Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Mohaç zaferinden sonra Osmanlı ordusu kışı geçirmek üzere Belgrad’a çekilince Avusturya İmparatoru Fedinand meydanı boş bulmuş ve yüz bin kişilik bir ordu ile Budin’i kuşatmış, fakat burasını almaya muvaffak olamamıştı. Bunun üzerine Osmanlı ordusu baharla birlikte harekete geçerek Ferdinand’a haddini bildirmek üzere Avusturya üzerine ilerlemeye başlamıştı. Budin ile Viyana arasındaki yol üzerinde en önemli kalelerden biri Filek kalesi idi. Burasını zaptetmeden daha ileriye gitmek imkansızdı. Bu kale, o civardaki kalelerin en sarp ve zaptedilmesi en zor olanıydı. Avusturyalılar buraya, “Onun bir kulesine kartallar bile yuva yapamaz, çünkü başları döner” derlerdi.

Küçük bir akıncı kolu, bu kaleye gitmekle vazifelendirilmişti. Fakat akıncılar daha kaleye yaklaşmadan, nasıl müthiş bir yere geldiklerini anladılar. Kaleye ulaşmak için, iki yanı, tepesi zor seçilen dik uçurumlarla kaplı dar Şeytan Boğazından geçmek gerekiyordu. Ama ne var ki, Filek’in bir mazgal deliğinden siyah ağzını gösteren dehşetli bir görünüyordu ki bu, boğazı boydan boya ateş altına alabiliyordu. Bu top, gülleden başka, düştüğü yerde infilak edip ölüm saçan humbaralar da atıyordu. Bunu anlamak akıncılara pahalıya mal oldu. Tek atışta 70 şehid verdiler. Gaziler bu topa “Kanlı Top” adını verdiler.İşte bu korkunç manzaralı ilk gecede, akıncılar arasında bulunan bir yiğit, Şeytan Bo ğazı boyunca nihayete ulaşan bakışlarıyla kaleyi süzüyordu. Mesafe uzaktı. Ama ay, kara bulutların arasından sıyrılır gibi olunca, soluk, ölü sarısı bir renkle sanki aydınlanıyor ve o zaman mazgal deliği ve oradan uzanan kanlı topun ağzı görülüyordu. Adı Demirbaş Hasan olan bu yiğit, topa baktıkça yerinde duramıyordu:-Bre kanlı top, canavarın dölü!...Hele az bekle... Ya ben seni, ya sen beni.Demirbaş Hasan’a bu lakabın verilmesi, gülleyi andıran ve cenkte en tesirli bir silah gibi kullandığı sert kellesi bu defa iyice kızmıştı. Her zamanki gibi ani bir kararla hemen harekete geçti. Geride Şeytan Geçidi girişinde çadırla ve nöbetçilerin gölgeleri seçiliyordu. O yana doğru kızgın kızgın söylenerek yürüdü. Bir çadıra daldı. Uyuyan arkadaşlarından birini dürttü. Sonra diğerini çekiştirirken ihtiyatlı bir sesle konuştu:-Bre kalkın! Bre çabuk!-Hey kelle! Sen misin? Ne oluyor yine?-Size eğlence çıkaracağım...Akıncılar doğruldular:-Yine ne var?-Uçurum ile kalenin gölgeleri tam istediğim yerleri örtüyor. Acele edelim. Kırk kişi toparladığımızda size işi anlatırım. Yalnız gürültü etmeyelim. Deli Bekir! Sen Pala Hamid’in, sen de Samurkaşın çadırına git. En ötekilerini ayarlarım. Hepsi birden işe sarıldılar. Çok geçmeden 40 kişi toplanmıştı. Demirbaş Hasan, üç merdiven ile uzun ip ve makaralı çengeller hazırlamıştı. Bundan sonra başlarına koyu renkli örtüler sardılar. Uçurumun boğaz zemini boyunca uzayan ince gölgesinden taşmamaya çalı şarak kaleye doğru tek sıralı süzüldüler.Filek kalesinin burçları ip yetişemeyecek, çengel atılamayacak, hele merdivenle asla ulaşılamayacak yükseklikteydi. Üstelik evresi uçurumlarla çevrili bir adaya benziyordu. Demirbaş Hasan:-Bu defa kalenin sarplığı bize yardımcı olacak, iple merdivenle filan buralara tırmanılamayacağını bilen düşman, rahatına baktığından bizi sezmeyecektir.Uçurumun gölgesinden yürümek fikri ise pek yerindeydi. Bulutlar, ayın önünden fazlaca sıyrılırsa, oldukları yerde hareketsiz kalıyorlardı.Filek kalesinin karşı tarafındaki uçurum, zor da olsa tırmanmaya müsaitti. Burada hayli irtifa kazandılar. Oradaki böğürtlen kümeleri arasına girdiler. Dik kayaların gölgesi burada tam üstlerine düşüyordu. Ay ilerleyip de bulundukları yer aydınlanmadan işlerini çabuk görmeleri lazımdı. Böğürtlenlerin üstlerine attıkları siyah keçelerden yürüdüler. Dikenli yığını aşıp uçurumun başına geldiler. Birkaç metre ileride, karşı yamaçta Filek’in duvarı yükseliyor, tepeye bakıldığında bu kara yığın, üzerlerine devrilecekmiş gibi görünü yordu. Kanlı topun namlusu tam hizalarında ve yirmi metre yukarıda mazgaldan hafifçe çıkmış halde görünür gibi oluyordu.Kemend atmakta çok usta olan Ece Bey, üç kat halindeki çengelli ipi Besmele ile savurdu Her yanına keçe sarılmış çengel garip bir hışırtı ile yükseldi. Yere muntazam kıvrımlar halin de yerleştirilen kangal hızla küçüldü. Çengel mazgalı azıcık geçti, top namlusuna takılıp kaldı Gaziler, bu üç katlı ipin ucunu peşpeşe eklenmiş merdivenlerin ucuna bağlamışlardı. Bu ip, çengelin dibindeki makaradan geçiyor ve öbür taraftan aşağı sarkıyordu. İp çekildikçe mer divenin ucu da yükselmeğe başladı. Nihayet duvara dayandıysa da, kısa geldi. Lakin Hasan, bunu da hesap etmişti. Ayaklara alttan iki sırık bağlayınca merdiven tam mazgala ulaştı. Deli Bekir:-Senin gibi böylesine kalın kafada ne marifetler varmış bre!...diyordu.Her şey tamam olunca Demirbaş Hasan, kedi çevikliğiyle merdivene tırmanmaya baş ladı. Merdiven sağa sola bel kıracak gibi sallanıyor, ama Hasan buna aldırmadan yükseldik çe yükseliyordu. Az sonra kale bedeninin yarı yüksekliğindeki yuvarlak top mazgalına ulaştı.. Kanlı top tam burnunun ucundaydı. Hasan:-Gidi kanlı top seni! Kaç serhad akıncısının kanına girdin, diye söylenerek, amansız pençelerini mazgalın iki yanına geçirdi. Sonra topun ağzını göğüsledi.-Yâ Allah!...diye fısıldarken yüklendi. Ancak, mandalarla çekilen top, önce dayanır gibi oldu. Ama sonra yavaşça kımıldadı. Zora dayanamayan duvar hizasına kadar girip öylece kaldı. Aşağıdakiler, şöyle böyle seçer gibi oldukları Hasan’a heyecanla bakıyorlar, kenetle nen parmaklarıyla palalarının kabzalarını sıkıyorlardı.Terler içinde kalan Hasan, bu işi yaparken çıt çıkmadığını anladı. Topu daha ileri itip mazgalı açmak lazımdı. Fakat merdiven tepesinde bu iş olmuyordu. Şimdi başka türlü terler dökmeye başlamıştı. Eğer bu işi beceremezse, muzip arkadaşları onu kızdırıp küplere bindir mek için yakaladıkları bu fırsatı fena halde değerlendireceklerdi. Hele Deli Bekir’in suratındaki ifadeyi şimdiden görür gibiydi. Bu endişenin korkusundan gelen can havliyle öyle bir düşündü ki, hemen yüzü aydınlandı. Ona boş yere mi Demirbaş demişlerdi? Güçlü pençeleriyle mazgalın iki yanını tekrar yakaladı. Kellesini namlunun ağzına da yamasıyla:-Yâ Hak!...diye yüklenmesi bir oldu. Top, gülleden beter olan bu kelleye dayanamadı, hızla geri kaydı ve büyük bir gürültüyle kalenin iç avlusuna yuvarlandı. Demirbaş Hasan’ın mazgal deliğinde kaybolduğunu gören otuzdokuz serdengeçti akıncı, peşpeşe merdivene saldırdılar. Birisi de geriye haber vermek üzere seğirtip, koşa koşa uzaklaştı.Filek kalesi, on beş dakika sonra hiç şehid vermeden zaptedilmişti. Hasan’a gelince, hem kendisini “Sanki büyük bir şey yapmış gibi” methedenlerden sıkılıp utanmak için, hem de izinsiz iş yaptı diye paşadan azar işitmemek maksadıyla süt dökmüş kedi gibi kaçacak delik arıyordu.



Sene 1669. Veziriazam Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa, Girit’te aylardır alınamayan Kandiye kalesi önlerinde. Kaleyi kuşata Osmanlı askerinin mühimmat ve yiyecek ikmali, Hanya’dan gemilerle getiriliyor ve Kandiye önlerindeki Çanak limanına indiriliyordu. Vene dikliler, Osmanlı askerinin Çanak limanından ikmal yaptıklarını öğrenince 12 gemilik bir filo ile orasını abluka altına aldılar. Fazıl Ahmed Paşa, hemen Memizade Mehmed Paşa kuman dasında 12 gemiden müteşekkil bir filoyu oraya göndererek kuşatmayı kırmak istedi. Fakat bunu haber alan Venedikliler, Çanak limanına takviye olarak 20 gemi daha gönderdiler. Bun dan Memizade Mehmed Paşanın haberi yoktu ve düşman kuvvetlerini 12 gemiden ibaret zannediyordu.

Serdar Halil Paşa, hemen o gece düşmana saldırılmasını istiyordu. Fakat senelerce deniz savaşlarında çarpışmış tecrübeli kumandan Mehmed Paşa, gece deniz savaşının tehli keli olacağını ve ertesi gün muharebeye başlanmasını ısrarla savunduysa da Halil Paşayı fik rinden vazgeçiremedi. Gece yarısı, 12 parçalık Osmanlı filosu Venedik gemilerine saldırdı. Levendlerin yeri göğü inleten naraları, düşmanın çığlıklarına karışıyor ve bozgun belirtileri başlıyordu. Tam bu sırada gizli tutulan 20 düşman gemisi savaşa girdi. Bizim bir gemimize üç düşman gemisi düşüyordu. Memizade, gemisine saldıran üç gemiden ikisini batırdı, diğer bir tanesi ise selameti kaçmakta buldu. Onu ise Durak Reis’in kadırgası yakaladı. Bu gemide Akdeniz’i karış karış dolaşmış, gençliğinin en güzel günlerini dalgalar üzerinde geçirmiş bir levent vardı: Bodrum’lu Fedai Musa. Üstün kuvvetler karşısındaki bu mücadele saatlerce devam etti. Durak Reis, leventle riyle birlikte kahramanca çarpışarak şehid oldu. Fedai Musa, reisinin şehid düştüğünü görünce derhal ortadan kayboldu. Bomboş kalan Durak Reis’in teknesi düşman eline geçmiş, savaş ganimeti olarak İstendiye limanına doğru yol alıyordu. Diğer tarafta ise bu mağlubiyeti bir türlü hazmedemeyen Fedai Musa, derhal geminin cephaneliğine girip saklanmış, Durak Reis şehid olduktan sonra onun için yaşamanın hiçbir anlamı kalmamıştı. Gemi, düşman limanına götürüldüğünde müsait bir zaman kollayacaktı.“Zafer Aslanı” İstendiye limanına getirildiğinde düşman askerleri sevinçten ne yapa caklarını şaşırmış, limanı doldura yüzlerce asker ve sivil bir anda gemiye doluvermişti. Fedai Musa’nın beklediği an gelmişti. “Mertçe ölecek, vatanına milletine , dinine karşı son vazifesini yapacaktı. Hemen kavlı çakmağını çakıp cephaneliği ateşledi ve arkasından müthiş bir gürültü ve patlama duyuldu. Sonra da “Zafer Aslanı” içindekiler ve aziz şehidi ile birlikte sulara gömüldü. Kısa bir müddet sonra da Fazıl Ahmed Paşa, Kandiye Kalesini fethederek Girit adasının tamamını Osmanlı topraklarına kattı.



Yunan Prensi Yorgi, Başkumandan sıfatıyla, melanetlerine hız vermek için Yenişehir e gelmişti. Şehir varoşlarına hakim bulunan av köşkünün salonunda perdeleri sonuna kadar açık, gayet yüksek ve geniş pencerenin önünde duruyordu. Ellerini arkasında kavuşturmuş, ileride, uzakta ve aşağılarda, şehirden çıkıp tepelerin arasında kaybolan yola dikkatle bakı yordu. Arkasında bekleyen yaverinin yüzüne bakmadan:-Mükemmel!...diye konuştu. İşte yolun nihayetinde son müfrezeler de kaybolmak üzereler. Askerimize giydirilen kıyafet tam istediğim gibi. Eşkıyadan farkları yok. -Evet Ekselans. Bu çok güzel düşünülmüş bir plan. Kahraman askerlerimiz, bu eşkıya kıyafetleriyle Müslüman köylerini basıp, çoluk çocuk katletmeye, soyguna işkenceye başlayın ca, Osmanlı hükûmeti her şeye rağmen harekete geçmek mecburiyetinde kalacak. Eşkıya kı yafetindeki yiğit askerlerimizi takibe ve kovalamaya başlayacak. O zaman, her zamanki gibi Osmanlılar, Yunan tebeayı katlediyor...soykırıma başladı diye yaygara koparıp bütün Avru pa’yı ayaklandıracağız. Osmanlılarla aramızda bir savaş çıktı mı, ilk durağımız İstanbul olur.

-Çok haklısınız ekselansları. Osmanlı’nın en zayıf zamanıdır. Bu fırsatı kaçırmayıp onları savaşa mecbur edince, İstanbul’dan girer, bütün Anadolu’yu zaptederiz.-Ah...Ah...Bu sefer Osmanlı’nın işini bitireceğiz. Bu içime doğuyor. Girit’te Müslümanları katletmeğe başladık bile. Bir filo donanma ile üç tabur askeri de sözüm ona Girit’te asayişi temin için gönderdik. Laf aramızda Avrupalılar da pek ahmak. Biz Müslümanları yığınla temizlerken, “Osmanlılar Yunanlıları, Rumları katlediyor” diye yaygara koparmamıza hemen aldanıp inanıyorlar.-Satın aldığımız yeni torpidolar ve askeri malzemeler de bize teslim edilmek üzere dir ekselans. -Evet biliyorum. Şartlar pek müsait. Avrupa, sersemce barbar diye inandıkları Osman lılara kızıyor. Hepsi bizden yana. Osmanlı şu sırada zayıf. Biz ise çok kuvvetli ve hazırız. Ah! Bir hata yapı da bize saldırsalar da savaşıp onları yok etmek için inkar edilemeyecek bir sebep çıksa...-Olacak, olacak Ekselansları. Artık Osmanlının sonu geldi. Yeni Bizans’ı ihya edeceğiz.Meşhur tabirle “barut kokusu” artık duyulmaya başlamıştı. Bunun üzerine vükela meclisi Mâbeyne çağrıldı. Padişah tarafından, durumun müzakere ve bir neticeye bağanması için emredildi.Meclis ara vermeden 56 saat durumu konuştu. Herkes Yunanlılara harp açılmaması yolunda fikirler ileri sürdü. Bunu söyleyenler, durumumuzun iyi olmadığını izah ederek:-Harbe girmek hata olur, diye rey veriyorlardı ki, ilk bakışta haksız da görünmüyorlardı. Bu fikrin baş müdafii İzzet Paşa idi. Zaman zaman dışarı çıkarak Padişahın yanına gidi yor, müzakereler hakkından bilgi veriyordu. Harp aleyhinde Padişahı da kandırmaya çalışı yor ve muhtemelen bu uğurda bazı yanlış ve kötümser malumat da veriyordu. Fakat Rıza Paşa ve birkaç cesur devlet adamı, eğer Yunanistan’a karşı korkak bir tavır içine girilirse, bü tün Rumeli’nin parçalanacağını ve belki de İstanbul’un tehlikeye düşeceğini savundular ve Sultan II. Abdülhamid Han ile gizlice görüşerek bu fikirlerini ona bildirdiler. Zaten padişah da savaş taraftarıydı ve hemen hazırlıkların yapılmasını istiyordu. İşte tam bu sırada harekete geçen Yunan ordusu Alasonya’ya saldırdı. Hazırlıksız bu lunan Yanya’daki tümenimiz, Yunan birlikleri önünden ric’at etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine İstanbul’daki I. Ordu, Umum Kumandanı Ethem Paşa kumadasında Yunanistan üze rine harekete geçti. Bir kaç gün içinde Yenişehir’i (Tesalya) ele geçirdi. Daha sonra Atina yolu üzerindeki Milona geçitlerine geldi ve burasını savunan Yunan ordusunu, 23Nisan 1897 günü büyük bir mağlubiyete uğrattı. Milona Meydan Savaşı ile, Avrupalıların, geçilemez de dikleri bu geçitleri aşan ordumuz, güneye çekilen Yunan ordusu ise, Atina ile Tesalya arasındaki Dömeke’de yeniden karşılaştı. Yunanlıların son müdafaa hatları olan Dömeke’de, 25 bin kişilik Yunan ordusu perişan edildi ve bir daha toparlanamadan darmadağın edildi. Bu muharebede Abdülezel Paşa şehid düştü. Ordumuz hızla ilerleyerek birkaç saat içinde Atina ya girdi. Bu sırada Vükela Meclisi toplantı halindeydi ve henüz zafer haberleri İstanbul’a ulaş mamıştı bütün vekiller, bu muharebeden galibiyetle çıkılacağından endişeliydiler ve hüzün içinde bekleşiyorlardı. Zafer haberini telgrafla öğrenen Rıza Paşa meclise giderek müjdeyi verince hepsi sevinçten ağlamya başladılar. Hatta Şurayı Devlet Reisi (Anayasa Mahkemesi Başkanı) Said Paşa, onun eteklerine sarıldı. Padişahın Özel Kalem Müdürü olan Faik Bey de zafer haberini Sultan Abdülhamid Han’a ulaştırınca:-Ömrüm oldukça khraman kumandan askerimizin bu gayret ve sadakatlerini ve mem leketine ve vatanına ettiği hizmetleri kemiklerim dahi unutmayacaktır...diye sevinç ve şük ranlarını bildirdi.Dömeke zaferi, Osmanlı Devletinin kazandığı en son savaş olması bakımından tarihi mizde önemli bir yer tutar.



1915 senesinde, dünyanın en güçlü donanmasını Çanakkale’de perişan eden Türk as keri, eski silahları ve yetersiz cephanesine rağmen, bazı cephelerde parlak zekası ile kara savaşında bir çok zaferler kazanmıştı.İngiliz denizde ağır bir yenilgi alınca, bu sefer karaya asker çıkararak İstanbul’a ulaş mayı denediler. 25 Nisan 1915 günü beş noktadan çıkarma yapmaya başladılar. Ana çıkar ma noktası, Arıburnu civarındaki (Y) olarak adlandırdıkları yerdi. Burada o gün nasıl bir olay meydana geldiğini, olayın görgü şahidi olan ve İngilizlerle birlikte savaşa katılan bir Rus subayının hatıralarından okuyalım:“Y kumsalında, savaş tarihine geçmiş en feci sahnelerden biri oynandı. Orada sol ta rafta, 42 metre yüksekliğinde bir duvar vardı. Bu Arıburnudur. Sağ tarafta ise büyük kütle halinde “Avrupa Kilidi” denilen taş yığını bulunmaktaydı. “Kilit” güllelerle hayli hırpalanmış ise de henüz yıkılmış değildi.

Gemilerden yarım saat süren bombardımandan sonra, her biri 4 mavna çeken 8 römorkrö sahile yanaştı. Arkadan koskoca Riverclyde gemisi, asker çıkarmanın ilk neticesini bekleyerek yavaşça sürükleniyordu. Osmanlı tarafında tam bir sessizlik vardı. Tek bir atış bi le işitilmiyordu. Römorkörler sahile doğru ielrlemeye başladılar. Fakat suun sığlığı yüzün den sahilden 30-40 metre açıkta du maya mecbur oldular.Fakat ne dehşet! Suya atlayanlardan hiç biri yerinden kımıldayamıyordu. Meğer su altına yerleştirilen dikenli tel setleri varmış. Bunlar, denize atlayanların ayaklarına batıyor du. Dalgalı deniz yüzeyi, dipte dikenli tel ile sarılan kazıkları belli etmiyordu. Osmanlı askeri ise bu anı bekliyordu. Denizdeki dikenli tellere takılıp kalan İngiliz askeri üzerine Kilitburnu’ ndan ve Arıburnu’ndan yoğun bir top ateşi başladı. Suda bulunan askerlerin hepsi bir anda eridiler. İngiliz kumandan, römorkörlerin arkasındaki Riverclyde gemisindeydi. Birkaç bin kişinin göz açıp kapayıncaya kadar kırılması üzerine hemen hareket emrini verdi. Geminin önüne bağlı mavnalar, sahile kadar köprü görevini yapacaktı. Fakat bu gemideki askerler de denize atılır atılmaz, yine tepelrede mavzilenen Osmanlı tabyaları tarafından kuş gibi avlan dılar. İngiliz kuvvetlerinden beşbini, yarım saat içinde erimiş, geriye ancak bin asker kalmış tı. İngiliz General, bu defa kendisi ileri atıldı. Ancak yukarıdan atılan isabetli gülleler, mav naları gemiye bağlayan halatları koparmış, mavnalar kıyı boyunca sürüklenmeye başlamıştı. Nihayet, kumandanları başta olmak üzere bu son düşman birliği de, bir teki bile kurtulama dan denizin dibini boylamıştı. İngilizlerin çıkarma teşebbüsü, o gün saat 11.00 bile olmadan büyük bir felaketle bit mişti.



Evliya Çelebi, seyahatnamesinde başından geçen bir vakayı şöyle anlatır:“İstanbul’dan bazı mektupları hamil olduğum halde ulak olarak hareket ettim ve Gebze, İznik, Eskişehir üzerinden Akşehir’e yaklaştım. Sarplık içinde menzil beygirlerinin ağır yürüyüşü yüzünden o gece dağda kaldık. Sabah namazı için abdest alırken, alaca karanlıkta dağın içinden, cenk kıyafetleriyle heybetli bir süvari çıkageldi. Ama atı ve kendisi bitap... Hemen hakir (Evliya Çelebi):-Bu iyiye alamet değildir, düşüncesiyle endişelenmekle beraber, korku belası onu yanıma davet ettim. Bütün zebun görünüşüne rağmen yeri sarsan adımlarla yaklaştıysa da, kahvaltı soframıza oturmak istemedi. Ama ben:-Elbette bir lokmamızı yemelisin, deyince razı oldu. Sofra başına geçince, hemen sö zü açıp:-Dünya-Ahiret kardeşim ol...Devletten düşmüş bir yiğide benzersin. Atların dahi ze bun olmuş. Nerelisin? Adın nedir? Dediğimde şöyle cevap verdi:

-Madem ki bana kardeş dedin, kabul ettim. Artık sen benden emin ol, ben de senden. Taamını dahi yedik. Ben Gürcü Nebi’nin baş bölükbaşısıyım. Adıma Çomar Bölükbaşı derler. Üsküdar cenginde bozulup dağdan dağa kaça kaça buralara kadar gelip sana rastladık, de yince hemen kalktım ve onu kucaklayıp öptüm. Amma, gûyâ manda derisi öpmüşüm. Saka lının kılları neşter gibi ciğergâhıma ve dudaklarıma battı...Lâkin ne yaparsın? Dedik ya, korku belâsı...-Şimdi seni tanıdım, dedim. Ben dahi o cenkten gelirim. Çorbacı Mehmet Ağaya saldı rıp Şanlı Osman Ağa ile cenk ederek adamlarını aktaran sensin ha? Artık seni bırakmam. Ben, Şam Veziri Murtaza Paşanın adamıyım. Ona sözüm geçer. Birlikte Paşaya gideriz. Sana beylik alırız.-Canıma minet. Ama ne var ki, atlarım çok bitkindir. Bozgundan beri gündüz dağlar da yatar, gece yollarda giderim. Köylere, kasabalara uğramaktan korkarım. Açlık canıma yettiğinde sana rastladım. Önce niyetim başkaydı. Seni avlayayaım derken, tatlı dilinle, ekmeğinle, tuzunla sen beni avladın. Lakin görüyorsun işte, bu yorgun atlarla sana ayak uyduramam. Atlattığım tehlikeyi düşününce soğuk soğuk terler döktüm. Ama renk vermedim.-Senin hatırın için ben dahi menzil menzil giderim. Atların yolda kalırsa sana at veri rim. Durmayıp hemen yola koyulalım, dedim.İşte, yiğitler yiğidi Çomar Bölükbaşı’ya rastlamamız böyle oldu.Onun, akla zor sığan sergüzeştleri vardır. Bir savaşta da beraber bulunduk. Yiğit liğine herkes şaştı. Fakat en son kahramanlığı, herkesi ağzı açık bıraktı: “50 seçme yiğitle Kuskun yolundan gelirken Hakkari Hanının 500 atlısı onları gözet leyip dururmuş. Nihayet çok sarp bir yerde kıstırıp, önlerini ve ardını çevirip üzerlerine saldırdılar. Yerin darlığını görünce, hemen attan indi ve düşman içine yalınkılıç dalıp, göz açıp kapayana kadar yetmiş adamı yere serdi. Cenk iyice kızıştı ve adamlarından yirmisi kırıldı, otuzu sağ kaldı. Tam bu sırada Hakkari’den, onların saflarına 2000 atlı daha yetişti. İyice sıkıştılar. Çomar, kurt gibi kudurup cenk ederken, adamlarından kalan 30 kişi de kırıldı. Yalnız kalmıştı. Hemen atının yanına varıp iki gözünden öptükten sonra:-Bismillah!...Ey dağlı doru! Diyerek ata atladı ve Hakkarililerin arasına daldı. Önü ne geleni kırmakla beraber gördü ki, o dar ve sarp yerde binlerce adam kuşatmış. Kaçacak yer yok. Arkasına bir baktım, iki minare yükseklikteki yalçın kayaların aşağısı Van deryası. Hemen bir kere:-Ya Allah! Sana sığındım! Diye ata ökçe vurup, doludizgin o başdöndürücü uçurum dan kendisini deryaya attı. Arkasından bağırıyorlar; “Bre koman, Çomar atıyla deryaya atlı yor. Yüzerek karşı sahile geçecek! Diye.Atın boynuna yapışmış vaziyette deryaya düştü. Biraz sonra su yüzüne çıkıp, yüzerek karşı sahile ulaştı. Fakat burası bataktı. Bir saat uğraştıktan sonra, çizme ve çakşırlarını bırakmak suretiyle kurtuldu. Tam bataktan çıkmak üzereyken, Hakkari beyinin adamları yetiştiler. Yanında ne tüfek kalmış, ne kılınç. Baktı ki, baltası atın eğerinde asılı duruyor. Hemen kaptı ve dalsatır aralarına daldı. 20 tanesini daha kırdıktan sonra diğerleri kaçtılar. Hemen atını bataktan çıkarmak için yanına geldi. -Yâ Hey!.. deyip kaldırmaya davrandı ve at kişneyip ayağını toprağa bastı ve bataktan çıktı. Hemen ata atlayıp, arkadaşlarına yardıma gelen Hakkarililere saldırdı. Her tarafı ıslak, şallak mallak balta sallarken, atı sendelemeye başladı. Bir de baktı ki, beş altı yerinden yaralanmış, dermanı kalmamış, dizleri titreyip durur. Attan indi ve dalsatır cenge devam ederek, kıyı kıyı gerilemeye başladı. Biraz sonra bir türbeye rastladı. Hemen, “Süren Baba” adlı bu ziyaretgaha daldı ve pencereden cenkleşirken, mertliği bırakıp tüfeğine el atan kanı bozuk birinin gönderdiği bir kurşun Çomar Bölükbaşıyı alnından vurup devirdi. Hemen başını kesip Hakkari Beyine getirdiler. Ama sonradan, “Yiğittir” diye başı tekrar gövdesinin yanına getirilip, Süren Baba’nın yanına defnettiler.”Ben, hakîr-ül fakîr Evliya Çelebi, kırk iki yıldan beri nice savaşlarda nice gaziler tanı dım. Lakin Seydi Ahmed Paşa, Ketağaç Paşa ve bir de bu Çomar Bölükbaşı gibi bahadır ve yiğit erler görmedim. Onun için medhettim.



Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul'u küffâr elinden kurtarmak üzere kuşatmıştı. Fetih ordusu İstanbul surlarına dayanmış, Fâtih Sultan Mehmed Han fethin gerçekleşeceği zamânı sabırsızlıkla bekliyordu. Leşker-i duâ adı verilen duâ ordusu âlimler ve velîler, fetih için gözyaşı dökerek duâ ediyorlardı. Kır atının üstünde heybet ve celâdetle duran genç hükümdâr, orduyu şevke getirici konuşmalar yapıyordu. Etrâfa dalga dalga yayılan ordu, Feth-i mübînin gerçekleşmesi için canla başla çarpışıyordu. Şehir düşmek üzere idi. İşte tam bu kritik zamanda ordunun arasında; "Ordu susuz kalmak tehlikesiyle karşı karşıya, kuyular boş, çeşmeler akmıyor." şeklinde bir söylenti yayılmaya başladı.

Bu kötü haber kısa zamanda her tarafta yayıldı. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa yayılan bu söylenti nihâyet genç pâdişâhın kulağına kadar geldi. Bu haber üzerine genç pâdişâhın yüz hatları bir anda değişti. Etrâfında bulunan vazîfelilere hitâb ederek; "Tez gidin Sakabaşını bana getirin!.." dedi. Vazîfeliler hemen gidip Sakabaşı Ali Efendiyi genç pâdişâhın huzûruna getirdiler. Yüzünden nûr akan, hafif beli bükük Ali Efendi sırtında kırbası olduğu hâlde Fâtih Sultan Mehmed Hanın huzûruna girdi. Pâdişâh ne kadar telaşlı ve üzüntülüyse, Saka Ali Efendi de o kadar soğukkanlı ve sâkin duruyordu. En ufak bir endişe izi taşımıyor, her zamanki gibi tebessüm eder bir hâlde pâdişâhın yüzüne bakıyordu. Pâdişâh onun böyle kritik bir anda gâyet sâkin ve aldırmaz bir durumda olduğunu görünce iyice celâllendi ve şöyle seslendi:"Olanlardan haberin yokmuş gibi duruyorsun Ali Efendi!.. Ordu susuz kalmış, asker susuzluktan kırılıyor. Neden gerekli tedbiri almazsın da bizi müşkil hâle düşürürsün? Şimdi ne olacak. Bu hâle nasıl çâre bulacağız?"Sakabaşı Ali Efendi gâyet sâkin ve tebessüm ederek; "Devletlü pâdişâhım! Merak etmeyiniz. Su çok." diye cevap verdi. Onun bu hâli karşısında daha da hiddetlenen genç pâdişâh; "Su çok mu dersin? Alay mı edersin sen askerle? Ordu susuzluktan kırılırken ne biçim laf edersin?" Sultanın iyice öfkelendiğini ve üzüldüğünü gören Sakabaşı Ali Efendi, arkasını pâdişâha dönüp, sırtındaki su kırbasını pâdişâhtan tarafa çevirdi ve; "Ben yalan söylemem sultanım. Bakın isterseniz ne kadar çok suyumuz var." dedi.Sakabaşı Ali Efendinin bu sözünden pek bir şey anlamayan Fâtih Sultan Mehmed Han, Ali Efendinin sırtındaki kırbanın içine baktı. Bir de ne görsün? Kırbanın içinde bir deryâ büyük bir okyanus görünmekte. Göz alabildiğine uzanan su, bir değil, binlerce orduyu doyuracak kadar çok. Gözlerine inanamayan genç pâdişâh, yanında bulunanlara da kırbanın içine bakmalarını emretti. Sırasıyla kırbanın içine eğilip bakan vezirler, kumandanlar ve diğer vazîfeliler de büyük bir şaşkınlık ve hayret içinde aynı manzarayı gördüler.Olanların, Allahü teâlânın velî kullarına ihsân ettiği bir kerâmet olduğunu anlayan genç pâdişâh, su bulunmasına rağmen askerin susuz bırakılmasından maksadın ne olduğunu birden kestiremedi. Sakabaşı Ali Efendiye dönerek; "Su bulunmasına rağmen nedir senin bu yaptığın?" diye seslendi. Pâdişâhın daha fazla gazaplanmasından çekindiği için olanları tek tek anlatmaya başladı:"Ey cihan pâdişâhı! İstediğin kadar su işte burada. Fakat ben askere suyu doyumluk veremiyorum. Çünkü onlar kahramanca savaşıyor, yorulup terliyorlar. Eğer istedikleri kadar suyu versem hepsi hastalanıp yatacaklar. Sonra da zaferimiz tehlikeye düşecek düşüncesiyle böyle yapıyorum." dedi.Sakabaşı Ali Efendinin ârifâne sözleri ve kerâmeti karşısında söyleyecek söz bulamayan Fâtih Sultan Mehmed Han, saygı ve muhabbet dolu nazarlarla ona bakmaya başladı.Kerâmet göstermekten kaçındığı halde, kerâmetinin ortaya çıktığını gören Sakabaşı Ali Efendi, sırtındaki kırbayı hızlıca yere bıraktı. Başta pâdişâh olmak üzere bütün vezirlerin ve âlimlerin hayret dolu bakışları arasında kırbanın düşüp parçalandığı yerde bir su kaynağı ortaya çıktı. Şırıl şırıl akan bu pınardan ordunun su ihtiyâcı giderildi. Bu hâdise üzerine Fâtih, Sakabaşı Ali Efendiye Deryâ Ali Baba ismini verdi.Olanlardan son derece memnun olan Fâtih Sultan Mehmed Han, yüksek bir velî olduğunu anladığı Deryâ Ali Baba'ya; "Ne murâd edersin ey Deryâ Ali! İste ki verelim." dedi.Deryâ Ali Baba'nın bu dünyâ ile ne alâkası olabilirdi. O, gönlünü yüce Rabbine bağlamış, Hakk'ın zikriyle ömrünü geçirmekteydi. O, görünen deryâlarda değil, ilâhî aşk deryâsında gark olmuştu.Fâtih Sultan Mehmed Han, fetihten sonra büyük bir velî olan Sakabaşı Deryâ Ali Dede'yi unutmadı. Ona şimdi Kazlıçeşme'nin kurulu bulunduğu yerde geniş bir arâzi tahsis etti. Uzun yıllar burada yerleşen, İslâm dînine ve müslümanlara hizmet etmeyi tek gâye edinen Deryâ Ali Baba, Fâtih Sultan Mehmed Hanın saygı ve muhabbet duyduğu kimselerden oldu. Zaman zaman ziyâret eden Fâtih Sultan Mehmed Han ona ve sevenlerine iltifât ve ihsânlarda bulundu.Uzun yıllar civârın en sevilen kişisi olarak yaşayan Deryâ Ali Baba; kendisine tahsis edilen arâziyi sağlığında vakfetti. Yakınlarına da; "Bunlardan fakir fukara sebeplensin." diye vasiyette bulunduktan sonra vefât etti. Bugünkü Kazlıçeşme otobüs durağının yanındaki türbeye defnedildi. Türbesi, sevenleri ve çarşı esnafı tarafından ziyâret edilmektedir.



Bir gün, Sultan II. Mahmud Han’ın Sadrazamlarından İzzet Paşa, tebdil-i kıyâfetle Eyyüb' deki Ömer Rızâî Efendi’nin dergahına geldi. Şeyh hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Şeyh hazretleri hiç bir sıkıntısından bahsetmeyip hayır duâda bulundu. Bu sırada Rusya Çariçesi Katerina'nın İslâm düşmanlığından ve kabul edilemeyecek tekliflerinden bahsedip duâlarını istedi. Şeyh hazretleri ise; "Gönlünü ferah tut. İnşâallahü teâlâ kısa bir zaman sonra habisin ölüm haberini alırsın." buyurdu. Öte yandan binânın hâline vâkıf olan İzzet Paşa, saraya döndükten sonra ilk olarak mîmar ağayı azledip yerine başkasını tâyin etti.

Bu sırada Katerina'nın ölüm haberini de alan İzzet Paşa çok memnun oldu. Bunun şükrânesi olarak daha önce yaptırdığı tekkesine bitişik yan bahçeyi satın aldı ve oraya Şeyh için bir ev yaptırdı.Yine o târihlerde bir gün İzzet Paşa tebdîl-i kıyâfetle Eğrikapı dışında Savaklar denilen mahaldeki bir dergâha gelmişti. Şeyh efendimize de haber göndererek oraya getirttirdi. Sohbet esnâsında bir ara İzzet Paşa Kaptan-ı deryâ Küçük Hüseyin Paşanın uygunsuz hareket lerinden ve beytülmâli lüzumsuz yere sarfetmesinden bahsederek kendisinin uygun bir şekilde defedilmesi arzusunda olduklarını bildirince Şeyh hazretleri; "Bu fakir cellâd olmak için gelmedik. Bizlerden o şekilde bir iş meydana gelmez ve gelmesine dahi ihtimal yoktur. Zîrâ Hüseyin Paşanın pekçok fakir, fukara, çâresiz ve kimsesizi vardır. Onların geçimlerine cenâb-ı Hak onu vesîle kılmaktadır. Şâyet bir tekke binâ eyledim diye yüzüme kakarsanız bana tekke lâzım değildir." diyerek üzüntülü bir halde dergâhı terk etti. O gün Hicaz'a gitmeye niyet eyledi. Ancak o gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz dergâha gelerek; "Şeyh Ömer bu dergâh Allahü teâlânın ve benim rızâm ile binâ edilmiştir. Kırka kadar (hicri 1240 yılına kadar) burada otur, sonra gelirsin." buyurdular. Bu emir üzerine Ömer Rızâî hazretleri 1824 (H.1240) yılına kadar dergâhta ikâmet etti. Bu müddet zarfında nice fukara, dervişân, mürşidler, mücâhidler, devlet adamları gelerek sohbetine erdiler. Nasihatlarından istifâde ettiler. Duâları ile bereketlendiler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
24 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
13 Aralık 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter