Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlılar, 17. Yüzyılın başlarında eski günlerini özler ve nispeten toparlanmaya başlarlar.
4. Murat gayretli bir sultandır, kanserleşmeye başlayan İran meselesine çekinmeden neşter atar. Tahta oturur oturmaz ardımızdan vuran, kuyumuzu kazan Safevîlerle hesaplaşmaya bakar. Tez günde orduyu derler toparlar yola çıkar. Sadece Revan’ı almakla kalmaz (1635), Ahıska’yı da Acemlerin elinden kurtarır, yörede sükuneti sağlar. Ancak Acemler yüz yüze çarpışmaz, hançerlerini sırtımıza saplarlar. Padişah İstanbul’a döner dönmez, Bağdat’a girer, halkı kırıp geçirir, mukaddes mekânlara saldırırlar. Âdeta Hülagu’nun yaptığını yapar, Moğolları aratmaz olurlar.
Sultan Murat, derhal Harp Divanı’nın toplar ve Bağdat Seferi için tedbir sorar. Vezirler “sadece yeniçeri ve sipahilerle kalmayalım” der, gönüllülerin de katılmasını arzularlar.
Sağa sola ulaklar koşar, tellallar davul vurur “duyduk duymadık demeyin” diye haykırırlar: “Bu sefere gönüllüler dahi katılaaa!”
Bu çağrı büyük bir yankı bulur, mücahitler adlarını yazdırabilmek için kuyruk olurlar ancaaak...
Ancak talep ekseri gençlerden gelir, daha yüzünde ustura dolanmamış tüysüzler ocaklara doluşurlar.

Bıyık tarak
Vaziyet Asitaneye bildirilince tellallar sultanın ikinci emrini duyururlar. “Cengaver dediğin bıyık burmalı, bıyığının üstünde tarak durmalı!”
Öyle ya savaş ciddi bir iştir ve Murat Han en doğrusunu yapar.
O günlerde Genç Osman henüz 15-16 yaşındadır, Bağdat’ta yapılan katliamları duyunca yemekten içmekten kesilir, uykuları dağıtır. Din kardeşleri kırılırken bana ne diyemez ki, Türk olmak kolay mıdır? Henüz üç aylık evlidir, hanım hanımcık bir hatuncağızı, nur yüzlü bir anası vardır. Evet onların maişetini temin için çalışır ama kendisi olmasa da çorbanın kaynayacağına inanır. Rızık elbette ve muhakkak Allah-ü teâlâdandır.
Gel gelelim bu tarak bıyık işine fena takılır. Aynanın karşısında ayva tüylerini andıran bıyıklarını bakınca yüreği daralır, doğrusu bıyıkları omuzlarına uzanan yeniçerilerin yanında siması çocuk gibi kalır. İyi ama cengaverlik kılla tüyle olmaz ki o da bir hamlede sadak boşaltır, kılıcını saçı sakalı ağarmış zabitlerden daha hızlı kullanır. Nitekim ağzını yüzünü poşularla örtüp karargaha girer ve adını yazdırır.

Kimdir bre!
Sultan Murat bu, uçan kuştan haberi olur, bebek yüzlü bir yeni yetmenin gönüllü yazıldığını duyunca felaket kızar. “Çağırın bre o söz dinlemezi” deyince zülüflü baltacılar delikanlıyı önlerine katar, huzura çıkarırlar.
Otağ-ı Hümayun derin bir sessizliğe gömülür, ak kavuklu vezirler “yazık olacak delikanlıya” der, gözlerini yumarlar.
Murat Han gök gürültüsü gibi bir sesle “duymadın mı bre” diye sorar, “ben bu orduya sakalı meydanda ağarmış dilaverleri çağırdım. Sen cengi oyun mu sanırsın? Yiğit dediğin güçlü kuvvetli, boylu boslu olmalı, bıyığında tarak durmalı elinin tersiyle vurdu mu kalkan kırmalı!”
Osman, kaşla göz arasında kuşağından kemik tarağını çıkarır ve tereddütsüz dudağına saplar. Sonra yanı başındaki sipahinin kalkanına öyle bir şamar vurur ki kalkan kalkanlıktan çıkar. Ve derhal esas duruşa geçer, göğüs ilerde, baş dik, eller arkada... Yüzünde masum bir ifade “N’olur sultanım beni cihaddan ayırma!”

Gel de ağlama
Tarağın dişlerinden sızan kan çenesinde toplanır ve tıpır tıpır zemine damlar. Nasıl derin bir sükut, koca otağda tek ses çınlar...
Şıp... Şıp... Şıp!
Kan... Kan.. Kan!
Sultan Murat ve hazirun donar kalırlar. Sert çehreli komutanlar ağlamaklı olurlar.
Şimdi Murat Han nasıl dayana. Koca Sultan ayağa kalkar, genç yiğidin sırtını sıvazlar. İkramlarda ihsanlarda bulunur, ellerini açıp dua buyururlar.
Genç Osman dediğin bir küçük uşak
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Askerin içinde birinci uşak
Allah Allah deyip geçer Genç Osman
Genç Osman, Bağdat önlerinde ölümüne çarpışır. Nihayet kırkıncı gün seher vakti ortalık karışır, delikanlı nasıl yaparsa yapar, kaleye sızar. Vurur vurulur, yaralanır yaralar, canını dişine katar ve kapıyı aralar.
Of ooof!
Bağdat’ın kapısını Genç Osman açtı
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı.
Kelle koltuğunda üç gün savaştı
Allah Allah deyip geçti Genç Osman oy oyyy.
Nice tecrübeli asker kale önünde kalırken Bağdatın kapısını bir tıfıl açar. Şehidlere serdar olan Genç Osman, halen şirin Bağdat’ta (Türk şehidliğinde) yatar.

Ozanların dilinden
İbtida yürüyüş oldu Bağdad’a
Sıçradı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu bayraktar, kaptı bayrağı
İrişti bedene dikti, Genç Osman
Eğerlensin kır atımın ikisin
Fethedeyim düşmanların hepisin
Sabah namazları Bağdad kapısın
Mevlâ izin verdi, açtı Genç Osman
Getirdin de Genç Osman’ı görelim
Şahbazımız var idüğün bilelim
Taht isterse tahtımızı verelim
Vezirleri posttan indi Genç Osman
Sultan Murat, Sultan Ahmed’in çırağı
Ah edince getirdi ırağı
Kudretten çatılı anın yüreği
Dal kılıç yazıldı, gitti Genç Osman
Karac’oğlan bunu böyle söyledi
Askerleri dağı taşı boyladı
Bağdad’ı da gayet mehdeyledi
Bin yiğide bir baş oldu Genç Osman


Osmanlı medenî kanunu Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye 1869 senesinde Sultan Aziz devrinde hazırlandı. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra bile, İsviçre medenî kanununun kabul edildiği 1926 senesine kadar tatbik olundu. Çeşitli lisanlara tercüme edildi. Şerhleri yapıldı. Vaktiyle Osmanlı toprağı olan Arap ve Balkan ülkelerinde de uzun zaman uygulandı. Şurası bir gerçektir ki, Mecelle’nin en enteresan ve uzun serüveni Filistin’de yaşanmıştır.

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyyenin başsayfası

MECELLE'Yİ MUHAFAZA ETTİ

Filistin'de Mecelle’nin tatbikatı Osmanlı hâkimiyetinde iken başlamıştı. İngilizler burayı işgal ettikten sonra da Mecelle’yi yürürlükten kaldırmadı. Hatta İsrail kurulduktan sonra da Mecelle’yi resmen tanımaya devam etti.

Bugün İsrail nüfusunun yüzde yirmi biri Filistinlidir. Bunların da yüzde on altısı Müslümandır. Hepsi İsrail vatandaşıdır ve Yahudilerle aynı haklara sahiptir. İsrail parlamentosu Knesset’te Filistinli Müslüman milletvekilleri vardır. Filistinlilerin kendi dillerinde tedrisat yapan okulları ve neşriyatları bulunmaktadır.

İsrail vatandaşı Filistinli Müslümanların kendi mahkemeleri, kendi kadıları da vardır. Hukukî ihtilaflarını şer’î mahkemelere götürebilirler. Burada hâlâ Osmanlı kanunları geçerlidir. Mecelle’ye göre de hüküm verilmektedir. Nüfusun yüzde beşini teşkil eden Hıristiyan Filistinliler de dâvâlarını kendi kilise mahkemelerinde götürür.

Ahmed Natur, İsrail Başkadısı

MECELLE'Yİ BİLMEYEN İYİ HUKUKÇU SAYILMAZ

Yalnızca kadı mahkemelerinde değil, Yahudi asıllı İsrail vatandaşlarının gittiği İsrail mahkemelerinde de Mecelle’ye itibar edilir. 1984 senesindde Mecelle'yi yürürlükten kaldırmasına rağmen, İsrail Aynî Haklar Kanunu’nun pek çok hükümleri Mecelle’den alınmıştır. Mecelle’nin tesiri Müslüman devletlerden daha ziyade, İsrail’de görülür. Bugün İsrail hukukçularının, Osmanlı hukuk sistemini, bilhassa Mecelle’yi iyi bilmeleri beklenir. Çünki Osmanlı hukuku, birçok dâvâlarda müracaat kaynağı olarak görülür.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Monarşi, insanlık tarihinin en eski idare tarzıdır. Asırlarca hemen her ülkede belli bir aileden gelen çeşitli isimlerde hükümdarlar hüküm sürmüştür. XX. asrın başlarında Avrupa’da Fransa ve İsviçre dışında monarşiyle yönetilmeyen ülke yoktu. Cumhuriyet meçhul olmamakla beraber, çok kimseler için ürkütücü bir rejimdi. Vaktiyle eski Yunan ve Roma’da tatbik edilmiş; ama sonu fiyaskoyla biterek yerini krallığa bırakmıştı. Venedik gibi İtalyan cumhuriyeti olarak bilinen ülkeler, aslında seçkinler oligarşisi ile yönetiliyordu. Meselâ soyluların, kendi arasından seçtiği bir doç, Venedik’i idare ederdi. Sağlam bir hanedana sahip bulunmadığı için Polonya ve Macaristan istiklâlini bile kaybetmişti.

İngiltere, Avrupa monarşilerinden ilk akla gelenidir. Şimdiki kraliçe II. Elizabeth'in babası Kral George VI ve (ana) kraliçe Elizabeth 1937'deki taç giyme merasiminde.

MONARŞİYİ SARSAN DEPREM

Avrupa’nın o zaman en önemsiz ve fakir ülkelerinden olan İsviçre bir tarafa bırakılırsa, cumhuriyet ilk defa Fransa’da ortaya çıktı. 1789 ihtilâlinin çocuğu idi cumhuriyet. Bu sebeple hep ayaktakımının idaresi olarak görüldü. 15 sene geçmeden, Napoleon Bonaparte’ın imparatorluk tacını başına geçirmesiyle cumhuriyet rüyası son buldu. 1848 yılındaki uyanışı da üç sene sürdü. 1870 yılındaki Alman işgalinden bu yana Fransa cumhuriyettir. Ama kralcılar da politik hayatta yer alırlar. Hem kralcı parti, hem de Bonapartçı parti serbesttir. I. Cihan Harbi, dünyayı öyle bir sarstı ki, bir çırpıda Avrupa’nın çoğu ülkesinde hükümdarlar tacını kaybetti. Yerlerini cumhuriyete terk etmek zorunda kaldı. Kaç asırlık Almanya, Avusturya ve Osmanlı monarşileri şaşırtıcı biçimde yıkıldı. Bunlar gibi savaşın mağlupları arasında olmayan Rus çarlığı bile Bolşeviklerce tarihe gömüldü. Çar ve ailesi katledildi. Arta kalan Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan tahtlarını da II. Cihan Harbi boşalttı. Buralarda Rus yanlısı rejimler kuruldu. Mağlup İtalya tahtı, ülkede birliğin kurulduğu 1860 tarihinden bu yana kendisine tarihî bir kin tutan papalığın da yardımıyla devrildi. Yeni kurulan İrlanda, Çekoslovakya, Macaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Finlandiya gibi devletçikler, hem millî hanedanları bulunmadığı için, hem de zamanın modası gereği mecburen cumhuriyeti benimsediler. Krallık Avrupa’da ilk olarak 1908’de Portekiz‘de; en son da 1974’te Yunanistan‘da tarihe karıştı. 1936’da İspanya diktatörü olan Franko, ülkesinde krallığı ismen korudu. Ölümünden sonra da monarşinin ihyasını vasiyet etti. 1975’te İspanya tekrar krallıkla yönetilmeye başlandı. Kral, fakir ve önemsiz ülkesinde ekonomik ve demokratik bakımdan akıl almaz bir ilerleme sağladı ve onu Avrupa Birliği’ne soktu. Cumhuriyetle yönetilen Avrupa ülkelerinin hepsinde önemli miktarda monarşi taraftarı vardır ve siyasî hayatta faaliyet gösterirler.

KÜÇÜK İMPARATOR Son Çin İmparatoru Pu Yi, çok küçük yaşlarda tahta geçmişti. Ancak devrimin ardından tahtından oldu. Şehirden kovuldu ve bahçıvan yapıldı. Bir süre sonra da ülkede kanlı bir komünist rejim kuruldu. Küçük imparatorun dramatik hikayesi filmlere konu olmuştu.

ASYA’NIN İHTİŞAMLI TAHTLARI

Bugün Avrupa’da İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Liechtenstein ve Monako monarşiyle yönetilir. Hepsinde de demokrasi tıkır tıkır işlemektedir. Bu ülkelerde hükümdar, hem millî birliği sağlamakta; hem de geleneklerin canlı sembolü olarak kültür ve turizme önemli katkıda bulunmaktadır. Sanat, edebiyat, ilim, müzecilikte sarayın önemli desteği söz konusudur. Asya’da dünyanın en eski ve namlı monarşilerinden Çin, 1917 tarihinde cumhuriyet oldu. Son imparator Pu Yi, bahçıvan yapıldı. Az zaman sonra da ülkede kanlı bir komünist rejim kuruldu. Türkistan’da Buhara, Hiyve gibi hanlıklara Bolşevik Ruslar son verdi. Maldiv Adalarında sultanlık 1968’de yıkıldı. Hind yarımadasındaki irili ufaklı monarşiler, 1948’de Hindistan Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sona erdi. Ancak kimin aklına gelirdi ki, dünyanın en eski monarşilerinden İran‘ın tavuslu tahtı, 1979’da devrildi. Zamanın en popüler hükümdarı Rıza Pehlevî, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Afganistan‘da Zâhir Şah da, 1973’te bir sol darbeyle tahtını kaybetti. Amerikan işgalinden sonra hem Afganistan, hem de Irak’ta monarşinin tekrar kurulacağı umuldu. Ama monarşi geleneğine uzak olan Amerika, buna yanaşmadı. Halbuki bu gibi ülkelerde, monarşinin birleştirici ve istikrar sağlayıcı bir rol oynayacağı düşünülüyordu. Bugün Asya’da Japonya, Tayland, Malezya, Brunei ve Bhutan monarşiyle yönetilir. Hemen hepsi de Asya’nın en zengin ve istikrarlı ülkeleridir. İç savaştan kurtulan ve komünist gerillalardan temizlenen Kamboçya‘da monarşi birkaç sene evvel ihya edildi. Monarşinin son yıllarda yükselen trendinin aksine, Nepal‘de krallık bu sene Maocular tarafından yıkıldı. Orta Doğu’da Ürdün, Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Umman ve Körfez Emirlikleri monarşiyi muhafaza etmektedir. Irak‘ta 1958 ve Yemen‘de 1962 monarşinin yıkılış tarihidir. Irak meliki Şerif II. Faysal, solcu Baas partisinin kanlı darbesiyle devrildi ve ailesiyle beraber öldürüldü. Son Yemen meliki Muhammed dağa çıkıp cumhuriyetçilerle mücadeleye devam ettiyse de başaramadı.

İran Şahı Muhammed Rızâ Pehlevî ve Şahbânu Farah Diba.

SÖMÜRGECİLER AFRİKA MONARŞİLERİNE KARŞI

Afrika’da monarşi, Mısır‘da 1952, Tunus‘ta 1956, Libya‘da 1969, Habeşistan‘da 1975 tarihinde yıkıldı. Mısır kralı Faruk ülkesinde monarşiyi dejenere etmekle suçlandı. Libya meliki İdris Sünûsî sevilen bir hükümdar olduğu halde, kaplıca tedavisi için Bursa’da bulunduğu sırada o zamanlar yüzbaşı olan Kaddafî tarafından sürpriz biçimde devrildi. Hazret-i Süleyman ile Belkıs’ın soyundan geldiğine inanılan Habeş imparatoru ihtişamlı Hâile Selâsiye sol bir darbeyle tahtını kaybetti. Orta Doğu ve Afrika’da cumhuriyet ilan edilen Irak, Yemen, Tunus, Libya ve Habeşistan, komşuları gibi birer Sovyet uydusuna dönüştü. Kongo, Madagaskar, Uganda gibi Afrika ülkelerinde monarşiyi sömürgeciler yıktı. Umman sultanı ile aynı hanedandan olan Zengibar sultanı 1964’te tahtını kaybetti. Fas, bugün monarşi ile idare olunan az sayıda Afrika ülkesindendir. Burada Ürdün gibi Hazret-i Peygamber soyundan bir hanedan hüküm sürer. Swaziland, Lesotho, Botswana gibi önemsiz bazı Afrika ülkelerinde de monarşi hüküm sürer. Amerika’da yalnızca Brezilya geçen yüzyılda bir ara monarşi ile idare olundu. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile bazı küçük adalar, İngiltere kraliçesini hükümdar olarak tanır. Okyanusya’da Tonga adası krallıktır. Yemeğe düşkünlüğüyle meşhur tombul ve sevimli kralları geçen sene öldü. Hawai, Tahiti, Samoa adalarındaki hanedanlar, sömürgecilerce devrilmiştir.

210 kiloluk Tonga kralı mahalli kıyafetlerle

ROMANTİK HATIRALAR

Düşük krallar ve aileleri, sürgünde veya kendi ülkelerinde hayatlarını sürdürüyorlar. Haylisi saltanat davasından çoktan vazgeçmiş görünüyor. İçlerinde bir gün tekrar tahta çıkacaklarını hayal edenler de az değil. Son Bulgar kralı Simeon, geçen yıllarda ülkesine dönerek cumhurbaşkanı bile seçildi. XXI. yüzyıla gelindiğinde görünen o ki, monarşiler çok kimseye parlak sahneler ve romantik hatıralar çağrıştırmaktadır.

Fransız tahtının sürgündeki vârisi Paris Kontu Henri, annesinin kucağında.

PARAYA CUMHURİYET GELMİYOR

François Partuier adında bir Fransız yazarı, 1963 yılında Le Figaro’da çıkan bir yazısında, banknotların üzerine ve turistik tesislere verilmiş adlara bakarak, Fransızların zevkleri ve siyasî temayülleri hakkında bir teşhis ortaya koymaya çalışmıştır. Yazar özetle diyor ki: Fransa’nın çeşitli köşelerindeki tanınmış lokantaların tabelalarına ve buralarda satılan şarapların etiketlerine bakınız. Çoğunda kralların, eski rejim idarecilerinin veya şatoların adlarını göreceksiniz. Cumhuriyet uğruna mücadele etmiş kahramanlardan bir tekinin hatırasını canlandıran bir ticaret unvanı ile belki karşılaşmayacaksınız. Hürriyetçilerin ve devrimcilerin adları, yalnız okul ve sokak levhalarında yer almaktadır. Dünyaca meşhur Bordeaux şaraplarında bile, bölgenin coğrafî ve tarihî özellikleriyle alakalı olduğu halde, Girondins diye bir markaya rastlamazsınız. [Girondins, Fransız ihtilâlinde ismini Bordeaux şehrinin Gironde bölgesinden almış bir siyasî gruptur.] Fransızlar, zevkle karınlarını doyurmak istedikleri vakit, monarşi devrinin hatıralarını yaşatırmış gibi görünen yerleri tercih etmektedirler. Ya buralardaki masraflarını hangi paralarla ödemektedirler? Üzerinde Henri IV, Richelieu ve Bonaparte gibi müstebit iktidar sahiplerinin, yahut Moliere ve Racine gibi eski rejim edebiyatçılarının yahut Victor Hugo gibi bir Napolyon hayranının resimleri bulunan franklarla... Niçin paraların üzerinde Danton, Clemenceau veya Foch gibi Fransa’yı kurtarmış bir cumhuriyetçinin resmi yoktur ve neden Fransa’da buna itiraz eden tek kişi çıkmamıştır? Sebebini açıklayayım: İhtilallerin hatırası, devrim heyecanlarının tazelenmesi ve cumhuriyetin sembolü, Fransızlara rahatlık ve emniyet hissi telkin etmemektedir.

.

Bugün Avrupa’da İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Liechtenstein ve Monako; Asya’da Japonya, Tayland, Malezya, Brunei ve Bhutan monarşiyle yönetilir.



YAVUZ SULTAN SELİM,1515 yılında Dulkadiroğlu Alâüddevle’yi mağlup etmişti. Mısır Sultanı, Anadolu’daki bu fethi protesto için Yavuz’a bir elçi gönderdi. Elçi Yavuz’a:
“-Hutbelerde sultanımızın adı okunan memleketleri iade ediniz.” dedi. Yavuz haşin edasıyla cevap verdi:
 “-Var sultanına söyle, hutbede ve sikkede ( paralara vurulan damgada ) adının muhafazasını Anadolu’da değil, Mısır’da düşünsün! Elçi başını eğip, alçak sesle yalvardı:
“-Ben bunları sultanıma nasıl söylerim, siz bir elçi gönderseniz de o söylese…”Yavuz gürler:
“-Elçiye lüzum yok, Mısır’a ben geliyorum!” Ve çok geçmeden dediğini yapar. Bir zaman sonra Mısır’ın fethini gerçekleştirir Yavuz Padişah’ım…


Kendimizi bildik bileli işittiğimiz bir terâne bu. Son günlerde yine gündeme getirildi. Her şey yaşlı ve afili bir gazete köşe yazarının Osmanlı hanedanının en yaşlı âzâsından naklettiği bir sözle başladı.

Buna göre Sultan Hamid rom içermiş. Gazete yazarı, "Dedesini defalarca görmüş olan torunundan daha mı iyi bileceğiz?" diye de soruyor. Gel gör ki bunu söylediği iddia edilen Şehzâde Ertuğrul Efendi 1912 doğumludur. Sultan Hamid 1918 yılında vefat etti. Ertuğrul Efendi'yle biz de görüştük. Kendisinden bizzat işittiğimize göre, dedesi Sultan Abdülhamid'i ömründe bir defa, mahbus bulunduğu Beylerbeyi Sarayı'nda görmüş. O zamanlar beş yaşında imiş. Babası Şehzâde Burhaneddin Efendi ile beraber ziyaret etmişler. Dedeleri kendilerini kucağına alıp sevmiş. Ömründe bir defa o da beş yaşında iken gördüğü dedesinin rom içtiğini Ertuğrul Efendi bilir mi? Bunu nezaketen kendisine sormak istemedim. Belki başkasından işitmiştir. Ama Sultan Abdülhamid'i çok daha yakından tanıyan ve onu defalarca görmüş olan yakın çevresinden böyle bir şey işitilmiş değil.

İş burada bitecek iken, popüler bir gazetenin nevzuhur tarihçisi, Osmanlı padişahlarından hangisinin içki içtiğine dair bir yazı yazdı. Buradaki bilgiler onsekizinci asırda yaşamış bir şair-tarihçiden naklediliyordu. Osmanzâde Tâib, karışık hayatı sebebiyle müderrislikten atılmış; kulağı delik ve muhiti geniş bir müellifti. Sağdan soldan işittiklerini kitaplarına dercetmesiyle tanınır. Hele bu meselede Osmanzâde Tâib'in başlıca kaynağı olan Gelibolulu Âli'nin abartılı ifadeleri, ilmî çevrelerde çok ihtiyatla karşılanmıştır. Meselâ Şemsi Paşa'ya olan antipatisi, onu Sultan Murad'a rüşvet vermiş göstermeye kadar varmıştı. Osmanzâde'nin ikinci kaynağı ise dokuzuncu asırda yaşamış ve Mutezile mezhebine mensubiyetiyle tanınan Şiî Arap şairi Câhız. Bu da başka bir âlem. O zaman mahkemeye gitse, şâhidliği kabul edilmeyecek birisinin sözünü, şimdi biz mi kabul edelim?

Gelelim Osmanlı padişahlarının içki içip içmediği meselesine…
Bunu bilmek neredeyse imkânsız. Çünki Osmanlı padişahları, aileleri dâhil, hiç kimseyle beraber yemek yemezlerdi. Hatta buna dair Fatih kanunnamesinde hüküm bile vardır. Sultan Abdülhamid'in son senesine kadar da bu gelenek devam etti. Öyleyse padişahları içki içerken kimsenin görmesi mümkün değildir. Maamafih içmiş olabilirler. Peygamberler dışında hiç kimse masum sayılmaz. Herkes hatâ yapabilir, günah işleyebilir. Ama görmeden ve iyice bilmeden bir kimse hakkında hüküm de verilemez. Hele tarihçilerin sözüyle aslâ. Tarihçilerden bazıları belli kimselere yaranmak için tarihî hâdiseleri bile tahrif etmekten çekinmemişlerdir. Böylesine mahrem bir mevzuda, üstelik asırlar geçtikten sonra ne söyleyebilirler? Hele modern yazarların padişahların ağızlarına sayaç takmış edâsıyla konuşmalarına ne demeli! Maamafih ciddî Osmanlı tarihçileri, zaten böyle bir şey söylemiyorlar.

O halde bazı padişahların içki içtiğine dair rivayetler nereden çıkıyor?  Bunlara itibar etmek mümkün mü? Asırlar öncesine ait hadiseleri bugün olmuş ve bizzat görmüşcesine hikaye etmek olacak iş mi? Halbuki İslâmiyet, kim olduğu bilinmeyen, hatta fâsık birisi bir haber getirirse, buna hemen inanmamayı emrediyor. Bir müslümanın gizli işlediği günahı bile gelip başkasına anlatan kimse fâsıktır. Sözüne inanılmaz, güvenilmez.

Benzeri iddialar önceki müslüman hükümdarlar için de ortaya atılmıştır. Meselâ bazı Emevî ve Abbasî halifeleri için söylenmedik söz bırakılmamıştır. Halbuki bunların hepsi iman ve ahlâk sahibi âdil insanlardı. Evet, içlerinde tek tük nefislerine mağlup olup sefih bir hayat yaşayanlar çıkmıştır. Fakat, bunların da İslâmiyete zararları olmamış, nihayet nefislerine zulmetmişlerdir. Buna da etraflarındaki devlet ricâli sebebiyet vermişti. Sonra gelen bazı tarihçiler, zamanlarındaki idarecilere yaranmak için bunların hatâlarını şişirmiş: hatta bu uğurda hadîs bile uydurmuşlardır. Bazı Osmanlı tarihleri de, zaman yakınlığı ve sınır komşuluğu bakımından bu tarihlerden tercüme edilmiş ve onların tesiri altında kalmış olduğundan, aynı yanlışlıkları tekrarlamıştır. Nevzuhur tarihçimizin kaynağı, Ömer bin Hattab'ın içki içtiği için cezâ alanlardan birisi olduğunu yazıyor. Şarap haram edilmeden önce Hazret-i Ömer içki içmiş olabilir. Ama haram kılındıktan sonra içki içtiği, hele cezâ aldığı hiçbir yerde geçmez. İslâmiyetin peygamberlerden sonra en üstün tuttuğu ikinci zât için böyle bir iddiaya lâ havleden başka ne denir! Ancak Mutezile itikatı ve Şiî görüşlü Câhız'dan böyle bir şey beklenir.

Bugün çok sıradan in sanlar,  içkiyi haram bilip içmezken, hayatlarını İslâmiyeti yaymak uğrunda sarfetmiş, ülkeyi hayır eserleriyle donatmış, dindarlıklarıyla menkibe kitaplarına geçmiş ve aynı zamanda müslümanların halîfesi olan Osmanlı padişahlarının içki içecek kadar zayıf iradeli olduğuna inanalım mı? Zaten bunu yazanlar da bazı padişahların sonradan tövbe edip içkiyi bıraktığını söylüyor. Hatâsını anlayıp dönmek de bir fazilettir.

İçki içen ilk padişah yaftası yapıştırılan Yıldırım Sultan Bayezid, Bursa'da Ulu Cami'yi ve kendi adıyla anılan câmiyi binâ etmiştir. Bizans İmparatoruna, İstanbul'da bir müslüman mahallesi kurulup, câmi yapılarak kâdı tayinini kabul ettirmişti. Meşhur mutasavvıf Emir Sultan ile sohbet etmiş, hatta O'na kızını vermişti. Sırp kralının kızıyla evlendi diye Yıldırım Sultan Bayezid'e kızıp, kendisini bu kızın içkiye alıştırdığını söyleyenlere ne diyelim? Padişahı içki içerken kim görmüş, belli değildir. Yaptığı siyasî bir evlilikti. Belki bir araya bile gelmediler. Padişah, onun sözüyle içki içecek birisi miydi? Doğrusu çok söz götürür. Diyebilirsiniz ki câmi de yaptırır, içki de içer. Evet bu mümkün. Ama bugün bana gösterebilir misiniz çevrenizde hem câmi yaptıran, hem de içki içen kaç kişi var?

Üstelik bu âdeti anne tarafından Mevlâna Celâleddin Rûmî'nin torunu olup soyu Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebûbekr ve Hazret-i Ömer'e dek ulaşan Çelebi Sultan Mehmed, Sultan II. Murad, hatta İstanbul'u fethetmekle Hazret-i Peygamber'in övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed ve velî lakabıyla tanınan Sultan II. Bayezid de devam ettirmiştir. Sekiz senelik saltanatını Ehl-i sünneti korumak için Safevîlerle savaşmak ve müslümanların mukaddes beldesi Hicaz'ın fethiyle geçiren Yavuz Sultan Selim ara sıra içer, ama hemen sarhoş olurmuş. Osmanlı ülkesini hayır eserleriyle donatan ve adaletiyle tanınan Kanuni Sultan Süleyman önceleri içermiş, sonra bırakmış. Eh, bu sözlere de pes demekten öte geçilemez.

İslâm hukukunda gayrımüslimlerin içki içmesi yasak olmadığı gibi, bunların içki alıp satması ve meyhane açması da serbest idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Müslümanların ekseriyette bulundukları mahallelerde gayrımüslimlerin meyhane açması yasaklanmış; Sultan II. Selim zamanında buna tekrar izin verilmişti. Nitekim gayrımüslimlerin meyhanelerinden ve içki satışlarından vergi alındığı da gizli bir bilgi değildir. İşin aslından habersiz bazıları, bunu padişahlardan ilkinin dindarlığına, diğerinin de şaraba düşkünlüğüne bağlamışlar; hatta kendisine Sarhoş Selim demişlerdir. Yangında yanıp tekrar yaptırdığı saray hamamını gezerken tansiyonu düşüp kaymış ve beyin kanamasından vefat etmişti. Buna rağmen, "Sarhoş halde hamamda  kız kovalarken öldüğü" bile söylenip yazılmıştır. Halvetî tarikatına bağlılığı ile bilinen Sultan II. Selim'in dindarlığı Selimiye Camiini yaptırmasından bellidir. Ayasofya camiini de esaslı tamir ettirmişti. Zaten nevzuhur tarihçimiz de padişahın içki içtiği halde beş vakit namazını kıldığını; sonradan şeyhinin telkiniyle içkiye tövbe ettiğini; hatta ölürken kendisine verilen ilacı; içinde içki vardır diye reddettiğini de yazıyor.

Amansız içki ve tütün yasağıyla meşhur Sultan IV. Murad da içki içmediği halde, mübtelâ olduğu gut hastalığının ağrılarını hafifletebilmek için hekimbaşı tarafından verilen afyon hülâsalarını (morfin) alırdı. Bu da kendisinde halsizlik ve uyuşukluk yapardı. Sendeleyerek yürüdüğünü birkaç defa görenler padişahın içki içtiğine hükmetmekten çekinmemiştir. Babası gibi Üskürdarlı Aziz Mahmud Hüdâî'ye bağlıydı. Selden yıkılmış olan Kâbe-i Muazzama'nın bugünki binâsını yaptırmış; Karaköy Arab Câmiini harab bir binâ iken şimdiki hâle getirmiştir.

Nevzuhur tarihçiler, yaptıkları istatistiklerle, Sultan II. Mahmud'un içkiye en düşkün padişah olduğuna karar vermişler. Halbuki Osmanlı Devleti'ni mutlak felâketten kurtararak âdetâ yeniden kuran bu padişahın da dindarlığına çok deliller vardır. İstanbul'daki bütün Sahâbe-i kiram kabirlerini bulup yaptıran, öte yandan Tophâne'de zarif Nusretiye Câmiini, Eminönü'nde Hidâyet Câmiini, Üsküdarda Adliye Câmiini, Arnavudköy'de Tevfikiye Câmiini inşâ ettiren
O'dur. Vehhâbîleri işgal ettikleri Hicaz'dan çıkararak Hazret-i Peygamber'in kabri üzerine yeşil kubbeyi yaptıran O'dur. Hele Medine'deki Hücre-i Seadete hediye gönderdiği altın şamdan münasebetiyle yazdığı ve "Şemdan eyledim ihdâya cür'et yâ resûlAllah.." diye başlayan na'tta Hazret-i Peygamber'e olan sevgisini çok içli ve edebî biçimde terennüm etmiştir. Ağır verem hastası iken, Çamlıca'da kızkardeşinin köşkünde fenalaşmış, "Beni bir câmiye kaldırın da, bari orada vefat edeyim" demiştir. Yeniçeri Ocağı'nı ve bununla organik bağı sebebiyle Bektaşî tekkelerini kapattığı için malum dedeler tarafından "Gavur Padişah" diye anılmış; yeni düzende yemleri kesilenler de bu hakaret sözüne dört elle yapışmıştı. İçki içtiğini de muhtemelen yine bunlar uydurmuştur.

Sultan Mahmud'un içki içtiği söylenen oğlu Sultan Mecid ise Medine'de Mescid-i Nebevî'nin bugünki hâlini yaptırmış; Kâbe-i Muazzamaya kâşî tuğla döşetmiş; Hırka-ı Şerif, Dolmabahçe, Ortaköy, Teşvikiyye gibi zarif câmiler binâ ettirmişti. Hasta yatağında iken Medine halkından gelen mektubu hürmeten ayağa kalkıp dinlediği meşhurdur. Üstelik Nakşî meşâyihinden Yanyalı İsmet Efendi'ye bağlıydı. Türbesinin Sultan Selim câmii avlusunda, ama Sultan Selim'inkinden daha alçak yapılmasını istemiş; Yanyalı İsmet Efendi tekkesi müridlerinin her Cuma gecesi türbesinde hatm-i hâcegân yapmasını vasıyet etmişti. Bu nâzik ve içli padişah, yine de iftiralardan kendisini kurtaramamıştır. Hele zamane bir tarihçisinin gözüyle görmüş gibi padişahın sarhoş olup hammallar tarafından küfeye konup saraya getirildiği sözüne ne denir! Sultan Mecid, içki içseydi, bunu müptezel şekilde yapmayacak kadar nâzik bir insan idi.

Yakışıklılığı, nazik ve demokrat tavırları ile modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarları andıran Sultan V. Murad ise, amcası Sultan Abdülaziz'in feci ölümü üzerine ağır bir depresyon geçirmiş; şuuruna halel geldiği için tahttan indirilmişti. Bu halde bulunan bir insanın fiillerinden mesul tutulamayacağı âşikârdır. Kaldı ki kendisinin içki içtiği rivayeti, sağlam kaynaklarda geçmez. Nevzuhur tarihçinin de yazdığı gibi merhum Sultan Reşad içki içmezdi. Fakat keşke içki içseydi de, iktidarı İttihatçılara bırakmasaydı. Koca imparatorluk sayelerinde yıkıldı.

Hele, Üsküdar Yeni Câmiini ve şehrin iki yanında çok zarif iki çeşme inşâ ettiren, hattatlığıyla meşhur Sultan III. Ahmed ile Nuruosmaniye câmii inşaatını başlatan, Rumelihisarı, Kandilli, Yeraltı, Beşiktaş Arab İskelesi, Üsküdar Mahmudiye, Defterdarkapı sı, Tulumbacılar Odası, Yalıköşkü câmi ve mescidlerini yaptıran Sultan I. Mahmud'un içki içtiğine dair hiç delil yoktur. Gelin görün ki yazar, Sultan Ahmed'in  hangi balkonda hangi yastığa dayanarak kiminle rakı içtiğini, gözüyle görmüşcesine anlatıyor.

Günlük hayatı neredeyse saniyesi saniyesine malum bulunan Sultan Hamid'in içki, hatta rom içtiği bilinmiyor. Ama dinî hassasiyetinde hemen herkes müttefik. Zevcesi Behice Kadınefendi, padişahın helâdan çıkıp banyoya gidene kadar abdestsiz yere basmamak için teyemmüm edecek derecede dindar olduğunu söylemiştir. İttihatçılar, II. Meşrutiyet'i müteakip, Sultan Hamid'i halkın gözünden düşürmek için neler söylemediler. . Abdullah Cevdet, "Sultan Hamid hakkında yüz yalan uydurdum. Bazısına kendim de inandım" demekten kendisini alamamıştır.

Nevzuhur tarihçinin kaynağına göre, "Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan Bayezid-i Veli, komutanları ve vezirleriyle arada sırada ıyş ü nûş ederlerdi. Hatta Bayezid-i Veli, Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'yı ışret sırasında katletmişti". Yazar ıyş ü nûş kelimesini içki âlemi; ışret kelimesini de içki diye tercüme etmiş. Sultan IV. Murad'ın şeyhülislâmı Zekeriyazâde Yahya Efendi'nin "Mescidde riyâmişler etsin ko riyayı/Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai" beytini yazarak "Eee, şimdi bu şiiri nasıl değerlendireceğ iz?" diyor. Divan edebiyatından ve tasavvuftan biraz anlayan, bunu değerlendirmekte zorluk çekmez. Şair ve tarihçilerin kullandığı ıyş ve ışret, sâki ve bâde gibi kelimeleri şahid gösterip de bu hükmü vermek tamamen hatâlıdır. Divan şiirinde meyhane tekkeyi; sâki sevgiliyi ve şeyhi; bâde ve şarap ise ilahî aşkı sembolize eder.

Iyş, yaşamak; ışret, eğlence ve cümbüş demektir. İkisi de arapçadır. Eğlenmek illâ içki içmekle mi olur? Eşi dostuyla dinin izin verdiği şekilde eğlenmek yasak değil ki. Buna da ıyş ü ışret deniyor. Nûş, farsça içmek demek. Su için de kullanılır, şerbet için de. Dôlu eski türkçede içine su karıştırılan su dışındaki içecekleri anlatır. Ayrana da dôlu denirdi. Hatta Bursa'da askere ayran yapıp verdiği için Dôlu baba diye bilinen bir evliyânın kabri vardır. Sâki yalnızca içki dolduran değil, su veren kimse için de kullanılır. Zaten sâki, arapça sulayan demektir. Arapçada da "şarap" şürb edilen, yani içilen şey demektir. Şerbet, çorba, meşrubat, şurup gibi kelimeler hep aynı köktendir. Kur'an-ı kerimde içilmesi yasak olan hamr'dır. Fermantasyona uğramış içki demektir. Biz bugün buna şarap diyoruz. Ama eski metinlerde "şarap" içilecek her şey için kullanılır. Lisanını ve kelimelerini bilmeden bir devir hakkında rastgele hüküm vermek ne kadar hatâlı!

Üstelik İslamiyette üzüm ve hurmadan yapılan şarap ve bundan elde edilen alkol kesinlikle haram olan bir içkidir. Bunun dışında bazı alkollü içkiler vardır ki kimi âlimler bunların ilaç ve ihtiyaç için sarhoş etmeyecek mikdarını içmeye cevaz vermiştir. Rom da bu kabildendir. O halde neyin ne için içildiğini bilmeden ahkâm kesmemek lâzım.

Peki bu iddiaların maksadı ne olabilir? Muhtemelen muhafazakâr çevrelere mesaj verilmek isteniyor. Nasıl bir mesaj? İki ihtimal var: Birincisi, "Sizin çok övdüğünüz Osmanlı padişahlarının hâline bakın! İçki içerlermiş. Demek ki iyi insanlar değilmiş. Dolayısıyla temsil ettikleri değerler de böyleymiş. Gerçeği öğrenin!". İkinci ihtimal, "Bakın, dindarlıkları herkesçe malum olan Osmanlı padişahları bile içki içmiş. O halde siz de inad etmeyin, yolunda olduğunuzu söylediğiniz padişahlar gibi yapın!" Görülüyor ki bunlar abesle iştigalden başka bir şey değil. Her şey biraz da Osmanlı padişahlarını her istediğini yapabilen Avrupa krallarına benzetmekten kaynaklanıyor. El-insaf!

Son devir ulemâsının büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Efendi hazretleri dermiş ki: "Osmanlı padişahları, kendilerinden önceki hükümdarlar gibi değildir. Hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır." Sevdiği ve büyük bildiği atalarına hakaret edilmesi, insanları incitmez mi? O halde müslümana düşen hüsnü zan etmektir. Kendilerini savunacak durumda olmayan tarihî şahsiyetler hakkında ileri geri konuşmak insana yakışmaz. Hele dedikodu ve iftirâdan kaçınmak, sadece dinî değil, herkesin uyması gereken ahlâkî bir vecibe olduğu unutulmamalıdır.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bugün bakanlar kurulunda sağır-dilsiz memurlar vazife yaparlar. Devlet işlerinin mahremiyetinin muhafazası için bu usul yerinde görülmüştür. Ama bunun da çok eskiye giden bir mazisi vardır.


Saraydaki bir bîzeban

ŞİMDİ OLSA SESSİZ SİNEMA OYNARLARDI..

Dilsizlere, daha ziyade farsçada aynı manaya gelen bîzebân denirdi. Saray’da padişahın çalışma ofislerinin bulunduğu iç kısımda, yani Enderûn’da Fâtih Sultan Mehmed zamanında istihdam edilmeye başlandı. XVII. asır sonlarında Enderûn koğuşlarında dilsizlerden on tane vardı; ama zâbitliğe (subaylığa) çıkamazlardı.
Bunların anlaşmak için kendilerine mahsus işaretleri ve el hareketleri vardı. Bunlara “dilsiz dili” denirdi. Bütün saray halkı bu dili öğrenmişti. Padişahın huzurunda konuşmak ayıp sayıldığı için saraylılar bu dille anlaşırlar, hatta başka zamanlarda bile bu dille birbirlerine hikâyeler anlatırlardı. Dilsiz dili sarayda neredeyse moda olmuştu.

Sağır-dilsiz görevliler Tanzimat’ın ilanından sonra kurulan meclislerde ve Heyet-i Vükelâ denilen bakanlar kurulunda da kullanıldı. Devletin son günlerinde bile Bâbıâli’de dört tane emektar dilsiz kalmıştı. Bunlar senelerden beri heyet-i vükelâda hizmet etmişti. Tarihî vak’aları, meşhur simaları, kendilerine mahsus işaretleri ve hoşsohbet adamları gölgede bırakacak ifadelerle hikâye ederlerdi. Bunlarla anlaşabilmek için sadrâzam ve nâzırlar ile maiyetlerindeki sivil ve askerî memurlar, bunların şifreli dilini öğrenmek mecburiyetinde idiler. Bugün de meclis ve bakanlar kurulu toplantılarında sağır-dilsiz memurlar hizmet etmektedir.

KÜTÜPHANE CÜCELERE EMANET

Bîzebanlar, son derece hassas ve zeki kimselerdi. Hâfızalar çok güçlüydü. Şahit oldukları hâdiseleri en ince teferruatına kadar büyük bir zevkle dinletirlerdi. Bu vak’alara ait meşhur şahsiyetleri tek bir işaretle mükemmel surette karikatürize etmekte ve canlandırmakta emsalsiz birer sanatkârdılar.

Sözgelişi, sağ ellerini parmakları açık tuğ gibi başlarına götürdüklerinde padişahı, sağ ellerini yumup başparmağı “birinci” der gibi dimdik yukarı kaldırdıklarında sadrâzâmı kasdettikleri anlaşılırdı. Şeyhülislâm demek isterlerse, sağ kollarının yenlerini tutup sol eli arşınlar gibi aşağı doğru indirirler ve şeyhülislâmların giydikleri cüppelerin diz kapaklarına kadar uzanan yenlerini tasvir ederlerdi. Ayrıca bu hareketten sonra sağ elin şahadet parmağını başlarının üzerine sarık sarar gibi birkaç kere dolaştırırlardı. Harbiye Nâzırı sağ kolu silah omuza edilinr gibi şiddetle kaldırarak sol omuz üzerine koymak suretiyle tarif edilirdi. Sağ elin ayası yukarı gelmek üzere bu elle ufkî (yatay) olarak tutulup üzerine yelken gibi üflenirse bundan Bahriye Nâzırı’nın kasdedildiği anlaşılırdı. Dâhiliye Nâzırı’nın işareti, sağ eli boş, böğün üzerinde uğuşturur gibi dolaştırmak ve vücudun iç uzuvlarını hatırlatmaktan ibaretti. Hâriciye Nâzırlığı, ecnebilerle ve Avrupa devletleriyle alâkadar bir makam olduğu için, iki elin şahadet parmaklarına birbirileri üzerine çaprazvâri konarak bir haç şekli verildikten sonra bu haç işaretini alnın ortasına getirmek suretiyle Hâriciye Nâzırı denmek istenirdi. Adliye Nâzırı’nın işareti bir terazi tutar gibi, polis müdürününki iki bilek yan yana getirilerek kelepçelenmiş vaziyette idi.

Bir de cüceler vardı. Bunlar Enderun’daki Seferli Odası’na mensup idi. Daha ziyade bedenî mükemmeliyet gerektirmeyen işlere bakarlardı. Meselâ Enderûn’da hâfızülkütüblük, yani kütüphâne memurluğu yaparlardı. Kabiliyetli olanları pars kethüdâlığına yükselerek ülkedeki hastahânelerin gelir ve masraflarına bakardı. Hoş sohbeti, tatlı dili, hatta umumî kültürür ile padişahın nedimi demek olan musâhibliğe çıkanları da vardı.



1992-95 yılları arasında Bosna’daki savaşta 3 milyonun 1 milyonu göç etti. 250 bin Müslüman katledildi. 1992 öncesi Bosna- Hersek’te Müslümanlar çoğunluk idi. Katliam ve göçlerle Müslümanlar yüzde 50’nin altına düştü. Şu anda Müslümanlar yüzde 45, Sırplar yüzde 31’dir. Ülkede Müslüman ve Osmanlı havası hakimdir. Bosna’ya ve Balkanlar’a İslamiyet Osmanlıdan önce geldi ve Osmanlının adaleti ile çoğaldı. Bosna Başmüftüsü Mustafa Çeriç yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Biz bu topraklarda ne azınlık ne de göçmeniz. Bu toprakların sahibiyiz ve biz Müslümanız.” Aliya İzzetbegoviç 27 Mart 1990 tarihinde Demokratik Hareket Partisini (Stranka Demokratske Akenje) SDA kurdu. Böylece Bosna Hersek’te sosyal demokratikleşme süreci başlamış ve çok partili sistemle tanışılmış oldu. 18 Kasım 1990 tarihinde yapılan ilk çok partili seçimlerde parlamentodaki toplam 240 milletvekilliğinden 86’sını, Bosna Hersek Cumhuriyetinin Başkanlığını ve 7 üyeliğin 3’ünü kazandı. Seçimler sonunda Demokratik Hareket Partisi SDA ve Hırvat Demokratik Birlik Partisi (Hrvatska Demoknatska Zayednica) HDZ ve Sırp Demokratik Partisi (Sırpska Demokratska Stranka) SDS koalisyon hükümeti kuruldu. Ancak tamamen birbirinden farklı üç görüş sebebiyle hükümet hiçbir zaman görev yapamadı. Sırp lideri Miloseviç ile Hırvat Cumhuriyeti Başbakanı Franjo Tudjman, Bosna-Hersek’i bölmek için gizlice anlaştı. 29 Şubat ve 1 Mart 1992 tarihinde referandum yapıldı. Referanduma yüzde 63 katılım oldu. Ve halk Bosna Hersek’in özerkliği ve bağımsızlığına oy verdi. Avrupa Birliği Bosna Hersek’in bağımsızlığını 6 Nisan 1992’de kabul etti.
Bosnalı Sırpların lideri ve savaş suçlusu Karadziç ile Sırbistan lideri referandumu ve bağımsızlığı kabul etmediler. Miloseviç ve Karadziç Bosnalı Müslümanlara askerî saldırıya geçtiler. Bosna Hersek Cumhuriyeti, ordusunu ve savaş hükümetini kurma kararı aldı. 2 Mayıs 1992’de Lizbon’da yapılan barış görüşmelerinden dönen Aliya İzzetbegoviç, Başbakan Yardımcısı Zlatko Lagumdziza ve tercüman Sabina, Saraybosna Havaalanında tutuklanınca savaş başladı. Bosna Hersek’e yapılan saldırılarda hastahaneler, morglar, mezarlıklar, caddeler hatta Kovaçi Parkı cesetlerle doldu. Aliya İzzetbegoviç gizlice orduyu silahlandırdı. Müslümanlar yeniden Bosna Hersek’e hakim olunca 1 milyon kişinin Bosna- Hersek’i terk etmesine en az 250 bin Müslümanın katline seyirci kalan ABD devreye girdi ve 21 Kasım 1995 tarihinde Dayton Anlaşmasının imzalanması ile savaş sona erdi.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
8 Cemaziye'l-Ahir 1439
Miladi:
24 Şubat 2018

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter