Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Romalıların Kudüs’ü yakıp yıktığı 70 yılından sonra Yahudîler dünyaya dağıldılar. Her yerde aşağılandılar, eziyete uğradılar. O zamandan bu yana kendilerini bir devlet altında toplayacak kurtarıcı mesih beklerler. Sahteleri bir yana, mesihin gelişi gecikince, bazı Yahudî idealistleri, bir devlet kurmak üzere harekete geçti. İlk defa 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan bu topluluğa Siyonist dendi. Siyon, Kudüs’te Hazret-i Süleyman’ın yaptırdığı Mescid-i Aksâ’nın üzerinde bulunduğu dağın adıdır. Burası Tevrat’ta kendilerine va’d edilmiş topraktır (arz-ı mev’ûd). Şam toprağı gibi Filistin’i Kur’an-ı kerim de mukaddes kabul eder.

ARZ-I MEV'UD NERESİ?

Hazret-i Musa’ya va’d edilen toprak, yalnızca bugünkü Filistin’dir. Hazret-i Musa bu toprakları Ürdün’deki Nibo Dağı’ndan seyretmiş; ama ayak basamadan vefat etmişti. “Nil’den Fırat’a” Hazret-i İbrahim’e va’d edilen topraklardır. Hazret-i Süleyman’ın mülkü bu sınırlara ulaşmıştı. Nitekim Hazret-i İbrahim’in evlatları olan Araplar ve Yahudiler bu mıntıkaya hâkimdir. Bugün İsrail’in Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları, hatta Anadolu ve Hicaz’ı da istediğine dair bir paranoya vardır. Bunu ilk telaffuz edenler Suudî Kralı Abdülaziz ve Mısır diktatörü Nâsır idi. Filistin’in eksantrik lideri Arafat da dünyanın Filistin meselesine dikkatini diri tutmak için bunu slogan olarak kullanırdı. İşgal ettiği Arap topraklarından bile gönüllü çekilmek zorunda kalan İsrail, Nil’den Fırat’a ele geçirse bile hangi nüfusla elde tutacak, onu hesaba katan pek yoktur. Her devlet daha geniş sınırlara ulaşmayı hayal eder. Bunda bir anormallik yoktur.

TOPRAK SATIŞI YASAKALNIYOR

Siyonistler, zamanın en güçlü ülkesi İngiltere’ye müracaat ettiler. Talepleri ciddiye alınmadı. Ancak hareketin giderek güçlendiğini gören İngiltere, Uganda, Sibirya, Kıbrıs gibi yerleri teklif ettiyse de, Siyonistler yanaşmadı. Osmanlı hükûmeti, toprak bütünlüğünü tehdit eden bu harekete karşı bazı tedbirler aldı. 1871 senesinde daha iş resmiyete dökülmeden Filistin’in % 80’ini mîrî arâzi hâline getirdi.

Sultan II. Abdülhamid tahta çıkınca, Filistin’e Yahudî iskânını önleyici tedbirleri arttırdı. 1883’te Yahudîlere toprak satışını tahdit etti. Filistin’deki stratejik toprakları hazine-i hâssa denilen şahsî hazinesi hesabına satın almaya başladı. 1900 senesinde Mukaddes Topraklara Duhûliye Şartları getirildi. Buna göre, Filistin’i ziyaret edecek her Yahudî, üzerinde mesleği, milliyeti ve ziyaret sebebi yazılı bir tezkere veya pasaport taşıyacaktı. Yahudîler’in elindeki bu tezkere Filistin‘e ulaştıklarında resmî makamlarca alınıp kaydedilecek; 30 günlük sürenin dolmasından sonra sınır dışı edileceklerdi. Bunun ardından Filistin dâhil olmak üzere, bütün Osmanlı topraklarında ecnebî Yahudîler’e toprak satışı yasaklandı.

BİR KARIŞ VERMEM!

Bu arada hareketin önderi Budapeşteli Theodor Hertzl, Sultan Abdülhamid’le görüşmek istedi. Kabul edilmeyince, padişahın da dostu olan Polonyalı arkadaşı Phillip Newlinsky vâsıtasıyla 1901 Mayısında bir teklif götürdü. Filistin’in Yahudî göçlerine açılması ve buranın muhtar bir Yahudî idaresine sahip olması karşılığında, Osmanlı borçları ödenecek ve Avrupa amme efkârında padişah lehinde propaganda yapılacaktı. Padişah, bu teklifi reddetti. “Eğer Hertzl senin arkadaşın ise ona nasihat et! Bu mevzuda bir adım daha atmasın! Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz!” şeklinde tarihî bir cevap verdi. Ertesi sene teklifini tekrarladı ama yine reddolundu. Filistin’de Safed kasabasına yerleşip vatandaşlığa alınmak üzere 1891 tarihinde istidâ veren 440 Yahudî’nin talebi, bunun ileride bir Yahudî devleti kurulmasına yol açacağı gerekçesiyle reddedildi; Osmanlı Devleti’nin Avrupalıların sürdükleri şahısların iskân yeri olmadığı belirtildi.

Buna bakıp, Sultan Hamid’in Yahudî düşmanı olduğu zannetmemelidir. Sultan Hamid, her şey bir tarafa, hâdiselere hissî değil, gerçekçi yaklaşmasıyla meşhurdur. Antisemitizm, Müslüman Türk kültüründe meçhuldür. Gayrimüslimler hukukun kendilerine tanıdığı her türlü hak ve imtiyazla yaşar. Zaten monarşilerde bütün ırk ve mezhep mensupları, hükümdarın çocuğu sayılır. Alınan bu tedbirler Yahudîlere karşı değil, devletin birliği ile alâkalı idi. O zamanlar en kalabalık Yahudî nüfusu Osmanlı ülkesinde rahatça yaşamaktaydı. Selânik, dünyadaki en büyük Yahudî şehri idi. Yahudî aleyhtarlığı bize 1940’ların Nazi hayranı tek parti hükûmetiyle girmiş; sonraki yıllarda İsrail sayesinde de pekişmiştir. İstikbalde yaşanacak hâdiseler, Sultan Hamid’in diplomatik ileri görüşlülüğüne bütün dünyayı hayrette bırakmıştır. Nasıl mı? Onu da gelecek yazıda ele alalım...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm dininin Sahabeden sonra en hâlisâne katkıyı Türklerden gördüğünü pek çok tarihçi itiraf etmektedir. İslâmiyetin onca bâdire atlatıp bugün yeryüzünde mevcut olması bile bunun isbatıdır.

Türkler, öteden beri muharip bir milletti. Uzun harplere, seferlere, tabiî şartlara mukâvemetleri güçlüydü. Müslümanlığa girdikten sonra, yeni dinlerini gönülden benimsediler. Eski âdetlerinden buna uymayan hususları tamamen terk ettiler. Eski günleri de özlemediler. Bu hasletleri, onları İslâmiyetin bayraktarı yaptı. İslâmiyet, Türklerin elinde geniş topraklara yayıldı. Avrupa içlerine, Çin ve Sibirya’ya dayandı. Buna, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi deniyor. Türkler, Hıristiyanlığın merkezi olan Roma’ya “Kızılelma” demişler ve fütuhatlarının nihaî hedefi olarak burasını tesbit etmişlerdi.

Anadolu’nun kapılarını İslâmiyete açan Sultan Alparslan, “Biz Türkler, temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı!” diyerek muvaffakiyeti temiz inançtan bilmiştir.

GÜZEL AHLÂKIN NETİCESİ

Türklerden, İslâmiyet uğruna ilk cihada girişen Karahanlılar oldu. Uygurların Müslümanlığına vesile oldular. Gazneliler de, Afgan ve Hindlileri İslâmiyete kazandırdı. Anadolu’nun fethinden sonra İslâmiyet Türklerin eliyle Roma topraklarında yayıldı. Yerli halkın yanı sıra, Balkanlarda Pomak, Arnavud, Boşnak, Makedon (Torbeş) ve Patriyotiler; Kafkasya’da Moğol, Gürcü, Laz, Abaza ve Çerkezler; öte yandan Rum, Ermenî, Yezidî gibi Anadolu’nun yerli halklarından bazı kitleler Türkler vesilesiyle gönül rızâsıyla Müslüman oldu. Türk sultanları, ülkelerindeki cemaatler arasında, sosyal, kültürel ve dinî bakımından herhangi bir fark kabul etmediler, herkese eşit hak ve adalet tanıdılar. Türklerin müsâmahasını ve güzel ahlâkını görerek Müslüman olan gayrımüslimlerin sayısı hiç de az değildir.

Haçlı Seferlerini defalarca durdurmak, Selçuklu ve Osmanlılara nasib oldu. Bu sayede İslâm dünyası müthiş bir felâketten kurtuldu. Yüz binlerce Müslümanı öldüren ve önünde kimsenin duramadığı Moğol ordusunu, yine bir Türk, Mısır Memlûk Sultanı Baybars durdurdu. İ’lâ-yı kelimetullah denilen, Allah’ın ismini (dinini) her yere duyurmak ve yaymak düşüncesi, fütuhâtı Hıristiyan dünyasına dönük olan Osmanlı Devleti’nde, en yüksek seviyeye ulaştı. XVI. asırda yeryüzündeki dört büyük müstakil İslâm devletinden üçü Türk idi: Osmanlı, Gürgâniye ve İran Devletleri. Dördüncüsü bir ara Osmanlılara bağlı olarak yaşayan Fas Sultanlığıdır. Türkler sayesindedir ki Müslümanlar uzun asırlar boyu birlik ve beraberlik içinde yaşamıştır. Türk hâkimiyeti Hindistan’da 1858; İran’da 1925’e dek sürdü.

Türkler asırlar boyunca, İran kavmiyetçiliğini sembolize eden ve İslâm birliğini tehdit eden Şia inancıyla çok mücâdele ettiler. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Bağdad’a girerek halîfeyi Şiî Büveyhoğulları’nın esâretinden kurtardı. Selçuklu kumandanlarından Salâhaddin Eyyûbî de İslâm ülkelerini karıştırmak üzere propaganda faaliyetleri yürüten Mısır’daki Şiî Fâtımîleri ortadan kaldırarak İslâmiyete büyük hizmet etti. Yavuz Sultan Selim de, Anadolu’da ajan faaliyetinde bulunan Safevî Devleti‘ni bozguna uğratarak, Hurûfîlerin gücünü minimuma indirdi. Osmanlılar, ayrıca, XVIII. asrın sonlarında ortaya çıkan Vehhâbîleri de sindirdi. Türkler olmasaydı, İslâmiyetin ilk zamanki saflığıyla bugüne intikal edeceği şüphelidir. Nitekim Türk hâkimiyetinin çöktüğü son asırda, İslâm ülkeleri ya emperyalist devletlerce işgal edilmiş; ya da bu heretik grupların veya sosyalist ihtilalcilerin hükmüne girmiştir.

TÜRKLERDE ÂLİM YOK MU?

Türkler, İslâm âleminde asırlar boyu hep hâkimiyeti ellerinde tuttular. Bu sayede İslâmiyet bir hayat dini olma sıfatını devam ettirdi. Türk devletlerinde din ve fen ilimlerine çok ehemmiyet verildi. Karahanlılar zamanından itibaren pek büyük âlimler yetişti. Usul-i fıkıh ilminin esasını ilk defa bunlar kurdu. Hakîm-i Şehîd, Kerhî, Hindüvânî, Ebü’l-Leys Semerkandî, Ebû Bekr Hârezmî, Debbûsî, Hulvânî, Pezdevî, Hâherzâde, Sadrü’ş-Şehîd, Nesefî, Buhârî, Serahsî, Kâsânî, Kâdıhan, Merginânî, Üsrüşenî ve ismini sayamayacağımız kadar çok sayıda hukukçu bu coğrafyada ve Türkler arasından çıktı. Ebû Mansur Mâtüridî, Semerkandlı bir Türk idi.

Gazne, Semerkand, Buhârâ, Delhi, Kazan, Herat, İstanbul gibi kültür merkezlerinde tanınmış Türk âlimleri yetişti. İbni Melek, Molla Fenârî, İbnü’l-Hümâm, Hızır Bey, Hayâlî, Molla Hüsrev, Sa’dî Çelebi, Şeyhzâde, Halebî, Taşköprüzâde, Birgivî, Ebussuûd, İbni Kemal, Hâdimî hep Osmanlı ülkesinde yetişmiş Türk asıllı âlimlerdir. Ahmed Yesevî, Bahaddin Buhârî, Ubeydullah Ahrâr, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hacı Bayram Veli gibi mutasavvıflar da, hep Türk hâkimiyeti devrinde yetişti. Bunlar, Anadolu ve Rumeli’nin Müslümanlaşmasında; millî birlik ve beraberliğin, ayrıca cemiyet nizamının muhafazasında mühim rol oynadı.

Osmanlılarda halk ve devlet adamları Türkçe konuşmakla beraber, İslâm dininin aynı zamanda dünya işlerini de tanzim etmesi sebebiyle Türkler Arapça’yı ilim dili olarak muhafaza ederek saf bir biçimde günümüze kadar intikalini sağladılar. Arapça’nın gramerine dair eserleri de hiç Arap ülkesinde yaşamayan Türkler yazmıştır ki, İmam Birgivî bunlardan en meşhurlarıdır.

FEN VE SANATTA BİRİNCİ SINIF ESERLER

Müslüman Türk devletlerinde sadece din ilimlerinde değil; müsbet ilimler sahasında da büyük ilerlemeler kaydedildi. Trigonometrinin kurucularından Bîrûnî ile İbni Türk, matematik ilminin doğudaki başlıca temsilcileri oldular. Algoritma ve cebirin babası Hârezmî; astronom Uluğ Bey hep Türk asıllıdır. Kâğıt, matbaa, barut, pusula, orijini Çin bile olsa, Uygurlar tarafından geliştirilip dünyaya tanıtılmıştır. Semerkand, zamanında, en kaliteli kâğıt imal edilen yer idi. Selçuklular devrinde bilhassa tıp ilmi çok gelişti. Anadolu’da birçok tıp fakültesi, hastahâne kuruldu. Akıl hastalarına ilk defa hasta muamelesi yapıp tedavi eden Türkler oldu. Pirî Reis, Seydi Ali Reis, Kâtib Çelebi, dünya çapında coğrafya âlimleri olarak kabul gördü. Yeni kıtaların keşfinden hemen önce bu coğrafyacıların yaptığı ve aslına oldukça yakın haritalar herkesi hayrete düşürmektedir.

Türklerin yaşadığı şehirler, dünyanın en kalabalık ve en mamur şehirleriydi. Asya içlerinden Akdeniz’e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır’a kadar uzanan geniş sahada o devrin Türk devletlerinden kalma çoğu birinci sınıf sanat eserleri görenlerin gözünü kamaştırmaktadır. Türkler bu çağda sanat dünyasına mühim yenilikler getirdiler. Kendilerine has bir üslup kullanarak İslâm medeniyetini inkişaf ettirdiler.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Mum dibine ışık vermez sözü meşhurdur. Bunun içindir ki eskiden âlimler çocuklarını okuması için başka bir âlime göndermiş; hükümdarlar çocukları için lalalar vazifelendirmiştir. Çocuğun ev hâliyle gördüğü babasından istifade edememesi bir yana, vaktiyle büyüklerle çocuklar arasında devamlı muhafaza edilen mesâfe ve edeb kâideleri de babanın çocuğuna faydalı olmasına imkân vermezdi. Bunun istisnası belki esnaf ve çiftçi çocuklarıdır. Herkesin baba mesleğini yapmak zorunda olduğu bir devirde, bunlar biraz da mecburen usta-çırak münasebeti çerçevesinde babasından hem iş, hem de edeb öğrenirdi. Mamafih esnaf arasında da çocuğunu başka bir usta arkadaşına çırak veren babalar da az değildi.

Şehzâde ve yanında lalasını tasvir eden bir minyatür.

EDEP, HER ŞEYDEN ÖNCE GELİR

Orta Asya’daki Türk devletlerinde, hakanların oğulları, devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanlarında yetişirler; sonra devletin sağ veya sol kanadına vâli olurlardı. Bu geleneğe uygun olarak Selçuklu Sultanları da şehzâdelerini terbiye edip yetiştirmesi için yüksek rütbeli memurlar vazifelendirirdi. Buna atabey denirdi. Ata, baba demektir. Atabey çocuğa hem din, hem askerlik, hem de siyaset öğretir; edeb kazandırırdı. Ayrıca olgun şahsiyeti ile şehzâdelerin hırsını teskin ederdi. Şehzâde eğer bir vilâyete vâli tayin edilmişse, atabey niyâbeten vilâyeti de idare ederdi.

Şehzâde büyüdüğünde de atabey onun müşâviri, veziri, kumandanı olurdu. Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın lalası meşhur âlim ve vezir Nizâmülmülk idi. Tuğtigin, İldeniz, İmâdeddin Zengi, Muzafferüddin Salgur, Gümüş Tigin Candar, Kara Sungur, Aksungur, Anuş Tigin meşhur Selçuklu atabeyleri idi. Selçuklu Devleti zayıflayıp yıkılmaya yüz tutunca, bu atabeyler bulundukları vilâyetlerde müstakil hükümdar hâlini alıp faydalı hizmetler yapmışlardır. Zengîler, İldenizliler, Salgurlular, Eyyübîler esasında hep birer atabeylik idi.

MÜMTAZ KİMSELER SEÇİLİRDİ

Atabeylik müessesesi Osmanlılarda devam etti. Artık atabeylere lala deniyordu. Padişahlar şehzâdelerine muktedir kumandanlardan lala tayin ederdi. Yeni doğan şehzâdenin hizmetine usta denilen mürebbîler verilirdi. Bir-iki yaşında sütten kesildiğinde, Enderun’un padişahın hususî kalem müdürlüğünü yapan Hasoda mensuplarından üç ağa vazifelendirilirdi. Subay rütbesindeki bu ağalar, güzel giyinen, güzel konuşan, oturup kalkmasını bilen, edeb ve tecrübe bakımından itimada şâyân mümtaz kişilerdi. Şehzâde sancakbeyliğine çıkınca, lalası da beraber giderdi. Lalanın, şehzâde üzerinde büyük tesiri vardı. Şehzâdeler, lalasını seçme hususunda mahdut da olsa söz sahibi olabiliyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim, şehzâdeliği sırasında, Trabzon sancakbeyi iken lala olarak gönderilen bazı şahısları, ilim ve edeb bakımından kâfi görmeyip, bir bahane ile geri göndermişti.

Şehzâdenin dairesi, padişah dairesinin küçük bir modeli idi. Şehzâdenin laladan başka, hizmetine bakan ağaları, harem ağaları, câriyeleri vardı. Şehzâdeler, küçükken Enderûn Mektebi’nde okuyanlardan seçilmiş yaşıtları ile oyun oynardı. Sarayda küçük şehzâdelerin ders gördükleri bir Şehzâdegân Mektebi vardı. Buraya dışarıdan hocalar gelirdi. Haremağalarının kontrolünde idi. Bu mektebin salon ve koridorları çok güzeldir. Duvarları altın yaldızlı nakışlarla ve müzeyyen çinilerle kaplıdır. Yetişkin şehzâdelere, hocaları dâirelerine giderek hususî ders verirdi.

SADRAZAM BİLE OLDULAR

Osmanlılarda lalalığı ile meşhur olmuş ve sonraları bile bu isimle anılmış çok tarihî şahsiyet vardır. Rumeli’nin ilk fâtihlerinden Lala Şahin Paşa, Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın; Kıbrıs fâtihi Lala Mustafa Paşa, Sultan II. Selim’in; Macaristan serdarı sadrâzam Lala Mehmed Paşa da Sultan III. Mehmed’in lalası idi. Son asırda hususî lala tayin etmek yerine saray ağaları şehzâdenin terbiyesiyle meşgul olmuş; ayrıca dışarıdan çeşitli hocalar getirtilerek ilim tahsiline itinâ edilmiştir.

Devlet adamlarının yetiştirildiği Enderûn Mektebi’ndeki acemî talebelerin terbiyesiyle meşgul olmak üzere de üst sınıflardan lala tayin edilirdi. Bazen akağalardan da lala tayin edildiği olurdu. Üç-dört acemînin bir lalası olurdu. Aynı lalaya verilen acemîler birbirlerine laladaş derdi. Acemî dışarı çıkmak, hastalığını haber vermek gibi hallerde bile lalasına müracaat ederdi. Lala, acemînin bilmediği şeyi öğretir, buna “lala divan etti” denirdi. Lala, acemîde gördüğü kusuru ikaz ederdi. Buna da “lala nizam etti” denirdi. Enderunlular, dar yerlerde karşılaştıkları zaman, geçmek için birbirlerinden müsaade isterken “lala destur” derlerdi.

Son devirde şehzâde Mehmed Selim (sağda) ve Mahmed Şevket Efendiler ve lalaları Şeker Ahmed Paşa

LALAYA ASLA MÜDAHALE EDİLMEZDİ

Lala, terbiyesine memur edildiği çocuğun âmiri vaziyetinde idi. Çocuğun tahsil ve terbiyesiyle meşgul olurken, ailesi aslâ müdahale etmezdi. Aksi takdirde lalanın otoritesi sarsılır, çocuğa faydalı olamazdı. Çocuk, lalasının tedbirlerine karşı ailesinden bir yüz bulamadığı için, mecburen lalasını dinleyip iyi yetişmeye bakardı.

SADECE SARAYA MAHSUS DEĞİLDİ

Lalalık sadece saraya mahsus değildi. Zenginlerle büyük memurlar, çocuklarının terbiyesi için lala mesâbesinde, bilgisine, edebine, tecrübesine itimad ettikleri kişileri istihdam ederdi. Medreselerde de ileri sınıftaki talebe (danişmend), acemî talebeye (çömez) tahsil ve terbiyesinde yardımcı olur; çömez de usta talebenin hizmetini görür, meselâ çamaşırını yıkar, yemeğini ısıtırdı. Benzer usul bugün Anglo-Saksonlarda da mevcuttur. Kız çocuklarına lala tayin etmek elbette mümkün değildi. Bunlar tahsile verilmeyip “iyi bir ev kızı” olarak annelerinin gözü önünden pek ayırılmamakla beraber, zaman zaman mahallelerdeki “hoca hanım”lara gönderilerek usul ve erkân öğrenmeleri temin olunurdu.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı hukukunun % 80’i şer’î, % 20’si de örfî hükümlerden müteşekkildi. Şeyhülislâm günlük meselelere dair fetvâlar verir; bu, padişah fermânına bağlandıktan sonra kanun olarak neşredilirdi.

Osmanlı hukukunun aslı şer’î hukuktur. Bu hukukun hükümleri, başka hukuk sistemlerindeki gibi salâhiyetli makamlarca çıkarılan kanunlarla tayin olunmuş değildir. Âlimler, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifleri tefsir ederek kendi ictihadlarıyla şer’î hukuku tesbit ederler. Dolayısıyla bunların yazdıkları fıkıh kitapları kanundur. Bu kitapların her cümlesi numaralandırılsa, neredeyse günümüzdeki kanunlara benzer. İşte bu sebepledir ki İslâm devletlerinde, modern mânâda kanun metinlerine ihtiyaç duyulmamıştır.

Osmanlılarda şeyhülislâm yasama yetkisini (eski tabirle teşri salâhiyetini) bir bakıma elinde tutardı. (Sedirde oturan)

HÜKÜMDAR EMREDERSE

Her âlim kendi ictihadına veya mezhebine göre kitap yazdıysa, bunlardan hangisi kanun gibi tatbik olunacaktır? Her kâdı, mahkemede kendi mezhebini tatbik eder. Tarafların mezhebine bakılmaz. Ancak hükümdar, muayyen bir mezhebin tatbikini emrederse, kâdının mezhebi ne olursa olsun, buna göre hüküm verilir. Fakihler arasında ihtilâflı meselelerde, hükümdarın tercih ettiği görüşleri kanun hâline getirmesi mümkündür. Tarihte buna teşebbüs edenler olmuştur. Meselâ, Abbâsî halîfesi Mu’tezıd, 896 yılında, vârisler arasında yalnız zevilerhâm (mûrise kadın vâsıtasıyla bağlanan akraba) varsa, miras alacağına dair Hanefî kavline uygun bir emirnâme neşretti. O zamana kadar zevilerhâmın vâris olamayıp, mirasın devlet hazinesine döndüğü Şâfiî kavli tatbik ediliyordu.

Selçuklu Sultanı Melikşah, 1092 yılında İslâm hususî hukukunun ihtilâflı bazı hükümlerini, zamanın meşhur fakihlerinin himmetiyle ve Mesâil-i Melikşahî fi’l-Kavâidi’ş-Şer’iyye adıyla kanunlaştırmış; bütün Selçuklu ülkesinde tatbiki emredilmiştir. Selçuklular zamanında her şehirde İslâm hukukuna göre hükmeden kâdılar vardı. Ancak Selçuklular, Uygurlardan gelen teâmüle uygun olarak, İslâm hukukunun boşluk bırakıp tanzimini hükümdara bıraktığı meselelerde eski Türk örflerini tatbik etti. Bu da şer’î hukukun yanında ve ona aykırı olmamak üzere örfî hukuku doğurdu. Bu gelenek, Osmanlılarda da devam etti. Osmanlılarda örfî hukuk, padişah kanunnâmelerinden teşekkül ederdi. Bunlar Divan-ı Hümâyun‘da hazırlanır; şer’î hukuka aykırılık taşımaması için şeyhülislâmın da fetvâsı alındıktan sonra ilan olunurdu. Osmanlı hukukunun % 80’i şer’î, % 20’si de örfî hükümlerden müteşekkildir.

HUKUK BİRLİĞİ

Osmanlılarda XVI. asırdan itibaren kâdıların tayin beratlarında Hanefî mezhebinin en sahih kavilleriyle hükmetmeleri şartı konuldu. Böylece Hanefî mezhebi ülkenin resmî mezhebi oluyor; Hanefî fıkıh kitapları da kanun yerine geçiyordu. Ülkede hukuk birliği böyle temin olundu. Hanefî olmayanların da yaşadığı Arap ülkelerinde, dâvâ aile hukukuna dairse, kâdı tarafların mezhebinden bir nâib tayin eder, nâibin kendi mezhebine göre verdiği hükmü tasdik ederdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, İslâm hukukunun bazı ihtilâflı meselelerine ait fetvâları bir araya getirerek Ma’rûzât adıyla Kanunî Sultan Süleyman’a arz etti. Bunlar, padişah fermânına bağlandıktan sonra kanun olarak neşredildi.

Şeyhülislâmların muhtelif mevzularda zamanın şartlarına ve insanların ihtiyaçlarına uygun fetvâları padişaha arz edip kanun olarak ilan etmeleri devletin sonuna dek devam etti. Bu fetvâ Hanefî mezhebinin zayıf bir kavli olabileceği gibi, başka bir mezhebe ait de olabilirdi. Burada padişah fermânıyla o zamana kadar şer’î hukukta hiç mevcut olmayan bir hüküm getirilmemekte; mevcut hükümlerden birisi tatbik mevkiine konulmaktadır. Padişahın yasama hususundaki salâhiyeti çok sınırlıdır.

MÛCİBİNCE AMEL OLUNA

Fâtih Câmii’nde imam-hatib ve Sâdî Çelebi dârülkurrâsında [hâfız yetiştiren medresede] müderris Halebî İbrahim Efendi’nin (vefatı: 1594) kaleme aldığı ve Hanefî mezhebinin en muteber kavillerinin sistematik olarak bildirildiği Mülteka’l-Ebhur, Osmanlı mahkemelerinde, medenî, âile, miras, borçlar, vergi, muhakeme usûlü ve cezâ kanunlarının yerini tutardı. Bu eser, Sultan İbrahim zamanında Mevkûfât adıyla Türkçe’ye tercüme edildi. Fransız diplomat d’Ohsson ve başkaları, bunu Osmanlı kanunu olarak tanıtarak ecnebi lisanlara tercüme etti. “Padişah Türklere, Mevkûfât da padişaha hükmeder” sözü meşhur oldu.

XIX. asırda Avrupa’da kanunlaştırma cereyanı sürat kazandı. Devletler birer medenî kanun yaptılar. Osmanlı hükûmetine de “Kanununuz ne ise bilelim” diye baskı yapmaya başladılar. Bunun üzerine Sultan Aziz zamanında Ahmed Cevdet Paşa riyâsetinde bir âlimler heyeti, meşhur Mecelle‘yi hazırladı. Sultan Aziz’e arz edip “Mûcibince (gereğince) amel oluna” irâdesi alındıktan sonra ilan edildi. Mecelle, mükemmel bir Osmanlı medenî kanunudur. İslâm hukukunun geniş bir sahasının toplu biçimde ve modern tarzda kanun hâline getirilişinin de ilk numûnesidir. Bundan sonra Osmanlı Devleti’nden ayrılan müslüman devletler, kanun yaparken bu geleneği devam ettirdiler. Mecelle’nin tanzim etmediği aile gibi sahaları öteden beri olduğu gibi Mevkûfât doldurdu.

BİR TEŞEBBÜS DE HİNDİSTAN'DA

Fıkıh kâidelerini kanun gibi toplama teşebbüslerine Hindistan’daki Müslüman Türk devletlerinde de rastlanır. Ama bunlar Osmanlı Devleti’ndeki gibi muvaffak olamamıştır. Tuğlukşahlar zamanında, Âlim bin Alâ (vefatı: 1384) adındaki hukukçu, Firuz Şah’ın sarayındaki asilzâdelerden Emir Tatarhan‘ın talimatıyla Fetâvâ-yı Tatarhâniyye diye tanınan eserini kaleme almıştır. Gürgâniye hükümdarlarından Şah Evrengzib Âlemgir (1658-1706), ülkede câri bulunan Hanefî kaynaklarından istifadenin zorluğunu gördü. Bu kaynaklardaki hükümlerden en muteber olanlarının herkesin anlayabileceği şekilde kitap hâline getirilmesi için bir heyet teşkil etti. Şeyh Nizâm riyâsetindeki bu heyet, altı cilt Fetâvâ-yı Hindiyye’yi (Fetâvâ-yı Âlemgiriyye) hazırladı. Şahın kütüphanesinde bulunan binlerce cild kitap taranarak ve ikiyüz bin gümüş rupye harcanarak hazırlanan bu eser hükümdar fermânıyla ilan edilmediği için kanunlaşamamıştır ama, asırlarca hem Hindistan’daki hukukçuların el kitabı olmuş; hem de İslâm dünyasında çok rağbet görmüştür. Bunlar bir yandan devletin fıkhı kanunlaştırmaya alâkasını ve katkılarını, bir yandan da Türk-Moğol kanun geleneğinin tezâhürünü göstermesi bakımından mühimdir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Babamın Uygur asıllı kürk tâciri bir ahbabı vardı. Yeni yetişirken beni Doğu Türkistan’dan gelme bir folklor gösterisine götürdü. Ekibin ihtişamı beni büyülemişti. Çin’in toleransına şaştığımı söylediğimde, “Tolerans, sadece folklor ve spor gibi hususlardadır” demişti...

OĞUZLARLA MÜTTEFİK

Uygurlar, Oğuzlar, Kıpçaklar gibi Türklerin esas boylarından birisidir. Uygur, müttefik demektir. Oğuzların müttefiki olduğu için bu isimle tanınmıştır. Lehçe ve kültür olarak Oğuzlara Kıpçaklardan daha yakındır. 745’te Göktürk Devleti’nin yıkılması üzerine, Uygur hânedanı Büyük Türk Hakanlığı tahtına geçip bütün Orta Asya’ya hâkim oldu. Uygurlar devrinde Türkistan tamamen Türkleşti. İranlı unsurlar dillerini bırakarak Türkler arasında eridi. Bir kısmı da batıya çekildi. 840’ta kuzeyden gelen Kırgızlar, Uygurları bugünki Moğolistan’dan sürünce, Doğu Türkistan’a yerleşip Karahanlı hâkimiyetine girdiler. Uygurların çoğu, eski bir Hıristiyan mezhebi olan Manikheizm’i benimsemişti. Mani (215-256) adında bir İranlı tarafından kurulan bu mezhepte Zerdüşt dininin tesiri kuvvetlidir. İlk defa Uygur Kağanı Böğü Kağan (759-779) Tibet Seferi sırasında resmen bu dini kabul etti. İslâmiyetin zuhuruyla, zaten sathî olarak benimsenmiş olan Mani dini silinip gitti. Tarihçiler, dünyevî bir din olmayan Budizm’in fazla yayılmasına engel teşkil ettiğinden, Mani dininin kabulünü Türklük için avantajlı görürler. Aksi takdirde Türkler, Budizmin uyuşturucu karakteri sayesinde, Budist topluluklar arasında eriyip giderdi. Uygurlar, Karahanlılar sayesinde Müslüman oldu. İlk Müslüman Türk hakanı Buğra Han’ın mezarı ve başşehri Artuç, Kaşgar yakınındadır.

MATBAAYI TANITTILAR

Uygurlar, dünya tarihinin en medenî ve kültürlü topluluklarındandır. Türkler arasında tamamına yakını yerleşik hayata geçen ilk boydur. Doğu Türkistan’da pek çok şehir kurmuş ve kurulu şehirleri genişletmişlerdir. Çinlilerden matbaa, kâğıt, barut, pusula, saat gibi buluşları öğrenip, dünyaya tanıttılar. Mani’nin tertiplediği 16 harfli Uygur alfabesiyle binlerce eser yazıldı veya tercüme edildi. Kâğıt ve matbaa kullandıkları için, bazı yazılı eserleri günümüze kadar ulaştı. Türkistan ve Turfan havalisinde yapılan arkeolojik kazılarda, vasiyetnâme, satış akdi, kirâlama, şirket, rehin senedleri ile, evlâd edinme ve esir âzâdına dair çok sayıda yazılı hukukî vesika ele geçti. Bu da Uygurların çok gelişmiş bir hukuka sahip olduklarını göstermektedir. 1072’de Divânü Lügati’t-Türk adlı Türkçe-Arapça lügatı yazan Mahmud, Kaşgarlı bir Uygurdur. Moğol istilâsı sebebiyle Uygurlardan Anadolu’ya yerleşenler oldu. Selçukluların ardından kurulan beyliklerden en büyüğü olan Ertena Devleti’nin kurucusu Uygur idi. Entelektüel hüviyetleri sebebiyle Uygurlar Selçuklu bürokrasisinin belkemiği oldu. Sultan Fatih, Uygurca bilir ve alfabesi ile yazardı. Uygurlar, sonra Arap alfabesini benimsedi. Bugün bile bu alfabeyi kullanan nâdir Türk halklarındandır.

ÜMİTSİZ TEŞEBBÜSLER

Uygurların yıldızı sönmeye başladıktan itibaren Çin yavaş yavaş Doğu Türkistan’ı işgal etti. En son geniş istilâ olan 1759‘dan itibaren Uygurlar 40’tan fazla ayaklandı. 1877‘de Çin kesin olarak mıntıkaya hâkim oldu. Buraya Sinkiang (yeni kazanılan) adını verdi ve Çinlileri iskâna başladı. 1932 yılında Uygurlar ayaklanarak, Mehmed Emin Buğra liderliğinde Kaşgar’da Şarkî Türkistan İslâm Cumhuriyeti‘ni kurdu. Ancak Türkiye dâhil olmak üzere hemen hiçbir ülke kendisini tanımadı. Rus Kızıl Ordu‘su yardımıyla 1934‘te Çinliler Uygur ordusunu imhâ edip devleti yıktı. Uygurlar bu sefer 1944‘te Rusların desteğiyle Alihan Töre liderliğinde Şarkî Türkistan Cumhuriyeti‘ni kurdu. Maksatları, bütün Türkistan’ı tek bir bayrak altında toplamaktı. Ancak Mao‘nın Kızılları 1949‘da mıntıkayı işgal edip bu devleti de yıktı. Devletin ileri gelenlerini Pekin’e götüren tayyare Baykal Gölü civarında düştü.

Bugün bir asrı aşan Çin işgâlindeki Doğu Türkistan’da her türlü haktan mahrum ve tarihte ender rastlanan haksızlıklara maruz bir şekilde takriben 17 milyon Müslüman yaşamaktadır. Sinkiang nüfusunun elan % 54’ü Uygur ve Kazak Türküdür. Dinî ve kültürel hayatları, ticarî faaliyetleri, kitap ve gazete basmaları, matbaa kurmaları, mülkiyet ve seyahat hakları, hatta çocuk sahibi olmaları bile sınırlamalara tabidir. Doğu Türkistan dışında da Uygurlar yaşamaktadır. Çin’in, tabiî kaynakları zengin bu mıntıkayı elinde tutmak ve Çinlileştirmek için elinden geleni yapması normaldir. Hâdiselerde, Amerika‘nın da bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol etmek istemesinin de rolü var elbette. Çin’in ekonomik bakımdan Amerika‘ya bağımlılığını, Amerika’nın da Orta Asya ve dünya politikasını bilenler için olup bitenleri analiz etmek zor değildir.

UZAKTA BİR OSMANLI VİLÂYETİ

Buhârâ Hanı’nın adamlarından Taşkentli Yakub Han, Çinlilerle mücadelede mühim bir isimdir. 1865‘ten itibaren Doğu Türkistan’ı geri alıp, Kaşgar Hanlığı‘nı kurdu. Rusya‘nın yayılmasından endişe eden İngiltere de kendisine destek verdi. Rusya da yeni devleti tanıdı. Yakub Han, 1872’de Osmanlı Devleti’ne bağlılığını ilan edip Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz adına hutbe okuttu, para bastırdı. Osmanlı bayrağı Doğu Türkistan semâlarında dalgalandı. Padişah kendisine Hindistan yoluyla zâbit, top, tüfek ve para gönderdi. Çok zeki ve çalışkan bir hükümdardı. Ancak Çinlilerle süren harb sebebiyle ağır vergiler koydu. Bu sebeple halk kendisini sevemedi. Çin, 1877‘de üzerine 40 bin kişilik bir ordu gönderdi. Han, anlaşmaya yanaştıysa da, Çinliler yaverini elde ederek Han’ı zehirlettiler. Böylece Doğu Türkistan’a tekrar hâkim oldular. İngiltere Hindistan‘ı, Rusya da Batı Türkistan‘ı işgaline sus payı olarak bunu kabullendi.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Önceleri küçük bir kasaba hüviyetindeki İstanbul, Hırıstiyanlığın ilk zamanlarında Antakya Patrikliği’nin Heraclia (Ereğli) metropolidliğine bağlı bir episkoposluk idi. 37 yılında Havârilerden Aziz Andreas tarafından kurulduğu rivâyet edilir. İstanbul Patrikliği, IV. asırda Roma İmparatoru I. Constantinus tarafından kuruldu. Dinî işlerin yürütülmesinde devletin muhatab aldığı yegâne merci idi.

EŞİTLER ARASINDA BİRİNCİ

“Tek kilise, tek devlet” prensibine uygun olarak zamanın imparatoru, 381 tarihli İstanbul Konsili‘nde, İstanbul Patrikliği’nin diğer beş patriklik ile eşit statüde bulunduğunu; hatta eşitler arasında birinci (primus inter pares) olduğunu ruhânîlere zorla kabul ettirdi. V. asırda İmparator Iustinianus, kilisenin dogmatik işlerini Kilise Pentarşisi denilen bu beş patriğin bir araya gelerek çözeceğini deklare ettirdi. XI. asırda Hıristiyanlığın Katolik ve Ortodoks diye bölünmesi ile Roma ve İstanbul kiliselerinin ayrılması üzerine, Bizans sınırları içindeki Antakya, Kudüs, İskenderiye ve Tûrisinâ patriklikleri idarî açıdan İstanbul’a bağlı kabul edildi.

İşte Fener Patrikhânesi’nin ekümeniklik, yani dünya Ortodoksları üzerindeki en yüksek ruhânî merci olma keyfiyeti bu tarihî hâdiselere dayanır. Bunu, İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı hükûmeti kendi menfaati açısından faydalı görerek kabul etti. O zamanlar Ortodoksların haylisi Osmanlı vatandaşı idi. Ekümenik (veya ökümenik), cihanşümul, evrensel demektir ve Yunanca oikos (ev) kelimesinden gelir. Oikoumene, “üzerinde insan yaşayan her yer” demektir. Orta Çağda bütün Hıristiyan ruhânîlerinin katıldığı ve dinî işlerin görüşüldüğü konsillere (meclislere) de ekümenik konsil, diğerlerine mahallî konsil denirdi. İstanbul Patrikliği’nin ekümenik sıfatı, biraz da bütün Ortodoks Hıristiyanları birleştirme ülküsünü ifade eder. Benzer bir durum Roma’daki Papa için de sözkonusudur. Katolik de zaten üniversel demektir. Papa, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun Katolik din adamlarının ve kiliselerinin en büyük âmiridir.

İSTANBUL’DAN KOPMALAR

Orta Çağ’da dinî hususlarda İstanbul, Roma, Antakya, İskenderiye ve Kudüs patrikleri söz sahibi idi. Doğu Roma İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla XIII. asırda Ohri, İpek ve Tırnova‘daki Arnavut, Sırp, Makedon ve Bulgar patrikleri ile 1439’da Kiev, 1589’da da Moskova Patriği İstanbul’dan koptu. 1472’de son Bizans imparatorunun yeğeni ile evlenen Rus çarı III. İvan, kendisini Bizans tahtının vârisi olarak görürdü. Bundan sonraki çarlar da III. Doğu Roma’nın imparatorları sıfatıyla tayin ettikleri Moskova Patriği‘ni bütün Ortodoksların ruhânî lideri olarak lanse etmeye çalıştı. Rus dış politikası hep bu ülkü üzerine kuruldu. İstanbul Patrikliği bunu hiçbir zaman kabul etmedi ve ekümenik sıfatını vurguladı. Osmanlı hükûmeti de bunu destekledi. Daha VI. asırdaki Kadıköy Konsili sırasında, Kıbrıs Piskoposu otonomi elde etti. Gürcü Kilisesi de önceleri Antakya Patrikliği’ne bağlı iken; VII. asra doğru muhtariyet kazandı; XIII. asırda ise müstakil oldu. Rus işgalini müteakip 1801 yılından itibaren Moskova’ya bağlandı. [Ermenî, Süryânî, Marûnî ve Nastûrî kiliseleri Ortodoks değildir. Hepsinin dinî inançları farklıdır.]

Osmanlı hâkimiyetinden sonra Osmanlı ülkesindeki bütün Ortodoks kiliseleri, ayrıca İskenderiye, Kudüs, Antakya, İpek ve Ohri patrikleri de, idarî bakımdan milletbaşı denilen İstanbul’a bağlandı. [Tırnova patrikliği daha evvel lağvedilmişti.] Ruhânîlerin tayini, kilise işleri hep buradan yürütüldü. Böylece Rusya dışındaki bütün Ortodokslar yeniden İstanbul Patriği‘nin nüfuzu altına girmiş oldu. XIX. asırda Osmanlı ülkesinde dört patriklik (İstanbul, Kudüs, Antakya, İskenderiye), iki başpiskoposluk (Kıbrıs, Tûrisinâ), 33 piskoposluk, 96 metropolidlik mevcuttu. Osmanlı Devleti’nde öteden beri Rum milleti zimmîler arasında fiilen birinci sınıf kabul edilmekteyken, Yunan İsyanı sebebiyle bu mevkilerini kaybetti. Hatta bu isyanda ölen âsîler hakkında ruhânî âyin icrâ etmek talihsizliğinde bulunan zamanın Fener Patriği, Sultan II. Mahmud tarafından idam edildi. Rumlar, devlet kapısındaki işlerden, bilhassa çok mühim bir mevki olan resmî tercümanlıktan kovuldu. Yahûdî ve Ermenîler, Rumların önüne geçti.

SULTAN HAMİD’İN SİYASETİ

İstiklâl hareketlerinin ardından 1833’de Yunan, 1870’de Bulgar, 1879’da Sırp ve 1885’de Romen kiliseleri Fener Patrikhânesi‘nden ayrıldı. Çünkü Fener’e bağlı olmak, Osmanlı hükûmetine tâbi olmak demekti. Sultan II. Abdülhamid, Balkan halklarını karşı karşıya getiren bu keyfiyeti, devlet siyaseti bakımından daha elverişli buldu. İttihatçılar başa gelince, ilk iş olarak Balkan kiliselerini birleştiren bir kanunu kabul etti. Bu hâdise, Balkan devletlerinin ittifak ederek Osmanlı Devleti’ne saldırmasında ve Rumeli’nin kaybedildiği Balkan Harbleri‘nde mühim bir âmil oldu.

Anadolu’da yaşayan Ortodoks nüfusu çeşitli sebeplerle azaldı. Bugün Fener Patrikhânesi’nin Türkiye’deki ruhânî nüfuzu çok sınırlıdır. Ancak Türkiye’den başka, Aynaroz ve bazı Yunan Adaları ile Doğu Avrupa, Balkanlar ve Orta Doğu dışındaki bütün dünya Ortodokslarına şâmildir. Diğer otosefal kiliseler liderlerini kendileri seçer; bu seçimi Fener tanır. Fener kendisini bütün Ortodoks âleminin bir bakıma koordinatörü olarak vasıflandırır. Doksanlı yıllarda Arnavudluk ve Sırbistan kiliseleri sembolik de olsa tekrar Fener’e bağlandıklarını ilan etmişlerdir. Diğer kiliseler şimdilik müstakilliğini devam ettirmektedir. Bunlar, Fener Patrikhânesi’nin giderek tekrar siyasî ve dinî itibar kazanmaya başladığını göstermektedir. İstanbul’a en uzak duran Moskova Patrikliğidir.

RUSYA ENDİŞELİ

Balkanlarda Türkiye’nin nüfuzunu, oradaki halkların mezhebdaşı Rusya’nın nüfuzuna tercih eden Amerika ve Avrupa Birliği, Moskova Patriği’ne karşı Ekümenik Fener Patriği‘ni açıkça destekliyor. Bu da Rusya’yı endişelendiriyor. Yakında Estonya Fener’e bağlandı. Çarlığın zorla Moskova’ya bağladığı Ukrayna Kilisesi İstanbul’a bağlanmak istiyor. Ruhban Mektebi’nin açılması da, Türkiye’yi Ortodokslar açısından bir câzibe merkezi hâline getireceğe benziyor. Bütün bunlar Rusya’nın endişesini arttırıyor. İşte böyle bir zeminde Moskova Patriği İstanbul’a geldi. Bu patrik, öncekine göre İstanbul’a daha sıcak bakıyor. Hatta “İstanbul’un birinci olduğundan hiç şüphe etmedik” dedi. Amerika, Moskova’yı hizâya mı getirdi? Bu, Fener’in zaferi olarak vasıflandırılabilir mi? Nerede durmak Türkiye’nin menfaatine acaba?



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Geçenlerde meşhur bir iş adamının entârisiz yatağa girmediğine dair gazetelerdeki sözleri, okuyanları hayli şaşırttı. Çünkü entâriyi kadın giysisi zannedenler çoğunlukta. Halbuki biz entâri seven bir millet idik. Bizim nesil, babaları en azından çocukluğunda entâri giymiş bir nesildir. Vaktiyle kışın pazen, yazın basma veya patiskadan kırık beyaz entâri giymeyen var mıydı acaba? Hava serinse üzerine bir de hırka, başta ise dışarıda fes, yatakta takke olurdu. İşte size rahat püfür püfür bir erkek yatak kıyafeti...

ÖBÜR ENTARİNİN CEBİNDE

Entâri, Arapçada ayn harfiyle anterî şeklinde yazılır. Anter, sinek demektir. Şu halde entâri sineklik demek oluyor. Farsça ender iç demek. O halde enderi iç giysisi mânâsına geliyor. Kim bilir? Bugün Araplar entârilerine hakkıyla sahip çıkıyor, sefâsını da sürüyorlar. Resmî toplantılarda bilhassa giyiyorlar. Her Arap ülkesinin de entâri biçimi farklıdır. Bundan o kimsenin nereli olduğu anlaşılır.

Entâri bizde 1829 yılına kadar şehirde-köyde erkeklerin günlük elbisesiydi. İç donunun üzerine şalvar (çakşır), onun üzerine de entâri giyilirdi. Bu entâriler ihtişamlı ve icabında süslü olurdu. Etekleri ayak bileğine kadar inerdi. Önü umumiyetle düğmeli olur; etekleri savrulmasın diye gerektiğinde iki taraftaki uçları beldeki kuşağa sokulurdu. Patiska ve pazenden başka, muhtelif kumaşlardan, çizgili, desenli olanları da vardı. Yalnız entâri ile gezilmez; üzerine de kaftan giyilirdi. Entâriyi bugün pantolonun üzerine çıkarılmış gömleğin; kaftanı da ceketin uzunu olarak farzediniz.

Gecelik entârisinin eteğini biraz kısa yapanlar da vardı. Meselâ Sultan Hamid sarayda çıkan bir yangında ayağı entârisinin eteğine dolaştığı için, bundan sonra entâri eteklerini kısa tutturdu. Nitekim şair ne demiş: Erişir menzil-i maksûduna âheste giden; Tiz riftâr olanın, pâyine dâmen dolaşır [Aheste hareket eden maksadına kavuşur; acele edenin ayağı eteğine dolaşır.] Enderûnî Vâsıf‘ın şu şiiri de entârilerin cepli olduğunu teyid ediyor: Hani ey mâh, geçen şeb Yeniköy’den beride, Bir kayıkta iki büt var idi, bizden geride. O vesileyle söz açtım sana, geldi yeri de, Yazmış idim o sözü, kalmış öbür anteride Va’diniz buse mi, vuslat mı, unuttum ne idi? [Demek entâri değiştirdiğinde, ceplerini de boşaltmayı ihmal etmemek lâzımmış.]

ENTARİ DOSTLARI CEMİYETİ

Sultan II. Mahmud zamanındaki kıyafet inkılabıyla, memurların setre (uzun ceket) ve pantolon giymeleri emrolundu. Entâri resmî hayattan yavaş yavaş çekildi. Ama herkes evinde, yatarken, hatta bir yere giderken giymeye devam etti. İşten eve gelince, o tirendaz kâtipler, beyler, paşalar hep entârilerine bürünüp bir oh çekerdi. Akşam yemekleri yendikten sonra câmiye, sonra da kahvehaneye üstte entâri, başta fes veya takke, ayakta terlik ile gidilir; bir ayak altta sandalyeye şöyle bir kurulup, hakkıyla istirahatte bulunduklarını gösterirlerdi. Sadece akşamları kahveye mi? Sirke şişesi elinde bakkala gidenler, kasaba et çektirenler, misafirliğe gidenler; hatta devlet dairesinde iş takip edenler az değildi.

Bu lâübâlilik! İttihatçıların gelişine kadar devam etti. 1909 senesinde ilk defa Üsküdar‘da entâri ile sokağa çıkmak yasaklandı. Dinlemeyenlerden para cezası alınmaya başlandı. Kimi yasaktan memnun, kimi pür-hiddet idi. Bazısı da bunu şahsî hürriyete müdahale olarak vasıflandırdı. Gazeteler hükûmete yüklendi. Mizah mecmuaları hâdiseyi karikatürize etti. Bir zamanlar Bursa’da Karagöz ile Hacivat’ın mezarını yaptırdığı için Karagözcü Avukat diye meşhur, İstanbul Belediyesi hukuk işleri müdürü avukat Râmi Bey, Entâri Dostları Cemiyeti’ni kurmuştu. Râmi Bey, bu cemiyeti kurunca, 1909 tarihli Entâri Yasağı Kanunu karşısına dikildi. Ama o, yasağın Üsküdar için olduğunu iddia etti. O sıralar önce Lyon belediye reisi, sonra Fransa başvekili olan Herriot da bir entâri dostu idi. Paris ile Lyon arasında, sırtında entârisi, başında gece külahı ile yataklı vagonda seyahat ederdi. Herriot Türkiye’ye geldiğinde, Râmi Bey, kendisine Şam sadokarından çok yumuşak, zarif bir entâri hediye etti. Kendisini de bu cemiyete âzâ kaydetti.

Osmanlı devlet ricâline ait entariler tek-tük müzelerde teşhir ediliyor.

ATATÜRK DE GİYERDİ

Entâri yasaklanadursun, entâri muhibleri, evde olsun giymekten vazgeçmediler. Gazeteci Hikmet Feridun Es, Yalova’da Çınar Oteli’nde zamanın vekil ve mebuslarının bir toplantısını tasvir eder. Mebuslar üç gün boyunca tiril tiril entârileri sırtında, ya nargile içmekte, ya tavla oynamaktadır. Dördüncü gün entâriler çıkmış; fraklar giyilmiştir. Çünki Atatürk gelmektedir. Mamafih Atatürk de entâri giymez değildi. Yakınlarının hatıralarında birkaç tane entârisi olduğu yazıyor.

O devirde yalnız erkekler değil, kadınlar da entâri giyerdi. Ancak kadın entârileri tabiatiyle erkeklerinkinden çok farklı olurdu. Sevdiği erkeğin bir hanıma alacağı en güzel hediye entârilik bir kumaş idi. Yine Enderunlu Vâsıf‘ın bir güftesinde şöyle geçiyor: Buluruz istediğin, etme sitem beyhûde, Hele yarın bakalım bizde olan mevcûde. Yok senin istediğin entârilik çarşûde, Ne yapayım ay efendim, a benim sultanım!

ENTÂRİSİZ ÖKSÜZ KALDI ÜSKÜDAR'IM

Entâri dostlarından Hüseyn Suad Bey, Üsküdar Sultantepe’de bir arkadaşını ziyarete gider. Sabah sokakta müthiş bir gürültü ile uyanır. “Tutun! Kaçıyor! Sağdan! Yaka-layın!” Ne oluyoruz diye pencereyi açınca, iki zaptiye ile bekçinin be-yaz entârili, uzun boylu birini kovaladığını görür. Bu kaçağın ağzından Gâve-i Zâlim adıyla Kalem mecmuasında şu şiiri yazar: Entâriyi inceden, kalından, Altmış sene giydi cism-i zârım. Entâri yasak olunca artık, Kayboldu benim de ihtiyârım. Entâri içinde çünki geçti, Ömrüm, bütün aşk-ı nevbahârım. Mâtem tutuyor bu yıl dolapta, Yazlıklarım, âh penbezârım. Entârisiz, aşksız, çiçeksiz, Öksüz gibi kaldı Üsküdâr’ım. Ölsem de yine gam yemem, Entâri giyerse türbedârım, Kabrimde kemiklerim gülümser, Entâri Baba olur mezârım.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
6 Şevval 1439
Miladi:
20 Haziran 2018

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter