Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

OSMANLI DEVLETİ NE ZAMAN KURULDU?

Osmanlı Devleti’nin Yalova’da mı yoksa Söğüt’te mi kurulduğu yönünde tartışmalar yaşanıyor. Yalova Osmanlıların ilk fethettiği beldelerdendir. Fetih tarihi 1323 senesidir. Şüphesiz 1302 tarihli Bafeus Muharebesinden çok önce Osman Gâzi hükümdar gibi icraatta bulunuyordu.

Sultan II Abdülhamid Han, Karakeçili gençlerinden bir muhafız alayı kurmuş; bu alaya Söğütlü Ertuğrul Alayı denmişti.

1999 senesi Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıl dönümü idi. Ancak zelzele bahanesiyle zamanın cumhurbaşkanı sayesinde kutlamalar çok sönük geçmişti. O zaman bile bu tarihin doğru olup olmadığı münakaşa edilmemişti. Geçenlerde kıdemli bir tarihçimizin, Osmanlıların kuruluşunu 1302 senesinde Yalova yakınlarında Bizanslıları yendiği Bafeus Muharebesi olarak verişi Yalovalıları çok memnun etti şüphesiz. Yalova, böyle tanıtıma ihtiyacı olmayacak kadar güzel bir yer. Ama eski köye yeni âdet getirmek de kolay değil.

UÇBEYLİĞİNDEN SULTANLIĞA

Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi kat’î değildir. Zaten devletlerin kuruluşu için belli bir tarih verilemez. Ancak işin resmiyete döküldüğü bir tarih elbette vardır. Devlet, bir zaman içinde teşekkül eder. Başarılı bir başkaldırı veya kazanılan bir muharebe devletin teşekkülünde rol oynar. Ama kuruluş tarihini kat’î olarak göstermez. Kaldı ki Osmanlılar Bizans’a tâbi değildi ki, bu muharebeden sonra ipleri kesip istiklâllerini ilan etmiş olsunlar.

Osmanlı Devleti’nin esasını Moğol istilâsını takiben vatanları olan Türkistan’daki Mazenderan’ı terk ederek Anadolu’ya gelen Oğuzların Kayı boyundan aşiretlerin kurduğu bir beylik teşkil eder. Ahlat’a yerleşen aşiret, Moğol tehdidi üzerine buradan da kalkarak Batıya yürüdü. Aşiretin beyi Gündüz Alp (Süleyman Şah) Pasinler ovasında vefat etti. Yerine oğlu Ertuğrul Gâzi geçti. Diğer iki oğlu Ahlat’a döndü. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad, Yassıçemen Harbi’nde kendisine yardım eden bu aşiretin Ankara yakınlarında Karacadağ’da yurt tutmalarına müsaade etti.

Sultan ertesi sene (1231) İznik’teki Bizans İmparatorluk ordusuyla Eskişehir yakınında yaptığı muharebedeki yardımları sebebiyle Söğüt’te buluştuğu Ertuğrul Gazi’ye Söğüt’ü kışlak, Domaniç’i yaylak olarak verdi. Böylece Osmanlı Uçbeyliği kurulmuş oldu. Uçbeyi şüphesiz fevkalâde salâhiyetli bir Selçuklu vâlisi idi. Burada beyliğin ilk reisi Ertuğrul Gâzi (1191-1281), sonra oğlu Osman Gâzi’dir (1258-1324). Her ikisi de bey unvanı ile anılırdı.

Söğüt'te Ertuğrul Gazi’nin türbesi.

BENİM İZNİM YETMEZ Mİ?

Orta Çağ’da büyük devletler zayıflayınca, uzak vilâyetler önce muhtar, sonra müstakil olmuşlardır. Abbasîlerde de, Selçuklularda da böyledir. Söğüt’teki bu küçük beylik de zamanla istiklâlini elde etmiştir. İyi de ne zaman? Bazı tarihçilere göre bu tarih Eskişehir yakınlarındaki Karacahisar’ın fethedilip, burada Abbasî halîfesi ve Selçuklu Sultanı’nın yanı sıra Osman Gâzi adına da hutbe okunduğu; kâdı tayin edildiği ve sikke kesildiği 1283 senesidir. Bunlar devletin hâkimiyet alâmetleridir. Kadı tayin edip hutbe okunması için sultandan izin alınması gerektiği hatırlatılınca Osman Gâzi, “Ben kimsenin hâkimiyetinde değilim. Bu şehri kılıcımla aldım. Sultanın ne dahli var ki izin alayım? Benim iznim yetmez mi? Ona sultanlık veren Allah bana da gazâ ile hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendim dahi sancak kaldırıp düşmanlarla uğraştım. Eğer ben Selçuk hanedanındanım derse, ben de Gökalp oğluyum derim. Eğer bu ülkeye ben onlardan önce geldim derse, benim dedem de ondan evvel geldi” cevabını verdi. Bu hâdise Âşıkpaşa’ya göre 1299; Kemalpaşazâde’ye göre ise 1288 yılında cereyan etmiştir. Selçuklu Sultanı, o sene Osman Gâzi’ye uçbeylerinin hâkimiyet alâmetleri olan tuğ, tabl ve menşur (berat) gönderdi. Böylece Osman Gâzi, doğrudan Konya’daki sultana bağlanmış oldu.

OSMAN GÂZİ’YE BİAT

4 Cemâzilûlâ 699 (27 Ocak 1300) tarihinde Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubad’ın, Gazan Han tarafından hapsedilmesi üzerine eski Türk geleneğine uygun olarak serhad beyleri Osman Gâzi’ye biat etti. Sultan II. Abdülhamid zamanında Maarif Nezâreti bu hâdiseyi Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi olarak kabul etti. Rûmî takvim hesabına göre yıl mart ayında başladığı için, bu tarih 1300 değil, sehven 1299 olarak kabul görmüştür. Kemalpaşazâde gibi büyük tarihçiler de bu tarihi beylikten sultanlığa geçiş olarak verirler. Hatta Sultan Hamid, Karakeçili aşiret gençlerinden bir hususî muhafız alayı kurmuş; bu alaya Söğütlü Ertuğrul Alayı denmiştir. Osmanlı Devleti’nin kurulduğu Bilecik, Ertuğrul Sancağı diye anılırdı.

Rivâyete göre, Ertuğrul Gâzi, topladığı arâzi vergisinden hissesine düşen mikdarı vermek üzere oğlu Osman Bey’i Konya Selçuklu sarayına göndermişti. Bu ara Konya’da bir taht kargaşası yaşanıyordu ve halk beldenin en büyük âlimi sıfatıyla Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’e bey’at etmişti. Onsekiz gün bu makamda kalan Sultan Veled, istikbâli görürcesine bu yiğit gence dua edip kılıç kuşatmıştı. Tarihçiler, kılıç kuşanmanın mâzisini buna dayandırır. Bu sebeple padişahlara umumiyetle Konya Mevlevihânesi çelebisi kılıç kuşatırdı. Bu rivayete bakılırsa Osmanlı Devleti’nin kuruluşu daha Ertuğrul Gâzi’nin sağlığındadır.

TÂBİYETİN SONU YOK!

Ertuğrul Gâzi, Kastamonu sipehsâlârı (büyük uçbeyi) Çobanoğulları’na; bu Konya’daki Selçuklu Sultanı’na; Moğol istilâsından sonra Selçuklu Sultanı Tebriz’deki İlhan’a; o da Pekin’deki Kubilay Han’a tâbi idi. Uçbeyleri ilhana cüz’î bir vergi ve gerektiğinde asker verirlerdi. Osman Gâzi de babası gibi Selçuklu Sultanı’na tâbi bir uçbeyi idi. Bu bakımdan ilk müstakil hükümdar, Orhan Gâzi kabul edilir. Osmanlı Beyliği’nin Selçuklu ve İlhanlılara bağlılığı, 1308’de Selçuklu hânedanının çöküşü ve 1335’te Hüdâbende İlhan’ın vefatına kadar devam etmiştir. Bazı tarihçilere göre Osmanlı Devleti’nin esas kuruluş tarihi 1308 veya 1335 tarihleridir. Ancak bu bağlılığın çok sathî ve görünüşte olduğu açıktır.

Osmanlı Devleti, 1402 yılındaki Ankara mağlûbiyetinin ardından Timuroğulları’na tâbi olmuş; 1447’de Sultan Şahruh’un vefatıyla bu bağlılık da sona ermiştir. Osmanlılar, çevrelerindeki beylikleri birer ikişer hâkimiyetleri altına alıp Anadolu birliğini temine hemen hemen muvaffak olmuş; Selçukluların tam halefi sayılmışlardır. Bu bakımdan 1299, beylikten sultanlığa; İstanbul’un fethedildiği 1453 de sultanlıktan imparatorluğa geçiş olarak kabul görmüştür.

1302’YE GELESİYE...

Yalova (Yalakabad), Osmanlıların ilk fethettiği beldelerdendir. Fethin tarihi 1323 senesidir. Şüphesiz 1302 tarihli muharebesinden çok önce Osman Gâzi hükümdar gibi icraatta bulunuyordu. Meselâ fethettiği toprakları Abbasî-Selçuklu geleneğine uygun olarak silah arkadaşlarına dirlik olarak dağıtmıştır. Vergi toplamış, kadı tayin etmiş, komşu devletlerle anlaşmalar yapmıştır. Anlaşılıyor ki Osmanlı Devleti’ne kat’î bir kuruluş tarihi tesbit etmek zordur. Çok da mühim değildir. Erken devir Osmanlı tarihine merakı ile tanınan Sultan Hamid devrinde 1299 benimsenmişti. Tereddüde kapılmadan, bu tarihi kabul etmenin hiç mahzuru olmasa gerektir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

1918, Osmanlılar için felaketlerin üst üste geldiği bir sene oldu. Mânâsızca girilen bir Cihan Harbi neticesinde ordularımız hezimete uğramış; harbin mesulleri ülkeden kaçmıştı. Bu arada hiçbir işe karışmayan ihtiyar Sultan Reşad vefat etmiş, yerine kardeşi Sultan Vahideddin geçmişti. Yeni padişah, bir yangın yerinde tahta oturduğunu anladı. Bu arada düşmanlar Çanakkale‘yi geçerek İstanbul‘u işgal etti. Artık İstanbul hükûmeti bu şartlarda en ehven siyaseti takip etmek durumunda idi.

Bir Yunan birliğinin Anadolu'daki ilerleyişi

İTTİHATÇI OLMAYAN BİR PAŞA

Suriye Cephesi’nin de çökmesi üzerine müttefiklerle Mondros Mütârekesi imzalandı. Mütarekeyi imzalayan sonraları Ankara hareketinin mümtaz simalarından Rauf (Orbay) Bey idi. Mütârekenin tatbiki için Anadolu’ya bir ordu müfettişi gönderilmesi gerekiyordu. İngilizler, bunun İttihatçı olmayan üst rütbeli bir paşa olmasını şart koştu. Bu vasıfta üç kişi vardı: Palabıyık Ziya, Çerkes Ferid ve Mustafa Kemal Paşalar. İlk ikisi sağlık ve başka sebeplerle teklife yanaşmadı. Suriye’den İstanbul’a kaçan ve o sıralar açıkta olan M. Kemal Paşa, Dâmâd Ferid Paşa hükûmeti tarafından 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla vâlileri bile azledebilecek fevkalâde salâhiyetlerle Anadolu’ya gönderildi. Hükûmetin kasasında bulunan üç-beş kuruş tahsisat kendisine teslim edildi. Vâli ve kaymakamlara da paşaya her türlü yardımda bulunmaları emrolundu.

Görünüş böyle idi. Padişahın gizli bir maksadı daha vardı. Aynı zamanda Anadolu’da müdafaa-ı hukuk cemiyetleri kuruluyor; halk işgale direniş çareleri arıyordu. Padişah, bunların güçlü düşmana karşı zafere ulaşacağını tahmin etmiyordu. M. Kemal Paşa vasıtasıyla bu hareketi tek elden teşkilâtlandırmayı ve böylece elinde düşmana karşı bir koz tutarak daha ehven şartlarla sulh yapmayı umuyordu. Paşa, padişahla görüşüp, İstanbul işgal altında olduğu için İngiliz vizesi ile yola çıktı. Tam bu günlerde Yunanlılar İzmir’e çıkmıştı.

Anadolu'da Yunan topçu bataryaları

İZMİR’DE NE İŞLERİ VAR

Yunanistan I. Cihan Harbi’nde tarafsız kalmıştı ama şimdi İtilâfçı kıskacında idi. İngilizler, Anadolu’nun işgâlini müttefikleri olan Sırplara ihâle etmek istediler. Sırplar, uzaklığı bahane ederek reddetti. Bu sefer Yunanlılara yöneldi. Teklifi şiddetle reddeden Yunan kralı tahttan indirilip sürgüne gönderildi. Harb taraftarı Venizelos iktidara getirildi. Savaş aleyhtarı gazete ve kişiler susturuldu. Yunan kıtaları 16 Mayıs 1919 tarihinde İzmir‘e ayak bastı. İstanbul hükûmeti, burada Redd-i İlhak Cemiyeti‘ni kurdurdu. İttihatçılar, öteden beri yürüttükleri Türkifikasyon politikası çerçevesinde, Ege’de yaşayan 120 bin kadar Rum’u Cihan Harbi öncesinde sebepsiz yere Yunanistan’a sürmüştü. Anadolu’da yaşayan diğer Rumlar da endişe içinde idi. Yunanlılar bunu bahane ederek işgale girişti.

M. Kemal Paşa, cemiyetleri birleştirdi. Muazzam bir diplomasi tatbik ederek, hem İstanbul‘la iyi geçindi, hem İngilizleri ürkütmekten kaçındı. Bir yandan da Fransız, İtalyan ve Ruslarla anlaştı. Bazı tavizler karşılığında mühim destek elde etti. Fransız ve İtalyanlar yanlarındaki harb levâzımâtını Ankara’ya teslim etti. Ruslar, silah ve para yardımında bulundu. Başta Türkistan ve Hindistan olmak üzere dünya Müslümanları halifenin kurtarılması için varlığını akıttı. Yoksa artık Anadolu halkının düşmana mukavemet edecek hâli kalmamıştı. Ülke haraptı. Yalnızca Sakarya Harbi‘nde asker kaçaklarının sayısı elli binden çoktu. Bu sebeple çeşitli sebeplerle dağa çıkıp eşkıyâlık yapanlar, harbe yardım etmesi şartıyla affedildi. Her ailenin, orduya maddî yardımda bulunması mecburiyeti getirildi. Orduya destek vermeyenler ağır cezalara çarptırıldı. Bazı İttihatçı artıkları da Ankara’ya geçerek bu yeni harekete ümit bağladı. Osmanlı ordusundan arta kalan Kafkas birlikleri, Ege’ye yönlendirildi. Halk, canını dişine takmıştı. İstanbul da varını yoğunu seferber edip, el altından Anadolu’ya mühimmat ve askerî personel gönderdi. Bunlar motorlarla Marmara veya Karadeniz üzerinden Anadolu’ya geçiriliyordu. Anadolu’da çarpışan subayların maaşları İstanbul’dan ödeniyor; madalyaları İstanbul’dan geliyordu. Kızılay’a yardım bahanesi ile Saray’ın yürüttüğü yardım kampanyalarında toplanan paralar Ankara’ya aktarılıyordu.

I. Cihan Harbi’nin son muharebeleri sayılan harb neticesinde İngilizler beklediğini fazlasıyla elde etti. Hayâl kırıklığıyla dönen Yunanlılara da savaştan geride binlerce ölü, yaralı ve cephede çektirdikleri fotoğrafları kaldı.

MÜCÂDELE 3.5 SENE SÜRDÜ

Yunanlıların vaziyeti de Türklerin lehine idi. Bir kere tanımadıkları topraklarda (deplasmanda) idiler. Üstelik mevcutları da Anadolu’yu işgâle kâfi değildi. Üstelik destek de görmüyorlardı. Asker ve subayların çoğu harbe isteksizdi. Asker kaçakları yüz binleri bulmuştu. Anadolu’dan ölüm haberleri geldikçe harb aleyhtarları giderek artıyordu. İngilizler her zamanki “Bekle, gör!” politikası çerçevesinde Yunanlılara destekten kaçındı. Hangisi gâlip gelirse ona yanaşıp işini yürütecekti. İki ordunun vaziyeti hemen hemen aynı idi. Buna rağmen Yunan ordusu kısa bir zamanda geniş bir açı içinde kuzeyde Bursa, Bilecik; güneyde Uşak, Afyon hattıyla İzmir’den Ankara’ya vardı. Meclisin Kayseri’ye nakli kararlaştırıldı ise de, rivayete göre Ankara’da yeni yeni düzen kurmaya çalışan mebus hanımları buna mâni oldu.

Türk ordusu, iki kere yenip iki kere de mağlup oldu. İşgalden 2.5 sene sonra bir Ağustos ayında Yunan ordusu Polatlı yakınlarında ağır bir mağlubiyete uğrayıp geri çekilmeye başladı. Ertesi sene 30 Ağustos‘ta Afyon yakınlarında son darbeyi yedi. 9 Eylül 1922 Yunanlıların İzmir’i terk ettiği tarihtir. Böylece Yunan Harbi tam 3.5 sene sürmüştür. Cihan Harbi’nden 6 ay noksandır. Her iki tarafın kaybı da birbirine yakındır. Harb Mudanya‘daki mütâreke ile bitti ise de Marmara bölgesindeki İngiliz askerleri 1.5 sene daha kaldı. İstanbul’un kurtuluşu 13 Ekim 1923, yani Lozan Anlaşması’ndan birkaç ay sonradır.

I. Cihan Harbi’nin son muharebeleri sayılan bu harb neticesinde İngilizler beklediğini fazlasıyla elde etti. Hâin pozisyonuna düşürdüğü sultanı kovdurarak halifelikten kurtuldu. Yeni Türkiye ile yeni bir sayfa açmak isteyen İngiltere, böylece yeni bir düşman meydana getirerek, üzerindeki düşman imajını silmeye muvaffak oldu. Nitekim geçenlerde “Türkiye’nin ilk 10 düşmanı!” başlıklı bir ankette, Yunanistan ilk sıradadır. İngiltere listede bile yoktur. Yunanistan, Küçük Asya (Anadolu) Felâketi adını verdiği bu serüvende oyuna geldiğini anlayıp vaziyeti düzeltmeye kalkıştı. Venizelos, eski düşman-yeni dost sıfatıyla Ankara’ya geldi. Hatta Selânik Belediyesi dostluk nişânesi olarak eski bir Türk evini satın alarak “M. Kemal Paşa’nın doğduğu ev” olarak Türk hükümetine hediye etti. Ancak tarihî hatâların telâfisi bazen çok zor olmaktadır. Kapı komşumuzla aramızın iyi olmasını nedense çokları istememektedir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

XIX. asır sonlarında bir grup kavmiyetçi Yahudînin kurduğu Siyonist teşkilâtı, Sultan Abdülhamid‘e müracaat ederek Tevrat’ta kendilerine va’d edilmiş toprak olan Filistin‘de bir Yahudi Devleti kurulması karşılığında, Osmanlı borçlarının tamamını ödemeyi ve amme efkârında lehte propaganda yapmayı teklif etmişti. Padişah, kabul etmediği gibi, bu projeye engel olmak için Filistin’de arâzi satın alarak hazine-i hassa denilen hususî servetine katmıştı.

SİYONİST ZAFERİ

Sultan Abdülhamid’i tahttan indirip iktidarı ele geçiren İttihatçılar, önce hazine-i hassa topraklarını devletleştirdiler. Filistin’e Yahudî iskânına da müsaade ettiler. Turkifikasyon politikası takip ederek Osmanlı milletlerinin hepsinin anasını ağlatmakla beraber, Yahudîlere dokunmadılar. Çünki iktidara gelişlerinde mühim yardım görmüşlerdi. İçlerinde hayli Yahudî, Mason ve Dönme vardı. Talat Paşa’nın dostu Yahudî banker Emanuel Karasu, Sultan Hamid’e tahttan indirildiğini tebliğ eden heyette idi.

Siyonistler 1917 yılında İngiliz hâriciye vekili Arthur Balfour ile anlaştı. Balfour Deklarasyonu ile İngiltere, muhtemelen oyalamak üzere, Yahudîlerin Filistin’de yurt tutmalarını kabul etti. Suriye cephesi çökünce, Filistin İngilizlerce işgal edildi. Kaidedir ki, işgal topraklarında hususî mülkiyete dokunulmaz. Ama devlet arazisi, yeni devletin olur. Böylece Filistin’de Sultan Hamid’e ait arazi, İttihatçılarca devletleştirildiği için, İngilizlere geçti. Bu topraklara Yahudî iskânı giderek arttı. Artık Yahudîler ihyâ ve satın alma yoluyla diledikleri gibi toprak sahibi de olabiliyordu. Araplar, ekonomik bakımdan zor duruma düşürülerek topraklarını satmaya mecbur edildi. Vaktiyle vergi korkusuyla çok sayıda Arap, toprağını kendi adına tescil ettirmemişti. Tapuda devlete ait gözüken bu topraklar da çeşitli yollarla Yahudîlerin eline geçti.

Osmanlılar zamanında Kudüs'teki Mescid-i Aksâ

DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR

Yaklaşan tehlikeyi sezen Kudüs müftüsü Emin el-Hüseynî, İngilizlere karşı Yahudî emellerine engel olacağını düşündüğü Almanlara yanaştı. Hitler ile görüşüp iltifat gördü. Hatta Hitler’in Müslüman olarak Haydar adını aldığı dedikodusunu bile yaydı. Ancak işler tersine döndü. Üste para verseler gelmeyecek bir sürü Yahudî, Hitler sayesinde dünyanın her tarafından Filistin’e akmaya mecbur kaldı. Üstelik Hitler, hayat tarzı çok muhafazakâr olan Doğu Avrupa Yahudîlerini (Aşkenazları) imhâ ederek, dünya Yahudî nüfusunda, belki istemeden, daha modern yaşayan İspanya Yahudîleri (Sefaradlar) lehine bir değişiklik meydana getirdi. Böylece modern İsrail Devleti’nin temelini atmaya bilmeden yardımcı oldu. Belki Amerika’nın istediği de buydu. Nitekim soykırım projesi hayli yol alıncaya kadar Almanların üzerine gitmemesi buna bağlanır. 1948 yılına gelindiğinde Filistin halkının yarıdan fazlası Yahudî ve toprakların da yarıdan fazlası bunlara ait idi. Sıra istiklâle gelmişti. Yahudî çeteler, tedhiş hareketleri ile İngilizleri mıntıkayı boşaltmaya mecbur etti. İngiltere, öteden beri desteklediği Yahudîlerce tongaya düşürülmüş oluyordu.

DÜNYA ANLADI AMA...

Referandumdan Filistin’de bir Yahudî devleti kurulması kararı çıktı. Birleşmiş Milletler laik ve demokratik olmak şartıyla bunu tasdik etti. Yeni devlete Hazret-i Davud‘un hükümdarı olduğu İsrail’in adı verildi. Bu topraklarda yaşayan Araplara her sahada otonomi tanındıysa da, haylisi hicreti tercih ederek, çeşitli mülteci kamplarında feci şartlar altında yaşamaya başladı. Toprakları Yahudîlere kaldı. İsrail’in zaferine bilhassa Hıristiyan Araplar çok içerledi. Ezelî Yahudî nefretinin de tesiriyle Filistin dâvâsını ortaya atan da onlar oldu. Müttefik Arap orduları, 1948, 1967 ve 1973 harblerinde İsrail’e yenildi. Kudüs, Batı Şeria, Gazze, Sina yarımadası, Golan tepeleri kaybedildi. Rusya, Amerika’ya karşı bu fırsatı kaçırmadı. Kuzu postuna bürünmüş kurt olarak gûyâ Arapları destekledi.

Neticede Arap devletleri birer ikişer komünistlerin kucağına düştü. Dünya, Sultan Abdülhamid’in ileri görüşlülüğüne bir defa daha hayran oldu. Bu padişahın Arap ülkelerinde çok sevilmesinin, hutbelerde zikredilmesi boşuna değildir. Siyonistler zafer kazanmıştı. Şu kadar ki, her Yahudî Siyonist değildir. Dindarı, ateisti, ılımlısı, şovenisti vardır. Üstelik bir kısım Yahudîler, devleti ancak kıyamete yakın gelecek Mesih’in kuracağı gerekçesiyle İsrail’e karşıdır. Devlet kurmak, Yahudîlerin de hakkı denebilir. Ama bu, bir milletin felâketi ve dünya dengelerinin bozulması pahasına olmamalıydı. Şurası bir gerçek ki, ne İsrail milyonları bulan bir halkı yok edebilir; ne de Araplar dünyanın desteklediği İsrail’i bu topraklardan söküp atabilir. Mısır, İsrail ile sulh yapan ve kaybettiğini geri alan ilk Arap devleti oldu. Onu Ürdün izledi. Suriye de yoldadır.

SULTAN HAMİD: NİÇİN HİLÂFETİ TERKE ZORLANDIM?

Kendisi de Şâzelî olan Sultan Hamid, Şâzelî şeyhi Ebu’ş-Şâmât Mahmud Efendi‘ye yazdığı 22 Eylül 1329 (1913) tarihli bir mektupta diyor ki: Ben, Hilâfet-i İslâmiyye’yi başka herhangi bir sebep dolayısıyla değil, Jön Türkler adıyla bilinen İttihat Cemiyeti’nin baskı ve tehdidiyle bıraktım. Hilâfet’i terke zorlandım, mecbur bırakıldım. Mukaddes toprak Filistin’de Yahudîler için millî bir devlet kurulmasına muvafakat etmem konusunda ısrar ettiler. Bütün ısrarlarına rağmen, bu teklifi kat’î surette reddettim. Nihayet 150 milyon İngiliz altını va’d ettiler. Bu teklifi de reddettim ve kendilerine şu cevabı verdim: “150 milyon İngiliz altını değil, dünya dolusu altın verseniz, bu teklifinizi asla kabul etmeyeceğim. Ben Millet-i İslâmiyye’ye ve Ümmet-i Muhammed’e otuz seneden fazla hizmet ettim. Atalarımın yüzünü kara çıkarmadım.” Bu kat’î cevabımdan sonra hal’im (tahttan indirilmem) konusunda görüş birliği ettiler ve beni Selânik‘e gönderdiler. Mevlâya hamd ettim ve ediyorum ki, mukaddes toprak Filistin’de bir Yahudî devleti kurulması teklifinden kaynaklanan ebedî ayıbın lekesini Osmanlı Devleti’ne ve Âlem-i İslâm’a sürmeyi kabul etmedim. (Bunun üzerine) olan oldu.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Romalıların Kudüs’ü yakıp yıktığı 70 yılından sonra Yahudîler dünyaya dağıldılar. Her yerde aşağılandılar, eziyete uğradılar. O zamandan bu yana kendilerini bir devlet altında toplayacak kurtarıcı mesih beklerler. Sahteleri bir yana, mesihin gelişi gecikince, bazı Yahudî idealistleri, bir devlet kurmak üzere harekete geçti. İlk defa 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan bu topluluğa Siyonist dendi. Siyon, Kudüs’te Hazret-i Süleyman’ın yaptırdığı Mescid-i Aksâ’nın üzerinde bulunduğu dağın adıdır. Burası Tevrat’ta kendilerine va’d edilmiş topraktır (arz-ı mev’ûd). Şam toprağı gibi Filistin’i Kur’an-ı kerim de mukaddes kabul eder.

ARZ-I MEV'UD NERESİ?

Hazret-i Musa’ya va’d edilen toprak, yalnızca bugünkü Filistin’dir. Hazret-i Musa bu toprakları Ürdün’deki Nibo Dağı’ndan seyretmiş; ama ayak basamadan vefat etmişti. “Nil’den Fırat’a” Hazret-i İbrahim’e va’d edilen topraklardır. Hazret-i Süleyman’ın mülkü bu sınırlara ulaşmıştı. Nitekim Hazret-i İbrahim’in evlatları olan Araplar ve Yahudiler bu mıntıkaya hâkimdir. Bugün İsrail’in Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları, hatta Anadolu ve Hicaz’ı da istediğine dair bir paranoya vardır. Bunu ilk telaffuz edenler Suudî Kralı Abdülaziz ve Mısır diktatörü Nâsır idi. Filistin’in eksantrik lideri Arafat da dünyanın Filistin meselesine dikkatini diri tutmak için bunu slogan olarak kullanırdı. İşgal ettiği Arap topraklarından bile gönüllü çekilmek zorunda kalan İsrail, Nil’den Fırat’a ele geçirse bile hangi nüfusla elde tutacak, onu hesaba katan pek yoktur. Her devlet daha geniş sınırlara ulaşmayı hayal eder. Bunda bir anormallik yoktur.

TOPRAK SATIŞI YASAKALNIYOR

Siyonistler, zamanın en güçlü ülkesi İngiltere’ye müracaat ettiler. Talepleri ciddiye alınmadı. Ancak hareketin giderek güçlendiğini gören İngiltere, Uganda, Sibirya, Kıbrıs gibi yerleri teklif ettiyse de, Siyonistler yanaşmadı. Osmanlı hükûmeti, toprak bütünlüğünü tehdit eden bu harekete karşı bazı tedbirler aldı. 1871 senesinde daha iş resmiyete dökülmeden Filistin’in % 80’ini mîrî arâzi hâline getirdi.

Sultan II. Abdülhamid tahta çıkınca, Filistin’e Yahudî iskânını önleyici tedbirleri arttırdı. 1883’te Yahudîlere toprak satışını tahdit etti. Filistin’deki stratejik toprakları hazine-i hâssa denilen şahsî hazinesi hesabına satın almaya başladı. 1900 senesinde Mukaddes Topraklara Duhûliye Şartları getirildi. Buna göre, Filistin’i ziyaret edecek her Yahudî, üzerinde mesleği, milliyeti ve ziyaret sebebi yazılı bir tezkere veya pasaport taşıyacaktı. Yahudîler’in elindeki bu tezkere Filistin‘e ulaştıklarında resmî makamlarca alınıp kaydedilecek; 30 günlük sürenin dolmasından sonra sınır dışı edileceklerdi. Bunun ardından Filistin dâhil olmak üzere, bütün Osmanlı topraklarında ecnebî Yahudîler’e toprak satışı yasaklandı.

BİR KARIŞ VERMEM!

Bu arada hareketin önderi Budapeşteli Theodor Hertzl, Sultan Abdülhamid’le görüşmek istedi. Kabul edilmeyince, padişahın da dostu olan Polonyalı arkadaşı Phillip Newlinsky vâsıtasıyla 1901 Mayısında bir teklif götürdü. Filistin’in Yahudî göçlerine açılması ve buranın muhtar bir Yahudî idaresine sahip olması karşılığında, Osmanlı borçları ödenecek ve Avrupa amme efkârında padişah lehinde propaganda yapılacaktı. Padişah, bu teklifi reddetti. “Eğer Hertzl senin arkadaşın ise ona nasihat et! Bu mevzuda bir adım daha atmasın! Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz!” şeklinde tarihî bir cevap verdi. Ertesi sene teklifini tekrarladı ama yine reddolundu. Filistin’de Safed kasabasına yerleşip vatandaşlığa alınmak üzere 1891 tarihinde istidâ veren 440 Yahudî’nin talebi, bunun ileride bir Yahudî devleti kurulmasına yol açacağı gerekçesiyle reddedildi; Osmanlı Devleti’nin Avrupalıların sürdükleri şahısların iskân yeri olmadığı belirtildi.

Buna bakıp, Sultan Hamid’in Yahudî düşmanı olduğu zannetmemelidir. Sultan Hamid, her şey bir tarafa, hâdiselere hissî değil, gerçekçi yaklaşmasıyla meşhurdur. Antisemitizm, Müslüman Türk kültüründe meçhuldür. Gayrimüslimler hukukun kendilerine tanıdığı her türlü hak ve imtiyazla yaşar. Zaten monarşilerde bütün ırk ve mezhep mensupları, hükümdarın çocuğu sayılır. Alınan bu tedbirler Yahudîlere karşı değil, devletin birliği ile alâkalı idi. O zamanlar en kalabalık Yahudî nüfusu Osmanlı ülkesinde rahatça yaşamaktaydı. Selânik, dünyadaki en büyük Yahudî şehri idi. Yahudî aleyhtarlığı bize 1940’ların Nazi hayranı tek parti hükûmetiyle girmiş; sonraki yıllarda İsrail sayesinde de pekişmiştir. İstikbalde yaşanacak hâdiseler, Sultan Hamid’in diplomatik ileri görüşlülüğüne bütün dünyayı hayrette bırakmıştır. Nasıl mı? Onu da gelecek yazıda ele alalım...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm dininin Sahabeden sonra en hâlisâne katkıyı Türklerden gördüğünü pek çok tarihçi itiraf etmektedir. İslâmiyetin onca bâdire atlatıp bugün yeryüzünde mevcut olması bile bunun isbatıdır.

Türkler, öteden beri muharip bir milletti. Uzun harplere, seferlere, tabiî şartlara mukâvemetleri güçlüydü. Müslümanlığa girdikten sonra, yeni dinlerini gönülden benimsediler. Eski âdetlerinden buna uymayan hususları tamamen terk ettiler. Eski günleri de özlemediler. Bu hasletleri, onları İslâmiyetin bayraktarı yaptı. İslâmiyet, Türklerin elinde geniş topraklara yayıldı. Avrupa içlerine, Çin ve Sibirya’ya dayandı. Buna, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi deniyor. Türkler, Hıristiyanlığın merkezi olan Roma’ya “Kızılelma” demişler ve fütuhatlarının nihaî hedefi olarak burasını tesbit etmişlerdi.

Anadolu’nun kapılarını İslâmiyete açan Sultan Alparslan, “Biz Türkler, temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı!” diyerek muvaffakiyeti temiz inançtan bilmiştir.

GÜZEL AHLÂKIN NETİCESİ

Türklerden, İslâmiyet uğruna ilk cihada girişen Karahanlılar oldu. Uygurların Müslümanlığına vesile oldular. Gazneliler de, Afgan ve Hindlileri İslâmiyete kazandırdı. Anadolu’nun fethinden sonra İslâmiyet Türklerin eliyle Roma topraklarında yayıldı. Yerli halkın yanı sıra, Balkanlarda Pomak, Arnavud, Boşnak, Makedon (Torbeş) ve Patriyotiler; Kafkasya’da Moğol, Gürcü, Laz, Abaza ve Çerkezler; öte yandan Rum, Ermenî, Yezidî gibi Anadolu’nun yerli halklarından bazı kitleler Türkler vesilesiyle gönül rızâsıyla Müslüman oldu. Türk sultanları, ülkelerindeki cemaatler arasında, sosyal, kültürel ve dinî bakımından herhangi bir fark kabul etmediler, herkese eşit hak ve adalet tanıdılar. Türklerin müsâmahasını ve güzel ahlâkını görerek Müslüman olan gayrımüslimlerin sayısı hiç de az değildir.

Haçlı Seferlerini defalarca durdurmak, Selçuklu ve Osmanlılara nasib oldu. Bu sayede İslâm dünyası müthiş bir felâketten kurtuldu. Yüz binlerce Müslümanı öldüren ve önünde kimsenin duramadığı Moğol ordusunu, yine bir Türk, Mısır Memlûk Sultanı Baybars durdurdu. İ’lâ-yı kelimetullah denilen, Allah’ın ismini (dinini) her yere duyurmak ve yaymak düşüncesi, fütuhâtı Hıristiyan dünyasına dönük olan Osmanlı Devleti’nde, en yüksek seviyeye ulaştı. XVI. asırda yeryüzündeki dört büyük müstakil İslâm devletinden üçü Türk idi: Osmanlı, Gürgâniye ve İran Devletleri. Dördüncüsü bir ara Osmanlılara bağlı olarak yaşayan Fas Sultanlığıdır. Türkler sayesindedir ki Müslümanlar uzun asırlar boyu birlik ve beraberlik içinde yaşamıştır. Türk hâkimiyeti Hindistan’da 1858; İran’da 1925’e dek sürdü.

Türkler asırlar boyunca, İran kavmiyetçiliğini sembolize eden ve İslâm birliğini tehdit eden Şia inancıyla çok mücâdele ettiler. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Bağdad’a girerek halîfeyi Şiî Büveyhoğulları’nın esâretinden kurtardı. Selçuklu kumandanlarından Salâhaddin Eyyûbî de İslâm ülkelerini karıştırmak üzere propaganda faaliyetleri yürüten Mısır’daki Şiî Fâtımîleri ortadan kaldırarak İslâmiyete büyük hizmet etti. Yavuz Sultan Selim de, Anadolu’da ajan faaliyetinde bulunan Safevî Devleti‘ni bozguna uğratarak, Hurûfîlerin gücünü minimuma indirdi. Osmanlılar, ayrıca, XVIII. asrın sonlarında ortaya çıkan Vehhâbîleri de sindirdi. Türkler olmasaydı, İslâmiyetin ilk zamanki saflığıyla bugüne intikal edeceği şüphelidir. Nitekim Türk hâkimiyetinin çöktüğü son asırda, İslâm ülkeleri ya emperyalist devletlerce işgal edilmiş; ya da bu heretik grupların veya sosyalist ihtilalcilerin hükmüne girmiştir.

TÜRKLERDE ÂLİM YOK MU?

Türkler, İslâm âleminde asırlar boyu hep hâkimiyeti ellerinde tuttular. Bu sayede İslâmiyet bir hayat dini olma sıfatını devam ettirdi. Türk devletlerinde din ve fen ilimlerine çok ehemmiyet verildi. Karahanlılar zamanından itibaren pek büyük âlimler yetişti. Usul-i fıkıh ilminin esasını ilk defa bunlar kurdu. Hakîm-i Şehîd, Kerhî, Hindüvânî, Ebü’l-Leys Semerkandî, Ebû Bekr Hârezmî, Debbûsî, Hulvânî, Pezdevî, Hâherzâde, Sadrü’ş-Şehîd, Nesefî, Buhârî, Serahsî, Kâsânî, Kâdıhan, Merginânî, Üsrüşenî ve ismini sayamayacağımız kadar çok sayıda hukukçu bu coğrafyada ve Türkler arasından çıktı. Ebû Mansur Mâtüridî, Semerkandlı bir Türk idi.

Gazne, Semerkand, Buhârâ, Delhi, Kazan, Herat, İstanbul gibi kültür merkezlerinde tanınmış Türk âlimleri yetişti. İbni Melek, Molla Fenârî, İbnü’l-Hümâm, Hızır Bey, Hayâlî, Molla Hüsrev, Sa’dî Çelebi, Şeyhzâde, Halebî, Taşköprüzâde, Birgivî, Ebussuûd, İbni Kemal, Hâdimî hep Osmanlı ülkesinde yetişmiş Türk asıllı âlimlerdir. Ahmed Yesevî, Bahaddin Buhârî, Ubeydullah Ahrâr, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hacı Bayram Veli gibi mutasavvıflar da, hep Türk hâkimiyeti devrinde yetişti. Bunlar, Anadolu ve Rumeli’nin Müslümanlaşmasında; millî birlik ve beraberliğin, ayrıca cemiyet nizamının muhafazasında mühim rol oynadı.

Osmanlılarda halk ve devlet adamları Türkçe konuşmakla beraber, İslâm dininin aynı zamanda dünya işlerini de tanzim etmesi sebebiyle Türkler Arapça’yı ilim dili olarak muhafaza ederek saf bir biçimde günümüze kadar intikalini sağladılar. Arapça’nın gramerine dair eserleri de hiç Arap ülkesinde yaşamayan Türkler yazmıştır ki, İmam Birgivî bunlardan en meşhurlarıdır.

FEN VE SANATTA BİRİNCİ SINIF ESERLER

Müslüman Türk devletlerinde sadece din ilimlerinde değil; müsbet ilimler sahasında da büyük ilerlemeler kaydedildi. Trigonometrinin kurucularından Bîrûnî ile İbni Türk, matematik ilminin doğudaki başlıca temsilcileri oldular. Algoritma ve cebirin babası Hârezmî; astronom Uluğ Bey hep Türk asıllıdır. Kâğıt, matbaa, barut, pusula, orijini Çin bile olsa, Uygurlar tarafından geliştirilip dünyaya tanıtılmıştır. Semerkand, zamanında, en kaliteli kâğıt imal edilen yer idi. Selçuklular devrinde bilhassa tıp ilmi çok gelişti. Anadolu’da birçok tıp fakültesi, hastahâne kuruldu. Akıl hastalarına ilk defa hasta muamelesi yapıp tedavi eden Türkler oldu. Pirî Reis, Seydi Ali Reis, Kâtib Çelebi, dünya çapında coğrafya âlimleri olarak kabul gördü. Yeni kıtaların keşfinden hemen önce bu coğrafyacıların yaptığı ve aslına oldukça yakın haritalar herkesi hayrete düşürmektedir.

Türklerin yaşadığı şehirler, dünyanın en kalabalık ve en mamur şehirleriydi. Asya içlerinden Akdeniz’e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır’a kadar uzanan geniş sahada o devrin Türk devletlerinden kalma çoğu birinci sınıf sanat eserleri görenlerin gözünü kamaştırmaktadır. Türkler bu çağda sanat dünyasına mühim yenilikler getirdiler. Kendilerine has bir üslup kullanarak İslâm medeniyetini inkişaf ettirdiler.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Mum dibine ışık vermez sözü meşhurdur. Bunun içindir ki eskiden âlimler çocuklarını okuması için başka bir âlime göndermiş; hükümdarlar çocukları için lalalar vazifelendirmiştir. Çocuğun ev hâliyle gördüğü babasından istifade edememesi bir yana, vaktiyle büyüklerle çocuklar arasında devamlı muhafaza edilen mesâfe ve edeb kâideleri de babanın çocuğuna faydalı olmasına imkân vermezdi. Bunun istisnası belki esnaf ve çiftçi çocuklarıdır. Herkesin baba mesleğini yapmak zorunda olduğu bir devirde, bunlar biraz da mecburen usta-çırak münasebeti çerçevesinde babasından hem iş, hem de edeb öğrenirdi. Mamafih esnaf arasında da çocuğunu başka bir usta arkadaşına çırak veren babalar da az değildi.

Şehzâde ve yanında lalasını tasvir eden bir minyatür.

EDEP, HER ŞEYDEN ÖNCE GELİR

Orta Asya’daki Türk devletlerinde, hakanların oğulları, devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanlarında yetişirler; sonra devletin sağ veya sol kanadına vâli olurlardı. Bu geleneğe uygun olarak Selçuklu Sultanları da şehzâdelerini terbiye edip yetiştirmesi için yüksek rütbeli memurlar vazifelendirirdi. Buna atabey denirdi. Ata, baba demektir. Atabey çocuğa hem din, hem askerlik, hem de siyaset öğretir; edeb kazandırırdı. Ayrıca olgun şahsiyeti ile şehzâdelerin hırsını teskin ederdi. Şehzâde eğer bir vilâyete vâli tayin edilmişse, atabey niyâbeten vilâyeti de idare ederdi.

Şehzâde büyüdüğünde de atabey onun müşâviri, veziri, kumandanı olurdu. Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın lalası meşhur âlim ve vezir Nizâmülmülk idi. Tuğtigin, İldeniz, İmâdeddin Zengi, Muzafferüddin Salgur, Gümüş Tigin Candar, Kara Sungur, Aksungur, Anuş Tigin meşhur Selçuklu atabeyleri idi. Selçuklu Devleti zayıflayıp yıkılmaya yüz tutunca, bu atabeyler bulundukları vilâyetlerde müstakil hükümdar hâlini alıp faydalı hizmetler yapmışlardır. Zengîler, İldenizliler, Salgurlular, Eyyübîler esasında hep birer atabeylik idi.

MÜMTAZ KİMSELER SEÇİLİRDİ

Atabeylik müessesesi Osmanlılarda devam etti. Artık atabeylere lala deniyordu. Padişahlar şehzâdelerine muktedir kumandanlardan lala tayin ederdi. Yeni doğan şehzâdenin hizmetine usta denilen mürebbîler verilirdi. Bir-iki yaşında sütten kesildiğinde, Enderun’un padişahın hususî kalem müdürlüğünü yapan Hasoda mensuplarından üç ağa vazifelendirilirdi. Subay rütbesindeki bu ağalar, güzel giyinen, güzel konuşan, oturup kalkmasını bilen, edeb ve tecrübe bakımından itimada şâyân mümtaz kişilerdi. Şehzâde sancakbeyliğine çıkınca, lalası da beraber giderdi. Lalanın, şehzâde üzerinde büyük tesiri vardı. Şehzâdeler, lalasını seçme hususunda mahdut da olsa söz sahibi olabiliyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim, şehzâdeliği sırasında, Trabzon sancakbeyi iken lala olarak gönderilen bazı şahısları, ilim ve edeb bakımından kâfi görmeyip, bir bahane ile geri göndermişti.

Şehzâdenin dairesi, padişah dairesinin küçük bir modeli idi. Şehzâdenin laladan başka, hizmetine bakan ağaları, harem ağaları, câriyeleri vardı. Şehzâdeler, küçükken Enderûn Mektebi’nde okuyanlardan seçilmiş yaşıtları ile oyun oynardı. Sarayda küçük şehzâdelerin ders gördükleri bir Şehzâdegân Mektebi vardı. Buraya dışarıdan hocalar gelirdi. Haremağalarının kontrolünde idi. Bu mektebin salon ve koridorları çok güzeldir. Duvarları altın yaldızlı nakışlarla ve müzeyyen çinilerle kaplıdır. Yetişkin şehzâdelere, hocaları dâirelerine giderek hususî ders verirdi.

SADRAZAM BİLE OLDULAR

Osmanlılarda lalalığı ile meşhur olmuş ve sonraları bile bu isimle anılmış çok tarihî şahsiyet vardır. Rumeli’nin ilk fâtihlerinden Lala Şahin Paşa, Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın; Kıbrıs fâtihi Lala Mustafa Paşa, Sultan II. Selim’in; Macaristan serdarı sadrâzam Lala Mehmed Paşa da Sultan III. Mehmed’in lalası idi. Son asırda hususî lala tayin etmek yerine saray ağaları şehzâdenin terbiyesiyle meşgul olmuş; ayrıca dışarıdan çeşitli hocalar getirtilerek ilim tahsiline itinâ edilmiştir.

Devlet adamlarının yetiştirildiği Enderûn Mektebi’ndeki acemî talebelerin terbiyesiyle meşgul olmak üzere de üst sınıflardan lala tayin edilirdi. Bazen akağalardan da lala tayin edildiği olurdu. Üç-dört acemînin bir lalası olurdu. Aynı lalaya verilen acemîler birbirlerine laladaş derdi. Acemî dışarı çıkmak, hastalığını haber vermek gibi hallerde bile lalasına müracaat ederdi. Lala, acemînin bilmediği şeyi öğretir, buna “lala divan etti” denirdi. Lala, acemîde gördüğü kusuru ikaz ederdi. Buna da “lala nizam etti” denirdi. Enderunlular, dar yerlerde karşılaştıkları zaman, geçmek için birbirlerinden müsaade isterken “lala destur” derlerdi.

Son devirde şehzâde Mehmed Selim (sağda) ve Mahmed Şevket Efendiler ve lalaları Şeker Ahmed Paşa

LALAYA ASLA MÜDAHALE EDİLMEZDİ

Lala, terbiyesine memur edildiği çocuğun âmiri vaziyetinde idi. Çocuğun tahsil ve terbiyesiyle meşgul olurken, ailesi aslâ müdahale etmezdi. Aksi takdirde lalanın otoritesi sarsılır, çocuğa faydalı olamazdı. Çocuk, lalasının tedbirlerine karşı ailesinden bir yüz bulamadığı için, mecburen lalasını dinleyip iyi yetişmeye bakardı.

SADECE SARAYA MAHSUS DEĞİLDİ

Lalalık sadece saraya mahsus değildi. Zenginlerle büyük memurlar, çocuklarının terbiyesi için lala mesâbesinde, bilgisine, edebine, tecrübesine itimad ettikleri kişileri istihdam ederdi. Medreselerde de ileri sınıftaki talebe (danişmend), acemî talebeye (çömez) tahsil ve terbiyesinde yardımcı olur; çömez de usta talebenin hizmetini görür, meselâ çamaşırını yıkar, yemeğini ısıtırdı. Benzer usul bugün Anglo-Saksonlarda da mevcuttur. Kız çocuklarına lala tayin etmek elbette mümkün değildi. Bunlar tahsile verilmeyip “iyi bir ev kızı” olarak annelerinin gözü önünden pek ayırılmamakla beraber, zaman zaman mahallelerdeki “hoca hanım”lara gönderilerek usul ve erkân öğrenmeleri temin olunurdu.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı hukukunun % 80’i şer’î, % 20’si de örfî hükümlerden müteşekkildi. Şeyhülislâm günlük meselelere dair fetvâlar verir; bu, padişah fermânına bağlandıktan sonra kanun olarak neşredilirdi.

Osmanlı hukukunun aslı şer’î hukuktur. Bu hukukun hükümleri, başka hukuk sistemlerindeki gibi salâhiyetli makamlarca çıkarılan kanunlarla tayin olunmuş değildir. Âlimler, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifleri tefsir ederek kendi ictihadlarıyla şer’î hukuku tesbit ederler. Dolayısıyla bunların yazdıkları fıkıh kitapları kanundur. Bu kitapların her cümlesi numaralandırılsa, neredeyse günümüzdeki kanunlara benzer. İşte bu sebepledir ki İslâm devletlerinde, modern mânâda kanun metinlerine ihtiyaç duyulmamıştır.

Osmanlılarda şeyhülislâm yasama yetkisini (eski tabirle teşri salâhiyetini) bir bakıma elinde tutardı. (Sedirde oturan)

HÜKÜMDAR EMREDERSE

Her âlim kendi ictihadına veya mezhebine göre kitap yazdıysa, bunlardan hangisi kanun gibi tatbik olunacaktır? Her kâdı, mahkemede kendi mezhebini tatbik eder. Tarafların mezhebine bakılmaz. Ancak hükümdar, muayyen bir mezhebin tatbikini emrederse, kâdının mezhebi ne olursa olsun, buna göre hüküm verilir. Fakihler arasında ihtilâflı meselelerde, hükümdarın tercih ettiği görüşleri kanun hâline getirmesi mümkündür. Tarihte buna teşebbüs edenler olmuştur. Meselâ, Abbâsî halîfesi Mu’tezıd, 896 yılında, vârisler arasında yalnız zevilerhâm (mûrise kadın vâsıtasıyla bağlanan akraba) varsa, miras alacağına dair Hanefî kavline uygun bir emirnâme neşretti. O zamana kadar zevilerhâmın vâris olamayıp, mirasın devlet hazinesine döndüğü Şâfiî kavli tatbik ediliyordu.

Selçuklu Sultanı Melikşah, 1092 yılında İslâm hususî hukukunun ihtilâflı bazı hükümlerini, zamanın meşhur fakihlerinin himmetiyle ve Mesâil-i Melikşahî fi’l-Kavâidi’ş-Şer’iyye adıyla kanunlaştırmış; bütün Selçuklu ülkesinde tatbiki emredilmiştir. Selçuklular zamanında her şehirde İslâm hukukuna göre hükmeden kâdılar vardı. Ancak Selçuklular, Uygurlardan gelen teâmüle uygun olarak, İslâm hukukunun boşluk bırakıp tanzimini hükümdara bıraktığı meselelerde eski Türk örflerini tatbik etti. Bu da şer’î hukukun yanında ve ona aykırı olmamak üzere örfî hukuku doğurdu. Bu gelenek, Osmanlılarda da devam etti. Osmanlılarda örfî hukuk, padişah kanunnâmelerinden teşekkül ederdi. Bunlar Divan-ı Hümâyun‘da hazırlanır; şer’î hukuka aykırılık taşımaması için şeyhülislâmın da fetvâsı alındıktan sonra ilan olunurdu. Osmanlı hukukunun % 80’i şer’î, % 20’si de örfî hükümlerden müteşekkildir.

HUKUK BİRLİĞİ

Osmanlılarda XVI. asırdan itibaren kâdıların tayin beratlarında Hanefî mezhebinin en sahih kavilleriyle hükmetmeleri şartı konuldu. Böylece Hanefî mezhebi ülkenin resmî mezhebi oluyor; Hanefî fıkıh kitapları da kanun yerine geçiyordu. Ülkede hukuk birliği böyle temin olundu. Hanefî olmayanların da yaşadığı Arap ülkelerinde, dâvâ aile hukukuna dairse, kâdı tarafların mezhebinden bir nâib tayin eder, nâibin kendi mezhebine göre verdiği hükmü tasdik ederdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, İslâm hukukunun bazı ihtilâflı meselelerine ait fetvâları bir araya getirerek Ma’rûzât adıyla Kanunî Sultan Süleyman’a arz etti. Bunlar, padişah fermânına bağlandıktan sonra kanun olarak neşredildi.

Şeyhülislâmların muhtelif mevzularda zamanın şartlarına ve insanların ihtiyaçlarına uygun fetvâları padişaha arz edip kanun olarak ilan etmeleri devletin sonuna dek devam etti. Bu fetvâ Hanefî mezhebinin zayıf bir kavli olabileceği gibi, başka bir mezhebe ait de olabilirdi. Burada padişah fermânıyla o zamana kadar şer’î hukukta hiç mevcut olmayan bir hüküm getirilmemekte; mevcut hükümlerden birisi tatbik mevkiine konulmaktadır. Padişahın yasama hususundaki salâhiyeti çok sınırlıdır.

MÛCİBİNCE AMEL OLUNA

Fâtih Câmii’nde imam-hatib ve Sâdî Çelebi dârülkurrâsında [hâfız yetiştiren medresede] müderris Halebî İbrahim Efendi’nin (vefatı: 1594) kaleme aldığı ve Hanefî mezhebinin en muteber kavillerinin sistematik olarak bildirildiği Mülteka’l-Ebhur, Osmanlı mahkemelerinde, medenî, âile, miras, borçlar, vergi, muhakeme usûlü ve cezâ kanunlarının yerini tutardı. Bu eser, Sultan İbrahim zamanında Mevkûfât adıyla Türkçe’ye tercüme edildi. Fransız diplomat d’Ohsson ve başkaları, bunu Osmanlı kanunu olarak tanıtarak ecnebi lisanlara tercüme etti. “Padişah Türklere, Mevkûfât da padişaha hükmeder” sözü meşhur oldu.

XIX. asırda Avrupa’da kanunlaştırma cereyanı sürat kazandı. Devletler birer medenî kanun yaptılar. Osmanlı hükûmetine de “Kanununuz ne ise bilelim” diye baskı yapmaya başladılar. Bunun üzerine Sultan Aziz zamanında Ahmed Cevdet Paşa riyâsetinde bir âlimler heyeti, meşhur Mecelle‘yi hazırladı. Sultan Aziz’e arz edip “Mûcibince (gereğince) amel oluna” irâdesi alındıktan sonra ilan edildi. Mecelle, mükemmel bir Osmanlı medenî kanunudur. İslâm hukukunun geniş bir sahasının toplu biçimde ve modern tarzda kanun hâline getirilişinin de ilk numûnesidir. Bundan sonra Osmanlı Devleti’nden ayrılan müslüman devletler, kanun yaparken bu geleneği devam ettirdiler. Mecelle’nin tanzim etmediği aile gibi sahaları öteden beri olduğu gibi Mevkûfât doldurdu.

BİR TEŞEBBÜS DE HİNDİSTAN'DA

Fıkıh kâidelerini kanun gibi toplama teşebbüslerine Hindistan’daki Müslüman Türk devletlerinde de rastlanır. Ama bunlar Osmanlı Devleti’ndeki gibi muvaffak olamamıştır. Tuğlukşahlar zamanında, Âlim bin Alâ (vefatı: 1384) adındaki hukukçu, Firuz Şah’ın sarayındaki asilzâdelerden Emir Tatarhan‘ın talimatıyla Fetâvâ-yı Tatarhâniyye diye tanınan eserini kaleme almıştır. Gürgâniye hükümdarlarından Şah Evrengzib Âlemgir (1658-1706), ülkede câri bulunan Hanefî kaynaklarından istifadenin zorluğunu gördü. Bu kaynaklardaki hükümlerden en muteber olanlarının herkesin anlayabileceği şekilde kitap hâline getirilmesi için bir heyet teşkil etti. Şeyh Nizâm riyâsetindeki bu heyet, altı cilt Fetâvâ-yı Hindiyye’yi (Fetâvâ-yı Âlemgiriyye) hazırladı. Şahın kütüphanesinde bulunan binlerce cild kitap taranarak ve ikiyüz bin gümüş rupye harcanarak hazırlanan bu eser hükümdar fermânıyla ilan edilmediği için kanunlaşamamıştır ama, asırlarca hem Hindistan’daki hukukçuların el kitabı olmuş; hem de İslâm dünyasında çok rağbet görmüştür. Bunlar bir yandan devletin fıkhı kanunlaştırmaya alâkasını ve katkılarını, bir yandan da Türk-Moğol kanun geleneğinin tezâhürünü göstermesi bakımından mühimdir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter