Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu nda modernleşme sürecini, siyasi, toplumsal ve kültürel değişiklikleri ele alan İlber Ortaylı nın başyapıtı gözden geçirilmiş baskısıyla Timaş ta. Sırpça, Yunanca ve Macarca ya çevrilen, Ukraynca çevirisi devam eden kitap son dönem Osmanlı modernleşme tarihini ele alıyor...Osmanlı modernleşmesi otokratik bir modernleşmesidir, iç ve dış gelişmeler, hayatının son kırk yılında imparatorluğu bu otokratik modernleşmeden anayasal bir monarşiye kadar sürükledi, imparatorluk genç Cumhuriyete parlamento, siyasal parti kadroları, basın gibi siyasal kurumları miras bıraktı. Cumhuriyetin tabipleri, fen adamları hukukçu, tarihçi ve filologları son devrin Osmanlı aydın kadrolarından çıktı. Cumhuriyet ilk anda eğitim sistemini, üniversiteyi, yönetim örgütünü, mali sistemini imparatorluktan miras aldı. Cumhuriyet devrimcileri bir ortaçağ toplumuyla değil, son asrını modernleşme sancıları ile geçiren imparatorluğun kalıntısı bir toplumla yola çıktılar. Cumhuriyetin radikalizmini kamçılayan öğelerden biri de yeterince radikal olamayan Osmanlı modernleşmesidir.

Bugünkü Türkiye nin siyasal-sosyal kurumlarındaki sağlamlık ve zaafın bilinmesi, son devir Osmanlı modernleşme tarihini iyi anlamakla mümkündür. 19. yüzyıl bütün Osmanlı camiasının en hareketli, en sancılı, yorucu, uzun bir asrıdır; geleceği hazırlayan en önemli olaylar ve kurumlar bu asrın tarihini oluşturur.

Timaş Yayınları


Tarihin en büyük hükümdarlarından Fatih Sultan Mehmed Han bugün 3 Mayıs 1481 de vefat etti. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Osmanlı padişahlarının yedincisi, II. Murad Hânın oğlu ve II. Bayezid Hânın babasıdır. 1431 de Edirne de doğdu. Daha 22 yaşında iken, İstanbul u alarak, Bizans İmparatorluğu na son veren bu büyük hükümdar, Arnavutluk u, Bosna ve Hersek i almış, Yunanistan ın fethini tamamlamış ve Balkanları idaresi altında birleştirmiş, Trabzon-Rum Pontus Devleti ne son vermiştir. Toplam 2 İmparatorluk, 4 Krallık, 6 Prenslik ve 5 de Dükalık olmak üzere, 17 devlet fethetmiştir. Cenab-ı Hak ruhunu şad, kabrini cennet bahçesi eylesin. Ayrıca bakınız (Fatih Sultan Mehmed Han)


Gazi Osman Paşa esir edildikten sonra bir araba ile Bogot karargahına götürülüyordu. Yolda Romanya Prensi Karol kendisine yanaşarak, bu kahramanı tebrik etmek istedi. Fakat Osman Paşa, Karol’e sert sert baktı. Prens elini uzatarak; “Tebrik ederim” dedi. Fakat Paşa şiddetle reddetti. Çünkü Romanya asırlarca Osmanlı hakimiyetinde kalmış bir devletti. İşmdi tabi olduğu devlete isyan edip, ona karşı silah kullanmıştı. Bu sebeple elini vermedi. Sert bakışlı gözlerini Karol’e diktiği zaman, neye uğradığını bilemedi ve elini bir kabahatli gibi geri çekti. O anda Rus başkumandanı Grandük Nikola, Gazi Osman Paşa’nın yüzünü görmek için arabanın yanına yaklaştı. İki kumandan, iki saniye kadar birbirlerinin yüzüne bakıştılar. Nikola, Osman Paşa’nın elini sıkı sıkı tuttuktan sonra:-Plevne’yi müdafaa hususunda gösterdiğiniz iktidardan dolayı sizi tebrik ederim. Bu müdafaa, tarihin en parlak vak’alarındandır, dedi.



Gazneli Mahmud (rahmetullahi aleyh), Müslüman Türklerin yetiştirdiği en büyük simalardan biridir. Fevkalâde cesur, o kadar da ihtiyatlı idi. İlk Türk-İslâm devletlerinden olan Gazneliler devleti, bugünkü Hindistan, Pakistan, İran, Afganistan toprakları üzerinde Sultan Gazneli Mahmud tarafından kurulmuştur. Çok iyi bir asker ve siyaset adamıydı. Edebiyat ve ilme çok önem verirdi. Sık sık, İslâm âlimlerini meclisine davet eder, suâller sorardı. Çok iyi hadîs bilirdi. Âlimlere, din adamlarına, sanatkâr ve askerlere çok önem verir, onlara ihsanlarda bulunurdu. 61 yaşında, 30 Nisan 1030da vefât eden sultanın 45 senesi, harp meydanlarında geçmiştir.


OSMANLILARDA VAKIFLARIN ŞARTLARINI KİMSE DEĞİŞTİREMEZDİ
Ders kitaplarına bile girmiş bir iddia var: Güya Sultan Fatih, bazı vakıflara el koymuş. Bunları devlet hazinesine zapt etmiş. Hatta bunu padişahların gerektiğinde şerî hukuka uymadıklarına delil gösteriyorlar. Halbuki devlet, vakıflara el koyamaz. Hususi mülkiyete ilişemez.

Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır

Vakıf, şahıslar tarafından ve mülk mallar üzerinde kurulur. Vakfın şartlarını, kimlerin nasıl istifade edeceğini vakfeden belirler. Bazı hallerde sultan, devlete ait araziyi, mülkiyeti devlette kalmak ve gelirleri bir hayır cihetine sarf olunmak üzere vakfeder. Devlet, böylece sağlık, maarif, bayındırlık gibi amme hizmetlerinin yerine getirilmesini kolaylaştırır. Amme hizmeti görüp de hazineden hakkı doğanlara gelir temin eder. Hazret-i Peygamberin bu yolda tatbikatı olduğu gibi; Emevîlerden itibaren hemen her Müslüman devlette böyle vakıflara rastlanır.

AMME HİZMETLERİ İÇİN...
Osmanlılarda şahıslar câmi, medrese, imâret, hastane gibi hayır eserlerini vakıf yoluyla yaptırırdı. Devlet de bunların faaliyetini devam ettirebilmesi için mîrî arâzinin gelirini tahsis ederdi. Böylece birtakım amme hizmetlerinin karşılanmasında şahıslar önayak olur; devlet de bunları desteklerdi. Buna hakiki manada bir vakıf olmadığı için, gayrısahih vakıf adı verilir. İrsâdî vakıf veya tahsis kabilinden vakıf da denir. Çünkü gerçek vakıf, şahıs mülkü üzerinde kurulur. Bundan dolayı gayrısahih vakıf, lüzum görülmesi üzerine hükümet tarafından iptal edilebilir. Bu topraklar tekrar devlete döner. Bu vakıfların şartlarını da hükümet gerekirse değiştirebilir.

MEMLÜKLERDE DE VAR
Meselâ 1398 yılında vefat eden Mısırdaki Memlûk sultanlarından Berkuk, bu gibi vakıflardan bazısını ihtiyaç sebebiyle iptal edip, devlet hazinesine döndürmek istedi. Bunun için zamanın meşhur âlimleri Bülkînî, İbni Cemâa ve Bâbertî hazretleri fetva verdiler. Osmanlı Devletinde de zaman zaman böyle vakıfların tekrar devlet hazinesine geri alındığı görülmektedir.
Fatih Sultan Mehmed zamanında fetihler için daha çok askere ihtiyaç duyulunca, daha önce yapılmış bazı gayrısahih vakıflar hazineye alınıp, tımar arazisine çevrilmişti. Yerine geçen Sultan II. Bayezid, bunlardan ulemaya maaş olarak tahsis edilenleri iade etmişti. İşin aslından habersiz olanlar, bazı garip yorumlarda bulunmuştu. Güya Sultan Fatih dine karşı lakaytmış da, Sultan Bayezid onun gibi değilmiş. Sofu imiş. Güya Sultan Fatih devleti mukaddes görürmüş de, gerektiğinde vakıflara bile el koyabilecek cesarette imiş.

NASS-I ŞÂRİ GİBİ
Bu yorumlar doğru değildir. Devlet, hususî mülkiyete ve vakıflara el koyamaz. Hatta vakıfların şartlarını değiştiremez. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfedenin koyduğu şartlar, âyet ve hadisler gibi muhkemdir. Padişah bile değiştiremez. Osmanlı tarihinde de devletin vakıflara el koyduğu vâki değildir. Ancak bir vakıf mal harab olduğunda, bunu başka vakfa bağlayarak, işe yarar hale getirmeye çalışılmıştır. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır. Mülkün, yani devletin temeli ise, Halife Ömerin dediği gibi, adalettir.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Ders kitaplarına bile girmiş bir iddia var: Güya Sultan Fatih, bazı vakıflara el koymuş. Bunları devlet hazinesine zapt etmiş. Hatta bunu padişahların gerektiğinde şer’î hukuka uymadıklarına delil gösteriyorlar. Halbuki devlet, vakıflara el koyamaz. Hususi mülkiyete ilişemez. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır.

Vakıf, şahıslar tarafından ve mülk mallar üzerinde kurulur. Vakfın şartlarını, kimlerin nasıl istifade edeceğini vakfeden belirler. Bazı hallerde sultan, devlete ait araziyi, mülkiyeti devlette kalmak ve gelirleri bir hayır cihetine sarf olunmak üzere vakfeder. Devlet, böylece sağlık, maarif, bayındırlık gibi amme hizmetlerinin yerine getirilmesini kolaylaştırır. Amme hizmeti görüp de hazineden hakkı doğanlara gelir temin eder. Hazret-i Peygamber’in bu yolda tatbikatı olduğu gibi; Emevîlerden itibaren hemen her Müslüman devlette böyle vakıflara rastlanır.

AMME HİZMETLERİ İÇİN...

Osmanlılarda şahıslar câmi, medrese, imâret, hastane gibi hayır eserlerini vakıf yoluyla yaptırırdı. Devlet de bunların faaliyetini devam ettirebilmesi için mîrî arâzinin gelirini tahsis ederdi. Böylece birtakım amme hizmetlerinin karşılanmasında şahıslar önayak olur; devlet de bunları desteklerdi. Buna hakiki manada bir vakıf olmadığı için, gayrısahih vakıf adı verilir. İrsâdî vakıf veya tahsis kabilinden vakıf da denir. Çünkü gerçek vakıf, şahıs mülkü üzerinde kurulur. Bundan dolayı gayrısahih vakıf, lüzum görülmesi üzerine hükümet tarafından iptal edilebilir. Bu topraklar tekrar devlete döner. Bu vakıfların şartlarını da hükümet gerekirse değiştirebilir.

MEMLÜKLER’DE DE YAPMIŞ

Meselâ 1398 yılında vefat eden Mısır’daki Memlûk sultanlarından Berkuk, bu gibi vakıflardan bazısını ihtiyaç sebebiyle iptal edip, devlet hazinesine döndürmek istedi. Bunun için zamanın meşhur âlimleri Bülkînî, İbni Cemâa ve Bâbertî hazretleri fetva verdiler. Osmanlı Devleti’nde de zaman zaman böyle vakıfların tekrar devlet hazinesine geri alındığı görülmektedir. Fatih Sultan Mehmed zamanında fetihler için daha çok askere ihtiyaç duyulunca, daha önce yapılmış bazı gayrısahih vakıflar hazineye alınıp, tımar arazisine çevrilmişti. Yerine geçen Sultan II. Bayezid, bunlardan ulemaya maaş olarak tahsis edilenleri iade etmişti. İşin aslından habersiz olanlar, bazı garip yorumlarda bulunmuştu. Güya Sultan Fatih dine karşı lakaytmış da, Sultan Bayezid onun gibi değilmiş. Sofu imiş. Güya Sultan Fatih devleti mukaddes görürmüş de, gerektiğinde vakıflara bile el koyabilecek cesarette imiş.

OSMANLILARDA VAKIFLARIN ŞARTLARINI KİMSE DEĞİŞTİREMEZDİ

Bu yorumlar doğru değildir. Devlet, hususî mülkiyete ve vakıflara el koyamaz. Hatta vakıfların şartlarını değiştiremez. Şart-ı vâkıf, nass-ı şâri gibidir. Yani vakfedenin koyduğu şartlar, âyet ve hadisler gibi muhkemdir. Padişah bile değiştiremez. Osmanlı tarihinde de devletin vakıflara el koyduğu vâki değildir. Ancak bir vakıf mal harab olduğunda, bunu başka vakfa bağlayarak, işe yarar hale getirmeye çalışılmıştır. Osmanlılarda devlet her şeyin üstünde değildir. Devlet, dinin devamı ve ferdlerin mutluluğu için vardır. Mülkün, yani devletin temeli ise, Halife Ömer’in dediği gibi, adalettir.



Bir bakıyorsunuz Belçikada bir Türk köyü, bir bakıyorsunuz Himalayaların eteklerinde bulunan Keşmir eyaletinde de kendilerine Osmanî diyen Türk Köyleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği8230; İngiltere Parlamentosu üyesi olup şimdilerde Londra Belediye Başkanlığı yarışına giren Boris Johnsonın son Osmanlı İçişleri Bakanının torunu olduğu haberi gazete manşetlerinde çınlarken, Meksikada bir Osmanlı çeşmesinin ortaya çıktığınotu düşüyor önümüze. Nicolas Sarkozynin de, Fidel Castronun da atalarının Osmanlı Yahudisi çıkması yetmiyormuş gibi, besteci Wagnerin Sultan Abdülazizden para yardımı istediğini, Abdülhamidin Pasteure beraber çalışma teklifinde bulunduğunu okuyoruz hayretle. Ve düşünüyoruz: Acaba tarihimiz hakiki çehresiyle arz-ı endam ettiğinde nasıl bir manzara karşısında kalacağız? Misak-ı Millî sınırları içinden görmeye ve düşünmeye alıştırılmış bir neslin dramıdır yaşadığımız. Biz neydik? sorusu, ete saplanan bir kurşun gibi hemen her adımda karşımıza çıkıyor veya biz hatırlamak istemesek de, başkaları tarafından çıkarılıyor. Bunun en son örneğini, Avusturya sağının temsilcisi Andreas Möllerin, Türkler ABye girerse Viyanayı kaybederiz mealindeki demecinde gördük. Demek ki, dedik, bu demeci okuyunca, biz unutsak da dünya bizi unutmuyor. Mustafa Armağan son kitabı Büyük Osmanlı Projesinde bu nicedir unuttuğumuz dünyanın kapılarını açıyor önümüze ve bize bir hafıza tazelemesi çalışması öneriyor. Hatırla onu ikazı, kitabın her satırında karşımıza çıkıyor ve giderek Hatırla kendini uyarısına bürünüyor. Osmanlıyı, yaşadığı çağların küresel aktörü olarak konumlandıran ve bu yüzden de küreselleşmekte olan dünyamızda bunu daha önce tecrübe etmiş bulunan Osmanlıların birikiminden yararlanmanın önümüzü görmemize yardım edeceğini vurgulayan yazar, hem küresel tarih çalışmalarına Osmanlının katkılarına atıfta bulunuyor, hem de Osmanlı tecrübesinin kendiliğinden bir oluşum değil, bilinçli bir proje olduğuna dikkat çekiyor. Armağan, Büyük Osmanlı Projesi adını verdiği bu projenin ana hatları hakkında ufkumuzu genişletecek bilgiler veriyor ve daha da önemlisi, Türkiyenin içine girdiği yeni bir gelişme çizgisinde Bir kere başarılan neden bir kere daha başarılamasın? sorusunun umut vadeden kuyusu içine gömüyor okurunu.

Timaş Yayınları
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Şevval 1438
Miladi:
26 Haziran 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter