Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Şehzade Süleyman Paşa 1316 yılında doğdu. Osmanlılar zamanında Rumeli’ye ilk geçen kumandandır. İkinci Osmanlı hükümdarı Orhan Bey’in oğludur. Annesi Nilüfer Hatun’dur. Babası hükümdar iken Karesi Beyi idi. Amcası Alaeddin Paşa’nın ölümü üzerine onun yerine serdarlığa ve vezirliğe tayin edilmiştir.
1337’de Hacı İlbey, Evrenos ve Ece Beyler gibi umera ile ve sallarla askerini Anadolu yakasında Aydıncık civarından Rumeli tarafına geçirmiştir. Rumeli’de birçok toprak, kale ve kasaba almıştır... Bizans’a yardıma gitti!
Sırplara karşı, Bizans’a yardıma giden Osmanlı kuvvetlerine kumanda eden Süleyman Paşa, Selanik’i Sırplardan alıp, Bizanslılara verdi (1349). Rumeli’ye ikinci geçişinde ise (1352), Bulgarları Dimetoka’da yenince, Çimpe kalesi, kendisine üs verildi. Gelibolu başta olmak üzere Marmara’nın batı kıyısındaki şehirleri ele geçirdiyse de, Bizanslılarla yapılan antlaşma îcâbı, buraları boşalttı. Süleyman Paşa, Anadolu’dan getirttiği Türkmen âilelerini, Rumeli’de kurduğu köylere yerleştirdi.

Manzara çok üzücüydü!
1358 yılıydı... Orhan Gazi’nin oğlu Rumeli Fatihi Süleyman Paşa, bir gün Bolayır yakınlarında ava çıkmıştı. Yanında subaylardan, erlerden ve yardımcılarından oluşan bir grup insan vardı.
Süleyman Paşa bir ara havada bir av gördü ve omzunda duran doğanını havalandırdı. Sonra da atını hızla sürerek doğanı takip etti. Yanındakiler yetişmeye çalıştılar ama Süleyman Paşa çok hızlıydı.
Arkadaşları ona yetiştiklerinde gördükleri manzara üzücüydü. Süleyman Paşa atından düşmüş ve hareketsiz yatıyordu. Bir ara kendine gelir gibi oldu ve şunları söyledi:

“Mezarımı çiğnetmeyin!”
“Rabbim bana bir müddet daha ömür vermiş olsaydı, bütün Rumeli’yi fethederdim. Nasip buraya kadarmış. Hakkınızı helal edin ve beni bu topraklara defnedin. Fakat mezarımı düşmanlara çiğnetmeyin!”
Bu sözleri söyleyerek ruhunu teslim etti...


PARA SAYAN BANKERLER
Eski İtalyan ressamlarının para sayan banker resimleri bankacılık tarihine ışık tutuyor. Bankacılık çalışmaları ilk olarak XIII. asırda İtalya’da başlamıştı. Zamanla dünyaya yayıldı. Sanayi inkılabının ardından ticareti çok gelişen Avrupa’da bankalar mühim birer müessese olarak faaliyet göstermeye başladı. Bu sıralarda Osmanlı Devleti’nin de Avrupa ile sıkı ticarî münasebetleri vardı. Osmanlı ülkesindeki ilk bankalara da bu sıralarda rastlanmaya başlandı.

BORÇ KARŞILIĞI İMTİYAZ
1845 senesinde Osmanlı hükümeti Galatalı iki sarraftan borç aldı. Sarraf deyince, bunları bugünkü büyük bankerler gibi düşünmek gerekir. Bu sarraflar, yapılan anlaşma gereği İngiliz sterlininin kurunu sabit tuttular. Bunun karşılığında kendilerine banka kurma izni verildi. Böylece 1847’de Derseadet Bankası adıyla ilk Osmanlı bankası kuruldu. Ama sermayesi yoktu. Poliçeleri kurucularının itibarı dolayısıyla kabul gördüğü için, az sonra iflâs etti.
1856’da İngiliz sermayesi ile merkezi Londra’da bulunan Bank-ı Osmanî kuruldu. Buna 1863’te Fransız sermayesi de iştirak etti ve Bank-ı Şâhâne-i Osmanî adını alarak hem merkez, hem de ticaret ve yatırım bankası olarak faaliyet gösterdi. 1877 senesinde Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sebebiyle hükümet Galata Sarrafları ve Osmanlı Bankası’ndan borç aldı. Bank-ı Osmanî, Türkiye’deki ilk modern banka sayılır. Para basma imtiyazı dahi vardı. Osmanlı Bankası adıyla cumhuriyetten sonra da uzun zaman varlığını devam ettirmiştir.

YERLİ SERMAYE: EMNİYET SANDIĞI
Bank-ı Osmanî’den birkaç sene ara ile muhtelif ecnebî bankalar açıldı. Bunların tamamı ecnebîlere ait idi. İstanbul Bankası ve Osmanlı Bankası ecnebi sermayeli olduğu için, daha ziyade ecnebi tüccara kredi veriyordu. Yerli halk ya neredeyse hepsi gayrimüslim olan sarraflara; yahud da dul ve yetimlerin mallarını işleten eytam ve erâmil idaresine başvurabilirdi. 1863’te Niş Vâlisi Midhat Paşa’nın teşebbüsü ve Türk sermayesi ile Rusçuk’ta ilk Emniyet Sandığı kuruldu ve 1868’de İstanbul’da da bir tane açıldı. Devlet kontrolünde, halk tarafından idare olunuyordu. Halkın tasarrufları, Emniyet Sandığı’nda toplanıyor; kredi isteyenlere kefil ve rehin karşılığında muamele yoluyla borç veriliyordu. Ancak malî ve siyasî buhranlar sebebiyle sıkıntıya düşen Emniyet Sandığı, 1907 senesinde Ziraat Bankası’na bağlandı.
O zamanlar Osmanlı ülkesinde geçerli bulunan şer’î hukuka göre faizli muameleler meşru değildi. Faizli muameleler ise, bankaların yegâne olmasa bile mühim işlerinden birisiydi. Ancak şer’î hukuk, ecnebi memleketlerde cereyan eden faizli muamelelere cevaz veriyordu. Bankanın merkezi yurt dışında olduğu için, faaliyetlerinin şer’î hukuk prensiplerine de aykırı olmadığı düşünülüyordu. Nitekim şeyhülislâmlık 29 Şubat 1920 tarihinde “Ecnebi memlekette ecnebi bankasına para yatırıp, bankadan faiz almak, şer’an helâldir” şeklinde fetvâ vererek, bu umumî prensibi ilan etmişti. Kaldı ki banka faaliyetlerinin çoğu, şer’î hukukun yasaklamadığı, hatta lüzumlu gördüğü işlerdi.

NASIL ÇALIŞIRDI
Osmanlı bankaları, bankacılık hizmetlerinin şer’î hukukta yasaklanmamış olanlarını yapar; ihtiyacı olanlara muamele satışı yoluyla borç para verir veya karz yoluyla borç verip fazladan faiz yerine muamele masrafı adıyla bir ücret tahsil ederlerdi. Bankaların müdârebe veya müzaraa (emek-sermaye) şirketi yoluyla kredi vermesi, kâra ortak olması da mümkündü. Ama bunda zarar ihtimali de bulunduğundan, bankayı iflastan korumak endişesiyle pek tercih edilmezdi.
Şer’î hukuka göre, ödünç verirken, borçlunun alacaklıdan bir malı değerinden yüksek fiyatla satın almasına izin verilmiştir. Böylece istediği borcu temin eder; ilk satıcıya da bundan daha yüksek bir miktar borçlanmış olurdu. Meselâ, on altına ihtiyacı olan bir kimseye, on altın borç olarak verilir; bir altına da kalem, defter gibi ucuz bir şey veresiye satılırdı. Böylece on altın borçlanılmış olurdu. Para kıtlığı olup, faizsiz kredi bulunamayan zamanlarda bir çıkış yolu teşkil eden bu satışa muamele satışı denirdi. Bu satış bedeline faiz veya ribh denirdi. Faiz, fazlalık demektir. Ancak bu, şer’î hukukun yasakladığı ribâdan farklı idi. Her ribâ faizdir ama, her faiz ribâ değildir. Bu fazlalığın azami ne kadar olabileceğini piyasa şartlarına göre devlet tesbit ederdi. Bu mikdarın sınırı, Kanunî Sultan Süleyman zamanında % 10; Sultan Abdülmecid zamanında % 15 idi. Muamele satışı, bir hile gibi görülebilir, ama değildir. Bizzat hukukun gösterdiği bir çaredir. Borç alma ve mal satma iki ayrı akittir. Üstelik herkes malını istediği fiyata satabilir.

TÜRK BANKACILIĞININ ÖNCÜSÜ
Midhat Paşa, Osmanlı Devleti’nde yerli sermaye bankacılığına önayak olmuştur. Çeşitli valiliklerde mühim muvaffakiyetlere imza atmış; ama nâzırlık ve sadrazamlığı büyük fiyasko doğurmuş bir devlet adamıdır. Meşrutiyetin ilanını sağlamışsa da, memleketi 93 Harbi felaketine sürüklemesi; Sultan Aziz’e yapılan darbenin elebaşılarından oluşu ve sefarethanesine sığınacak kadar İngiliz taraftarlığı, ismine ciddi bir leke sürmüştür.

Banka yerine para vakıfları
Modern bankalardan önce, Osmanlı ülkesinde bankacılık ihtiyaçları acaba nasıl karşılanıyordu? İlk zamanlar para vakıfları ile. Muhtaç olanlara kredi vermek üzere parası olanlar bu parayı vakfederdi. Vakfın idarecisi muhtaçlara kefilli borç verirdi. Parayı da nemâlandırarak tükenmesini engellerdi. Ama para vakıflarının miktarı az olduğu için, araya giren buhran devrelerinde eriyip gitti.
Osmanlılar zamanında, harb, tabiî âfetler gibi beklenmedik hallerde devlet tarafından hâne başına toplanan avârız vergisi vardı. Zamanla bu vergiler hazinenin sıkıntısı sebebiyle her sene alınır hâle geldi. Halkın bu vergiyi kolay ödeyebilmesi için köy ve mahalle zenginleri avârız vakıfları kurdular. Bazen birkaç kişi bir araya gelip para toplayarak bu vakıfları meydana getirirdi. Bunlar bir nevi para vakfı idi. Sadece avârız vergilerinin ödenmesine yardımcı olmakla kalmazdı. Hastalık sebebiyle çalışamayanların geçimini karşılamak; fakirlerin cenâzelerini kaldırmak, fakir kızları evlendirmek, fakir delikanlılara iş kurmak, evi yanan veya yıkılanlara yardım etmek, köy ve mahallenin yol, köprü, kaldırım, su yolu gibi ihtiyaçlarını tamir etmek gibi işlere de yarardı.
Avârız akçesini, mütevellisi idare edip işletirdi. İhtiyacı olana, yukarıda anlatılan muamele yoluyla borç verir; ondan az bir kâr tahsil ederdi. Bugünün vakıflar genel müdürlüğünün yerindeki Evkaf Nezareti de bu işi kontrol ederdi. Avârız vakıflarının mühim bir kısmı 1869 senesinde belediyelere devredildi. Cumhuriyetten sonra bu devir tamamlanarak avârız vakfı kalmadı.

MEMLEKET SANDIKLARI
Avârız vakıflarının bir ölçüde yerini tutmak üzere Tuna Valisi Midhat Paşa’nın önayak olmasıyla her kasabada Memleket Sandıkları kuruldu. 1863 yılında Pirot kasabasında kurulmaya başlandı. 1867’de bütün ülkeye yayıldı. Köylülerin elde ettiği mahsulün satışından elde edilenin muayyen bir kısmı sandığa konuyordu. Belli bir meblağa ulaşılınca, köylüye kredi verilmeye başlanıyordu. Üç aydan bir yıla kadar vadeli bu krediler muamele yoluyla verilirdi. % 12 murâbaha (kâr) alınır ve kefil istenirdi. Yıl sonunda net kârın üçte biri sermayeleri nisbetinde köylüye dağıtılırdı.
Memleket sandıklarının idaresi halkın seçtiği dört kişiye aitti. Kaymakam, hâkim, sandık idare heyetinden bir ve halktan iki kişinin teşkil ettiği bir heyet, sandığın işleyişini kontrol ediyordu. Köylünün tefecilerin eline düşmesini önlemek ve istihsalin arttırılması maksadıyla kurulan bu sandıklar, aynı zamanda ülkedeki ilk kooperatiflere misaldir. 1883 yılında Menâfi Sandıkları adını almış ve 1888’de Ziraat Bankası’na dönüştürülmüştür. 1935 yılında kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri, memleket sandıklarının bir benzeridir. 1911 yılında Aydın’da kurulan İncir Himaye-i Ziraat Anonim Şirketi, ilk modern kooperatif sayılabilir.

Murâbaha Nizamnâmesi
Sultan Abdülmecid zamanında verilmiş bir mahkeme kararında özetle şöyle deniliyor: Ali Ağa, Veli Ağa karşısında ikrarda bulunuyor. İşbu Veli Ağa, malından bana 3000 kuruş ödünç teslim ettikte, ben dahi teslim aldım. Bu para ve semeni işbu tarihten bir sene tamamına değin müeccel (veresiye) olmak üzere, yine Veli Ağadan satın aldığım bir cild Kudûrî kitabı semeninden dahi 450 kuruş ki, cem’an 3450 kuruş borcumdur, dedikte, tasdik olundu. 450 kuruş, 3000 kuruşun yüzde onbeşi olduğundan, caiz görülmüştür. [Kudûrî, meşhur bir fıkıh kitabıdır.]
1887 tarihli Murâbaha Nizamnâmesi bu sınırı yüzde dokuza indirmişti. Kadılar, bu şekilde muamele yapılmamış olan borç akidlerindeki faiz taleplerini kabul etmiyordu. Son zamanlarda Osmanlı bankaları da bu usule göre çalışırlardı. Meselâ, banka veznesindeki memur, banka sahibinin vekili hasebiyle, elindeki bir kalemi veya kitabı ya da saati, 100 altın kredi isteyen kimseye 9 altına veresiye satar; sonra istenilen miktarı borç olarak verir; böylece müşteri bankaya 109 altın borçlanmış olurdu. Murâbaha Nizamnamesi, cumhuriyetten sonra da uzun yıllar kısmen tatbik edilmiştir.


TAHSİLDAR VE TAPU MEMURU
Tımar sahibine sipahi denirdi. Sipahi, bir nevi tahsildar ve tapu memuru idi. Aynı zamanda cepheden cepheye koşan bir askerdi. Osmanlılarda fetih yoluyla ele geçtiği için, Rumeli ve Anadolu topraklarının çoğu devlete ait mîrî arazi idi. Bu araziler, önceki Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi gelirine göre muayyen parçalara ayrılırdı. Her bir parça, harblerde yararlık gösteren askerlere veya hazineden hakkı olan kimselere dirlik olarak verilirdi. Sözgelişi 500 köylü bir sancağın 200 veya 300 köyü, ikişer üçer köy olarak 80-90 tımara ayrılır; hak kazanan askerlere verilirdi. Geri kalanı zeamet ve has olarak bölünürdü. Zeametler subaylara verilirdi. Haslar da, padişah, hanedan, vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyiler ve diğer yüksek memurlara maaş karşılığı tahsis edilirdi.

İLK TIMAR KANUNU
İlk olarak Osman Gazi, fethettiği araziyi tımar olarak askerlerine dağıttı ve Karacahisar’ı da oğlu Orhan Gazi’ye verdi. “Tımarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, tımar sahibinin ölümü hâlinde arâzinin bu kimsenin oğluna intikal etmesi ve oğul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlarının sefere gitmesi” şartını koydu. Bu, Osmanlılardaki ilk tımar kanunu idi.
Tımar sahibine sipahi denirdi. Sipahi, arazinin bir çift öküzle sürülüp ekilebilecek her bir çiftlik miktarını uygun gördüğü bir çiftçiye kiralardı. Bu miktar, takriben iyi arazide 60-80, orta arazide 80-100 ve aşağı arazide 100-150 dönüm idi. Çiftçinin kirası yıllık olarak ve mahsulün kendisinden umumiyetle onda bir (âşar) alınırdı. Sipahi, bir nevi tahsildar ve tapu memuru idi. Tımarın bulunduğu sancakta otururdu. Topladığı kiraların ilk 3000 akçesi kılıç hakkı (maaş) idi. Sipahi, kalan her 3000 akçe karşılığında atlı, silahlı ve talimli bir asker beslerdi. Bu asker, sipahinin oğlu, yeğeni, kölesi veya herhangi biri olabilirdi. Sefer çıktığında, sipahiler maiyetlerindeki askerlerle beraber orduya iltihak ederlerdi.
Eksik asker getiren, atı veya silahları elverişsiz olan sipahinin dirliği kesilir; gerekirse ayrıca cezalandırılırdı. Sipahi yaşlanınca tekaüde ayrılırdı. Ölürse, tımarı oğluna, kardeşine veya yeğenine intikal ederdi. Tımar ile zeametin çok farkı yoktu. Şu kadar ki, geliri 20.000 akçeye kadar tımar, 100.000 akçeye kadar zeamet, daha yukarısına da has denirdi. Kendilerine has verilenler, toprağına bizzat gidemeyeceği için yerine vekil gönderirdi. Bu vekiller sipahi gibi hareket ederdi. Dirlik gelirleri, aynı zamanda bunların maaşı idi. Çünkü memurlara ayrıca maaş ödenmezdi. Haslar makama verildiği için evlada intikal etmezdi.
Anadolu ve Rumeli haricindeki eyaletlerde dirlik sistemi tatbik olunmazdı. Onun için, Mısır, Eflak, Boğdan, Kırım gibi imtiyazlı eyaletler harb esnasında hususî birlikler göndererek orduya katılırdı. Bu sebeple tımarlı eyalet askerlerin hemen tamamı Müslüman, ekserisi de Türk asıllı idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında mükemmel tımar ve toprak kanunları yapıldı. Bu devirde tımarlılardan müteşekkil eyalet ordusunun mevcudu 200.000’e kadar çıktı.

TOPRAĞI BOŞ BIRAKMAK YOK
Sipahiden arazi kiralayan köylü, toprağı isterse ömür boyu eker biçerdi. Çiftçi öldüğü zaman da toprak çocuklarına intikal ederdi. Çocuğu yoksa, sipahi başkasına kiralardı. Bu usul, hem çiftçinin, hem devletin işine gelirdi. Yoksa çiftçi, uzun zaman kullanamayacağı; ölünce çocuğuna geçmeyecek araziyi neden imar etsin?
Çiftçi, izinsiz ağaç, asma dikemez; bina yapamaz; kiremit, tuğla imal edemezdi. İzin alsa bile ölü gömemez; çayır hâline getiremez; satamaz; bağışlayamaz; rehin veremez; vakfedemezdi. Ancak sipahinin izniyle para karşılığı veya bedava ferağ edebilirdi. Ferağ, başkası lehine vazgeçmek demektir. Çiftçi, toprağı üç sene ekmeyip boş bırakırsa, elinden alınırdı. Çiftçi sene ortasında toprağını bırakıp başka yere gidemezdi.
Toprak kirasına âşar denirdi. Âşar, mahsulün kendisinden alınırdı. Âşar, onda bir demektir. Âşarı, hükümetin vazifelendirdiği tımarlı sipahiler toplardı. Bu durumdan habersiz olan kimseler, Osmanlılarda hususî mülkiyet olmadığını zannetmiştir. Halbuki köy ve şehirlerdeki evler, bahçeler, ahır ve samanlıklar şahıs mülkü idi. Yalnızca arazinin çoğu fetih sebebiyle devlete aitti. Ayrıca vakıf araziler, kimsenin malı olmayan yol, meydan, orman ve meralar ile sahipsiz topraklar da vardı. Sahipsiz toprakları ihya eden, mâlik olurdu.
Görülüyor ki devlet arazisinin bir kısmı askerî harcamalara tahsis ediliyor; geri kalan kısmından da yüksek memurların maaşı karşılanıyordu. Tımar gelirleri toprak mahsullerine göre tesbit olunduğundan, köylü o sene ne kadar gelir elde etmişse, memurlar da o nisbette gelire sahip oluyorlardı. O sene mahsul düşük ise, memurların geliri de düşük seviyede kalıyordu ki bunun sosyal adalet bakımından elverişli bir usul olduğu âşikârdır.

TIMAR SİSTEMİ BOZULUYOR
Dirlik teşkilatı zamanla zaafa düştü. Bir kere harb teknikleri değişmiş; ateşli silahlar yayılmıştır. Bu da tımarlı askerlerin ehemmiyetini azaltmıştır. Bu arada fetihler durmuş; ama toprak miktarı sabit kalmıştı. Sipahilere normalin üzerinde mükellefiyetler yüklenmiş; tımar yoklamaları muntazam yapılamamıştır. Bu sebeplerle giderek sipahilik rastgele şahısların eline geçmiştir. Celâlî isyanları ve İran savaşları sebebiyle köylü toprağını terk edip şehirlere göçmeye başlamıştır. Bu da tımar gelirini düşürmüş; ordu mevcudu giderek azalarak 20.000 kişiye kadar inmiştir.
XVII. asırdan itibaren yeni tımar verilmedi. Valiler, kapılarında ücretli askerler yetiştirmek zorunda kaldı. Sultan Abdülmecid devrinde, tımar kaldırıldı. Sipahiler tekaüde sevk edildi. Yaşı müsait olanlar yeni kurulan orduya alındı veya atlı jandarma yapıldı. Böylece Osmanlı eyalet ordusu, yeniçeriler gibi kanlı ve ıstıraplı bir tasfiyeye uğramadan sessiz sedasız ortadan kalktı. Sipahiler sıradan halka karıştı.

YOK MU ARTIRAN?
İyi de, şimdi toprak kiralarını kim toplayacaktı? Bunun için merkezden taşraya geniş salahiyetlere sahip tahsildarlar gönderildi. Ama bu usul iki sene sürdü. Kendisinden bekleneni veremeyen tahsildarlar geri çekildi. Aşar, iltizam yoluyla mültezimler tarafından toplanmaya başlandı. Bu usulde, her bir köyün aşarı ihaleye çıkarılırdı. Köyü ve mahsulünü yakından görüp inceleyenler ihaleye katılırdı. Kefil ve ipotek göstererek devlete en yüksek meblağı ödemeyi taahhüt eden kimse, ihaleyi kazanırdı. Buna mültezim denirdi. Eskiden bu işle geçinen çok sayıda insan vardı. Bunlar, bulundukları beldenin eşrafından güvenilir kimselerdi. Devlete ipotek göstermek zorunda olduğundan, ancak mülk sahipleri iltizama girebilirdi.
Mültezim, hükümete bir miktar peşin para öderdi. Mahsul olgunlaştığı zaman hemen mültezime haber verilirdi. Mültezim, yanında zaptiyeler (jandarmalar) olduğu halde köye giderdi. Mahsul bunların nezaretinde kaldırılır; aşar, aynî olarak tahsil olunurdu. Mültezimler, sonra bu mahsulü umumiyetle müzayede (açık artırma) ile satıp, devlete borçlarını öderlerdi. Geriye kalan miktar, kârı olurdu. Mahsulün umulduğu gibi yetişmediği seneler, âşar meblağı düşük olduğu için, mültezim zarar ederdi.
Tımar devrinde, maden ocağı, tuzla, gümrük, dalyan, darphane gibi senelik muayyen gelir getiren mukataalar da üç yıllığına iltizama verilirdi. Mezata çıkarılan mukataa iltizamını alacak kimsenin çıkmazsa, emanet usulüne gidilirdi. Bu usulde mukataa, devlet tarafından vazifelendirilen emin adındaki maaşlı bir vazifeli tarafından idare olunurdu. Devlet, emanet usulünü her zaman iltizama tercih ederdi. Ama emin sıfatıyla mukataayı idare edecek güvenilir ve ehliyetli kimse bulmak da kolay değildi.

TOPRAK KİRASI İHALEYLE
Tımarlı sipahilerin kaldırılmasının ardından aşar vergisi iltizam yoluyla mültezimler tarafından toplanmaya başlandı. Bu usulde, her bir köyün aşarı ihaleye çıkarılırdı. Kefil ve ipotek göstererek devlete en yüksek meblağı ödemeyi taahhüt eden kimse, ihaleyi kazanırdı.
USTA MÜLTEZİM
Aziziye kasabasının önde gelen mültezimlerinden Hacı Vahid Efendi. Girdiği her âşar iltizamını elde etmesiyle meşhurdu. Son aşar iltizamında ağır zarara uğradığı için üzüntüsünden hastalanmış, çok geçmeden de vefat etmişti.

Toprak ağalığı nasıl doğdu?
1858 yılında Arazi Kanunnamesi ile Tapu Nizamnamesi çıkarıldı. Köylünün, ekip biçtiği mîrî toprağı kendi adına kaydettirmesi emrolundu. Toprak mülk kılınmıyor; ancak mülkiyete oldukça yaklaştırılıyordu. Herkesin eline tapu senedi veriliyordu. Toprak üzerindeki hukukî tasarruflar, artık tapu memuru huzurunda yapılacaktı. Ne var ki köylülerin çoğu tescil emrine kulak asmadı. Bunun sebebi yalnızca resmî kâidelere karşı gevşeklik değildi. Köylü, tescil masrafı ve arazi vergisi ödemek istemiyordu. Üstelik asker alma sistemi öteden beri arazi mülkiyetine dayalı olduğu için, bu işte bir külfet kokusu almıştı. Tescil ettirirse, başına iş açılacağından korkuyordu. Ancak bu vehmi, köylüye pahalıya patladı. Uyanık taşra ileri gelenleri, geniş arazileri kendi adlarına tescil ettirdi. Böylece toprak ağaları meydana geldi. Köylü, artık devletin değil; ağanın toprağını ekip biçecekti.
1925 yılında âşar kaldırıldı. Mîrî toprak kimin elinde ise, mülkiyeti de bedelsiz olarak ona devredildi. Âşar yerine, para olarak alınan maktu emlâk vergisi getirildi. Politikacılarla yakın teması olan ve bunu önceden haber alan bazı belde eşrafı, cüz’î bedellerle geniş arazileri ellerinde topladı. Buna Ermenilerden ve mübadil Rumlardan kalan arazi de eklendi. Böylece yeni bir toprak ağası sınıfı meydana geldi. Mültezimlikten başka mesleği olmayanlar ve çocukları da beklemedikleri bir sefalete düştü.


Dört yüz çadırlık bir beylikten devlet kuran Osman Gazi’nin sayılamayacak kadar güzel hasletleri vardı, ancak onun en güzel hasleti, cömertliğiydi. Sofrasına hiç ayırım yapmadan, çevresindeki herkesi davet ederdi. Açık sözlü ve ikna edici konuşurdu. Koyu ela gözIeri vardı. Koç burunlu, yuvarlak yüzü ve seyrek bir sakalı vardı. Sesi arslanı andırırdı. Resulullahın ve eshab-ı kiramınki gibi beyaz çatma kumaştan burma sarık takardı. Kaftanının yakası boldu. Kıyafetlerini, giydiğinin ertesi günü fakirlere verirdi...

ŞEYH EDEBÂLİ’YE DAMAT OLDU
Bir Ahi Şeyhi ve aynı zamanda hocası olan Edebâlî hazretlerinin kızı ile evlendi. Babası Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra; Iiderlik vasfına sahip olduğundan, beyliğin başına getirildi. İnegöl’ü, Karacahisâr’ı Rumlardan aldı. 699 [m. 1299]’da Konya’daki Selçuklu Sultânı Alâüddîn Keykûbâd, Gazân Hâna esîr olunca, Yenişehir’de Osmanlı devletini kurdu... Ömrü, Rumlarla savaşmakla ve İslâmiyeti yaymakla geçti...
Osman Gazi, devIet işlerini daima dikkatle planlar ve hiçbir şeyi tesadüfe bırakmazdı. Bu da onun daima başarılı olmasını sağlamıştır...
Vefât edeceği zaman, oğlu Orhân Beye yaptığı vasiyeti; İslâmiyete olan sevgi ve saygısını ve Türk milletinin rahat ve huzûrunu düşündüğünü ve insan haklarına olan gönülden bağlılığını açıkça bildirmekdedir.
Vasiyetnâmenin özü şöyledir:

“ÂLEMİ ADALETLE ŞENLENDİR”
“Ey oğul! Allahü teâlânın emirlerine muhâlif bir iş işlemeyesin! Bilmediğini İslâm ulemâsından sorup anlayasın! İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine in’âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir. Ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya ri’âyet eyle ki, ahkâm-ı islâmiyye işleri nizâm bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster! Askerine ve malına gurûr getirip, İslâmiyet ehlinden uzaklaşma! Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allahın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihângirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksânsız gör! Hepinizi Allahü teâlâya emânet ediyorum...”
Osmânlı sultânları, bu vasiyetnâmeye cândan sarılmış; üç kıtaya yayılan devletin altı asır hiç değişmeyen anayasası olmuştur...


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Eskiden toprak ile ordu arasında mühim bir irtibat vardı. Toprak gelirleri askerlere tahsis edilirdi. Böylece hükûmet, askerî harcamaların çoğunu dolaylı yoldan karşılardı. Bu, hem vergi toplama masrafını azaltır; hem de “ordunun özelleştirilmesi” gibi bir vaziyet doğururdu.

Osmanlılarda fetih yoluyla ele geçtiği için, Rumeli ve Anadolu topraklarının çoğu devlete ait mîrî arazi idi. Bu araziler, önceki Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi gelirine göre muayyen parçalara ayrılırdı. Her bir parça, harblerde yararlık gösteren askerlere veya hazineden hakkı olan kimselere dirlik olarak verilirdi. Sözgelişi 500 köylü bir sancağın 200 veya 300 köyü, ikişer üçer köy olarak 80-90 tımara ayrılır; hak kazanan askerlere verilirdi. Geri kalanı zeamet ve has olarak bölünürdü. Zeametler subaylara verilirdi. Haslar da, padişah, hanedan, vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyiler ve diğer yüksek memurlara maaş karşılığı tahsis edilirdi.

İlk olarak Osman Gazi, fethettiği araziyi tımar olarak askerlerine dağıttı ve Karacahisar’ı da oğlu Orhan Gazi’ye verdi. “Tımarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, tımar sahibinin ölümü hâlinde arâzinin bu kimsenin oğluna intikal etmesi ve oğul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlarının sefere gitmesi” şartını koydu. Bu, Osmanlılardaki ilk tımar kanunu idi.

Tımar sahibine sipahi denirdi. Sipahi, arazinin bir çift öküzle sürülüp ekilebilecek her bir çiftlik mikdarını uygun gördüğü bir çiftçiye kiralardı. Bu mikdar, takriben iyi arazide 60-80, orta arazide 80-100 ve aşağı arazide 100-150 dönüm idi. Çiftçinin kirası yıllık olarak ve mahsulün kendisinden umumiyetle onda bir (âşar) alınırdı. Sipahi, bir nevi tahsildar ve tapu memuru idi. Tımarın bulunduğu sancakta otururdu. Topladığı kiraların ilk 3000 akçesi kılıç hakkı (maaş) idi. Sipahi, kalan her 3000 akçe karşılığında atlı, silahlı ve talimli bir asker beslerdi. Bu asker, sipahinin oğlu, yeğeni, kölesi veya herhangi biri olabilirdi. Sefer çıktığında, sipahiler maiyetlerindeki askerlerle beraber orduya iltihak ederlerdi.

Eksik asker getiren, atı veya silahları elverişsiz olan sipahinin dirliği kesilir; gerekirse ayrıca cezalandırılırdı. Sipahi yaşlanınca tekaüde ayrılırdı. Ölürse, tımarı oğluna, kardeşine veya yeğenine intikal ederdi. Tımar ile zeametin çok farkı yoktu. Şu kadar ki, geliri 20.000 akçeye kadar tımar, 100.000 akçeye kadar zeamet, daha yukarısına da has denirdi. Kendilerine has verilenler, toprağına bizzat gidemeyeceği için yerine vekil gönderirdi. Bu vekiller sipahi gibi hareket ederdi. Dirlik gelirleri, aynı zamanda bunların maaşı idi. Çünki memurlara ayrıca maaş ödenmezdi. Haslar makama verildiği için evlada intikal etmezdi.

Anadolu ve Rumeli haricindeki eyaletlerde dirlik sistemi tatbik olunmazdı. Onun için, Mısır, Eflak, Boğdan, Kırım gibi imtiyazlı eyaletler harb esnasında hususî birlikler göndererek orduya katılırdı. Bu sebeple tımarlı eyalet askerlerin hemen tamamı Müslüman, ekserisi de Türk asıllı idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında mükemmel tımar ve toprak kanunları yapıldı. Bu devirde tımarlılardan müteşekkil eyalet ordusunun mevcudu 200.000’e kadar çıktı.

Tımarlı sipahiyi gösteren bir gravür

TOPRAĞI BOŞ BIRAKMAK YOK

Sipahiden arazi kiralayan köylü, toprağı isterse ömür boyu eker biçerdi. Çiftçi öldüğü zaman da toprak çocuklarına intikal ederdi. Çocuğu yoksa, sipahi başkasına kiralardı. Bu usul, hem çiftçinin, hem devletin işine gelirdi. Yoksa çiftçi, uzun zaman kullanamayacağı; ölünce çocuğuna geçmeyecek araziyi neden imar etsin?

Çiftçi, izinsiz ağaç, asma dikemez; bina yapamaz; kiremit, tuğla imal edemezdi. İzin alsa bile ölü gömemez; çayır hâline getiremez; satamaz; bağışlayamaz; rehin veremez; vakfedemezdi. Ancak sipahinin izniyle para karşılığı veya bedava ferağ edebilirdi. Ferağ, başkası lehine vazgeçmek demektir. Çiftçi, toprağı üç sene ekmeyip boş bırakırsa, elinden alınırdı. Çiftçi sene ortasında toprağını bırakıp başka yere gidemezdi.

Toprak kirasına âşar denirdi. Âşar, mahsulün kendisinden alınırdı. Âşar, onda bir demektir. Âşarı, hükümetin vazifelendirdiği tımarlı sipahiler toplardı. Bu durumdan habersiz olan kimseler, Osmanlılarda hususî mülkiyet olmadığını zannetmiştir. Halbuki köy ve şehirlerdeki evler, bahçeler, ahır ve samanlıklar şahıs mülkü idi. Yalnızca arazinin çoğu fetih sebebiyle devlete aitti. Ayrıca vakıf araziler, kimsenin malı olmayan yol, meydan, orman ve meralar ile sahipsiz topraklar da vardı. Sahipsiz toprakları ihya eden, mâlik olurdu.

Görülüyor ki devlet arazisinin bir kısmı askerî harcamalara tahsis ediliyor; geri kalan kısmından da yüksek memurların maaşı karşılanıyordu. Tımar gelirleri toprak mahsullerine göre tesbit olunduğundan, köylü o sene ne kadar gelir elde etmişse, memurlar da o nisbette gelire sahip oluyorlardı. O sene mahsul düşük ise, memurların geliri de düşük seviyede kalıyordu ki bunun sosyal adalet bakımından elverişli bir usul olduğu âşikârdır.

TIMAR SİSTEMİ BOZULUYOR

Dirlik teşkilatı zamanla zaafa düştü. Bir kere harb teknikleri değişmiş; ateşli silahlar yayılmıştır. Bu da tımarlı askerlerin ehemmiyetini azaltmıştır. Bu arada fetihler durmuş; ama toprak mikdarı sabit kalmıştı. Sipahilere normalin üzerinde mükellefiyetler yüklenmiş; tımar yoklamaları muntazam yapılamamıştır. Bu sebeplerle giderek sipahilik rastgele şahısların eline geçmiştir. Celâlî isyanları ve İran savaşları sebebiyle köylü toprağını terk edip şehirlere göçmeye başlamıştır. Bu da tımar gelirini düşürmüş; ordu mevcudu giderek azalarak 20.000 kişiye kadar inmiştir.

XVII. asırdan itibaren yeni tımar verilmedi. Valiler, kapılarında ücretli askerler yetiştirmek zorunda kaldı. Sultan Abdülmecid devrinde, tımar kaldırıldı. Sipahiler tekaüde sevkedildi. Yaşı müsait olanlar yeni kurulan orduya alındı veya atlı jandarma yapıldı. Böylece Osmanlı eyalet ordusu, yeniçeriler gibi kanlı ve ıstıraplı bir tasfiyeye uğramadan sessiz sedasız ortadan kalktı. Sipahiler sıradan halka karıştı.

Bir Osmanlı köyünden manzara

YOK MU ARTIRAN?

İyi de, şimdi toprak kiralarını kim toplayacaktı? Bunun için merkezden taşraya geniş salahiyetlere sahip tahsildarlar gönderildi. Ama bu usul iki sene sürdü. Kendisinden bekleneni veremeyen tahsildarlar geri çekildi. Aşar, iltizam yoluyla mültezimler tarafından toplanmaya başlandı. Bu usulde, her bir köyün aşarı ihaleye çıkarılırdı. Köyü ve mahsulünü yakından görüp inceleyenler ihaleye katılırdı. Kefil ve ipotek göstererek devlete en yüksek meblağı ödemeyi taahhüt eden kimse, ihaleyi kazanırdı. Buna mültezim denirdi. Eskiden bu işle geçinen çok sayıda insan vardı. Bunlar, bulundukları beldenin eşrafından güvenilir kimselerdi. Devlete ipotek göstermek zorunda olduğundan, ancak mülk sahipleri iltizama girebilirdi.

Mültezim, hükümete bir miktar peşin para öderdi. Mahsul olgunlaştığı zaman hemen mültezime haber verilirdi. Mültezim, yanında zaptiyeler (jandarmalar) olduğu halde köye giderdi. Mahsul bunların nezaretinde kaldırılır; aşar, aynî olarak tahsil olunurdu. Mültezimler, sonra bu mahsulü umumiyetle müzayede (açık arttırma) ile satıp, devlete borçlarını öderlerdi. Geriye kalan mikdar, kârı olurdu. Mahsulün umulduğu gibi yetişmediği seneler, âşar meblağı düşük olduğu için, mültezim zarar ederdi.

Tımar devrinde, maden ocağı, tuzla, gümrük, dalyan, darphane gibi senelik muayyen gelir getiren mukataalar da üç yıllığına iltizama verilirdi. Mezata çıkarılan mukataa iltizamını alacak kimsenin çıkmazsa, emanet usulüne gidilirdi. Bu usulde mukataa, devlet tarafından vazifelendirilen emin adındaki maaşlı bir vazifeli tarafından idare olunurdu. Devlet, emanet usulünü her zaman iltizama tercih ederdi. Ama emin sıfatıyla mukataayı idare edecek güvenilir ve ehliyetli kimse bulmak da kolay değildi.

TOPRAK AĞALIĞI NASIL DOĞDU?

1858 yılında Arazi Kanunnamesi ile Tapu Nizamnamesi çıkarıldı. Köylünün, ekip biçtiği mîrî toprağı kendi adına kaydettirmesi emrolundu. Toprak mülk kılınmıyor; ancak mülkiyete oldukça yaklaştırılıyordu. Herkesin eline tapu senedi veriliyordu. Toprak üzerindeki hukukî tasarruflar, artık tapu memuru huzurunda yapılacaktı. Ne var ki köylülerin çoğu tescil emrine kulak asmadı. Bunun sebebi yalnızca resmî kâidelere karşı gevşeklik değildi. Köylü, tescil masrafı ve arazi vergisi ödemek istemiyordu. Üstelik asker alma sistemi öteden beri arazi mülkiyetine dayalı olduğu için, bu işte bir külfet kokusu almıştı. Tescil ettirirse, başına iş açılacağından korkuyordu. Ancak bu vehmi, köylüye pahalıya patladı. Uyanık taşra ileri gelenleri, geniş arazileri kendi adlarına tescil ettirdi. Böylece toprak ağaları meydana geldi. Köylü, artık devletin değil; ağanın toprağını ekip biçecekti.

1925 yılında âşar kaldırıldı. Mîrî toprak kimin elinde ise, mülkiyeti de bedelsiz olarak ona devredildi. Âşar yerine, para olarak alınan maktu emlâk vergisi getirildi. Politikacılarla yakın teması olan ve bunu önceden haber alan bazı belde eşrafı, cüz’î bedellerle geniş arazileri ellerinde topladı. Buna Ermenilerden ve mübâdil Rumlardan kalan arazi de eklendi. Böylece yeni bir toprak ağası sınıfı meydana geldi. Mültezimlikten başka mesleği olmayanlar ve çocukları beklenmedik bir sefâlete düştü.

Aziziye kasabasının önde gelen mültezimlerinden Hacı Vahid Efendi. Girdiği her âşar iltizamını elde etmesiyle meşhurdu. Son aşar iltizamında ağır zarara uğradığı için üzüntüsünden hastalanmış, çok geçmeden de vefat etmişti.

İLK TIMAR KANUNU


Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyî hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddetHüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve; "Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; "Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.Sultan Ahmed Hanın bu hâdiseden sonra aşağıdaki beytleri söylediği belirtilir:

"Varımı ben Hakka verdim, gayrı vârım kalmadı.

Cümlesinden el çekip pes dü cihânım kalmadı.

Çünkü hubbullah erişti, çekti beni kendine,

Açtı gönlüm gözünü, gayri gümânım kalmadı.

Evliyânın himmeti, yaktı beni kül eyledi,

Sâfiyim, buldum safâyı dü cihânım kalmadı.

Ahmedî der, "Yâ ilâhî! Sana şükrüm çok-durur",

Hamdülillah aşk-ı Haktan gayri vârım kalmadı."



İstanbul hakkında yazılan kitaplarda “imparatorlukların başkenti” ifadesine hep rastlarız.
Osmanlı devleti zamanında İstanbul, dünyanın en huzurlu yaşanan şehri idi. Başkent olmanın elbetteki ayrıcalığı vardı. Devletin idare merkezi, Topkapı Sarayı idi. 700.000 metrekarelik alanda konuşlanmış sarayın, 80.000 metrekaresinde yönetim binaları ve padişahın evi vardı. Bu bölümde bile %17 civarı binalar %83 ise yine yeşil alandı. Bilhassa birinci avludan denize yani Balıkhane kapısına doğru inen yokuşun sol yamacı, olduğu gibi gül bahçesi idi.
Bu güllerin ekserisi, bugün Isparta gülü dediğimiz gül yağı elde edilen cinslerdendi. Gül yapraklarından yağ elde etmek için, her türlü damıtma sistemi yani imbikler ve ambalaj tesisleri vardı. Her sene kilolarca gül yağı elde edilirdi. Yamacın denize doğru düzleştiği alana Gülhane Meydanı denirdi. Yamaçta da adı Gülhane olan bir köşk vardı. Köşkün tarafında padişahın huzurunda, cirit, güreş ve benzeri spor müsabakaları yapılırdı. Dini bayramlarda bayramın ikinci gününe, “Gülhane Günü” adı verilmişti. Halk da bayramın ikinci gününü Gülhane Günü olarak bilir ve kutlardı. Sarayda da böyle idi. 1839’daki “Gülhane Hattı Hümayunu”nun okunması işte bu meydanda Gülhane Köşkü önünden yapıldı. Şimdiki Gülhane Parkı ise sarayın has bahçesine dahil ağaçlık bir alan idi. Meydanın surlara doğru bölümünde, sarayın 120 yataklı hastanesi vardı. Kırım Harbi zamanında 1855’te meydanın alt taraflarına, o günün ahşap barakalarından iki hastane daha kuruldu. Bunlara da Gülhane dendi. 1897’deki Osmanlı-Yunan Harbi, Balkan ve Birinci Dünya Harbi ile İstanbul’un İşgal günlerinde bu Gülhane Hastanesi çok önemli görevler başardı. İşte bugünkü GATA’nın başlangıç noktası bu gül bahçeleri idi. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü, “2010 Dünya Kültür Başkenti” projesine müzeyi yetiştirmek üzere sıkı bir çalışmanın içindedir. Bahçeler ve yollar eskiye nazaran tanınmayacak kadar iyi duruma getirilmiştir.
Müzenin kıymetli yöneticilerinin, tarihî gülhane bahçelerine de el atarak, Isparta gülleri diktirmesini ve bu bölümü de halkın ziyaretine açmasını başaracağından hiç şüphem yoktur. Bekliyorum...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter