Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


I. Dünya savaşının başladığı günlerdi!... Dahiliye Nazırı Talat Paşa ile Harbiye Nazırı Enver Paşa ne düşündülerse, sâbık Padişah II. Abdülhamid Hanın, harp hakkındaki bilgi ve tecrübelerine başvurmayı uygun buldular. Bu maksatla İshak Paşayı Beylerbeyi Sarayına gönderdiler. 33 sene gibi uzun bir müddet Avrupa siyasetine hakim olmuş Sultan II. Abdül hamid Han cevabında:

“Bu vaziyette artık benim verebileceğim bir fikir, tavsiye edebileceğim bir tedbir kalmamıştır. Zira bu zavallı devlet, harb-i umumiye sürüklendiği gün münkariz olmuştur. Sizi bana gönderenler, harbe girmeden önce göndermeliydiler. Dünyanın karalarına ve denizlerine hakim olan devletlere karşı Almanya ve Avusturya ile birleşip ateşe atılmak, tarihin ender kaydettiği hatalardandır.” Dedi. Her halde bu konuşmadan tatmin olmayan Enver Paşayı da Beylerbeyi Sarayına davet ederek nasihatlerde bulunmuş ve şöyle demişti:

 “33 senelik saltanatımda, ferdin hürriyetine taraftardım. Lakin gelişigüzel bir hürriyet ve serbestiyi hiçbir zaman istemedim. Meşrutiyeti ben ilan ettim. Ama mebuslarımızın kifayetsizliğini görerek kapattım. Meclis-i Mebusanın 93 harbinde verdiği kararın bize neye mal olduğunu bilirsiniz. Balkanları kaybettik. İstanbul’a gelen Ruslar ile şerefsiz bir andlaşma imzalamaya mecbur olduk. Andlaşma imzalanırken, Safvet Paşanın ağladığını işitince ben de ağladım. Ama gözyaşı dertlere deva olmuyor. Şimdi siz de acele ile harbe girmiş bulunuyor sunuz. İnşaallah hayırlı ve şerefli olur. Fakat Allah göstermesin ya felaketle biterse.. İster misin bu da Anadolu’nun kaybına mal olsun! Her devirde devletin düşmanı olmuştur. Siz de bu düşmanlarla işin iç yüzünü bilmeden birleştiniz. Hareket ordusuyla İstanbul’a geldiniz. İktidarı ele aldınız. İstediğiniz makama geçtiniz. Yapmak istediklerinizi niye yapmıyorsunuz? Bunlara güvenme oğlum. İnsanı bugün alkışlayanlar, yarın onun aleyhine dönüp parçalamasını da bilirler. Dikkatli ol!...”Ne var ki büyük hayaller peşinde koşan Enver Paşa ve İttihat Terakki ileri gelenleri bu mühim nasihatlere de kulak asmayarak bildikleri yolda yürüdüler. Böylece devletin yıkılmasına sebep oldukları gibi millete kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmadılar. Ayrıca tarihe, kötülükleriyle yad edilen kimseler olarak geçtiler.



Son Osmanlı padişahı ve İslâm halifesi Sultan 6. Mehmed Vahideddin Han, Abdülmecid Han ın en küçük oğlu olarak 2 Şubat 1861 târihinde doğdu. Ağabeyi Sultan 2.Abdülhamid Han tarafından büyütülüp, himaye edildi. Devletin en buhranlı döneminde, tahta çıktı. Tüm Osmanlı padişahları gibi devletin bekası ve milletin istikbaline, refahına çalıştı. Memleketin selameti için Mustafa Kemal paşa yı görevlendirerek Anadolu ya gönderdi. Vahideddîn Han, acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayâtından sonra 16 Mayıs 1926 da İtalya da vefât etti. Cenâzesi Şam a getirilerek Sultan Selim Câmii Kabristanına defnedildi.

Bugün bu mazlum ve çilekeş padişahın vefatının yıldönümüdür. Kendisini rahmet ve minnetle anıyoruz. Mekanın cennet-i ala olsun padişahım.


Sultan Mehmed Han (Fâtih) Osmanlı tahtına oturup da onun âlimlere muhabbeti ve lütf-ı ihsânı ün salınca ve çevresine zamânının meşhur âlimlerini toplayınca, Hocazâde de onun yanında olmak şerefini kazanmak istedi. Ne var ki yolculuk masraflarını karşılayacak parası olmadığından bir türlü yola çıkma cesâretini bulamıyordu. Bu sırada derslerine katılan bir talebenin sekiz yüz akçesi olduğunu öğrenince, bu parayı ödünç alıp yola çıktı. Talebe de yanında ve hizmetinde idi. Oraya öyle bir zamanda vardı ki, pâdişâhın otağı İstanbul dan Edirne ye gidiyordu. Pâdişâh-ı âlem, bir yanında Molla Seyyid Ali, diğer yanında Molla Zeyrek olduğu halde ilmî konularda münâzara yaparak ilerliyordu. Vezir Mahmûd Paşa, Hocazâde yi görünce; Hoş geldin. Ben de seni Pâdişâha anlatmıştım. Gel hemen onunla görüş. diyerek önüne düşüp Pâdişâhın yanına yaklaştılar. Hocazâde hükümdârı selâmlayıp elini öptü. Mahmûd Paşa onun Hocazâde olduğunu bildirerek ilmini övdü. Hocazâde bundan sonra Molla Seyyid Ali nin yanında at sürerek sohbete katıldı. Zaman zaman en ince meselelerde görüşlerini açıklayıp ilimdeki üstünlüğünü ortaya koydu.

Bir müddet sonra Seyyid Ali ve Molla Zeyrek Pâdişâhın yanından ayrıldılar. Hocazâde ise uzun bir süre Pâdişâhla yan yana sohbete devâm etti. Bu sohbet dolayısı ile Molla Seyyid Ali ve Molla Zeyrek e Pâdişâhın ihsânları geldiği halde Hocazâde ye bir pul bile verilmedi. Bu bakımdan Hocazâde gönlü kırık olarak üzüntü içerisine düştü. Onun hâline vâkıf olan talebesi, hakkında ileri geri konuşmaya ve hizmetini görmemeye başladı. Mola verildiği bir gün Hocazâde atını kendisi timar ettikten sonra bir ağacın gölgesinde dinlenmekteydi. O sırada dergâh-ı âlî kapıcılarından üç kapıcının, Hocazâde nin çadırı nerededir? diye sorarak geldiklerini gördü. Kimileri Hocazâde şu ağaç altında oturan eski giysili kişidir diye mollayı işâret ediyorlardı. Ancak kapıcılar onun da herkes gibi bir çadır ve çardağı olacağını düşünerek bu söze îtibâr etmediler. Hattâ birkaç kişiyi bizimle alay etme, aradığımız kimseyi âlemlere gölge olan Pâdişâh istiyor, diyerek azarladılar. Ancak her kime sordularsa, hep orası gösterilince, mecburen Molla nın yanına gelip selâm verdiler. Hocazâde siz misiniz? diye sordular. Evet cevâbını alınca, hürmetle eğilip elini öptüler ve Devletlü Pâdişâha hoca oldunuz deyip tebrik ettiler. Hocazâde onların sözlerini, davranışlarını alaya yorarak önce inanmadı. Fakat o sırada Pâdişâh konakçılarının hızla gelip büyük bir çadır kurduklarını gördü. Ayrıca birkaç at ve katır, binek, yatak ve değerli giysiler ile on bin akçe para da getirdiklerini öğrenince şüphesi kalmadı. Onlar cins atlardan birini hemen koşumlarla donatıp yanına getirdiler ve buyurun yüce Pâdişâh sizi bekler dediler.İş böyle gelişince, Hocazâde o bin türlü naz ve saygısızca davranan uykucu talebenin yanına vardı ve uyandırmak istedi. Fakat o eski huysuzluğu ile sözünü sakınmayıp; Bir parça istirahata bırakmaz mısın? diye bağırdı.Talebe, bin bir ısrardan sonra gözünü açtı ve büyük bir devlete erişmiş olan Molla nın hemen ayaklarına kapanıp özürler dilemeye başladı. Hocazâde onu teselli ederek Pâdişâhın ihsânından ona olan borcunu fazlasıyla ödedi ve gönül rahatlığı ile pâdişâhın mutlu katına varıp elini öptü. Pâdişâh, Hocazâde den sarfla ilgili İzzî adlı eseri okudu. Zaman geçtikçe Hocazâde nin Pâdişah katında değeri gittikçe arttı. Bu durum bâzı kimselerin hasedine yol açtı. Hattâ Fâtih Sultan MehmedHan Edirne de bulunduğu sırada, Vezir Mahmûd Paşa, Hocazâde nin kazasker olmak istediğini Sultana bildirdi. Sultan da; Bizi sohbetinden mahrûm etmek mi istiyor? diyerek üzüldü. Ancak, daha sonra onu Edirne ye kazasker tâyin etti. Hocazâde nin babasına, oğlunun kazasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyâret etmek için, Bursa dan Edirne ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hocazâde, babasını âlimlerden ve Edirne eşrâfından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hocazâde den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince; Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık. diyerek, babasına güzel muâmelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyâfet hazırladı. Ziyâfet sofrasına babasıyla berâber oturdu. Diğer ileri gelenler ve âlimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyaç hâlinde olmadıkları halde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesîleyle, ilim ehline verilen önem ortaya çıktı. Molla bu hâli görünce, Velî Şemseddîn in sözlerini hatırladı.Cenâb-ı Hakk a şükretti.

Hocazâde bir müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından Bursa Sultaniye Medresesine, daha sonra da İstanbul daki Sahn-ı Semân Medresesine müderris tâyin edildi. İstanbul da Fâtih Sultan Mehmed in emriyle Tehâfüt-ül-Felâsife adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kâdılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine tâyin edildi. Fâtih Sultan Mehmed vefât edinceye kadar İznik te kaldı. Sultan İkinci Bâyezîd tahta geçince, İstanbul a geldi. Bursa Sultâniye Medresesine müderris tâyin edildi. Orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu halde, Sultan İkinci Bâyezîd in emriyle Şerh-i Mevâkıf adlı esere bir hâşiye yazdı. 1488 (H.893) senesinde vefât eden Hocazâde, Bursa da Emir Sultan medreseleri karşısına defnedildi


9-10 Mayıs ta, Tarsus daydık, 14. Karakucak Güreşleri sebebiyle. İşlerin yoğunluğundan başta pek gitmeyi düşünmedim. Aklıma Eshab-ı Kehf in makamlarının burada bulunduğu gelince severeknbsp; henbsp; dedim.
İyi ki he demişim. Hayatımın en güzel günlerinden iki gün yaşadım. İnsanlar tanıdım, Adem aleyhisselamdan günümüze insanlık tarihine şahitlik eden mekanlar gördüm.
İnsanlık tarihinin şefkat, merhamet, bereket yüzünü Tarsus kadar güzel yansıtan şehir sayısı her halde bir elin parmaklarının sayısını geçmez.
Ulu Cami de, Adem aleyhisselamın oğlu Şit aleyhisselamın makamıyla başlayan, İsa aleyhisselamdan önce yaşamış Danyal aleyhisselamla devam eden ve Eshab-ı Kehf ile zirveye vuran tarihi, manevi zenginlikleri bağrında saklayan bir Tarsus şehri ve bunları yaşatmak, ayrım yapmadan bütün Tarsusluların yardımına koşmak, onlarla elbirliği içinde güzel şeyler yapmak için çırpınan bir başkan; Burhanettin Kocamaz.
Başkan Kocamaz ın yaptığı hangi güzel işi söyleyelim...
1994 yılında seçilmesiyle birlikte, sahip bulunan güzellikleri elde tutmak için güçlü olmayı temsil eden karakucak güreşlerini başlatmış, bu sene 14. sü yapıldı.
Şehrin tarihi, kültürel dokusunun ortaya çıkması için hiç bir fedakârlıktan kaçınmamış.
Danyal aleyhisselamın, lağım suyu içinde kalan kabrini ortaya çıkarmış, lağımlı suyun akışını başka yere çevirmiş.
En önemlisi de bütün Türk milletini kıyamete kadar devam edecek bir yüz karasından kurtarmış. Ne mi yapmış, kaleme sığmaz ki anlatalım.
Nusret mayın gemisini işitmeyeniniz yoktur. 1915 Martı nda döşediği mayınlarla, Çanakkale Savaşı nın, Türk tarihinin ve dünya tarihinin akışını değiştiren gemidir. Bu gemi 1955 yılına kadar orduda hizmet etmiş. Sonra sivil hayata geçmiş, yıllarca yük gemisini olarak hizmet ettikten sonra, Mersin limanında çürümeğe terk edilmiş. Öyle gemi ki, İngiliz Başbakanı Churcill e Dünya tarihinin akışını değiştiren gemi dedirterek çıldırtan bir efsane...
İşte bu gemi, jilet olacağı günü beklerken Başkan Kocamaz devreye girmiş, tırlarla Nusret i Tarsus a taşımış, aslına uygun tamir ettirerek ilk günkü haline kavuşturmuş, bununla kalmamış, bu gemi için,nbsp; Nusret Mayın Gemisi Müzesi ve Çanakkale Zaferi Kültür Parkı nı kurmuş.
Başkan Kocamaz, bu hizmeti yaparak bütün milletimizin alnına kıyamete kadar silinmeyecek yüz karasının sürülmesine mani olmuş. Eğer Nusret Mayın Gemisi, jilet yapılarak yok olsaydı, ciğerlerimizin jiletle parça parça edilmesinden daha büyük bir felaket olurdu bizim için...
Şimdi, Türkiye nin dört bir yanından insanlar, hem Nusret Mayın Gemisi ni hem de bu geminin etrafındaki Çanakkale Savaşı yla ilgili nice hatırayı görerek Kocamaz a dualar ediyorlar. Nusret Mayın Gemisi ne sahip çıktığı, Çanakkale ruhunu Tarsus ta yaşattığı için.
Kocamaz, 2007 deki güreşlerde, 2005 ve 2006 da birinci olan pehlivanın altın kemer alması için anlaşmalı güreş yapılacağını haber alınca pehlivanları toplar ve der ki:
Eğer güreşlerde en ufak bir anlaşma yapıldığını ben ve danışmanlarım sezerse, güreşleri iptal eder, kimseye bir şey vermem. Er meydanına yakışır güreş yapın.
Ve altın kemeri alması beklenen pehlivan finalde yenilir.
İşte Kocamaz, böylesine yiğitlikten, mertlikten taviz vermez bir kişidir.
Kocaman işler yapana, ebedi güzelliklerimize sahip çıkana Hak yardımcı olur, Nusret eder, halk sahip çıkar, onlar her daim genç kalır, kocamazlar. Evet, nusret, yardım bulan, yardıma kavuşan kocamaz...


I. Dünya Savaşı nın galip devletleri, 1919 da yurdumuzu kâğıt üzerinde parselleyip, bunu uygulamaya başladılar. Başta İngiltere olmak üzere, Fransa, İtalya ve Rusya tarafından, İstanbul da dahil olmak üzere, güzel yurdumuzun birçok yeri işgal edildi. Bu arada, Yunanistan da, Avrupa devletlerinin teşviki ile 15 Mayıs 1919 da İzmir i işgal etti. Buraya ayak basar basmaz, Türk askerlerini ve halkı sokaklarda süngüleyerek, vahşetlerini sergilemeye başladılar. Yunanlılara ilk kurşunu konak meydanında Gazeteci Hasan Tahsin attı ve şehid edildi. 2.5 ayda, Ankara ya yaklaştılar. Bu tarihten sonra, yurdun her köşesinde teşkilâtlar kurularak, düşmanlara karşı mücadeleye başlandı.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Mısır meliki Faruk yıllar önce isabetli bir tahminde bulunmuş: “Bir zaman gelir, dünyada beş kral kalır. Dördü iskambil kâğıtlarında; diğeri İngiltere’de!”

Yarım asrı geçen bir zamandır tahtta oturan 82 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth, tacını en uzun süre koruyan hükümdarlardan biri. Kraliçe, bir Yunan prensi olan Philip’le 37 yıl sonra ülkemiz geldi... . Çocukluğumda bir defa daha gelmişti. Hatta evimizin önünden açık arabayla geçerken gördüğümü hatırlıyorum. Kraliçe İngiliz monarşisinin sembolüdür. Millî marşlarının son cümlesi şöyledir: “Tanrı, majesteyi korusun!” Bugün İngiltere, İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda’dan başka, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeler, devlet başkanı olarak Kraliçeyi kabul eder. İkinci Cihan Harbi’nden sonra bağımsızlığını kazanan İngiliz sömürgeleri, Commonwealth adıyla bir birlik kurmuşlardır. Başında da Kraliçe bulunur.

KADIN HÜKÜMDAR

İngiltere’de hükümdar bugün çok sembolik bir mevkidedir ama, kimsenin aklına da monarşiyi kaldırmak gelmez. Çok sayıda siyasî ve sosyal buhranın önüne geçen bir müessesedir çünkü. Üstelik turizme de ehemmiyetli katkısı vardır. Saraya yapılan masrafların kat kat fazlasını bu sayede çıkarır İngilizler. Şu anda İngiliz tahtında bir kadın oturuyor. Çünkü veraset sistemleri buna müsaittir. Halbuki tarihte kadın hükümdar sayısı çok azdır. Nitekim Roma ve Germen veraset sisteminde kadın hükümdara yer yoktu. Ancak İngiltere bir istisnayı gerçekleştirdi ve Avrupa’da belki de ilk defa bir kadını tahta oturttu. Bu Kraliçenin adı da Elizabeth idi. Zaten İngilizler her zaman herkesten farklıdır. Mesela trafikleri soldan işler. Ağırlık ve uzunluk ölçüleri farklıdır. Posta pullarında ülkenin ismi yazmaz vs.

DEDENİZ DE KATILMAZDI

Kadın hükümdar olunca, hanedan arada bir değişiyor tabiî. Mesela şimdiki kraliçenin kocası Philip bir Yunan prensidir. Ama Danimarka hanedanındandır. Dolayısıyla Alman’dır. Demek ki Kraliçe vefat edince, yeni bir hanedan başlamış olacaktır. Kraliçenin dedesinin dedesi de Alman asıllı bir Belçika prensi idi. Kraliçe Victoria ile evlenmişti. Kraliçe Victoria, İngiliz tacına büyük prestij kazandırmış; ülkesini üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk hâline getirmiştir. Bunun da dedesinin dedesi I. George, Hanoverli bir Alman prensi idi. Son kralın halasının torunu olmak hasebiyle gelip ileri yaşında İngiliz tahtına oturdu. Tek kelime İngilizce bilmiyordu. Bakanlar kurulu toplantısına da bu sebeple katılmadı. Halefi de bunun gibiydi. Ama torunu artık bir İngiliz prensi olarak yetişmişti. Tahta çıkınca kabine toplantısına katılmak istedi. Ama başbakan engel oldu. “Gelenekler böyle haşmetmeap! Babanın ve dedeniz de katılmazdı” dedi.

KRAL BİRİNİ ÖLDÜRSE

Evet, İngiltere’de yazılı bir anayasa yoktur. Ülke geleneklere göre yönetilir. Bu sebeple hiçbir anayasa buhranı çıkmaz. Hükümdar tek başına bir işi yapamaz. Bütün icraatlari, ilgili bakanın imzasıyla yerine getirilir. Kral yanılmaz! Sözü meşhurdur. Hatta derler ki, “Kral birini öldürse; başbakan sorumludur. Başbakanı öldürse, kimse sorumlu değildir!” İşin şakası. Şimdiye kadar sevilen ve sevilmeyen hükümdarlar olmuştur. Ama hiçbiri ülkeye zarar vermemiş; birlik ve beraberliği korumuştur. İngilizlerin 750 yaşında bir parlamentoları vardır. Avam kamarası ve lordlar kamarası diye iki kısımdan müteşekkildir. Parlamento her şeyin üstündedir. Çıkardığı her kanun anayasa demektir. Kimsenin bunu iptal etmeye hakkı ve yetkisi yoktur. Ülkede anayasa mahkemesi de bulunmaz. Hükümdar şimdiye kadar hiçbir kanunu veto etmemiştir.

İngiltere, demokrasinin beşiği sayılır. İki büyük parti vardır. Bunlar sistemin vazgeçilmez parçasıdır. Hepsi taca sadıktır. Parti başkanı ne dese o olur. Ona karşı çıkanın siyasî hayatı biter. Başbakan da çok güçlüdür. Ülkeyi o idare eder. Muhalefet lideri, geleceğin muhtemel başbakanı olduğu için, devlet kendisine maaş verir. Parti kapatmayı birisi telaffuz etse, aklından zoru var diye tımarhaneye kapatırlar.

İngiliz ordusu, dünyanın en güçlü ordularındandır. Ama ülke idaresinde yeri yoktur. Hatta protokolde üst rütbeli ordu mensupları, kraliyet ailesi, soylular, kabine, piskoposlar, milletvekilleri ve hakimlerden çok sonra gelir. 630 üyeli parlamento Westminster Kilisesinin yanında toplanır. Salon bu kadar insanı almaya müsait değildir. Bu sebeple 346 milletvekilinden gerisi, dinleyici localarında oturmak zorundadır. Bu sebeple parlamentoda çok samimi bir hava vardır. Milletvekilleri bacak bacak üstüne atsa, neredeyse karşı tarafta oturanların burnuna değer. Sağ tarafta Muhafazakârlar (sağcılar; sol tarafta İşçi Partililer ve Liberaller (solcular) oturur. Kimsenin aklına yeni bir parlamento binası yapmak gelmez. Çünkü İngiltere’yi İngiltere yapan, gelenekleridir.

PİSKOPOS LORDLAR

İngilizlerin bir de lordları vardır. Halkın seçtiği milletvekillerinden başka, bin kadar soylu, parlamentonun lordlar kamarası denilen kısmını teşkil eder. Bunların birazı İngiliz tarihinde önemli rol oynamış ailelerin vârisleridir. Çoğu da hükümdar tarafından hayat boyu lordluk unvanı verilmiş önemli kişilerdir. Lordlar kamarası, hem kanunların bir daha görüşüldüğü bir senato; hem de ülkenin temyiz merciidir. Hakimlerin kararları burada kontrol edilir. Lordlar arasında 26 tane de piskopos vardır. Yanlış okumadınız, İngiltere laik değildir. Üstelik hükümdar, İngiliz kilisesinin başkanıdır. Ama her dine büyük serbestlik vardır. Müslümanlar ve Yahudiler, kendi dinlerine göre evlenip boşanabilir.

HAKİMLERE ÇEK DEFTERİ

Ülkede yazılı kanun azdır. Hâkimler geleneklere, önceki mahkeme kararlarına ve hakkaniyete göre karar verir. Hâkimlik çok prestijlidir. Maaş yerine ellerine çek defteri verilir. Dilediği kadar harcar, nereye ve niye harcadın diyen olmaz. Ama hiçbir hâkim, bunu kötüye kullanmaz. Hâkimler, başbakan ve bakanlar gibi Kraliçenin hâkimleridir, millet adına değil; Kraliçe adına karar verirler. İngiltere, belki de bu sebeple, demokrasiye, insan hak ve hürriyetlerine riayette dünyanın belki de en önde gelen ülkesidir.

CHURCHILL’İN İTİRAFI

Kraliçe II. Elizabeth, tarihlerindeki kadın hükümdarların çoğu gibi dirayetli bir yönetim sergiledi. Tacın haysiyetini korumaya alıştı. Mazbut bir hayat sürdü. İngilizlerin meşhur başbakanı Churchill, Kraliçenin soğukkanlı ve ahlaklı tavırlarını çok övmüş; “Hayatta âşık olduğum tek kadındır” itirafında bulunmuştur. Ne çare ki biri hariç dört çocuğu da mutsuz evlilikler yaptı. Hele geçen senelerde vefat eden kızkardeşi Margareth’in umutsuz aşkı ve mutsuz evliliği yıllarca magazin sayfalarını işgal etti. Ne diyelim İngiltere, tacı, gelecek yüzyıllara da taşıyacağa benziyor. Gelin de, Mısır meliki Faruk’a hak vermeyin!



Sultan II Abdülhamid Han, Serasker Müşir Rauf Paşa yı seraskerlik vazifesi uhdesinde kalmak üzere, yaveri ekremilik ve fevkalade büyük elçilik payeleriyle hem Rusyanbsp; da bazı görüşmelerde bulunmak ve hem de Gazi Osman Paşa yı alıp İstanbul a getirmek üzere Petersburg a göndermiştir.Yapılan görüşmeler neticesinde Gazi Osman Paşanbsp; nın İstanbul a dönmesine müsaade olunmuştur. Yolculuk esnasında mihmandarlık vazifesinde bulunmak üzere meşhur General Nemikof, Gazi Osman Paşa nın maiyetine verilmiş ve ayrıca Rus Çarı tarafından Paşa ya, kahramanlığını takdir manasında, çifte nişan takılmıştır.

Gazi osman Paşa nın gelmekte olduğunu haber alan İstanbul halkı sahile dökülerek tüm geceyi ayak üzerinde sabaha kadar geçirmeye razu omuş ve büyük bir coşku ile kendisini beklemeye koyulmuştur. Kız Kulesi açıklarına gelen Rus vapurunun bordasına, mevcut izdihamdan Gazi Osman Paşa yı kurtarmak için, süslü ve ihtişamlı bir sürü saltanat kayığı yanaşmış ve kendisini buradan alarak Paşa İskelesi ne götürmüşlerdi.Gazi Osman Paşa, refakatinde Serasker Rauf Paşa ile birlikte saltanat kayığından çıkarken, Padişahın Başyaveri ve Sultan Aziz in damadı Müşir Dağıstanlı Mehmet Paşa eline sarılmış ve:
Namınamü akdesi padişahiye beyanı hoşamediye memur olduğunu belirterek heyecanla elini öpmüş Gazi Osman Paşa da kendisini hasretle kucaklamıştı.Bu sırada iskeleyi dolduran halk: Hoş geldin ey namuslu kahraman, çok yaşa Gazi Osmannbsp; nidaları ile ortalığı inletmiştir.

Sultan Abdülhamid, koşumları altın ve gümüşle işlenmiş bir çift iri yağız Rus katanası koşulu landosunu, binmesi için Osman Paşa ya tahsis etmişti. Bu ilk saltanat arabasına Gazi Osman Paşa tek başına binerek sağ tarafa oturmuş, Serasker Rauf Paşa ve Gazi Osman Paşa nın yaveri Tevfik Paşa da ikinci arabada yer almış, mabeyn erkanının da yerlerini almalarıyla halkın heyecan içerisinde doldurduğu ve kapladığı Beşiktaş Caddesi, Serencebey Yokuşu geçilerek Yıldız Sarayı na doğru hareket edilmişti. Gazi Osman Paşa nın bulunduğu araba Yıldız Sarayı ndan içeri girince:
Gazii meduhul-efali bizzat kendim istikbal edeceğim diyen Sultan Abdülhamid kendini tutamayarak teşrifat ve merasim hudutlarını dinlemeyerek Divanı Hümayun merdivenlerinin ortasına kadar kollarını açarak yürümüş ve Gazi osman Paşa yı

-Gel benim kahraman Osmanım Berhüdar ol şan-ı milleti ancak sen muhafaza ettin. Vatan uğurunda yaptığın gazaya bütün cihanı hayran eyledin. Osmanlı askerliğinin şerefini sen göklere çıkardın. Senin gözlerini öpmek için hasretle ahdetmiştim. Gel ahdımı yerine getireyim. Gözlerini öpeyim.nbsp; diyerek karşılamıştır. Merdivenleri ağır ağır inmekte olan Padişahın kendisine doğru gelmekte olduğunu gören Gazi Osman Paşa ileriye doğru atılmış ve:

-Şevketli Padişahım Sağ kaldığım için gönlümde tek bir sevinç varsa o da zatı şahanelerinin ayak türabına yüzümü, gözümü sürmek için nice yıllardır kalbimin en mahrem hücresinde cevheri can gibi sakladığım bir emeli mukaddesenin husulü içindi. Allahu Teala hazretlerine hamdolsun ki bugün o şerefe de kavuştum, demiştir.

Uhdesine taşıdığı vazifelerin ve II. Abdülhamid e olan yakınlığının kendisine kazandırmış olduğu avantajlardan yararlanarak siyasi çalışmalarda da bulunan Osman Paşa nın en büyük mücadelesi ordunun ıslahı konusunda olmuştur. Yapılması düşünülen ıslahat hareketinin kendi değerlerimize dayanan ve dış bağımlılığı doğuracak her türlü teşebbüsten uzak bir program dahilinde yapılması gerektiği fikrini savunmuş ve bu fikri benimseyenlerin temsilcisi durumun da olmuştur. Onun bu davranışı İngiliz yanlısı bir politika izleyen başta Tunuslu Hayreddin Paşa olmak üzere Fuat ve Nusret Paşalarla anlaşmazlığa düşmesine sebep olmuş, bu durum ise kendisini Sultan II. Abdülhamid in gözünden düşürmek ve İstanbul dan uzaklaştırmak için, aleyhinde birtakım suçlamalar ve ithamlarda bulunulmasıyla neticelenmiştir.

Osman Paşa nın saray muhiti içerisindeki önemli çalışmalarından biri de ulema sınıfı ile işbirliği içerisinde olması ve dini sınıfın liderliğini yapmış bulunmasıdır. Muhalifler tarafından her türlü girişimlere rağmen Osman Paşa yirmi üç yıl süren (1877-1900) Saray hayatı esnasında kendisi II. Abdülhamid e sadakatle bağlı kaldığı gibi Abdülhamidnbsp; e de Ona karşı güven beslemiş , iki oğlunu iki kızına damad etmiş, cuma ve sair selamlıklarda karşısına almak suretiyle kendisine olan itimadını izhar etmiş ve hatta başta İngiliz elçisi Mr. Layard olmak üzere, muhalifleri tarafından aleyhinde söylenen sözlere fazla iltifat etmemiştir. Askerlik sanat ve dehasının kendisinde toplandığına şahit olduğumuz fazla uzun olmamakla birlikte vakur ve heybetli bir görünüm, iri ve kuvvetli tıknaz bir vücudun sahibi olan Gazi Osman Paşa nın 1900 (1833-1900) yılındaki ölümü gerek yurtiçinde gerekse yurt dışında büyük bir teessürle karşılanmış, kendisine duyulan sevgi ve saygının bir neticesi olarak adına şiirler ve marşlar söylenmiş, ismi kasabalara , semtlere ve okullara verilmiştir. Osmanlı askeri tarihinde yapmış olduğu başarılı hizmetlerinden ve kazanmış olduğu haklı şan ve şöhretinden dolayı o her zaman için saygı ve hürmetle anılmaya devam edecektir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Şevval 1438
Miladi:
22 Temmuz 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter