Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ermeni soykırımı iddiaları değerlendirilirken, söz konusu dönemde Osmanlı Devleti yle savaş halinde olan devletlerin arşivlerinden alınan belgeleri kullanarak araştırma yapmak, objektif yaklaşımın bir gereğidir.
Nitekim tarihe mâl olmuş hadiseler, tarih metodolojisinin kuralları göz ardı edilmeden araştırılmalı ve bu araştırmalar ışığında bir sonuç ortaya konulmalıdır. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları nda bu ilkeye sadık kalarak, kısa ama öz bir biçimde, Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı sırasındaki durumunu ele alıyor.

"Türklerle Ermeniler gerek Selçuklu Devleti, gerekse Osmanlı Devleti dönemlerinde yaklaşık 850 yıl önemli bir problem olmadan birlikte yaşadılar ve aynı devleti paylaştılar. Nitekim, Osmanlı Devleti döneminde 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos vs. olmak üzere pek çok Ermeni yüksek devlet görevlerinde yer almıştı. Bu durum 1915 e kadar devam etti. Bununlar beraber Ermeniler için 1877-78 de meydana gelen Osmanlı-Rus savaşı yeni bir dönemin başlangıcı sayılabilir..."

Babıali Kültür Yayıncılık



1514 senesi sonbaharında Oruç Reis, dört gemiyle Kuzey Afrika da Becaye kalesi önlerinde, dokuz gemiden müteşekkil İspanyol filosuyla karşılaştı. Oruç Reis, gemilerden birini batırdı, ikisini zaptetti. Diğer altı İspanyol gemisi de Becaye limanına girdi ve kale etekleri altına sığındı. Oruç Reis karaya top çıkardı ve kaleyi döğmeye başladı. Fakat gerek kaleden, gerekse İspanyol gemilerinden atılan güllelerle ikiyüz levend şehid oldu. Buna rağmen levendler yılmadılar. Vuruşmanın sekizinci günü kalede, içeri girilebilecek bir gedik açıldı. Oruç Reis, levendlerini gayrete getirmek için gedikten içeri daldı. Fakat bir top güllesi ile sol kolu pek ağır şekilde yaralandı. Bu yüzden hemen muhasarayı kaldırdılar ve geri çekildiler. Becaye alınamamıştı. Tabibler, Oruç Reis in kolunu, kangren olduğu için dirsek hizasında kestiler, sonra da kesilen yeri mikrop kapmaması için kızgın zeytinyağına daldırdılar.

Oruç Reis ve kardeşi Hızır, iki sene sonra onbir gemiyle Becaye yi tekrar kuşattılar. Oruç Reis tek koluyla kılıç sallarken levendlerine şöyle haykırıyordu: Ben bu kal a önünde bir kolumu bıraktım. Birin daha değil, kellemi dahi bıraksam nola Muhasaranın beşinci günü Becaye nihayet fethedildi.


Sultan II. Abdülhamid Hân, Sultan Abdülmecid in oğludur. Henüz 10 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan ölünce, bakımını Abdülmecid in diğer çocuksuz eşi Perestü Kadın Efendi üstlendi. Perestü Hanım Abdülhamid i kendi çocuğu gibi büyüttü. Babasının ölümünden sonra yerine geçen amcası Abdülaziz Han diğer şehzadelerle birlikte Abdülhamid in eğitimiyle de yakından ilgilendi. Sultan Abdülaziz çıktığı Avrupa gezisine Abdülhamid i de beraberinde götürmüştür.
O, siyasî bir deha idi...
Abdülhamid Hân, amcası Abdülaziz Han ın 1876 da tahttan indirilmesi ve katledilmesi üvey kardeşi V. Murad ın tahta geçirilmesi gibi olaylara şahit oldu. V. Murad Han birkaç ay sonra ruhsal çöküntü geçirince Abdülhamid Han tahta çıkarıldı; Sultan Abdülaziz in tahttan indirilmesine önderlik eden Mithat Paşa da Sadrazam oldu.
Cennetmekân ll. Abdülhamid Han düşmanlarının tasdiki ile dahi firâseti açık, siyasî bir dâhi idi. Bu Ulu Hakan ın zamanı, çileler, entrikalarla dolu aydınların () gaflet içinde boğulduklari bir devir olarak tarihe geçmiştir.
II. Abdülhamid Hân 33 yıl Padişahlık yaptıktan sonra 27 Nisan 1909 da tahttan indirildi, 3 yıl Selanik te tutulduktan sonra, Balkan Savaşları başlayınca 1912 de İstanbul a getirildi ve Beylerbeyi Sarayına yerleştirildi...
Sultan II. Abdülhamid Hân ın, son gününde, hayatında hiç bir sabah terk etmediği banyo ve duşa girmesi hastalığını ağırlaştırmıştı. Son gününü Müşfika Dördüncü Kadın Efendi şöyle anlatıyor: Kadın Efendi, bu, ecel teridir. O gün sabah banyosunu yaptı. Ben çamaşırlarını giydirdim Fakat baktım ki sırtı durmadan terliyor.
- Aman Efendiciğim, çok terliyorsunuz, dedim.
- Kadın Efendi, bu, ecel teridir, cevabını verdi.
Elbisesini giydi. Kahvesini verdik. Hamamdan sonra kahve içmek itiyâdında idi. Yarım bardak sütlü maden suyu da içti. Oturduğu yerde iki rekat namaz kıldı. Bundan sonra ağırlaşmaya başladı...
Abdülhamid Hân, 1 Kasım 1912 den; vefât günü olan 10 Şubat a kadar 5 yıl, 3 ay, 9 gün Beylerbeyi Sarayında kalmıştır. Burada en küçük oğlu Şehzâde Mehmed Âbid Efendi ve zevcesi Müşfika 4. Kadın Efendi ile yaşamıştır. Tahttan indirildikten 8 yıl, 9 ay, 13 gün sonra 75 yaşını 4 ay, 19 gün geçe burada dâr-ı bekâya irtihâl etmiştir.


Bugün, Osmanlı İmparatorluğunun yok olması ile noktalanacak büyük bir maceraya sürüklenişinin yıl dönümüdür. Yani, Sultan II. Abdülhamid Hânın haledilip, bir avuç maceraperestin iş başına geçtiği gündür.

(2007 Şubat ayında) Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstadı ve locanın resmî yayın organı Tesviye Dergisi'nin editörü Celil Layiktez, dünya masonlarına 'İslâm Ülkelerinde Masonluk' başlıklı İngilizce bir makale yayınladı.

Makalesinde, Osmanlı Devleti'nde masonluğun nasıl kökleştiğini anlatan Layiktez, II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine giden süreçte masonların oynadığı rolü değerlendirdi. Mason üstadı Layiktez, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilânından sonra 'İslâmcıların' İstanbul'da ayaklanma çıkardığını ve bu ayaklanmanın Harekât Ordusu tarafından bastırılarak Sultan Abdülhamid'in tahttan indirildiğini söyledi. "Harekât Ordusu, masonlar tarafından örgütlendi ve yönetildi." diyen Layiktez, "Sultan Abdulhamid'e tahttan indirildiğini tebliğ eden 5 milletvekilinden oluşan heyettekilerin tamamı masondu. Elimizde yeterli belgeler var. Bu 5 kişinin mason olduğuna eminiz.” dedi.

“Selânik'teki Harekât Ordusu'nu organize eden İttihat ve Terakki, Emmanuel Karasu'nun başkanı olduğu Mason locasında organize oluyorlardı. Hatta o kadar çok subay var ki, bir kısım subay er üniformasıyla Harekât Ordusuna katıldı.” dedi.

(Bunun üzerine) Tarihçi Mustafa Armağan, Harekât Ordusu içinde masonların bulunduğu iddiasını doğruladı. 31 Mart Vakası'nın geniş değerlendirilmesi gereken bir olay olduğuna işaret eden Armağan, “Siyonizm çok komplike bir olay. Masonların sahiplenmesi doğal. 'Modern Türkiye'yi biz kurduk. Osmanlıyı biz bitirdik. Dolayısıyla bize şükran duyulması lâzım.' diyorlar. Böyle bir noktaya getirmek istiyorlar.” dedi.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu yolları korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi.

ZORLU YOLCULUKLAR

Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi.

Anadolu ve Rumeli toprakları umumiyetle dağlıktır. Yolcuların önü, çok zaman dağlarla kesilir. Yollar, dağların verdiği geçitlerle devam eder. İşte bu geçitlere derbent denir. Farsça, der, geçit; bent de tutmak manasına gelir. İki tarafı yüksek olduğundan dolayı, yol kesmek isteyenler için de en elverişli mekândır. Eşkıyalar, tepeden taş veya kütük yuvarlayıp yolu kapatarak, yolcuları soyabilirler. Gerçi eskiden yol kesme suçunun cezası çok ağırdı. Eşkıya yol kesip mal almış ve adam öldürmüş ise, asılarak idam olunur; cesedi de üç gün teşhir edilirdi. Hatta asılarak idam, yol kesme suçuna münhasırdı. Ama marifet yol kesilmeden tedbir almaktır. Nitekim bir yerde yol emniyeti olmazsa, ticaret gelişmez.

PRİMİ ÖDEYEN DEVLET

İşte anayollar üzerindeki bu tehlikeli boğazlarda, Selçuklular zamanından beri küçük karakollar şeklinde derbent teşkilâtı kurulmuştu. Derbentler, etrafında küçük mescit, dükkânlar ve han ile küçük bir kasaba hüviyetinde idi. Osmanlılar da bu teşkilatı devam ettirdi. Yakındaki bir köy halkından bazısı veya hepsi, derbendi muhafazaya memur edilirdi. Bunun karşılığında da birtakım vergilerden muaf olurdu. Eğer burada bir eşkıyalık hâdisesi vuku bulur ve bir yolcunun malı çalınırsa, derbentçiler tazmin ederdi. Bu, bir nevi ticaret sigortasıdır ve XIV. asırda İtalya’da doğan sigortacılıktan çok daha eskidir. Burada sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmektedir. Halk ise, elini kolunu sallayarak gezmektedir.

HERKES KENDİ DERBENDİNDE

Derbentçiler, küçük kalelerde nöbetleşe beklerlerdi. Müstahkem mevkilerdeki derbentçiler, askerî tarzda teşkilâtlanmıştı. Müstahkem mevkiye sahip olmadığı için kalesi bulunmayan yerlerde, bunlar için bekleme kulübeleri inşa olunurdu. Böyle derbentlerde başta derbentçibaşı (derbent ağası, han ağası, serdar) bulunurdu. Eyaletlerde, derbentçilerin hepsinin başında derbent nâzırı bulunur ve sene boyu derbentleri teftiş ederdi. Derbentçiler sadece kendi derbentleri ile alakadar olurlardı. Bulundukları yeri terk edemezlerdi. Gerekirse yolculara kılavuzluk hizmeti de verirlerdi. Bu bakımdan Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu derbentleri korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi. Zamanla derbent teşkilâtı yetersiz kaldı. XVII. asırda ücretini halkın ödediği askerler bu işi görmeye başladı. Yol emniyetini ve asayişi temin maksadıyla bilhassa anayolların birleştiği yerlerde kasabalar teşkil edildi. Derbentçilerin yerini zaptiyeler aldı.



DERBENTÇİLER, SUÇLUYU YAKALAYAMAZSA CEZAYI KENDİLERİ ÖDERDİ
Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu yolları korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi.Sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmekte, halk ise, elini kolunu sallayarak gezmekteydi.

ZORLU YOLCULUKLAR
Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi.

Anadolu ve Rumeli toprakları umumiyetle dağlıktır. Yolcuların önü, çok zaman dağlarla kesilir. Yollar, dağların verdiği geçitlerle devam eder. İşte bu geçitlere derbent denir. Farsça, der, geçit; bent de tutmak manasına gelir. İki tarafı yüksek olduğundan dolayı, yol kesmek isteyenler için de en elverişli mekândır. Eşkıyalar, tepeden taş veya kütük yuvarlayıp yolu kapatarak, yolcuları soyabilirler. Gerçi eskiden yol kesme suçunun cezası çok ağırdı. Eşkıya yol kesip mal almış ve adam öldürmüş ise, asılarak idam olunur; cesedi de üç gün teşhir edilirdi. Hatta asılarak idam, yol kesme suçuna münhasırdı. Ama marifet yol kesilmeden tedbir almaktır. Nitekim bir yerde yol emniyeti olmazsa, ticaret gelişmez.
Derbentçiler

PRİMİ ÖDEYEN DEVLET
İşte anayollar üzerindeki bu tehlikeli boğazlarda, Selçuklular zamanından beri küçük karakollar şeklinde derbent teşkilâtı kurulmuştu. Derbentler, etrafında küçük mescit, dükkânlar ve han ile küçük bir kasaba hüviyetinde idi. Osmanlılar da bu teşkilatı devam ettirdi.
Yakındaki bir köy halkından bazısı veya hepsi, derbendi muhafazaya memur edilirdi. Bunun karşılığında da birtakım vergilerden muaf olurdu. Eğer burada bir eşkıyalık hâdisesi vuku bulur ve bir yolcunun malı çalınırsa, derbentçiler tazmin ederdi.
Bu, bir nevi ticaret sigortasıdır ve XIV. asırda İtalya’da doğan sigortacılıktan çok daha eskidir. Burada sigorta primini devlet ödemekte; rizikoyu derbentçiler üstlenmektedir. Halk ise, elini kolunu sallayarak gezmektedir.

HERKES KENDİ DERBENDİNDE
Derbentçiler, küçük kalelerde nöbetleşe beklerlerdi. Müstahkem mevkilerdeki derbentçiler, askerî tarzda teşkilâtlanmıştı. Müstahkem mevkiye sahip olmadığı için kalesi bulunmayan yerlerde, bunlar için bekleme kulübeleri inşa olunurdu. Böyle derbentlerde başta derbentçibaşı (derbent ağası, han ağası, serdar) bulunurdu. Eyaletlerde, derbentçilerin hepsinin başında derbent nâzırı bulunur ve sene boyu derbentleri teftiş ederdi.
Derbentçiler sadece kendi derbentleri ile alakadar olurlardı. Bulundukları yeri terk edemezlerdi. Gerekirse yolculara kılavuzluk hizmeti de verirlerdi. Bu bakımdan Osmanlı yollarında soygunculuk, hele cana ve ırza tecavüz işitilmemiş bir şeydi. Bu derbentleri korumak, derbentçiler için şeref meselesi idi.
Zamanla derbent teşkilâtı yetersiz kaldı. XVII. asırda ücretini halkın ödediği askerler bu işi görmeye başladı. Yol emniyetini ve asayişi temin maksadıyla bilhassa anayolların birleştiği yerlerde kasabalar teşkil edildi. Derbentçilerin yerini zaptiyeler aldı.

ZORLU YOLCULUKLAR
Günümüzde birçok motorlu kara, deniz veya hava vasıtası yükleri çok kısa bir sürede gideceği noktaya ulaştırabilir. Eskiden ise bu iş için uzun ve yorucu yolculuklar yapmak gerekiyordu. Deve, at, katır gibi yük hayvanlarından oluşan kervanın yolculuğu bazen aylarca sürüyordu. Ancak kervanlar derbentçiler sayesinde güvenlikten emindi.



Topkapı Sarayı Has Ahırlar bölümünde Surre-i Hümâyûn sergisi açıldı. Sergide 1917 yılında Medine Müdafii Fahrettin Paşa tarafından ingilizlerin eline geçmemesi için geri gönderilen son Surre-i Hümâyûn a ait 90 adet eser sergilenecek. Osmanlı pâdişâhlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn ahâlisine, zâhidlere, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölgesinde yaşayanlara gönderdikleri para ve değerli eşyâlara surre; bunları götüren topluluğa da surre alayı denirdi. Bilinen ilk surre alayları, Abbâsiler devrinde (750-1258) gönderildi. Eyyûbiler (1174-1250) ve Memlukler (1250-1517), bu güzel âdeti devam ettirdiler. Herşeyin en güzelini Haremeyn-i şerifeyne lâyık gören Osmanlılar da, surre alaylarının en güzellerini gönderdiler.

Osmanlı Devletinde bilinen ilk surre alayı, Yıldırım Bâyezîd Han tarafından Edirne’den gönderildi. Gönderilen hediyeler arasında 80.000 altın para da vardı. Çelebi Sultan Mehmed Han, Sultan İkinci Murâd Han ve Fâtih Sultan Mehmed Han zamânında artarak devam etti. Yavuz Sultan Selim Hanın Halife-i Müslimîn olmasından sonra daha da sistemleştirildi. Bu hizmet devletin yıkılışına kadar en zor şartlarda bile devam ettirildi. Surre-i hümâyûn, Haremeyn evkafı nâzırı olan dârüsseâde ağalarının sorumluluğu altında hazırlanırdı. Gönderilecek para ve eşyâların listesini gösteren surre-i hümâyun defterlerini dârüsseâde ağasının yazıcısı ve haremeyn müfettişi müherlerdi. Daha sonra defterdâr tarafından imzâlanan defterlere nişancı tuğra çekerdi. Bundan sonra Pâdişâhın Mekke Emîrine hitâben yazdırdığı nâme-i hümâyûn, kızlarağası tarafından surre emînine teslim edilirdi. Bu esnâda Kur’ân-ı kerîm ve na’tlar okunur, kurbanlar kesilir, buhûrdânlar yakılır, tekbir getirilir, duâlar edilirdi. Receb ayının on ikisinde Üsküdar’a geçirilen surre alayı halkın coşkun sevgi gösterileri arasında yeni hediye katarları ve hacı adaylarının da iştirâkı ile Hicaz’a doğru yoluna devam ederdi. Yol üzerinde bulunan beylerbeyi ve sancakbeyleri surrenin emniyetini temin etmekle mükelleftiler.

Surre alayı Haremeyn’e doğru ilerlerken, geçtiği yerlerde ihtişamlı merâsimler yapılır, surre hediyeleri yüklü yeni yeni katarlarla birlikte hacı adayları da katılırdı. Surre-i hümâyunla gönderilen paralar, Harameyn’in masraflarına sarf edilirdi. Surer-i hümâyûnda paralar dışında gönderilen ve nâdir bulunan kıymetli halılar, seccâdeler, murassa avîzeler, şamdanlar, paha biçilmez mushaf-ı şerifler, levhalar, puşideler (örtüler), gümüş perde halkaları, okkalarla buhurlar, elbiseler, Mekke Emîrine mahsus sırmalı ve işlemeli kaftan, mücevherli kılıç, inciden tesbih ve daha pekçok kıymetli hediyeyse, Mekke ve Medîne’deki mübârek makâmlara, seyyidlere, şerîflere, fakirlere, zâhidlere hediye edilirdi. Gönderilen hediyeyi alanlar, kendilerine göre, keselere zemzem, hurma gibi hediyeler koyarak surre ile geri gönderir, karşılıklı hediyeleşirlerdi. Bu arada Kahire’den gönderilen surre alayında yer alan yeni Kâbe örtüsü merâsimle eskisiyle değiştirilirdi. Mekke Emîri eski Kâbe örtüsünü İstanbul’a gönderirdi. Bu Kâbe örtülerinden İstanbul’da pekçok câmide bulunmaktadır. Surre alayları, 1864 yılına kadar kara, bu târihten 1908’e kadar deniz, daha sonra da demiryoluyla gönderildi. Surre alaylarının sonuncusu 1915 yılında gönderildi. Daha sonra Mekke Emirinin isyânı (1916) ve toprakların elden çıkması sebebiyle gönderilen surre alayları yerine ulaşamadı.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter