Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan II. Murad, şehzade Alaaddin Çelebi'nin vefat etmesi üzerine son derece üzüldü ve devlet işlerini on iki yaşındaki oğlu Sultan Mehmet'e bırakarak Manisa'ya çekildi. İşte bu gelişmeler Macar kralı Ladislas içi bir vesile oldu. derhal Osmanlılarla yaptığı antlaşmayı bozan Ladislas, savaş hazırlıklarına başladı. Haçlı ordusu Kasım ayının dokuzuncu günü Varna şehrine girdi. Müttefikler ordusunun saldırı hazırlıkları yaptığını haber alan Osmanlılar ise derhal bir harp meclisi topladılar. Bu mecliste Sultan Murad'a mektup yazılmasına karar verildi. Bu mektupta Sultan Murad'a derhal tahtına çıkmasının gerekliliğinden bildirilmişti. Sultan Murad ise mektupa şöyle cevap veriyordu; "Oğlumuz Sultan Mehmed'e hilafet makamını ve saltanat tahtını devretmekten maksadımız, bundan böyle istirahat etmekten ibarettir. Padişahlık kendine lazımsa din ve devleti korusun!"

osmanlilar.gen.tr

Bunun üzerine Sultan Mehmed ikinci bir mektup yazarak şöyle dedi; "Cihan sultanlığı kendisine ait ise, tahtının başına gelip düşmana ders vermesi farzdır. Yok padişah biz isek verilen emre uymak üzerlerine elzemdir!" Bunun üzerine derhal harekete geçen Sultan Murad topladığı 40.000 kişilik ordusu ile Edirne'ye hareket etti ve Rumeli'ye geçti. Süratli bir emirle ordu savaş meydanına yani düşmanın daha önceden geldiği Varna önlerine geldi. Bu sırada Osmanlı ordusu yaklaşık 100.000 kişiyi bulmaktaydı ve savaş düzeni tıpkı Niğbolu Savaşı'ndaki düzene benzemekteydi. Savaşın başlamasıyla iki orduda birbirlerine şiddetli hücumlarda bulundular. Bir ara müttefikler ordusu üst üste birkaç başarı kazandı. Bu arada Macar kralı Ladislas da savaşın kesin sonucunu kendisi belirlemek için 500seçkin askeriyle yeniçerilere doğru ilerlemeye başladı. Bir anda bu kuvvetin etrafını saran Yeniçeriler birçok düşmanı öldürdüler. Ayrıca Koca Hızır adında bir yeniçeri Macar kralı Ladislas'ın kellesini keserek padişaha getirdi. Kesik kelleyi bir mızrağa taktıran padişah onu tepeye astırdı. Bunu gören birçok düşman askeri de kaçmaya başladılar. Böylece Osmanlılar yeni bir zafer kazanmış oldular.


Savaş yıllarındayız... Bir Kurmay Yüzbaşı olan Kemal Bey, Çanakkale cephesinde ağır yaralanmıştır... Doktorlar derhal ameliyat edilmesini isterler. Kemal Bey, askerlerinin kollarında ameliyat mahalline götürülürken kendine gelir ve hemen şu emri verir: -Beni hemen tümen karargâhına götürünüz! O sırada karargâh çadırında şiddetli bir tartışma yaşanıyordu. Yüzbaşı Kemal Bey çadıra getirildiği sedye içerisinde âdeta yaralarının acısını unutmuş, bu şiddetli tartışmanın sonucuna kulak kesilmişti... “Aman geri çekilmeyin!” Derken subaylardan biri ilk hattaki siperlerin boşaltılmasını teklif etti. Bu teklif çadırda yankılanır yankılanmaz yaralarından oluk gibi kan akan ve bunun tesiriyle yüzü gözü sararmış ve solmuş olan ve adım adım ölüme yaklaşan Kemal Bey başını sedyeden kaldırdı ve şöyle haykırdı: -Aman geri çekilmeyin! Tartışma devam ediyordu. Yanında bulunan neferlerden birine; -Bir ezan okur musun, dedi. Kemal Beyin bu emri üzerine asker yüksek sesle ezan okumaya başladı. O anda çadırın içindeki hava daha bir ulvileşiyor ve çadırdakilerin gözlerinin kenarlarında damlacıklar birikiyordu. Arkadaşlarına döndü ve; -Bu ezanların susmasını ister misiniz? Ey aziz kardeşlerim, diye sordu. -Hayır elbette hayır, diye cevap verilince; -Öyleyse hazırlanın ve sakın cepheyi geriye çekmeyin, dedi. Karargâh çadırında karar verilmişti. Hiçbir siperde geri çekilme harekâtına girişilmeyecek, eldeki topraklar son askerimize kadar savunulacaktı. Yüzbaşı Kemal Bey, bu karar sonrasında başını huzur içinde yeniden sedyesine indirdi. Az önce vatan müdafaası ve buraları düşmana kaptırma endişesi ile iri iri açılan gözler şimdi yeniden kapanmıştı. Çevresindeki askerler telaşla sedyeyi sırtlandılar ve sargı yerine doğru yollandılar... “Salihler arasına dahil eyle” Yüzbaşı Kemal Bey çok kan kaybetmişti. Her geçen saniye sanki bu dünyadan biraz daha kopuyordu. Soğanlı Dere’nin üstünden Behramlı köyüne gelmişlerdi ki Kemal Bey işaretle bir yudum su istedi. Az önce ezan ve vatan sevgisiyle haykıran bu mübarek dudaklardan şimdi son sözler dökülüyordu; “Ey Rabbim beni Müslüman olarak öldür ve salih insanların arasına dahil eyle...” Bunları söyledikten sonra ruhunu teslim etti…


Çanakkale muharebelerinde 250 bin vatan evladı şehid düştü. İşte bu muharebelerde kahramanca savaşarak şehid düşen vatan evladlarından biri de Muallim Hasan Ethem Bey’dir. İşte onun da, vefat etmeden önce annesine yazdığı mektup: “Şanlı Türk annesi!..” “Valideciğim! Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihatâmiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım... Şu anda bu güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Davudî sesli yiğit bir er, ezan okuyordu. Dünyanın bütün dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi açtım ve; “Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halık’ı!.. Sen bütün bunları bizlere verdin. Yine bizlerde bırak! Böyle güzel yerler ve şu nimetler, senin yüceliğini tasdik eden bizlere ait olsun. Allah’ım! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri, Senin ism-i celalini İngiliz ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde Sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını (zaten kahrettin ya) bütün bütün mahveyle!” diyerek dua ettim ve kalktım. Anneciğim, diğer oğlun Halid de benim gibi güzel yerlerdedir. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor! İnşaallah düşman askerlerini kahreder de zaferle yanına döner ve düğünümü yaparız olmaz mı? Valideciğim, bizleri dualarından unutma! Allah senden razı olsun... Oğlun Hasan Ethem...” Hikmet Recep Hikmet Recep isimli gönül ehli bir erdir. Bir muharebede ağır yaralandı ve artık kurtulamayacağını anlayınca, köyündeki hanımınaverilmek üzere bir şiir söyledi ve yanındaki arkadaşı da yazdı. Sonra da ruhunu teslim etti. İşte o şiir: Sevdiğim, okurken yazımı sakın,/Gözünden şimşekler çakmasın e mi?/Dördüncü yaram pek kalbime yakın,/Kirpiğin elmaslar takmasın e mi?/Cerrahlar şaşıyor derin yarama,/Tarlada, gayri hiç beni arama,/Saçını düzeltip n’olur tarama, /Yıldızlar boyuna bakmasın e mi?..


Şiran ilçesinden Yetimoğlu Mustafa’nın oğlu Üsteğmen Zahid, (Mülâzim-i Sani Zahit Efendi) Çanakkale’de şehit olan kahramanlarımızdan biridir. Vefatından önce hanımına yazdığı mektubu ibretle okuyalım: “Eşim Hanife Hanıma...” “Aziziye (Pınarbaşı) ilçesinin Kılıç Mehmet Bey Köyü’nden Ahmet Efendi kızı eşim Hanife Hanıma... Bugünlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Sevgili vatanımızı savunmaya gidiyoruz. Gidip de gelememek, gelip de bıraktıklarımı bulamakak var. Böyle olmakla beraber her muharebeye giren ölmez. Fakat eğer ben ölürsem sakın gam yeme... Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasib etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği takdirde elbette ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var: Birincisi benim için kat’iyyen ağlama... İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan “mehr-i muaccel” ve “mehr-i müeccel”ini al, üst tarafı ile bana bir mevlid-i şerif okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma...” Zarftan çıkan bir demet saç!.. Ayrıca mektubun içinden kırmızı kurdeleye bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliğibunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir. İşte o zaman herkes Zahid’in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında çoluk çocuk düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir. Zahid Üsteğmen, 9 Ocak 1916’da şehit olur. Bu kahraman, Çanakkale Savaşının son şehitlerindendir. Üsteğmen Zahid’in mezarının yeri bilinmemektedir. Ancak o da; Çanakkale Savaşı’nda can veren binlerce yiğit Türk evladıyla beraber gönüllerde yaşamaktadır…


Teğmen Muzaffer’in alayında kamyon ve otomobil lastiği ile diğer birtakım malzemelere ihtiyaç vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. Muzaffer Teğmen, becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karagâh, gerekli malzemenin temin ve mübâyaasına onu memur etti... Muzaffer Teğmen, hemen yola çıktı ve aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’de bir Yahûdi’de istediklerini buldu. Malzemeyi bulmuştu, fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lâzımdı. Tüccar Yahûdi’ye dedi ki: Yahudi, malları hazırlatmıştı! -Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale’ye kalkıyor, yetişmem lâzım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin... Ertesi sabah Teğmen Muzaffer, ezan vakti Yahûdi’nin kapısındaydı. Tüccar, malları hazırlatmıştı. Muzaffer, yüz liralık kâğıt para verdi ve hızla oradan ayrıldı... Üç gün sonra Yahûdi, elindeki parayı bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar, zira elindeki para sahte idi!.. Teğmen Muzaffer evrâk-ı nakdiyenin basımında kullanılan kâğıdın aynısını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefâsette taklit para yapmıştı. O devrin hakiki paralarının üzerinde yazılar arasında bir de şöyle ibâre bulunurdu: “Bedeli Dersaâdette altın olarak tesviye olunacaktır.” Teğmen Muzaffer yaptığı taklit parada bu ibâreyi şöyle yazmıştır: “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır!” Onun burada “altın” dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi. Sahte paraya gelince... Bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı... Sina cephesine gitti... Muzaffer Teğmen, Çanakkale’den sonra birliğiyle beraber Sina cephesine gitti. Burada (Gazze’de) şehid düştü. Şehadetinden biraz önce arkadaşı Faik Bey’e yazdığı mektubunda şunları söylüyordu: “Son muharebede kolumdan yaralandım. Bundan dolayı madalya ile mükafatlandıracaklar. Fakat kol ve bacaklarını harp meydanlarında bırakanları madalya ile mükafatlandırmaları ne kadar yerindeyse, benim gibi hafif bir yara alanı madalyaya layık görmeleri o kadar yersizdir. Birazdan tekrar muharebeye gireceğiz. Tek arzum, bütün madalyalardan daha kıymetli rütbe olan şehadet ile mükafatlandırılmamdır.”


Çanakkale Savaşları’nın, bir Türk Destanı olduğu doğrudur. Çünkü, bu savaş, Türk tarihinin gurur veren bir mücadelesidir. Dünya tarihindeki en ünlü savunma savaşlarından biri kabul edilir ve Avrupa ile dünya tarihinde önemli bir yer teşkil eder... Düşman donanmasının Gelibolu ve Anadolu sahillerinde yeri göğü inlettiği günlerdir... Çanakkale muharebelerinde kumandanlık etmiş, yaralanmış emekli bir subay o günleri, hatıratında şöyle anlatıyor: Top seslerini bastıran naralar!.. “Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar süren savaş, üstünlüklerine rağmen yine zaferimiz ile neticelenmek üzereydi. Gözetleme yerinde muharebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmetçiklerin ‘Allah Allah’ nidaları ufku titretiyor, bu müthiş haykırışlar, top seslerini bile bastırıyor gibiydi... Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş yüzünde müthiş bir ıstırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o her şeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isabetle hemen hemen tamamen kopacak hale gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymakta idi... “Kolumu kes kumandanım!” Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıstırabını yenmeye çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı: -Şunu kesiver kumandanım! dedi. Bu üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade ediyordu ki, gayri ihtiyari çakıyı aldım ve derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürperten vazifeyi yaparken de; -Üzülme Ali Çavuş, Allah sağlık versin! diye moral vermeye çalışıyordum... Çok geçmeden Ali Çavuş, yalnız elini değil, vatan uğruna fani vücudunu da feda etti. Gözlerini hayata yumarken de; ‘Vatan sağ olsun! Allah imandan ayırmasın!.. Canım vatana feda olsun!..’ cümlelerini tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü haline gelmişti...”


Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi (1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli (tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi, Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır.Bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversite lerinde tahsildeyken, birbir leriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir. Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini (Mehmet Muzaffer’in Destanını) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. (Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetler den ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir" yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de şehit düşmüştür Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozca ada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’deki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cepheleri ne sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübaya lar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler. O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’ de bir Yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşma ya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam Yarbay’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan, “Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :“Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git, insanı günaha sokma para mara yok!”Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay’ın ihtiyacı vardı. Elindeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı... Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu. Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:“Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam. Gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...” Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti. “Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”Yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime (yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu. Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi. Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyeci lerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:“ Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.” Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi. Sahte paraya gelince...Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi ’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter