Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İSTANBUL’UN FETHİNİN 555. YIL DÖNÜMÜNDE BÜYÜK PADİŞAHI ANIYORUZ
Fatih, tarihte emsaline rastlanmayan meziyetlere sahip büyük bir hükümdardı. İtalya bile birliğini kurmak için onun ordularının yolunu gözlemişti. Tarihte her padişah bir yönüyle ön plana çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim askerlik, Kanuni Sultan Süleyman devlet adamlığı, Sultan II. Abdülhamid diplomasideki maharetleri ile tanınmışlardır. Fatih Sultan Mehmed ise her sahadaki üstünlüğü ile tanınmıştır. Sadece devlet adamlığı, askerlik ve diplomaside değil, ilim, fen, edebiyat gibi hususlarda maharetini ispat etmiştir. Bu bakımdan Fatih, Avrupa’da bile emsaline az rastlanır tam bir Rönesans hükümdarıdır. Öyle ki bazıları böylesine üstün meziyetlere sahip bir hükümdarın Türk ve Müslüman olamayacağı vehmine kapılmışlardır. Fatih’in aslında Hıristiyan olduğunu, çünki Müslümanlar arasından böyle bir insanın çıkamayacağını söylemişlerdir. Kimileri Fatih’in annesinin Avrupalı olduğunu, üstün vasıflarını, annesinin Avrupaî terbiyesine borçlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hurufî mezhebine mensup olduğunu bile söyleyenler çıkmıştır.

NE GÜZEL KUMANDAN!
Bunlar, Fatih gibi müstesna bir insan yetiştirememe psikolojisinin getirdiği batıl saplantılardır. Fatih Sultan Mehmed, Türklerin şanlı bir boyuna mensup hükümdar bir babadan ve yine soylu bir Türk beyinin kızından dünyaya gelmiştir. Müslüman olarak doğmuş, Müslüman olarak yetişmiş ve Müslüman olarak ölmüştür. Müslümanlığı samimi ve dindar bir müslümanlıktır. Asla mutaassıp değildir. İtikadı düzgündür. Saraya kadar sokulan Hurufîleri cezalandırarak, dinin sâfiyetini korumakta büyük hizmeti geçmiştir. Zamanın en üstün âlimlerinden ders almış; adeta bir İslâm bilgini seviyesine yükselmiştir. Yalnızca dinî hususlarda değil, fendeki mahareti de herkesin malumudur. Havan topunu bulan Fatih’tir. İstanbul Üniversitesinin kurucusudur. Hazırlattığı anayasa ve kanunlar ile devlet teşkilatını geliştirmiştir. Anadolu birliğini kurup, yaptığı fetihlerle devleti imparatorluk hâline getirmiştir. ‘Avnî’ mahlasıyla yazdığı şiirler pek güzeldir.
Ülkeyi donattığı hayır eserleri, âlimlere hürmeti ve hatta menkıbeleşen hayatı, tertemiz şahsiyetine kâfi delil teşkil eder. Hazret-i Peygamber’in “Kostantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” sözüyle methettiği mükemmel bir insandır. Önce olduğu gibi, İslâm tarihinde de İstanbul’un fethine çokları teşebbüs etmiş; ama muvaffak olamamıştır. Bu bakımdan Fatih, daha 21 yaşında iken bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazanmıştır. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. Fatih, İslâm ve Türk tarihinin, hatta insanlığın bir iftihar vesilesidir.

İTALYA’NIN ÜMİDİ
Bizans ve Pontus taçlarını da ele geçirerek bir bakıma Doğu Roma İmparatoru sıfatını kazanan Sultan Fatih, İstanbul’un fethiyle yetinmedi. Hazret-i Peygamber’in “Ümmetim Kayser’in (Sezar’ın) şehrini (Roma’yı) almadıkça, kıyamet kopmaz” sözünü de gerçekleştirmek üzere Roma’nın fethine girişti. Böylece Türkler Avrupa’nın kalbine yerleşecek; Viyana ve sair beldelerin fethi de kolaylaşacaktı. Bu sayede bütün Avrupa Osmanlıların önünde dize gelmiş olacaktı. İtalya’nın fethi, İslâmiyetin de Avrupa’da süratle yayılmasının önünü açacaktı. Belki de tarihin çığırı değişecekti.
Osmanlı ordusu, 1480 yılı Ağustos’unda “çizmenin topuğu” Otranto’yu fethederek İtalya yarımadasına ayak bastı. O zamanlar İtalya irili ufaklı devletçiklere bölünmüştü. Bunların içinde en güçlüleri Venedik ve Papalık idi. İtalya’nın en zengin devletlerinden Floransa, Güney İtalya’yı elinde tutan Napoli ile bunun müttefiki olan Aragon krallıklarıyla harb hâlindeydi ve iyice sıkışmıştı. Osmanlı Devleti ise Venedik’i yıkmak için açıktan Floransa’yı destekliyor; hatta burada daimî bir Osmanlı elçisi bulunduruyordu. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, 1455’te Floransalılara Osmanlı ülkesinde rahatça ticaret yapma imkanı tanınmıştı. Bu arada Pera, yani Beyoğlu’nda Floransa’dan gönderilen bir konsolos faaliyetteydi. Her yıl iki-üç kadırga, ticaret maksadıyla bu ülkeden İstanbul limanına gelirdi.
Floransa, zenginlik ve refahını, kendisine büyük ticarî imtiyazlar veren Fatih sayesinde sağlamıştır. Fatih’in İtalya’ya çıkışı da Floransa’nın işine yaramış; hatta Floransa dukası Lorenzo di Medici, Fatih’in resmini taşıyan madalyonlar kestirtmişti. Lorenzo, Fatih’in Güney İtalya’yı fethedeceğini hesaplayarak kendisinin de ileride buna tâbi olacağını; böylece İtalya birliğinin kurulacağını hesaplamıştır. Şurası bir gerçektir ki, İtalyanların çoğu, İtalya’nın Türkler tarafından fethini, en az Türkler kadar arzulamıştır.

VENEDİK TELAŞLI
İtalyanlar, İtalya’da Osmanlı hâkimiyetini, İspanyol kökenli bir hânedanın hüküm sürdüğü Napoli krallığına tercih etmekteydi. Fatih ise, İtalya ile yakından ilgileniyor; İtalyan devletleri arasındaki ihtilafları ise yakından izliyordu. İstanbul’daki İtalyan diplomatlar, sultanın ileride İtalya’yı fethetmeyi planladığını ülkelerine bildiriyordu. Venedik, Osmanlıların Güney İtalya’daki fetihlerini resmen tanımıştı. Nitekim buralar vaktiyle zaten Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na aitti. Bu da Venedik’in Fatih’i aynı zamanda Doğu Roma İmparatoru tanıdığını göstermektedir. Venedik tarafından Fatih’in şerefine basılan üç taçlı madalyonlarda bu husus açıkça görülmektedir. Öte yandan Floransa ile Osmanlı Devleti arasında mükemmel bir münasebet kurulması, Venedik ile bu ülkenin arasını iyice açmıştır.
Sultan Fatih, 1481 yılında muhtemelen Mısır üzerine bir sefere çıktı. Ancak zaten öteden beri gut hastalığından muzdarip padişah, daha seferin başında vefat etti. Bu seferin ardından padişahın İtalya üzerine yürüyeceğini düşünen Venedik, çok endişelendi. Venedik, Papalık’ın da tahrikiyle, Türklerin yarımadaya çıkmasını kendi hakimiyetleri açısından tehlikeli gördü ve engellemeye çalıştımıştır. Bu sebeple Fatih’in, saraya kadar sokulan Venedik casusları tarafından zehirlendiğini söyleyenler vardır.
Bu ölüm derhal Osmanlı ülkesindeki İtalyan diplomatlar tarafından “La Grande Aquila e Morta! (Büyük Kartal öldü)” cümlesiyle Venedik ve kısa bir zaman sonra da Roma’da bulunan Papa’ya kurye gönderilerek bildirilmiş; İtalya’da günlerce toplar atılıp, şenlikler yapılmıştır. Fatih’in vefatıyla, Floransalıların ümitleri ve İtalya’nın birleşmesini hayal edenlerin hayalleri dört asır için suya düşmüştür. Bu zaman zarfında İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlar tarafından işgale uğrayan İtalya, birliğini ancak 1860 yılında sağlayabilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Roma’nın fethini kuzeyden, Viyana üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışsa da, muvaffak olamamıştır.

ÜÇ TAÇ, ÜÇ İMPARATORLUK
Desenini ressam Bellini’nin yaptığı Venedik madalyonunun ön yüzünde cihan padişahının portresi, arka yüzünde de Osmanlı, Doğu Roma ve Trabzon Pontus imparatorluklarını temsil eden üç taç bulunmaktadır.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarihte her padişah bir yönüyle ön plana çıkmıştır. Mesela Yavuz Sultan Selim askerlik, Kanuni Sultan Süleyman devlet adamlığı, Sultan II. Abdülhamid diplomasideki maharetleri ile tanınmışlardır. Fatih Sultan Mehmed ise her sahadaki üstünlüğü ile tanınmıştır. Sadece devlet adamlığı, askerlik ve diplomaside değil, ilim, fen, edebiyat gibi hususlarda maharetini ispat etmiştir. Bu bakımdan Fatih, Avrupa’da bile emsaline az rastlanır tam bir Rönesans hükümdarıdır. Öyle ki bazıları böylesine üstün meziyetlere sahip bir hükümdarın Türk ve Müslüman olamayacağı vehmine kapılmışlardır. Fatih’in aslında Hıristiyan olduğunu, çünki Müslümanlar arasından böyle bir insanın çıkamayacağını söylemişlerdir. Kimileri Fatih’in annesinin Avrupalı olduğunu, üstün vasıflarını, annesinin Avrupaî terbiyesine borçlu olduğunu iddia etmişlerdir. Hurufî mezhebine mensup olduğunu bile söyleyenler çıkmıştır.

Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul’a girişini tasvir eden tablo...

NE GÜZEL KUMANDAN!

Bunlar, Fatih gibi müstesna bir insan yetiştirememe psikolojisinin getirdiği batıl saplantılardır. Fatih Sultan Mehmed, Türklerin şanlı bir boyuna mensup hükümdar bir babadan ve yine soylu bir Türk beyinin kızından dünyaya gelmiştir. Müslüman olarak doğmuş, Müslüman olarak yetişmiş ve Müslüman olarak ölmüştür. Müslümanlığı samimi ve dindar bir müslümanlıktır. Asla mutaassıp değildir. İtikadı düzgündür. Saraya kadar sokulan Hurufîleri cezalandırarak, dinin sâfiyetini korumakta büyük hizmeti geçmiştir. Zamanın en üstün âlimlerinden ders almış; adeta bir İslâm bilgini seviyesine yükselmiştir. Yalnızca dinî hususlarda değil, fendeki mahareti de herkesin malumudur. Havan topunu bulan Fatih’tir. İstanbul Üniversitesinin kurucusudur. Hazırlattığı anayasa ve kanunlar ile devlet teşkilatını geliştirmiştir. Anadolu birliğini kurup, yaptığı fetihlerle devleti imparatorluk hâline getirmiştir. ‘Avnî’ mahlasıyla yazdığı şiirler pek güzeldir. Ülkeyi donattığı hayır eserleri, âlimlere hürmeti ve hatta menkıbeleşen hayatı, tertemiz şahsiyetine kâfi delil teşkil eder. Hazret-i Peygamber’in “Kostantiniyye (İstanbul) elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” sözüyle methettiği mükemmel bir insandır. Önce olduğu gibi, İslâm tarihinde de İstanbul’un fethine çokları teşebbüs etmiş; ama muvaffak olamamıştır. Bu bakımdan Fatih, daha 21 yaşında iken bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazanmıştır. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. Fatih, İslâm ve Türk tarihinin, hatta insanlığın bir iftihar vesilesidir.

İTALYA’NIN ÜMİDİ

Bizans ve Pontus taçlarını da ele geçirerek bir bakıma Doğu Roma İmparatoru sıfatını kazanan Sultan Fatih, İstanbul’un fethiyle yetinmedi. Hazret-i Peygamber’in “Ümmetim Kayser’in (Sezar’ın) şehrini (Roma’yı) almadıkça, kıyamet kopmaz” sözünü de gerçekleştirmek üzere Roma’nın fethine girişti. Böylece Türkler Avrupa’nın kalbine yerleşecek; Viyana ve sair beldelerin fethi de kolaylaşacaktı. Bu sayede bütün Avrupa Osmanlıların önünde dize gelmiş olacaktı. İtalya’nın fethi, İslâmiyetin de Avrupa’da süratle yayılmasının önünü açacaktı. Belki de tarihin çığırı değişecekti. Osmanlı ordusu, 1480 yılı Ağustos’unda “çizmenin topuğu” Otranto’yu fethederek İtalya yarımadasına ayak bastı. O zamanlar İtalya irili ufaklı devletçiklere bölünmüştü. Bunların içinde en güçlüleri Venedik ve Papalık idi. İtalya’nın en zengin devletlerinden Floransa, Güney İtalya’yı elinde tutan Napoli ile bunun müttefiki olan Aragon krallıklarıyla harb hâlindeydi ve iyice sıkışmıştı. Osmanlı Devleti ise Venedik’i yıkmak için açıktan Floransa’yı destekliyor; hatta burada daimî bir Osmanlı elçisi bulunduruyordu. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, 1455’te Floransalılara Osmanlı ülkesinde rahatça ticaret yapma imkanı tanınmıştı. Bu arada Pera, yani Beyoğlu’nda Floransa’dan gönderilen bir konsolos faaliyetteydi. Her yıl iki-üç kadırga, ticaret maksadıyla bu ülkeden İstanbul limanına gelirdi. Floransa, zenginlik ve refahını, kendisine büyük ticarî imtiyazlar veren Fatih sayesinde sağlamıştır. Fatih’in İtalya’ya çıkışı da Floransa’nın işine yaramış; hatta Floransa dukası Lorenzo di Medici, Fatih’in resmini taşıyan madalyonlar kestirtmişti. Lorenzo, Fatih’in Güney İtalya’yı fethedeceğini hesaplayarak kendisinin de ileride buna tâbi olacağını; böylece İtalya birliğinin kurulacağını hesaplamıştır. Şurası bir gerçektir ki, İtalyanların çoğu, İtalya’nın Türkler tarafından fethini, en az Türkler kadar arzulamıştır.

Sultan Fâtih'in İtalya'yı fethini hevesle bekleyen Floransa dükü Lorenzo di Medici

VENEDİK TELAŞLI

İtalyanlar, İtalya’da Osmanlı hâkimiyetini, İspanyol kökenli bir hânedanın hüküm sürdüğü Napoli krallığına tercih etmekteydi. Fatih ise, İtalya ile yakından ilgileniyor; İtalyan devletleri arasındaki ihtilafları ise yakından izliyordu. İstanbul’daki İtalyan diplomatlar, sultanın ileride İtalya’yı fethetmeyi planladığını ülkelerine bildiriyordu. Venedik, Osmanlıların Güney İtalya’daki fetihlerini resmen tanımıştı. Nitekim buralar vaktiyle zaten Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na aitti. Bu da Venedik’in Fatih’i aynı zamanda Doğu Roma İmparatoru tanıdığını göstermektedir. Venedik tarafından Fatih’in şerefine basılan üç taçlı madalyonlarda bu husus açıkça görülmektedir. Öte yandan Floransa ile Osmanlı Devleti arasında mükemmel bir münasebet kurulması, Venedik ile bu ülkenin arasını iyice açmıştır. Sultan Fatih, 1481 yılında muhtemelen Mısır üzerine bir sefere çıktı. Ancak zaten öteden beri gut hastalığından muzdarip padişah, daha seferin başında vefat etti. Bu seferin ardından padişahın İtalya üzerine yürüyeceğini düşünen Venedik, çok endişelendi. Venedik, Papalık’ın da tahrikiyle, Türklerin yarımadaya çıkmasını kendi hakimiyetleri açısından tehlikeli gördü ve engellemeye çalıştımıştır. Bu sebeple Fatih’in, saraya kadar sokulan Venedik casusları tarafından zehirlendiğini söyleyenler vardır. Bu ölüm derhal Osmanlı ülkesindeki İtalyan diplomatlar tarafından “La Grande Aquila e Morta! (Büyük Kartal öldü)” cümlesiyle Venedik ve kısa bir zaman sonra da Roma’da bulunan Papa’ya kurye gönderilerek bildirilmiş; İtalya’da günlerce toplar atılıp, şenlikler yapılmıştır. Fatih’in vefatıyla, Floransalıların ümitleri ve İtalya’nın birleşmesini hayal edenlerin hayalleri dört asır için suya düşmüştür. Bu zaman zarfında İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlar tarafından işgale uğrayan İtalya, birliğini ancak 1860 yılında sağlayabilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman, Roma’nın fethini kuzeyden, Viyana üzerinden gerçekleştirmeye çalışmışsa da, muvaffak olamamıştır.

ÜÇ TAÇ, ÜÇ İMPARATORLUK

Desenini ressam Bellini’nin yaptığı Venedik madalyonunun ön yüzünde cihan padişahının portresi, arka yüzünde de Osmanlı, Doğu Roma ve Trabzon Pontus imparatorluklarını temsil eden üç taç bulunmaktadır.



Fatih fethin olduğu yerde vardır. Yani bir fatihin olması için bir fethin olması icap eder. Fütuhatta fethedenler fatih sıfatını alırken, İstanbul’un fatihi Sultan Mehmed Han, müjdesi kendisinden önce gelen fetihle “Fatih” sıfatını isim olarak almıştır. Başlık bu sebeple “Fetih ve Fatih”.

Şanlı ve şerefli peygamberimizin (aleyhisselatu vesselam) asırlar önce müjdelediği gibi İstanbul muhakkak fetholunacak, Kayserin şehrinde müezzinler ezan okuyup, ganimetler dağıtılacak, bu kutlu müjdeye kavuşanlar güzel komutan ve güzel askerler olacaktı. Tüm İslam hükümdarları bu ideali gerçekleştirmek için, müjdelenen komutan ve askerler olmak için çalıştılar. Defalarca kuşatılan İstanbul da tüm İslam alemi de  kendisinden evvel müjdesi gelen askeri, komutanı bekledi.

Fetih:
857 ‘ de (m.1453) “Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u” diyen büyük hükümdar, başbuğ Sultan Fatih, güzel askeriyle beraber nasibini almaya, İstanbul’u açıp gülzar yapmaya surların önüne geldi. Allahu tealanın takdiri ile fetih müyesser olup, muvaffak oldu. İstanbul’un kalbi Ayasofya’yı cami olarak vakfedip, dünya durdukça cami kalmasını vasiyet etti. Ortaçağa son verip yeniçağı açtı. Temelinde “İlâ-yı Kelimetullâh” olan devleti imparatorluğa dönüştürdü. Konstantiniyye’yi, cihanın en güzel beldesini cihanın en mükemmel devletine merkez yaptı.

Fatih:
Kainatın efendisinin iltifatına nail olan,“Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır” diyen, Trabzon seferinde “Bir Trabzon bunca zahmete değer mi?” sözüne “Bunca zahmet din yolundadır, ahiretde Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur." cevabını veren büyük hükümdar Fatih…

Batılı gözüyle Fatih:
“Sultan Mehmed, çok az gülerdi. Zekâsı, dâimî bir çalışma hâlindeydi. Çok cömertti. Her işte fevkalâde atılgan, hattâ cüretkârdı. Seçtiği hedeflere erişmek için çok ısrar ederdi. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa tahammüllüydü. Kesin konuşur, kimseden çekinmezdi. Zevk ve sefâdan uzaktı. Türkçe, Yunanca ve Sırpçayı çok iyi konuşurdu. Her gün bir müddet okurdu. Roma târihi, başka devletler târihi, Laerce, Tite-Live, Herodot, Quinte-Curce, Papaların, Alman İmparatorları ile Fransa ve Lombardiya krallarının vak’aları okuduğu târihler arasındaydı. Avrupa’daki bütün devletleri tanırdı. Özellikle İtalya’nın coğrafyasını en ince noktasına kadar bilirdi ve bir Avrupa haritasını yanından ayırmazdı. Askerî ve coğrafî ilimlerle isteyerek meşgul olur, araştırmalar, incelemeler yapardı. Tabiiyyeti altında bulunan ülkelerin âdet ve şartlarını devletin ve bölgenin menfaatlerine kullanmakta mahâretliydi.” Zorzo Dolfin

“Sultan Mehmed, ince yüzlü, ortadan fazla uzun boylu, silâhlar kuşanmış, asil tavırlı, çok az gülen, devamlı öğrenmek ihtirâsı ile yanan, cömert ve iyi kalpli, gâyelerine ulaşmakta inatçı bir hükümdârdı. En çok harp sanatına meraklıydı. Her şeyi öğrenmek isteyen zekî bir araştırmacıydı. Sefâhat düşkünlüğü olmayıp, kötü âdetleri yoktu. Harem dâiresinde çok az vakit geçirirdi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Her şarta tahammül gösterebilirdi ve bir cihân devleti peşindeydi.” Langusto

“Türk dünyâsı için Fâtih günümüze kadar, bütün imparatorların en büyüğü olup, beşer târihinde başka her hangi bir şahsın kendisiyle mukâyese edilmesi zordur. O Türk milletine, bütün târihinin en harîkulâde ve en yaklaşılması gayr-i kâbil şâhsiyet olarak takdim edilmiştir. Batı âleminin mukadderâtı, Fâtih Sultan Mehmed’in görünmesiyle sarîh bir şekilde işâretlenmiştir. Kudretli şahsiyeti, büyük Avrupa sâhalarının dış görünüşünü derinden değiştirmiştir. Ortaçağdan çıkarken insanları ve dünyâyı görüş tarzında, Fâtih’in şahsiyeti, zekâları tesir altında bırakmıştır.” Franz Babinger

Abdülhak Hamid’in: "Şâyestedir denilse âlem, senin mezârın /Durmuş başında bekler, bir kavm türbedârın."
diye hitap ettiği Fatih’in ruhunu, idealini, safvetini, haşmetini, ihlasını  anlamaktan aciz bugün “Feth-i Mübin” in  555. yılını kutluyoruz.

Büyük Fatih’ e sonsuz saygıyla fatiha okurken arkasından şöyle dua ediyorum:
 “Ya Rabbi! kılıçlarıyla ülkeleri, güzel ahlakları ile gönülleri fetheden ecdadımıza layık olabilmeyi bize nasip eyle!..”

Arif Nihat Asya’ dan Fatih’in nesline:
“Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan !
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan ....

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!”


Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul kuşatmasının uzamasına üzülüyor, zayıf olan Haliç tarafındaki surların yıkılabilmesi için, gemilerin haliçe geçmesini istiyordu. Bizans'ın, Haliç tarafından da tazyiki için limana girişe mani olan zincirin kırılması denenmişse de başarı sağlanamamıştı. Bunun üzerine ince donanmanın Haliç'e karadan geçirilmesi genç hükümdar tarafından düşünülmüştü. Bizans Rumları arasında da "Gemilerin karadan yüzdürüldüğü görülünceye kadar İstanbul'un zaptının kimseye müyesser olmayacağı" hususunda bir inanç ve anlayış bulunduğundan, kuşatılanların bütün ümitlerini kırmak için bu işe teşebbüs edilmiştir. O sırada, Galata, Cenevizlilerin elinde bulunup ayrı bir kalesi vardı. Bura sakinleri, Türklerle dost olmakla beraber geceleri de Bizanslılara yardım etmekteydiler. Haliç'e denizden girmenin imkansızlığı yüzünden 50-70 kadem uzunluğundaki 15-22 sıra kürekli 70 kadar gemi, 22 Nisan gecesi sabaha kadar Haliç'e geçirildi. Solakzâde bunu

"Himmet-i merdân ile Beşiktaş dedikleri yerden Kasım Paşa deresine doğru, dağ parçası gibi gemilerin altına rugan (yağ) ile terbiye olunmuş kütükler döşeyip, bir rivayette yelkenler açarak yürüttüler ve gemileri birbirine bağlayarak üzerine metrisler koydular"
cümleleri ile anlatır. Bu sevkiyat yapılırken Beyoğlu tepelerine yerleştirilen bataryalar la Haliç'teki Bizans donanması taciz edilip hareketsiz bırakıldığı gibi surların etrafında da bombardımana devam edilip, esas faaliyet, iyi bir şekilde gizlenmiş ti. Sabahleyin 70 parça kadar geminin, Haliç'te yelken açtığını gören Bizanslılar, hayret ve dehşetle bu manzarayı seyre başlamışlardı. Bu şekilde, karadan gemi yürüterek denize indirme tekniği büyük bir başarı idi. Fâtih, bununla da kalmadı, ihtiyaç karşısında büyük dehâsının yeni bir keşfini de ortaya koydu. Havan topları döktürdü. Onların, balistik hesaplarını bizzat yaparak tecrübelerinde bulundu. Beyoğlu sırtlarından ve Galata surlarından aşırma atışlarla Haliç'teki düşman gemilerini batırmaya başladı. Böylece yeni bir cephe açılması ve Bizans'ın her taraftan sıkıştırılması, İmparator'u, en ağır şartları kabul ederek barış teklifinde bulunmaya zorladı. Fakat Fâtih, İmparator'un gönderdiği elçilere: "Ya ben Bizans'ı alırım, ya Bizans beni" diyecek kadar, fetih işinde azimli olduğunu ve teslimden başka bir teklifi kabul etmeyeceğini bildirmişti.Gemilerin Haliç'e indirilmesinden sonra Defterdar ile Kumbarahane İskelesi arasında bin kadar duba üzerine, beş askerin yan yana yürümesine imkân verecek ve top geçirilebilecek şekilde muntazam, sağlam döşemeli bir köprü kurdurdu. O dönem tekniğinin bir harikası kabul edilen bu köprü, Rumların mâneviyatlarını yeniden ve esaslı bir şekilde sarstı.


Koca koca ciltler arasında kaybolan kitap kurtlarından kaç tane kaldı? Nerede o kesekağıdını bile itina ile açıp satır satır okuyan meraklılar? Bırakın ciddi eserleri, edebi metinleri, kıymetli tercümelere rengarenk ansiklopedilere bile bakılmıyor. Şairine uykusuz geceler geçirten şiir kitapları kartvizit gibi imzalanıyor, eşe dosta bedava dağıtılıyor. Vaktimiz çok kıymetli ya, romanların önce son sayfasına bakıyor, finali öğrenip kitabı katlıyoruz.
Lakin...
Lakin insanımız hikaye okumaktan, hikaye dinlemekten hoşlanıyor. Hikaye tadında fizik, hikaye tadında kimya anlatabilmek mümkün mü? Evet, ama tarihe bir başka yakışıyor.
Tarih ve Düşünce Kitapları


Osmanlı sultanlarından İkinci Mehmed Hanın 29 Mayıs 1453’te Bizans İmparatorluğunun başşehrini alması. Türk-İslâm mefkûresinde çok önemli bir yer işgâl eden İstanbul’un fethi, İslâmiyetle birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideâl, bir kızıl elma yâni yüce bir gâyedir. Bu ulvî gâye uğruna önce Araplar, sonra da Türkler, İstanbul surları önünde seve seve can verdiler ve şehâdet mertebesine kavuştular. İstanbul, 1453 târihine kadar birçok defâlar çeşitli millet, devlet ve topluluklar tarafından kuşatılıp, işgâl edildi.
Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem);
“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdâr ve onun askerleri ne güzel askerlerdir.”
hadîs-i şerîfi, bütün İslâm hükümdâr ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini harekete geçiriyordu.


İlk Osmanlı padişahlarının kızlarına hatun denilmekte iken Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren Sultan denilmeye başlanmıştır.  Sultan tabiri Osmanlı Padişahları' nın erkek  evlatlarına, kızlarına, padişah validelerine hatta ailelerine kadar teşmil edilmiştir. Bu ünvanın Padişahların erkek çocuklarında ismin evveline kızların da ise ismin sonuna gelmesi adet olmuştu. Sultan Selim, Sultan Ahmed, Ayşe Sultan, Fatma Sultan vs. gibi. Sultan tabiri yanlız olarak kullanılırsa padişahın kıs çocukları kastedilmiş olurdu. Sultanların kız çocuklarına ise Hanım Sultan denir.
Sultan doğar doğmaz ilk olarak Darüssaade Ağasına haber verilirdi. Ağa, oda lalası vasıtasıyla silahtar ağaya müjdeli haberi gönderir o da padişahın bir kız çocuğu olduğunu sarayda ilan ederdi. Bu haber üzerine enderunda bulunan her oda doğum şerefine üç kurban keserek sultanın doğumunu kutlardı. Bu arada sarayın deniz kıyısında bulunan toplar günde beş defa tekrarlanmak üzere üçer kez atış yaparlar böylece doğum halka ve devlet ricaline duyurulurdu.
Doğum haberini alan Sadrazam ertesi gün divan azalarıyla saraya gelerek padişahı tebrik ederdi. Ziyafete gelenlere türlü maddelerden yapılan nefis şerbetler altın, gümüş ve billur kaplar da ikram olunurdu.

BEŞİK ALAYI
Sultanların doğumlarında bir takım merasimler tertip olunurdu. Bunlardan ikisi Valida Sultan ile Sadrazamın göndermiş oldukları beşik, yorgan ve sırmalı örtü münasebetiyle yapılan beşik alaylarıdır. Çocuk doğunca padişah validesinin evvelce hazırlatmış olduğu beşik, sırmalı püşide denilen örtüsü ve yorganıyla merasim ve alayla Eskisaray' dan Yenisaray' a nakl olunurdu. Törene katılacak ağalara birgün öncesinden kethüda bey ve darüssaade ağası yazıcısı tarafından davetiyeler gönderilir, belirli saat de Eskisaray' da bulunmaları bildirilirdi. Ertesi gün davetliler hazır olduklarında Teşrifatçı, törenin başlaması için işaretini verirdi. Bunun üzerine Valide Sultanın başağası beşiği, yorganı ve örtüyü Eskisaray' dan çıkararak Valide Sultan kathüdasına teslim ederdi. Kethüda Bey de beşiği, Valide Sultan' ın kahvecibaşısına, yorganı ikinci kahveciye, beşik örtüsünü de üçüncü kahveciye teslim ederdi. Kahvecibaşılar kendilerine teslim edilen eşyaları sayıyla alırlar ve başlarının üzerlerine koyarlardı. Bundan sonra harekete geçen alay Beyazıd, Divanyolu ve Ayasofya önünden geçerek Bab- ı Hümayun önüne gelirdi. Çevredeki kalabalık alayı alkışlarla uğurlarken çocuğa ve babasına da uzun ömürlü olmaları için dua ederlerdi. Orta kapıya kadar atlar üzerinde ilerleyen ağalar, burada attlarından inerek iki sıra halinde dizilerek haremin araba kapısı önüne kadar gelirlerdi. Burada kahvecibaşılar beşiği, yorganı ve beşik örtüsünü kapı önünde beklemekte olan Valide Sultan başağasına o da saygıyla alarak darüssaade ağasına teslim ederdi. Darüssaade ağası devraldığı eşyaları harem ağaları ile birlikte içeri götürerek, bu işle görevli kadınlara teslim ederdi. Daha sonra, törene katılan ağalara ve görevlilere rütbelerine göre padişah adına ihsanlarda bulunurdu. Doğumun altıncı gününde ise Sadrazamın beşik alayı töreni düzenlenirdi. Bu alay Valide sultanınkinden daha göz kamaştırıcı ve daha kalabalık olurdu. Bu sırada devlet erkanının aileleri de çocuğu görmek üzere davet olunurlardı. Sadrazam, sultan doğar doğmaz bir beşik, bir yorgan ve bir de beşik örtüsü yaptırır, hepsi de inciler, elmaslar, tırtıllar ve zümrütlerle donanırdı. Doğumun beşinci günü törene katılacaklara davetiyeler gönderilir, belirli bir saat de Paşakapısında bulunmaları istenirdi. Ertesi gün belirlenen saat de Paşakapısı önünde, sadrazamın hazırlanan eşyaları Kethüda beye vermesiyle tören başlardı. Kethüda bey de beşiği baş, yorganı ikinci çuhadara beşik örtüsünü ise mehter başıya verirdi. Bunların eşyaları saygıyla alıp başiları üzerine koymasından sonra mehter takımının çaldığı marşlar ve ilahilerle alay harekete geçerdi. Başlara giyilen renkli kavuklar, sırtlardaki renkli kürkler ve kaftanlar, ayaklardaki sarı ve kırmızı çizmelerve yemeniler beşik alayını yürüyen bir çiçek bahçesi haline getirirdi. Yine binbir emek sarf edilerek hazırlanan çiçek bahçeleri ve şeker kutuları nu renkli sahneyi daha da canlı ve muhteşem bir hale koyardı. Mehterhanenin muazzam ritmi de insanları ayrı bir vecde getirirdi. Alaya katılan ağaların heybetli görünüşleri, ağır başlı yürüyüşleri insana Niğbolu, Kosova, Varna ve Mohaç'tan hatıralar ve manzaralar yaşatır gibi olurdu.Valide beşik alayında olduğu gibi Divan yolundan geçilerek Bab-ı Hümayundan içeri girilir ve araba kapısı önünde alay sona ererdi. Daeüssaade ağası tarafından teslim alınan beşik takımı doğruca padişaha götürülür ve gösterilirdi. Padişah beşik takını gördüktan sonra hareme yollardı. Lohusanın yattığı oda Valida Sultan, Sultanlar, kadınefendiler, ikballer ve davetli kadınlarla dolup boşalırdı. Valide Sultan yanında sultanlar olduğu halde yüksekçe bir divanda otururdu. Misafirler ise peykelere yerleştirilmiş minderler ve yastıklar üzerinde dinlenirlerdi. Sadrazamın gönderdiği beşik takımının gelmesiyle hep birden ayağa kalkarlardı. Beşik takımı odanın ortasına gelince Valide Sultan üzerine bir avuç altın atar onu diğerleri takp ederlerdi. Orada bulunan ebe, dualar okuyarak çocuğu yeni gelen beşiğe koyar ve üç defa sallardı. Sonra çocuğu beşikten çıkararak kucağa alırdı. O zaman davetli kadınlar, getirmiş oldukları değerli taşlarır ve kumaşları beşiğin üzerine koyarlardı. Bunların hepsi ebenin olurdu.Davetli kadınlar haremde üç gün misafir edilirler, cariyelerin de katılmasıyla çeşitli eğlenceler tertiplenir, hoşça vakitler geçirilirdi. Ayrıca davetlilere padişah tarafından hediyeler gönderilmesi de usuldendi.

SULTANLARIN YETİŞMESİ
Sultanların doğumu ile birlikte bir daire ayrılır emrine dadı, sütnine, kalfa ve cariyeler verilirdi. Eğitimiyle annesi, dadısı ve kalfası uğraşırdı. Yürümeye başladıktan itibaren bahçelere çıkar küçük cariyelerle veya aynı yaşdaki çocuklarla dadısının nezaretinde oyunlar oynardı. Sultanlar, dadısız ve kalfasız dışarı hiç çıkamazlardı.
Sultanlar beş veya altı yaşına girdiklerinde irade-i seniyye ile derse başlarlar ve kendileri için tayin edilen hocalardan ders alırlardı. Bed-i besmele denilen ilk derse törenle başlanır ve padişah da hazır bulunurdu. Bazen dersler şehzadeler dairesinde okunurdu. Okumada ilk üzerinde durulan konu, padişahın çocuklarının Kuran-ı kerimi doğru okumalarını temin etmekti. onların Kur'an-ı kerimi tecvide uygun okumaları ve bitirmeleri kendileri ve babaları için büyük bir mutluluğa sebep olurdu. Bu vesile ile bir de hatim töreni tertip ediliyor sultanlara ve hocalarına hediyeler veriliyordu. Sultanlar Kur'an-ı kerimden başka Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya, Arapça ve Farsça dersleri de alırlardı.Sultanların günümüze kadar ulaşan mektuplarından son derece düzgün ve edebi ifadeler kullandıklarını, kelime, cümle ve gramerhatalarının yok denecek kadar az olduklarını görmekteyiz.Sultanlar erkeklerden kaçma çağına geldikelrinde başlarına yaşma örterler ve dışarıya çıktıklarında uygun elbiseler giyerlerdi.

DÜĞÜNLERİ
İlk Osmanlı padişahları kızlarını, genellikle Anadolu beyleri veya onların oğullarına verdikleri gibi kendi maiyetlerinde ki beylere de verirlerdi. Nitekim 1. Murad' ın kızı Melek Hatub, Karamanoğlu Alaaddin Bey' le ; Çelebi Mehmed' in kızı Selçuk Hatun Candaroğlu Kasım Bey' le; Fatih' in kızı Gevherhan Sultan Akkoyunlu Uzun Hasan' ın oğlu Uğurlu Mehmed Bey' le; II. Bayezid' in kızı Aynışah Sultan ise Uğurlu Mehmed' in oğlu Göde Ahmed Bey' le evlenmişlerdir. Ancak osmanlılar Anadolu birliğini temin edince etrafta kızlarını verecek hanedan kalmadığından, sultanları vezirler, kaptan paşalar ve büyük devlet adamlarıyla evlendirmeye başladılar. Padişahların kızlarını Anadolu beylerine vermesi gibi kendi devlet adamlarıyla da evlendirmeleri, duygusal yönden ziyade siyasi idi. Zira sultanları alanların çoğu enderun mektebinden yetişen devşirme devlet adamlarıdır. Bunlar padişaha baba gözüyle bakarlardı. Bir de padişahın kızıyla evlenince hanedanın üyeleri arasına girerek nüfuzlarını da arttırırlardı. bazı yabancı yazarların, padişahların kızlarını korktuğu veya zenginliğini çekemediği paşalarla evlendirdiği iddiası, tamamen uydurma ve hayal mahsülüdür.Padişah kızını evlendirmek isteyince sadrazama bir hatt-ı humayun yazar ve damad olacak şahsın nişan takımlarını yollamasını emrederdi. Uygun görülen adayın, fermanı alır almaz eğer evli ise, sultanlara hürmeten hanımını boşaması adet haline gelmiştir. Ayrıca II. Mahmud zamanına kadar sultanların rızası formalite icabı alınıyordu. Ancak II. Mahmud' dan itibaren durumun değiştiği ve en azından fotoğraflarla birbirini önceden tanıdıkları görülmektedir.
Sultanların nikahları bazan Yeni Sarayda ve bazan da paşa kapısında kıyılırdı. Sultanın vekili darüssaade ağası idi. Damat paşaya da münasi görülen bir vezir vekil olurdu. Nikahı şeyhülislam kıyar ve mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel sultanın derecesiyle mutenasip olurdu. Onaltıncı asır sonlarına kadar nikah yüzbin altın üzerinden kıyılırdı. Sultan nikahından sonra hükümdar namınamerasimde bulunanlara kürk ve hil'atler giydirilirdi. Damat da hil'at giyerdi. Sultanların düğünleri babalarının sağ olup olmadıklarına veya padişahın sevdiği bir kız kardeşi veya yeğeni olup olmayışına göre olurdu. Tabii babaları sağ olan sultanların düğünleri fevkalede mükellef yapılırdı. Damat, böyle bir düğünde pek çok masraf eder, saraya gönderdiği her çeşit mücevherli (yüzük, küpe, bilezik, incili tuvalet aynası ve yine incili gelin duvağı ve hamam nalını gibi) nişan hediyesinden başlayarak bütün düğün masraflarını görürdü. Düğün müddeti muayyen olmayıp onbeş yirmi gün süren düğünler de vardı.Gelin olan sultanın alayı ya kendisinin bulunduğu Eski Saraydan veyahut Yeni Saraydan itibaren tertip edilirdi. Sultan, Osmanlı hanedanına mahsus kırmızı atlas cibinlik içinde olarak araba ile naklolunurdu. Gelin alayında sadrazam, vezirler, devlet erkanı ile düğün münasebetiyle sultanlara mahsus yaptırılan ve Nahl denilen balmumdan yapılmış düğün tezyinatı, alayın önünde giderdi.Sultanın çeyizi, kocasının konağına gitmeden evvel sarayda teşhir edilirdi. Sadrazam ve diğer devlet adamları oraya kendi düğün hesiyelerini de gönderirler, sonra bu çeyiz alayla damadın konağına götürülürdü. Sultan, kocasının konağına geldiği zaman orada zevci ile Kızlar ağası tarafından karşılanır ve koltuklarına girilerek harem dairesinin kapısına götürülürdü. Damadın konağında kadın ve erkeklere ayrı ayrı ziyafetler çekilir ve yatsı namazından sonra davetliler konaktan ayrılırdı. Damat Paşa davetlilerin her birine derecelerine göre birer hediye verirdi. Yine bu sırada darüssaade ağası padişah namına damada bir samur kürk giydirir ve paşayı sultana takdim ettikten sonra çekilirdi. Bundan sonra yenge kadın paşayı odaya sokar, damat paşa odanın bir köşesinde namaz kıldıktan sonra zevcesinin eteğini öper ve sultanın oturması için müsaadesine kadar ayakta dururdu. Şayet damadın memuriyeti hariçte ise düğün için İstanbul' a çağırılır, konak döşer, sultanla evlenir ve sonra vazife ile İstanbul' da kalmazsa yine memuriyeti başına dönerdi. Sultan İstanbul' da kocasının konağında kalırdı.

GEÇİMLERİ
Sultanların maiyyetlerinde padişahın emriyle tayin edilen kethüdaları vardı. Bütün işleri, alış veriş vesaireleri hep bu kethüdaları vasıtasıyla görülürdü. Dul olan sultanların vazife ve aidatları matbah-ı amire ile şehremini tarafından verilmek kanundu. Sultanların hash veya paşmaklık ismi verilen dirlikleri vardı. Bunların bazılarına herhangi bir mukataanın varidatından maaş ve bir kısmına iltizam suretiyle mukataalarda verilmişti. Bu isimler altındaki dirlikler bir mahallin varidatının bunlara tahsisi demekti. Malikane suretiylemukataa, kaydı hayat şartıyla verilen dirlikti. Sultanları bu gelirlerini idare ve tahsil için voyvoda denilen memurlar vardı. Sultanlara bazan hazineden maaş da verilirdi. Sultan III. Mustafa Laleli Camisinin vakfiyesini tertip ettirirken bu vakfından oğullarına bin beşeryüz kızlarına biner ve kadınlarına beşer yüz kuruş tahsis eylemişti.

Bibliyografya:
Silahtar Mehmet Ağa, Tarih, c. 1, s. 646; c. 2, 737
Raşid, Tarih, İstanbul 1282, c.3, s. 143, 265, 319,320,328
Peçevi, Tarih, c. 2, s. 28
Naima, Tarih, c. 4, s.264
Ata Bey, Tarih'i Enderun, c. 1 , s. 249 - 250
Esad efendi, Osmanlılarda Töre ve Törenler - Teşrifat-ı Kadime- (sad. Y. Ercan) , İstanbul 1979, s.113,116
İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin Saray Teşkilatı, Ankara, 1984i s. 159-171
Çağatay Uluçay, Harem, Ankara 1985, s.67 - 115
H. Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, İstanbul 1942, c. 2, s. 93 - 98, 187- 194
Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul 1960, s. 106-112.
Hikmet Özdemir, Adile Sultan Divanı, Ankara 1996, s1 291-292, 454 -455

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter