Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ahmed Vefik Paşa, Osmanlı devletinin bunalımlı ve en zor günlerinde “Başvekil” ünvanıyla Sultan II. Abdülhamid’in yardımcısı oldu. Meşhur 93 harbini sona erdiren Edirne Antlaşması imzalanalı henüz 4 gün olmuştu. Başvekilin yeni görevine başlamasından 9 gün sonra, Sultan Abdülhamid’in iradesiyle Meclis-i Mebusan tatil edildi. 20 gün sonra Ruslar, planladıkları barış şartlarını kabul ettirmek için Ayastefanos’u (Yeşilköy) işgal etti.

Ruslar bu kadar yakına gelince, yerli Rumlardan bazıları, bayram etmeye, sokaklarda taşkınlılar yapmaya başladılar. Barış görüşmeleri devam ederken, bir gün Tatavla (Kurtuluş) semtinde beş-altı yüz Rum kopilinin toplandığı haberi alındı. Zaptiye Nazırı da herhalde polis kuvvetiyle işin üstesinden gelemeyeceğini anlamış olacak ki, elden bir yazı göndererek, acilen asker sevki talebinde bulundu. Tezkereyi alan Ahmed Vefik Paşa’nın nevri döndü. Yerinden kalktı ve hemen bir arabaya binip olay mahalline geldi. Orada bağırıp çağıran nümayişçilerin arasına hışım gibi daldı. Ve birini tutup, elindeki bastonuyla evire çevire dövmeye başladı. Bu manzara, isyancıları ürkütüp çil yavrusu gibi dağılmalarına sebep oldu ve sükûnet sağlandı. Ahmed Vefik Paşa, makamına döner dönmez çağırttığı Zaptiye Nazırını gözlerinden ateşler saçarak haşlıyordu:“Ben adamın iki gözünü birden oyarım! Miskin herif! Taburla asker isteyeceğine niçin gidip dağıtmadın o adamları!”



Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi Macaristan ile Avusturya sınırındaki Sigetvar üzerine oldu. Bu sefer sırasında da vefat etti. Haftalarca süren kuşatma sonunda, top ateşi altında kale duvarları delik deşik oldu ve harabeye döndü. Kaleyi savunan Avusturyalılar için artık kurtuluş yolu kalmamıştı. Bu durum karşısında Macar asıllı kale muhafızı, ölmek veya teslim olmak arasında bir tercih yapacaktı.

Bu kahraman düşman, ölmeyi tercih etti ve üzerine ipekten bir elbise giydi, boynuna altın bir zincir taktı, başına geçirdiği sırmalı şapkasına da büyük elmaslı bir sorguç geçirdi. Ayrıca, cesedini ele geçirenlerin alması için de cebine yüz altın koydu. Sonra kalenin anahtarları bir elinde olduğu halde, diğer eline de, başarılarından dolayı kendisine verilmiş olan, kabzası altın işlemeli dört kılıçtan birini aldı: -İlk şerefi ve şanı bu kılıçla kazandım. Şimdi ölürken de bu kılıçla öleceğim, diyerek ileri atıldı. Fakat o anda alnına isabet eden bir kurşunla vurularak yere düştü. Savaştan sonra, onun yanında bulunlar esir alındı. Bir fırsatını bularak bu hadiseyi sadrazama anlattılar. Sokollu Mehmet Paşa, gözyaşlarını tutamadı ve:-Ne mutlu bize ki, böyle mert düşmanla harbettik,dedi.



Çengeloğlu, II. Mahmud Han devrinde ünlü bir Amiral idi. Akdeniz’in Afrika kıyılarında başladığı denizcilik hayatında cesareti ve yiğitliği ile nam salmış, İstanbul’a gelip tersaneye girdikten sonra da, kumanda kabiliyetini göstererek hızla ilerlemiş ve Osmanlı Deniz Kuvvetlerinin en üst makamı olan Kaptan-ı Deryalığa kadar yükselmişti. Tophane Müşirliğine tayin edildiğinde, Galata ve Beyoğlu kabadayılarını hizaya getirerek asayişi sağlamıştı. Halk onu “Deli Herif” diye seviyor ve takdir ediyordu.

Daha sonra, Sultan Abdülmecid zamanında İzmir valiliğine getirilen bu “Deli Herif”, bir gün aldığı bir haberle adeta çileden çıktı. Redif askeri ayaklanmış ve hükümet konağını basmaya kalkışmıştı. Durum çok kritikti. Devlet otoritesini yaralayacak üzücü gelişmelerin yanı sıra, muhtemelen kan da akacaktı.Çengeloğlu Tahir Paşa, alelacele kılıcını kuşandı, atına atladı ve beraberinde birkaç kavas olduğu halde olay mahalline geldi. Atını mahmuzlayıp isyancıların arasına dalarken, gür sesi ortalığı çınlatıyordu:“Siz Çengeloğlu’nu öldü mü sanırsınız? Urun bre!” İşte o anda kalabalıkta bir dalgalanma, bir kaynaşma meydana geldi. Kimi taban kuvvet kaçıyor, kimi silahını atıp kaçıyordu. Birkaç dakika içinde ortalıkta kimse kalmamış ve ateş parlamadan söndürülmüştü. Fakat Paşanın davranışı büyük ihtiyatsızlıktı. Göz göre göre hayatını tehlikeye atmış tı. Divan Katibi, münasip bir lisanla bunu hatırlatırken: “Ya aralarında biri tetiğe basıverse idi?” dedi. Tahir Paşanın verdiği cevap, onun korku tanımaz karakterinin ilanı gibiydi:“Çengeloğlu’nu vuracak tüfeğin tetiğini çekmek için on iki manda lazımdır”



20 Mayıs 1878 günü saat 11.00’de Çırağan Sarayında müthiş bir gürültü koptu. Rıhtıma yanaşan koca mavnadan birkaç yüz silahlı adam fırlamış, muhafızları safdışı edip zemin kata doluşmuştu. Aynı anda kara tarafındaki yıkık istinat duvarını aşan bir o kadar adam daha atlamıştı içeriye. Bunlar Rumeli göçmenleriydi. Başlarında da eli tabancalı, seyrek siyah sakallı, kırk yaşlarında bir gazeteci bulunuyordu: Ali Suavi...

Galatasaray Lisesi müdürlüğünden alındıktan sonra, II. Abdülhamid Han’a düşman kesilen Ali Suavi, onu devirme sevdasına düşmüştü. Şüphesiz Don Kişotvari bir düşünce ve hayal... Ama perde gerisinde başka güçler de vardı. saltanat değişikliğini şahsi ikballerine basamak yapmak isteyen bir kısım devlet ricali ve ordu mensubu, hatta Kıbrıs’a göz koyan İngiltere... bu güçler, muhteris Ali Suavi’yi bir maşa olarak kullanmaktaydı. Ona, göçmen leri kandırıp örgütleme ve Çırağan baskınını tertipleme görevini yüklemişlerdi. Asıl oyun bundan sonra sahneye konulacaktı.Ancak, görünüşteki bu sivil ihtilal teşebbüsünü, inanılmaz bir şekilde, bir tek kişi durdurdu: Okuması ve yazması olmayan, imzasını (Arapça) 7 ve 8 rakamlarını birleştirerek atmasından dolayı “Yedi-Sekiz” lakabıyla anılan Beşiktaş Muhafızı Hasan Paşa...Baskını haber aldığında yakınlardaki bir berber dükkanında traş olmaktaydı Hasan Paşa. Yanında silahı yoktu ve zaten o günlerde görev başında değildi. Ama traşı kestirip derhal saraya yollandı. İçeri girerken kapıcının elindeki sopayı kaptı ve ona “Çabuk kara kola git, zaptiye neferleri yetisin” dedi. Daha sonra merdivenlerin altına gizlendi. Biraz sonra Ali Suavi, tam onun hizasından geçiyordu ki, hemen yerinden fırladı ve Yaradan sığınıp, elinde tuttuğu kalın sopayı olanca gücü ile kafasına indirdi. Ali Suavi, kafasına yediği bu sert darbe ile, ağzından bir inilti bile çıkmadan çuval gibi yere yığılarak anında can verdi.Elebaşılarının tepelendiğini görüp paniğe kapılan göçmenleri, yetişen zaptiyeler teker teker toplayıp götürdüler. Ve harekat başladığı yerde, Çırağan Sarayı içinde boğuldu gitti. Böylelikle İmparatorluk bir kaosa düşmekten kurtuldu.Yedi-Sekiz Hasan Paşa ise, “Mehdi” adını verdiği o sopayı ömrünün sonuna kadar sakladı.



Zurnazen Mustafa Paşa, sadece 4 saat süren Başvekilliği ile, Osmanlı tarihinde “görev süresi kısalığı” rekorunun sahibi. Buna rağmen o dört saat içinde Mührü Hümayunu birkaç tayin kararnamesinin üstüne bastı. (1656)Ama aslında onunkinden de kısa olanı var. Bırakın icraata girişmeyi, koltuğuna bile oturmaya fırsat bırakmayan, nerdeyse göz açıp kapayıncaya kadar sürmüş bir sadrazamlık.

Sultan II. Abdülhamid, kendisine karşı komplo kuranların lideri olduğuna dair verilen bir jurnal üzerine Sadrazam Said Paşayı azletmiş ve bir odada 18 saat hapsettirmişti. Yerine de Ahmed Vefik Paşayı yine Başvekil tayin etti. (30 Kasım 1882)Ne var ki, deli dolu mizaçlı, başına buyruk hareket eden, hatta padişaha diklenmeğe kalkan Ahmed Vefik Paşa, bu ikinci ve son Başvekillik görevinden yıldırım hızıyla düştü. 48 saat sonra görevden alındı. Sultan II. Abdülhamid, serbest bırakıp evine gönderdiği Said Paşayı o gece saraya çağırttı. Komplo iddiasının asılsızlığı ortaya çıkmış olacak ki, onu tekrar Başvekil yapmak istiyordu. Fakat Said Paşa özür diledi ve görevin, o sırada Dahiliye Vekili olan Mahmud Nedim Paşaya verilmesini teklif etti. kendisi de Dahiliye Vekilliğini üstlenerek elinden geldiği kadar yardımcı olabileceğini arzetti. Bunun üzerine padişah, huzurda bulunan Mahmud Nedim Paşaya mührü uzattı. Böylece mesele çözümlenmiş oldu. Lakin ne düşündü bilinmez, tam kapıdan çıkarlarken padişah, her iki devlet adamı nı da geri çağırdı. Mühr-i Hümayunu Mahmud Nedim Paşadan alıp Said Paşanın eline sıkıştırdı. İşte bu kadar... Mahmud Nedim Paşanın tayini işleme konulmadan, resmen açıklanmadan birkaç dakika içinde azledilivermişti. Said Paşaya gelince, hayli üzüntülü geçirdiği iki günden sonra dördüncü defa getirildiği Başvekillik görevini dört ay kadar devam ettirdi.



Sultan II. Mahhud devrinde iki defa Şeyhülislamlık makamına gelen Dürrizade Seyyid Abdullah Efendi, İstanbul’un namlı zenginlerindendi. Üsküdar Doğancılar’da inşa ettirdiği Paşa Kapısı diye anılan saray yavrusu muhteşem konakta yaşamaktaydı. Sultan II. Mahmud, bir yaz Ramazan akşamı bu konağa, âdeta bir iftar baskını düzenle di. Yanında nazırları, önde gelen devlet adamları ve maiyetinden oluşan hatırı sayılır bir kalabalık vardı. haber vermeden gerçekleştirdiği ziyaret ve misafirlikle Dürrizade’ye sürpriz yapmak istiyordu. Tabii, o anda konak bir panik havası sardı. Etekleri tutuşarak Efendi Hazret lerine koşan Kethüda, ellerini iki yana açarak “Ne yapacağız şimdi?” diye soruyordu. Ama hiç telaş göstermedi Dürrizade. Hareme ayrılan tablalar misafirlere verilecek, kendi yemeği de Padişaha takdim olunacaktı. Neticede bütün bu olumsuz şartlara rağmen, mükellef bir sofra kuruldu. Nitekim II. Mahmud da kethüdayı çağırarak tebrik etmiş, yemeklerin gerçekten nefis olduğunu söylemişti. Sadece bir istisna ile... O da billur kase içindeki hoşafın ılık olmasıydı. Kethüda bu tenkit üzerine, elleri göbeğinde kavuşturulmuş, başı hafifçe eğilmiş olarak cevap verdi:“Biraz karıştırılınca kendiliğinden soğur Efendimiz.” Padişah, işte o zaman işin farkına varacak ve bulabildiği tek kusurun da geçersiz olduğunu görecekti. Çünkü billur zannettiği hoşaf kabı, içi oyularak kase süsü verilmiş bir buz kütlesiydi.



Kanuni Sultan Süleyman’ın üç oğlu vardı. Babaları oldukça yaşlanmış ve üstelik hasta idi. Bu sebeple, ondan sonra kimin tahta çıkacağı meselesi konuşulmaya başlanmıştı. Osmanlı adetlerine göre, en büyük oğul, babasının vefatından sonra tahta çıkardı. Fakat, Kanuni Sultan Süleyman’ın babası Yavuz Sultan Selim, bu geleneğe aykırı olarak, en küçük kardeş olduğun halde, ihtilal yaparak, zorla tahta çıkmıştı. Bu yüzden, Kanuni’nin oğulları da böyle bir endişe içine girmişlerdi. En büyük kardeş olan Selim’in, Celal bey isminde bir nedimi vardı. Bir gün ona:-Halk ve asker benim için ne düşünüyor? diye sordu.Celal bey, biraz çekingen bir tavırla:-Efendim, asker, kardeşiniz Mustafa’yı, halk da diğer kardeşiniz Bayezid’i tercih ediyor. Sizin isminiz hiçbir yerde geçmiyor, dedi. Bunun üzerine Selim:-Asker Mustafa’nın, babam Bayezid’in padişahlığını istesinler. Allahü teâlâ isterse saltanat Selim’e kalacaktır. Cevabını verdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter