Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Dünyada ilk soyadı kanunu Yahudileri asimile etmek için Avrupa’da çıkarıldı. Sonra işler tersine döndü. Bu sefer Yahudileri ifşa etmek için kullanıldı.

Antik çağlardan beri Yahudiler dinî, millî ve kültürel sebeplerle isim değişikliklerine alışmışlardı. Her biri bulundukları ülkenin dilini konuşurdu. Unutulan İbranice’yi sadece bazı hahamlar bilirdi. Sefaradlar (İspanya Yahudileri) çoktan beri İbrani isim ve İspanyol soyisimleri kullanırdı: Avram (İbrahim) Franco gibi. Daha tutucu olan Aşkenazlar (Almanya Yahudileri) ise, hâlâ eski geleneğe göre, kendi adlarını, babalarının önadını, üstelik orijinal şekliyle kullanıyorlardı. Mesela, Yakov ben Yitzhak (İshak oğlu Yakub) gibi. İbranice isimler yasak değildi.

ALMANCA MECBURİYETİ

Avrupa’da Yahudilerin nisbeten en serbest olduğu Avusturya’da 1787 yılında bir kanun çıkarıldı. Bu kanuna göre bütün Alman Yahudilerinin Almanca isimler ve soyisimleri alması istendi. Yahudiler, nüfus memurlukları önüne biriktiler. Memurların ellerinde kabul edilebilir isimlerin listesi vardı. Lilienthal, Edelstein, Diamant, Saphir, Rosenthal gibi çiçek ve kıymetli taş benzetmesi güzel soyadı alabilmek için rüşvet vermek şarttı. Kluger (akıllı) ve Fröhlich (mutlu) gibi isimler çok pahalı idi.

Bir Alman Yahudi ailesi. Wiesenthal soyadını alabildiklerine göre, hali vakti yerinde oldukları anlaşılıyor. Çünkü Wiesenthal yeşil vadi demektir. Mamafih şansları her zaman yaver gitmedi. 1943’te bir toplama kampında öldüler.

BİNLERCE KİŞİYE AYNI SOYADI

Canı sıkkın memurlar, çoğunlukla kaba bir şekilde Yahudileri dört kategoriye ayırarak isimlendiriyorlardı. Weiss (beyaz), Schwarz (siyah), Gross (büyük) ve Klein (küçük). Dolayısıyla bu soyisimlerini taşıyan binlerce Yahudi vardır. Kötü niyetli memurlar birçok fakir Yahudiye inanılmaz çirkinlikte isimler veriyorlardı: Glagenstrick (darağacı), Eselkopf (eşek kafası), Taschengregger (yankesici), Schmalz (yağ), Borgenicht (borç almak) gibi. Din adamlarının soyundan gelen Yahudiler, Cohen, Kahn, Katz, Levi gibi isimleri alma hakkına sahiptiler. Buna rağmen, onları Almanlaştırmak mecburiyetindeydiler. Katzman, Cohnstein, Aronstein, Levinthal gibi. Geniş bir kesim, kökenlerinin bölgesini soyisim olarak aldılar: Brody, Epstein, Ginzberg, Landau, Shapiro (Speyer), Dreyfus (Trier), Horowitz ve Posner gibi. Bu, şüphesiz aşağılayıcı bir durumdu. Ama hükümetin Yahudileri tesbit ederek kolayca vergilendirebilmesini ve askere almasını sağlıyordu. Napoleon zamanında, vatandaşlık kanunu gereği, Fransa’da ve Avrupa’da Fransız işgalindeki topraklarda herkesin bir soyadı alması mecburiyeti getirildi.

İŞ TERSİNE ÇEVRİLİYOR

XIX. asırda Almanya-Avusturya hâkimiyetindeki Yahudiler isimlerini Almanlaştırmaya zorlanmışlardı. Alman diktatörü Hitler, bu gidişi tersine çevirdi. Yahudiler, artık Alman cemiyetinden kesin biçimde dışlanıyordu. 1938 yılında Alman Yahudilerinin isimlerini değiştirmeleri yasaklandı. Hepsi Yahudi isimlerini kullanmaya mecbur edildi. Alınacak isimler konusunda da Yahudiler, belli isimlerle sınırlandırılmıştı. Erkekler için 185, kadınlar için 91 isim tesbit edilmişti. Tevrat’ta geçen ve Yahudi olmayanların da beğenip koydukları Ruth, Miriam, Joseph ve David gibi isimleri alamayacaklardı. Çünkü bunları Hıristiyanlar da kullanıyordu. Öteden beri yasaklanmış bu isimleri taşıyan erkekler İsrael, kadınlar ise Sarah ismini taşımak zorundaydılar. İsrael, İsrailoğullarının atası Yakub Peygamber’in, Sarah ise annesinin ismidir. Nazi işgalindeki Fransa ve Norveç’te de vaziyet aynıydı.

İBRANİCE CANLANIYOR

Yahudiler, Filistin’e göçmeye başladıktan sonra, isimlerini de İbranileştirmeye başladılar. Perleman, Filistin’e 1881 yılında göçen ve o zaman İbranice bilen belki de yegâne İsrailli idi. Perleman, adını Eliezer ben Yahuda şeklinde değiştirerek öncülük yaptı. Oğlu Ben Zion, İsrail’in ilk İbranice konuşan çocuğu idi. İsrailli Yahudiler, İbranice öğrendikçe adlarını değiştirmeye başladılar. İsrail devletinin ilk cumhurbaşkanı Ben Gurion, İbranice uğruna sürdürdüğü mücadeleye devam etti. (Ben Gurion, aslan yavrusunun oğlu demektir. Almanca ismi Grün idi.) Bundan sonra Yahudi isim ve soyismi taşımayan hiç bir subayın temsil görevi ile dışarıya gönderilmeyeceğini ilan etti. İsrail’in idare kademesi, isimlerini bir bir değiştirdiler. Dışişleri bakanı Golda Meyersohn, soyismini Meir olarak değiştirdi. Eski Ahid’deki isimlere dönüş furyası başladı. Bu furya öyle bir hale geldi ki, Tevrat’ta kötü kişi olarak tanınanların isimlerini de çocuklara vermeye başladılar. Mesela Tevrat’ta ‘Kötülüğü rabbin gözü önünde işlediği” bildirilen Menahem ismi, meşhur siyasetçi Begin’in ön adı idi.

SOYADININ DA TARİHİ VAR

Her şeyde olduğu gibi, soyadında da öncü Çinlilerdir. Eski çağlarda bile Çin’de soyadı kullanmayan neredeyse yok gibiydi. Aynı soyadını taşıyanlar evlenemezdi. Bugün Çin’de yalnızca 100 kadar soyadı vardır ve milyarı aşkın insana bölüştürülmüştür. Bunlardan 22 tanesi binlerce yıllıktır. Vang (Kral) 93 milyon, Li 92 milyon, Zhang 88 milyon Çinlinin soyismidir. Çin’de soyisim isimden önce gelir.

*Romalılar, Avrupa’da soyadını ilk kullananlardır. Soyadları aile isimlerine göre belirlenirdi. Mesela meşhur Roma diktatörü Sezar’ın ismi Gaius Julius idi. Julius ailesinden Gaius demektir. Sezar (aslında Caesar) lakabı idi.

*Orta Çağ’da soyadı çok nadirdi. Avrupa’da soylular önce hâkim oldukları havâlinin, hatta oturdukları şatonun; sonra da mensubu oldukları hânedânın ismiyle anılmaya başladılar. Soyadının başında İngiltere’de of, Fransa’da de, Almanya’da von, Holanda’da van eki, kişinin soylu olduğunun göstergesiydi. Diğer insanlar derebeylerine yaptıkları hizmet ile tanınırlardı. Bu hizmetler daha sonra onların soyismi oldu. Meselâ Hammer çekiç demektir. Meşhur tarihçinin dedeleri, bir derebeyi maiyetinde çekiç ustası olduğu anlaşılıyor.

*Avrupa’da yalnızca Macarlarda vaktiyle bizde olduğu gibi önce soyadı, sonra isim gelir. Osmanlı Devleti’ne bağlı son Macar kralının adı Tököly İmre idi. Tököly ailesinden İmre demektir. Mühründe şöyle yazardı: Muîn-i Âl-i Osman’ım, âmâdeyim her emre; Kral-ı Orta Macar’ım, nâmım Tököli İmre.

*Sırp, Hırvat, Leh ve Çek gibi Slav topluluklarının, hatta Yunan ve Romen gibi Balkan halklarının soyadları karakteristiktir. Sırp, Boşnak ve Hırvatlarda -iç, Polonyalılarda -ski, Çeklerde -çek, Ukraynalılarda -enko eki soyadlarında umumiyetle yer alır. Begoviç, Jaruzelski, Dubçek gibi. Romenlerde -escu, Ermenilerde -yan, Yunanlılarda da -pulos ve -aki ekleri “oğlu” manasına gelir. Çavuşescu, Serkisyan, Papadapulos ve Vasilaki gibi. Yunanlılarda -kis eki de meslek bildirir. Kazancakis, kazancı demektir. Gürcüler “çocuğu” mânâsına -şvili veya “oğlu” mânâsına -dze ekini kullanırlar. Aslen bir Gürcü Yahudisi olan Stalin’in adı Josef Çugaşvili idi. Çugaşvili “Yahudi Çocuğu” demektir.

*Bugünki şekliyle soyadı ilk olarak İngiltere’de yayılmış ve XVII. asırda hemen herkesin bir soyadı olmuştur. Bugün İngiltere’de soyadı Smith olan 700 bin kişi vardır. Ayrıca bu ülkede 10 bin John Smith bulunmaktadır. İsveç’te de Johansson en yaygın soyadıdır ve bugün birçok Johansson, soyadını değiştirmektedir. Soyadlarının başında Mac (oğlu) ve O’ (torunu) ilavesini İskoç ve İrlandalılar kullanır. MacMillan ve O’Hara gibi. Anglosakson ve İskandinavlarda aynı manada -son eki yaygındır. Johnson gibi.

*Araplarda önce oğlu, sonra babası, mesleği, kabilesi ve memleketiyle anılmak âdetti. Hazret-i Peygamber’in ismi Ebu’l-Kâsım Muhammed bin Abdullah el-Hâşimî el-Kureyşî idi. Kâsım’ın babası, Abdullah’ın oğlu, Kureyş kabilesinin Hâşimî ailesinden Muhammed demektir. Müslümanlar da bu geleneği devam ettirmiştir. Meşhur âlim İmam Gazzâlî’nin ismi, Ebû Hamid Muhammed bin Muhammed el-Gazzâlî et-Tûsî idi. Tus şehrinden iplikçi Muhammed’in oğlu ve Hâmid’in babası Muhammed demektir.

*Türklerde kişiler, babalarının verdiği isim ile sonradan kazandıkları lakap ve mevki ile anılırdı. Fatih Sultan Mehmed gibi. Osmanlılarda lakaptan başka, çoğu zaman aile ve baba ismi, ayrıca memleketi de zikredilirdi. Baltacı Mehmed Paşa, Samipaşazâde Sezai, Mustafa Kemal Selânik gibi.

*Almanya’daki tarihî tatbikat bir yana bırakılacak olursa; dünyada soyadı kullanmanın kanunen mecburî olduğu tek ülke Türkiye’dir. 1934 tarihli soyadı kanunu ile herkesin bir soyadı alması mecbur tutulmuş; soyadlarında eski aile ve memleket isimlerinin, hoca, hafız gibi unvanların, ayrıca Osmanlıca kelimelerin kullanılması yasaklanmıştır. İzlanda, Tibet, Burma ve Cava’da bugün bile soyadı kullanılmaz.

Rus Çarı Nikola Aleksandroviç Romanov ve eşi Çariçe Aleksandra Nikolayevna Romanovna.

*Ruslarda önce isim, sonra baba ismi, sonra aile ismi gelir. Meselâ son Rus çarının adı, Nikola Aleksandroviç Romanov idi. Romanov hânedânından Aleksandr’ın oğlu Nikola demektir. Kadın evli ise kocasının ismini alır. Son çariçenin adı da Aleksandra Nikolayevna Romanovna idi. Romanovlardan Nikola’nın karısı Aleksandra demektir.

*İspanyollarda da isimden sonra baba ismi gelir. Meselâ Adolfo Alvarez Gera, Gera ailesinden Alvaro’nun oğlu Adolfo demektir.



İslam’ı Talas Savaşında kılıç savururken tanıdılar. Kılıç zoruyla değil; gönül rızâsı ile Müslümanlığı seçtiler ve asırlarca İslamiyetin yeryüzündeki bayraktarı oldular.
İslâmiyetin zuhurundan az bir müddet sonra, 641 yılında Müslümanlar Suriye ve Mısır’ı fethederek Doğu Roma İmparatorluğu’nun kanatlarını kırmaya muvaffak oldular. Ertesi sene de Sâsânî İmparatorluğunu yıkıp Ceyhun kenarına ulaşarak Türklerle ilk teması kurdular. Ancak bu devrede İslâm İmparatorluğu’nun merkezinde, Hazret-i Ömer ve yerine geçen Hazret-i Osman’ın suikast neticesinde öldürülmesi ve sonraki yıllarda başlayan iç mücadeleler, 8. yüzyıl başlarına kadar Türklerle Müslümanların münasebetlerini bir sınır komşuluğundan ileri götürmedi. Halife Muaviye devrinde Ubeydullah bin Ziyad, ilk Müslüman olan Türklerden bazılarını Kûfe’ye yerleştirdiği bildirilmektedir. Demek ki daha bu devirde Türkler arasında İslâmiyet yayılmaya başlamıştı.

DOĞRU TARAFI TERCİH
Emevîler devrinde İslâm İmparatorluğunun bütün şark mıntıkalarını içine alan Irak umumî vâliliğine Haccac’ın getirilmesi ve bunun da Horasan’a o devrin mümtaz kumandanlarından Kuteybe bin Müslim’i tayin etmesi (705), savaşları birdenbire alevlendirdi. Müslümanlar kısa zamanda Mâverâünnehr’e hâkim olduktan sonra, Talas Irmağına kadar akınlarda bulundular. Türgeş hakanı Şulu Han idaresindeki Türkler, 720 yılından itibaren cephelerdeki hâkimiyeti ele alarak Arap ordularını bozguna uğrattı. Ancak bu mücadeleler Türklerin İslâmiyeti yakından tanımalarına ve tedkik etmelerine zemin hazırladı. 751 yılında Müslümanlarla Çinliler arasında yapılan Talas Meydan Muharebesinde, Türkler Müslümanların safında çarpıştı. Bu tarih, Türklerin tarihinde mühim bir dönüm noktasıdır. Bundan itibaren, Türkistan’ın yeni hâkimlerinin dini olan Müslümanlık, öncelikle Mâverâünnehr bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında yayılmaya başladı. Zamanla bütün Türk ülkesi İslâmiyet ile tanıştı. Sayıca az birkaç grup hariç, Türkler tamamen Müslümanlığı seçtiler.Türklerin, İslâmiyeti kabul etmeleri tarihlerinde bir dönüm noktasıdır. Acaba hangi sebepler, kendilerini bu yeni dine girmeye sevketti? Bu sebepler birkaç tanedir.1. Dinî sebep: Türklerin inanç ve yaşayışları, İslâmiyete çok yakındı. Türklerdeki, tek bir yaratıcıya, âhirete, ruhun ölmezliğine iman ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâmiyette de vardı. Buna ilâveten zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar Türklerde olduğu gibi İslâm dininde de şiddetle yasak ediliyordu. Türklerde de çok evlilik vardı. Türkler, domuz eti yemez, domuz beslemezlerdi. Nihayet, İslâmiyetteki cihad emri, Türklerin fütuhat görüşüne uygun düşüyordu.2. İktisadî sebep: Türkistan’ın Müslümanlarca fethi üzerine, buranın yerli halkı ile Müslümanlar arasında kesif ticarî münasebetler kurulmaya başladı. Ticarî münasebetler, Müslümanlarla Türklerin birbirleriyle sıkı fıkı olmasına ve Türklerin yanı başlarındaki bu yeni dini tanımalarına sebep oldu. Böylece ilk olarak şehirlerde yaşayan ve ticaretle meşgul olan Türkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Zamanla, kuzeyde ve doğuda yaşayan Türkler, ticarî münasebette bulundukları ve aynı dili konuştukları ırkdaşlarının dinini benimsemeye başladılar.

GÜZEL AHLAKIN TESİRİ
3. İctimaî sebep: O zamanki Müslümanların ahlâk prensiplerine riayetkârlığı, ticarî dürüstlükleri ve adalete verdikleri kıymet, ticaret veya komşuluk vesilesiyle bir araya gelme imkânı buldukları yerli halka müsbet tesir etti. Nitekim sonradan Müslüman olan milletlerin çoğu, meselâ Malaya halkı da, kendileriyle ticaret yapmaya gelen Müslüman tâcirlerin güzel ahlâkını görerek kitle halinde Müslüman olmuştur. Kumaş satarken gevşek, alırken gergin ölçen bu tüccarlar, Asya halkını büyülemiş; “Acaba bunlar insan mı, melek mi” diye düşünceye sevketmişti.4. Siyasî ve askerî sebep: Bilhassa Abbasîler zamanında Türklere büyük bir teveccüh söz konusu olmuştu. Halifeler, bu yeni komşularından ordu teşkil ettiler. Bu ordular için de Samarra gibi garnizon-şehirler kurdular. Savaş kabiliyeti yüksek olan Türkler, orduda yüksek mevkilere geldiler. Devlet idaresinde de Türklerin vazifelendirildiği oldu. Böylece ordu ve devlet hizmetleri mühim ölçüde Türklerin eline geçti. Bu da, Türk topluluklarının İslâmiyete ısınmasına sebep oldu.

GÖNÜL RIZASI...
Türklerin kılıç zoruyla değil, gönül rızası ile Müslüman olduğu âşikârdır. İslâm hukukunda, insanları kılıç zoruyla İslâmiyete sokmak câiz değildir. Nitekim Türk ülkesinin Müslümanlar tarafından fethinin başlangıcı 8. asır başlarındadır. Türklerin kitle halinde İslâm dinine girişleri ise bundan neredeyse iki asır sonra, 10. asır başlarında olmuştur. Bu zaman zarfında Türkler arasında Müslüman olanlar vardır. Ama çok büyük kitleler teşkil etmez. Bu da, Türklerin kılıç zoruyla değil; gönül rızâsı ile İslâmiyeti benimsediklerini gösterir.Gayrı müslimlerin ödediği vergiler, Müslümanlardan daha fazladır. Dolayısıyla bunların kendi dinlerinde kalması, aslında devlet için daha menfaatlidir. Dolayısıyla gayrı müslimleri kılıç zoruyla Müslüman yapmaya kalkışmaları zaten beklenmez. Nitekim Emevîler zamanında gayrı müslimler arasında İslâmiyete girenlerin çok artması, vâlileri cizye ve harac gelirinin düşeceği endişesine sevk etmişti. Zamanın Mısır vâlisi, Şam’daki halîfe Ömer bin Abdülaziz’e mektup yazarak, gayrı müslimlerin cizye ve harac vergisinden kaçmak için Müslüman olduklarını düşündüğünü bildirmiş; duruma engel olup olmamak hususunu sormuştu. Halife, “Allah, bizi vergi tahsildarı olarak göndermedi. Binaenaleyh yapacak bir şey yoktur!” şeklinde tarihî bir cevap vermişti.

İLK MÜSLÜMAN HÜKÜMDARLAR
Toharistan hükümdarı Nizak Tahran, 704 yılında kardeşi ile beraber Müslüman oldu ve Abdullah adını aldı. Müslümanların kumandanı Kuteybe ile seferle katıldı. Oğlu Salih Emevîlerin Şaş (Taşkent) vâlisi idi. Zamanın Karluk hükümdarı Yabgu Bey de ilk Müslüman hükümdarlardandır. Soyu Abbasîler devrine kadar Toharistanda beylik sürdü. Buhârâ hükümdarı Tuğşad bir Göktürk prensi idi. 739 senesinde Müslüman oldu. Nesli Buhârâ’da vâlilik sürdürdü. Yine bir Göktürk prensi olan Cürcan hükümdarı Sul Tekin ziyarete gittiği Medine’de Müslüman oldu. Sulî adını taşıyan neslinden hükümdar ve şairler gelmiştir. Semerkand hükümdarı Ihşid Gürek, Halife Ömer bin Abdülaziz’in davet mektubu üzerine Müslüman oldu. Soyu Semerkand beyliğini muhafaza etti. Üsrüşene hükümdarı Kâvus, 730 senesinde ihtidâ etti. Soyundan gelenler Üsrüşene’de Abbasîlere tâbi olarak hüküm sürdü. Merv hükümdarı Bazam da ilk Müslüman Türk hükümdarlarındandır. Bunların hepsi Göktürklere tâbi beyler idi.

SATUK BUĞRA HAN GERÇEĞİ
Bir Türk boyu olan Bulgarların Volga nehri civarında yurt tutup devlet kuranları, Müslümanlığı da erken çağda benimsediler. Bunların hükümdarı İlteper Almış Han 920 yılında tahta çıktı ve Müslüman olarak Cafer adını aldı. Cafer, o zamanki Abbasî halifesinin de adı idi. Ancak ilk Müslüman Türk hükümdarı olarak asıl şöhret bulan Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’dır. Buğra Han gerçi ilk Müslüman Türk hükümdarı değildir ama, han (imparator) sıfatı nazara alınacak olursa bu payede Müslüman olan ilk Türk hükümdarıdır. Müslümanlıkla, 25 yaşlarından önce Artuç valisi iken, Müslüman tüccarlar vasıtasıyla tanıştı. Onların güzel ahlâkı kendisine tesir etmişti. Rivayete göre, bu sıralarda rüyasında Hazret-i Peygamber’i görerek “Müslüman olma zamanın gelmedi mi?” hitabına ermiş; bunun üzerine hemen Müslüman olarak Abdülkerim ismini almıştı. 924 yılında hanlık tahtına çıkan Buğra Han’ın İslâmiyete girişi ile, Türklerden binlerce çadır halkı Müslüman oldu.

Almış Han Atamıza Destan

Bir rivayete göre ilk Müslüman olan Türk hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan yüz yıl kadar önce Müslüman olup Abdullah oğlu Cafer adını alan Volga Bulgarlarının hükümdarı İlteper Almış Han için Arab seyyahı İbni Fadlan’ın seyahatnamesinin verdigi habere göre Kervancıoğlu Kıbrıslı Mustafa’nın yazdığı destandır.

İslâmın haberin Harzem elinden
Varıp gelenlerden almış, Almış Han
Hidâyet bağının akçe gülünden
Derip erenlerden olmuş, Almış Han

Dua etsin diye Türk’ün boyuna
Elçiler göndermiş ABBAS soyuna
Evvel yola giren HAK kervanına
Coşup girenlerden olmuş Almış Han

İdil Volga nere, Bağdad’ım nere
Arada nice dağ aşılmaz dere
Âşıklara nasib olan habere
Hakk’ın lutfu ile ermiş, Almış Han

Bağdad’da devletli halife varmış
Nice kâmil âlim, bir nice ermiş
Her tarafa iman nuru yayarmış
Bu nurun kadrini bilmiş, Almış Han

Görülmemiş çadır bin kişi alır
Bağdad’dan devletli konuklar gelir
Türk İslâm’a, İslâm Türk’e yar olur
Vuslâtın toyunu kurmuş, Almış Han

Hak yoluna nice sohbetler olmuş
İman nuru ile kalpler nurlanmış
Türk elleri bu nur ile şenlenmiş
Bunu görüp şükr eylemiş Almış Han

İbn Fadlan gezip gördüğün yazmış
Kervancım da size nazmını düzmüş
Türk hanlarından ilk Müslüman olmuş
Bolkar ellerinde beymiş, Almış Han

Kervancıoğlu Kıbrıslı Mustafa


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslam’ı Talas Savaşında kılıç savururken tanıdılar. Kılıç zoruyla değil; gönül rızâsı ile Müslümanlığı seçtiler ve asırlarca İslamiyetin yeryüzündeki bayraktarı oldular.

İslâmiyetin zuhurundan az bir müddet sonra, 641 yılında Müslümanlar Suriye ve Mısır’ı fethederek Doğu Roma İmparatorluğu’nun kanatlarını kırmaya muvaffak oldular. Ertesi sene de Sâsânî İmparatorluğunu yıkıp Ceyhun kenarına ulaşarak Türklerle ilk teması kurdular. Ancak bu devrede İslâm İmparatorluğu’nun merkezinde, Hazret-i Ömer ve yerine geçen Hazret-i Osman’ın suikast neticesinde öldürülmesi ve sonraki yıllarda başlayan iç mücadeleler, 8. yüzyıl başlarına kadar Türklerle Müslümanların münasebetlerini bir sınır komşuluğundan ileri götürmedi. Halife Muaviye devrinde Ubeydullah bin Ziyad, ilk Müslüman olan Türklerden bazılarını Kûfe’ye yerleştirdiği bildirilmektedir. Demek ki daha bu devirde Türkler arasında İslâmiyet yayılmaya başlamıştı.

DOĞRU TARAFI TERCİH

Emevîler devrinde İslâm İmparatorluğunun bütün şark mıntıkalarını içine alan Irak umumî vâliliğine Haccac’ın getirilmesi ve bunun da Horasan’a o devrin mümtaz kumandanlarından Kuteybe bin Müslim’i tayin etmesi (705), savaşları birdenbire alevlendirdi. Müslümanlar kısa zamanda Mâverâünnehr’e hâkim olduktan sonra, Talas Irmağına kadar akınlarda bulundular. Türgeş hakanı Şulu Han idaresindeki Türkler, 720 yılından itibaren cephelerdeki hâkimiyeti ele alarak Arap ordularını bozguna uğrattı. Ancak bu mücadeleler Türklerin İslâmiyeti yakından tanımalarına ve tedkik etmelerine zemin hazırladı. 751 yılında Müslümanlarla Çinliler arasında yapılan Talas Meydan Muharebesinde, Türkler Müslümanların safında çarpıştı. Bu tarih, Türklerin tarihinde mühim bir dönüm noktasıdır. Bundan itibaren, Türkistan’ın yeni hâkimlerinin dini olan Müslümanlık, öncelikle Mâverâünnehr bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında yayılmaya başladı. Zamanla bütün Türk ülkesi İslâmiyet ile tanıştı. Sayıca az birkaç grup hariç, Türkler tamamen Müslümanlığı seçtiler. Türklerin, İslâmiyeti kabul etmeleri tarihlerinde bir dönüm noktasıdır.

Acaba hangi sebepler, kendilerini bu yeni dine girmeye sevketti? Bu sebepler birkaç tanedir.

1. Dinî sebep: Türklerin inanç ve yaşayışları, İslâmiyete çok yakındı. Türklerdeki, tek bir yaratıcıya, âhirete, ruhun ölmezliğine iman ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâmiyette de vardı. Buna ilâveten zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar Türklerde olduğu gibi İslâm dininde de şiddetle yasak ediliyordu. Türklerde de çok evlilik vardı. Türkler, domuz eti yemez, domuz beslemezlerdi. Nihayet, İslâmiyetteki cihad emri, Türklerin fütuhat görüşüne uygun düşüyordu.

2. İktisadî sebep: Türkistan’ın Müslümanlarca fethi üzerine, buranın yerli halkı ile Müslümanlar arasında kesif ticarî münasebetler kurulmaya başladı. Ticarî münasebetler, Müslümanlarla Türklerin birbirleriyle sıkı fıkı olmasına ve Türklerin yanı başlarındaki bu yeni dini tanımalarına sebep oldu. Böylece ilk olarak şehirlerde yaşayan ve ticaretle meşgul olan Türkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Zamanla, kuzeyde ve doğuda yaşayan Türkler, ticarî münasebette bulundukları ve aynı dili konuştukları ırkdaşlarının dinini benimsemeye başladılar.

GÜZEL AHLAKIN TESİRİ

3. İctimaî sebep: O zamanki Müslümanların ahlâk prensiplerine riayetkârlığı, ticarî dürüstlükleri ve adalete verdikleri kıymet, ticaret veya komşuluk vesilesiyle bir araya gelme imkânı buldukları yerli halka müsbet tesir etti. Nitekim sonradan Müslüman olan milletlerin çoğu, meselâ Malaya halkı da, kendileriyle ticaret yapmaya gelen Müslüman tâcirlerin güzel ahlâkını görerek kitle halinde Müslüman olmuştur. Kumaş satarken gevşek, alırken gergin ölçen bu tüccarlar, Asya halkını büyülemiş; “Acaba bunlar insan mı, melek mi” diye düşünceye sevketmişti.

4. Siyasî ve askerî sebep: Bilhassa Abbasîler zamanında Türklere büyük bir teveccüh söz konusu olmuştu. Halifeler, bu yeni komşularından ordu teşkil ettiler. Bu ordular için de Samarra gibi garnizon-şehirler kurdular. Savaş kabiliyeti yüksek olan Türkler, orduda yüksek mevkilere geldiler. Devlet idaresinde de Türklerin vazifelendirildiği oldu. Böylece ordu ve devlet hizmetleri mühim ölçüde Türklerin eline geçti. Bu da, Türk topluluklarının İslâmiyete ısınmasına sebep oldu.

Abbasîlerin Türkler için Irak’ta kurdukları Samarra şehrindeki Ulu Camiinin meşhur minaresi.

GÖNÜL RIZASI...

Türklerin kılıç zoruyla değil, gönül rızası ile Müslüman olduğu âşikârdır. İslâm hukukunda, insanları kılıç zoruyla İslâmiyete sokmak câiz değildir. Nitekim Türk ülkesinin Müslümanlar tarafından fethinin başlangıcı 8. asır başlarındadır. Türklerin kitle halinde İslâm dinine girişleri ise bundan neredeyse iki asır sonra, 10. asır başlarında olmuştur. Bu zaman zarfında Türkler arasında Müslüman olanlar vardır. Ama çok büyük kitleler teşkil etmez. Bu da, Türklerin kılıç zoruyla değil; gönül rızâsı ile İslâmiyeti benimsediklerini gösterir. Gayrı müslimlerin ödediği vergiler, Müslümanlardan daha fazladır. Bunların kendi dinlerinde kalması, aslında devlet için daha menfaatlidir. Dolayısıyla gayrı müslimleri kılıç zoruyla Müslüman yapmaya kalkışmaları zaten beklenmez. Nitekim Emevîler zamanında gayrı müslimler arasında İslâmiyete girenlerin çok artması, vâlileri cizye ve harac gelirinin düşeceği endişesine sevk etmişti. Zamanın Mısır vâlisi, Şam’daki halîfe Ömer bin Abdülaziz’e mektup yazarak, gayrı müslimlerin cizye ve harac vergisinden kaçmak için Müslüman olduklarını düşündüğünü bildirmiş; duruma engel olup olmamak hususunu sormuştu. Halife, “Allah, bizi vergi tahsildarı olarak göndermedi. Binaenaleyh yapacak bir şey yoktur!” şeklinde tarihî bir cevap vermişti.

İLK MÜSLÜMAN TÜRK HÜKÜMDARLARI

Toharistan hükümdarı Nizak Tahran, 704 yılında kardeşi ile beraber Müslüman oldu ve Abdullah adını aldı. Müslümanların kumandanı Kuteybe ile seferle katıldı. Oğlu Salih Emevîlerin Şaş (Taşkent) vâlisi idi. Zamanın Karluk hükümdarı Yabgu Bey de ilk Müslüman hükümdarlardandır. Soyu Abbasîler devrine kadar Toharistanda beylik sürdü. Buhârâ hükümdarı Tuğşad bir Göktürk prensi idi. 739 senesinde Müslüman oldu. Nesli Buhârâ’da vâlilik sürdürdü. Yine bir Göktürk prensi olan Cürcan hükümdarı Sul Tekin ziyarete gittiği Medine’de Müslüman oldu. Sulî adını taşıyan neslinden hükümdar ve şairler gelmiştir. Semerkand hükümdarı Ihşid Gürek, Halife Ömer bin Abdülaziz’in davet mektubu üzerine Müslüman oldu. Soyu Semerkand beyliğini muhafaza etti. Üsrüşene hükümdarı Kâvus, 730 senesinde ihtidâ etti. Soyundan gelenler Üsrüşene’de Abbasîlere tâbi olarak hüküm sürdü. Merv hükümdarı Bazam da ilk Müslüman Türk hükümdarlarındandır. Bunların hepsi Göktürklere tâbi beyler idi.

SATUK BUĞRA HAN HÂDİSESİ

Bir Türk boyu olan Bulgarların Volga nehri civarında yurt tutup devlet kuranları, Müslümanlığı da erken çağda benimsediler. Bunların hükümdarı İlteper Almış Han 920 yılında tahta çıktı ve Müslüman olarak Cafer adını aldı. Cafer, o zamanki Abbasî halifesinin de adı idi. Ancak ilk Müslüman Türk hükümdarı olarak asıl şöhret bulan Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’dır. Buğra Han gerçi ilk Müslüman Türk hükümdarı değildir ama, han (imparator) sıfatı nazara alınacak olursa bu payede Müslüman olan ilk Türk hükümdarıdır. Müslümanlıkla, 25 yaşlarından önce Artuç valisi iken, Müslüman tüccarlar vasıtasıyla tanıştı. Onların güzel ahlâkı kendisine tesir etmişti. Rivayete göre, bu sıralarda rüyasında Hazret-i Peygamber’i görerek “Müslüman olma zamanın gelmedi mi?” hitabına ermiş; bunun üzerine hemen Müslüman olarak Abdülkerim ismini almıştı. 924 yılında hanlık tahtına çıkan Buğra Han’ın İslâmiyete girişi ile, Türklerden binlerce çadır halkı Müslüman oldu.

ALMIŞ HAN ATAMIZA DESTAN

Bir rivayete göre ilk Müslüman olan Türk hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan yüz yıl kadar önce Müslüman olup Abdullah oğlu Cafer adını alan Volga Bulgarlarının hükümdarı İlteper Almış Han için Arab seyyahı İbni Fadlan’ın seyahatnamesinin verdigi habere göre Kervancıoğlu Kıbrıslı Mustafa’nın yazdığı destandır.

İslâmın haberin Harzem elinden
Varıp gelenlerden almış, Almış Han
Hidâyet bağının akçe gülünden
Derip erenlerden olmuş, Almış Han
Dua etsin diye Türk’ün boyuna
Elçiler göndermiş ABBAS soyuna
Evvel yola giren HAK kervanına
Coşup girenlerden olmuş Almış Han
İdil Volga nere, Bağdad’ım nere
Arada nice dağ aşılmaz dere
Âşıklara nasib olan habere
Hakk’ın lutfu ile ermiş, Almış Han
Bağdad’da devletli halife varmış
Nice kâmil âlim, bir nice ermiş
Her tarafa iman nuru yayarmış
Bu nurun kadrini bilmiş, Almış Han
Görülmemiş çadır bin kişi alır
Bağdad’dan devletli konuklar gelir
Türk İslâm’a, İslâm Türk’e yar olur
Vuslâtın toyunu kurmuş, Almış Han
Hak yoluna nice sohbetler olmuş
İman nuru ile kalpler nurlanmış
Türk elleri bu nur ile şenlenmiş
Bunu görüp şükr eylemiş Almış Han
İbn Fadlan gezip gördüğün yazmış
Kervancım da size nazmını düzmüş
Türk hanlarından ilk Müslüman olmuş
Bolkar ellerinde beymiş, Almış Han
Kervancıoğlu Kıbrıslı Mustafa



Üstad Kadir Mısıroğlu'nun şehid padişahlarımızdan Sultan Abdülaziz Han merhumu hakkında hazırlamış olduğu 447 sahifelik bir araştırma eseri. Kitabın takdimi:
"Değerli Okuyucu!...
Tanzimatla başlayan milli şahsiyet ve mefkureyi imha hareketine dirayetle karşı çıkmış olan ve devrinin ecnebi güdümlü ricali tarafından önce tahtından indirilen ve takriben bir hafta sonra da hailevi (dramatik) bir suretle şehid edilen Sultan Abdülaziz merhum vesilesi ile bozulma ve yıkılışın temel saiklerinin başlangıç safhasını anlatan bu eseri yayınlamaktan bahtiyarlık duymaktayız."


18. asır sonlarından itibaren Osmanlı sultanları, gerek cuma selâmlığında gerekse diğer hususi zamanlarda halkın arasına çıktıklarında, halktan herhangi bir dileği olanlar, yazdırdıkları arzuhalleri havaya doğru kaldırır ve yüksek sesle, “Pâdişâhım çok yaşa!” derlerdi. Bunun üzerine hükümdârın yakınlarından biri o arzuhâli alır, saraya varıldığında alâkalı mercie vererek îcâbının yapılmasını temin ederdi.Sultan II. Mahmud merhum bir bayram günü vükelâ ve maiyyetiyle birlikte Divanyolu’nda at sırtında ilerliyordu. Kalabalığın arasından bir adamın bütün enerjisini sesine toplayarak bağırdığı duyuldu:— Pâdişâhım çok yaşa!.. Pâdişâhım çok yaşa!..

Serkarîn Efendi (Baş mâbeyinci) adamın yanına doğru ilerledi ve arzuhâlini istedi; fakat,— Ben, diyordu adam, Hünkâr’a hâlimi şifâhen arz edeceğim, müsâade buyurulsun. Serkarîn’in ısrarlarına adamın ısrarları gâlip geldi ve hünkârın atına doğru ilerleme başladı. Hususi muhâfızların yanına kadar gelince de üzerindeki mintanı çıkartıp, “İşte benim arzuhâlim!” diyerek sırtını hünkâra dönüverdi. Adamın bedeninde morarmamış-çürümemiş yer yok gibiydi. Sorulduğunda şöyle cevap verdi:— İhtisap ağası Hüseyin Ağa kulunuz beni bu hâle getirdi. Adâletinize sığınıyorum. Hünkâr’ın emri ile adamın künyesi ve adresi alındı. İktizâ edenin yapılacağı kendisine bildirildi. Sultan Mahmud Hân’ın ertesi günkü ilk işi, ihtisap ağasını huzûra çağırtmak oldu:— Bre nâbekâr (yaramaz, hayırsız adam)! Falanca adamı ya niçin bu kadar döversin?İhtisap ağası gâyet sâkin ve kendinden emin cevap verdi:— Haşmetmeâb! O bir yoğurtçu Türkmen ışığıdır (Kalenderî Bektâşî dervişi). Değil dövülecek, hakikatte öldürülecek adamdır o. Suyu dondurarak halka yoğurt diye satıyor; nasıl dövmeyeyim!Sultan II. Mahmud Hân Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra yozlaşmış inançlarıyla İstanbul’u ifsâd eden Bektâşîler’i de tâkibe aldırmış, pek çoğunu şehir dışına sürdürtmüştü. Ağanın bu cevabı karşısında, yüzüne bir tebessüm yayıldı ve yavaş sesle mırıldandı:— Suyu donduruyor ha! Böyle mâhir ışıkların önce elini öpüp sonra dövmek lâzımdır!..



Yavuz Sultan Selim Hanın vefatı ile, yerine oğlu Şehzade Süleyman hükümdar oldu. Devlet işlerini kanunlara bağlamakla işe başladı. Avrupa devletleri arasındaki güçsüzlerin ezilmesini önlemek için yollara düştü. 1521’de Macar toprağı olan Belgrad’a ilk seferi yaptı. 1526’da Mohaç ovasında, Macaristan’ı yutmak isteyen Avusturyalılarla yapılan savaşta zafer kazanıldı. Mohaç’ı müteakip Buda şehrine geçildi. Buda yani Budin şehrinin ileri gelenleri, Osmanlıların davranışlarından o kadar memnun oldular ki, Kanuni’yi karşılamak için kilometrelerce yol geldiler ve “Hoş geldiniz” dediler. Kanuni onları ferahlatacak sözler söyledi. Buda ile Peşte şehirleri arasında, genişliği 1000 m olan Tuna nehri akar... Budalılar Peşte’ye geçmekte çok zorlandıklarını söyleyip, kendilerine yardım edilmesini istediler.

Kanuni, Tuna üzerine, bir haftada güzel bir köprü kurdurdu. Budalılar artık çok rahatlamıştı. Kolayca karşıya geçmeye inanamıyorlardı. Bu arada Avusturya casusları, bazı Budinlileri kandırarak, mahallelerini sokaklarını kundaklayarak yangınlar çıkarttılar. Sultanın yanındaki Sadrazam İbrahim Paşa bizzat nezaret ederek, yangınları kısa sürede söndürttü. Çünkü Osmanlıda bir yerde yangın çıktığında, Sadrazamın olay yerine gitmesi ve söndürme işlerini idare etmesi kanundu. Macarlar bu gelenleri çok sevdiler. Bir gün duydular ki, ertesi gün Müslümanların Kurban Bayramıdır. Çok merak ediyorlardı. Acaba nasıl kutlanacaktı.
Ertesi gün topluca bayram namazını kılanlardan binlerce insan tebrikleşip, yüzlerce hayvan kestiler. Yazık değil mi bu kadar hayvanı kestiler diye Macarlar acıyordu. Sonra sorup öğrendiler ki, bu kurban edilen hayvanların etleri, fakirlere dağıtılıyordu. Ve Macar fakirlerine de veriliyordu. Macar halkı yine şaşırmıştı. Bu gelenler nasıl işgalciydi? Kendi adamlarının yaktıkları evlerinin ateşini Türkler söndürüyordu. Kendi dinlerinin icabı kestikleri kurbanları, Macar fakirlerine de veriyorlardı. Halbuki kendi Derebeyi ve Kontları, fakirlerden aldıkları vergilerle keyif sürerken, fakirlere dönüp bakmıyor, bir lokma vermiyordu. Yerli halk kısa sürede Türklerle kaynaştı. Onların giyim kuşamlarını benimsedi. Dillerini de sevdiler.

Türkler 140 senelik beraberlikten sonra 1686’da Macaristan’dan çekildi.
Şu anda Macar konuşma dilinde, günlük hayatta 300’den fazla Türkçe kelime kullanılır. Sade başkent Budapeşte’de, ismi Török yani Türk olan bine yakın cadde ve sokak var.
Demek ki Türkler Avrupa’ya emperyalist emellerle gitmedi. Onlara huzur götürdüler.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bir müddet evvel İngiltere’de Anglikan Kilisesi’nin ruhanî lideri Canterbury başpiskoposu Rowan Williams’ın “Müslümanlar kendi şeriat mahkemelerine sahip olup, evlilik ve malî hususlarda buraya başvurabilirse, bunun ülkede sosyal uyuma faydası olur” sözleri hayli dikkat çekmişti. Bu sözlerden 7 ay kadar sonra İngiltere hükümeti, bu istikamette bir karar alarak, ülkesindeki Müslümanların muayyen hukukî mevzularda kendi dinî mahkemelerine gidebilmesine imkân hasıl etti. İlk olarak Londra, Birmingham, Bradford, Manchester, Nuneaton, Warwickshire’da açıldı ve Glasgow ile Edinburg’da da açılması planlanıyor. Bu müesseseler ülkeye yabancı değildi. Mesela Londra yakınlarındaki Leyton’da 1982’den beri faaliyet gösteren Islamic Sharia Council, şimdiye kadar şer’î hukuka göre 7 bin boşanma davasına bakmıştı. Ancak burası müftülük gibi istişarî bir makamdı. Şimdiden itibaren şer’î mahkemelerin verdiği kararlar, İngiliz hukuk sisteminde bağlayıcı vasıf taşıyacak. Buraya müracaat edebilmek için iki tarafın da rızası gerekiyor. Yani bir hakem mahkemesi hüviyetinde. Yahudiler için de, Beth-Din adlı dinî mahkemeler bir asırdan fazla bir zamandır İngiltere’de faaliyet gösteriyor.

İngiltere müslümanlarına şer'î hukukun tatbikini müdafaa eden Yüksek Adalet Reisi Lord Phillips Of Worth Matravers (sağda)

FRANSA İSTEMEDİ

Bu proje yıllar önce Avrupa Konseyi’nde İngiltere’nin ön ayak olmasıyla gündeme getirilmiş; ancak Fransa’nın laiklik konusundaki aşırı hassasiyeti sebebiyle rafa kaldırılmıştı. 2004’de Kanada’nın Ontario eyâletinde İslâm hukukunu bilen hâkimlerin başkanlığındaki İslâm Sivil Adalet Mahkemesi, eyâlette yaşayan Müslümanların aile, miras ve ticaret hukukuna dair ihtilaflarına bakmakla vazifelendirildi. Yahûdî ve Hıristiyanlara bu hak daha 1991 yılında tanınmıştı. İsrail, Lübnan, Hindistan, Tayland, Filipinler, Sri Lanka, Yunanistan gibi halkının ekseriyeti ve idare kadrosu gayrımüslimlerden müteşekkil devletlerde yaşayan Müslümanların da böyle kendi mahkemelerinde şer’î hukuku uygulayabilme hakkı bulunmaktadır. Sovyet işgalinden önce Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya gibi ülkelerde de benzeri bir tatbikat vardı.

Yahudilik gibi İslâmiyet de sadece inanç ve ibadet esasları öngören bir din değildir. İnsanların, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunların tatbikine imkân tanımak, dinî vecibelerin ifasına imkân tanımak olacağı için, modern ülkeler bunu demokrasi ve insan haklarının gereği olarak görmektedir. 2004’de İsveç şehirlerinden Halmestad’daki Hovrätten mahkemesi, Müslüman bir çiftin boşanmasını müteakip, kadının mehr alacağı talebini haklı bularak, bu istikamette karar vermiştir. Bu imtiyaz, o devletin siyasî hâkimiyetini ve adlî birliğini sarsıcı mahiyette görülmemektedir. Nitekim ecnebilere bile çoğu zaman kendi ülkesinin kanunu uygulanabilmektedir. Ceza hukuku, bir devletin hâkimiyetinin göstergesidir. Bu sebeple İslâm hukuku, İslâm ceza hukuku hükümlerinin, İslâm devleti dışında tatbikini emretmez. Sözkonusu olan Müslümanların ahvâl-i şahsiye (personal law) denilen şahıs, aile ve miras hukukudur. Buna rağmen Avrupa ve Kanada’da Müslümanlara bu hakkın tanınmasından rahatsızlık duyanlar da yok değildir.

YENİ DEĞİL

Bu tatbikat İngilizler için de yeni değildir. XVIII. asırdan itibaren daha çok Müslümanların yaşadığı bölgelerde müstemleke idaresi kuran İngilizler, buradaki mahallî hukuk sistemini yerinde bırakmışlardı. Maksatları kültür ihracı değil, sömürmek olduğu için, Hindistan, Malezya, Mısır, Irak, Filistin, Kıbrıs, Yemen, Körfez Emirlikleri gibi ülkelerde kadılara ve şer’î hukuka ilişmediler. Kadıları, Müslümanlar kendi aralarından seçer; İngiliz idaresi de bu seçimi tasdik ederdi. İngilizler, bu ülkelerde mevcut fıkıh kitaplarını İngilizce’ye tercüme ettirip; şer’î hukukun düzenlemediği sahaları kendi mevzuatlarıyla doldurarak İslâm hukukunu kanun hâline getirdiler. Böylece ortaya Anglo-Mohammedan Law denilen bir karma hukuk sistemi çıktı. Fransızlar ve Hollandalılar da müstemlekelerinde benzer şekilde davrandılar. Bunu yaparken de o ülkenin mahallî mezhebini gözettiler. Mesela Hindistan’da Hanefî, Malezya’da Şâfiî mezhebini esas aldılar. Ama bu ülkeler anavatanlarından millerce uzakta idi. Şimdi kendi ülkeleri içinde bu otonomiyi tanımaktadırlar.

İNGİLTERE’NİN MAKSADI NE?

Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, Osmanlı halifeliğinin nüfuzundan çekiniyordu. XIX. asırda politikasını bu nüfuzun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. I. Cihan Harbi neticesinde de bu emeline nâil oldu. Bu tarihten itibaren dünyanın en güçlü ülkesi sıfatını ancak çeyrek asır muhafaza edebildi. II. Cihan Harbi’nden galip çıktığı halde, maddî bir yıkıma uğradı. Üstelik sömürgelerinin neredeyse tamamını kaybetti. 1947’den sonra süper güç mevkiini Amerika’ya bırakmak zorunda kaldı. Bu tarihten sonra klasik politikasını değiştirerek, İslâm dünyasına ve Müslümanlara karşı daha sıcak bir siyaset izlemeye başladı. Bunu yadırgamamak lâzımdır. Çünki dış politika menfaat üzerine kuruludur ve ezelî sanılan düşmanlıklar bir anda dostluğa dönüşebilir. Şu anda da köklü gelenekleri ve emsalsiz istihbarat gücü sayesinde dünya politikasında söz sahibi devletlerden biri olmaya devam ediyor. Dünyada demokrasinin beşiği oluşundan ve insan hakları hassasiyetinden de gurur duyuyor. Nitekim sömürgelerindeki halka davranışı, bu ülkelerin istiklâlini kazanışından sonra başa geçen kendi hükümetlerinden daha ağır değildi. O halde İngiltere’nin bu yeni ve demokratça kararı arkasında art niyet aramak yerine, bunun diğer Avrupa ülkelerine model oluşturmasını temenni etmek yerinde olacaktır. Bekleyip görelim...

Osmanlı Yahudilerini gösteren bir gravür

GAYRIMÜSLİMLER OSMANLI MAHKEMESİNİ TERCİH EDERDİ

Modern demokrasilerin daha bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı. Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrımüslim vatandaşlar, evlenme ve boşanma işlerinde kendi mahkemelerine giderlerdi. Bu mahkemeler, her bir mezhebin kendi ruhanî reisliği, yani patriklik veya hahamhane idi. Burada kendi dinlerine ait hükümler tatbik olunurdu. Böylece gayrımüslimlerin hem adlî ve hem de hukukî otonomisi vardı. Bu esas, Osmanlı Devleti’nde tayin edilen patrik ve diğer ruhânîlerin tayin beratlarında açıkça yazar. Ruhanî reislerin, kendi millet mensuplarını dinlerine uymayan fiillerinden dolayı cezâlandırma salâhiyeti de vardı. Üstelik bu cezaları Osmanlı makamları infaz ederdi.

Bu imtiyazları tanımak İslâm dininin emridir. Sadece gayrımüslimlere değil; ülkede resmî mezheb Hanefî olduğu halde, başka mezhebden Müslümanlara, belli hallerde kendi mezhebinden hâkimlere gidebilme imkânı tanınmıştı. Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi. Burada kendi dinlerinin ahkâmı tatbik olunurdu. Çünki burada karşılıklı rızâ vardır. Ancak taraflardan biri, dâvânın şer’î mahkemede görülmesini isterse veya taraflardan biri Müslüman ise, yetkili merci İslâm mahkemesidir ve burada şer’î hukukun tatbik edileceğine şüphe yoktur.

RUHANİ LİDERLER İTİRAZ EDİYOR

Gayrımüslimler, dâvâlarını İslâm mahkemesine de götürebilirdi. Bu durumda mahkeme, gerektiğinde gayrımüslim vatandaşın dinini de nazara almakla mükellefti. Sözgelişi, şarap içen bir gayrımüslime, kendi dinleri bunu yasak etmediği için ceza tatbik edilmezdi. Bunların kendi aralarında domuz ve şarap satışları da hukuken muteber sayılırdı. Halbuki bir Müslüman için domuz ve şarap mal olmadığı için, bunlar üzerinde mülkiyet kurulamaz, alınıp satılamaz; bir Müslümanın şarabını döken kimse de tazmin etmezdi. Gayrımüslimlerin, kendi dinlerine göre evlilik ve boşanmaları, İslâm mahkemelerinde de hukuken muteberdi. İşin garibi, gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, evlenme ve boşanma dışındaki dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi. Hatta bu sebeple gelirleri azaldığı ve prestijleri düştüğü için, ruhânî reislerin Osmanlı hükûmetine şikâyette bulundukları olurdu. Bunun üzerine hükûmet, Osmanlı mahkemelerini, zimmîlerin münhasıran evlenme ve boşanma dâvâlarına bakmaktan men ederdi. Nitekim kâdılık, vekâlet akdi olduğu ve müvekkil vekiline belli şartlar koşabildiği için, padişah da kâdıları belli dâvâlara bakmaktan yasaklayabilir.

İttihatçı hükûmet, 1917 yılında Hukuk-ı Âile Kararnâmesi ile gayrımüslimlerin kendi mahkemelerine gitme imkânını kaldırmaya teşebbüs ettiyse de, 1919 yılında eski duruma dönüldü. Gayrımüslim vatandaşların adlî ve hukukî imtiyazları, Lozan Muahedesi ile de teyid edildi. Bu imtiyazlara dair kâidelerin tesbitinde bu cemaat temsilcilerinin söz sahibi olacağı, Avrupa’nın isteği istikametinde hukuk reformları yapılacağı, bunu yaparken de beş yıllık bir müddet için Avrupalı hukukçuların yardımlarından istifade olunacağı kabul edilmişti. 1926 yılında Cumhuriyet hükûmeti, Avrupa kanunlarını iktibas edince; gayrımüslim vatandaşlar, biraz da dış baskıyla, toplu olarak hükûmete bir istidâ vererek bu haklarından vazgeçtiklerini açıklamıştır. [Bu mevzuda tafsilatlı bilgi için benim Osmanlı Mahkemeleri adlı kitabıma bakılabilir. Arısanat Yayınevi, Tel: 520 41 51]

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter