Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

1889 senesinde kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti, süratle yayılarak 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyeti ilan ettirmeye, parlamentoyu toplamaya muvaffak olmuştu. Sansürün kaldırılması üzerine gazete ve mecmualar Sultan Hamid aleyhine bir karalama kampanyasına girişti. Bu sayede hemen herkes padişaha yüz çevirdi.

FİKİR HÜRRİYETİNE KURŞUN!

Zamanla İttihatçıların da içyüzü ortaya çıktı. Baskıcı politikalarına her yerden muhalefet sesleri yükselmeye başladı. Telaşlanan İttihatçılar, ipleri ele almaya karar verdiler. 6-7 Nisan gecesi önde gelen muhaliflerden Serbesti gazetesinin yazarı Hasan Fehmi Bey Galata Köprüsü üzerinde İttihatçı fedailerce öldürüldü. On binlerin katıldığı cenaze, İttihatçılara karşı gövde gösterisi hâline geldi. Sonraları Ankara hükûmetine karşı çıkmasıyla tanınacak Ali Kemal Bey, mülkiyedeki dersinde “Bu kurşunlar fikir hürriyetine sıkılmıştır” diyerek talebeyi coşturdu; binlercesi kâtillerin bulunması isteğiyle Bâbıâli’ye yürüdü. Halktan katılmalarla binleri bulan kalabalık, Bâbıâli ve Meclis-i Mebusan’da yüz bulamadı; üstelik üzerlerine ateş açıldı.

İttihatçılar, darbeci mensuplarına yer açabilmek için orduda devr-i sâbık (eski devir) taraftarı gördükleri zâbitleri (subayları) tasfiye etmişti. Orduda Harbiye’den yetişen mektepli zâbitler yanında, erlikten başlayıp liyâkatiyle paşalığa kadar yükselen ve ordunun üçte ikisini teşkil eden alaylı zâbitler de vardı. Bunların da tasfiyesi reaksiyon doğurdu. O zamana kadar askerlikten muaf olan medreselilerin askere alınmak istenmesi, ayrıca mektepli zâbitlerin askerlerin ibâdetine engel olması, din aleyhtarı söz ve tavırları, üstelik askere siperlikli şapka giydirme teşebbüsü bardağı taşıran son damla oldu.

ALAYLI MISIN, MEKTEPLİ Mİ?

İttihatçıların, havası bulanık İstanbul’a asayişi korumak üzere Selânik’ten getirdikleri avcı taburları ayaklandı. İsyancılar önlerine çıkan Adliye Nâzırı Nâzım Paşa ile İttihatçı yazar Hüseyin Cahit zannettikleri Lazkiye Mebusu Aslan Bey‘i vurdu. Hükûmet ve mebuslar korkuyla dört bir yana sindi. Kimse askerin neden ayaklandığını bilmiyordu. Çokları, İttihatçıların diktatörlüğüne karşı fırsat bildiği isyana katıldı. Birinci Ordu kışlaları ve harb gemileri ele geçirildi. Yıldız Sarayı’nın bombalanacağı şâyiası üzerine torpido kumandanı Ali Kabulî Bey linç edildi. 31 Mart Vak’ası resmî ifadelere göre mürtecilerin (gericilerin) “Şeriat isteriz” diyerek ayaklandığı, hürriyete, demokrasiye, ilericiliğe karşı bir irticâ hareket olarak lanse edilir ve Sultan Hamid aleyhtarı propagandanın mühim bir vasıtası olarak kullanılır. Hatta baskı ve zulme karşı çıkanlar bugün bile irticâ (gericilik) ile suçlanır.

Bir saatte bastırılabilecek isyanın 11 gün sürmesi dikkat çekicidir. Mahmud Şevket Paşa’nın ekserisi Bulgar asıllı gönüllülerden topladığı ordu Selânik’ten hareket etti. 15 bin kişilik bu orduya, o zamanlar kolağası (önyüzbaşı) Mustafa Kemal Bey Hareket Ordusu adını verdi. Ordu Yeşilköy’de bazı mebuslarla görüşüp padişahı tahttan indirmeyi kararlaştırdı. Yıldız Sarayı sarılıp muhafızların silahları toplandı. Birkaç çatışma neticesi vaziyete hâkim oldu. İsyancılar teslim oldu. Kaçmak isteyenler vuruldu. Kurulan divan-ı harb neticesi 500 kişi mahkûm oldu. 70’i asıldı. İsyancılardan 300, hareketçilerden 150 kişi öldürüldü. İsyancılardan ölenler bir Ermeni mezarlığında açılan çukura dolduruldu. İttihatçılardan ölenler için Şişli’de Âbide-i Hürriyet adıyla bir anıt-kabir yaptırıldı. Sonradan yurt dışından Enver, Talat gibi İttihatçı naaşları da getirilip buraya defnedildi. Asılanlar arasında en muhalif Volkan gazetesi sahibi ve İttihatçıların İngiliz taraftarı koluna mensup Kıbrıslı Derviş Vahdetî de vardı. Volkan yazarı Said Nursî, Serbesti yazarı Mevlanzâde Rıfat, hatta İttihatçıların muhalif kanadından Prens Sabahaddin ve Mizancı Murad da sürgün edildi.

31 Mart Vak’ası’nın mesuliyeti İttihatçılar tarafından padişaha yüklenmişti. Halbuki padişahın bu işte en ufak bir dahli yoktu. Bunu zaman içinde İttihatçılar bile itiraf etmiştir. İstese isyanı yönlendirip destekleyerek muvaffak olmasını temin edebilirdi. Ancak padişah hâdiseyi uzaktan izleyip, her zamanki gibi “Bekle gör!” siyaseti takip etmiştir. Nitekim İttihatçıların muhaliflerinden Şefik Paşa “Padişah, derhal isyanı bastırıp, bu vesileyle İttihatçıları idareden uzaklaştırabilirdi. Hatası budur” diyor. Muhtemelen “isyan muvaffak olursa İttihatçılardan kurtuluruz; olmazsa beni kimse mesul tutamaz” diye düşünmüştür.

ASKERLERE GÜVENMİYORDU

Hareket Ordusu’na kardeş kanı dökmek istemediği için müdahale etmediği söylenir. Ancak bunlara karşı çıkması beklenenlerin İttihatçı olduğu nazara alınırsa, padişahın İstanbul’daki askerlere güvenmediği daha doğru olsa gerek. Şurası da bir hakikattir ki tahta çıktığından bu yana en ufak teferruatla bile uğraşmak zorunda kalan veya kendisini öyle hisseden padişah yaşlanmış, yorulmuş ve usanmıştı. Yapayalnızdı. Vezirler, askerler, ulemâ, hatta kendi ailesi bile padişahtan yüz çevirmişti. Memleket menfaatini düşündüğü için etrafındakilerin haksız emel ve beklentilerine cevap vermekten kaçınan idareciler hep bu akibete maruz kalır.

İsyan neticesinde neler mi oldu? Ardında kimin parmağı var? Onu da gelecek yazımızda ele alalım. Nasılsa aktüalitesi devam ediyor...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Din hissi ve vatan millet sevgisi, orduları harb meydanında motive eden, onları zaferden zafere koşturan en mühim âmil olmuştur. Moral bakımından güçlü ordular, zor şartlar altında kendilerinden üstün güçleri mağlup edebilmiştir. Osmanlı Devleti’nin misyonunu gazâ ruhu teşkil ederdi. Gazâ, Allah’ın ismini her yere yaymak demektir. Taarruz esnasında “Allah! Allah!” diye bağırmak da bunu sembolize eder. Buna katılana da gâzî denir. Gazâda ölen de Cenneti müşâhede ettiği için şehid unvanıyla anılır. Başka hiç kimseye gâzî ve şehid denilmez. İşte bu ruhun, Osmanlıları üç kıtada muzaffer ettiğini ecnebi tarihçi Wittek söylüyor. Bu sebeple Osmanlı ordusunda dinî prensiplere riayet mühim yer tutardı. Asker ve zâbitlerin (subayların) ibâdetlerini yerine getirmesi ve günah işlememesine ehemmiyet verilirdi. Mütedeyyin asker ve zâbitler terfi ve mükâfata nâil olur; lâkayt davrananlar orduda barınamazdı. Orduya Peygamber Ocağı denmesinin hikmeti de bu idi.

KIŞLADA CEMAATLE NAMAZ

Osmanlı ordusunun profesyonel kısmını teşkil eden yeniçerilerin Aksaray’daki kışlasında “Orta Câmii” vardı. Askerler namazlarını burada yeniçeri ağasıyla beraber ve cemaatle kılardı. Yeniçeri Ocağı’nda imamlık vazifesini “İmam-ı Hazret-i Ağa” ve yardımcıları yürütür; bir müderris de burada ders verirdi. Her yeniçeri ortasında (bölüğünde) efrâda dinî bilgiler vermek, namaz kıldırmak ve cenaze hizmetlerini yerine getirmek üzere bir imam vardı. Yeniçeri ocağının kuruluşunda rivâyete göre Hacı Bektaş Velî (veya ona mensup bir zât) bu orduya dua ederek yeniçeri adını vermiştir. Çeri, asker demektir. Bu hâdise, yeniçeri ocağında aynı zamanda tasavvuf kültürünün hâkimiyetini de doğurmuştur. Bir de ordu şeyhleri vardı. Bunlar harb zamanında askeri şevke getirmekle vazifeli idi.

Sultan III. Selim’in kurduğu Nizâm-ı Cedid adlı yeni ordunun her bölüğüne bir imam tayin edilip, namazların cemaatle kılınması ve efrada Birgivî Vasiyetnâmesi diye meşhur ilmihal kitabının okunması emredildi. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye (Hazret-i Muhammed’in muzaffer askerleri) adlı orduyu kurdu. Her bölükte bir imam bulunup bir mektep açılmasını, burada efrada her gün Kur’an-ı kerim ve ilmihal dersleri verilmesini kararlaştırdı. Ayrıca büyük Hanefî âlimi İmam Muhammed’in Siyer-i Kebîr adlı harb hukuku kitabını Türkçeye tercüme ettirip askerlere okunmasını emretti.

ASKERÎ OKULDA DİN DERSİ

Sultan II. Mahmud’dan itibaren Osmanlı ordusu yeni baştan tanzim olundu. Alaylarda imam ve müftü bulundurmak âdeti devam etti. Alayların birinci taburunda yüzbaşı ile kolağası (önyüzbaşı) arasında alay imamı bulunurdu. Kendilerine mahsus üniformaları vardı. Cemaatle namaz kıldırır, askere vaaz ve nasihat verir, cenâze işlerini görürdü. Terfi ettiğinde alay müftüsü olurdu. Bunun rütbesi kolağası ile alay emini arasında idi. Askerî imam ve müftülerin, muharebe esnasındaki cesaret ve kahramanlıklarına dair hâtıralar çoktur.

Orta Câmii’nin bahriyedeki muadili olan Tersâne Câmii’nde imam, hatip, müezzin, vaiz, ikinci imam, ikinci müezzin, cüzhan gibi vazifeliler istihdam edilirdi. Gemi imamları gemide cemaatle namaz kıldırır; askere Kur’an-ı kerim ve ilmihal öğretir, vaaz verir, cenâze hizmetlerini yerine getirir, harb zamanında da askerin maneviyatını yükseltmeye çalışırdı. Gemi imamlarını Bahriye Meclisi ulemâ arasından imtihanla seçerdi. Sarık cübbe giyer, kollarında rütbesini gösteren sırmalı şeritler olurdu.

Osmanlı donanması, Noel, Paskalya gibi günlerde gayrimüslim zâbit ve erler evlerine gidebilsin veya âyine katılabilsin diye limana demir atardı. Yeni kurulan askerî mekteplerde Arapça ve Farsça‘dan başka, esas dinî bilgilerin verildiği ulûm-i diniye, Hazret-i Peygamber’in hayatının anlatıldığı siyer-i nebî ve güzel ahlâkın telkin edildiği ilm-i ahlâk dersleri de vardı. Harbiye Mektebi’nde bunlara ilâveten fıkıh ve usul-i fıkıh okutulurdu. Harbiyeliler mezuniyetlerinde mushafa el basarak Allah’a yemin ederlerdi.

MORAL SUBAYLARI DEVRİ

Sultan Hamid’e bağlı bürokrat ve askerler tasfiye edilip yerlerine İttihatçıların getirildiği II. Meşrutiyet devri, orduda dine bağlılığın gözle görülür derecede azaldığı bir devirdir. Zâbitlerin namaz kılmak isteyen askerlere izin vermeyip, alenî oruç yemeleri, 31 Mart Vak’ası’nın sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Cihan Harbi’ne dair yazılan hatıratlar, bu devir zâbitlerinin dinî vaziyetini anlamaya büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Cumhuriyet’ten sonra genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak’ın dine yakın mizacı sebebiyle ordudaki din subayları fonksiyonları çok azalmış olsa da varlığını devam ettirdi. Diyânet İşleri Reisi Hamdi Akseki’ye ait “Askerin Din Kitabı” ve Şerâfettin Yaltkaya’ya ait “Benim Dinim” bastırılıp askerlere dağıtıldı. Asker ve talebelerin mushaf üzerine yeminleri ve yemin merasimlerinde dua geleneği devam ettirildi.

1940’lı yıllarda Çakmak’ın emekliye sevk edilmesi üzerine orduda din hizmetleri tâtil edildi. Türkiye NATO’ya girince, Amerikan ordusunda bulunan din işleri subayı kadrosunu kendi ordusuna adapte edip buraya ilâhiyatçı subaylar tayin edildi ise de bunların eski devre benzer şekilde din işleriyle meşguliyeti elbette mevzubahis değildi. Bu kadro 1980 darbesinden sonra moral subayı adını aldı ve KKK komutanı Kemal Yamak’ın emriyle bütün birliklerde câmi yaptırılarak bunların mesuliyeti din işlerinden anlayan erlere tevdi edildi. Sonra bunların bir kısmı cemaatsizlikten kapandı, bir kısmına da üniformayla girilmemesi emrolundu.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

1915’te şanlı bir müdafaa ile geçit vermeyen Çanakkale Boğazı, 1918’de Osmanlı ordusunun mağlubiyeti üzerine Müttefiklerce geçildi. Bundan 100 sene önce İngilizler bir defa daha Çanakkale’yi geçmişti. Ama nasıl?..

Sultan III. Selim’in saltanatının son yılları idi. Fransız sefiri Sebastiani İstanbul’da çok büyük nüfuz kazanmıştı. Hükûmeti Rusya’ya karşı harbe kışkırtıyordu. Fransızlarla harb hâlindeki İngiltere bundan çok rahatsızdı. İstanbul’daki İngiliz sefiri Arbuthnot, Fransızlarla siyasî münasebetlerini kesmesini ve kendileriyle ittifak tazelemesini Osmanlı hükûmetinden istedi. Bu talep yerine getirilmeyince, gece gizlice Bozcaada’ya gidip, İngiliz donanmasını harekete geçirdi. 20 Şubat 1807 tarihinde, 16 İngiliz gemisi, tahkimatın zayıflığından istifadeyle lodos eşliğinde Çanakkale Boğazı’nı geçerek Marmara’ya girdi. Boğaz tabyalarından ehemmiyetsiz birkaç top atışı yapıldıysa da isabet etmedi. Osmanlılar, sulh zamanında kalelerde müdafaa kıtaları bulundurmaya alışık değildi.

YAYGARA KOPARDILAR

Vaziyet İstanbul’da işitilince herkes telâşa düştü. Gemilerin bombardımanı evlerin ekseri ahşap olan şehri yok etmeye kâfi idi. Fransız sefiri hususî arşivini imha edip, şehirden kaçmaya hazırlandı. Bu arada Boğaz sahilleri hemen tahkim edilmeye başlandı. İngiliz amirali Duckworth İstanbul önlerine geldi. Nota verip Çanakkale Boğazı’nın İngiltere’ye, Romanya’nın da Rusya’ya verilmesini; ayrıca Osmanlı donanmasının Malta’ya götürülmek üzere kendisine teslimini istedi. Halk, sulhsever padişahın İngiliz teklifini kabul edeceğine inanıyordu. Yaşlı bir harem ağası, İstanbul halkının İngiliz donanmasından güçlü olduğunu, gemilerin yaygaradan başka bir şey yapamayacağını söyleyerek, teklifi redde hazırlanan padişaha alkış verdi. Hükûmet, İngiliz sefirini beş gün müzâkerelerle oyalayıp, tahkimatı tamamladı. Sahillere 1250 top yerleştirildi.

İNGİLİZLERİN HAYAL KIRIKLIĞI

İngiliz sefiri kargaşadan istifade edecek yerde, beş gün sonunda ikinci bir nota verip cevabını beklerken, Sultan III. Selim askerlerin başına geçip istihkâmların yanına geldi. Şehirdeki Fransız zâbit ve askerleri de müdafaaya katıldı. İstanbullular İngiliz topçusu ateş eder etmez filikalara binip gemilere saldırmak üzere ellerinde kılıç hazır bekliyordu. Ertesi gün vaziyeti gören İngilizler büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Sefir üçüncü notayı verdi ama bu öncekiler gibi sert değildi. Tahkimatın durdurulmasını istiyordu. Halk sevinç içinde sokaklara döküldü. Hal böyle iken İngilizler ateş etse büyük bir katliâma sebep olabilirdi. Fransız sefiri kayığına üç renkli bayrağını çekip gururla istihkâmların önünde gezdi. İngilizler bir el tüfek atıp kendisini vurmayı düşünemediler bile. Amiral Duckworth, birkaç gün böyle bekleyip, temiz su almak üzere adalara çekildi. Daha müzâkereler bitmeden donanmanın çekilişi halkın maneviyatını daha da yükseltti. Bu arada amiralin su almak için bir mikdar askerle Kınalıada‘ya çıkan oğlu esir edildi. İngilizler bir gemiden diğerine gidemez hâle getirildi. Bunun üzerine İngiliz donanması 1 Mart günü tırısa geçip halkın yuhalamaları eşliğinde Ege Denizi’ne çıkmak zorunda kaldı ve Allah’a şükretti.

AVRUPALILARIN BOĞAZLARA ALÂKASI YENİ DEĞİL

Çanakkale Boğazı’nın parlak bir tarihi vardır. Sevgilisi Hera‘yı görmek için Boğazı yüzerek karşıya geçen Leandros, bir defasında sevgilisinin tuttuğu fener rüzgârla sönünce karşıya çıkamadan azgın dalgalar arasında gömülüp kalmıştı. Antik çağların eksantrik şehri Troya buraya yakındır. Troyalılar meşhur mağlubiyetten sonra kaçarak Roma’yı kurdular. Avrupalılar, Homeros‘un destanları ve Strabo‘nun tarihinden öğrendikleri antik Troya şehrini aramak üzere sık sık buralara gelip gezerdi. En son Schillman adında bir Alman şehri buldu. Götürebildiği kadar hazineyi de ilk volide kaçırdı. Her geçen gün Troya’nın çok daha büyük bir şehir olduğu ortaya çıkmaktadır. Roma imparatoru Kostantinos, başşehrini burada İntepe‘ye kurmak istedi. Hatta inşaata başladı. Kuleler, duvarlar yükseldi. Ne var ki bilinmeyen bir yönden şimşek çaktı. Ardından bir ışık havaya doğru süzülüp gözden kayboldu. İmparator rüyasında, şehri burada kurmaktan vazgeçip İstanbul’un bulunduğu yerde inşa ettirmesi nasihatini aldı. İmparator Iustinianus, İstanbul’a gıda temini için Çanakkale’de büyük buğday ambarları yaptırmıştı. Mısır’dan gelen gemiler, kuzey rüzgârı izin vermediği için Çanakkale Boğazı’nı geçemez, yüklerini Tenedos‘a (Bozcaada) boşaltıp tekrar yelken açardı.

RUM ATEŞİ OLMASA

718 senesinde Müslümanlar Avrupa kıtasına ilk defa buradan çıkmıştı. Emevî şehzâdesi Mesleme, Gelibolu’ya geçip Marmara’nın kuzeyinden dolaşarak İstanbul’u kuşattı. Kardeşi Süleyman da gemilerle yardıma geldi. Galata düştü. İmparator çok korktu. Ancak her yerde zafer kazanan Müslüman silahları, Rumların grejuva dedikleri “Rum ateşi” karşısında bir işe yaramadı. Ordu 7 ay sonra geri çekilmek zorunda kaldı.

1399 senesinde Yıldırım Sultan Bayezid İstanbul’u kuşattığı zaman, yardıma gelen bir Fransız filosu, Venedik ve Ceneviz gemileriyle birleşip, Çanakkale önlerinde 17 Osmanlı kadırgasını geri çekilmeye mecbur etmişti. 17. asırdaki Girit kuşatması esnasında Venedik gemileri Çanakkale önlerinde zaferler kazanmıştı. Osmanlı donanması dağıldı. Ancak Venedik amiral gemisinde yangın çıkıp Amiral Mocenigo ağır yaralandı. Venedikliler ümitsizce geri çekildiler. Bunun üzerine Osmanlı hükûmeti Boğazın müdafaası için iki tarafa iki kale yaptırdı.

1770 senesinde Osmanlı donanması Çeşme‘de Rus-İngiliz müttefik donanmasınca yakılınca, İngiliz amirali Elphinston, Rus amirali Orlof‘a Çanakkale Boğazı’nı zorlamasını teklif etti. Orlof reddetti. Bâbıâli, Osmanlı hizmetindeki Fransız topçu zâbiti Baron de Tott’un yardımıyla Çanakkale Boğazı’nı derhal tahkim etti. Boğazın iki tarafına 30 bin asker ile yeni döktürülen toplar yerleştirildi. Birçok nakliye gemileri silahlandırılarak Boğaz geçilmez hâle getirildi. Bu defa İngiliz ısrarıyla şansını denemek üzere Boğaz önlerine gelen Rus donanması bu tahkimatla karşılaşıp geri döndü. 1807 hâdisesinden, bu tahkimatın sonraları ihmal edildiği anlaşılıyor.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hazret-i Ömer’in “Adalet mülkün temelidir” sözünü kendisine kâide edindiği için, Osmanlılar adaletin tecellisine çok ehemmiyet verirdi. Mülk burada hem devlet, hem de mülkiyeti ifade eder. Bu bakımdan adliye teşkilatı, klasik zamanlarda devletin en iyi işleyen uzvu olmuştur. İyi yetişmiş hâkimler, süratli muhakeme ile adaleti tevziye çalışmıştır. Ancak her devrin hükmü bir değildir. Devletin malî bakımdan zayıflaması, askerî, siyasî ve adlî zaafı da beraberinde getirdi. Devletin esasını teşkil eden adalet sistemi bozulunca, başka unsurların ne halde olduğu pek de mühim değildir. 19. asra gelindiğinde çözülme artık su yüzüne çıkmıştı. Bunun önüne geçmek için hukuk sistemi ve adliyede çok mühim ıslahatlar yapıldı. Bu değişim, imparatorluğun sonuna kadar devam etti. Nitekim Osmanlılarda hâkim olan telâkkiye göre, hayatın kanunu inkılâp (değişme) değil, nizam (düzen); ideal olan da evrim değil, dengedir.

ADLİYE ISLAHATINA SEBEP NE?

Zamanla geliri düşük, dedikodusu bol olan kâdılık tercih edilmez oldu. Bu sebeple mahkemeler hukukî ehliyet ve ahlakî meziyetçe pek de yüksek olmayan kâdı vekilleri elinde kaldı. Hediye ile rüşvetin arasının çok iyi ayrılamaması suiistimallere yol açtı. Mahallî güçler, adliyeye nüfuz etmeye kalkıştı. Sanâyi inkılâbını takiben dış ticaret gelişti. Pek çok Avrupalı tüccar Osmanlı ülkesine gelip gitmeye, hatta yerleşmeye başladı. Bunlar hukukî ihtilaflarını, bu sahadaki baş döndürücü gelişmeyi hâliyle takip edemeyen ve dolayısıyla ticarî örfleri pek bilemeyen kâdı mahkemelerine götürmek yerine; tüccar hakemlere havâle ediyordu. Bundan da Müslümanlar zarar görüyordu. Devlet, bu işi düzene sokmak istedi. Avrupa devletleri, Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimleri himâye bahanesiyle müdahalelerde bulunmaya başlamıştı. Bunların kışkırtmalarından çekinen Bâbıâli, gayrimüslimlerin de memuriyete alınmasına izin vererek, bunların da katılabilecekleri yeni mahkemeler kurmayı düşündü.

Bu gibi sebeplerle adliye reformuna kalkışan hükümet, hem merkezî idareyi güçlendirmeyi, hem de iç ve dış meseleleri çözmeyi maksat edindi. Bunu yaparken de şer’î hukuka uygun davranmayı ihmal etmedi. Bütün icraat, şeyhülislâmlığa arz edilerek buradan gelen teklif ve tavsiyelere uymaya itina olunmuş; ıslahatla vazifeli meclislerde birer müftü bulundurulmuştur. Bu devirde adlî ıslahatın mimarının Ahmed Cevdet Paşa gibi itibarlı bir âlim oluşu da bu hususta teminat teşkil etmiştir. Hukuk ve adliye ıslahatı yapılırken dengeler fevkalâde gözetilmiş; halk ve ulemânın reaksiyonuna sebebiyet vermekten kaçınılmıştır. Bu sebeple Tanzimat devrine bir düalite (ikicilik) hâkim olmuştur. Medrese yanında mektep, şer’iyye mahkemeleri yanında da nizâmiyye mahkemeleri varlığını sürdürmüştür. Siyasî ve sosyal hayatımızda düalite hep var olagelmiştir.

FRANSA ÖRNEĞİ

Adlî ıslahat yapılırken kadı mahkemeleri muhafaza edildi. Ancak vazifeleri şahıs, aile, miras, vakıf ve kısas ile sınırlandırıldı. Öteden beri mahkeme hâsılâtıyla çalışan kadılara maaş bağlandı. Suç işlemedikçe azledilmeyecekleri esası getirildi. Kadı mahkemelerinin yanında Fransa örneğine göre yeni mahkemeler kuruldu. Ceza, ticaret, toprak davalarına bakmak bunlara verildi. Nizamiye Mahkemesi denilen bu yeni mahkemelere ehil hâkim olmadığı için kadılar riyaset ederdi. Ayrıca halktan seçilmiş biri Müslüman, diğeri gayrimüslim iki âzâsı vardı. Sulh, bidayet ve istinaf derecelerinin en üstünde temyiz mahkemesi olarak Divan-ı Ahkâm-ı Adliye vardı ki Cumhuriyetten sonra Yargıtay adını aldı. Ticaret, idare ve askerî mahkemeler de bu devrin mahsulüdür. Kadı ve hâkim yetiştirmek üzere hukuk fakülteleri kuruldu.

Bu ıslahatın modeli Avrupa olmuştur. Avrupa sistemi iyi olduğu için değil, öncelikle güçlü olduğu için örnek alınmıştır. Tanzimat ricâli, o devirde liberal mutlak monarşinin hâkim olduğu Fransa’nın idare tarzını, Osmanlı bünyesine uygun, ideal bir sistem olarak görmüştür. Tanzimat ıslahatının hepsinde olduğu gibi, adliyede de kültür bakımından o zamanlar Avrupa’nın en gözde ülkesi Fransa’dan ilham alınmıştır. Bunda, bu ülkeyle eskiden beri süregelen dostâne münâsebetlerin yanında; Osmanlı reformcularının Fransa’da tahsil görerek bu ülkenin kültürünü benimsemeleri; Fransa’nın büyük ihtilâlden bu yana dünyaya kültür ihracı iddiasında bulunması; ayrıca Fransa adliyesinin İngiltere, Avusturya ve Rusya’daki adlî sisteme göre örnek alınmaya daha elverişli görülmesi de tesirli olmuştur. Bu devirde neşrolunan mevzuatın büyük ekseriyeti Fransa’dan iktibas edilmiştir. Yeni kurulan mektepler ve vilâyet teşkilatında da aynı şey bahis mevzuudur. Bunlar yapılırken şer’î prensiplerle ters düşmemeye itina edildi. Bu sistem cumhuriyetten sonra aynen muhafaza edildi, ancak şeriatin sembolü olan kadı mahkemeleri ve medreseler kaldırıldı.

BÜNYE MESELESİ

Gelin görün ki Fransa’da iyi yürüyen sistem, Osmanlı bünyesine uymadı. Geniş topraklar üzerinde vasıflı hâkim sayısı hiçbir zaman istenen seviyeye gelemedi ve adliye eskisinden de problemli hâle düştü. Osmanlı adlî sistemi yüz yıl öncesine ait bir modelin taklidinden öteye geçemedi. Fransa gibi kültür ihracı politikası izlemediği ve esasen Osmanlı ülkesinde de iyi tanınmadığı için İngiltere taklide değer bulunmamıştı. Halbuki hiç değilse hukukî ve adlî yapısı Osmanlı Devleti’ne daha çok benzeyen bu ülke örnek alınsaydı, ıslahattan daha çok fayda elde edilebilirdi. Bizde siyaset ve cemiyetteki problemlerin kaynağı, her şeyin ucunun Fransa’ya dayanmasındadır. Meşrutiyet sadrâzamı ve İslâmcılık cereyanının liderlerinden Said Halim Paşa 1919 yılında şu itiraflarda bulunuyor: “Adalet sistemimizi ıslâh etmek için Fransa adalet sistemini esas aldık.

Fransız cemiyeti, bizimkine aslâ benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hâli, âdetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir cemiyetti. Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kâfi görüldü. Halbuki kimse, Fransa’ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu tarzda icrâ eylediğimiz adliye ıslâhatının da bunca seneler çalıştıktan sonra mâlûm şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir. Bu yeni kurulan mahkemeler, Fransız mahkemelerinden üstünkörü alınmış olduklarından, getirildikleri muhit ile hiç ilgisi yoktu. Memleketimize Fransa’nın kendisi kadar yabancı idiler”. Yargı reformu kaçınılmaz ise, o halde herhangi bir devletin numune alınmasının veya millî karakterde olmasının esasen pek önemi yoktur. Mesele tamamen pragmatiktir. Hele reformcuların bu işi kerhen yaptıkları düşünülürse...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Halifelik dünya tarihinin en eski müesseselerinden birisiydi. Emperyalizmin önünde engel teşkil etmesi sonunu hazırladı. 3 Mart 1924’te 13 asırlık ömrüyle tarihe gömüldü...

Halife ve emîrül-müminîn, Hazret-i Peygamber’e vekâleten devlet reisliği yapan hükümdara verilen isimdir. XVI. asırdan sonra Osmanlı padişahları için de kullanılmıştır. Padişahın aynı zamanda “Dünya Müslümanlarının Lideri” olduğunu ifade eder. İlk devir padişahları, Kahire’deki halifeye sembolik de olsa tazim gösterirdi. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra, Abbasî halifeliği son buldu. Sultanlık ile halifelik sıfatı Osmanlı padişahında birleşti. Böylece yaklaşık beş asırdır yalnız ruhânî otoriteyi hâiz bulunan halifelik, tekrar dünyevî otorite kazandı. Türkistan’daki Şeybânî Hanlığı, Hindistan’daki Gucerat Sultanlığı ve Hümâyun Şah’tan itibaren Gürgâniyye Devleti, Kaşgar Hanlığı ve 1727’de İran, Osmanlı padişahını bütün Müslümanların halifesi olarak tanıdığını ilan etti.

İNCE DİPLOMASİ

Padişahların halife sıfatına ayrı bir ehemmiyet verişleri, sonraki asırlara rastlar. Çünkü bunun devlet reisi demek olduğunu, İslâmiyette ruhânî liderliğin bulunmadığını biliyorlardı. 18. asırdan itibaren, Kırım gibi Müslümanların yaşadığı bazı topraklar elden çıkınca, Osmanlı padişahı bu topraklarda yaşayan Müslümanların dinî ve dünyevî menfaatlerini korumayabilmek için, kurnazca halifelikten gelen bir manevî/ruhânî otorite iddiasında bulundu. Bunu dünya devletlerine de kabul ettirdi. Nitekim sonu mağlubiyetle bitmiş ilk Osmanlı-Rus Harbi’nin ardından imzalanan 1774 tarihli Kaynarca Muahedesi ile bu husus resmiyet kazandı. Böylece o zamana kadar ancak kendi topraklarında yaşayan halkın üzerinde dünyevî otoritesi bulunan padişah, halife sıfatıyla, bu topraklar dışındaki Müslümanlar üzerinde de, Papa’nın Papalık Devleti dışındaki Katolikler üzerindeki otoritesine benzer bir şekilde ruhânî bir mevki kazanmış oldu.

Osmanlı padişahlarının, halife sıfatını bilhassa milletlerarası platformda vurgulamaları, daha evvel halife sayılmadıklarını veya halifeliğin münhasıran ruhânî/sembolik bir makam olduğunu göstermez. Bu politikanın altında tamamen pragmatik ve diplomatik mülâhazalar yatar. Bilhassa Sultan II. Abdülhamid, İslâm birliği siyasetine yardımcı gördüğü bu sıfatı daha çok vurguladı. İşgal altındaki Müslüman beldelerine medreseler yaptırdı; kitap ve âlimler gönderdi. Ekserisi esaret altındaki Müslümanlar bu vesileyle yüzlerini İstanbul’a çevirdi. “Sizden olan emir sahiplerine uyun!” meâlindeki âyet-i kerîme ile zamanın halifesine biat etmeden ölenin câhiliye ölümüyle öleceğini bildiren ve sultan olmayan beldede oturmayı yasaklayan hadîsler gereği; halifenin bulunmadığı yerde âlimlere ve onların sözlerine göre hareket eden bir vekile manevî de olsa bağlılık öngörülmüştür. İstanbul’daki halife, siyasî gücü sınırlı olsa bile, dünya Müslümanlarının birlik ve istiklâl emelini canlı tutmuştur.

İNGİLTERE ÜRKÜYOR

Gayrimüslimlerin hâkimiyeti altına giren ülkelerde, Rusya, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Kıbrıs, Bosna-Hersek ve Yunanistan’da İstanbul’dan tayin edilen müftü ve kadılar varlığını devam ettirdi. Bunlar, beldelerindeki Müslümanlar üzerinde halifenin vekili sıfatıyla şer’-i şerîfi tatbike çalıştılar. Vakıflara, Müslüman mekteplerine, neşriyata sahip çıktılar. Yunanistan’da hâlâ müftüler Müslümanların dinî ve hukukî işlerine bakar. Bu siyasetin semeresi 20. asır başlarında da görüldü. Başta Türkistan ve Hindistan olmak üzere, müstemleke Müslümanları, Anadolu’nun işgali münasebetiyle akıl almaz maddî ve manevî yardımlarda bulundular.

Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, halifenin bu nüfuzundan çekinerek, 19. asırda politikasını halifeliğin gücünün azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etmişti. II. Meşrutiyet ve Cihan Harbi neticesinde bu emeline nâil oldu. 1909’da halifenin dünyevî gücü budandı. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanatın ilgâsıyla saltanat ve hilâfet birbirinden ayrılarak icrâî bir salâhiyeti bulunmayan sembolik bir halifelik tesis edildi. Sultan Vahîdeddin’in yerine veliahd Abdülmecid Efendi Ankara’daki meclis tarafından bu makama getirildi. Ülkeden ayrılmak zorunda kalan Sultan Vahîdeddin neşrettiği deklarasyonla anayasa değişikliği sayılan bu kanunun padişahın tasdiki olmaksızın yürürlüğe giremeyeceğini, bu sebeple anayasaya aykırı olduğunu, üstelik saltanat ile hilâfetin birbirinden ayrılamayacağını beyan etti. Böyle bir makamı kabul ettiği için de amcazâdesini kınadı.

BASKI NETİCE VERİYOR

M. Kemal Paşa’nın dünya siyasetinde mühim rolü bulunan halifeliği muhafaza etmek istediği; Lozan müzâkerelerinin kesilmesinin de bu yüzden olduğu söylenir. Sömürgelerinde milyonlarca Müslümanın yaşadığı İngiltere‘nin baskısına dayanamayan Ankara Hükümeti, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarttığı bir kanunla halifeliği kaldırdı. Dünyanın en eski ailelerinden Osmanlı hânedanı yaşlısından beşiktekine kadar kadını ve erkeğiyle sınır dışı edildi. İslâm dünyasında hayret ve infialle karşılanan bu hâdise üzerine Mısır Meliki Fuad ve Mekke Şerifi Hüseyin gibi kimseler halifeliği kendi şahıslarında ihyâ etmek istedilerse de, gerek Müslümanların hüsnü kabul göstermemesi, gerekse İngiltere’nin engellemesi sebebiyle bir şey elde edemediler. Dünya Müslümanları tarafından birkaç defa toplanan Hilâfet Şûrâsı‘ndan da bir netice çıkmadı. Böylece İslâm tarihinin bu en eski müessesesi tarihe karışmış oldu. Son zamanlarda Amerika ve İngiltere, terörü önlemek ve İslâm dünyasını bir elden kontrol etmek maksadıyla, hilâfetin ihyâsını gündeme getirmektedir...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hükümdar ailelerinin evliliği her zaman ve her yerde mühim bir mesele teşkil etmiştir. Mavi kanlılar ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla bitecek evlilikler yapmışlardır. Avrupa’da asiller ancak kendi sınıflarından biri ile ve hükümdarın iznini alarak evlenebilirdi. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber morganatik sayılır; bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının unvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu.

Osmanlı harem hayatını tasvir eden bir tablo.

BEREKETLİ GELİNLER

Padişahlar, Kanunî Sultan Süleyman’a kadar umumiyetle Anadolu beyliklerinden kız alıp vermiş; Hıristiyan komşu devlet prensesleriyle de siyasî evlilikler yapmıştır. Şer’î hukukta Müslüman bir erkek, Ehl-i kitap bir kadınla evlenebilir. Böyle evlenen ilk padişah Orhan Gâzi’dir. İki Bizans prensesi ve bir tekfur kızıyla evlenmiş; Murad Hüdâvendigâr, Müslüman olan tekfur kızı Nilüfer Hatun’dan doğmuştur. Murad Hüdâvendigâr Bulgar; Yıldırım Sultan Bayezid ve Sultan II. Murad Sırp kralının; Sultan Fatih Mora despotunun kızlarıyla evlenmiştir. Ayrıca Yıldırım Sultan Bayezid Germiyan ve Aydınoğlu, Çelebi Sultan Mehmed, Sultan Fatih ve Sultan II. Bayezid Dülkadir, Sultan II. Murad İsfendiyar prensesleriyle, Yavuz Sultan Selim ise Kırım Hanı’nın kızıyla evlenmiştir. Yıldırım Sultan Bayezid, Germiyanlı Devletşah Hatun ile evlenirken tantanalı bir düğün yapılmış; bütün beyler düğüne çağrılmıştı. Gelin hanım Kütahya, Tavşanlı, Emet ve Simav’ı çeyiz olarak getirmişti.

Zamanla Balkan ve Anadolu beylikleri ortadan kalktı. Osmanlı hânedanından başka bir aristokrasinin teşekkülüne imkân vermek istemeyen padişahlar, küçük yaşta saraya alınıp yetiştirilen câriyelerle evlenmeyi tercih etmeye başladı. Padişahlar böylece hem saray terbiyesiyle yetiştirilen güzel, zeki ve iyi huylu kızlarla evlenmiş; hem de bazılarının padişaha hısımlık yoluyla devlet içinde nüfuz kazanmalarının önüne geçmiş oluyorlardı. Klasik devirde hür kadınla evlenen iki padişah vardır: Sultan Genç Osman ile Sultan İbrahim. Talihin ne cilvesidir ki ikisi de taht ve canını kaybetmiştir.

Şer’î hukukta şartları hâiz bir erkek en fazla dört hür kadınla evlenebilir. Câriyelerle evlenmekte ise bir sınır yoktur. Bu câriyeler padişahın mülkü olduğu için, ayrıca nikâh da kıyılmazdı. Câriyeden çocuk doğduğu zaman statüsü değişir ve ümmü veled olurdu. Efendi ölünce hürriyetini kazanırdı. Çocuk ise hür doğardı. Padişah, hanımlarına Sultan Kanunî devrinden itibaren bir asır boyunca haseki denilmiştir. Bunların daha ziyade padişaha çocuk veren hanımlar olduğu anlaşılıyor. XVII. asır sonundan itibaren bu hanımların ilk dördüne padişah tarafından kadınefendi unvanı verilmiş; sonraki dördüne de ikbal denilmiştir. Bunların dışındaki padişah câriyelerine gözde veya odalık denirdi. Bu unvanları padişah dilediği hanımına verir ve geri alabilirdi. Birisi ölür veya boşanırsa bir başkası onun yerine geçerdi.

SOY BABADAN DEVAM EDER

İlk zamanlar saray câriyeleri Balkan asıllı idi. Sonra güzelliğiyle meşhur Ukraynalıların sayısı arttı. Bu kızlar harb ganimetlerinden padişahın hissesine düşer veya ecnebi hükümdarlarca hediye edilirdi. Bir kısmı haremde hizmet eder, bir kısmı padişah hanımı olmak üzere yetiştirilirdi. Fetihlerin azaldığı devirlerde Kırım Hanı’nın esir alıp İstanbul’a hediye gönderdiği câriyeler saraya alındı. Fetihler tamamen durunca da esir tüccarlarından istifade edildi. O devirde dünyanın her tarafında köle ve câriyeler Osmanlı ülkesindekilerle kıyaslanamayacak kadar kötü şartlarda yaşıyordu. 19. asırda sarayda artık Kafkasyalı câriyeler vardı. Bu devirde aslı hür olma ihtimaline karşı câriyelerle ihtiyaten nikâh-ı tenezzühî kıyılıyordu.

İslâmiyet, ırk yerine din kardeşliği esasını koyduğu için başka ırklardan kadınlarla evlenmekte beis görülmemiştir. Üstelik bu kadınların hepsi sarayda Müslüman-Türk terbiyesiyle yetişmiş; dindarlıkları ve hayır-hasenatları dillere destan olmuştur. Üstelik nesep ilminin umumî prensibine göre soy babadan devam eder. Sultan Abdülmecid zamanında köle ticaretinin yasaklanmasıyla câriye sayısı çok azaldı. Bunun üzerine Anadolu’ya hicret etmiş olan Kafkasyalı ailelerin kızları küçük yaşta saraya alınıp terbiye edildi. Ama bunlar hür olduğu için artık nikâhla alınıyor ve dört kadın sınırına dikkat ediliyordu. Padişah yeni bir hanımla evlenmek isterse, bunlardan birini boşardı. Ama bu kadın, hele çocuğu varsa, saraydan ayrılmayıp dairesinde oturur, rütbesini de kaybetmezdi. Şehzâde anneleri dul bile olsalar başkasıyla evlenemezlerdi. İleride padişah olacak birisinin üvey babası ve üvey kardeşleri olması düşünülemezdi.

SEÇİMİ VÂLİDE SULTAN YAPARDI

Padişahla evlenecek kız ve câriyelerin seçimi, haremin reisi olan vâlide sultana aitti. Kendi dairesinde hususî terbiye ettiği kızlardan uygun gördüğünü oğluna takdim ederdi. Sarayda çok çocuk doğması hânedanın devamı için arzu edilen bir şeydi. Padişahın harem câriyeleriyle alâkası büyük bir ciddiyet içinde cereyan ederdi. Bu kızlarla oturup zevk ve safa yapması vâki değildi. Hele câriyeleri yola dizip istediğinin önüne mendil atması, çırılçıplak soyup havuzda oynatması, sonra da seyrederek eğlenmesi gibi hâdiseler, Batılı roman yazarı ile ressamlarının uydurmasıdır. Gerçi câriyeler hür kadınlar gibi başlarını kollarını örtmeye mecbur değildir. Ama birbirlerine ve başkalarına karşı geri kalan yerlerini örtmeleri gerekir. Padişah hareme gelmeden haremağası haber verir, herkes dairesine çekilir, yol üzerinde kimse kalmazdı. Hatta Sultan III. Osman‘ın, yürürken ses çıkarsın da herkes padişahın geldiğini anlayıp çekilsin diye pabuçlarının altına demir ökçe çaktırdığı söylenir.

Nazar-ı hümâyuna kavuşup padişahla evlenen kız büyük bir talihe kavuşurdu. Çocuğu olur, hele oğlan doğurursa statüsü değişirdi. Kendisine tahsis edilen dairede hizmetkârlarıyla yaşardı. Ancak bunların padişah üzerinde vâlide sultan gibi nüfuzu yoktu. Sultan Kanuni’nin çok sevdiği hanımı Hürrem Sultan’ın tesirinde kaldığı mübâlağa edilmiştir. Padişahın gönlünü başka birinin çalması da muhtemeldi. Ancak câriyeler çok iyi yetiştirildiği için buna her zaman hazırlıklı idi. Kıskançlık tabiî olmakla beraber sarayda ayıp karşılanırdı. Padişah hanımları birbirine kardeş veya yoldaş diye hitap ederdi. Bazı padişahlar hanımlarından birine çok bağlanmışlardır. Meselâ Sultan İbrahim, Hadice Terhan’a ve Sultan II. Abdülhamid, Müşfika Kadınefendi’ye çok düşkündü. Padişahın haremde, bahçede veya başka bir yerde görüp beğenmesi de mümkündü.

Şehzâdenin kendi dairesinde câriyeleri vardı. Padişah olunca haremini bunlardan kurar; eski padişahın hareminden de isteyenleri alır, geri kalanları eski saraya taşınırdı. Âdile Sultan gibi bazı sultanların yetiştirdikleri câriyeler de Sultan Mecid ve Sultan Hamid gibi padişahlar tarafından tesadüfen görülüp hareme alınmıştır. Saraya geldiklerinde câriyelere Dilfirib, Nazikeda, Gülruh, Mihrişah, Perestû gibi Farsça ahenkli isimler verilirdi. Hepsi güzel okuyup yazar, dikiş-nakışta mahir, edebiyattan anlar, şiir yazar, çok nazik ve vakur, oturmasını kalkmasını iyi bilirdi. Ecnebi lisan öğrenenler de vardı. Padişah haremlerini tanıyanlar hayranlıklarını gizlememişlerdir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız! Masonluk, son asırların üzerinde en çok tartışılan müesseselerinden birisidir şüphesiz. Dünya barışı, din ve ırka bakılmaksızın insanların kardeşliği, sosyal dayanışma gibi ulvî maksatlara hizmet iddiasındadır. Ancak halk arasındaki yaygın kanaat, masonluğun dünyayı yer altından idare etmek üzere kurulmuş gizli teşkilât olduğudur. Siyonizm’e hizmet ettiğine inananlar da çoktur. Son iki asırdaki hâdiselerin hepsinin ardında masonluk aranmış; her ülkede iktidardaki kilit isimlerin mason olduğu hayretle görülmüştür. Kulübe giriş çok enteresan ritüellerle gerçekleşir. Mensuplar gözleri bağlı bir şekilde merkeze götürülüp, sadakati sınandıktan sonra mukaddes kitaba yemin ettirilir. Tantanalı kıyafet ve semboller kullanılır. Bu halleri de masonlara karşı umumî bir ürküntü hâsıl etmiştir. Bilinmez, belki cemiyetin arzusu da budur. ATEŞTEN DOĞAN KULÜP Cemiyetin menşeini Haçlı Seferleri sırasında 1118’de Kudüs’teki Süleyman Mâbedi’ni Müslümanlara karşı korumak için kurulan Templier (Tapınak) Şövalyeleri’ne kadar götürenler vardır. Bunlar Hasan Sabbah ile Müslümanlara karşı iş birliği yapmış; dünyada ilk bankacılık faaliyetini yürütmüştür. Filistin’e gidenler, soyulma tehlikesine karşı paralarını tarikata teslim eder; bunlar yolcuya mühürlü bir kâğıt verir; parasını tarikatın Filistin’deki temsilcisinden alırdı. Bunların çoğu yolda öldüğü için tarikat çok zenginleşmiş; krallara bile borç verir olmuştu. Böylece giderek güçlenip devlet içinde devlet hâline geldi. Artık kendilerini dine uymak zorunda pek hissetmemeye başlayınca, Papa bunları aforoz etti. Tarikata borcunu ödeyemeyen Fransa Kralı IV. Philippe 1314’te şövalyeleri muhakeme ettirip yaktırdı. Rivâyete göre duvarcı kılığında İskoçya’ya kaçan bir grup sayesinde gizliden gizliye devam eden tarikat; tarih sahnesine masonluk olarak çıktı. Fransız ihtilâliyle Fransa krallarından; İtalyan ihtilâliyle de Papalık’tan intikamını aldı. Da Vinci Şifresi gibi kitaplar hep bu irtibatı mevzu edinir. Masonluk, kökü Roma‘ya kadar giden bir meslek dayanışmasıdır. Şark dünyasındaki benzeri âhiliktir. Orta Çağ’da zanaatkârlar hükümdarın emrinde faaliyet gösterirdi. XIII. asırdan itibaren bir grup zanaatkâr, kilisenin desteği ile hükümdarlarının kontrolünden çıkıp serbestçe faaliyet gösterme ve hür biçimde dolaşma imtiyazı elde etti. Bunların başında duvarcılar geliyordu. Farmason hür duvarcı demektir. Zamanla zanaatkârların yanı sıra burjuvalar da masonluğa kabul edilince hür ve kabul edilmiş masonluk ortaya çıktı. Masonluk, mensuplarını bilhassa siyasî otoriteye karşı koruyup kollar; onlara elit bir hayat sağlardı. Siyasîler, kendilerine karşı hareketlerin odağı olabileceğinden korktukları için masonluğa karşı çıkardı. Ama zamanla masonlar ileri gelen devlet adamlarını aralarına alarak rahatladılar. Sembollerle dolu esrarlı ritüelleri çok kimseyi ürkütürken, masonları gülünç bulup, “kafayı çekmek için bir araya toplanmış zengin ve yakışıklı çocuklar” olarak alaya alanlar da az değildi. Rousseau, Voltaire, Diderot, Montesquieu gibi mason filozoflar, hürriyet savunucuları idi. Hükümdarların salâhiyetlerinin kısılması, faaliyetlerinin serbestçe yapılmasına imkân hazırlayacaktı. Lafayette, Danton, Mirabeau gibi Fransız İhtilâli’nin önde gelenlerinin ekserisi; Birleşik Amerika’yı kuranların üçte biri; Rusya’da komünist ihtilâlini yapanların çoğu masondu. Masonlar, bunu iftiharla açıklar. İtalyan ve Yunan ihtilâlcileri de masondu. Washington’daki yapılarda hayli mason sembolleri vardır. Dolarlarda “dünyayı gören göz” sembolü bile, masonların “Evrenin Yüce Mimarı” adını verdikleri Tanrı’yı ifade eder. Masonlar popülaritelerini arttırmak için dünyada başarılı hemen herkesi mason olarak göstererek propaganda yapardı. Artık böylelerine fahrî mason rütbeleri verilmektedir. Masonlar, İskoç ve Fransız masonluğu olmak üzere bazen birbirine rakip iki grupta faaliyet gösterir. Birincisi geleneklere bağlı, ikincisi modernisttir. Ateistler mason olamaz. Bütün dinlere eşit mesafede bakılır; ama fiiliyatta Yahudiler ve kadınlar kulübe alınmaz. Yahudilere kapılar son asırda açılmıştır. Kadınlar için merkeze bağlı ayrı teşkilatlar (soroptimistler gibi) kurulur; ayrıca Rotary ve Lions gibi kulüpler vasıtasıyla da faaliyetler daha nötr biçimde yürütülür. Masonluğun dünyadaki en büyük muhalifi Katolik Kilisesidir. Papa XII. Clementus, 1738’de masonları aforoz etmişti. Bununla beraber bugün yüksek rütbeli din adamlarından bile mason olanlar vardır. Hatta 1978’de kısa bir müddet papalık yapan I. Ioannes Paulus’un, mason karşıtlığı sebebiyle düzenlenen bir komploya kurban gittiği söylenir. Osmanlı ülkesinde masonluk 1721 yılında Paris’e Osmanlı sefiri olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu ve kethüdâsı Said Çelebi, mason olan ilk Türk kabul edilir. Diplomatların, bilgi alabilecekleri elit çevrelere girebilmek için mason olması o zaman tabiî karşılanmıştır. İlk loca 1723’de Galata’da; sonra 1747’de Haleb, 1760’da İzmir’de açıldı. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri ve Bektaşîlerle irtibatlı görüp masonluğu yasaklayınca, kulüp yer altına indi veya Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye gibi cemiyetler şeklinde teşkilâtlandırıldı. Zamanla bütün dünyada olduğu gibi masonlar idarede söz geçirmeye başladı. Paris sefiri iken masonluğa giren Reşid Paşa, İngiltere’nin baskısıyla sadrazamlığa getirildi. Sadullah Paşa, Fuad Paşa, Mithat Paşa, Vefik Paşa masondu. Sultan Aziz zamanında meşrutiyet idealini ateşleyen Ziya Paşa, Şinasi, Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemal, Besim Ömer Paşa gibi Genç Osmanlılar masonluğa girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle polisin bile giremediği ecnebi evlerinde toplanıldığı için, mason locaları serbestçe faaliyete imkân veriyordu. Bazıları için de din kaideleri ve geleneklerle biçimlenmiş cemiyet baskısından kurtulup rahatça içki içme, kumar oynama ve kadınlarla serbest münasebet kurmayı kolaylaştırıyordu. Geçen asırda Avrupa hükümdar ve prenslerinin çoğu bu tesirli cemiyete mensuptu. O devirde masonluk, âzâlarını sosyal bakımdan destekleyen bir kulüp hüviyetinden öte bir imaja sahip değildi. Bugün bile masonluğa girenlerin çoğunun maksadı sosyal ve malî imkânlarını arttırmaktır. Hakikî misyonu bunları pek alâkadar etmemektedir. Bu bakımdan masonluğun dünya siyasetindeki rolü bugün hayli azalmış; skandallarla prestijini oldukça kaybetmiştir. Şurası bir gerçektir ki masonlar ne dünyayı yer altından idare eden güçlerin lobisi, ne de kafayı çekmek için bir araya gelmiş şık ve zararsız erkeklerdir. İkisinin arasındadır. Sultan II. Abdülhamid, dünya siyasetindeki rolünü görüp masonluğa açıkça tavır almadı. Siyasetle uğraşmamak şartıyla serbest bıraktı. Hatta maddî yardım yaptı. Ama hep sıkı kontrol altında tuttu. Bununla beraber çoğu mason olan İttihad ve Terakki Cemiyeti mensupları Makedonya Risorta locasında toplanıp, mason ritüellerine uyardı. Çoğu cumhuriyet devrinde de siyaset sahnesinde rol aldı. Derken Kemalistlerden Turancılık idealine bağlı olanlarla (Mahmut Esat, Recep Peker gibi), milliyetçiliği reddedip mason kardeşliğini benimseyenler (Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü, Hasan Saka gibi) arasında şiddetli bir ihtilaf çıktı. Halkçılık prensibi, vatandaşların ancak Halk Partisi çatısı altında teşkilâtlanabileceğini öngördüğünden, 1935’te Türk Ocağı dâhil, bütün sivil cemiyetlerle beraber mason cemiyeti de kapandı. Masonlar bu devreye “uyku devresi” derler. İnönü, 1948’de mason faaliyetlerine dernekler kanunu çerçevesinde çalışmak üzere izin verdi.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
8 Cemaziye'l-Ahir 1439
Miladi:
24 Şubat 2018

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter