracak. Unvan da devlet kadar muhteşem. Devlet-i ebed müddet ufkunu yitirmememiz lazım. Onu kaybettiğimizde bilin ki felaket çağımız başlamıştır. Terkibe dikkat ediniz, “devlet-i ebed müddet” deniyor, devlet-i ebed müddet-i Osmaniyye” denmiyor. Ebediyen, sonsuza dek, dünya durdukça ayakta kalacak olan “devlettir”. Osmanlının bir hususiyeti de Türk’te devlet idrakini şuurlaştırmasıdır. Bu şuurun olanca parlaklığıyla kavranmasından sonradır ki gerektiğinde “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” denmiş, “nizamu âlem içün”/ yerkürenin dirlik ve düzeni için evlat vermek dahil katlanılmadık fedakârlık kalmamıştır. Her şey, “din-ü devlet, mülk-ü millet” uğruna. Bir dönem Selçuklu Sultanlığı idik. Bir zaman Osmanlı Padişahlığı. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti. Nüfus aynı, bayrak aynı, esas müesseseler aynı, yurt aynı, dil aynı, din aynı.. Kalan teferruat. Öyleyse devlet-i ebed müddetten murat edilen “devlet” devam etmekte. Bunu dolaylı şekilde ispatlamak da mümkün. Eğer rejim değişikliğiyle devlet hayatı bitseydi bugün Ermeni gailesi gibi bir derdimiz olmazdı. “Hadise 1915’te cereyan etmiştir. Cumhuriyet rejimine geçiş ise 8 yıl sonra. 1915’te, olanlardan bize ne?” diyebiliyor muyuz, desek bile dünya kaale alır mı? O halde Osmanlı dönemi. Beylik, erken Osmanlı, yükseliş devri, duraklama, gerileme vakti ve Tanzimat gibi safhalarıyla birlikte bizim için artık bir mekteptir. Aile hayatı, mahalle hayatı, içtimai hayat, hukuk hayatı, devlet hayatı, eğitim gibi onlarca belki yüzlerce mevzu için ders alınması icap eder. Ki Osmanlı ufkunu, vizyonunu kaybetmeyelim. Osmanlı, imparatorluk, süper güç, cihan devleti yüksekliğinden bakıyordu. Devlet reisi, Şâh-ı cihândı. Yabancı devlet krallarına “Sen ki Fransa vilayetinin kralı” diye yazılıyor, bir koca devlet ancak bir il olarak kabul ediliyor, şairleri devrin memleketlerini dünya merkezi İstanbul’un bir taşına feda ediyor/ “bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır”, Hıristiyan âlemin medar-ı iftiharı Ayasofya, arka arkaya yükselen Şehzadebaşı, Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet camileriyle tekrarbe tekrar geçiliyordu. Devlet reisinin Halifeyi ruy-i zemin/yer yüzünün halifesi, Sultan’ül berreyn/karaların sultanı ve Hakan’ül Bahreyn/denizlerin hakanı gibi unvanları vardı. Devlet-i ebed müddet fikrinin dirilişini yaşamak zorundayız. Bu bizi ayakta tutacak, kendimize güven duygusunu aşılayacak mayadır. Osmanlı için battı, çöktü, bitti gibi ifadeler kullanmayız. İstanbul, Dersaadet, Dar’ül Hilafe, Asitane Türklerin elinde kaldığı sürece bu sözün değeri olamaz. Osmanlı, Selçukludan devraldıklarını zenginleştirerek Türkiye Cumhuriyetine inkılap etti. Aynı bayrağın nöbetçileri değişti. Zaten Avrupalı, Osmanlıya “Türkiye” diyordu. Onların söylediği resmileştirildi. Eğer bu dirilişi yaşar, bu ufku tekrar yakalarsak. Bugün önümüzde sıra dağlar gibi yükselen, 12 Ada, Kıbrıs, Kürt kışkırtması, Ermeni ihtilafı ve benzerlerinin küçük meseleler olduğu görülecektir. Osmanlı, yok olmadı, bitmedi, tükenmedi. Devlet değişim yaşadı. Diğer unsurlar aynen sürmekte. O halde bu coğrafyayı teşkil eden herkes, Türk, Kürt, Laz, Ermeni, Rum... hepimiz Osmanlıyız. Merhaba Osmanlı... Merhaba büyük baba Büyük anne... Sana gelmekte geç kalmışız. Özür dileriz, affet bizi. Çünkü bize sen öldün diye öğretmişlerdi. İşte geldik, anlat bize ne biliyorsan, ne gördüysen, zaferlerini ve pişmanlıklarını anlat.


Arkadaşımız, Medine’de Ravza-i Mutahhara’da namaz kılar. Terlemeye başlayınca hırkasını çıkarır, yan tarafına koyar. Yanında duran kişi, bir arkadaşımıza bakar, bir hırkasına bakar. Sonra da hırkasını kaldırır, tazimle el üstünde tutar. Arkadaşımız bu yapılana bir anlam veremez, önce sorgulayıcı bakışlarını çevirir, sonra da mahcup bir tavırla bu hareketin sebebini sorar. Hırkayı hâlâ tazimle tutmaya devam eden kişi, arkadaşımızın elbisesindeki ay-yıldızlı armayı işaret eder, Osmanlı, Müslümanların hamisi gibi kelimeler kullanır, Osmanlılara ait elbisenin yere bırakılmaması gerektiğini anlatmaya çalışır. Arkadaşımız bu durum karşısında hem çok duygulanır, hem de utanır; ama elbisesinin tutulmasının da doğru olmadığını anlatmaya çalışır... O saf, tertemiz Müslümanın bildiği Osmanlı’nın artık bulunmadığını da anlatmaz, iç sızısıyla kalır... *** Aynı arkadaşımız Medine’de gezerken, nur yüzlü, Pakistanlı olduğunu sandığı bir kişi yaklaşır, ihtiyacı olduğunu belirterek, bir miktar para ister. Adamın görünüşü dilencilere benzemiyor, arkadaşım üstünü arıyor ama verecek parayı bulamıyor. Mahcup bir şekilde para bulunmadığını söyler. Nur yüzlü ihtiyar da mahcup bir şekilde ayrılır, Mescid-i Nebi’ye doğru gider. İhtiyar ayrıldıktan sonra cepler bir daha aranır, bir miktar para bulunur, hızlı gidebilecek bir arkadaşlarına, o zata parayı yetiştirmesi ricasında bulunulur. Parayı götüren kişi hızlı adımlarla gidiyor, ama ihtiyarı yakalamak kolay değil. Zaten başka kimseden de para istemiyor, Mescid-i Nebi’ye doğru gidiyor. Parayı götüren kişi Mescide varmadan ihtiyar zata yetişip parayı veriyor. İhtiyar zat tekrar dilenci olmadığını, yiyecek için bir miktar paraya ihtiyacı bulununca uygun kişiler aradığını, kendilerindeki ay-yıldız armasının Osmanlı’yı hatırlattığını, Müslümanların hamisi olan Osmanlılardan bu parayı istemenin daha doğru olduğuna inandığı için kendilerinden bu parayı istediğini belirtir...


Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde; Fransa “Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu”nun kuşatması ve tehdidi altında idi. O zamanlar Fransa tarihten silinme noktasında gelmişti. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu; Almanya, Macaristan, İspanya ve İspanya’nın Flandne sömürgesine ve Avusturya’ya hükmediyordu. Sıra Fransa’ya gelmişti. 1525 Pavia Savaşında Kutsal Roma-Germen İmparatorluğuna yenilen; Fransa Kralı I. François, Şarlken’e yani kutsal Roma-Germen İmpataroruna esir düştü. I. François’in annesi, Osmanlı Sultanı Kanuni’den yardım istedi. Kanuni Sultan Süleyman Han 1526 Mohaç Zaferi ile düşmanlarını yendi ve Viyana ile Macaristan’a yöneldi. Şarlken Osmanlı Sultanının isteğine boyun eğdi. ve I. François’i serbest bıraktı. I. François (Fransa) ile Şarlken (Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu) arasında 1527’de tekrar savaş oldu. Fransa yenildi. I. François, Rinçon isimli bir elçi ile Kanuni Sultan Süleyman Han’dan yardım istedi. Kanuni, Viyana’yı kuşatınca, Şarlken Osmanlı’nın tehdidi üzerine I. François ile Kambre Anlaşmasını imzaladı. Osmanlının 1529 İkinci Macaristan ve 1532 Üçüncü Macaristan Seferi ile Fransa nefes aldı. Luther’in Osmanlı’nın ajanı olduğunu söyleyenler vardır. Luther’in ateşli nutukları, papayı tenkitleri ve Erasmun’un Türkler aleyhine sözleri üzerine Osmanlı dostu görünmemek için Fransa Osmanlı’ya cephe aldı. Fransa siyaseti tam bir “münafık” karakteri temsil eder. Dost görünür ama aslında potansiyel düşmandır. Maalesef Fransa bazı aydınlarımız tarafından ananevi dost olarak tanıtılarak devamlı aldatıldık. Jön Tükler, Fransa kültür potasında eritilerek Fransa hayranı, Osmanlı düşmanı olarak şekillenmişler ve milli-manevi değerlerden koparılmışlar. Almanya ile İngiltere ittifak yaparak Fransa’yı köşeye sıkıştırdılar. Paris’e 50 km yaklaştılar. Fransa Kralı yine Osmanlı’dan yardım istedi. Kanuni Sultan Süleyman Han, Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa’yı 154 savaş gemisi ile 28 Mayıs 1543’te İstanbul’dan uğurladı. 11 Temmuz 1543’te Osmanlı donanması Tulon limanına vardı. Nis şehrini Şarlken’den alıp Fransa’ya iade etti. Forsalar hariç 29 bin 440 Türk asker ve subayı Tulon’da 1 yıl 3 ay kaldı. Her gün 5 vakit Ezan-ı Şerif okundu. Bugünkü Avrupa’nın gerçek kurucusu ve asırlardır koruyucusu Osmanlı’dır. Osmanlı, Portekiz Kralını Fas’ta yendi. İspanya Kralı II. Felipe Şarlken’in oğlu bunu fırsat bilerek Portekiz’i ve sömürgelerini ele geçirdi. Osmanlı, Portekiz milliyetçilerine silah ve para desteği yaparak, Portekiz yeniden bağımsızlığını kazandı. Osmanlı donanması İspanyol donanmasını mağlup etti. Fransa, Osmanlı’nın bu yardımına teşekkür etmek yerine, Osmanlı’yı arkadan hançerledi. Azınlıkları Osmanlı’ya karşı isyana sevk etti. Ermenilere Fransa askeri elbiseleri giydirerek yüzbinlerce Türk’ün katline destek ve teşvik etti.


Geçmiş yüzyılı kendi kültür dünyamızdan kopuk, kendi ruh yapımızdan ayrı dünyalarda geçirdik. Biz şanslıydık, o yılların devrimcilik rüzgarına kapılmamış, Marksist fırtınalara yakalanmamış ve öz kültür değerlerimiz içinde kalmış bir çerçevede yetiştik. Ben kendi payıma, Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu ve Mehmet Kaplan düşünce ve san’at ustalarımızın yanlarında olmayı, derslerinde ve hizmetlerinde bulunmayı Yüce Allah’ın bana bahşetiği büyük bir nimet olarak kabul ediyorum. Bizler Nazım Hikmet’in salkım söğüt şiirini de zevkle okur, güzel türkçesini takdir ederdik.. Onun da büyük san’atkar olduğunu bilir, ancak savunduğu Marksist düşünceleri, Moskova eksenli söylemlerini benliğimize, kimliğimize yabancı ve aykırı bulurduk.. Kendi kültür dünyamızı tanımak için Osmanlıca’nın şart olduğunu, biliyorduk.. Bin yıllık kültür hazinemize ulaşmanın başka yolu yoktu. Eski Türkçe yazıya ve Osmanlıca’ya genç yaşta aşina olmamız, bize bin yıllık kültür yuvamızın kapısını açıyordu. “Melali anlamayan nesle aşina değiliz” diyordu Haşim... Neydi bu melal? Bu melal Fuzuli idi, Baki idi, Şeyh Galip idi, Nedim idi ve nihayet o zamanlar hayatta olan Yahya Kemal idi. Şimdi bunları anlamayan nesle nasıl aşina olabilirdik.. Osmanlıca’nın orta öğretimde ders olarak okutulmasını boşuna istemiyorduk.. Vaktiyle bu sütunlarda Mümtaz Soysal’dan, Atlan Öymen’den rica etmiştim.. “Gelin okullarda Osmanlıca öğretilmesini hep beraber savunalım” demiştim.. Onlardan cevap alamadım. Şimdide rica ediyorum.. sütunlarımızda bu konuyu savunalım ve gelecek kuşakların aynı dramı yaşamalarına seyirci kalmayalım.


Avrupalı bir mimarın Paris, Marsilya, Berlin, Roma, Peşte, Viyana ve Prag’ı görmemesi olmaz, Corbusier dahasını da yapar, 1911 yılında Doğu gezisine çıkar... Edirne ve Bursa’ya bayılır, İstanbul’a tutulmaktan kendini alamaz. Omzunda bir sırt çantası taşır, durup durup eskizler, krokiler karalar, yurduna dönünce bunları gazetelerde yayınlar, yetmez “La Vayoge d’Orient” adlı kitabına malzeme yapar. O günden sonra, Üsküp, Saraybosna, Prizren, Gümülcine gibi Balkan şehirlerini dolaşır ve Türk evleri üzerine kafa yorar. Derken İstanbul hasreti depreşir ve Eyyûb, Süleymaniye, Fatih, Üsküdar sokaklarını arşınlamaya başlar. Türklerin “Mösyö Karpuzuye” diye tanıdıkları dost mimar bıkıp usanmadan mahalle aralarında dolanır, evlerin, çeşmelerin, kabirlerin resmini yapar. İnsanımızı da iyi tanır, öyle ki “İstanbul evleri ahşaptır, çatılarını da benzer kiremitlerle kaplarlar. Ahşap ‘ben de faniyim malım da fani’ diyen Türk insanının mizacına çok uyar. Ancak Osmanlılar vakıf eserlerinde (camilerde, medreselerde, hanlarda, hamamlarda) taştan taviz vermez, asırlara dayanacak binalar kurarlar” diyecek kadar... Kubbedeki kübizm Corbusier o günlerin “gözde” akımı kübizmi “göz ardı” etmez, camilere o zaviyeden bakar ve “gözden kaçan” incelikleri yakalar. Yirmili yıllarda ortaya attığı “şekli saflık” kaidesine örnek olarak Bursa Yeşil Cami’yi gösterir, zikredilen eserin sadeliğinden, heybetinden, azametinden söz açar. Ona göre bir bina içiyle dışıyla ancak bu kadar uyumlu olabilir, geometrinin şiirleştirilmiş şekli dense yeri var. Le Corbusier, 1911 yılında İstanbul’u kenar köşe gezer ve camilerimiz hakkında şu cümleleri yazar: “Kitlelerde elemanter geometrinin bir disiplini var. Kareler, küpler, küreler geçidi... Planda ise bir tek eksene uyarlanan bir dikdörtgen. İşte mimari! Biçimlerin melodisi!... İstanbul biraz Eminönü, biraz da Fatih’tir. Sarayburnu’nda taçlanan Topkapı Sarayı biblo gibidir. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Nuruosmaniye, Fatih, Yavuz Selim ve Mihrimah Camii... Ardı ardına sıralanan tepeler, kubbeler... Tepeler, kubbeler...” Le Corbusier not defterine çizdiği krokinin yanına kırmızı kalemle bir not düşer: “Plancılar, dikkat, silüet!” La Corbusier, İstanbul’un kesinkes korunması gerektiğine inanır. Evet Sur içi, Eyyûb Sultan, Üsküdar, Beylerbeyi, Beykoz bakımsız ve dağınıktır ama ona göre güzellik de ordadır. Düşünün, ahşap evler arasına sağa sola yatmış mezar taşları, şirin bir mahalle mescidi, kuytuları yosun tutmuş bir şadırvan, yarı yıkık bir dergâh, bacası tütmese de kubbesi duran bir hamam, incir ağaçları, bostan kuyuları filan... Sonra ortalıkta dolanan kırmızısı solmuş, grimsi pembe olmuş antika bir tramvay... Çın çın çın... Çekilin yoldan... Bırak dağınık kalsın, ki batılılar buna “Pitoresk” diyorlar. Le Corbusier cumhuriyetin ilk yıllarında vazife yapan bürokratlardan çok korkar, zira devrimciler genellikle geçmişlerinden nefret eder, kıyıcı ve yıkıcı olurlar. Oturur, endişelerini bizzat Cumhurbaşkanına yazar. Netice mi? Maalesef. Keşke yazmasaydım Le Corbusier hatıralarında: “Eğer o mektup olmasaydı, bugün rakibim Prost’un yerine güzel İstanbul’un imarını ben planlıyor olacaktım. Bu mektupla inkilap yapmış bir milletin en inkilapçısına seslenmiş ve İstanbul’un tozuyla toprağıyla olduğu gibi bırakılmasını tavsiye etmiştim. Ne büyük hata yaptığımı sonradan anladım” diye yakınır. Peki en büyük rakibim dediği “Henry Prost ne yapar? Bu mimar bozuntusunun sabıkası iki üç satıra sığmaz. Ancak şu kadarını hatırlatalım, Vatan, Millet ve Ordu caddelerini bahane edip yüzlerce mescid, medrese ve çeşmeyi yıkar. Okmeydanı’nı imara, Haliç’i sanayiye açar.) Neyse... Le Corbusier 2. Cihan harbinin akabinden İzmir’e gelir ve şirin şehir için fevkalade projeler sunar. Alsancak’tan Karşıyaka’ya kadar göz okşayan mekanlar, oyun alanları, spor sahaları, albenili parklar... Ama olmaz, onu İzmir’e de yanaştırmazlar. Şu anda adı geçen bölgede pis fabrikalar uzanır ve şekilsiz gecekondular... Le Corbusier son yıllarında kendisine basit bir tatil kulübesi yapar, oturup kitap yazar. Tek lüksü denize girmektir, ancak yorgun vücudu dalgalarla başa çıkamaz (Yıl:1952. Yaş: 90) Ayinesi iştir kişinin Corbusier’nin Salon d’Automne’da açtığı sergiler alışıldık şeyler değildir, çok tartışılır. Cenevre Milletler Cemiyeti Sarayı için sunduğu proje elenirse de iz bırakır. Sırf bu yüzden avangard mimarlık değerlerini savunan Çağdaş Mimarlık Kongresinin Fransa sekreterliğini üstlenir ve rakipleriyle mücadeleye başlar. Yetmez L’Esprit Nouveau adlı bir sanat dergisi yayınlar. Çıkardığı eserler öğrencilerin başucu kitabı olur, özellikle “Bir Mimarlığa Doğru” uluslararası çapta yankı bulur. Le Corbusier Sanayi Devrimi sonrası geçiş dönemi yaşayan ülkelere yeni bir mimarlığın doğduğunu fısıldar, ki dili coşkulu, hatta kışkırtıcıdır. Sadece mimarlara değil herkese seslenir, kolay anlaşılır. Centrosoyuz-Moskova (1928), Villa Savoye-Poissy (1929), Citrohan evi, İsviçre Pavyonu-Paris (1932), Marsilya Toplu Konutları (1952), Amerika’daki Carpenter Center, Chandigarh Eyalet Meclisi (Hindistan) cesur ve farklı tasarımlardır. Le Corbusier bir mimarlar arenası olan New York’u hiç beğenmez. Ancak Manhattan’ı New Jersey’e bağlayan George Washington Köprüsünü (1931) ayrı tutar. Fikrini “bu berbat şehirde takdir edilecek tek şey” diye açıklar. Ünlü mimarımız Sedat Hakkı Eldem de Le Corbusier’nin izinden gider, Maçka’daki Firdevs Hanım Evi’nde (1934), Yalova’daki Termal Otel’de (1934-37) ve Ankara’daki Gümrük ve Tekel Müdürlüğü’nde (1937-38) ustasının tesirinde kaldığını saklamaz.


Erciyes Üniversitesi’nin “Osmanlı Toplumunda Birlikte Yaşama Sanatı” ismiyle milletlerarası bir sempozyum tertiplediğini Nevşehir’in sevilen belediye başkanı Hasan Ünver dostumuzun nazik davetiyle haberdar olduk. Nevşehir, Kayseri, Kırşehir, Tokat, Yozgat, Çankırı... Ve ötekiler, öteki güzel şehirler. Bu şehirler, bu seyahatimizde bize şunu öğretti. Onlar, orta direk, Anadolu’yu ayakta tutan güç. Anadolu’nun mülk bekçileri. Toplantıda kime memleketini sorsak bu çevrelerden birinden çıktı. Karlı Erciyes dağına nâzır Kayseri’de yapılan sempozyuma alâka çok büyük. Tertip komitesi, meseleyle uzaktan yakından irtibatı olan her şahıs ve kurumu çağırmış. Ermeni örneğinden hareketle dünkü hayatımızda birlikte yaşama sanatının şartları araştırılıyor. Bir kere isim harika. Birlikte yaşama kabiliyetine kim “sanat” demişse ağzına sağlık. Toplantıya Nehru Üniversitesi’nden Trakya Üniversitesi’ne Ermeni Patrikliği’den yazarlara, araştırmacılara kadar iştirak var. Fakat İstanbul’un fildişi surlar arkasındaki üniversitelerinden kimse yok. Program dosyasının kapağındaki bir küçük cümle aslında her şeyi ortaya koyuyor. Cümle II. Sultan Mahmud’a ait. Padişah diyor ki... -Benim teb’amdan Müslümanları camide, Hıristiyanları kilisede, Musevileri havrada görmek isterim. İşte sır bu ana fikirde. Sadece Müslümanlar camiye gidecek, diğerlerine yasak demiyor. Şunları şurada, şunları şurada “görmek isterim” diye bir temennide bulunuyor. Gitmeyenleri astırırım da demiyor. Deseydi kim ne diyebilirdi? Ancak diyemezdi. Zira Osmanlı fıkha bağlılıkla bir hukuk devletiydi. Anadolu bir şeylerin arayışında. Gayrı Müslim teb’ayla dahi birlikte yaşamanın inceliklerini sorgulayarak bugünlere gelmek istiyor. Atalarımız nasıl yapmış? Bu cemiyet, Ermeni, Rum, Bulgar vs ile asırlarca bir arada yaşamışken nasıl olur da bugün din kardeşi Kürt’le arasına husumetler girer? Kim nerde ne hata işledi? Varsın fildişi surlar gerisindekiler havanda su dövsünler. Anadolu, Üniversiteleri, belediyeleri, valilikleriyle gerçeklerin arayışında. Yeniden birlikte yaşama sanatı keşfedildiğinde her güzellik yeniden başlar. Anadolu’da akan kanın durması lazım. Birlikte yaşamanın sanatı yakalanırsa kan durur.


Osmanlılar üç kıtaya yayılan milletleri asırlarca huzur ve sükûn içinde idare ettiler. Osmanlıların; türlü türlü kanı taşıyan, türlü dil konuşan, başka başka âdet ve ananelere bağlı olan çok kültürlü milyonlarca insanı, aralarındaki farkları bıraktırarak, bir inanç veya fikir etrafında toplayıp, altı asır hüküm süren muazzam bir imparatorluk kurduklarını biliyoruz. Osmanlıların bu başarısı zannedildiği gibi yalnızca askerî değildi. Yanî kaba kuvvete dayanmıyordu. Askerî yöntem Osmanlıların başvurdukları en son çâre idi. Öyleyse, onları gayelerine ulaştıran ve uzun ömürlü kılan esas âmiller nelerdi? Bu başarıyı kazanmakta nasıl ve hangi metotları kullanmışlardı? Başarılı olmalarını sağlayan birçok metot vardı. Bunlardan biri, belki de en önemlisi örnek bir hayat sunmalarıdır. Anadolu’da yerli halka, gerek inançları ve töreleri, gerekse daha geniş ifâdesi ile kültürleri üzerinde herhangi bir baskı uygulanmamıştır. Avrupa Orta Çağında görülen engizisyonlar ve benzeri uygulamalar, İslâm âleminin hiçbir devrinde görülmediği gibi, Osmanlılarda da ne devlet ve ne de diğer ileri gelenlerce veya belli bazı teşkilatlarca bilinen ve uygulanan şeyler değildi. Aksine tam bir inanç hürriyeti hâkimdi. Çünkü, İslâmiyetin, “Dinde zorlama yoktur” prensibine Osmanlılar sâdık kalıyorlardı. Kimse Müslüman olmaya zorlanmıyordu. Yaptıkları tek şey; yerli halk arasına Müslüman Türklerin getirilerek yerleştirilmesi, kendi inançlarının gereğini en arı ve duru hâliyle yaşamak suretiyle onlara bir alternatif sunmaları idi. Bu şekilde, yerli halk, kendi hayat tarzları ile Müslüman Türklerin hayat tarzlarını görüp, mukayese yapabilme fırsatına sahip kılınmış oluyorlardı. Bu gâye ile Yıldırım Bayezid, İstanbul’u muhasara ettikten bir müddet sonra Timur Han ile araları açılınca, muhasarayı kaldırmak için Bizans ile anlaşırken koydurduğu anlaşma maddelerinden birisinin gereği olarak İstanbul’un Sirkeci kesiminde, Taraklı, Göynük ve Karadeniz sahillerinden 700 hanelik bir Müslüman-Türk mahallesi kurdurmuştur. Bu tür faaliyetlerin asıl maksadı İslâm ahlâkını gayri müslimlere tanıtmaktır. Bu tanıtma faaliyetlerine baskı denilemeyeceği gibi, propaganda demek bile güçtür. Çünkü, hiçbir propaganda ve hiçbir reklam gerçeğin yüzde yüz ifâdesi değildir. Bu örnek yaşayış ise gerçeği aynen yansıtmaktır. Osmanlıların ilk dönemlerindeki kültürel tanıtım faaliyetlerinde ve bilhassa iskân edilen nüfus içerisinde gönüllü olarak yer alan, yahut da başka uç bölgelerine kendiliklerinden giderek yerleşen, tekke ve tasavvuf mensuplarının da önemli payları olmuştur. Sadece Anadolu’nun değil, birçok ülkenin fethinde, tasavvufun güzel ahlâkı ile bezenmiş kimselerin büyük rolü olmuştur. Resûlullah efendimiz, Hudeybiye Anlaşmasını, bütün olumsuz maddelerine rağmen, bir maddesi için kabûl etmişti. Bu madde, Müslümanların müşriklerle rahatça görüşebilmelerini sağlamaktaydı. Bu görüşmeler ile birçok müşrik Müslüman olmuştu. Bir şeye inandırmanın en kolay, en sağlam yolu, görerek yaşayarak örnek olmaktan geçer. Meselâ eskiden “Alperenler” denilen kimseler vardı. Bunların her biri, tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde, dergâhlarda yetişmiş kimselerdi. Dînimizin güzel ahlâkı ile bezenmişlerdi. Hâl ile, söz ile, yaşayış ile örnek kimselerdi. İslâmiyeti yaymak için kendilerini adamışlardı. Eshâb-ı kirâm gibi geri dönmemek üzere çeşitli memleketlere dağılmışlar, oralarda İslâmiyeti tanıtmakla ömürlerini tamamlamışlardı. Tâ Semerkant’tan, Buhara’dan kalkıp Anadolu’ya, Rum diyârına gelmişlerdi. Tarih boyunca, küfür devam etmiş fakat, zulüm hiçbir devirde payidar olmamıştır. İnsana insan muamelesi yapan, adalet ile hükmeden devletler ayakta kalmış, zulmedenler yok olup gitmişler, tarihte hep lanetle anılmışlardır...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter