Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hıristiyan dünyası 24-25 Aralık gecesini Hazreti İsa’nın doğum günü olarak kutlar. Halbuki Hazreti İsa’nın yaşadığı yıl bile belli değildir. M. Ö. 300 ile M.S.1 yılları arasında yaşadığı sanılıyor. Tarihçilerin bazısına göre Eflatun zamanında yaşamış. O da M. Ö. IV. asırdadır. Hıristiyanlığın ilk devirlerinde bazı müneccimler 25 Mart tarihini bulmuştur. O halde doğum günü nereden çıkıyor?

NOEL Mİ? YILBAŞI MI?

İlk Hıristiyanlar zamanında kilise Hazreti İsa’nın doğum gününün kutlanmasına karşıydı. Eski Roma’da, kışın ışık tanrısı Mitra’nın kendilerini terk etmesine üzülür; günlerin uzamaya başladığı 25 Aralık’ta ise güneşin esaretten kurtulması şerefine büyük ve ahlâksızca eğlenceler yapardı. Hatta 25 Aralık’ta San Pietro kilisesine girmeden evvel Hıristiyanların alışkanlıkla güneşi selâmlamasını V. asırda yaşamış Aziz Leo bir vaazında kınamıştı.

Roma imparatoru Konstantin zamanında 25 Aralık Hazreti İsa’nın doğumu olarak kutlanıyordu. 354 senesinde Roma piskoposu Liberius’un kararıyla bu kutlama resmiyet kazandı. Böylece eski bir pagan âdeti daha, “İsa bizim güneşimizdir” sloganıyla Hıristiyanlaştırılmış oluyordu. (Nitekim St. Paulus, tabiata veya puta tapınan paganların birçok âdetini Hıristiyanlığa sokmuştu. Meselâ Romalıların 12 tanrısının yerine havarileri koymuş, heykelleri havarilere benzettirmişti.)

Bu geceye Christmas/Noel adı verilmesi ise 597 yılındadır. Christ, Hazreti İsa’nın ismidir. Yunanca kurtarıcı manasında Hıristos’tan gelir. Mass ise ekmek ve şarapla yapılan meşhur Hıristiyan âyinidir. Noel ise, Latince Hazreti İsa’nın beden alışı için kullanılan nativitatis/natalis kelimesinden çıkmıştır. 525 senesinde Papa Dionysus, Hazret-i İsa’nın o zamana kadar belli olmayan doğum yılını (mîlâd) 754. Roma yılı olarak tesbit etti. Bu ise M. S. 1 senesine tekabül eder. Sıfır yılı, saygısızlık olmasın diye (veya o zaman Avrupa’da sıfır bilinmediği için) atlanmıştır.

Noel tatil değildi ama 25 Aralık’ta başlayan Noel kutlamaları, 1 Ocak’a kadar sürerdi. 1 Ocak, Hazreti İsa’nın sünnet edildiği gün kabul edilmiştir. Hazreti Musa şeriatında çocukların yedi günlükken sünnet olduğu malumdur. Avrupa’da Noel kutlamaları sık sık yasaklanırdı. Noel festivalleri, Protestan göçüyle dünyaya yayıldı. İlk defa 1836’da Alabama’da Noel tatil ilan edildi. Şark Hıristiyanları, 6 Ocak’ta Epifani adıyla Hazreti İsa’nın doğumu, sünnet ve vaftiz olması, mabede takdim edilmesi ve beşikte konuşmasını kutlardı. Ermeni, Süryani ve Melkitler hâlâ Noel’i bu günde kutlar. 1 Ocak Aziz Basil yortusudur.

Yılbaşı bambaşka bir gündür. Güneş takvimi kullanan Roma’da yılbaşı, gün uzunluğunun geceleri geçtiği 25 Mart idi. Roma’da bu takvimi düzenleyen Julius Caesar yılbaşını 1 Ocak’a aldı. Bütün cemiyetlerde yeni yılın başlangıcı kutlanır. Güneşin koç burcuna girdiği 21 Mart (Nevruz) İran takviminin yılbaşıdır ve Zerdüşt bayramıdır. Noel, Nevruz dinî günler olduğu için Müslümanlık bu günlere değer verilmesini, hediyeleşilmesini kendi mensuplarına yasaklar. Müslümanlıkta güneş takviminin yılbaşısının kutlanmasına, âdet olduğu için cevaz verilmiş ise de, Müslümanların kendi yılbaşlarını kutlamalarının daha kişilikli bir hareket olarak görülmesi sebebiyle, yılbaşı kutlamaları her zaman muhafazakâr çevrenin reaksiyonuna sebep olmaktadır.

Osmanlılarda Müslümanlar Muharrem ayının başında yılbaşı kutlaması yapar, birbirleriyle tebrikleşip hediye verirdi. Yahudileri de kendi yılbaşlarını kutlardı. Hıristiyanları ise sadece farklı günlerde Noel’i tes’id ederdi. Osmanlı ülkesindeki Avrupalılar yılbaşını mütevazı partilerle kutlardı. İngiliz sefiri 1829 senesindeki yılbaşı kutlamasına Osmanlı devlet adamlarını da çağırınca, iş diplomatik bir seremoniye dönüştü. Beyoğlu, yılbaşının kutlandığı yegâne mekândı. Yeni devirde 1926’dan itibaren Türkiye’de yılbaşı kutlamaları başladı. Tayyare Piyangosu yılbaşı çekilişi tanzim etti. 1929’da devletin üst kademesi için ilk yılbaşı balosu verildi. Alışverişe vesile olduğu ve tüketimi körüklediği için bu gibi günler zamanımızda hararetle teşvik edilmektedir.

1 NİSAN ŞAKASI

Yılbaşı her ne kadar Julyen takviminde 1 Ocak idiyse de, Avrupa’da uzun zamanlar 25 Mart veya Bâbil geleneğinin de tesiriyle 1 Nisan’da kutlanırdı. 25 Mart’ta başlayan bahar eğlenceleri 1 Nisan’a kadar sürerdi. Gregoryen takviminin kabul edilmesi üzerine, 1564 yılında Fransa kralı IX. Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanın şartlarında çoklarının bundan haberi olmadı. Haberi olmayanlarla olup da bu kararı protesto edenler, eski âdeti sürdürdüler. 1 Nisan'da eğlenceler tertiplediler. Diğerleri bunlara “Nisan Aptalları” adını verip, şakalar yaptılar. Gerçek olmayan haberler ve şaşırtıcı hediyeler verdiler. Yapılmayan partilere davet ettiler. Bu tarihte güneş balık burcunu terk ettiği için, kendisine 1 Nisan şakası yapılanlara “Nisan Balığı” da denildi. Zamanla bütün Avrupa’da 1 Ocak yılbaşı kabul edildi, ama Fransızlar 1 Nisan’ı da bu şekilde anmaya devam ettiler. Bu âdet İngiltere’ye iki asır sonra geçti. İskoçya’da 1 Nisan şakası yapılan kişiye guguk kuşu denir. Çünki guguk kuşu bu günlerde ortaya çıkar. Hindistan’da da 1 Nisan’da bahar eğlenceleri düzenlenir.

YILBAŞI ÇAMI

İngiliz keşiş Aziz Boniface, meşe ağacının kutsiyetine inanan Alman Druidleri, bunun doğru olmadığına inandırmak için büyük bir meşe ağacını kesmişti. Ağaç, küçük bir çam fidanı müstesna, etrafında ne varsa ezdi. Bu, hârikulâde bir hâdise olarak görüldü. Aziz Boniface, bu çamın, Hazreti İsa’nın çocukluğunu sembolize ettiğini söyledi. Malum, Hazreti Mesih ölmeyip göğe yükselmiştir. Alman Hıristiyanları Noel’de çam fidanı bulundurur; renkli kâğıttan güller, elma, şeker, bisküvi ve yaldızla süslerdi. Çam ağacında ilk mumu Luther yakmıştır. Bu, Yahudilerden gelme bir âdettir. İlk kez 1837’de Fransa’da Orleans düşesi Helene, Tuileries Sarayı’nda yılbaşında çam ağacı kurdu. Sonra dünyaya yayıldı. Çam ağacına itibar, hemen bütün eski cemiyetlerde vardır. Yaz-kış yapraklarını dökmediği için, “ölümsüzlüğü” sembolize eder. Yoksa Hazreti İsa’nın yaşadığı yerde çam ağacı ne gezer!

TEBRİK KARTI

Yılbaşında herkes elle bir tebrik kartı hazırlaşıp yakınlarına verir, uzaktakilere ise postalardı. 1843’te Londra’da Sir Henry Cole, dostlarına göndermek için zamanın meşhur ressamı J. Calcott Horsley’in çizimiyle ilk tebrik kartını bin adet bastırdı. Sonra dünyaya yayıldı. Posta daireleri muayyen bir zaman aralığında gönderilen tebrik kartlarını açık olmak kaydıyla mektuptan daha ucuza kabul ederdi. Teknolojinin ilerlemesiyle artık ne mektup, ne de tebrik kartı kaldı.

Noel Baba olarak bilinen Aya Nikola’nın ismini taşıyan Derme’deki Aya Nikola Kilisesi...

NOEL BABA

Hıristiyanların Noel Baba dedikleri Aya Nikola, Antalya’nın Patara kasabasında yaşamış bir azizdir. Aya, Rumca aziz demektir. Avrupa’da Saint denir. Kudüs’e giderken çıkan bir fırtınayı dindirdiği için denizcilerin koruyucusu sayılır. Derme’de fakirlere, bilhassa çeyizi olmadığı için evlenemeyen kızlara yardım ettiği anlatılır. Kendisini gizlemek ve fakirleri rencide etmemek için gece fakirlerin evine girip para bırakırmış. Pataralı bir zengin fakir düşmüş; kızlarına çeyiz yapamayacak hâle gelmiş. Aya Nikola, gece evin penceresinden bir kese para bırakmış. Sabah büyük kız keseyi bulup sevinmiş. Diğer iki kızın çeyiz paralarını da pencereleri kapalı olduğu için bacadan atmış. Kese, kuruması için ocağa asılı çorabın içine girmiş. İkonalarda Aya Nikola bu sebeple elinde üç altın top tutarak resmedilir. Noel Baba’nın hediye atması için ocağa çorap asılması geleneği buradan kalmadır. Aya Nikola, Myra (Demre) kasabasına piskopos tayin edildi. Hazreti İsa’nın dinini yaydığı için çok işkencelere maruz kaldı, hapse atıldı. Burada 342 senesinde vefat etti. Haçlı Seferleri sırasında 1087 senesinde İtalya’nın Bari şehrinden tüccarlar azizin kemiklerini alıp memleketlerine götürdü; burada yapılan bazilikanın içinde gömdüler. Kemiklerin bir parçası bugün Antalya müzesindedir. Hazreti Muhammed’in gelişinden önce yaşadığı için, Müslümanlar kendisini salih bir mümin kabul eder.

ÇOCUKLAR HEDİYE BEKLERDİ!

Aya Nikola, Rusya, Yunanistan ve Sicilya’nın koruyucu azizidir. Orta Çağ’da ünü Avrupa’ya yayıldı. En çok Hollandalılar sahip çıktı. Hollandalı çocuklar tahta ayakkabılarını ocağın yanına koyup hediye beklerdi. Amerika’ya muhacir götüren ilk Hollanda gemisinin pruvasını azizin büstü süslüyordu. Amerika’daki ilk kiliseye adı verildi. Hollandalılar Sint Nikolas derdi. Bu, Sinterklass, sonra da Santa Claus’a dönüştü. Böylece Amerika’ya giden Aya Nikola, sonra Avrupa’ya döndü. William Gilley bir çocuk şiirinde Aya Nikola’yı Noel Baba adıyla, sekiz Ren geyiğinin çektiği uçan kızağıyla tasvir etmişti. Vikingler, tanrıları Odin’in her aralıkta sekiz bacaklı atı Sleipnir ile dünyaya gelip fakirlere yardım ettiğine inanırdı. Noel Baba’nın 8 Ren geyikli kızağıyla benzerlik enteresandır. Roma ve Alman mitolojisinde de benzeri efsaneler vardır. Hervey’in 1837’de Amerika’da en çok satan The Book of Christmas adlı kitabı Noel Baba’yı dünyaya tanıttı. 1863-1866 arasında Harper Weekly mecmuasına Noel resimleri çizen Thomas Nast, Noel Baba’yı kırmızı elbisesi, beyaz sakalı ve Ren geyiklerinin çektiği kızağıyla tasvir etti. Bunu kendisinden İç Savaş’ta Noel esnasında askerleri cesaretlendirmek için başkan Abraham Lincoln istemişti. 1924 senesinde Coca Cola için reklam afişi yapan İsveçli Haddon Sundlom, bu karikatürü kullandı. Karışımında kokain olduğu için reklamında çocuk kullanılması yasak olan içeceğin böylece çocuklara da hitap etmesi sağlandı. 1939’da Chicago’da bir mağazanın reklam broşüründe de bu kılığıyla Noel Baba yer alıyordu. Broşür o sene 2.5 milyon dağıtıldı. İşte kırmızı elbiseli, beyaz sakallı, geyiklerin çektiği kızaklı Noel Baba’nın doğuşunun hikâyesi böyledir. Türklerin Aya Nikola’dan haberi olmayıp, ama Noel Baba figürüne Hıristiyanlardan fazla itibar etmesi şaşılacak şeydir! Yoksa Aya Nikola ile Noel arasında bir irtibat yoktur. Zaten Antalya’da Ren geyiği, kızak ve kürk ne gezer!

HİNDİ

Hindinin Noel ve yılbaşı ile hiç alâkası yoktur. Amerika’ya ilk gelen İngiliz muhacirler açlıkla karşılaşmış; Kızılderililerin yardımıyla çabuk yetişen mısır sayesinde felâketten kurtulmuştu. Mısır hasadı yaptıklarında Kızılderilileri de davet edip hindi ziyafeti verdiler. Kasım sonundaki bu günü Amerikalılar Şükran Günü adıyla hâlâ kutlarlar. Hindinin vatanı Amerika’dır. İlk gelenler bunu Hind Tavuğu sanmış; Hind tavuğu o zamanlar Türklerin hâkimiyetindeki Batı Afrika’dan Portekizli gemiciler tarafından getirildiği için hindiye turkey demişti. (Yahudiler, yılbaşından hemen sonra kutladıkları Yom Kipur bayramında bir kümes hayvanını başlarında döndürüp kurban eder, günahın bu hayvana geçtiğine inanırlar. Belki de bir irtibat vardır.)

YAHUDİ YILBAŞISI

Yahudi yılbaşısı (Roş ha-Şana) eylül sonundadır. Yahudiler ay ve güneş takviminin bir karışımını kullandığı için her sene günü değişir. Bir gün önce yıkanıp, tıraş olunup bayramlıklar giyilir. Yılbaşı günü ve öncesi oruç tutulur. O gün havrada ağırbaşlı bir âyin tertiplenir. Akşam havradan eve dönüşte beraberce yemek yenir. Yılbaşı âyinleri, Yom Kipur denilen mukaddes kefaret gününe kadar bir hafta sürer. Yahudilerin, 25 Aralığa denk gelen bir bayramları vardır. Hanuka denilen bu bayramda her yer kandillerle süslenir. Hediyeler verilip, oyunlar oynanır. Patates gözlemesi yenir. Başkaları Yahudiler de yılbaşını kutluyor zanneder.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm dünyasında öteden beri kullanılan Hicrî takvim, Ay’ın hareketlerine göre tanzim olunmuştur. Güneş takviminden daha doğru ve hassastır. Artık gün ve yıl gibi bir mesele doğurmaz. Güneş ve ay tutulması günleri ile mehtaplı geceler kolayca tesbit olunduğu için, tarihî hâdiselerin tayini kolaylaşır. Bu sebeple seyyah ve denizciler için çok elverişlidir...

Müslümanlar, öteden beri Arabistan’da kullanılan Kamerî Takvimi (ay takvimi) kullanmıştır. Bu takvimde, Ay’ın Dünya etrafındaki bir dönüşü ile bir ay sâbit olur. Bu da 29.53 gündür. Dolayısıyla bu takvimde aylar 29 veya 30 gün çeker. Yeni hilâlin görünmesiyle yeni ay başlar. Görünmezse önceki ay 30 güne tamamlanır. Hakikatte ayın doğması ile görünmesi arasında bir gün oynadığından, hesapla bulunan ile tatbikattaki tarih değişebilir.

Güneş saati

HAZRETİ ÖMER’İN HİZMETİ

Ay takvimi, güneş takviminden daha doğru ve hassastır. Artık gün ve yıl gibi bir mesele doğurmaz. Güneş ve ay tutulması günleri ile mehtaplı geceler kolayca tesbit olunduğu için, tarihî hâdiselerin tayini kolaylaşır. Bu sebeple seyyah ve denizciler için çok elverişlidir. Ayrıca Ramazan ve Bayram günleri de, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olduğundan, hep aynı mevsime rast gelmez. Bu takvimde aylar, Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülâhir, Cemâzilevvel, Cemâzilâhir, Receb, Şa’ban, Ramazan, Şevval, Zilka’de, Zilhicce aylarıdır. 33 senede bir kamerî takvim ile şemsî takvim (güneş takvimi) aynı günde buluşur. Onun için yaşlı birisi için üç otuzunda denir. Yani iki takvimin buluştuğunu üç defa görmüş demektir.

Müslümanlar arasında sene tarihleri, halîfe Hazret-i Ömer’in emri ile hicretin 17. senesinde başladı. Basra vâlisi Ebû Musa el-Eş’arî’den gelen bir yazının tarihinden şüphe edilmesi, bu hayırlı işe vesile oldu. Tarih başlangıcının, Medine İslâm devletinin kurulduğu hicret senesinin Muharrem ayının birinci günü olması, Sahâbilerin söz birliği ile kabul edildi. Bu da, mîlâdî 622 yılının 16 Temmuz günü idi. İslâm dininde oruç, namaz, zekât, hac gibi ibâdetler ve ıddet gibi hukukî bütün muameleler, bu hicrî kamerî takvime göre tesbit edilir.

İKİ TAKVİM

Osmanlılarda iki takvim Osmanlılar da Hicrî Kamerî Takvim’i (ay takvimi) kullandılar. Ancak mevsimlere göre tayin olunmadığı için, gelirleri ve askerî düzeni toprak hâsılâtına sıkı sıkıya bağlı bulunan Osmanlı Devleti’nde bazı sıkıntılara sebebiyet verirdi. Çünkü toprak mahsûlleri güneş takvimine göre elde edilmekteydi. Kamerî takvim ile arada 11 günlük bir fark olduğu için devlet hazinesi zarara uğruyordu. Bunun üzerine 1089/1678 senesinden itibaren sadece bu hususlarda Malî Sene adıyla halkın Romalılardan alındığı için Rûmî Takvim dediği Julyen Takvimi kabul edildi. Ancak yıllar yine hicret esasına göre hesab olundu. Hicrî takvim de kullanılmaya devam etti. 1120 senesinden itibaren 33 senede bir yıl siviş yılı sayılarak atlandı. 1120 Rumî senesini 1122 Rumî senesi takib etti. Böylece her iki takvimde de yıllar aynı oldu.

1287/1870 yılında bu yapılmadı. Böylece iki takvim arasında yıl farkı doğdu ve bu fark giderek arttı. Şimdi hicrî 1431 yılına karşılık Rumî 1425 yılındayız. Milâdî seneden 584 çıkarılırsa Rumî seneyi; Rumî seneye 584 eklenirse Milâdî seneyi verir. Ancak Rumî yılbaşı 1 Mart’tır. Meselâ Rumî 1327 senesi Milâdî 13 Mart 1911 günü başlar; 12 Mart 1912 günü biter. Hicrî senelerin milâdî karşılıklarını bulmak biraz karmaşık hesapları gerektirir ve bu hususta hazırlanmış cetvellere mürâcaat etmek iyi olur. Osmanlılarda takvimle alâkalı işleri tesbit etmek üzere müneccimbaşı ve maiyeti vazife yapardı. Ayrıca büyük câmilerde muvakkithâne ve burada çalışan muvakkitler bulunur; ibâdet vakitlerini tayin ve ilan ederdi. Gün, 12 saatlik iki eşit kısma ayrılır; akşam güneşin batması ile saat her zaman 12 olup, gerekirse ileri veya geri alınırdı. Ayrıca Osmanlı ülkesindeki Yahudî ve Ermenîlerin kendi aralarında kullandıkları hususî takvimleri vardı.

Osmanlılarda bir rasathane minyatürü

MİLÂDÎ TAKVİM BİZE NASIL GELDİ?

XVI. asır sonlarında Rusya ve Balkanlar dışında Avrupa, Julyen Takvimi’ni ıslah eden Gregoryen Takvimi’ni kullanmaya başlamıştı. Osmanlı Devleti hâlâ Julyen Takvimi’ni kullanıyordu. İki yıl arasındaki fark 13 günü bulmuştu. I. Cihan Harbi’nde müttefiklerimize uyalım diye bu fark kaldırıldı. 16 Şubat 1332 (29 Şubat 1917) Rûmî gününü takib eden gün 1 Mart 1333 olarak tesbit olundu. Rusya ve Balkan ülkeleri bir müddet daha Julyen Takvimi’ne devam ettiler. 1926 yılında resmî işlerde Hicrî Takvim bütünüyle kaldırıldı. Mâlî (Rumî) Takvim ise, yılı Avrupa ile aynı hâle getirilerek varlığını devam ettirdi. 1341 Rûmî senesinin 10. ayı olan Aralık ayının 31. gününü, 1 Ocak 1926 gününün takip etmesi kararlaştırıldı. Böylece yılbaşı da mâlî işler hâriç olmak üzere, 1 Marttan 1 Ocaka alındı. Ay isimleri aynen muhafaza edildi. 1944 yılında Teşrinievvel (İlkteşrin), Teşrinisâni (İkinciteşrin), Kânunuevvel (İlkkânun) ve Kânunusâni (İkincikânun) isimleri, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirildi.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Rus tahtının vârisi Grandüşes Mariya Vladimirovna sessiz sedasız Türkiye’ye geldi. İstanbul’u gezdi. Grandüşes, Romanov hanedanının son temsilcilerindendir. Romanov hanedanı prenslerine grandük, prenseslerine grandüşes denir.

Ayasofya Câmii'ni gezen Grandüşes Mariya Vladimirovna, parmağını ‘dilek taşı’na sokmayı ihmal etmedi.

ŞAHANE ZÜĞÜRTLER

1917 ihtilalinde Çar II. Nikolay tahttan indirilmiş, ertesi sene de ailesiyle beraber kurşuna dizilmişti. Bolşevikler, Romanov hanedanından ele geçirdiklerini de aynı feci akıbete uğrattılar. Aile mensupları ancak yurt dışına kaçarak canlarını kurtarabildi. Çar’ın İngiltere kralının yeğeni olan zevcesi, dört kızı ve oğlu Çareviç Aleksey‘den başka, kardeşleri de öldürülmüş, ancak bir kız kardeşi Xenia hayatta kalmıştı. Xenia, amcazadesi Grandük Aleksandr Mihayloviç ile evliydi. Karı-koca Fransa’ya kaçarak burada ömürlerini tamamladılar. İngiltere, Fransa ve Amerika’da yaşayan çocuk ve torunları bugüne dek gelmiştir. Bir zamanlar ülkemizde de sahnelenen Şâhâne Züğürtler adlı oyun, bu prenses ile kocasının sürgün hayatını mevzu edinir.

Rusya’da çarlık devrildikten çarın amcası Grandük Vladimir’in oğlu deniz subayı Kiril, kendisini hanedan reisi ilan etti. Çar ile Kiril’in arası iyi değildi. Çünki Kiril, Çar’ın arzusu hilafına dul bir Alman prensesi ile evlenmişti. Zevcesi Victoria Melita, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu ve Romanya kraliçesi Mariya’nın kız kardeşi idi. Boşandığı kocası ise Çar’ın kayınbiraderi oluyordu. Çar, Kiril’i sürgüne gönderdi ve ancak ihtilalden iki sene evvel dönmesine müsaade etti. İhtilal olunca Kiril Bolşeviklerle iyi geçinmenin yollarını aradı. Ama Bolşevikler ona hep şüpheli gözüyle baktılar. Hayatını tehlikede hissedince zevcesi ile Finlandiya’ya kaçtı.

Babasının adını verdiği oğlu Vladimir 1917’de burada dünyaya geldi. Bir miktar para toplamaya muvaffak olunca da Fransa’ya geçti. 1922’de de kendisini “tahtın hâmisi”, 1924’de de “çar” ilan etti. Brötanya sahilinde Saint-Briac’daki evinde Rusya çarlık sarayının teşrifat gelenekleriyle yaşardı. Çar’ın amcazâdesi ve meşhur Rus generallerinden Grandük Nikolay buna itiraz etti. Nikolay, silahlı bir kuvvet teşkil edilmesi gerektiğine inanıyordu. Kiril ise sulh yoluyla maksada kavuşmayı düşünüyordu. Aile ikiye bölündü. 1929’da Grandük Nikolay vefat edince Kiril tek başına kaldı. Tahtı ele geçirmek için çok uğraştı. Rus ordusuna dağıtılmak üzere broşürler hazırlattı. Mussolini’den medet umdu. Finansmanı dünyaya yayılmış Ruslara çarlık nişanları satmak suretiyle temin etmesi protesto fırtınası kopardı. Grandük Kiril, 1938 senesinde hayal kırıklığı içinde vefat etti. 62 yaşındaydı. Ailede başka grandükler de vardı ama, hepsi ağır bir hayat mücâdelesi altında, tahtı hayal edecek durumda bile değillerdi.

Çarlığın genç namzedi Prens Grigory

ÇARLIK HAYALİYLE YAŞADI

Grandük Kiril’in iki kızı birer Alman prensi ile evlendi. Oğlu Vladimir, babası tarafından Londra Üniversitesi’nde okutularak itina ile yetiştirildi. Babasının vefatından sonra Romanov hanedanı reisi unvanını benimsedi. Fransa’da yaşadı. Rus soylularından Prenses Leonida Bagration ile evliydi. Gorbaçov reformlarından sonra Rus tahtına oturacağı günlerin hayali ile yaşadı. Gorbaçov’a karşı tertiplenen komünist darbenin bastırılmasından dolayı Rus Federasyonu Başkanı Yeltsin’e tebrik mektubu yazmış; Yeltsin kendisine unvanı ile hitab eden bir cevap vermişti. Bu da grandükün ümidini arttırmıştı. Ülkesine sıradan bir vatandaş gibi değil, ancak unvanıyla dönebileceğini her zaman tekrarlayan Vladimir Kiriloviç, 1992’de vefat etti. Cenazesi Rusya’ya götürüldü. Çarlara yapılan merasimle Petersburg’da defnedildi.

Grandük Vladimir’in yegâne kızı ve tahtın vârisi Grandüşes Mariya 1953 doğumludur. Bir Alman prensi ile evlidir. Kocası, son Alman imparatoru II. Wilhelm’in oğlu Joachim’in torunu Franz Wilhelm‘dir. 1943 doğumlu prens, grandüşes ile 1976 senesinde evlendi. 1986’da boşandılar. Bugün Madrid’de yaşayan Grandüşes Mariya tahta çıkmaya ömrü vefâ eder mi bilinmez. Mamafih Rusya’da kadınlar tahta çıkabilir. Tarihte çok meşhur iki Yekaterina ve bir de Yelizaveta adlı Rus çariçeleri hüküm sürmüştür. Bir köylünün kızı olup zekâsıyla Türklerin Deli Petro dediği Çar Büyük Piyotr’un zevcesi olan I. Katerina çok meşhurdur. II. Katerina da fırtınalı aşk hayatı ve sayısız âşıkları ile tanınmıştır.

Grandüşesin Grigory (Giorg) adında 1982 doğumlu bir oğlu vardır. Oğlunu tahta hazırladığı muhakkaktır. Ancak ailenin bir kısmı bunu illegal bulmaktadır. Grigory, 1994’de Rusya’yı ziyaret ederek zamanın başbakanı Çernomirdin ve Moskova patriği Aleksey ile görüşmüştü. Rus deniz harb okulunda okudu. Enteresan bir şey, Grigory’nin, son Alman Kayzerinin de doğrudan torunu oluşudur. İki ülke Cihan Harbinde kıyasıya savaşmıştı. Rusya, hanedana itibarını iade etti. Ancak tahtın yolu hâlâ biraz uzun ve zahmetli görünüyor. Bir gün Kremlin Sarayı’nda yeni bir çar görürsek şaşırmayalım.

Grandük Kiril ve ailesi.

ALMAN ASILLI HANEDAN

Romanov hanedanı aslen Alman’dır. Zaten Avrupa hanedanlarının çoğu Alman asıllıdır. İngiltere, Danimarka, Norveç, Belçika, Portekiz, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan krallık hanedanları Alman’dır. Ayrıca Grandüşesin damarlarında Rus kanından başka bol miktarda İsveç, Norman, Leh, İngiliz ve Türk kanı dolaşmaktadır. Kazan’ın işgalinden sonra Ruslar Türk soylularını zorla Hıristiyan yapmış ve sarayda yer vermişti. Bugün bile önde gelen Rus aileleri Türk soyundandır. Godunov, Saltıkov, Saburov, Mamanov, Yusupov, Korsakov, Turgenyev aileleri en meşhurlarıdır. Grandüşesin büyük dedelerinden III. İvan, yanında son Bizans imparatoru IV. Konstantin Paleologos’un kızı Zoe ile evliydi. Rus çarları bu sebeple kendilerini Bizans tahtının vârisi sayar; çift başlı kartalı sembol olarak kullanırdı. Grandüşes, zorla Hıristiyan yapılarak Castilla Kralı ile evlendirilen bir Endülüs prensesi vasıtasıyla Hazret-i Muhammed’in de 32. kuşaktan torunu olmaktadır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Ekonomik krizler, Avrupa’da ulus devletleri tehdit ettiğinde, sağ partiler demokrasinin darbe alması pahasına milliyetçi propagandalarla oy kazanmaya bakarlar. İsviçre’deki durum da bundan farklı bir şey değil. Minârelerin asırlarca Müslüman hâkimiyetinin göklere yükselen sembolü olduğu düşünülürse, Avrupalılar minâreden ürkmekte haksız sayılmaz. Bu gibi meselelerin ileride yaşanmaması için Müslümanların da kendilerine verilen saldırgan imajı silmeye çalışmaları uygun olacaktır.

Minâre, Arapça menâre kelimesinden gelir. Nur (ışık) yeri demektir. Arap ülkelerinde daha ziyade ezan okunan yer mânâsına mi’zene kelimesi kullanılır. İran’ın işaret kulelerine, Suriye’nin gözetleme kulelerine, Akdeniz’in deniz fenerlerine, Hindistan’ın zafer âbidelerine tarihî bir benzerliği vardır. Hıristiyanların, çan kulelerinde minârelerden ilham aldığı söylenir.

İLK MİNARE MISIR’DA

İslâmiyetin ilk devirlerinde Müslümanları namaza çağırmak üzere ezan okunması meşru olmuştu. Medine’de ilk ezanı Bilâl Habeşî, şehrin en yüksek evinin damında okumuştur. Mescid-i Nebevî‘nin kıble tarafında iple çıkılan yüksekçe bir üstüvâne (silindir) vardı. Ezan buradan okunurdu. İlk minâreler, 673 senesinde Halife Hazret-i Muaviye’nin emriyle Mısır vâlisi Mesleme bin Muhalled tarafından Kâhire’deki Amr bin Âs Câmii’nin dört köşesine yaptırıldı. Bu minârelerde ilk ezânı da sahâbe-i kiramdan Şurahbil bin Âmir el-Murâdî okudu. Sahâbenin sünneti, İslâmiyet’te delildir.

Bu güzel âdet zamanla bütün İslâm dünyasına yayıldı. Her beldede oranın mimarîsine uygun taş, tuğla, kerpiç veya ahşap, gövdeleri yuvarlak veya dört köşeli minâreler yapıldı. Garpta dört köşeli minâreler birkaç katlı yapılır; pencerelerle aydınlatılırdı. Şarktakiler ise ince gövdeli ve yuvarlak idi. Şüphesiz, minâre mimarisi Osmanlılar zamanında en zarif seviyeye erişti. Buna rağmen Osmanlılar fethettikleri beldelerdeki mahallî mimarîye hürmet ederdi. Bu sebeple Osmanlı tarzı minârelere İslâm dünyasında az rastlanır.

HER BİRİ ŞAHESER

Minârenin toprak üzerindeki tabanına kürsü denir. Kübik veya yuvarlaktır. Minâreye çıkılan kapı buraya açılır. Bazıları câmiye bitişiktir. Bilhassa Memlûk minâreleri câmiden ayrıdır. Antakya’daki Sârımiye Câmii avlusuna minâre kürsüsündeki kapıdan girilir. Kürsüyle gövde arasındaki kısma pabuç denir. Gövdenin yukarısında müezzinin çıktığı korkuluklu çıkıntıya şerefe denir. Şerefenin kapısı hep kıbleye bakar. Şürfe, Arapça çıkıntı demektir. Bazı minârelerde birkaç şerefe vardır. Osmanlılarda, nezâket gereği, ancak hânedan mensuplarının yaptırdığı selâtin câmileri birkaç minâreli ve şerefeli olurdu.

Gövdenin üzerinde konik çatı şeklinde ahşap veya kurşun kaplamalı külâh bulunur. Külâhın üzerinde Osmanlı minârelerine mahsus olarak hilâlli alem bulunur. Böylece gövde zarif bir şekilde tamamlanır. Bazı câmilerin minâresi câmi duvarı üzerinde yalnızca gövdeden ibarettir. Bazıları Bursa Timurtaş Paşa Câmii’ndeki gibi şadırvan üzerine oturtulmuş veya Haleb Sultaniye Câmii’ndeki gibi bazıları câminin veya avlunun duvarına bitişik küçük bir köşk şeklindedir. Eminönü’ndeki Timurtaş Mescidi’ndeki gibi bazıları ise câminin çıkıntısı (cumbası) şeklindedir. Fatih’de Mimar Sinan Mescidi’nin minâresi şerefesiz kubbeli köşk şeklindedir.

Bolu ve Bosna gibi ormanlık beldelerde çatının ortasında gövde ve külâhtan müteşekkil ahşap minâreler vardır. Bunlara mahfilden dayama merdivenle çıkılır. Antep minârelerinin külâh kısmı ahşap altıgendir. Kâhire’deki İbni Tulun Câmii minâresinin alt gövdesi dört köşe, üst gövdesi yuvarlaktır. Ezher Câmii‘nin minâreleri bezemeleriyle göze çarpar. Kuzey Afrika’da Kayruvan Sidi Ukbe Câmii’nin üç katlı dört köşeli kalın minâresi; İşbiliye (Sevilla) Ulu Câmii’nin minâresi (Giralda); Merakeş Kütübiyye Câmii minâresi ve Cezayir Tilemsan minâreleri geometrik motiflerle süslüdür. Irak Samarra’daki Ulu Câmi’nin at ile çıkılan meşhur minâresi Mezopotamya ziguratlarına benzer. Türkistan minâreleri yukarı doğru incelen silindiriktir. Buhara’daki tuğla süslemeli minâreler çok güzeldir. Selçuklu minâreleri İran tesiriyle çini süslemelidir. Hindistan’daki İslâm hâkimiyetinin sembolü olan Kutub Menar da böyledir.

Anadolu’daki Selçuklu minâreleri umumiyetle silindirik tuğladan ve bazısı çini bezemelidir. Antalya’daki tuğla ve firuze renkli çinilerle süslü Yivli Minâre bu devrin en güzel örneklerindendir. Fetih sebebiyle bir kilise câmiye çevrildiğinde çan kulesi de minâreye dönüştürülürdü. Dört köşe minâreler böyle ortaya çıktı. Bunun ilk örneği Şam’daki Emevî Câmii minâreleridir. Bunlardan doğu tarafındaki beyaz minâreye, Hazret-i Mesih’in ineceğine inanılır. İslâm dünyasındaki en yüksek minâre Cezâyir’de 1971’de inşa edilen Emîr Abdülkâdir Câmii’ndedir.

OSMANLI ZARAFETİ

Osmanlılar da ilk devirde Selçuklu tesirinde kalmıştır. İznik minâreleri en güzel örnektir. Sonra artık taş minâreler yapılmıştır. Edirne Üç Şerefeli Câmi veya İstanbul’daki Burmalı Mescid minâreleri burmalı türün örnekleridir. Zamanla minâreler giderek incelmiş, külâhlar uzamış ve çok zarif bir hâl almıştır. Bu tedricîliği Ayasofya Câmii minârelerinde görmek mümkündür. Sultan Fatih’in tuğla minâresini, Sultan Bayezid‘in kalın taş ve Sultan II. Selim‘in ince taş minâreleri takip eder. Fatih ile iki, Süleymaniye ile dört, Sultan Ahmed ile altı minâreli câmiler denendi. Sultan Ahmed Câmii yapılınca, Mekke’deki Mescid-i Haram’ın hürmeten bir minâre daha eklendi. Edirne Selimiye Câmii‘nin üç şerefeli 70 metrelik minârelerinde müezzinlerin birbirini görmeden çıkabildiği merdivenler bulunur.

Minâreler ekseriya câminin sağındadır İstanbul’daki Firuz Ağa, Piyâle Paşa Câmileri gibi istisnalar vardır. Kıble duvarının solundaki yegâne minâre de İvaz Efendi Câmii’ndedir. Gelenekten bu sapmaları, arsanın topografik mevkiiyle izah edenler olduğu gibi; minârenin Gayrımüslim mahallelerine yakın tutularak, ezan sesiyle hidâyetlerine çalışmak emeline bağlayanlar da bulunmaktadır. Bir rivayette Firuz Ağa minâresi Rum mahallesinin güneşini kesmemek için sola yapılmıştır..

MİNÂREDEN MİKROFON DİREĞİNE...

Minâre, Müslümanlar tarafından bir beldedeki İslâm hâkimiyetinin göklere yükselen sembolü olarak görülürdü. Hem bu sembolik havayı yaşatmak, hem de ezanın yüksekten okunması sünnetini yerine getirebilmek için minâreler dikildi. Birden fazla minâresi olan câmilerde her birine bir müezzin çıkar; ezanın her cümlesinde birbirlerini bekleyerek beraberce ezan okurlardı. Dakikalarca süren bu ezana, ezan-ı cavk denirdi.

Teknolojinin ilerlemesi ile ezanlar hoparlörlerden okunmaya başladı. Hoparlör ile ilk ezan 1948 senesinde İskenderiye’de okundu. Diyânet işleri reisi Hamdi Akseki’nin muhalefeti sebebiyle Türkiye’ye ancak Akseki’nin vefat ettiği 1951 senesinden sonra girebildi. İlk hoparlör Eyüp Câmii minâresine zamanın Eyüp kaymakamı Sabahaddin Zaim tarafından taktırıldı. Giderek müezzinler çıkmaya üşenir olmuş olacaklar ki, minâreler birer hoparlör direği hâlini aldı. Diyânet İşleri Reisliği 1952 tarihli bir talimatla mihraba hoparlör konulmasını yasakladı; 1981 senesinde de müezzinlerin ezanı minârelere çıkarak okumasını tamim ettiyse de netice alınamadı. Minâre mimarîsinde de eski zarafetten eser kalmadı. Normalde şerefenin câmi kubbesi hizasında olması gerekirken, kendini ispatlama psikozuyla, TV vericisi gibi sipsivri estetikten mahrum minâreler dikildi. Varillerin üst üste dizilmesiyle teşekkül eden minâre müsveddeleri de az değildir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı döneminde; Kırım, Eflak-Boğdan ve Erdel gibi imtiyazlı eyâletler neredeyse federe devlet gibiydi. Bu yapı, farklı ırk ve dinlere mensup halkları barındıran imparatorluğun uzun müddet yaşamasına imkân verdi

O­smanlı Devleti, Roma, Emevî ve Abbasî örneğine uygun merkeziyetçi bir imparatorluk idi. İmparatorluk, farklı ırk, din ve mezhepte insanların yaşadığı; hatta çeşitli devletçiklerin bir taç etrafında toplandığı devletlerdir. Ancak merkeziyetçilik sıkı sıkıya tatbik olunmazdı. Bunlara federal devlet demek mümkün değildir. Taşımacılıkta ve haberleşmede insan ve hayvan gücünün kullanıldığı bir devirde imparatorluklar malî bakımdan muhtar, bürokrasinin dar kadrolardan oluştuğu ve ihtisaslaşmanın pek aranmadığı birimlerden teşekkül ederdi.

Kırım Hanı’nın Bahçesaray’daki sarayı.

HAZRET-İ PEYGAMBER’DEN BERİ

Osmanlı ülkesi eyâletlere; eyâletler sancaklara, sancaklar da kazâlara ayrılıyordu. Beylerbeyi ve sancakbeyiler, eyâlet ve sancakların hem mülkî, hem de askerî âmiri iken; kazâların başındaki kâdılar hem kazâî, hem mülkî, hem de askerî sıfatı hâizdi. Eyâlet ve sancaklarda ayrıca eyâlet ve sancak idaresinden bağımsız birer kâdı bulunurdu. Bu sistemin temelinde, mülkî, mâlî ve askerî unsurların birbiriyle sıkı irtibatı yatar. Nitekim fetihle elde edildiği için devlete ait olan toprakların gelirleri, sipâhi tarafından toplanıp, karşılığında asker beslenir. Sipâhiler, sancakbeyi ve beylerbeyine bağlıdır. Osmanlı Devleti’nde mülkî hiyerarşiden ayrı olarak kendilerine mahsus şekilde idare olunan ve bazısının idarecisi doğrudan merkez tarafından tayin edilen eyâletler vardı. Osmanlı himâyesini tanımış bu eyâletler, bir bakıma iç işlerinde serbest (otonom) idi. Merkeze muayyen senelik vergi verir; ayrıca sefer esnâsında orduya askerî birlikler gönderirdi. Bunlara mümtaz (imtiyazlı) eyâletler denirdi. Hazret-i Peygamber zamanında, Eyle, Umman ve Necran; Hazret-i Ömer zamanında Tağlib, Hazret-i Osman zamanında Nubya ve Hazret-i Muaviye zamanında da Ermeniye otonomi ile idare olunan vilâyetlerdi.

HÂNEDANLAR İŞ BAŞINDA...

Fetihten sonra Osmanlı hükûmeti doğrudan ilhak etmek yerine, birtakım siyasî, tarihî, iktisadî, dinî ve sosyal sebeplerle bazı topraklara muhtariyet tanıdı. Çoğunda eski hânedanları iş başında bırakmayı tercih etti. Bunların bazısında Müslüman Türk nüfusu yok gibiydi. İmparatorluktaki nüfus azlığı nazara alınırsa, buraya yeni iskânlar yapılamayacağı da açıktır. Biraz da bu sebeple bu eyâletlere imtiyaz tanındı. Klasik devirde Hicaz Şerifliği, Eflak-Boğdan Voyvodalığı, Erdel Prensliği ve Kırım Hanlığı mümtaz eyâletlerdi. Mümtaz eyâletlerin idarî hususiyetleri, tarihî ve siyasî sebeplerle birbirinin aynı değildi. Memleketeyn (Eflâk-Boğdan) gibi idarecileri bile İstanbul’dan tayin edilen ve âdetâ sıradan vilâyet gibi yönetilenleri olduğu gibi, Dobrovenedik gibi merkeze gevşek bağlarla bağlı olanları da vardı. Bazılarında idareciler ya Kırım gibi muayyen bir hanedandan gelir; veya Dobrovenedik gibi halk tarafından seçilir; yahud da Eflak-Boğdan gibi Bâbıâli tarafından tayin olunurdu. Ama diğerlerinde de idarecilerin tayininin Bâbıâli’ce tasdiki söz konusu idi. Hemen hepsinin merkezle bağlantısı öncelikle vergi ödemek ve harb esnasında asker vermekti. Çeşitli devirlerde sadece vergi ödeyerek veya başka bir şekilde Osmanlı metbuluğunu tanıyan Bohemya, Lehistan (Polonya), Moskova, Umman, Açe, Kaşgar, Gücerat, Fas ve Bornu gibi devletler, imtiyazlı eyâletlerden sayılmaz. Bunlarla münasebetler siyasî himâye veya askerî ittifak çerçevesinde cereyan ederdi. Osmanlıların ilk devirlerinde bir ara Bizans İmparatorluğu, Rumeli fetihleri sırasında da Sırbistan, Bosna, Hersek, Karadağ, Bulgaristan Osmanlı Devleti’ne tâbi olarak vergi ve asker verdi. Kısa bir zaman sonra hepsi sıradan birer eyâlet olarak Osmanlı ülkesine ilhak edildi.

ESKİ SİSTEM DAHA MI İYİYDİ?

Osmanlı Devleti eski gücünü kaybettikçe, Kırım, Erdel gibi mümtaz eyâletlerin bir kısmı kaybedildi. Merkeziyetçi idareyi tekrar sağlamlaştırıp geri kalanları koruma endişesini taşıyan Sultan II. Mahmud‘dan itibaren, Kaptan Paşa, Kürdistan gibi bazılarının imtiyazlı statüsü kaldırıldı. Bunlar sıradan vilâyetlere dönüştürüldü. Hicaz gibi bazılarının statüsü sınırlandırıldı. Öte yandan milliyetçi ayaklanmalara sahne olan Bulgaristan, Sırbistan, Romanya gibi eski eyâletlerle Lübnan, Mısır gibi problemli eyâletlere, hepten kaybetmemek için imtiyazlı statü tanındı. Dolayısıyla devletin sonuna kadar mümtaz eyâletler hep mevcut oldu. Nitekim 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’nin ilk maddesi şöyledir: “Devlet-i Osmaniyye, memâlik ve kıta’ât-ı hâzırayı ve eyâlât-ı mümtâzeyi muhtevî ve yekvücûd olmakla hiçbir zamanda hiçbir sebeple tefrik kabul etmez.” Adem-i merkeziyetçi tatbikat, geniş sınırlara sahip ve farklı ırk ve dinlere mensup halkların yaşadığı imparatorluğun daha kolay idaresine imkan vermiştir. Mümtaz eyâletler de bu sayede uzun müddet bağlılığını devam ettirmiştir. 1893-1898 yılları arasında İstanbul’da bulunan İngiliz diplomat Sir Charles Eliot, hatıralarında “Eski sistem daha iyiydi. Şüphesiz beyler sertti ama hiç olmazsa bölge halkının menfaatlerini daha çok düşünürdü” diyor.

İMTİYAZLI VİLÂYETLER

1.Memleketeyn (Eflâk ve Boğdan) Beyliği (Romanya). 1475-1878
2.Erdel (Transilvanya) Beyliği. 1541-1699
3.Dobrovenedik (Ragusa, Dubrovnik) Beyliği. 1365-1815
4.Karadağ Vladikalığı. 1478-1878.
5.Kırım Hanlığı. 1475-1774.
6.Kaptan Paşa (Gelibolu ve Ege Adaları) Eyâleti. 1533-1867.
7.Nakşa (Naksos) Dükalığı. 1537-1830.
8.Hicaz Eyâleti. 1517-1918.
9.Arap Şeylikleri. 1517-1918
10.Mısır Eyâleti. 1840-1914.
11.Garp Ocakları. Cezâyir 1671-1830, Tunus 1710-1881, Libya 1603-1835
12.Doğu Anadolu Beylikleri. 1514-1849.
13.Gürcü Beylikleri. XVI. asır sonu-XIX. asır başı.
14.Dağıstan. XVI. asır sonu-XVIII. asır sonu.
15.Aynaroz. 1374-1913.
16.Yunan Adaları (Yedi Ada Devleti). 1800-1863.
17.Sırbistan Emâreti. 1812-1878.
18.Yunanistan Emâreti. 1829-1830.
19.Sisam Emâreti. 1832-1913.
20.Lübnan Sancağı. 1861-1918.
21.Girit Vilâyeti. 1867-1913.
22.Bulgaristan Emâreti. 1878-1908.
23.Kıbrıs Sancağı. 1878-1914.
24.Yemen Vilâyeti. 1911-1918.
25.İstanbul. 1453-1909

26.Arnavutluk, (XV.asır-1831, 1880-1912)

27.Bosna-Hersek, (1864-1878)



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Dersim, der (kapı, memleket) ve sim (gümüş) kelimelerinden müteşekkil Farsça bir kelime. Gümüş memleketi demek. Gümüş madeni bulunmadığına göre, mecaz olsa gerek. Antik çağda buraya İran hükümdarı Dara’nın ülkesi manasına Dranis deniyor ve Ermeniler yaşıyordu. Sim adlı bir Ermeni asilzâdenin adından aldığı da rivâyet olunur. Zamanla Kürdistan’dan gelme Kürt aşiretleri yerleşti. Adı da buradaki eski kaleden dolayı Derzini oldu. Sonra Dersim’e dönüştü. Çemişgezek, Pertek, Ovacık ve Hozat Batı, Pülümür, Nazımiye ve Mazgirt de Doğu Dersim diye bilinir. Fevkalâde dağlık ve nüfusu azdır... Merkezi Hozat iken, sonra Kalan köyü oldu.

Seyid Rıza

MELİKŞAHÎ’DEN MELKİŞÎ’YE...

Dersimliler ekseriya batıda Kırmanc, doğuda Zaza’dır. Bu ikisine Anadolu’da Kürt denir. Zazalar, eski İran kavimlerinden Partların; Kırmanclar ise Medlerin soyundandır. 2500 sene evvel İran’da iktidarı ele geçiren ve yine İran kavimlerinden olan Perslerden kaçarak Kürdistan denilen Türkiye, İran ve Irak hududundaki dağlık mıntıkaya yerleşmişlerdi. Farklı lehçe konuşup kendilerini ayrı millet kabul ederler. Kürtlerin içinde hayli Türk ve Arap aşireti erimiştir. Kürtlerin bu kısmı Sünnî ve Şâfiî’dir. Kürdistan, Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Selim’in idaresini tercih ederek kendi arzusuyla Osmanlı topraklarına katıldı. Dersim de bu esnâda fethedildi. Osmanlı âdetine göre mahallî Kürt beylerince bir nevi otonomi ile idare olundu. Beyler, Mengüceklerden inen bir ailedendi. Çevre tesiriyle Kürt ve Şiîleşmiş; Melikşahî adı da Melkişi’ye dönüşmüştü.

Dersim Kürtleri Alevî’dir. Dersimde Sünnî ve Türk çok azdır. Sultan II. Mahmud merkezî idareyi güçlendirmek vesilesiyle Kürt beylerinin otonomisini kaldırdı. Dersim Sancağı kurularak önce Erzurum’a, sonra Elaziz’e bağlandı. Ancak asker ve vergi nâmına fazla istifade edilemedi. 93 mağlubiyeti ardından imzalanan Berlin Anlaşması’nda Kürd ve Ermenilere muhtariyet verilmesi deklare edildiği için, Sultan Hamid, mıntıkanın hassasiyetini gözetir; muhtariyet iddialarını da savsaklardı. Mutemed adamlar edinip şeyh çocuklarını İstanbul Aşiret Mektebi’nde okuttu. Hamidiye Alayları’nda istihdam etti. Bülent Ecevit’in dedesi Dersimli Mustafa Efendi, bu vesileyle yetişip Daday’a yerleşen ve Sünnîleşen bir ilim adamıdır. Türk olmayan unsurları tasfiye ederek ulus devlet kurmayı hedefleyen İttihatçılar, Kürt ve Arap milliyetçiliğinin doğuşuna da hizmet ettiler. Kürtçülük hareketinin reislerinden Nuri Dersimi, 1913’te İstanbul’da askerî baytar mektebinde okurken mektep duvarlarına İttihatçı muallimlerin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yazdırarak kendilerini tahrik ettiğini anlatıyor.

Kürtçülük ideolojisinin en koyu olduğu ayaklanma Ankara hükûmetine karış 1920’lerde Sivas ve Erzincan’da cereyan eden Koçkiri aşiretinin isyanı idi. Koçkirililer, Hem Ankara’nın koyduğu vergi ve asker mükellefiyeteline karşı çıkan, hem de kendilerine va’dedilen otonominin verilmesini istiyordu. Bu isyan Topal Osman çetelerince bastırıldı. Elebaşlarından kurtulanlar Dersim’e sığındı. Bunların atlı ve silahlı bir halde Dersim’e sığınması Ankara’yı her zaman endişelendirmiştir.

Dersim aşiret liderleri Elazığ mahkemesinde (1937)

"ÇIBAN BAŞI!"

1926’da Dersim vilâyeti kaldırılıp, batısı Elazığ’a, doğusu Erzincan’a bağlandı. Cumhuriyet devrinde çıkan Koçgiri, Şeyh Said ve Ağrı ayaklanmaları sert biçimde bastırılmıştı. Bunlar, dikkatleri Dersim üzerine çevirtti. Başbakan İsmet İnönü tarafından hazırlanan resmî raporda, burası abluka altına alınıp, ahalisi tazyik edilecek bir çıban başı olarak vasıflandırıldı. 1934’te çıkarılan iskân kanunuyla Türk ırkından olmayanların nüfus kesafetinin dağıtılması planlandı. 1935’te Tunceli Kanunu çıkarıldı. Yasak bölge ilan edilen Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi. Giriş çıkışlar, köylülerin alış verişleri tahdit edildi. Gençler askere çağrıldı. Bir yandan da köprü, yol, okul, kışla yapılarak buraların çağdaşlaştırılması, ağalık ve şeyhliğin kaldırılarak mallarına el konulması, problemli kimselerin başka yerlere göçürülmesi, küçük kızların ailelerinden alınarak Türk mıntıkalarında yatılı okullarda eğitilmesi ön görülüyordu. Böylece “Kürtler medenîleşip, aslî Türk benliklerine” kavuşacaktı.

O zamana kadar tam bir serbestliğe alışkın ahali bundan tedirgin oldu. Dersim’in bir kısmı boyun eğdi. Buradaki 52 aşiret birbiriyle iyi münasebet içinde değildi. Ustaca bir siyaset takip eden hükûmet, aşiretlerinin bir kısmını kendisine bağlayıp bir kısmını tarafsız kılarak birliği bozdu. Batı Dersim, tehdit yuvası olarak tesbit edildi. 1937’de Batı Dersim’in en büyük aşiretlerinden Hasenanlıların reisi ve manevî rehberi Seyyid Rıza riyâsetinde akraba aşiretler toplanıp ne yapacaklarını gö-rüştüler. Seyyid Rıza, Alevî ve İmam Zeynelabidin soyundan olduğu iddia edilen bir ailedendi. Koçgiri isyanından kaçan bin kadar silahlı Kürt, mıntıkaya bir isyan havası getirmişti. Hasenan düşmanı aşiretler, öteden beri Seyyid Rıza’ya karşı resmî makamlarla iş birliği içinde idi. Böylece hükûmetin tuttuğu Seyyid Rıza, bir anda devlet düşmanı pozisyonuna itilip isyan lideri oldu.

"DERSİM MÜŞKİLESİNDEN KURTULDUK!"

Seyyid Rıza, Tunceli kanununun tatbik olunmaması ve halkın sürülmemesi için askerî vali Alpdoğan’a müracaat etti. Gazeteler bu toplantıyı büyük bir isyan olarak lanse etti. Bütçeye 1 milyon tahsisat konularak harekâta girişildi. Seyyid Rıza’nın harekatın durdurulması için Hozat’a giden oğlu pusuya düşürülüp öldürülünce, Seyyid Rıza silaha davrandı. Buna mukabil Diyarbakır’dan kalkan üç filo mıntıkayı bombardıman etti. Bunlardan birini ülkenin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen kullanıyordu. Binlerce kişi öldürülüp Kutu deresindeki köyler haritadan silindi. Zehirli gaz kullanılması, karşı tarafın zayiatını artırdı. Seyyid Rıza, teslim olmaya giderken tutuklandı. Harekatın ideoloğu Nuri Dersimi kaçtı. Alelusul muhakeme olunan Seyyid Rıza’nın yaşı 75’ten 57’ye indirilip, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkarılarak diğer zanlılarla beraber Elaziz’de asıldı. Zamanın Diyarbekir emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’e göre son sözleri “Evlâdı Kerbelâyıh. Bîhatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinâyettir” oldu. Ölüsü bilinmeyen bir yere gömüldü veya yakıldı.

Tedbirlerde gevşek bulunan İnönü başbakanlıktan alınıp, Celal Bayar getirildi. (Usta politikacı İnönü, sonradan Dersim tenkiline karşı çıktığı için başbakanlıktan alındığı propagandasını yaparak havâliyi CHP’ye ısındırmayı bilmiştir.) 1938 başlarında Dersim’i boşaltmak üzere geniş bir askerî harekat daha yapıldı. Dağa çıkan asilerle, mağaralara sığınan halktan resmî kayıtlara göre 13-14 bin kişi öldürüldü; köyleri yakıldı. Kalanlardan ileri gelen 350 kadar aile Edirne, Manisa, Balıkesir gibi Batı mıntıkalarına sürüldü. Eski içişleri bakanlarından İsmet Sezgin böyle bir ailedendir. Hayli çocuk da ailelerinden alınarak yetiştirilmek üzere memur ailelerine dağıtıldı. İsmet İnönü’nün, “Dersim müşkilesinden kurtulduk” sözü, neticedeki başarıyı ifade eder. Osmanlıların son ve Cumhuriyetin ilk zamanlarında çıkan ve her biri farklı sosyal, ekonomik veya şahsî sebeplere dayanan Kürt isyanlarını, önceki hükümetlerin çoğu istiklâl hareketi olarak görmek yanlışlığına düştü. Problemin sebeplerini bulup akılcı ve gerçekçi yollarla çözecek yerde, sertliği tercih etti. Bu da Kürt milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdü. Harekatta mezhebin hiç rol oynamadığını, diğer Kürt isyanları gösterdiği halde, bir kesim hâdiseyi Alevîlere karşı bir operasyon olarak takdim etti. Hükûmet, 1946’da muhaliflere af çıkardı. Dersim, 1948’e kadar yasak bölge olarak kaldı.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Demokratik açılım, uzun zamandır böyle şeylere pek alışık olmayan cemiyetimizi hayli şaşırtıyor. İnsan haklarına riayet, herkesin din ve vicdan hürriyetine sahip olması, kimsenin ırkından dolayı ayıplanmaması, hatta mahallî dil ve örflerini yaşatabilmesi, Osmanlı Devleti’nin esas hususiyetlerindendi. Üstelik laik de değildi.

KARIŞMA, KOORDİNE ET!

Önceki hukukumuz, hükümdara dini, vatanı ve milleti koruma vazifesini yüklemiştir. Osmanlı hükümdarları bu sebeple İslâm dininin öğrenilip tatbiki için elverişli zemin hazırlamışlardır. Osmanlı Devleti’nde devletin dinî vazifelerini yerine getirmekle şeyhülislâmlık meşgul olurdu. Müftü, kadı, müderris ve beratlı imam-hatiplerin tayini buradan yapılırdı. Câmi, medrese gibi dinî müesseseleri devlet değil, şahıslar yapar; bunların maksatlarını gerçekleştirebilmesi için de gelir getiren vakıflar kurardı. İmam, hatip, müezzin, kayyım, müderris gibi vazifelilerin maaşı da vakıf bütçesinden karşılanırdı. Gayrimüslimlerin dinî hayatına ise devlet aslâ müdahale etmez; ancak gerektiğinde bunları desteklerdi. Osmanlı tarihinde, fakir düşen kiliselere devletin malî yardım yaptığına dair çok sayıda misal vardır. Ankara Hükûmeti zamanında şeyhülislâmlığın işlerini Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti yürütür; kadı, müftü ve din adamı tayinlerini yapar; vakıfları idare ederdi. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanatın kaldırılması üzerine Şeyhülislâmlık tarihe karıştı. Anayasada “Devletin dini, din-i İslâmdır” hükmü bulunduğu için Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti bu hususta tek salâhiyetli makam oldu.

Cumhuriyet hükümetleriyle uyum içinde çlışmasıyla tanınan ilk Diyânet İşleri Reisi Rıfat Börekçi

DİYANET İŞLERİ KURULUYOR

3 Mart 1924 yılında halîfelikle beraber Şer’iyye Vekâleti de lağvedildi. Kadı mahkemeleri kapatıldı. Medreseler Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanarak temelli tatil edildi. Türk tarihinin en mühim hâdiselerinden birisi olan bu inkılâp, bugün bile anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek inkılâp kanunlarından olarak anayasada yer almaktadır. Şer’iyye Vekâleti’nin kaldırılması üzerine, Müslüman vatandaşların dinî işlerinin devlet kontrolünde yürütülmesi için Başvekâlete (Başbakanlığa) bağlı Diyânet İşleri Reisliği (Başkanlığı) kuruldu. Başına da eski Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi getirildi. Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Anayasada devletin dininin İslâm dini olduğuna dair hüküm 1928’de kaldırıldı; CHP programındaki laiklik prensibi ise 1937’de anayasaya girdi.

KAPATMA SEBEBİ

Laik bir sistemde Diyânet İşleri Başkanlığı gibi bir müessesenin bulunması çok yadırganmış; hem dindar, hem de demokratik çevreler bunu kabullenmekte zorlanmıştır. Ancak bu tatbikatın kolayca tahmin edilebilecek sebepleri vardır. Öncelikle muhtemelen, devletin dinî hayata hizmet etme geleneğine alışkın bir cemiyette geçiş devresi öngörülmüştü. Ama daha çok, öteden beri devletin dinî esaslara göre yönetildiği bir inanç sistemine sahip Sünnî Müslümanları kontrol altında tutarak, bir tehdit unsuru olmasını engellemek isteniyordu. Gayrimüslimler, bu hususta daha serbestti. Din adamlarının tayini, maaş ve zâtî işleri, hutbe ve vaazlar, din adamı yetiştirilmesi tamamıyla devlet tarafından yapılıyor; fetvâ işleri sadece ibâdetlerle sınırlandırılarak münhasıran Diyânet İşleri Başkanlığı’na veriliyordu. Artık hangi ilmî sıfat ve ehliyete sahip olursa olsun, kimse namaz kıldırmak, nikâh kıymak, dinî konularda konuşmak, vaaz, hutbe, ders ve fetvâ vermek hakkını hâiz değildi. Hatta Diyânet İşleri Başkanlığı’nın yapısı hakkında programına madde koymak, siyasî partiler kanununa göre bir kapatma sebebi sayıldı.

İstanbul’un en eski alışveriş ve ziyaret mekânlarından Mısır Çarşısı, Yeni Cami’nin vakıflarından biri.

HÂDİSENİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Bugün, devletin, Sünnî Müslümanların dinî işlerine kendi ideolojisine göre tanzim etmesinden ziyade, bütçeden diyânet hizmetlerine aktarılan meblağ göze batmaktadır. Bazı Gayrimüslim, Ateist veya Alevî vatandaşlar, ödedikleri vergilerden Sünnî Müslümanların din işlerine para aktarılmasını istememekte; yahut kendilerine de böyle bir ödeme yapılmasını talep etmektedir. Bu sebeple birkaç senedir bilhassa Alevî cemiyetlerine örtülü ödenekten sus payı ödenmektedir. Gerçekte laik bir devlet, bütün dinlere eşit mesafede olan, hiçbir dine müdahale etmeyen, insanların dinî hayatını düzenleme hevesinde olmayan, vatandaşlar arasında din hususunda ayırımcılık yapmayan devlettir. Ancak hâdisenin görünmeyen bir yüzü daha vardır. Osmanlı Devleti’ndeki câmilerde hizmet veren imam, müezzin, kayyım, müderris gibi hademe-i hayratın maaşlarının ve ayrıca bunların ısıtma, aydınlatma, temizleme ve tamirat masraflarının karşılanması için ev, dükkân, çiftlik gibi gelir getiren mülkler vakfedilmişti. Cumhuriyetten sonra bu işlerden bazıları için diyânet bütçesi tahsis edildi. Bu vakıflardan satış veya gasp gibi sebeplerle gayri meşru biçimde istifadeden düşenler bir yana, kalanlardan elde edilen gelirler umumî bütçeye girmektedir. Meselâ Mısır Çarşısı, Yeni Câmi vakıflarından birisidir. Bugün geliri devlete aittir. Bu gelirler, rasyonel toplanacak olursa, diyânet işleri bütçesini fazlasıyla karşılayacak meblağdadır. Bunu hemen herkes gözden uzak tutmaktadır.

Câmi, Kur’an-ı kerim kursu, imam-hatib mektebi gibi dinî hizmet müesseseleri ise halk tarafından gönüllü olarak yaptırılmakta; buradaki vazifelilerin tayini ise, halkın değil, devletin arzusuyla olmaktadır. Şu halde, Müslümanların dinî işleri için bütçeden ayrılan para, halktan toplanan vergilerden değil, bir bakıma vaktiyle Müslümanların kurdukları vakıfların gelirlerinden karşılanmaktadır. Üstelik devlet din hizmetlilerine en düşük maaşı vermekte; rağbetten düşen din hizmetlerinin, kalitesi de düşmektedir. Sonra da din adamları alaya alınmaktadır. O halde umumî bütçe yerine yalnızca bu vakıfların gelirleri diyânet hizmetlerine aktarılsa, kimsenin söyleyecek şeyi kalmayacaktır. Devlet, maarif, sağlık, bayındırlık gibi cemiyetin belli kısmının ancak faydalanabildiği hizmetlere para aktarmaktadır. Meselâ devlet okullarından hiç faydalanmayan bir kimsenin vergilerinden, bu okullara para aktarılmaktadır. Halkın dinî ihtiyaçlarının karşılanması için bütçeden para ayrılmasına karşı çıkmak, tek taraflı bir bakış açısını yansıtıyor. Bu, laikliğe aykırı ise; dinî maksatlarla kurulan vakıfların başka cihetlere yönlendirilmesi de laikliğe aykırı olsa gerek.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
14 Aralık 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter