Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı Devleti’nin esasını gazâ ruhu teşkil ederdi. Az zamanda üç kıtaya ve açık denizlere yayılması; sağlam bir teşkilat ve güçlü bir cemiyet kurması bu sayede olmuştur. Gazâ (cihâd), Allah yolunda savaşmak demektir. Nitekim Osman Gazi, oğluna meşhur vasiyetinde şöyle diyor: “Bizim yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa, kuru kavga ve cihangirlik davası değildir!”

ZAFER MUHAKKAKTIR

Savaş eğer meşru ise, birlik beraberlik de muhafaza edilip kumandanın emirlerine harfiyen uyulursa, zafer muhakkaktır. Osmanlı ordularını zaferden zafere koşturan işte bu hassasiyet olmuştur. Bu sebepledir ki halk, 93 Harbi, Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi, Cihan Harbi gibi mağlubiyetlerin sebebini, başta meşru hükümdarın olmamasına bağlamıştı. İttihatçılar, İslâm âleminin gözünü boyamak için cihad-ı ekber ilan etmişti ama, kimse bunu ciddiye almadı. Çünki cihad-ı ekber, nefse ile mücadeleyi anlatan tasavvufî bir tabirdir. Savaş meşru ise zaten cihaddır, mukaddestir.

Harbe hükûmet karar verir. Hükümdarın karar veya izin vermediği hiçbir mücadele meşru değildir. Bunu yapanlar, kendilerine ne isim verirse versinler, faaliyetleri meşru olmaz. Zafere de ulaşması aklen de ve dinen de mümkün değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber, ancak Medine’ye hicret edip burada İslâm devleti kurulduktan sonra harbe karar vermişti. Onun için devlet olmadan, milislerin cihad yapıyoruz diye düşmana saldırması; hele muharip olmayanları öldürmesi kabul edilemez.

Osmanlılar, 1-Düşman tecavüzlerini def etmek (meşru müdafaa) için; 2-Düşmanların elinde eziyet gören Müslümanların yardım çağrısı üzerine; 3-Düşmanın sulh anlaşmasını bozması sebebiyle savaşırdı. Nitekim toprak kazanmak, ganimet elde etmek veya insanları Müslüman yapmak için savaşılmaz. Ancak İslâmiyete çağrıyı kabul etmediği gibi; insanların bu çağrıyı işitmelerine; işitenlerin de iman etmelerine engel olan diktatörlerin orduları ile savaşılır. Dolayısıyla harbin sebebi Müslüman olmayanların düşmanlığıdır. Cihad, sulhü temin etmek için yapılır. Osmanlılar için sömürgecilik meçhul bir mefhum idi. Fethedilen ülkelerin bir kısmı vatan edinilir; bir kısmında da mahallî idareciler başta bırakılarak tâbi devlet statüsü tanınırdı.

Mohaç Meydan Muharebesi'ni gösteren bir minyatür

GÜCÜN YETİYORSA SAVAŞ

Taarruzdan evvel mutlaka harb ilan edilir. Nitekim siyer kitaplarında “Böyle yapılmalıdır ki, düşman, Müslümanların hakimiyet ve mal kazanmak arzusuyla savaşmadıklarını görsün!” diye yazar. Düşman taarruzu söz konusu ise buna gerek yoktur. Arada sulh anlaşması olan devletlerle harb yapılmaz. Eğer maslahat gerektiriyorsa, sulh anlaşmasının bozulduğu önceden bildirilmelidir. Harbe kalkışmak için, düşmanla baş edebilecek kuvvette olmak gerekir. Eğer düşmanın gücü, Müslümanların gücünden fazla ise, saldırmak câiz olmaz. Sulh yapılır. Mağlup olacağını anlayan, geri çekilir. Saldırırsa yüzde yüz öldürüleceğini bilen kimse saldırmaz. İntihar taarruzu hiç câiz değildir.

MÜSLÜMANA KILIÇ ÇEKİLİR Mİ?

Savaş, yalnızca gayrimüslim düşman devletlerle yapılmaz. Devlete isyan edenlere, önce bir nasihat heyeti gönderilir. İsyan sebepleri araştırılarak, gerekirse ıslah edilir. Bu mümkün olmazsa savaşılır. Dinî ve siyasî zaruretler, Müslüman bir devletle savaş-mayı gerektiriyorsa, bu da meşru olur. Çünkü İslâm hukukunda zulüm yasaklanmıştır. Can ve mallarına yapılan tecavüzleri fiilen def etmek için ferdlere izin verilmiştir. Hatta bu yolda ölenler şehid sayılır. Çaldıran Harbi’ne, Şah İsmail’in Anadolu halkını Şiîleştirme faaliyetleri sebebiyet verdi. Osmanlıların hep dostane münasebetler içinde bulunduğu Memlûk Sultanı’nın Şah İsmail’e yardımı ise, Mısır Seferi’ni doğurdu. Dünyanın en güçlü hükümdarı Timur Han ile Yıldırım Sultan Bayezid arasındaki talihsiz harbe, tahrikçilerin iki taraflı hummalı faaliyetleri yol açtı.

İBRETLİK CEVAP

Sultan Fatih, Erzincan üzerine yürüdüğünde, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey, yaşlı annesini hediyelerle beraber padişahı karşılamaya gönderdi. Padişah kendisini büyük bir hürmetle karşıladı. Onun hatırına Uzun Hasan Bey ile sulh yapıp, Bulgar Dağı yoluyla Trabzon’a yöneldi. O zaman Trabzon, Rumların elindeydi. Dağ yüksek ve yolları çetindi. Padişah yaya yürüyordu. Uzun Hasan Bey’in annesi, “Oğlum, bir Trabzon için kendini bu kadar yormak revâ mıdır?” deyince, Sultan Fatih, “Vâlide, İslâmiyetin kılıcı benim elimdedir. Eğer bu meşakkatlere katlanmayacak olursam, gâzi unvanına da hak kazanamam. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığım zaman mahcup olurum” cevabını verdi. Dağı böylece geçti. Trabzon’a indi ve şehri fethetti.



2
0. yüzyılın son çeyreğinde 'global bir köy'e dönüşen dünyamızda dış siyaseti global vizyonlar çizgisine taşımak. İmparatorluk coğrafyasındaki zihinsel ve kültürel mirasımız bu zor göreve yürüyen Türkiye için anahtarı üzerinde bir kilit...Rahim Er, Ortadoğu, Türkistan, Çeçenistan, Balkanlar, Kıbrıs ve Kuzey Afrika'da diplomasi koşturmakla bu kilitleri bir bir nasıl çevirebileceğimizi tartışıyor kitabında. Türkiye'nin Avrupa tarihi perspektifinde dış siyasetinin kimi zaman aksayan, kimi zaman rüzgarını arkasına almış, trajik ama umut dolu koşusu...

Babıali Kültür Yayıncılık - www.bky.com.tr



Bir İspanyol, 1552-1556 yıllarında Türkiye’de geçirdiği dört yılını anlatır. Aynı zamanda bir hekim olan bu seyyah, Cenova’dan Napoli’ye giderken Türk gemicilerine esir düşmüş ve İstanbul’a getirilmiş. Daha sonra, tıp bilgisini göstererek Kaptan-ı Derya Sinan Paşa’nın hekimleri arasına girmeyi başarmış. Adı Petro. Seyahatnamesinde, dört yılını yaşadığı Kanuni devrinin yaşantısını gözler önüne serer. Biraz da imrenerek.İşte seyahatnameden birkaç kesit:
“İstanbul öyle işlek bir şehir ki, buraya günde İspanya’nın Valladolid şehrinin nüfusu kadar yabancı girip çıkar.”

“Türklerin bıraktığı hayır eserleri, bizde bırakılandan çoktur. Türk zenginleri, bizimkilerden daha cömert davranırlar.”“Türkler sadece insanlara değil, hayvanlara bile iyilik yapmayı sevap sayarlar. Bir-iki düzine ciğer satın alıp, kedi ve köpekleri doyuranlara çok rastlanır.”

“Türk mahkemelerinde, bizde olduğu gibi iltimas mektupları geçmez. Adaletlerinin en iyi tarafı, davaların kısa sürmesidir. İspanya’da olduğu gibi ‘nasıl olsa bu dava bitmez’ diye haklı taraf, haksız tarafla uzlaşma yoluna gitmez. Türkler adaleti hıristiyan, yahudi, müslüman herkese eşit olarak tatbik ederler. Kadıların rahleleri üzerinde Kur’an’dan başka Haç ve Tevrat’ta vardır. Hıristiyan ve yahudileri bunların üzerine yemin ettirirler.”

“Silah çeken bir kabadayıyı, kimseyi yaralamamış olsa bile, ibret olsun diye soyup halka teşhir ederler. Bu utanca düşmemek için, bazıları bellerindeki kılıca davranmaktan çekinip, kavgayı sille tokatla bitirirler.”

“Yalancı şahitlerin suratını boyar, eşeğe ters bindirip kuyruğunu eline verir, ibret olsun diye gezdirirler.”

“Herkes kapısının önünü temiz tutmaya mecburdur. Sinan Paşa, kapısının önü kirli bir ev buldu mu, evin hizmetçisini, yoksa hanımını kapının önüne çağırtır, bazen bunlara dayak attırırdı. Hatta bir gün üstü başı pis bir yahudiyi yoldan çevirdi. Neden böyle pis gezdiğini, evli olup olmadığını sordu. Yahudi karısının kendisine bakmadığını söyledi. Paşa, yahudinin evine gidip karısına, ‘kocan senin ihtiyaçlarını karşılıyor mu?’ diye sordu. Kadın, ‘evet, bizden hiçbir şeyi esirgemez’ deyince, kadına yüz değnek attırdı.”

“Biz bu kimselere barbar diyoruz. Onlara barbar demekle, asıl biz barbarlığımızı ortaya çıkarmış oluyoruz.”


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hazret-i Hüseyin’in şehit düştüğü Kerbelâ Vak’ası bütün Müslü-manların yüreğini sızlatan acı bir hâdisedir. Nitekim şair “Her yer bize Kerbelâ; Her gün bize Âşûrâ” demiş. Ancak bu fâcia vesilesiyle, insanlar arasında ayrılıkların körüklendiği de bir hakikattir...

Hazret-i Peygamber’in vefatından sonra, sahâbîler, Hazret-i Ebu Bekr‘i halife seçti. O da Hazret-i Ömer‘i yerine bıraktı. Bilahare Hazret-i Osman, sonra da Hazret-i Ali halife seçildi. Hazret-i Ali, vaktiyle ordusundan ayrılan Hâricîler tarafından öldürülünce, oğlu Hazret-i Hasan‘a biat edildi. Hazret-i Hasan, altı ay kadar sonra, Hazret-i Muaviye lehine halifelikten ferâgat etti.

BİZ ONU DÜZELTİRİZ

Hazreti Muaviye 19 sene kadar halifelik yaptı. 679’da sahâbenin büyüklerin-den Mugîre bin Şube, Şam’a gelerek, “Ey müminlerin emiri! Hazret-i Osman’dan sonra ne karışıklıklar olduğunu, ne kadar kan döküldü-ğünü gördün. Oğlunu veliahd yap! İnsanların sığınağı olur. Fitneyi önlemiş olursun” dedi. Halife, “Oğlum genç ve tecrübesizdir. İyi bir halife olacağını zannetmem” dediyse de, Mugîre, “Gerekirse biz onu düzeltiriz” diyerek halifeyi ikna etti. Yezid’e de nasihat ederek hareketlerini düzeltmesini sağladı. Halife, o sene hacda valiler ve sahâbenin ileri gelenleriyle istişare etti. Herkes bu tayini kabul etti. Yalnız Hazret-i Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr, “Biat etmeyiz; ama karşı da gelmeyiz” dediler. Bunların ictihadına göre sahâbî varken, başkası halife olamazdı. Âlimler, ictihad edince, buna uymalıdır.

Muaviye, Şam’a dönüp veliahd ilan ettiği oğluna nasihatlerde bulunduktan az zaman sonra vefat etti. Hükümdarlığın babadan oğula geçmesi, İslâmiyet’e aykırı değildir. Nitekim Hazret-i Davud‘un tahtına oğlu Süleyman‘ın geçtiği Kur’an-ı kerimde anlatılır.

Kerbelâ'da Hazret-i Hüseyn'in muhteşem türbesi

GİTME KARDEŞİM!

Yezid halife olunca, Kûfelilerin istediği Türkistan fâtihi Ubeydullah bin Ziyad’ı vali yaptı. İbni Ziyad, Kûfe’ye geldiğinde şehri karmakarışık buldu. Halkı itaate davet etti. Bunun üzerine yüzlerce isyancı Hazret-i Hüseyn’i halife ilan ederek valinin evini sardı. Vali bunları dağıttı. Bu arada Hüseyin Kûfelilerin daveti üzerine Mekke’den yola çıktı. Abdullah bin Abbas, Iraklıların babasına hıyânetini hatırlatarak gitmemesini tavsiye ettiyse de, söz verdiği gerekçesiyle dinlemedi.

İbni Ziyad, dört bin kişiyle vali tayin edildiği Rey şehrine gitmekte olan Sa’d ibni Ebî Vakkas oğlu Ömer‘i Hüseyin’in önünü kesmek üzere gönderdi. Ömer kerhen kabul etti. Güneybatı Irak’taki Kerbelâ’da karşılaştılar. Hüseyin geri dönmeyi kabul etti. İbni Ziyad, kraldan çok kralcı bir edayla halifeye biat ettikten sonra gitmesini söyledi. Biat etmeyince, Ömer askerini sürdü. 60 senesi (Milâdî 680) Muharrem ayının 10. âşûra günü Hüseyin, maiyetindeki yetmiş kişi ile şehid oldu. Kûfeliler kendisine yardım etmek şöyle dursun, kâtilleri Kûfeli idi. Âşûra, onuncu demektir.

MÜLKÜ DİLEDİĞİNE VERİR

Kafiledeki kadınlar ve Hüseyin’in oğlu Zeynelâbidin Şam’a getirildi. Halife bu haberi işitince canı sıkıldı. Hüseyin’e rahmet okudu. “Allah, İbni Ziyad’a lânet eylesin. Hâşimîleri bana düşman etti. Hüseyin bana gelseydi, her istediğini kabul ederdim. Biliyor musunuz, niçin öldü? ‘Babam, babasından; anam, anasından ve ceddim, ceddinden daha iyidir. Onun için ben de ondan daha iyiyim. Hilâfet benim hakkımdır’ dedi. Doğrudur. Babası babamdan; annesi annemden hayırlıdır. Dedesine gelince, Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, Resulullah’a kimseyi eşit görmez. Fakat Hüseyin, ictihadı ile hareket etti ve (Allah, her şeyin sahibidir. Mülkü dilediğine verir) meâlindeki âyeti (Âli İmrân: 26) hatırlamadı” dedi. Kafileden kalanlara ikramda bulunduktan sonra Medine’ye gönderdi. Hüseyin’in kızı Sükeyne, “Yezid’den daha hayırlı düşman görmedim” derdi. Yezid isteseydi Zeynelâbidin’i öldürerek Hüseyin’in soyunu yok edebilirdi. Onun kabahati, Hazret-i Hüseyin’in hatırını gözetemeyerek; valilerinin taşkınlıklarını önceden öngörüp mâni olamamasıdır. Peki Âşûra günü mâtem yapmak, bağırıp çağırmak ne zaman ortaya çıktı? 67 senesinde Emevîlere karşı ayaklanan Muhtar Sekâfî, Kûfe halkını harbe sürükleyebilmek için bunu bir hile olarak başlatmıştı. Muhtar bu isyanda öldürüldü ama, çıkardığı propaganda vasıtası bazıları arasında bir ibâdet gibi yayıldı.

LÂNETE İZİN YOK!

Tarihin en talihsiz şahsiyetlerinden olan Yezid, bu hâdise sebebiyle abartılı ithamlara, hatta hakaretlere maruz kalmıştır. Arapça güzel bir dua kelimesi olan ve çoğu sahâbenin taşıdığı yezid ismi, hakaret lafzına dönüşmüştür. Halbuki İmam Gazâlî gibi çok âlimler, Yezid’e lânet etmeyi câiz görmez. Hatta Yezid’i tasvip etmeyenler, Kerbelâ değil, Medinelilerin isyanında alınan nisbetsiz tedbirler sebebiyle bu kanaate varmıştır.

Hazret-i Peygamber, “İstanbul’a ilk sefer yapan ordu mağfiret olunmuş-tur” buyuruyor. Yezid, bu ordunun kumandanı idi. Hazret-i Ali’nin valilerinden Eyüp Sultan hazretleri, bu sefere, Yezid’in kumandasında gitmişti. Bayezid ismi bütün Müslümanlar gibi, Türkler arasında da yaygındı. Bayezid (Ebu Yezid), Yezid’in babası demektir ve Hazret-i Muaviye’yi ifade eder.

Abbasîler, iktidarı alıp Emevî ailesini katliâm edince, tarihçiler yeni hâkimlere yaranmak için Emevîlerin hatâlarını şişirmiş; hattâ aleyhte hadîs bile uydurmuşlardır. Zaman ve mekân yakınlığı sebebiyle Osmanlı tarihçileri de bunların tesiri altında kalmıştır. Halbuki Emevî devri, İslâm medeniyetinin altın çağıdır.

Peki Âşûra günü mâtem yapmak, bağırıp çağırmak ne zaman ortaya çıktı? 67 senesinde Emevîlere karşı ayaklanan Muhtar Sekâfî, Kûfe halkını harbe sürükleyebilmek için bunu bir hile olarak başlatmıştı. Hazret-i Hüseyin’i terk edip geri dönenlerin pişmanlığını sembolize ediyordu. Muhtar bu isyanda öldürüldü ama çıkardığı propaganda vasıtası bazıları arasında bir ibâdet gibi yayıldı.

Hazret-i Hüseyin’in şehit düştüğü Kerbelâ Vak’ası bütün müslümanların yüreğini sızlatan acı bir hâdisedir. Nitekim şâir “Her yer bize Kerbelâ; Her gün bize Âşûrâ” demiştir. Ancak bu fâcia vesilesiyle, insanlar arasında ayrılıkların körüklendiği de bir hakikattir. Bu tarihten sonra Müslümanlar arasına halifeliğin Hazret-i Ali’nin hakkı olduğuna, diğerlerinin bunu gasp ederek kâfir olduğuna inanan; dolayısıyla Hazret-i Ali’nin ailesi dışındakilerin rivâyet ettiği hadîsleri kabul etmeyen; inanç ve ibâdetleri Müslümanların çoğunluğundan başka bir fırka doğmuştur. Buna Şiî fırkası denir. Günümüzde İran’daki Caferîler ve Yemen’deki Zeydîler bu fırkayı temsil eder. Zamanla Şiîler içinden Hazret-i Ali’nin peygamberliğine, Kur’an-ı kerimin değiştirildiğine; hatta Allah’ın Hazret-i Ali şeklinde göründüğüne inanan aşırı fırkalar da zuhur etmiştir. Şiîlik, bağlıları mahdut bir inanış iken, Şah İsmail’den itibaren İran ve Güney Irak’ta çok yayılmış; Şah Abbas’ın bütün Sünnîleri katliam etmesinden sonra İran’ın resmî mezhebi olmuştur.



Son aylarda Türkiye ile Ermenistan arasında, soğuk hava az da olsa ısınmıştır. Bu durum gerek Türkiye içinde gerekse Türkiye dışındaki düşmanlarını tedirgin etmiştir. Basında yer alan bilgilere göre: Türkiye’nin Erivan’da büyükelçilik açacağı, Ermenistan sınırının açılacağı ve THY’nin Erivan’a seferler yapacağı şayiası ilk önce Vatikan’daki Papa’yı rahatsız etmiştir. Vatikan’dan Kardinal Walter Kasper’in “Soykırım iddia değil gerçektir” sözü Türk- Ermeni yakınlaşmasına Vatikan darbesidir. Bu şayialar Azerbaycan’ı da tedirgin etmiştir. Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan’ın “Erivan’ın artık ortak tarihçiler komisyonuna sıcak baktığı” sözü Rusya ve Ermenistan’daki taraftarlarını da endişe-lendirmiştir.

Ermenistan’da soykırım politikası ile ekonomik sıkıntılar gölgeleniyor. Ermenistan meclisinde 130 üyenin 20’si hariç diğerleri Rus taraftarıdır (oligark). Ve Türkiye-Ermenistan arasında münasebetlerin düzelmesine karşıdırlar. Bazı Ermenistan aydın ve siyasileri Türkiye-Ermenistan sınırı açılırsa, Ermenistan ekonomik olarak Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtulur düşüncesindedir. Ermenistan diasporası gibi AB, ABD ve diğer ülkelerdeki diasporalar Türkiye ile Ermenistan arasında siyasi, ekonomik ve diğer münasebetlere karşıdırlar. ABD’de bulunan Ermeni diasporası 20 Ocak 2009’da göreve başlayacak olan Obama’ya baskıya şimdiden başlamıştır. Kasım 2008 ortalarında Colombia Üniversitesinde konuşma yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “Umarım yeni ABD yönetimi diasporanın oyununa gelmez. Ermenistan ve ABD, diasporaların sesine değil, kendi halkının sesine kulak versin” demiştir.

Fransa Devlet Bakanı Marleıx 2006’da ulusal mecliste kabul edilen “Ermeni Soykırımı” iddialarını reddetmenin suç sayılması yönündeki tasarıyı senatonun gündemine almak istemediklerini açıkladı. Ülkemizde başlayan “özür dileme” saçmalığı aslında Türkiye’yi bölme planının bir parçasıdır. Ermeni diasporasının bilinen 4 hedefi: Terör, Tanıma, Tazminat ve Toprak talebidir. Lütfen alet olmayın!..


Yaklaşık bir yıldan beri yayınına devam ettiğimiz osmanlilar.gen.tr sitesi, birkaç gönüllü arkadaşın gayretleri ve istişare ettiğimiz büyüklerimizin tavsiyeleri neticesinde 2008 yılı ocak ayında kuruldu.
Başlıca amacımız, bugün beşer tarihinin hakkında en çok konuşulan, yazılan ve ne yazık ki karalanan devleti Osmanlı’yı internet ortamında layıkıyla anlatabilmek oldu. Bu maksatla ilmi salahiyetimiz olmadığından ve henüz Osmanlı’yı anlamaktan şahsımız uzak olduğundan, sitede yayınladığımız bilgileri Osmanlı tarihini birincil kaynaklardan alan muteber kitaplardan aldık. Osmanlı tarihini iyi araştırmamış ve yabancı tarihçilerin bozuk sözlerine aldanmış gafillerin kitaplarından almadık.

Her biri birbirinden kıymetli yazar ve hocalarımızın müsaadeleri ile bir çok önemli meselenin doğrusunu anlatan ve iftiralara cevap olan makalelerini yayınladık. 2008 yılında En çok okunan makale: Prof. Dr. Ekrem Ekinci hocanın “Osmanlı Padişahları içki içer miydi?” (bir ayda 372 kez okundu) başlıklı makalesi. Osmanlı padişahlarından pek çoğuna isnad edilen bu iftiraya ilmi bir cevap verdiği ve bizleri aydınlattığı için Ekrem hoca’ya teşekkür ediyoruz, Cenab-ı Hak çalışmalarına dünya ve ahirette iyi karşılıklar versin.

Tüm müdavimlerimizin ve ziyaretçilerimizin iki yeni yılını da tebrik eder, gösterdikleri teveccühe teşekkür ederiz. Sitemizin yayını inşallah yeni hizmetlerle devam edecek…

Konularına göre rağbet gören başlıklar (2008)
Makale: Osmanlı padişahları içki içer miydi? – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Devlet Adamları: Abaza Hasan PaşaDevlet Teşkilatı: Akıncılar
Kültür ve Medeniyet: Adaletname
1001 Osmanlı Hikâyesi: Önce elini öpüp, sonra dövmek lazım.. – Vehbi Tülek
Tarihten Sayfalar: Malazgirt Meydan Muharebesi
Tavsiye Kitaplar: Bir mazlum padişah: Sultan Abdülaziz Han


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarih boyunca, ya Güneş’in hareketleri, ya Ay’ın hareketleri veya her ikisinin hareketlerine göre senenin tespit olunduğu takvimler yapıldı. Şemsî sene (güneş senesi), yerkürenin güneş etrafında bir devir yaptığı zamanı ifade eder. 365.242 günüdür. Kamerî sene (ay senesi); ay küresinin, yerküresi etrafında 12 kere döndüğü zamandır. 354.367 gündür. Güneş yılı, ay yılından 11 gün uzundur.

AY İSİMLERİ BABİL’DEN

Hayatı ziraat üzerine kurulmuş bulunan Eski Mısır‘da, bir yılı 12 ay ve 365 gün olan güneş takvimi kullanılırdı. Aylar 30 gündü ve sonuncuya 5 gün eklenirdi. Her gün 12’şer saatlik iki kısma ayrılmıştı. Astronomide çok ileri olan Mezopotamya‘da da ay-güneş takvimi kullanılırdı. 12 aydan müteşekkil 354 günlük yıla 11 günlük kısa bir ay eklenirdi. Bâbil‘de ise üç yılda 33 günlük bir ay eklenerek yılbaşının hep 1 Nisan olması temin edilirdi. Bugün Türkiye ve Orta Doğu’da kullanılan Nisan, Haziran, Temmuz, Eylül, Teşrin, Şubat gibi ay isimleri hep Bâbillilerden alınmıştır. Eski Türkler ve Çinliler ile Aztekler ay-güneş takvimini kullanırdı. Her yıla bir hayvan ismi verilmişti. 12 yılda bir bu yıllar devir yapardı. Böylece yaşları ve tarihî hâdiseleri hatırlamak daha kolay olurdu.

Süryânîler, Selefkos takvimi denilen ve dört yılda bir ‘artık’lanan güneş takvimini kullanırdı. Eski Yunan takviminin devamı olan bu takvimin başlangıcı, İskender’in generali Selefkos’un Bâbil’e giriş tarihi olan M.Ö. 312 idi. Yahudîler, insanlığın yaradılışı kabul ettikleri M.Ö. 3761 tarihini başlangıç tarihi alan bir ay takvimini bugün bile kullanırlar. Güneş yılı arasındaki farkı gidermek için yıllara her üç yılda bir ay eklenir.

Eski Roma‘da 12 ay ve 354 günlük kamerî takvim kullanılırdı. Mevsime göre kaymasını önlemek için iki yılda bir 22 veya 23 gün eklenirdi. Yılın ilk ayı Mart idi. Başlangıcı, Roma’nın kurulduğu M.Ö. 753 senesiydi. Bu takvim üzerinde Julius Caesar’ın emriyle M.Ö. 46’da birtakım düzeltmeler yapıldı. Güneş esasına dayandırılan bu yeni takvim Julyen Takvimi olarak tanınır. Bir yıl, 365.25 gündür. Mart ayından itibaren aylar dönüşümlü olarak 31 veya 30 gün sayılır. Son ay Şubat üç yıl 28, dördüncü yıl 29 sayılır. Yılbaşı 1 Ocak’tır. Bir aya da Sezar’ın adı verilmiştir: July. 532 senesinde Papa Dionysus, Hıristiyan âleminde bu takvimin esas alınmasını ruhânî konsile kabul ettirdi. Hazret-i İsa’nın o zamana kadar belli olmayan doğum yılını (mîlâd) 753. Roma yılı olarak tesbit etti. Takvimin başlangıcı bu tarih oldu. Bu takvime Mîlâdî Takvim denir. Osmanlılar, buna Rûmî Takvim adını verdi.

10 GÜNÜMÜZÜ VERİN!

Yıl uzunluğundaki küçük farklar, zamanla büyük fark meydana getirdi. Papa XIII. Gregorius devrinde 10 güne ulaştı. 1582’de papanın emriyle yapılan düzeltme ile takvim 10 gün ilerletildi. O sene 4 Ekimin ertesi gün, 15 Ekim olarak ilan olundu. Yılbaşı da 1 Ocak’a alındı. Buna Gregoryen Takvimi denir. Mamafih halk “10 günümüzü geri verin!” diye sokaklara dökülmüştü. XX. asırda iki takvim arasındaki fark 13 günü buldu. Değişiklik önce İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya gibi Katolik ülkelerde kabul gördü. İngiltere 1752, İsveç 1753, Japonya 1873, Çin 1912, Rusya ve Balkan ülkeleri 1918, Yunanistan 1923 ve Türkiye 1926’da bu takvime geçti.

EN HASSAS TAKVİMİ MELİKŞAH YAPTI

islâmiyet’ten evvel, İran’da 30 günlük 12 aydan teşekkül eden güneş takvimi kullanılırdı. 5 gün fazlalık 8. aya eklenirdi. Aylar burçların başına göre başlardı. Nevruz da denilen 20 Mart yılbaşı idi. Ayın her gününün ayrı bir ismi vardı. Yıl tam 365.25 gün çekmediği için, 120 yılda bir ayarlama yapılırdı. Bu sebeple Julyen Takvimi kadar kullanışlı değildi. Selçuklu Sultanı Celâleddin Melikşah bunu ıslah ettirerek, güneş hesabına dayalı, ancak başlangıç yılı hicrete göre tesbit olunan bir takvim hazırlattı. Buna Celâlî (hicrî şemsî) Takvim denir. Bu takvimde 120 yılda bir ay değil, 4 yılda bir gün artıklama yapılırdı. Böylece Celâlî Takvim, 3770 yılda bir gün hatâ verir. Böylece 3330 yılda bir hatâ veren Gregoryen Takvimi’nden bile daha hassastır. Celâlî Takvimi üzerinde Türkistan’da Uluğ Bey, İlhanlılarda Gazan Han, İran’da Nâdir Şah ve Hindistan’da Ekber Şah tarafından birtakım ıslahat yapıldı. Bugün İran, Hindistan ve Afganistan’da kullanılır. Nevruz, 21 Mart (şimdi 3 Nisan) yılbaşıdır. Ay isimleri şunlardır: Ferverdin (30), Ordibeheşt (31), Tir (30), Hordad (30), Şehriver (31), Mordad (30), Aban (31), Azer (30), Dey (31), Behmen (30), Esfend (31). Gün isimleri de şöyledir: Yekşenbe, Düşenbe, Seşenbe, Ceharşenbe, Pençşenbe, Cuma, Şenbe.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter