Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı padişahlarının her hafta cuma namazı kılmak maksadıyla câmiye çıkışları, imparatorluk hayatının en debdebeli merasimlerindendi. Adına Cuma Selâmlığı veya Selâmlık Resmi denilen ve her safhası inceden inceye teşrifat kaidelerine bağlanmış olan bu merasimler siyasî bakımdan da büyük bir ehemmiyeti haizdi. Padişah saltanat arabasının içinde, sağlı sollu merasim bölüklerine mensup askerlerin arasından câmiye gider, bu arada halk sokaklara dökülmüş bir halde, “zamanın bu en haşmetli hükümdarını” dünya gözüyle görmeye çalışırdı. Sadece halk için değil, o anda ülkede bulunan ecnebiler için de görülmeye değer bir hâdiseydi bu. O arada padişahtan bir talebi olanlar da meydanda birikirdi. Bu bakımdan Cuma Selâmlığı tarihimizin gölgede kalmış en mühim sahnelerinden biridir.

YAKAYIM BAŞIMA BİR ESKİ HASIR

Padişah cuma namazını kılıp da dışarı çıktığında bunların ellerindeki istidalar sır kâtipleri tarafından toplanarak padişaha takdim edilirdi. Bazen bu kalabalığın arka saflarında bulunanlar kendilerinin de şikâyeti olduğunu göstermek için yanmakta olan bir hasır parçasını veya içinde yanan bir paçavra bulunan tasları elleriyle yukarı kaldırırlar, böylece kendilerinin de unutulmamasını memurlara hatırlatırlardı. Bunlar aynı zamanda şikâyetçinin ateş gibi yandığını sembolize ederdi. Bu usule zamanla “ateş istidası“ veya “başa hasır yakma“ denildi. Halk arasında memurların gadrine uğradığını düşünenler “veririm bir ateş istidası!” veya “hasır yakarım ha!” ihtarında bulunurlardı. Geçmiş devirde, mahkemede gadre uğradığı kanaatine varan bir Osmanlı hanımının söylediği manzumedeki şu mısralar dikkat çekicidir: “Yakayım başıma bir eski hasır, İşte kadı, işte divan-ı vezir.”

Yıldız Hamidiyye Câmii'nde Sultan Hamid'in Cuma Selâmlığı

MÜŞKİL-KÜŞÂ

Ateş istidası vermek, Cuma Selâmlığı’na mahsus değildi. Kimi zaman Yalı Köşkü‘ne indiğinde, kimi zaman ise Alay Köşkünde iken, kısacası padişaha nerede tesadüf edilirse orada ateş istidası verilebilirdi. Bu gelenek Bizanslılar zamanında da vardı. İmparator Ayasofya Kilisesi’ne veya bir başka yere gezmeye giderken idareden ve hâkimlerden herhangi bir şikâyeti olan kimseler imparatora bunu bildirirlerdi. Osmanlılar zamanında, memurlardan şikâyeti olanlar yahud zulme uğradığını düşünenler veya mahkemelerin verdiği hükümden tatmin olmayanlar, hatta herhangi bir istek sahipleri, önce valiye, netice alamazsa İstanbul’daki Divan-ı Hümayun’a ve en nihayet padişaha müracaat ederdi. Padişah, her problemin halledildiği “müşkil-küşâ“ (müşkil çözen) bir merci idi. Padişaha başvurup da, meselesi şöyle veya böyle çözülmeyen kimse kalmazdı. Bu hususta, kadın-erkek, müslüman-gayrimüslim, hür-köle arasında fark gözetilmezdi.

ARKASI ARANIRDI

Verilen istidalar padişah tarafından tedkik edildikten sonra gereği yapılmak ve neticesi kendisine arz edilmek üzere alâkalı mercilere havale edilirdi. Umumiyetle bunlar veziriazama gönderilir ve ardı takip edilirdi. Bunun için “Sen ki veziriazamsın! Birkaç arzıhali yüce katıma sundular, sana gönderdim, arzıhal sunanları bulup, davalarını dinleyip, haklarını hak edip, bir daha yüce katıma arzıhal sunmalı olmasın, şöyle bilesin...” mealinde bir hatt-ı hümâyun yazılırdı. Veziriazam da buna cevap verirdi. Arşivler böyle arzıhaller ve bunlara dair yazılan fermanlarla doludur. İstihbarata verdiği ehemmiyetten olsa gerek, Sultan Hamid, bu geleneği çok ciddiye alırdı. Herkes elindeki istidayı gösterir; üniformalı ve çantalı bir memur bunları toplayıp padişaha arz ederdi. Padişah, bu iş için Gazi Osman Paşa’yı vazifelendirmiş, kendisine sarayda geniş bir daire tahsis etmişti. Padişaha istida verme usulü, saltanatın kaldırıldığı tarihe kadar devam etti. Sonra tarihe karıştı. Bugün halkın cumhurbaşkanlığı ve meclise dilekçe vermesi de bu geleneğin bir uzantısı sayılabilir...

Saltanat kayığı ile Cuma selâmlığına çıkan padişahı görmek üzere sokaklara dökülmüş halk



Üç haf­ta ön­ce ba­zı ga­ze­te ya­zar­la­rı, Er­me­ni­ler­den özür di­len­me­si ge­rek­ti­ği­ni vur­gu­la­yan ma­su­ma­ne ya­zı­lar yaz­dı. Bu özür işi şim­di az­dı. İn­ter­net­te do­la­şan im­za lis­te­le­ri­nin düz­me­ce ve ha­ya­li ol­du­ğu ar­tık aşi­kâr­dır. Ma­lum özür di­le­me lis­te­si­nin baş­lık ya­zı­sı: 1915’te Os­man­lı Er­me­ni­le­ri­nin ma­ruz kal­dı­ğı ‘Bü­yük Fe­lâ­ket’e du­yar­sız ka­lın­ma­sı­nı, bu­nun in­kâr edil­me­si­ni vic­da­nım ka­bul et­mi­yor. Bu ada­let­siz­li­ği red­de­di­yor, ken­di pa­yı­ma Er­me­ni kar­deş­le­ri­min duy­gu ve acı­la­rı­nı pay­la­şı­yor, on­lar­dan özür di­li­yo­rum. Kim­den di­le­ni­yor? Os­man­lı Er­me­ni­le­rin­den.Ne za­man için? 1915’te­ki olay­lar için. O dö­nem­de öl­dü­rü­len Os­man­lı te­ba­sı Türk­ler, Kürt­ler, Rum­lar, Ya­hu­di­le­rin öz­rü­nü ni­ye di­le­mez­ler. Çün­kü ma­lum kim­se­ler, Er­me­ni­le­rin avu­ka­tı­dır. Ne­den 1915? Ka­sım 1914’te Rus or­du­la­rı Do­ğu­be­ya­zıt’tan Os­man­lı top­ra­ğı­na gi­rer­ken; bin­ler­ce Türk ve Kürt, Rus or­du­la­rın­da gö­rev­li Er­me­ni su­bay ve er­ler­ce kat­le­dil­di. Rus Or­du­su Er­zu­rum’a gir­di­ğin­de, on­la­rın kı­la­vu­zu Er­me­ni­ler­di. Er­zu­rum’da­ki zen­gin­le­ri ve eş­ra­fın isim­le­ri­ni, ki­min kaç ye­tiş­kin kı­zı var bil­gi­le­ri­ni Rus­la­ra, yer­li Er­me­ni­ler ver­di. Türk or­du­su­nun cep­ha­ne­lik ve gı­da am­bar­la­rı­nı Er­me­ni­ler ha­va­ya uçur­du. Bir ge­ce­de 3000 Er­zu­rum de­li­kan­lı­sı­nı ev­le­rin­den “de­mir yo­lun­da­ki kar­la­rı te­miz­le­te­ce­ğiz” di­ye top­la­yan­lar Er­me­ni­ler­di. Bu genç­le­ri top­lu­ca, Kan­lı­de­re’de bo­ğaz­la­yan­lar da on­lar. Ilı­ca Ca­mi­i’nin av­lu­su­na 1.5 met­re yük­sek­li­ğin­de Türk ce­set­le­ri­ni yı­ğan­lar da on­lar­dı. Ter­can-San­sa kö­yün­de öl­dür­dük­le­ri Türk­le­rin ba­cak­la­rı­nı ağaç­la­ra asıp üze­ri­ne, “ok­ka­sı 10 pa­ra­ya” ka­ğıt­la­rı ya­pış­tı­ran­lar da, Rus or­du­su ile ge­len Er­me­ni­ler­di...
Özür­cü gü­ru­hu! Si­ze ses­le­ni­yo­rum: Ge­lin, 1829, 1878, 1895, 1896, 1905 ve 1914’te ya­şa­nan­la­rı ko­nu­şa­lım. Si­zin ba­na gö­re, Er­me­ni­le­re özür bor­cu­nuz yok. Çün­kü özür için ön­ce­lik­le Türk gi­bi dü­şün­mek la­zım. Ge­lin he­men Türk mil­le­tin­den özür di­le­yin!..


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Gazetelerden öğrendiğimize göre dünyada en çok peruk satılan ülke İsrail’miş. Neden acaba diye bilmem merak ettiniz mi? Merak edenlere söyleyelim. Bunun basit bir sebebi var. Yahudi dininde kadınların başını örtmesi mecburidir. Dindar Yahudi kadınları peruk takarak bu emri bir nebze de olsa yerine getirmeye çalışmaktadır. Nitekim Tevrat‘ta kadınların, kendilerine nikâh düşen erkeklerden kaçması ve güzelliklerini, ziynetlerini onlardan saklamaları gerektiği açıkça yazar. İshak Peygamber’in hanımının, karşısına yabancı bir erkek çıktığı zaman, yüzünü iyice örttüğü anlatılır. İslâm dininde de vaziyet çok farklı değildir. Yahudi dininde ayrıca kadınlar havraya gittikleri zaman da, erkeklere karışmayıp, kendilerine tahsis edilmiş ve kafesle ayrılmış yerlerde ibadet ederler. İslâm dininin aksine, Yahudilikte kadınlar toplu yapılan ibadetlerde cemaatten sayılmaz.

JEAN D’ARC NİYE YAKILDI?

Buna benzer emirlere İncil‘de de rastlanır. Paulus’un Korintoslulara Birinci Mektubu’nda, dua ederken kadınların saçlarını örtmeleri veya toptan kesmeleri emrolunur (11. kısım, 5-7 âyetler.) Bu sebeple tarih boyu Hıristiyan kadınları hep başlarını örtmüştür. Son asırlarda baş örtüsünün yerini başı iyice kapatan bone ve şapkalar aldı. Bir kadının başı açık gezmesi ve toplu yerlerde başı açık oturması ayıp karşılanırdı. İtalya, İspanya gibi koyu Katolik ülkeleriyle, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan gibi Ortodoks memleketlerinde bilhassa köylerde başı açık kadına rastlamak neredeyse imkânsızdır. Osmanlılar zamanında da Rum, Ermeni ve Yahudi kadınları, Müslüman kadınları gibi örtülü gezerlerdi. Tevrat, ayrıca kadınların erkek ve erkeklerin de kadın elbisesi giymesini yasaklar. İngilizlere karşı Fransız milletini ayaklandırarak harbi kazanmalarını sağlayan mistik kahraman Jean d’Arc‘ın öldürülmesinin sebeplerinden birisi de devamlı erkek elbisesiyle gezmesiydi.

İPEK ÇARŞAFA İŞLENDİ GÖNÜL

İster kendisini meraklı veya kötü niyetli gözlerden saklamak için olsun, isterse yemeğe saç dökülmesini engellemek için olsun, tarih boyu kadın giyiminin mühim bir aksesuarını baş örtüsü teşkil eder. Osmanlı kadınları, ferace adında bugünkü pardösüye benzer bir üst giyimi giyer, başlarına da yeldirme denilen bir eşarp alırlar, yüzlerini de yaşmak denen ince bir tülle meraklı gözlerden gizlerlerdi. Çarşaf İstanbul’a Sultan Hamid zamanında Şam valisi Suphi Paşa’nın hanımları tarafından getirildi. [Suphi Paşa, meşhur cumhuriyet ideoloğu Hamdullah Suphi Tanrıöver’in babasıdır.] Ucuzluğu ve pratikliği sebebiyle hemen moda oldu. Yaşmağın yerini, ince tül peçe aldı. Hükümet, asayiş endişesiyle ne yaptıysa çarşafın önüne geçemedi. Ancak saraya çarşaflı kadın kabul edilmezdi. Saraylılar ile saraya gidip gelenler ferace giymeye devam ettiler. Siyah ipekten çarşaflar, zamanla rengarenk oldu. Çizgili, kareli, nuare desenli çarşaflar çıktı. Kadınlar, bu kıyafetle de şık olmayı başardı. Bir ipek çarşafa işlendi gönül/Yeniden Şişli’de şişlendi gönül/İnciden dişlere dişlendi gönül, türküsü meşhur oldu. İki parça pelerinli çarşaflar çıktı. Meşrutiyet’ten sonra boyları kısaldı. Yırtmaçlısı yapıldı. Baş örtüsü enseden bağlanan tango-baş moda oldu. Ama kadınlar hiçbir zaman açık gezemedi. Cumhuriyetten sonra kıyafet serbestliği gelince, kadınların bir kısmı Avrupalılar gibi giyinmeye başladı. Muallime hanımlardan bazıları başı sımsıkı örten şapkaları tercih etti.

TÜRBAN MI EŞARP MI?

Muhafazakâr kitle bir müddet çarşafla gezdi. Zamanla bunların da bir kısmı manto-eşarbı tercih etti. Bir kısmı türban denilen ve başı örtüp boynu açıkta bırakan sarık-vâri Hindistan orijinli bir baş örtüsüne geçti. Bir kısmı da siyah çarşafta ısrar etti. Anadolu halkı ise başı, hatta bazen yüzü tamamen örten mahallî kıyafetlerini korudu. Öyle ki mesela Erzurum’da ehram, Konya’da şalvar-atkı, Rize’de peştemal, Diyarbekir’de car, Bursa’da ferace giyilmeye devam etti. Zaten her Müslüman ülkenin halkı, mahallerindeki örfe göre giyinirdi. İslâm dini belli bir kıyafet emretmemiş, sadece vücudun muayyen yerlerinin örtünmesini istemiştir. İran’ın çader’i, Afganistan’ın burka’sı (bürgü) meşhurdur. Malezyalı ile Nijeryalı bir hanımın aynı kıyafetle gezmesi elbette beklenemez.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı Devleti’nde protokol gereği her makam ve memuriyetin kendi rütbesine mahsus unvanları vardı. Cemiyette herkes mevkiini tanır; haddini bilerek hareket ederdi. Oturması, kalkması, konuşması, yazması hep bir usul çerçevesinde cereyan ederdi. İmparatorlukların hususiyeti işte budur. Devleti, cemiyeti, aileyi devamlı ve sağlam kılan da geleneklere bağlılıktır.

Sultan II. Abdülhamid Han Cuma selamlığında arabadan inerken - 1908

KÂTİPLER EZBERE BİLİRDİ

Resmî yazılarda, hatta mektuplarda, yazana ve yazıldığı yere göre değişen bu unvanlar mutlaka kullanılırdı. Hemen her kâtibin ezbere bildiği bu unvan ve hitaplara elkâb-ı resmiyye denirdi. Osmanlılarda bu resmî yazışma usulüne çok ehemmiyet verilirdi. Unvanın yanlış yazılması, kırgınlıklara, hatta skandallara sebebiyet verebilirdi. Bunlar herkesin kolayca öğrenip tatbik edebilmesi için devlet salnâmelerinde (yıllıklarda) sayılırdı. Resmî yazılarda kullanılacak unvanlar, yazan kişiyle yazılan kişinin rütbesine göre değişirdi. Meselâ ulemâdan sadrıâzama gelen yazılarda “ma’rûz-ı dâî-i kemîneleridir ki..” [=aşağı ve duacı kölenizin arzıdır] diye hitab edilir ve “fehâmetlü devletlü hazretleri” unvanı kullanılırdı.

ÖMÜRLÜK UNVANLAR

Osmanlı bürokrasisinde vezir, askeriyede müşir (paşa) ve ilmiyedeki sadr (kazaskerlik) rütbesi birbirine denk idi. Bunu bir defa alanlar, azledilseler bile, ömürleri boyunca bu unvanı muhafaza ederlerdi. Nitekim Prusya’da da emekli subaylar, ölene kadar üniforma giyip rütbe taşırlardı. Bugün de büyükelçi, vâli, müsteşar, profesör gibi unvan sahipleri, fiilen vazife yapmasa bile bu unvanları kullanabilir. Sadrıâzamlık ve şeyhülislâmlık gibi rütbeler ise, fiilen vazifede bulunmaya bağlı olarak kullanılırdı. Sadrıâzam veya şeyhülislâm azledildikten sonra sıradan protokole karışırdı. Hatta sıradan vâlilik, müderrislik, kadılık vazifesine tayin olunabilirler; “Biz sadrıâzamlık veya şeyhülislâmlık yaptık. Bu makam, rütbemizden aşağıdır. Bize hakarettir” diye düşünmek akıllarından ucundan geçmezdi.

KİME NASIL HİTAB EDİLİRDİ?

* Şehzâdelere (padişah oğullarına) “Devletlü Necâbetlü Sultan Efendi Hazretleri”;

* Vâlide sultanlar ile sultanlara (padişah annesi ve kızlarına) “Devletlü Ismetlü Sultan Âliyetüşşân Hazretleri”;

* Kadınefendilere (padişah hanımlarına) “Ismetlü Kadınefendi Hazretleri”;

* Sadrıâzamlara übbühetlü;

* Mekke şeriflerine siyâdetlü;

* Dârüssaade ağasına (harem ağalarının başına) inâyetlü;

* Seraskerlere atıfetlü;

* Serdar-ı ekremlere (ordu kumandanlarına) re’fetlü;

* Şeyhülislâmlara faziletlü;

* Kazaskerlere semâhatlü;

* Yüksek kâdılara faziletlü;

* Müderrislere mekremetlü;

* Kâdılara meveddetlü;

* Çelebilere (Mevlânâ soyundan gelenlere) reşâdetlü;

* Mısır hıdîvine fehâmetlü;

* Patriklere rütbetlü;

* Rumeli beylerbeyine seâdetlü;

* Miralaylara (albaylara) ızzetlü;

* Kapıcıbaşı ve Binbaşılara rıf’atlü;

* Yüzbaşılara fütüvvetlü denirdi.

* Tek kişinin işgal ettiği makama yazılan yazılarda o zâtın ismini zikretmeye gerek görülmezdi. Meselâ “Mekke şerîfi siyâdetlü efendi hazretlerine...” denirdi.

* Ayrıca orduda yüzbaşıdan aşağısına efendi, yukarısına bey diye hitab edilirdi. Bürokraside vezirlere, orduda da miralaydan yukarısına paşa; ilmiye mensupları ile hânedan âzâlarına efendi, saraylılara da ağa denirdi.

ŞEVKETLÜ KUDRETLÜ PADİŞAHIM

Padişahların unvanları ve onlara hitap şekilleri de çeşitli idi. Padişaha yazılan yazılarda “şevketlü, kerâmetlü, kudretlü, velinimetim padişahım efendim hazretleri” denirdi. Meselâ hünkâr yaveri olmak itibariyle Osmanlı protokolünü iyi bilen Mustafa Kemal Paşa’nın heyet-i temsiliye reisi iken Sivas’tan Sultan Vahîdeddin’e çektiği telgrafa “Başkumandan-ı akdesimiz, şevketlü mehâbetlü padişahımızın atebe-i mülûkânelerine” diye başlayıp, “şevketpenâh efendimiz” diye devam ederek, “emrü fermân şevketlü padişahımız efendimiz hazretlerinindir” diye bitirdiği görülür.



“Biz unutsak da Batı, muhteşem mazimizi unutmuyor. Bu coğrafyada asırlar ve asırlar boyu adalet, kardeşlik, eşitlik ve diyalogla hükümran olduk. Düşmanlık üretemeyiz. Kinleri besleyemeyiz. Buna hiçbir değerimiz müsaade etmez. Kırgınlığı ortadan kaldıracak olan yine biziz.

Coğrafyamızdaki sıkıntılar ikinci bir süper gücün olmayışından. Denge bozuldu. O boşluğun dolması lazım. İkinci güç, diğer kutup kim olabilir?
Kafa yormaya değer bir soru...”
Rahim Er, her geçen gün daha da bulanıklaşan bölgemiz meselelerine çözümlerini, duru bir dille anlatıyor ve zihinleri büyük düşünmeye zorluyor.

Babıali Kültür Yayıncılık


Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlı Padişahlarının hayatlarını, hedeflerini, nasıl bir kültür ikliminde yetiştiklerini en doğru şekilde ve en güzel bir üslupla okuyabileceğiniz "Ulu Çınarın Kökleri ve Dünayaya Nizam Veren Osmanlı Sultanları" tarihi roman serisi Akademisyen yayınevi tarafından hazırlandı. Ulu Çınarın Kökleri Osman Gazi ile başlayan seride, kronolojik sıra ile Dünayaya Nizam Verenler serisi Sultan II. Osman Han dahil 16 kitap yayınlandı. Akademisyen yayınevinin kitap serisi sitemiz üzerinden sipariş verenlere indirimli olarak gönderilecektir. Üç kıtada at koşturup aleme nizam getiren, dünyaya ilim, irfan, medeniyet ve adalet yayan Osmanlı Padişahlarını tanımak için bu serinin mutlaka okunmasını tavsiye ederiz.

Piyasa fiyatı 160 ytl olan bu kitaplar sitemiz üzerinden verilen verilen siparişlerde Akademisyen yayınevi ile yapmış olduğumuz anlaşma gereği 70 ytl ye gönderilecektir. Bu kampanya osmanlilar.gen.tr ziyaretçilerine yöneliktir, direk yayınevinden istenen kitaplar için indirim talep edilemez. Fiyatlarımıza Kdv dahildir. Kargo bedeli alıcıya aittir.

Tanıtım sayfası ve fiyatlar için : Osmanlı Kitapçısı



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hicaz Demiryolu hattı 1908 yılında açıldıktan sonra, Hayfa ile Şam arasında her gün, Şam ile Medine arasında haftada üç gün karşılıklı yolcu ve ticarî eşya katarları çalışmaya başladı. Hac mevsimi boyunca, Safer ayı sonuna kadar Şam-Medine arasında yine karşılıklı üç sefer yapılırdı. Yalnız hac zamanına mahsus olmak üzere gidiş geliş için tek bilet kâfiydi. Böylece önceden deve sırtında 40 günde alınan Şam-Medine arası, 72 saate indi. Hareket saatleri namaz vaktine göre ayarlanıyordu. Ayrıca her seferde bir vagon mescid olarak hizmet veriyor; bir de müezzin vazife yapıyordu. Dinî günlerde ve Mevlid kandilinde Medine’ye ucuz seferler tanzim ediliyordu. Ailelerin rahat seyahat yapabilmesi için vagonlarda hususî tanzimler yapıldı.

X

BÜYÜK İNCELİK Medine istasyonu yapılırken, Hazret-i Peygamber’in ruhaniyetinin rahatsız olmaması için, işçilerin taş kırarken kullandıkları çekiçlere keçe sarması emrolunmuştu. Aynı zamanda trenler Medine istasyonuna yaklaştıkları zaman gürültü çıkmaması için tekerleklerine keçe sarılırdı.

TRAVERS BAŞINA BİR ALTIN

Hat bitince, bedevîler, hattı korumakla vazifelendirilip maaşa bağlandı. Demir yolu vesilesiyle çok sayıda teknik eleman yetiştirildi. Osmanlı Devleti ve halife çok büyük bir prestij kazandı. Müslümanların kendine güveni tazelendi. Hind Müslümanları, hattın Bağdat üzerinden Hindistan’a kadar uzatılmasını isteyip; bunun için üzerlerine düşeni yapmaya hazır olduklarını beyan ettiler. II. Meşrutiyet ilan edilince ilk iş olarak Hamidiye Hicaz Demiryolu adı, Hicaz Demiryolu’na çevrildi. Demiryolu İdaresi, Harbiye Nezâreti’ne bağlandı. Sürre Alayı demir yolu ile gönderilmeye başladı. Eşya sevkiyatı sebebiyle hattın geçtiği yerler iktisadî olarak canlandı. Bu arada bazı tâli hatlar yapılarak hattın uzunluğu 1900 kilometreye çıktı. Ancak Mekke ve Yemen’e kadar uzatılması, bir yandan da Bağdat’a bağlanması işi akim kaldı. Harb rüzgarlarının estiği bu sıralarda, İngiliz ve Fransızlar hattın inşasından fevkalade rahatsızdı.

Cihan Harbi’nde Hicaz Demiryolu asker sevkiyatı için kullanıldı. Suriye cephesinin çöküşü üzerine, İngilizler, hattı bombalayarak sabote etti. Hatta meşhur casus Lawrence (Arapların tabiriyle El-Aurans) bedevî eşkıyasına ray ve travers başına bir altın vererek, hattın Maan’dan Medine’ye kadar olan kısmını kullanılamaz hâle getirdi. Demir yolu sayesinde Medine, İstanbul’la irtibatını devam ettirdi ve 1919 yılına kadar dayandı. Hicaz hattının İstanbul’a son seferi, Medine’nin düşmesi üzerine Mukaddes Emânetler’in taşınması için cereyan etti. 1918 mütarekesi ile hattın çoğu kontrolümüzden çıktı.

GEÇMİŞİN HAZİN HATIRASI

Hicaz Demiryolu hattı bugün Suriye ve Ürdün’de hâlâ kullanılmaktadır. Suudi Arabistan hükümeti de hattı yeniden canlandırmaya çalışmaktadır. Hattın 452 kilometresi Ürdün sınırları içerisinde yer almaktadır. Ürdün’ün Mefrak, Zerkâ, Amman, Cize, Katraniye ve Maan istasyonlarından geçen trenler yük ve yolcu taşıyor. Osmanlı devrinden kalma istasyonlardan başka, birkaç şimendifer ve vagon Amman-Zerkâ arasında banliyö treni olarak elan kullanılmaktadır. Vagonların iç duvarlarında Kudüs, Şam ve Hicaz’daki dinî, tarihî ve turistik mekânların resimleri asılıdır. Vagonun dışındaki sahanlıkta Osmanlıca şu yazı görülüyor: Hâricde vukuf memnu’dur (Dışarıda durmak yasaktır).

İLK SEFER

Hicaz Demiryolunun ilk seferi 27 Ağustos Perşembe günü, İstanbul’dan gelen misafirlerle beraber, Şam şehrinden Medine-i Münevvere istikametine hareket etti. Trende, devlet adamlarından müteşekkil kalabalık bir heyetten başka, yerli ve yabancı pek çok gazeteci bulunuyordu. Özel trenin bir büyük salon-vagonu, bir lokantası, bir mescid vagonu ve üç de yolcu vagonu vardı. Trenin sürati 40-60 km arasındaydı. Bu sürat o zaman için mükemmel sayılabilirdi. Tren yalnızca iki şey için duruyordu: İkmal ve namaz... Çöl kumları üzerinde cemaatle namaz kılınırken, ikmal için develerle su getiriliyordu. Tren, 30 Ağustos Pazar günü öğleden sonra saat iki sularında Medine-i Münevvere’ye vardı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter