Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı Devletinde on dokuzuncu asırda yetişen büyük devlet ve ilim adamı. 27 Mart 1822 (H. 1238)'de Tuna kıyısında bulunan Lofça kasabasında doğdu. Babası Lofça İdare Meclisi azasından İsmail Ağadır. İlk tahsilini Lofça'da yaptı. Yaradılıştan zeki ve kabiliyetli olduğu gibi, pek de çalışkandı. Dedesinin yardımı ile 1839 yılında İstanbul'a geldi. Medrese tahsiline başladı. Bu arada, matematik, astronomi, tarih ve coğrafya gibi ilimlerle de uğraşarak kültürünü artırdı. O zaman çok meşhur olan Murad Molla tekkesine tatil günleri giderek Farisi öğrendi ve Mevlana'nın Mesnevi'sini bitirdi. Divançe'sinde bulunan şiirlerin çoğunu bu tekkeye devam ettiği sırada yazdı.
 1844'te 22 yaşındayken Çanat payesi ile Rumeli kaleminde kadı oldu. 1845 yılında müderris olarak İstanbul camilerinde ders vermek hakkını elde etti. 13 Ağustos 1850'de Meclis-i Maarif azalığı ile birlikte Dar-ül-Muallimin (Öğretmen okulu) müdürlüğüne getirildi. Bu mektebi kısa zamanda ıslah ederek, mektebe giriş ve imtihan usüllerini yönetmeliklerle tesbit etti. Encümen-i Daniş'e (Osmanlı Akademisi) 1851'de asli üye seçildi. Tarih-i Cevdet namıyla şöhret bulan kıymetli eserinin üç cildini 1854 yılında bitirip Sultan Abdülmecid Hana sundu. Eseri çok beğenen Sultan, rütbesini yükseltti. Bir sene sonra da devletin resmi tarihçisi oldu.
Ahmed Cevdet Paşa Hayatı



Şeyh Bedreddîn, ilim öğrenmek istiyordu. Bu gayeyle önce Bursa, sonra Konya ve Kâhire’ye gitti. Orada büyük âlim Seyyid Şerîf Cürcânî ve Aydınlı Hacı Paşa ile berâber Mübârekşâh Mantıkî’den din ilimleri, felsefe ve mantık okudu. Tahsilini tamamladıktan sonra Tebriz’e giderek, Tîmûr Hanın huzûrunda yapılan ilmî sohbetlere iştirak etti. Daha sonra Kazvin’e giden Şeyh Bedreddîn, burada doğru yoldan ayrılarak sapık Bâtınîlik fırkasına girdi. Dönüşünde Memlûk Sultânı Melik Zâhir Berkuk’un oğlu Ferec’e hoca tâyin edildi. Bir müddet sonra da Anadolu’ya döndü... Eflak Voyvodasına gitti...

Şeyh Bedreddîn’in, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde halîfeleri vardı. Bunlar arasında bilhassa İzmir-Karaburun’da bulunan Börklüce Mustafa, etrâfında binlerce taraftar topladı. Şeyh Bedreddîn hacca gitmek bahânesiyle Kastamonu’ya ve oradan da Sinop’a geçerek, bir gemiyle Kefe limanına çıktı. Daha sonra Eflak Voyvodasının yanına gitti. Voyvoda, Türk hâkimiyetinden kurtulmak ümîdiyle ona elinden gelen yardımı yaptı. Böylece Rumeli’de Şeyh Bedreddîn, Karaburun’da Börklüce Mustafa, Manisa’da Börklüce’nin sağ kolu Yahûdî dönmesi Torlak Kemâl, devlete isyân bayrağını açtılar...
Tuna’nın güneyine geçen Bedreddîn, ne kadar âsî varsa etrâfına toplayarak Deliorman’da kuvvetlerini artırdı. Tehlikeyi sezen Çelebi Sultan Mehmed Han, Velîahd Şehzâde Murâd’ın yanına Vezîriâzam Bâyezîd Paşayı da katıp Börklüce’nin üzerine gönderdi. Bâyezîd Paşa yapılan muhârebede âsîleri imhâ etti. Börklüce Mustafa mahkeme kararıyla îdâm edildi. Torlak Kemâl ile 3000 âsî de yakalanıp öldürüldü.

Suçlu olduğunu kabul etti...
Anadolu’da isyânın bastırıldığını öğrenen Şeyh Bedreddîn, Deliorman’da müşkül vaziyette kaldı. Bâyezîd Paşa, Rumeli’ye geçerek, Bedreddîn ve taraftarlarını Deliorman’da küçük bir çarpışmadan sonra kolaylıkla yakaladı. Mevlânâ Haydar başkanlığındaki mahkemenin huzûruna çıkarılan Şeyh Bedreddîn, suçlu bulundu ve kendisi de cezâsının îdâm olduğunu kabul etti.

1420 senesinde Serez pazarında idam sehpasına çıkan Şeyh Bedreddîn, Mevlana Haydar’a dönerek şu beyti söyledi:

“Mademki bu kerre mağlubuz, netsek, neylesek zahid
Gayrı uzatmayın sözü, Mademki fetva bize aid...”


Ahmed Cevdet Paşa Tanzimat devrinin en önemli devlet ve ilim adamlarından biri...İlber Ortaylı'nın tabiriyle "Medresenin son güneşi"...Şeyhülislamlığın eşiğine kadar yükselmiş, her ilimde alim, her fende mahir, tarihimizin son medar-ı iftaharlarından...Hayatını ve emsalsiz eseri Mecelle'yi anlatan bu eseri okurken; aynı zamnda devrin medrese hayatını ve ilmi seviyesini; Tanzimat'ın Osmanlı Devleti'ne getirdiği ikilik ve çatışmaları; ıslahatın milli bünyeye uygun cereyan etmesi için Cevdet Paşa'nın verdiği çetin mücadeleyi; ve ilim alimlerine kazandırdığı ölümsüz eserleri bulacaksınız.
İşte Mecelle'nin ilk yüz maddesinin de hoş bir üslupla açıklandığı bu kitapta her yönüyle
AHMED CEVDET PAŞA...

Ne demişler;
Adem oldur ki ayağın çekicek dünyadan,
Zikü bi'l hayr içre güzel adı kala.

KTB Yayınları



Sultan III. Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar;
- Kimdir bu? Ahali:
- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhuşun biri işte!..
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar Çarsısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlasak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya’dan Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ne iyi dedin. Hadi yüklenelim...Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha...Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?...
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. Şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...Bizim efendi bir âlemdi, vesselam...Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı İlmihal. Hucceti islam okurdum...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi.Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya... Hatta bir gün;
- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...
- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?
Allahü tealanın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez. Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed’e, halifeyi müslimine dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana... Bir seher vakti gözyaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar.İşte NALINCI BABA o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergama’lıdır.1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında, Harabzade Camii karşısın dadır.


OSMANLILAR’DA MEKTEP VE MEDRESELERİ FERDLER KURAR, VAKIFLAR İŞLETİRDİ
Maarif Nâzırı Haşim Paşa boşuna dememiş: “Şu mektepler olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim” diye. Bugün Milli Eğitim Bakanlığı’nın işi daha da zor...Mekteplerin bağlı olduğu Maarif Nezâreti 1846 yılında kuruldu. Cumhuriyetten sonra Maarif Vekâleti oldu. Sonra ne akla hizmet bilinmez, 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığı adını alıverdi. 1950-60 arası gene Maarif Vekâleti dendi.

DEVLET Mİ AİLE Mİ?
Terbiye (eğitim) değil de, maarif (öğrenim) tabirinin kullanılması boşuna değil elbette. Çocuğu terbiye etmek (eğitmek), ailesinin hakkıdır. Devletin ferdleri terbiye etmek vazifesi ve hakkı yoktur. Bu, ancak totaliter devletlerde söz konusu olabilir. Antik Yunan şehirlerinden Isparta’da çocuklar küçük yaşta ailelerinden alınıp devlet için yetiştirilirdi. Modern çağda Nazi Almanya’sında, Sovyet Rusya’da vaziyet hemen hemen böyleydi. Ailelerin an’anevî ve manevî kültür aşılamasına fırsat bırakılmadan, çocuklar devletin ideolojisi istikametinde “eğitilirdi!”

MEKTEPLER VAKIFTIR
Osmanlı Devleti, ailelerin çocuğunu terbiye hakkına ilişmeyi aklının ucundan geçirmemiştir. Herkes tahsil imkânlarını kendisi hâsıl etmekte hür idi. Devlet, bu hususta yardımcı olabilir; ancak ferdî teşebbüsü engelleyemezdi. Bu bakımdan Osmanlılarda klasik devirde devlet eliyle kurulan maarif müessesesine rastlanmaz. Mektep ve medreseleri ferdler kurar; vakıflar yoluyla işletirdi. Binâları kendisi yapar, hocaları kendisi bulur, talebeyi kendisi seçer ve müfredatı kendisi tesbit ederdi. Devlet de bunları destekler ve kontrol ederdi. Padişah, hânedan ve devlet ricâlinin yaptırdığı medreseler de böyleydi. Hepsi şimdiki özel okullar gibiydi. Bugün İngiltere’deki sistem de buna benzemektedir.
Tanzimat’tan sonra devlet bazı mektepler kurdu. Ama bu, devletin eleman ihtiyacını karşılamak içindi. Nitekim hususî maarif müesseseleri varlığını devam ettirdi. Devlet mektepleri de terbiye (eğitim) değil, maarif (öğretim) rolü üstlenmişti.

HER MİLLET DİNİNİ ÖĞRETEBİLİR
Kanun-ı Esasî (Osmanlı anayasası), Osmanlı vatandaşlarının umumî ve hususî tedrisatta serbest olduğu; mekteplerin devlet nezâretinde (kontrolünde) bulunduğu; ancak bunun çeşitli milletlerin dinî öğretimine halel veremeyeceği esasını hükme bağlamıştır.
Devletin, bir an evvel aileye ait eğitim rolünden vazgeçip, öğretim işine bakması gerekiyor. Belki de devlet eliyle mektep kurup işletmek yerine, bu iş ferdlere bırakılsa, daha kolay olacak. Üstelik bir millî demekle millî olunmadığı da yakın geçmişte çok görüldü. Bu işe gönül verenler ne kadar iyi niyetli ve kabiliyetli olursa olsun, işin mahiyeti gereği devamlı çıkan pürüzler, onları engellemeye yetiyor.
Milli Eğitim Bakanlığı denince nedense akla hep, Fransız şairi Voltaire’in, bugünkü Avusturya ile etrafındaki bir avuç toprağa hükmeden Mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu için söylediği söz aklıma geliyor: “Ne mukaddes, ne Roma, ne de imparatorluk!”

SULTAN ABDÜLHAMİD’İN NAZIRI
Sultan Abdülhamid’in son Maarif Nazırı olan Haşim Paşa, 1903 ile 1908 yılları arasında görevde bulunmuştu. Paşa’nın bir sözü, bugün bile şakalara mevzu oluyor.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Mekteplerin bağlı olduğu Maarif Nezâreti 1846 yılında kuruldu. Cumhuriyetten sonra Maarif Vekâleti oldu. Sonra ne akla hizmet bilinmez, 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığı adını alıverdi. 1950-60 arası gene Maarif Vekâleti dendi.

DEVLET Mİ AİLE Mİ?

Terbiye (eğitim) değil de, maarif (öğrenim) tabirinin kullanılması boşuna değil elbette. Çocuğu terbiye etmek (eğitmek), ailesinin hakkıdır. Devletin ferdleri terbiye etmek vazifesi ve hakkı yoktur. Bu, ancak totaliter devletlerde söz konusu olabilir. Antik Yunan şehirlerinden Isparta’da çocuklar küçük yaşta ailelerinden alınıp devlet için yetiştirilirdi. Modern çağda Nazi Almanya’sında, Sovyet Rusya’da vaziyet hemen hemen böyleydi. Ailelerin an’anevî ve manevî kültür aşılamasına fırsat bırakılmadan, çocuklar devletin ideolojisi istikametinde “eğitilirdi!”

Sultan Abdülhamid’in son Maarif Nazırı olan Haşim Paşa, 1903 ile 1908 yılları arasında görevde bulunmuştu. Paşa’nın bir sözü, bugün bile şakalara mevzu oluyor.

MEKTEPLER VAKIFTIR

Osmanlı Devleti, ailelerin çocuğunu terbiye hakkına ilişmeyi aklının ucundan geçirmemiştir. Herkes tahsil imkânlarını kendisi hâsıl etmekte hür idi. Devlet, bu hususta yardımcı olabilir; ancak ferdî teşebbüsü engelleyemezdi. Bu bakımdan Osmanlılarda klasik devirde devlet eliyle kurulan maarif müessesesine rastlanmaz. Mektep ve medreseleri ferdler kurar; vakıflar yoluyla işletirdi. Binâları kendisi yapar, hocaları kendisi bulur, talebeyi kendisi seçer ve müfredatı kendisi tesbit ederdi. Devlet de bunları destekler ve kontrol ederdi. Padişah, hânedan ve devlet ricâlinin yaptırdığı medreseler de böyleydi. Hepsi şimdiki özel okullar gibiydi. Bugün İngiltere’deki sistem de buna benzemektedir. Tanzimat’tan sonra devlet bazı mektepler kurdu. Ama bu, devletin eleman ihtiyacını karşılamak içindi. Nitekim hususî maarif müesseseleri varlığını devam ettirdi. Devlet mektepleri de terbiye (eğitim) değil, maarif (öğretim) rolü üstlenmişti.

HER MİLLET DİNİNİ ÖĞRETEBİLİR

Kanun-ı Esasî (Osmanlı anayasası), Osmanlı vatandaşlarının umumî ve hususî tedrisatta serbest olduğu; mekteplerin devlet nezâretinde (kontrolünde) bulunduğu; ancak bunun çeşitli milletlerin dinî öğretimine halel veremeyeceği esasını hükme bağlamıştır. Devletin, bir an evvel aileye ait eğitim rolünden vazgeçip, öğretim işine bakması gerekiyor. Belki de devlet eliyle mektep kurup işletmek yerine, bu iş ferdlere bırakılsa, daha kolay olacak. Üstelik bir millî demekle millî olunmadığı da yakın geçmişte çok görüldü. Bu işe gönül verenler ne kadar iyi niyetli ve kabiliyetli olursa olsun, işin mahiyeti gereği devamlı çıkan pürüzler, onları engellemeye yetiyor. Milli Eğitim Bakanlığı denince nedense akla hep, Fransız şairi Voltaire’in, bugünkü Avusturya ile etrafındaki bir avuç toprağa hükmeden Mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu için söylediği söz aklıma geliyor: “Ne mukaddes, ne Roma, ne de imparatorluk!”



İngiltere’nin Türkiye’yi dünya siyasetinde önemli bir pozisyona doğru ittiği açıkça görülüyor. Ancak bunu, kaşımız gözümüz için yapmıyor...

Kraliçe'nin Asya ile Avrupa'yı bağlayan Boğaziçi Köprüsü ile Sultan Mecid'in yaptırdığı zarif Ortaköy Câmii'ni içine alan fotoğrafına çok derin mânâlar yüklendi.

İngiltere Kraliçesi ülkesine döndü ama, Türkiye’ye niye geldiği suali zihinlere takıldı kaldı. Kraliçenin ziyaretlerinin rastgele olmadığını bilenler bilir. Hatta hiçbir hareketi boşuna değildir. Hepsinin sembolik de olsa bir manası vardır. Kraliçe, ülkesinde gündelik politikanın içinde değildir ama, hükümetle koordinasyon içinde hizmet eder. Mesela dış gezileri hükümetin isteği veya bilgisi ile gerçekleşir. Bu geziler, devletin yüksek menfaatleri için yapılır.

GÖVDE GÖSTERİSİ

Türkiye’nin, Avrupa Birliği eşiğinde demokrasi imtihanı verdiği buhranlı bir zamanında, İngiltere Kraliçesinin üçüncü ziyareti büyük önem taşıyor elbette. Kraliçe, hükümeti değil, devleti temsil eder. Başbakan gelse, bu kadar önemi olmazdı. İngiltere, Türkiye’ye destek verdiğini gösteren bir gövde gösterisi yapıyor. Amerika’nın da bu işte sadık müttefiki İngiltere ile beraber hareket ettiğini söylemek zor değil. Kraliçenin Türkiye ziyareti de böyle sembolik vurgularla doluydu bence.

Hele Bursa seyahatinde ne derin manalar vardı! Bursa, Osmanlı Devleti’nin kurulup geliştiği tarihî bir şehirdir. Kraliçe buraya giderek, Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı pozisyonunu vurguladı. Yeşil Türbe’de yatan Çelebi Sultan Mehmed, Ankara Bozgunu’nun ardından yaşanan fetret devrinin külleri üzerinde tahta oturmuş, devletin ikinci kurucusu sayılan bir padişahtır. Bu da Avrupa’dan uzak, Osmanlı coğrafyasından kopuk ve Osmanlı kimliğiyle kavgalı bir devreden sonra, yeni bir başlangıç yapılması gerektiğinin işaretini veriyor.

Kraliçe’nin Kur’an-ı kerim dinlemesi de, Türkiye’nin İslâm dünyasındaki önemi ve Müslüman kimliğine atıf yapıyor. Netice itibariyle İngiltere, bir asır dış siyasetinin mihverini teşkil eden ve sonunda yıkıp parçaladığı Türkiye hakkında elli-altmış senedir farklı bir politika izliyor. Dış politikada düşmanlık diye bir şey yoktur. Dünün düşmanı bugünün müttefiki olabilir. Milletlerarası münasebetler menfaat üzerine kuruludur. Geçen asrın süper gücü, 1947 yılından sonra yerini Amerika’ya bıraksa bile; güçlü istihbaratı, dengeli ve realist politikası sayesinde hâlâ dünya siyasetinde mühim bir rol oynamaya devam ediyor.

OSMANLI MİLLETLERİ

İngiltere’nin Türkiye’yi dünya siyasetinde önemli bir pozisyona doğru ittiği açıkça görülüyor. Bu pozisyon, Osmanlı coğrafyasında, Osmanlı mirasına sahip çıkan, dünya devletleriyle barışık, eski Osmanlı milletlerinin hâmisi, İslâm ve Türk dünyasına tarihî geleneği sayesinde liderlik eden; barışı tehdit eden radikal cereyanlara sed oluşturan demokratik, liberal ve güçlü bir devletin pozisyonudur. Bunu, kaşımız gözümüz için değil; elbette ve öncelikle dünyada Anglosakson hâkimiyetinin devamı ve güçlenmesi için istiyor. İster misiniz İngiltere, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) gibi bir de Osmanlı Milletler Topluluğu kurmaya ön ayak olsun?

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter