Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan Mehmed Reşad’a mesanesinden bir ameliyat yapılacaktı. Güçlükle yürüyerek ameliyat masasının önüne gelince ellerini açarak ve kıbleye teveccüh ederek, dokunaklı bir duada bulundu:
-Ya Rabbi! Milletimin ve memleketimin bütün mukadderatını hayırlara tahvil et! Eğer memleketim ve milletim için muzır olacaksam bu ameliyat masasından beni kaldırma!.. dedi. Etrafında bulunanlarla helalleştikten sonra ameliyat için cesaret ve metanetle yattı.Ameliyat başarıyla geçtikten sonra, kendisini tebrike gelenlerin; “Mâşaallah! Büsbütün iyileştiniz. Artık yüz seneden fazla muammer olursunuz!” gibi sözlere Sultan Reşad:
-Ne kadar yaşayacağımızı biz bilemeyiz. Ancak Cenâb-ı Hak bilir. Mukadder ne ise ömrümüz o kadar olur. Yalnız diyebiliriz ki:Bin yıl yaşasak yine cihan bu ,Gerdiş bu, zemin bu, asuman bu!..


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle her isteyen dükkân açamazdı. Her şehirdeki esnafın sayısı mahduttu. Çıraklıktan yetişip, kalfa ve usta olmadan dükkân açmak hayaldi. Osmanlı cemiyetinde esnafın mühim ve itibarlı bir mevkii vardı. Esnaf ve sanatkârlar, icabında cemiyete yön verebilen bir baskı grubuydu.

Roma ve Bizans’taki gibi kontrollü ekonominin hâkim olduğu Osmanlı Devleti’nde isteyen esnaf, istediği zaman ve yerde dükkân açıp sanat icra edemezdi. Çünki kontrollü ekonomide, işsizlik, pahalılık ve kıtlığa engel olmak ve böylece sosyal dengeyi temin etmek için, üretim gerek mal çeşidi ve gerekse mal miktarı bakımından tahdit edilmiştir. Üretilen malın kalitesi ve rekabet de kontrol altındadır. Bu kontrolleri temin için de esnaf sıkı bir şekilde teşkilâtlanmıştır. Böylece arzu edilen kontrolü esnaf kendisi temin eder; devlet de bunu denetler.

Şehirlerde dükkân yahud imalâthâne sayısı dondurulmuştu. Mesela İstanbul’da, 200 terlikçinin bulunduğu XVII. asır ortalarında ne yeni bir terlikçi dükkânı açılabilir; ne de dükkânlardan biri kapanabilirdi. Hatta dükkânlar hüviyet değiştiremezdi. Mesela Çemberlitaş’taki bir terlikçi dükkânı, Çarşıkapı’ya nakledilemezdi. Bunun için devletin izni aranırdı. Bu sınırlandırmaya ustalık veya gedik usulü denilmektedir.

GEDİK BULMAK LÂZIM

İlk zamanlar her esnaf kendilerine mahsus çarşılarda icra-yı faaliyet ederdi. Uzak mahallelerde oturanların bu çarşılara gelmelerindeki zorluk nazara alınarak, esnafın bu mahallelerde de dükkân açmasına imkân tanındı. Ancak herkesin istediği yerde dükkân açamaz ve kendi sanatlarından başka faaliyette bulunmazdı. Gedik, ticaret ve sanatkârlara devletçe tanınmış bir imtiyaz idi. Esnaftan biri sanatını terk ettiğinde, kendisinin mâlik olduğu ustalık hakkını, esnaf içinden yetişmiş bir kalfaya ücretle devredebilirdi. Aynı zamanda âlet ve edevâtını da satmış olurdu. Böylece ustalık hakkıyla beraber alınıp satılan veya devir-teslim edilen âlet ve edevâta da gedik denilmiştir.

Zamanla âlet ve edevâtı olmasa bile, ustalık hakkı devredildiği zaman yeni usta gedik sahibi sayılmıştır. Gedik sahibi ölünce, dükkânı başında bulunup çalışmak şartıyla evlâdına kalırdı. Evlâdı yoksa veya çocuk baba mesleğini terk etmiş ise, o gedik boşalmış sayılır; o işi yapmaya lâyık bir kalfaya devrolunurdu. Dükkânı devralan kalfa artık usta sayılır ve eski gediklinin vârislerine peştemallik denilen bir bedel öderdi. Bu muameleler esnaf defterine kaydolunurdu. Esnaf olabilmek için ilkmektebi bitirdikten sonra bir ustanın yanına çırak girilirdi. Usta, üç sene kadar o sanatın inceliklerini çırağa öğretirdi. Usta, o işi öğrendiğine kanaat getirirse, esnaf kıdemlileri huzurunda imtihan olunurdu. Dinî ve esnaf ahlâkını alâkadar eden sualler sorulur; sanatına dair bir eser yapması istenirdi. İmtihanı geçerse, çırağın beline bir merasimle peştemal (önlük) kuşandırırdı. Çırak, aynı dükkânda kalfa olarak çalışmaya devam ederdi. Boşalmış bir dükkân bulursa, devralır ve usta olarak kendi işini bu dükkânda icra ederdi. Bunun için de esnaf loncasında çırak çıkarma adı verilen bir merasim yapılırdı.

EDEBÂLİ DE ESNAF ŞEYHİYDİ

Her esnaf zümresinin gedik sahibi ustalarının kurduğu, tarîk-i fütüvvet denilen; sonradan da esnaf loncası adını alan bir teşkilâtı vardı. Gerektiği kadar kalabalık olmayan bir esnaf zümresi lonca kuramaz; benzeri işi yapan bir loncaya yamak olurdu. Meselâ, çizmeciler, mestçiler, terlikçiler ve eskiciler, pabuççu esnafının; tellâklar, hamamcı esnafının yamağı idi. Osmanlılar bu esnaf teşkilâtını Selçuklulardan devralmıştır. Bunlar, aynı zamanda tasavvufî birer müessese idi. Esnaf, tekke ve mescidlerde toplanırdı. O zamanlar esnaf, birbirine ahî diye hitab ederdi ki, Arapça “kardeşim” demektir. Ahi şeyhleri, Selçuklu devletinin çöküşünden sonra Ankara ve havalisinde bir hükümet bile kurmuşlardı. Osman Gâzi’nin kayınpederi Şeyh Edebâli de bir ahi şeyhi idi.

Gayrimüslimlerin de esnaf arasında çoğalması ve teşkilât kurmak istemeleri üzerine XVII. asrın ortalarında tarîk-i fütüvvetler, esnaf loncalarına dönüştürüldü. Loncalar, her esnaf zümresinin toplu olarak bulunduğu ve aynı zenaati işleyenlerin çalıştığı bir çarşı boyunda, bir han içinde açıldı. Başına da kethüdâ ile yiğitbaşı geçirildi. Bir müddet sonra aynı kethüdânın riyaseti altında Müslüman ve gayrimüslim loncaları olarak ikiye ayrıldı.

ESNAF TEŞKİLÂTI

Esnaf teşkilâtının başında, esnafın hayat boyu seçtiği şeyh bulunurdu. Sonradan buna lonca ustası dendi. Evliya Çelebi, İstanbul’da 105 esnaf şeyhi olduğunu söyler. Lonca ile hükümet arasında irtibatı kethüdâ (kâhya) temin ederdi. Esnaf, kendi arasından kethüdâyı seçer; kâdıya bildirir; kâdı tahkikat yapıp uygun görürse hükümetçe tayini yapılırdı. Hükümetçe esnafa yapılacak tenbihler, esnaftan istenecek yardımlar, narhlar, esnafa kethüdâlar tarafından bildirilirdi. Kethüdâ, ayrıca esnafın kanun ve nizamlara, narha riayet edip etmediğini de kontrol ederdi. Esnafın istek ve şikâyetlerini hükümete bildirirdi. Bu sebeple kethüdânın hem esnaf, hem de hükümet nezdinde itibarlı bir kimse olması lâzımdı. Yoksa mesela esnaf yolsuzluklarına göz yumarak menfaat temin etmesi işten bile değildi. Esnaf, yolsuzluğunu gördüğü kethüdâyı kâdıya şikâyet ederek vazifeden alınmasını isteyebileceği gibi; hükümet de yolsuzluğunu gördüğü kethüdâyı azledebilirdi. Tanzimat’tan sonra liberal ekonomiye geçildi. Loncalık usulü hafifledi. 1909 tarihinde esnaf loncaları kaldırıldı. Cumhuriyetten sonra yerlerini esnaf cemiyetleri ve ticaret odaları aldı.

PABUCU DAMA ATILMAK

Esnaf ahlâkına uymayan veya standart harici mal imal eden esnaf, kendi şeyh ve ihtiyarlarından mürekkep mecliste muhakeme olunup cezalandırılırdı. Esnaf, ayrıca kâdı ve ihtisap ağası tarafından da teftiş edilir; mahkemelik bir iş varsa, icabına bakılırdı. Kethüdâ bey, gerekli gördüğünde esnaftan birini bir müddet için faaliyetten men edebilirdi. Standarda uygun olmadığı için, yaptığı pabuçlar ceza olarak dükkânının damına atılan pabuççu, pabucu dama atılmak tabirinin de doğmasına sebebiyet vermiştir.

HER SABAH BESMELEYLE AÇILIR DÜKKÂNIMIZ

Her çeşit esnafın uyması gereken dinî ve ahlâkî prensipler, fütüvvetnâme adındaki kitaplarda yazılı idi. Esnaf, ustalık alırken, bunlardan imtihan olunurdu. Bu kitaplarda, her sanatı, mesleği ilk defa kimin icra ettiği yazılır; bu zât, o esnafın pîri addedilirdi. İdris Nebi, terzilerin; Selman-ı Fârisî, berberlerin pîri idi. Bir tek dellâlların pîri yok, derlerdi. Berber dükkânlarının duvarında ekseriya şu beyit asılı olurdu: Her sabah besmeleyle açılır dükkânımız, Selmânı Fârisîdir, pîrimiz, üstâdımız.

ORDU ESNAFI

Bir de ordu esnafı vardı. Bunlar sefer müddetince ordunun ihtiyaçlarını temin ile mükellef idi. Ordu sefere çıkmadan, her esnaf zümresinden talipler, kethüdâlarına müracaat eder; kendi loncası seferli denilen ordu esnafını tesbit ederdi. Ordu esnafına, kâdı huzurunda, sefere zorla götürülmediğine ve seferde lâzım gelen hizmeti taahhüd ettiğini gösteren bir vesika imzalatılırdı. Seferli esnaf, sefer esnasında ordu mensubu sıfatıyla faaliyetini icra ederdi. Hizmetleri karşılığında askerden ücret alır; harb ganimetlerinden de istifade ederdi. Halktan zeki ve kabiliyetli çocukların askere alınmasına yarayan Devşirme Kanunu kalktıktan sonra, yeniçeri ocağı esnaf ile dolmuştur.

YARDIM SANDIĞINDAN İŞ GÖREMEYENE MAAŞ

Esnaf teşekküllerinin birer yardım sandığı vardı. Kethüdânın nezareti altında idi. Mesela dükkânı yanan, hastalanan ve çalışamayacak durumda olan esnafa buradan para verilirdi. Sandığın gelirleri şunlardı: Çırağın kalfalığa, kalfanın da ustalığa yükseltildiği peştemal kuşanma merasiminde ustaların verdiği paralar; çırak, kalfa ve ustaların, keselerinin gücüne göre, haftalık veya aylık aidatları; sandıkta biriken paranın murâbaha yolu ile getirdiği gelir; zengin esnafın, sandığa yaptığı vasiyetler; sandık demirbaşlarının (meselâ bakır kap kacak takımlarının) kiraya verilmesi suretinde gelen gelir. Esnaf, senenin belli günlerinde kıra çıkarak, etli pilav yer, oyunlar oynar, eğlenirdi. Çok renkli geçen bu esnaf gezintilerine, halktan da katılanlar olurdu.



“Görmedin mi Alişimi Tuna Boyunda” kitabımız roman yarışmasında dereceye girdikten sonra “Aliş geliyor Aliş!” diye naralanmış, Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından basıldığında da “Aliş geldi Aliş” diye sevinç çığlıkları atmıştık.
Aradan altı ay geçti, okuyuculardan “Halil Bey, Aliş nerede? Gezmediğimiz ne Tuna ne de Fırat boyu kaldı ama Aliş’i bulamadık, Aliş nerede? Yoksa sen de mi bizi dolduruşa mı getirdin?” şeklinde mesajlar gelmeğe başladı.
Herhalde dikkatten kaçmış. Biz, 1 Şubat 2008 tarihli yazımızda, “Evet, Alişimiz, beyaz atlımız geldi, kır atının üzerinde, ‘Bırakın medyatik kahramanların peşinde koşmayı, derdinizin dermanı kendinizde, kendinize gelin, Aliş sizsiniz, Aliş’i başka yerde aramayın, Aliş sizin içinizde’ diyerek geldi” demiştik.
Yani Aliş’i başka yerde aramak yok. Aliş bizim içimizde.
Atalar, “Kendine gel”, “Derman aradım derdime/Derdim bana derman imiş/Burhan aradım kendime/ Kendim bana burhan imiş”, “Ne ararsan kendinde” demiş.
***
İçimizde iki ses var, hangisi Aliş?
“Benim ben, her şey benden sorulur, makam, mal, para, her şey benim için, ben en iyiyim, en güçlüyüm, en ustayım, en zekiyim, en bilgiliyim, ben en iyi bilirim” diyen değil...
Aliş;
“...... değil miyim?” sualine “belâ-evet” diyen,
Üzerindeki mal, mevki, makam, bilgi gibi nimetler çoğaldıkça buğday başağı gibi boyun büken,
Bir efsunlu güzelin cazibesine kapılıp “evet” sözünü unutan,
Erlikten erenliğe yol arayan,
Gülde sonsuz güzellikleri görendir.
***
Aliş’i aramak; hakiki spor,
Aliş’i bulan da en yaman sporcudur.
Haydi, var mısınız, Aliş’i aramağa, gerçek sporculuğa soyunmaya...
“Arayan bulur” denmiş...
Sözü sözlerin en üstünü olan “Hakkı, hakikati arayanı kavuşturacağım” buyurmuş.
Biz neyi arıyoruz, neyin peşindeyiz?
İş, arayabilmekte...
Kavuşmak kesin, ama neye?
İçindeki Alişi bulan, Tuna Boyundaki Alişi de bulacaktır, kimsenin şüphesi olmasın.


Kul hakkına özen gösteren Sultan Süleyman, bu konuya duyduğu titizlik nedeniyle "Kanuni" lakabını almıştır. Budin Seferinden dönen ordu, yolların darlığı sebebiyle tarlalardan geçmek zorunda kalmıştı. Bu sırada bir köylü, elindekini padişahın atının geçtiği yere fırlatınca at ürkmüş, köylü de yakalanarak padişahın huzuruna getirilmişti.

Osman Gazi Taht

Sultan Süleyman köylüye:
-Derdin nedir de böyle yaptın? diye sorunca,
Köylü:
-Biz fakir köylüleriz. Askerlerinizden bazıları, bizim yeni ektiğimiz tarlalardan geçtiler. Ya bu zararı ödersiniz, ya da sizi şikayet ederim, demiş.
Bunun üzerine Kanuni köylüye:
-Peki bizi kime şikayet edeceksiniz? diye sormuş.
Köylü:
-Siz Kanuni değil misiniz? Sizi kanuna şikayet ederiz, deyince Sultan Süleyman çok memnun olmuş ve hemen köylülerin zararlarını hesaplattırıp zararı ödemiş.



Bir Kırkpınar daha geride kaldı. Kırpınar’lara damgasını vuranlar vardır. Kimisine ağalar, kimisine bakanlar, kimisine de pehlivanlar damgasını vurdu. 647. Kırkpınar’a ise damgasını vuran ‘kura’ oldu.
Çocukluğumuzda panayırlar vardı. Yılda bir yıl yapılır, hem alış veriş, hem eğlence hem de güreşler için bir fırsat olurdu. Ve tabii ki bu panayırların üç kağıtçıları eksik olmazdı. Ters kapatılmış iki fincan, birinin altında kara bir düğme bulunurdu. Üç kağıtçı, cam bir zemin üzerinde iki fincanı hızla hareket ettirir, sonra durdurup, “Bul karayı al parayı” derdi. Tahmin ettiğin fincanın önüne parayı koyar, düğmeyi bulmuşsan koyduğun paranın beş veya on katını alırdın. Bulamazsan paran üç kağıtçıya giderdi. Ama ne işse kimse bir türlü karayı bulamazdı.
Günümüz Kırkpınar’ındaki işler “Bul karayı al parayı” dümenine benzedi. Herkes, karayı bulup parayı alma, Kırkpınar’dan geçinme, bire beş kazanma derdinde. Bu yetmezmiş gibi bir de kura sistemi geldi ve Kırkpınar’da işler tam panayır gösterisine döndü.
Güreşlere Kırkpınar geleneğinde olmayan zaman sınırlaması geldi. Ses çıkarmadık, çünkü güreşler planlanan zaman içinde bitmeliydi. Puanlama süresi getirildi. Arkasından altın puan denildi. Altın puan, güreşleri itiş kakışa çevirince güreşseverlerin itirazıyla kaldırıldı yerine “kura sistemi” getirildi. Kısacası kaş yapayım derken göz çıkarıldı. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olduk.
Pehlivanları güreşe zorlamak, güreşlerin uzamasına mani olmak için “kura sistemine” geçildi. Güreşler uzamıyor ama ne yazık ki güreş de olmuyor. Tam tersi iddialı olmayan pehlivanlar güreşe girmeyerek işi kuraya götürüyorlar ve şanslarını yüzde elliye çıkarıyorlar. Kura sistemi, Kırkpınar’ın özüne de, sözüne de aykırı. Kırkpınar, çalışanların kazandığı yer olmalıdır, şansı olanların değil.
Çare, kule hakemlerinde. Kule hakemleri, puanlama güreşi sırasında her iki güreşçinin durumuna bakacaklar, çok çalışanı galip ilan edecekler.
Bizden söylemesi.
Gelelim, bu seneki Kırkıpnar’da dikkatimizi çeken diğer hususlara.
Cazgırların kulağı çekilmeli. Ona buna yağ çekmekten, özellikle de siyasileri allı-ballı tanıtmaktan vazgeçmeliler. Bu sene Meclis Başkanını tanıtırken yuh sesleri çıkar gibi oldu, tanıtım biraz daha devam etseydi, tam bir rezalet patlak verecekti.
Pehlivanların peşrevi eksik yapmamaları sağlanmalı. Peşrev, başlı başına bir destandır, Türk oğlunun dünya görüşünü, Türkistan’dan Avrupa’ya akışını, hakimiyet simgelerimizi canlandırır, anlayana, ciltlerle anlatılamayanı anlatır. Göze, gönle ve akla hitap eder. Ne yazık ki günümüzde pehlivanlar, İstiklal Caddesinde piyasa yapar gibi peşrev çıkarıyorlar.
Kırkpınar ve yağlı güreşle ilgili teknik, kültürel her türlü değişik, akademisyenlerin, tarihçilerin denetiminde yapılmalı, mutlaka danışma kurulu teşekkül etmeli. Tıpkı Anıtlar Yüksek Kurulu gibi, bu kurulun oluru alınmadan yağlı güreşin tek çivisine dokunulmamalı.
Gecikmeden, Kırkpınar Enstitüsü ve Müzesi kurulmalı, arşivlemeye gidilmelidir.
Bu sene Kırkpınar’da güzel şeyler de oldu. Kırkpınar Sempozyumu’nun dördüncüsü gerçekleştirildi.
Ne yapalım bizim elimizden de “meli... malı...” demekten başka bir şey gelmiyor.
Yine de Kırkpınar’la ilgili “meli... malı...” diye nutuklardan vazgeçilmeli, icraata başlanmalı diyerek “meli... malı...” demekten kendimizi alamıyoruz.
Ne yapalım karayı bulanın parayı aldığı bu devirde bize “meli... malı...” diye ahkam kesmek kalıyor


Necip Fazıl Kısakürek, 1969 yılında yazdığı bir yazıda Arsadaki odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz!” demiş ve şöyle sürdürmüştü sözlerini: Odunların üstüne, yıllar ve asırlardır yağmadık yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş; üstelik Garp dünyasının bütün kanalizasyonları bu odunların üzerine akmıştır. İşte arsadaki böyle bir odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Biz ki, onun gizli bir köşesinde tek ve son kıvılcım noktasıyız, onu nasıl yakar, tutuşturur, alevlerle sarabiliriz?

Söylenmesinin üzerinden yaklaşık 40 yıl geçmesine rağmen hararetinden hiç bir şey yitirmeyen bu ateşte pişmiş kelimelerin ışığında tarihe bakacak olursak, o odunların ait olduğu ormanı ve o ormanın hangi baltalarca kesilip odun halinde bir arsa köşesine atıldığını daha iyi anlarız.

Bugün ne mutlu bizlere ki, kıtalara gölge salan ‘Osmanlı ormanı’nın kesilip metruk bir arsaya atılmış son odun yığını içinde hangi bereketli duanın eseri olarak kaldığını bilemediğimiz o son kıvılcımın nasıl bir yangına dönüştüğüne şahit oluyor ve gelecek adına umutlanıyoruz. Lakin o yitirdiğimiz ‘orman’ nasıl bir şeydi, neye benziyordu? Ormanın ruhu üç kıtaya hangi sırlı yollardan dallarını uzatmış, gölgesinde 72 milleti bir insanlık bahçesi içinde hangi iksirle yaşatabilmişti? Osmanlı sevinci bir daha yaşanabilir, bir başka deyişle Osmanlı geri gelebilir miydi?

İşte Mustafa Armağan son kitabı Geri Gel Ey Osmanlı!’da bize yalnız tarih anlatmakla kalmıyor; bir yandan tarihi bugüne doğru çekerken, bugünü de tarihe aşina kılmaya çabalıyor. ‘Osmanlı’ya dönüş’, ona göre Osmanlı’nın tekrar var edilmesi gibi zamanın dışına çıkmayı teklif eden bir çağrı değil; Osmanlı’nın miras bıraktığı ruhla onun yarıda bıraktığı ve ondan sonra üzerimize borç kalan misyonu bugünkü şartlarda devam ettirmeyi kastediyor.

Geri gel ey Osmanlı! Asırların yirmi birincisi senin sesini, duruşunu ve yürüyüşünü bekliyor. Zulüm tarlasına dönen dünyada kurtlara kurtluklarını hatırlatacak ve mazlumların elini tutacak ışık senin yüksek alnında parlıyor çünkü.


Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne'den ayrılırken kendisinden nasihat isteyen Sultan Murâd Hana şöyle dedi:"Tebean içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikrâmda bulun. İlim sâhiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusûr etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peydâ etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bâzı beseleler görüşülürse, yâhut onlar bu meselelerde senin bildiğin hilafını iddiâ ederlerse, onlara hemen muhâlefet etme. Sana bir şey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana bu görüş kimindir? diye sorarlarsa, fakîhlerin bir kısmınındır, de. Onlar, verdiği cevâbı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler. Seni ziyârete gelenlere ilimden bir şey öğret, böylece faydalansınlar. Herkes, öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, ahbablık kur. Zîrâ dostluk, ilme devâmı sağlar. Bâzan da onlara yemek ikrâm et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve îtibârlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muâmele et, müsâmaha göster. Hiçbir kimseye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran."
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter