Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Çanakkale Savaşları’nın, bir Türk Destanı olduğu doğrudur. Çünkü, bu savaş, Türk tarihinin gurur veren bir mücadelesidir. Dünya tarihindeki en ünlü savunma savaşlarından biri kabul edilir ve Avrupa ile dünya tarihinde önemli bir yer teşkil eder... Düşman donanmasının Gelibolu ve Anadolu sahillerinde yeri göğü inlettiği günlerdir... Çanakkale muharebelerinde kumandanlık etmiş, yaralanmış emekli bir subay o günleri, hatıratında şöyle anlatıyor: Top seslerini bastıran naralar!.. “Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlerden birindeyiz. O gün akşama kadar süren savaş, üstünlüklerine rağmen yine zaferimiz ile neticelenmek üzereydi. Gözetleme yerinde muharebenin son safhasını heyecanla takip ediyordum. Mehmetçiklerin ‘Allah Allah’ nidaları ufku titretiyor, bu müthiş haykırışlar, top seslerini bile bastırıyor gibiydi... Bir aralık yanımda bir ayak sesi duyar oldum. Geriye dönünce Ali Çavuş ile karşılaştım. Sapsarı olmuş yüzünde müthiş bir ıstırap okunuyordu. Daha neyin var demeye kalmadan, o her şeyi anlatmaya yetecek olan kolunu bana gösterdi. Dehşetle ürpermiştim. Sol kolu bileğinin dört parmak kadar yukarısından aldığı bir isabetle hemen hemen tamamen kopacak hale gelmişti ve elini yere düşmekten ancak zayıf bir deri parçası alıkoymakta idi... “Kolumu kes kumandanım!” Ali Çavuş dişlerini sıkarak ıstırabını yenmeye çalışıyordu. Sağ elindeki çakıyı bana uzattı: -Şunu kesiver kumandanım! dedi. Bu üç kelimelik cümle, öyle müthiş bir istek, öyle bir mecburiyet ifade ediyordu ki, gayri ihtiyari çakıyı aldım ve derinin ucunda sallanan eli koldan ayırdım. Bu tüyler ürperten vazifeyi yaparken de; -Üzülme Ali Çavuş, Allah sağlık versin! diye moral vermeye çalışıyordum... Çok geçmeden Ali Çavuş, yalnız elini değil, vatan uğruna fani vücudunu da feda etti. Gözlerini hayata yumarken de; ‘Vatan sağ olsun! Allah imandan ayırmasın!.. Canım vatana feda olsun!..’ cümlelerini tekrarlayarak son nefesini vermiş, etrafı küçük bir kan gölü haline gelmişti...”


Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi (1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli (tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi, Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır.Bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversite lerinde tahsildeyken, birbir leriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir. Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini (Mehmet Muzaffer’in Destanını) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. (Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetler den ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir" yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de şehit düşmüştür Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozca ada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “hiç mesabesindeydi.” Çanakkale’deki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cepheleri ne sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübaya lar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler. O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’ de bir Yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşma ya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam Yarbay’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan, “Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :“Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git, insanı günaha sokma para mara yok!”Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay’ın ihtiyacı vardı. Elindeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı... Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu. Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:“Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam. Gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...” Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti. “Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”Yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime (yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu. Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi. Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyeci lerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:“ Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.” Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi. Sahte paraya gelince...Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi ’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.


Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına girmesiyle cepheler genişledi. Ruslar Kafkaslara saldırınca Osmanlı Hükumeti oraya asker yığdı. Fakat batıdaki Rus birliklerinin bir kısmı oraya kaydırılınca Alman cephesi zayıfladı. Rus Çarı hemen İngiltere’den yardım istedi. Bunun üzerine Churchill, Çanakkale'ye yüklendi. Hesaplarına göre ikinci bir cephe Osmanlıları Kafkaslar'dan çekecek, hele Boğazlar ele geçerse savaş çabucak bitecektir. İngiliz Harbiye Nazırı Lord Kitchener bu fikri şiddetle destekler. Avustralya ve Yeni Zelanda' dan getirilen askerlerin (Anzakların) yöreye ulaşması ile saldırıya geçerler. 19 Şubat sabahı bombardıman başlar. Donanma birkaç ehemmiyetsiz isabet alır ama bizim dış tabyalarımız tamamen elden çıkar. Çanakkale savunmasını önceleri Esat Paşa yönetir, ancak ıslah olmaz bir Alman muhibi olan Enver Paşa komutayı ondan koparır casına alır Mareşal Liman von Sanders'e bağışlar. Liman Paşa riski sever, düşmanın karaya çıkmasına müsaade eder. Evet böylece İngilizler'e daha fazla zayiat verir ama bizim kayıplarımız da büyük olur. Ama o kırabildiği kadar düşman kırmaya bakar, fidan boylu çocuklarımızın ölümünü umursamaz. Zaten o devir savaşları gereğin den fazla kanlıdır. Anadolu'nun gayretkeş çocukları gözlerini kırpmadan dövüşür, süngü ile makineli tüfeğin üzerine yürürler. Mehmetçikler, savaşı düşman mevzilerine girip gırtlak gırtlağa boğuşmak sanırlar. Ölüm mü? Zerre kadar gözlerinde yoktur. Askerlerimiz aç ve çıplaktır. Soğuk dayanılmaz olunca, kum torbalarını bozup elbise yamar, sırf bu yüzden savunmasız kalır, hedef olurlar. İşin en acı yanı yükselme hırsı ile dikkat çekmek isteyen genç subaylar gereksiz çıkışlar yapar, beyhude riskler alırlar. Mesela Seddülbahir çarpışmalarında düşmanın 10 bin, bizim ise 16 bin kaybımız vardır. Halbuki savunan tarafın az zayiat vermesi temel kuraldır. Hele bir ara cepheye gelen Enver Paşa aklı sıra şov yapar. 19 Mayıs günü düşmanı denize dökmek için göstere göstere taarruza kalkar. Yalınayaklı kalabalıkları muhkem mevzilerin üstüne salar. O gün İngilizler sadece yüz ölü verirler, biz ise 9 bin yiğidimizi kaybederiz. Malzeme kaybı tam bir felakettir. 20 Mayıs günü 4 koca tümen tanınmayacak haldedir. Ama denizde güzel şeyler olur. Muavenet-i Milli adındaki küçücük bir torpidobot koskoca Goliot zırhlısını batırır. Bunun üzerine Amiral Fisher elinde kalan son güçlü gemiyi (Quenn Elizabeth'i) İngiltere'ye yollar. 25 Mayısta Majestic, 26 Mayısta Triumph zırhlısı batırılınca donanma tamamen çekilir. Savaşın en kahredici yanı İngilizler'in tam 400 topu, 15 bin hayvanı ve 140 bin askeri yanıbaşımızdaki mevzilerden (tek zayiat vermeden) tahliye etmesidir. O mangalda kül bırakmayan Almanlar ayakta uyur, kurmaylarımız düşmanı topluca imha edecekleri "yegane" fırsatı ellerinden kaçırırlar. Halbuki bazı noktalarda mevziler fısıltıları duyacak kadar yakındır. Hatta zaman zaman nöbetçiler birbirlerine sigara atarlar. Hasılı Çanakkale'de çeyrek milyon evladı mızı kaybederiz ki bunların kahir ekseri yedekzabittir. Doktordur, mimardır, baytardır, ressamdır, öğretmendir, mühendistir. Abdülhamid Han'ın yıllardır Avrupai bir tedrisatla yetiştirdiği değerli gençler kitleler halinde ölürler. Eh, bu saatten sonra cehalet, işsizlik, fakirlik ve gerilik kaçınılmazdır ve öyle de olur. Çoğumuz "Aynalı çarşı" türküsünü Çanakkale havası sanarız, halbuki bu yanık ezgiler Kastomonu'da dile gelir. Düşünebiliyor musunuz Kastamonulu kadınların neredeyse tamamı dul kalır.


Sultan Yıldırım Bâyezîd Han, Niğbolu zaferinden sonra kazanılan ganîmetler ile müslümanların ibâdet etmeleri için, Bursa nın güzide bir yerinde câmi yaptırmak istedi. Bu durumdan vezîrini de haberdar etti. Bugünkü Ulu Câminin yeri uygun görüldü ve arsa sâhip leri ne mülklerininnbsp; bedelleri verildi. Herkes gönül rızâsıyla arsalarını verdiler. Fakat câminin inşâ edileceği yerde bir ihtiyar kadıncağızın evi vardı. Bu hanım; Ben evimi satmam. diye inâd etti. Ona; Bize bu ev mutlaka lâzım. denildi ise de, hiçbir kimsenin, sözünü dinlemedi. Sultan Yıldırım Bâyezîd Han da o kadının yanına gidip, durumu anlattı. Fakat, kadını fikrinden döndüremedi. Sonra Sultan, dîvânı toplayarak bu husûsu görüştü. Dîvânda, Emîr Sultan hazretlerine durumunnbsp; bildirilmesi ve ona göre hareket edilmesi kararına varıldı. Sultan Bâyezîd, Emîr Sultan ın huzûruna giderek durumu anlattı ve; Sizin hizmetinize muhtâcız, yoksa câmi-i şerîf yapılamaz. dedi. Emîr Sultan; Her işin gerçekleşeceği bir vakit vardır. diyerek Sultânı teselli ve teskin etti. O gece ihtiyar kadın rüyâsında, mahşer günündeki hâlini gördü. Herkes Muhammed Mustafâ dan şefâat umup, Cennet tarafına gidiyordu. İhtiyar kadın da onlar gibi Cennet e gitmek istedi. Fakat yürümeye gücü olmadığı için, Arasat meydanında yapayalnız kaldı. Bunun üzerine ihtiyar kadın feryâd etmeye başlayınca, zebâniler ona; Niye ağlıyorsun? diye sordular. İhtiyar kadın; Müslüman tâife Cennet e gitti. Ben kaldım, onun için ağlarım. dedi. O sırada gâibden bir ses; Eğer sen de Cennet e gitmek istersen, Yıldırım Bâyezîd Hana evini sat, inâd etme, yoksa inatçılardan olup, ehl-i nâr, cehennemlik olursun. dediği ânda, ihtiyar kadın hemen uyandı. Uyandığı zaman, evinin bir nûr ile kaplanmış olduğu nu gördü. Elhamdülillah ben de Cennet ehli oldum. diyerek sabaha kadar ibâdetle meşgûl oldu. Sonra gönül rızâsı ile evini sattı ve câminin yapılmasına vesîle oldu.


OSMANLI NIN SON DÖNEMİNDEKİ DELİDOLU GAZETECİ TEKRAR GÜNDEMDE
Londra Belediye Başkanı seçilen Boris Johnson, yakın tarihin meşhur bir simasının torunudur. Zaruretler sebebiyle ülkesiyle irtibatı kesilmiştir. Hıristiyan-İngiliz terbiyesi ile büyütülmüştür. Bu akrabalık bağının hikâyesi oldukça hazindir...

Torunu Boris Johnson un Londra Belediye Başkanı seçilmesiyle gündeme gelen Ali Kemal Bey (1867-1922) yakın tarihimizin meşhur gazeteci, yazar ve politikacılarındandı. Polemikte benzerine az rastlanır bir usta idi. Bu tavrı, kendisini acıklı bir sona sürüklemiştir.
Ali Kemal Bey, aslen Çankırılı zengin bir mumcu esnafının çocuğu olarak İstanbul da doğdu. Babası Hacı Ahmed Efendi, cami derslerini kaçırmayan ve Sultan Aziz in katlinde üzüntüsünden hüngür hüngür ağlayacak kadar samimi idi. Annesi ise âdeta seccadeden kalkmayan dindar bir hanım idi. Ali Kemal Bey mülkiyeyi bitirdi. Avrupa da bulundu. Jön Türklere katıldı. Sonra affedilip yurda döndü. Diplomatlıktan çiftçiliğe, yazarlıktan üniversite hocalığına kadar çok çeşitli işlerle uğraştı. Şiirler yazdı. Kitaplar kaleme aldı. Son Osmanlı kabinelerinde Maarif ve ardından Dahiliye (İçişleri) Nâzırlığı yaptı. Bir yandan da mülkiye ve edebiyat fakültesinde siyasî tarih dersleri verdi. Doğru bildiğini hiç çekinmeden söyleyen liberal bir tabiatı vardı.

Ali Kemal
İTTİHAT TERAKKİ DÜŞMANI
Ali Kemal Bey, baskıcı ve zalim gördüğü, hatta Masonik tesir altında dinî ve millî değerlere uzak bulduğu İttihat ve Terakki nin amansız düşmanıydı. Sivri kalemi, onları titretti ama, kendisini partinin hışmından kurtaramadı. Gazetesi kapatıldı. Ders vermesi yasaklandı. Sürgün edildi. İttihatçılar düştükten sonra döndü. Peyam-ı Sabah gazetesindeki yazıları ile, İttihatçıların bir devamı ve âleti olarak gördüğü ve inanmadığı Ankara hükümetine olabildiğince karşı çıktı. İngilizlere direnmenin çare olmadığını düşünüyordu. Mustafa Kemal Paşa yı çok ağır ifadelerle tenkit etti.

ARTİN KEMAL
İnönü zaferinden sonra politikasını biraz yumuşattı. Önceleri İttihatçı manevrası olarak gördüğü Anadolu hareketi lehinde anlaşılabilecek yazılar yazdı. Ama Ankara kahramanlarına karşı hissiyatı değişmedi. Muhalifleri ona Artin Kemal adını taktılar. Giderek ümidini kaybetti. Ancak eş-dostun kaçış teklifine de karşı çıktı. Zafer kazanıldıktan sonra, Beyoğlu nda tıraş olduğu berber dükkânından alınarak İzmit e götürüldü. Burada Birinci Ordu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa tarafından sivil giydirilmiş askerlere linç ettirildi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesedi, Lozan a giden İsmet Paşa nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. İşte Ali Kemal Bey in hikâyesi böyle acıklı bir sonla bitti. Mamafih Nureddin Paşa nın bu hareketi tasvip görmedi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı.

BİR OĞLU DA BÜYÜKELÇİ
Ali Kemal Bey, babadan kalma serveti hovardaca yeyip bitirmişti. Bununla beraber fakir ama dürüst yaşamayı tercih etmiş; nâzırlığın imkânlarından istifade etmeyi düşünmemişti. Askerî mektepler nâzırı Zeki Paşa nın kızı Sabiha Hanım ile evlenerek, kayınpederinin himayesinde biraz rahat nefes almıştı. Onun, Büyükada daki köşkünde otururdu. Bu evlilikten cumhuriyet devri diplomatlarından Zeki Kuneralp (1914-1998) dünyaya geldi. Bunun oğlu Selim Kuneralp şimdi Seul büyükelçimizdir. Sabiha Hanım 1990 da vefat etti. Sabiha Hanımın bir kardeşi Sedat Zeki Örs, Demokrat Parti milletvekili ve diplomat; diğer kardeşi Vedat Zeki Örs bilim adamı idi. Kızkardeşi Saibe hanım ise İşkodra müdafii şehit Hasan Rıza Paşa ile evliydi.
Ali Kemal Bey in ilk eşi, İsviçreli bir baba ve İngiliz bir anneden olma Winifred Brun idi. 1903 senesinde Londra da evlendiği bu hanımdan Selma ve Osman adında iki çocuğu doğdu. Kadıncağız oğlunun doğumunun ardından 1909 senesinde vefat etti. Ali Kemal Bey bundan sonra üç yıl kadar İngiltere de Wimbledon da yaşadıktan sonra, çocuklarını anneanneleri Margareth Johnson un yanına bırakıp ülkesine dönmek zorunda kaldı. Bilahare çocuklarını getirtmek istediyse de, savaş sebebiyle muvaffak olamadı.

Ali Kemal in 44 yaşındaki torunu Boris Johnson geçtiğimiz hafta Londra Belediye Başkanı seçildi.

İNGİLİZLEŞEN TORUNLAR
Ali Kemal Bey in öldürülmesinden sonra, anneanne torunlarını birer İngiliz olarak yetiştirdi. Osman Wilfred Kemal, 1936 yılında Mısır a giderek orada annesinin yeğenleriyle beraber çalıştı ve burada Irene Williams Bromley ile evlendi. Bu evlilikten 1940 yılında Stanley Johnson doğdu ki, The Spectator dergisi direktörü ve Muhafazakâr Parti milletvekili idi. Stanley Johnson, Bohemya asıllı Sir James Fawcett in kızı Charlotte ile evlendi. Bu evlilikten doğan Alexander Boris Johnson 44 yaşında Muhafazakâr Parti den Londra belediye başkanı seçildi. Boris Johnson, sık sık Türk kökenini vurgulayan bir şahsiyettir.
Bu arada Ali Kemal, geçtiğimiz yıl Türkiye Gazeteciler Cemiyeti nin meslek şehidi gazeteciler listesine alınmış, bunun üzerine mevzu uzun süre tartışılmıştı.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Torunu Boris Johnson’un Londra Belediye Başkanı seçilmesiyle gündeme gelen Ali Kemal Bey (1867-1922) yakın tarihimizin meşhur gazeteci, yazar ve politikacılarındandı. Polemikte benzerine az rastlanır bir usta idi. Bu tavrı, kendisini acıklı bir sona sürüklemiştir. Ali Kemal Bey, aslen Çankırılı zengin bir mumcu esnafının çocuğu olarak İstanbul’da doğdu. Babası Hacı Ahmed Efendi, cami derslerini kaçırmayan ve Sultan Aziz’in katlinde üzüntüsünden hüngür hüngür ağlayacak kadar samimi idi. Annesi ise âdeta seccadeden kalkmayan dindar bir hanım idi.

Ali Kemal Bey mülkiyeyi bitirdi. Avrupa’da bulundu. Jön Türklere katıldı. Sonra affedilip yurda döndü. Diplomatlıktan çiftçiliğe, yazarlıktan üniversite hocalığına kadar çok çeşitli işlerle uğraştı. Şiirler yazdı. Kitaplar kaleme aldı. Son Osmanlı kabinelerinde Maarif ve ardından Dahiliye (İçişleri) Nâzırlığı yaptı. Bir yandan da mülkiye ve edebiyat fakültesinde siyasî tarih dersleri verdi. Doğru bildiğini hiç çekinmeden söyleyen liberal bir tabiatı vardı.

İTTİHAT TERAKKİ DÜŞMANI

Ali Kemal Bey, baskıcı ve zalim gördüğü, hatta Masonik tesir altında dinî ve millî değerlere uzak bulduğu İttihat ve Terakki’nin amansız düşmanıydı. Sivri kalemi, onları titretti ama, kendisini partinin hışmından kurtaramadı. Gazetesi kapatıldı. Ders vermesi yasaklandı. Sürgün edildi. İttihatçılar düştükten sonra döndü. Peyam-ı Sabah gazetesindeki yazıları ile, İttihatçıların bir devamı ve âleti olarak gördüğü ve inanmadığı Ankara hükümetine olabildiğince karşı çıktı. İngilizlere direnmenin çare olmadığını düşünüyordu. Mustafa Kemal Paşa’yı çok ağır ifadelerle tenkit etti.

ARTİN KEMAL

İnönü zaferinden sonra politikasını biraz yumuşattı. Önceleri İttihatçı manevrası olarak gördüğü Anadolu hareketi lehinde anlaşılabilecek yazılar yazdı. Ama Ankara kahramanlarına karşı hissiyatı değişmedi. Muhalifleri ona “Artin Kemal” adını taktılar. Giderek ümidini kaybetti. Ancak eş-dostun kaçış teklifine de karşı çıktı. Zafer kazanıldıktan sonra, Beyoğlu’nda tıraş olduğu berber dükkânından alınarak İzmit’e götürüldü. Burada Birinci Ordu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa tarafından sivil giydirilmiş askerlere linç ettirildi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesedi, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. İşte Ali Kemal Bey’in hikâyesi böyle acıklı bir sonla bitti. Mamafih Nureddin Paşa’nın bu hareketi tasvip görmedi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı.

BİR OĞLU DA BÜYÜKELÇİ

Ali Kemal Bey, babadan kalma serveti hovardaca yeyip bitirmişti. Bununla beraber fakir ama dürüst yaşamayı tercih etmiş; nâzırlığın imkânlarından istifade etmeyi düşünmemişti. Askerî mektepler nâzırı Zeki Paşa’nın kızı Sabiha Hanım ile evlenerek, kayınpederinin himayesinde biraz rahat nefes almıştı. Onun, Büyükada’daki köşkünde otururdu. Bu evlilikten cumhuriyet devri diplomatlarından Zeki Kuneralp (1914-1998) dünyaya geldi. Bunun oğlu Selim Kuneralp şimdi Seul büyükelçimizdir. Sabiha Hanım 1990’da vefat etti. Sabiha Hanımın bir kardeşi Sedat Zeki Örs, Demokrat Parti milletvekili ve diplomat; diğer kardeşi Vedat Zeki Örs bilim adamı idi. Kızkardeşi Saibe hanım ise İşkodra müdafii şehit Hasan Rıza Paşa ile evliydi. Ali Kemal Bey’in ilk eşi, İsviçreli bir baba ve İngiliz bir anneden olma Winifred Brun idi. 1903 senesinde Londra’da evlendiği bu hanımdan Selma ve Osman adında iki çocuğu doğdu. Kadıncağız oğlunun doğumunun ardından 1909 senesinde vefat etti. Ali Kemal Bey bundan sonra üç yıl kadar İngiltere’de Wimbledon’da yaşadıktan sonra, çocuklarını anneanneleri Margareth Johnson’un yanına bırakıp ülkesine dönmek zorunda kaldı. Bilahare çocuklarını getirtmek istediyse de, savaş sebebiyle muvaffak olamadı.

Ali Kemal’in 44 yaşındaki torunu Boris Johnson geçtiğimiz hafta Londra Belediye Başkanı seçildi.

İNGİLİZLEŞEN TORUNLAR

Ali Kemal Bey’in öldürülmesinden sonra, anneanne torunlarını birer İngiliz olarak yetiştirdi. Osman Wilfred Kemal, 1936 yılında Mısır’a giderek orada annesinin yeğenleriyle beraber çalıştı ve burada Irene Williams Bromley ile evlendi. Bu evlilikten 1940 yılında Stanley Johnson doğdu ki, The Spectator dergisi direktörü ve Muhafazakâr Parti milletvekili idi. Stanley Johnson, Bohemya asıllı Sir James Fawcett’in kızı Charlotte ile evlendi. Bu evlilikten doğan Alexander Boris Johnson 44 yaşında Muhafazakâr Parti’den Londra belediye başkanı seçildi. Boris Johnson, sık sık Türk kökenini vurgulayan bir şahsiyettir. Bu arada Ali Kemal, geçtiğimiz yıl Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin “meslek şehidi gazeteciler” listesine alınmış, bunun üzerine mevzu uzun süre tartışılmıştı.



Kaptan Paşa nın Seyir Defteri, denizcilik tarihinin en büyük amirallerinden Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa nın hayatı ve hatıralarının, leventlerinden Seyyid Muradî Reis tarafından bizzat yaşandığı dönemde görülerek ve dinlenerek kaleme alındığı tarihî bir eserdir. Gazavat-ı Hayreddin Paşa adıyla bilinen bu hatıratın mensur nüshaları İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi nde, manzum suretleri ise Topkapı Sarayı Revan Köşkü Kitaplığı nda bulunmaktadır. Kaptan Paşa nın Seyir Defteri, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil tarafından bu iki kaynak üzerinde yapılmış titiz bir çalışmadır.

Her iki taraftan derya gibi asker, derya yüzünde donanıp birbirlerine karşı yürüdüler. İlk önce düşman donanmasından bir büyük kalyon ayrılarak harekete geçti ve toplarını atmaya başladı. Gökyüzü onların dumanından sanki karalar giyinmişti. Denizin yüzü karadan ayırt edilmez hale gelmişti. Sanki bu dünya kubbesi tamamen zulümat ve karanlıkla kaplanıp, bulundukları yerler deniz midir, kara mıdır fark edilemezdi.

Günümüz Türkçesine Aktaran: Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Babıali Kültür Yayıncılık
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
30 Ramazan 1438
Miladi:
25 Haziran 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter