Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


KAYI YİĞİTLERİ PASİN OVASINDA YIL 1230

Yazan: Kemal Arkun Nazm Eden: Muzaffer Tepe

Yer, Pasin ovasıdır, yıl bin iki yüz otuz,
Moğol zulümü artmış, beldeler, olmuş dümdüz.

Çoluk çocuk demeden, herkesi öldürmüşler,
İslam olan her yeri, enkaza döndürmüşler.

Selçuklular o zaman, nekahet döneminde,
olanları seyredip, oturuyor yerinde.

Kayıların reisi, Gündüz Alp vefat etmiş,
dört oğlu, bin çadırla, Pasin'e avdet etmiş.

Anadolu'yu ister, Ertuğrul, Dündar bey'ler,
Sungur Tekin, Gündoğdu, ille de Türkistan der.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Türklerin en bâriz hususiyetlerinden biri kuvvetli bir teşkilâtçılık kâbiliyetine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz kalmamışlardır. Türklerin bilinen 3000 yıllık tarihlerinde istiklâllerini kaybettikleri bir devreye hemen hemen rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur.

ALLAH’TAN KUT ALMIŞ KİŞİ

Eski Türklerde, devleti hükümdar idare eder. Bunlara “Tanhu, Kağan, Hakan, Han, Yabgu, İlteber” gibi çeşitli isimler verilir. Hunlar ve Tabgaçların yabgu dedikleri hükümdara, Avarlar Moğolca kağan derdi. Bu isim hakan ve han, hâlini almıştır. Hakanın, asıl adından başka, tahta çıktıktan sonra aldığı bir isim daha vardır. Sözgelişi Göktürk hükümdarı Kutluk Kağan’ın, tahta çıktıktan sonra aldığı isim İlteriş’tir. Osmanlılarda Yıldırım, Fatih, Yavuz, Kanunî, Adlî gibi lakap ve mahlaslar, bu geleneğin devamı gibidir. Halk, hakanın, siyasî hâkimiyetini Allah’tan aldığına inanır. Ancak Allah’ın irade ettiği, seçtiği, yardım ettiği kimse hükümdar olabilir. Allah’tan gelen siyasî hâkimiyete, kut denir. Hakan olan kimse, Allah’tan kut almış demektir. Hanın, Aşinaoğulları denilen bir hanedandan inmesi gerekir. Oğuz Han ve Selçuklular, Osmanlılar hep bu hanedandan iner. Asırlar boyunca nice ihtilâller olmuş, ama ihtilâlcilerin aklına, bu hanedan dışında bir kimseyi hükümdar yapmak gelmemiştir. Çünkü halkta, ancak bu hanedandan gelen hanın meşru olduğuna dair bir inanç vardır. Tarihte bu soydan gelen bir hanedana sahip olmayan Kuman, Peçenek gibi Türk kavimlerinin ömrü uzun olamamıştır. İşte bundan dolayıdır ki, halk hakana kayıtsız şartsız itaati bir vecibe bilmiştir. Türk topluluklarında hemen hemen hiçbir zaman hükümdara karşı bir halk isyanına rastlanmaz.

HÜKÜMDAR OLMAK İÇİN...

Hakan, beylerin seçimiyle veya önceki hakanın tayiniyle gelebildiği gibi, zor kullanarak da başa geçebilir. Ancak her hâlde yeni hakanın, hakan sülâlesinden olması şarttır. Eski Türklerde muayyen bir verâset prensibi yoktu. Umumiyetle hakanın oğlu, yoksa veya reşid değilse en büyük kardeşi, kardeşi oğlu, amcası, amcasıoğlu vs. hakan olurdu. Ancak hakan hanedanından herhangi bir tigin (prens), tahtta hak iddia edebilirdi. Çünki hâkimiyet, hanedanın ortak malı kabul edilirdi. Buna ülüş denir. Bu sebeple taht için nice harbler cereyan etmiştir. Galip gelen, Allah tarafından seçilmiş demektir. Çünkü hükümdar olmak için güçlü ve talihli olmak çok mühimdir. Hakan tahta geçtikten sonra, devletin ileri gelenleri kendisine bağlılık biatinde bulunur. Bu biat, çok tantanalı bir merasimle olurdu. Yeni hakan, bir keçe tahta oturtulur; dokuz defa kaldırılıp dolaştırıldıktan sonra, kırmızı elbiseler giydirilip başına kotuz (sorguç) takılırdı. Bu merâsimler esnasında halka ziyafet verilirdi. Taht, otağ, tuğ, davul ve sorguç, hükümdarlık alâmetleridir. Hükümdar tuğunun tepesinde altından bir bozkurt başı bulunur. Kırmızı, Osmanlılarda da hanedanın rengi idi. Nitekim kırmızı bayrak padişahı sembolize ederdi. Sorguç da, padişaha mahsus bir aksesuar olarak Osmanlılarda kullanılmıştır. Tuğ, davul, alem, otağ da Selçuklu ve Osmanlılarda padişahlık alâmetleriydi.

HAKAN HER İSTEDİĞİNİ YAPAMAZ

Hakan, elinde mühim salâhiyetler bulunan bir kişidir. Ordunun kumandanıdır. Kanun koyabilir. Başhâkimdir. Bütün bunları yaparken kendisini tahdid eden töre kaideleri ve kengeş (şûrâ meclisi, kurultay) kararları vardır. Senede üç defa toplanan bu meclisler, beyler, devlet ricâli ve halktan ileri gelenler tarafından teşkil edilir. Bu bakımdan siyasî rejimin meşrutî monarşi olduğunu söylemek yerinde olur. Vezirler ve çeşitli memurlar, devlet idaresinde hakana yardımcı olur. Memleketin çeşitli kısımlarında hüküm süren han sülâlesinden şad ve yabgular, devlet protokolünde önde gelirler. Bunlar eski Türklerde soylular sınıfını teşkil eder. Bir de halk içinden hizmetleri sayesinde yükselmiş tarhanlar vardır. Osmanlılardaki sipâhiler bu sınıfın bir nevi devamı gibidir. Hakan, gerektikçe tarhanlara danışır. Eski Türk hakanlarının birisi yaya, diğeri atlı olmak üzere iki ordusu; birisi umumî, diğeri hususî hazine olmak üzere iki hazinesi vardır. Osmanlılarda da böyledir. Hakan, dâvâ dinleyip adaleti tatbik etmek üzere hâkimler tayin eder. Bunlara yargucı veya yargan denir. Hakanın vekilleri olan bu hâkimler, hukuk bilgisiyle mücehhez kimselerdir. Hâkimlik, eski Türklerde çok itibarlı bir meslektir. Umumiyetle han sülâlesinin yan kollarından gelen soylular fahrî olarak bu vazifeyi yapar. Hâkimlerin verdiği kararlar hakana temyiz edilebilir. Ayrıca memurlardan şikâyetçi olanlar, bunu muayyen zamanlarda hakana arz edebilir. Bu gelenek İslâmiyetten sonraki Türk devletlerinde de, Osmanlılarda da câridir.

HALKIN HAKKINI ÖDE!

Hükümdarın vazifelerinin başında, halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Devlet adamlarına iyi devlet idaresinin sırlarını anlatan Kutadgu Bilig, halkın hükümdardan isteklerini, iktisadî istikrar, âdil kanun ve âsâyiş olarak sıralar ve “Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde; sonra kendi hakkını iste!” der. Hükümdar, yaratanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar; onu zenginlik ve adâlet içinde yaşatır. Bunu başaramayan hakandan, Yaratan’ın, kut’u, yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve hatta ona karşı gelmek meşru sayılır. 725-735 tarihlerinde dikilmiş olan Orhun Âbideleri’nde hükümdarın bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifadeleri istenir. Burada hakan, kendisini halktan birisi gibi görüp teb’asına hesap vermektedir. Ayrıca halkını hatalarından dolayı bir baba gibi ikaz etmektedir. Bu kitâbelerdeki ifadeler parlak bir millet şuurunun göstergesidir. Türk hükümdarları, siyasî sebeplerle ekseriyetle Çinli veya diğer yabancı prenseslerle evlenirlerdi. Ancak umumiyetle hükümdar olacak prensin annesinin Türk olması şartı aranırdı. Hakanın oğulları, devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirdi. Sonra devletin sağ veya sol kanadına vâli olurdu. Bunlar han, şad, tigin gibi unvanlar taşırdı. Selçuklu ve Osmanlılarda da, şehzâdeler, atabey veya lala denilen tecrübeli devlet adamları tarafından yetiştirilip, sancakbeyi olarak bir mıntıkayı idare ederlerdi.

ÇİFTE KRALLIK MI?

Eski Türk devletleri, güçlü merkezî devletler idi. Ama, devlet boylardan teşekkül ettiği için, merkeziyetçilik biraz gevşetilmiştir. Nitekim koca ülkeler ancak böyle kolaylıkla idare olunup savunulabilirdi. Hun ülkesi on iki kısma ayrılırdı. Her birinin başında bir bey (vâli) bulunurdu. Hakanlar, hem verâset harplerinin önüne geçmek; hem de ülke idaresini kolaylaştırmak için zaman zaman memleketi prensler arasında taksim ederdi. Meselâ Hun İmparatorluğu’nun kuzeyinde bir han, güneyinde bir han vardı. Göktürklerde de doğuda bir han, batıda bir han hüküm sürerdi. Bu sebeple eski Türk devletlerini çifte monarşi olarak görenler vardır. Nitekim Roma İmparatorluğu’nda çoğu zaman iki imparator bulunurdu. Ancak Eski Türklerde, hanlardan birisi büyük handı. Diğerleri umumî vâli olarak büyük hana tâbi idi. Bu usul zaman zaman devletin bölünüp parçalanmasına ve güçsüz düşerek yıkılmasına sebebiyet vermiştir. Devletin böyle iki bölgeye (sağ-sol) ayrılarak idaresinin, siyasî gelenekle de alâkası olsa gerektir. Aynı gelenek Rumeli ve Anadolu ayrımı gibi şeklen Osmanlılarda da mevcuttu. İki kardeşin tahtta bulunduğu durumlarda, küçük kardeş başkumandanlık yapardı. Nitekim Göktürklerde, Bilge Kağan ile kardeşi Kültigin’in durumu böyle idi. Osmanlıların ilk zamanlarında da, hükümdarın kardeşinin vezirlik ve başkumandanlık yaptığı görülür. Orhan Gâzi ile Alaeddin Paşa gibi.

BOZKURT DESTANI

Bozkurt, eski Türk efsânelerinde çokça geçer. Oğuz destanında, Oğuz Han’ın çadırına giren bir ışığın içinden gök renkli gök yeleli bir bozkurt çıktığı ve seferlerinde ona kılavuzluk ettiği anlatılır. Göktürklerin Bozkurt destanına göre, düşmanlar tarafından ailesi öldürülerek ormana terkedilen Göktürk prenslerinden birini, dişi bir kurt emzirerek büyütmüştür. Uygurların türeyiş destanında da, hakanın güzel kızının bir bozkurtla evlenmesinden ve Uygurların bu birleşmeden türediği zikredilir. Bu kurdun adı, Moğolca aşina, Türkçe bozkurttur. Kurt kültünde, Moğol tesiri aşikârdır. Çünki kurt, koyunların düşmanı olmak itibariyle, aslında Türk kültüründe yeri olması beklenen bir hayvan değildir. Türklerin esas geçim kaynağı öteden beri koyunculuktur. Hun ismi bile koyun’dan gelir.



Osmanoğulları’nın‚ âile efradıyla birlikte vatanlarından çıkarılışlarına ve elli yıllık gurbet hayatlarındaki ızdıraplarına milletçe bigâne kalınmıştır. Sebil Yayınevi Osmananoğulları târihinin meçhul kalmış elli yıllık son faslını aydınlatan böyle bir eseri yayınlamaktan şeref duyar!.. Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın hususî jüri armağanı ile taltif edilmiş olan muazzam bir eser!...


Yavuz Sultan Selim zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor Sultan Selim’e.
Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor.
Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor.
Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor.
Yani Osmanlıya acayip bir hakaret!

Cihan padişahı emir veriyor,
“Herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermeliyiz”
Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor.

Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor.
İçine o zamanın Osmanlı İstanbul’unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı gönderiyor.

Şah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum.
Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor.
Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor:
“Herkes yediğinden ikram eder” !


Osmanlı pâdişâhı Yavuz Sultan Selim Han ile İran şâhı İsmâil arasında 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Ovasında yapılan târihin en büyük meydan muhârebelerinden biri. Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran, Âzerbaycan, Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hudûdunu genişleten Şah İsmâil, 1510’da doğudaki sünnî Özbekleri de yendikten sonra, Anadolu’ya yöneldi. Gönderdiği dâî ve halîfeleri vâsıtasıyla yaptığı propagandalarda Osmanlı hudutları içindeki Şiîleri kendisine bağlamaya, fırsat buldukça da isyânlar çıkarmaya başladı.

Yavuz Sultan Selim Han ise, Anadolu’yu bölüp parçalamak ve batıya açılan her seferde Osmanlıyı arkadan vurmak emelinde olan Şâh İsmâil’e kesin bir darbe indirmek niyetindeydi. Nitekim bu gâye ile şehzâdeler ve dâhildeki fesatçıların işini hâlleden Yavuz Sultan Selim Han, 10.000 azab askerinin hazırlanması için Anadolu’ya hükümler gönderdiği gibi, bütün kuvvetlerin Yenişehir Ovasında kendisine katılmasını emretti. Aynı zamanda Manisa vâlisi olan oğlu Süleymân’ı Edirne’ye getirterek Rumeli muhâfazasında alıkoydu. Nisan 1514’te İstanbul’dan Üsküdar’a geçen Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmâil’in halîfelerinden olup esir bulunan Kılıç adında birisi vâsıtasıyla Şah’a Farsça bir nâme gönderdi.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı, Türkistan ve Hindistan imparatorlukları ile asırlarca mücadele eden İran, bugün de teknolojik ve siyasî manevralarla Orta Doğu’da bir güç olma hayali içerisinde. Ancak bu biraz zor görünüyor.

İran, tarihte en büyük medeniyetlerden birisine sahne olmuş ülkedir. Hazret-i Ömer zamanında Müslümanlarca fethedilmeye başlandığında, burada Zerdüşt dininden Sasanî İmparatorluğu son demlerini yaşıyordu. İslâmiyetle tanıştıktan sonra da bu yeni medeniyete mühim katkılarda bulundu. Çok sayıda âlim yetişti. Ancak İran, İslâm tarihinde, asıl ideolojik bir mezhebin güçlü savunucusu olarak şöhret kazandı. Şurası gariptir ki, Ehl-i sünnet inancının esaslarını ilk kaleme alan ve bugün dünya Müslümanlarının beşte üçünün (Türklerin de) mensup olduğu İmam Ebu Hanife İranlı olduğu gibi, bu inancın en güçlü aleyhtarlarının merkezi de İran olmuştur. Çok çeşitli İran kavimlerinden Farslar (Persler), iki bin senedir İran’ın hâkim halkıdır.

BOŞ TAHT

Şiî, taraftar demektir. İlk zamanlar Hazret-i Ali’nin halifeliğini savunanlara deniyordu. İnanç bakımından diğerleriyle aynı idi. Hazret-i Ali’nin vefatından çok sonra, bu siyasî tercihi destekleyen dinî umdeler ortaya atıldı. Böylece Şiîlik, farklı bir inanç ve amel sistemi olarak Güney Irak’ta doğdu. Sasanî Devleti’nin yıkılmasından müteessir olan bazı kavmiyetçi Farslar, bu yeni ideolojiye sarıldılar. Son İran şahının kızı Hazret-i Hüseyin ile evlenmişti. Bu evlilikten doğan İmam Zeynelâbidîn ve soyundan gelen imamları İran tahtının vârisi kabul ettiler. Ancak bunu, dinî geleneklerle kamufle etmeyi başardılar. Her biri büyük birer İslâm âlimi olan “Oniki İmam”ın, günahsız olduğunu, Allah ve Resulü tarafından halife tayin edildiğini söylediler. Bu yeni mezhebe İsnâaşeriye (İmamiye, Caferiye) denildi. İsnâaşer, Arapça 12 demektir. Onikinci İmam Muhammed Mehdî mağaraya saklanmıştır ve kıyamet günü tekrar ortaya çıkacaktır.

O zamana kadar halifeliği, (Papa gibi) Şiî âlimleri arasından seçilen masum âyetullahlar yürütür. Dinî hükümleri yorumlar, yenilerini koyabilir. Yetim ve vakıf mallarını idare eder. Hazinenin beşte birinden imamın hissesini alır. Mukaddes günlerin başlangıcını tesbit eder. Harb, sulh, milletlerarası anlaşmalar gibi siyasî ve sosyal işler, bunların izniyle yapılır. İmamiye, Ehl-i beytin veya Hazret-i Ali’nin halifeliğine taraftar olanların rivayet etmediği hadis-i şerifleri ve icmaları kabul etmez. Bu sebeple inanç ve amel bakımından diğer İslâm mezheplerinden ayrılır. İnanç sahasındaki farklar, ibadetlerdekinden daha fazladır.

Caferiye mezhebinin İmam Cafer Sadık ile bir alâkası yoktur. İmam Cafer, din kitabı kaleme almış değildir. Bugün İmamiye’nin itibar ettiği tefsir, hadîs ve fıkıh kitaplarını Şiî âlimlerinden Ebu Cafer Kummî ve Ebu Cafer Tûsî yazmıştır. Bu mezhebi İmam Cafer’e nispet eden, bu mezhebin sonra gelen mensuplarıdır. Zaten Abbasî hükümeti, Ehl-i beyt imamlarını zindanlarda tutardı. Yanlarına girip görüşmek yasaktı. İmam Cafer de bu sebeple serbestçe ders halkası kuramamıştır. Az sayıda talebeleri de mutlak müçtehit olup, kendi mezheplerini kurmuştur.. İmam Cafer, Ehl-i sünnet inancında olup, İmam Ebu Hanife’nin hocalarındandır.

ŞAH İSMAİL

Abbasî hâkimiyetinden sonra Şiîlik, millî bir ideoloji olarak İran’da da revaç buldu. Ama hiçbir zaman ekseriyet olmadı. Abbasî halifesi Memun zamanında İran’da otonom hükümetler kuruldu. Zamanla iktidar Türklerin eline geçti. İran’ı, -kısa bir Afgan ve Kürt sülâleler devresi sayılmazsa- yaklaşık bin sene Türkler yönetti. Gazneliler, Selçuklular, İlhanlılar, Timuroğulları, Akkoyunlular, Safevîler, Afşarlar ve Kaçarlar İran tahtını elinde tuttu. Selçukluların taht şehri Rey, bugünkü Tahran yakınlarındadır. İran, bir ara Cengiz işgaliyle ağır felaketler yaşadı. Bunu takiben Hasan Sabbah adındaki bir çılgının kurduğu Bâtıniye Devleti, İran’da Şiîliğin yayılmasına sebebiyet verdi.

Sonraları Hazret-i Ali’nin peygamberliğine, hatta ilahlığına inanan aşırı fırkalar doğdu. Bunlardan birine mensup Şah İsmail, 1502 yılında İran tahtına geçti. Dedesi meşhur bir Sünnî tasavvuf âlimi olan Şah İsmail, iyi bir asker ve güçlü bir şairdi. Türk veya Kürt asıllı olmasına rağmen, Hazret-i Ali’ye ulaşan bir şecere düzmeyi ihmal etmedi. İran, Irak, Kafkasya ve Anadolu’ya gönderdiği propagandacılarla inancını yaymaya çalıştı. Göçebeler ve bazı tekkelerde kabul gördü. İtaat etmeyenleri ağır işkencelerle katletti. Ancak Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından durduruldu. Şah İsmail, Hazret-i Hüseyin’in şehâdet kanını sembolize eden kırmızı sarık sarar; adamları da böyle giyinirdi. Anadolu halkı bu sebeple bunlara Kızılbaş (Farsçası Sürh-ser) demiştir.

İRAN’DA KATLİAM: ŞAH ABBAS

Şah İsmail zamanında bile, İran’da Şiîlik ekseriyette değildi. 1587’te tahta çıkan Şah Abbas Safevî, Şiî olmayan halka karşı düşmanlığı ile tanındı. Zalimce tedbirlerle ülkede Şiîliği yaydı. Bunu kabul etmeyenleri kılıçtan geçirdi. Bu muazzam katliâm neticesinde, İran’da sınır ve dağ köyleri hariç, Şiî mezhebinden olmayan kimse kalmadı. Bağdat’ı işgal etti. Otuz bin kişilik ahalisini kadın-çocuk ayırmaksızın kılıçtan geçirdi. Vâliyi petrole batırarak yaktırdı. Sutan IV. Murad, Bağdad’ı tekrar alarak Şah Abbas’ın zulümlerine son verdi. Bazı İran şahlarının, Şiîliği kabul etmediği için öldürttüğü halkın sayısı, İran harpleri sebebiyle ölenlerden çok fazladır.

Bugün İran’ın resmî mezhebi Caferîliktir. İran’ın Batı sınırında Şâfiîler, Doğu ve Güneydoğu sınırında da Hanefîler çoktur. Farslar arasında da Ehl-i sünnet taraftarları vardır. Şiî olmayanlar, nüfusun yüzde otuzunu bulur. Ancak İran’da yıllardır nüfus sayımı yapılmamaktadır. Bugün Türkiye halkının çoğu, Moğol istilâsı sebebiyle yerleştiği İran’da asırlarca yaşadıktan sonra Anadolu’ya göçen Türklerdir. Bu sebeple Türk kültüründe Farsça kelime çoktur. İran kültürünün tesiri fazladır. Abdest, namaz, oruç, peygamber gibi dinî kelimelerimiz bile Farsçadır. Farslar bile, bugün kelimelerin Arapçasını kullanmaktadır. İran’da da nüfusun yarıdan fazlası Azerî Oğuz Türküdür.

ILIMLI BİR ŞAH

Osmanlı ülkesinde Irak ve Doğu Anadolu’da Caferîler yaşardı. Bunlara mahkemelerde Hanefî fıkhı tatbik olunurdu. İran hükümdarı Nâdir Şah, Caferîliği beşinci mezhep olarak kabul etmesi hususunda Osmanlı padişahı Sultan I. Mahmud’a bir teklifte bulundu. Ama şiddetle geri çevrildi. Bunun üzerine Osmanlı hükümetine sefirler gönderip, Ehl-i sünnet ile Caferî âlimlerinden müteşekkil bir meclis kurarak, her iki fırkanın hangisinin doğru yolda olduğunun ilmî yolla anlaşılmasını istedi. Osmanlıların Bağdat vâlisi de zamanın meşhur âlimlerinden Abdullah Süveydî’yi gönderdi (vefatı: 1760). Süveydî, uzun münâzaralar neticesinde verdiği naklî ve aklî cevaplarıyla Caferî âlimlerini susturmaya muvaffak oldu. Nâdir Şah da bunun üzerine, Ehl-i sünnete uymayan inanış ve davranışları yasaklayan bir ferman neşretti. Ancak sonraki şahlar zamanında eski vaziyete dönüldü. 1639 tarihli meşhur Kasrışirin Muahedesinde de, İranlılar sahâbeye söğmeyecekleri hususunda taahhüdü hâvi bir madde bulunmaktaydı.

Şah İsmail Safevî’den sonra gelen İran şahlarından birkaçı Sünnî inanışında idi. Hatta Şah Muhammed Kaçar’ın, Nakşî şeyhi Hakkârîli Taha Efendi’ye bağlı olduğu rivayet edilir. Bu sebeple Taha Efendi’ye, Osmanlı hududuna yakın yerlerde birkaç köyün gelirini tahsis etmişti. Meşhur Seyyid Ubeydullah ayaklanmasının sebebi, sonra gelen şahın bu köyleri geri almasıydı. Seyyid Ubeydullah, milisleriyle İran hududunu geçerek bu köyleri tekrar zaptetmiş; hâdise milletlerarası bir mesele hâline gelince, Seyyid Ubeydullah sürgüne gönderilmişti.

Şah aleyhdarı olarak yetişen Humeyni, 80’e varmış yaşında İran’a getirildi ve ömür boyu dînî lider ilan edildi.

BEŞBİN YILLIK MONARŞİ BİR ANDA YIKILDI

1925 yılında Rıza Pehlevî Kaçarları devirerek İran tahtına çıktı. Böylece asırlardır ilk defa bir İranlı başa geçmiş oluyordu. Şah Rıza, ülkedeki vakıfları ve hazinenin beşte birini ellerinde tutan güçlü ruhban sınıfı âyetullahların nüfuzunu sınırladı. 1941 yılında tahtı oğlu Muhammed Rıza’ya bıraktı. Ülkesini siyasî ve ekonomik bakımdan Orta Doğu’nun en güçlü devleti hâline getirdi. Dinî bir hayata çok yakın olmayan Şah Rıza’nın din ve dünya görüşü, bir hac seyahati esnasında değişti. Ülkesine döndüğünde Şiî olmayanlara dinlerini öğrenme, yaşama ve öğretme hürriyetini tanıdı. Ülkede resmî mezhep hâlâ Caferîlik olmasına rağmen, düşmanlıkları giderek artan âyetullahların 1979 yılında tertiplediği bir ihtilalle devrildi. Şah Amerika’ya kaçtı ve 1980’de Mısır’da vefat etti. İran’da cumhuriyet idaresi kuruldu. Eski rejime mensup on binlerce insan ülkesini terk etti veya idam olundu. Şiî olmayanlara tanınmış bütün hürriyetler kaldırıldı. Şah’tan sonra İran’ın yeni lideri yaşı seksene varmış Humeynî idi. Bir toprak ağası tarafından öldürülen babasının katlinden şahı mesul tutmuş ve bu sebeple şaha düşman olmuştu. 1950’de âyetullahların başı yapılmış; 1963’te şah aleyhtarı gösterilerin tertipleyicisi olduğu gerekçesiyle sürgüne gitmişti. Humeynî, Irak’ta, Bursa’da ve Paris’te yaşadı. Fas’a yerleşecekken, İran’da yaygınlaşan kitle gösterileri sebebiyle şahın ülkeyi terk etmesi üzerine, Fransa tarafından İran’a getirildi ve ömür boyu dînî lider ilan edildi. Kum’a yerleşen Humeynî, 1989 yılında öldü.

Son beş asırlık İran tarihi, dindaşı ve sınırdaşı olan Osmanlı, Türkistan ve Hindistan imparatorlukları ile mücadelelerle doludur. Adı İslâm Cumhuriyeti olsa bile İran öteden beri, ulus-devlet modelini benimseyerek, Fars milliyetçiliği ve Zerdüşt geleneklerini ön plana çıkarmaktadır. Amerika, ölümcül hastalığını keşfettiği sadık müttefiki Şah’a karşı, ılımlı İslâm projesi çerçevesinde Humeynî ihtilaline destek verdi. Ama netice hiç beklemediği gibi oldu. İran’da Fransız, Alman ve Rus tesiri çok fazladır. İran, tarihî gururuna dayanarak Orta Doğu’da bir güç olmak sevdasındadır. Osmanlı Devleti vaktiyle buna izin vermemişti. Amerika’nın da pek vereceği yoktur.



Osmanlıda dini bayramlarda yapılan merasimlerin dışında bir çok kutlamalar yapılır ve bu kutlamalara da 'alay' adı verilirdi. Saray erkânının halkla kaynaşmasına vesile olan bu alaylar, halk tarafından büyük ilgi görür ve çok ihtişamlı olurdu. Halkın da coşku ile katıldığı bu alaylarda bakın hangi kutlamalar yapılırmış.

Hırka-i Saadet Alayı: Her yıl Ramazan ayının onbeşinci günü bütün devlet erkânı Ayasofya'da şeyhülislam ile namaz kıldıktan sonra saraya gelirler ve arz odasında toplanırlar dı. padişah ve saray erkânının da katılmasıyla Hz. Peygamber (A.S.)’ın mübarek hırkalarının muhafaza edildiği Hırka-i Saadet odasına gidilirdi. Yedi bohçaya sarılı altından yapılmış sandık padişah tarafından açılırdı. Bu sırada hafızlar Kuran-ı Kerim okumaya başlarlardı. İlk önce Padişah, daha sonra işaret ettiği kişiler hırkaya yüzlerini sürerlerdi. Ayrıca valide sultanın öncülüğünde harem halkı da ziyaretlerini yapardı. Ziyaretler bitince sanduka bizzat padişah tarafından kilitlenirdi.

Amin Alayı: 4 ilâ 7 yaşlarında çocukların, elifbâ ve namaz surelerinin öğretildiği mahalle mekteplerine başlarken yapılan kutlamalardı. Mahalle mekteplerine yılın her gününde talebe kabul edildiğinden bu kutlamalar sıkça yapılır ve ekseriyetle kandil günlerine denk getirilirdi. Okula başlayacak çocuk önce Eyüp Sultan’a götürülür ve dua edilirdi. Daha sonra ilahiler eşliğinde okuluna gelen çocuk, hocasının elini öper ve ilk dersini alırdı.

Kılıç Alayı: Tahta yeni çıkan padişahlar, biat töreninin ardından kılıç kuşanırlardı. Kılıç kuşanma Osmanlı’da kanun olduğundan, bu gelenek son padişaha kadar devam etmiştir. Bu törenler farklı mekânlarda yapılır ve farklı kılıçlar kuşanılırdı. Bazı padişahlar Peygamber Efendimiz’in kılıcını kuşanırken, bazıları Hz. Ömer veya Hz. Halid b. Velid'in kılıcını kuşanırlardı. IV. Murad, hem Peygamberimiz hem de Yavuz Sultan Selim'in kılıcını kuşanmıştır.

Surre Alayı: Surre, Arapça para kesesi anlamına gelir. Mekke ve Medine’ye para gönderilir ken düzenlenen merasime de Surre Alayı adı verilmiş. Surre gönderilmesi Abbasiler zamanın da başlamış, Osmanlı'nın son dönemlerine kadar devam etmiş. Surre alayı, her yıl hac mevsimi gelmeden önce yola çıkarılırdı. Gönderilecek paralar sağlam meşin keselere konulur, ağızları mühürlenerek bir deveye yüklenirdi. Surre devesi en gösterişlisinden seçilir ve süslenirdi. Surre emini, emaneti yerli yerince dağıttıktan sonra hac görevini yerine getirir ve İstanbul'a dönerdi.

Gelin Alayı: Padişah kızlarının, kızkardeşlerinin ve saltanat hanedanına mensup sultanların evlenmeleri münasebetiyle yapılan merasimlerdir. Hanedana mensup sultanlar devlet erkânıyla veya tanınmış ailelerin çocuklarıyla evlendirilirdi. Nikahları şeyhülislam tarafından kıyılırdı. Gelin alayına sadrazam, vezirler ve diğer devlet erkânı katılırdı. Gelin, hanedana mahsus atlı araba ile kocasının konağına gider ve damat tarafından kızlarağasıyla birlikte karşılanırdı. Damadın konağında tüm misafirlere ziyafetler çekilirdi.

Beşik Alayı: Doğan padişah çocukları için hazine kethüdası tarafından süslü beşik hazırlanır ve harem kapısında kızlarağasına teslim edilirdi. Doğum, hazırlanan özel belgeler ile sadrazama ve devlet erkânına bildirilirdi. Asıl merasim doğum tebriklerinin kabulü için davetlilerin saraya gelmesi ile başlar, kurbanlar kesilir, eğlenceler tertip edilirdi.

Baklava Alayı: Türk mutfağının baş tatlısı olan baklavanın Osmanlı sarayında önemli yeri vardı. Ramazan’ın onbeşinci günü Hırka-i Saadet ziyaretinden sonra, devlet büyükleri ile birlik te yeniçerilere de baklava ikram edilirdi. Dağıtılacak baklava, on yeniçeriye bir tepsi olarak hesap edilirdi. Önce silahtar ağa adamları ile gelir ve padişahın hakkı olan iki tepsi baklavayı alırdı. Daha sonra yeniçeri erleri kendilerine ait tepsileri alarak kışlalarına doğru şenlik, şamata ve ilahilerle yürürlerdi. Bu, İstanbul halkının hiç kaçırmadığı eğlencelerden biriydi.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Muharrem 1439
Miladi:
25 Eylül 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter