Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


27 Ağustos-24 Kasım arasında Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler dairesinde ziyaret edilebilecek olan “Osmanlı Devleti’nde Ehl-i Beyt Sevgisi” adını taşıyan sergide Mukaddes Emanetler Dairesi’nde korunan Ehl-i Beyt’e ait bazı hatıralar ilk kez sergileniyor. Hazreti Fatma’nın hırkası, seccadesi ve Hazreti Hüseyin’in cübbesi ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Ayrıca Envantere başka bir isimle kaydedilmiş bir kılıcın da Hazreti Ali efendimize “radıyallahu anh ve keremallahu veche” ait olduğu tesbit edilmiş.


MEZHEBE GÖRE MAHKEME YENİ BİR UYGULAMA DEĞİL
İngiltere, ülkedeki Müslümanlar için 6 büyük kentte şeriat mahkemeleri oluşturdu. Bu, yeni bir uygulamaymış gibi görülse de aslında benzerleri Avrupa’da hayat bulmuştu. Ancak modern demokrasilerin bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı.

Bir müddet evvel İngiltere’de Anglikan Kilisesi’nin ruhanî lideri Canterbury başpiskoposu Rowan Williams’ın “Müslümanlar kendi şeriat mahkemelerine sahip olup, evlilik ve malî hususlarda buraya başvurabilirse, bunun ülkede sosyal uyuma faydası olur” sözleri hayli dikkat çekmişti. Bu sözlerden 7 ay kadar sonra İngiltere hükümeti, bu istikamette bir karar alarak, ülkesindeki Müslümanların muayyen hukukî mevzularda kendi dinî mahkemelerine gidebilmesine imkân hasıl etti. İlk olarak Londra, Birmingham, Bradford, Manchester, Nuneaton, Warwickshire’da açıldı ve Glasgow ile Edinburg’da da açılması planlanıyor.
Bu müesseseler ülkeye yabancı değildi. Mesela Londra yakınlarındaki Leyton’da 1982’den beri faaliyet gösteren Islamic Sharia Council, şimdiye kadar şer’î hukuka göre 7 bin boşanma davasına bakmıştı. Ancak burası müftülük gibi istişarî bir makamdı. Şimdiden itibaren şer’î mahkemelerin verdiği kararlar, İngiliz hukuk sisteminde bağlayıcı vasıf taşıyacak. Buraya müracaat edebilmek için iki tarafın da rızası gerekiyor. Yani bir hakem mahkemesi hüviyetinde. Yahudiler için de, Beth-Din adlı dinî mahkemeler bir asırdan fazla bir zamandır İngiltere’de faaliyet gösteriyor.

FRANSA İSTEMEDİ
Bu proje yıllar önce Avrupa Konseyi’nde İngiltere’nin ön ayak olmasıyla gündeme getirilmiş; ancak Fransa’nın laiklik konusundaki aşırı hassasiyeti sebebiyle rafa kaldırılmıştı. 2004’de Kanada’nın Ontario eyâletinde İslâm hukukunu bilen hâkimlerin başkanlığındaki İslâm Sivil Adalet Mahkemesi, eyâlette yaşayan Müslümanların aile, miras ve ticaret hukukuna dair ihtilaflarına bakmakla vazifelendirildi. Yahûdî ve Hıristiyanlara bu hak daha 1991 yılında tanınmıştı. İsrail, Lübnan, Hindistan, Tayland, Filipinler, Sri Lanka, Yunanistan gibi halkının ekseriyeti ve idare kadrosu gayrımüslimlerden müteşekkil devletlerde yaşayan Müslümanların da böyle kendi mahkemelerinde şer’î hukuku uygulayabilme hakkı bulunmaktadır. Sovyet işgalinden önce Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya gibi ülkelerde de benzeri bir tatbikat vardı.
Yahudilik gibi İslâmiyet de sadece inanç ve ibadet esasları öngören bir din değildir. İnsanların, evlenme, boşanma, miras, ehliyet, mülkiyet, alış-veriş gibi dünyevî hayatlarını da düzenlemek iddiasındadır. Bunların tatbikine imkân tanımak, dinî vecibelerin ifasına imkân tanımak olacağı için, modern ülkeler bunu demokrasi ve insan haklarının gereği olarak görmektedir. 2004’de İsveç şehirlerinden Halmestad’daki Hovrätten mahkemesi, Müslüman bir çiftin boşanmasını müteakip, kadının mehr alacağı talebini haklı bularak, bu istikamette karar vermiştir.
Bu imtiyaz, o devletin siyasî hâkimiyetini ve adlî birliğini sarsıcı mahiyette görülmemektedir. Nitekim ecnebilere bile çoğu zaman kendi ülkesinin kanunu uygulanabilmektedir. Ceza hukuku, bir devletin hâkimiyetinin göstergesidir. Bu sebeple İslâm hukuku, İslâm ceza hukuku hükümlerinin, İslâm devleti dışında tatbikini emretmez. Sözkonusu olan Müslümanların ahvâl-i şahsiye (personal law) denilen şahıs, aile ve miras hukukudur. Buna rağmen Avrupa ve Kanada’da Müslümanlara bu hakkın tanınmasından rahatsızlık duyanlar da yok değildir.

YENİ DEĞİL
Bu tatbikat İngilizler için de yeni değildir. XVIII. asırdan itibaren daha çok Müslümanların yaşadığı bölgelerde müstemleke idaresi kuran İngilizler, buradaki mahallî hukuk sistemini yerinde bırakmışlardı. Maksatları kültür ihracı değil, sömürmek olduğu için, Hindistan, Malezya, Mısır, Irak, Filistin, Kıbrıs, Yemen, Körfez Emirlikleri gibi ülkelerde kadılara ve şer’î hukuka ilişmediler. Kadıları, Müslümanlar kendi aralarından seçer; İngiliz idaresi de bu seçimi tasdik ederdi. İngilizler, bu ülkelerde mevcut fıkıh kitaplarını İngilizce’ye tercüme ettirip; şer’î hukukun düzenlemediği sahaları kendi mevzuatlarıyla doldurarak İslâm hukukunu kanun hâline getirdiler. Böylece ortaya Anglo-Mohammedan Law denilen bir karma hukuk sistemi çıktı. Fransızlar ve Hollandalılar da müstemlekelerinde benzer şekilde davrandılar. Bunu yaparken de o ülkenin mahallî mezhebini gözettiler. Mesela Hindistan’da Hanefî, Malezya’da Şâfiî mezhebini esas aldılar. Ama bu ülkeler anavatanlarından millerce uzakta idi. Şimdi kendi ülkeleri içinde bu otonomiyi tanımaktadırlar.

İNGİLTERE’NİN MAKSADI NE?
Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, Osmanlı halifeliğinin nüfuzundan çekiniyordu. XIX. asırda politikasını bu nüfuzun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. I. Cihan Harbi neticesinde de bu emeline nâil oldu. Bu tarihten itibaren dünyanın en güçlü ülkesi sıfatını ancak çeyrek asır muhafaza edebildi. II. Cihan Harbi’nden galip çıktığı halde, maddî bir yıkıma uğradı. Üstelik sömürgelerinin neredeyse tamamını kaybetti. 1947’den sonra süper güç mevkiini Amerika’ya bırakmak zorunda kaldı. Bu tarihten sonra klasik politikasını değiştirerek, İslâm dünyasına ve Müslümanlara karşı daha sıcak bir siyaset izlemeye başladı.
Bunu yadırgamamak lâzımdır. Çünki dış politika menfaat üzerine kuruludur ve ezelî sanılan düşmanlıklar bir anda dostluğa dönüşebilir. Şu anda da köklü gelenekleri ve emsalsiz istihbarat gücü sayesinde dünya politikasında söz sahibi devletlerden biri olmaya devam ediyor. Dünyada demokrasinin beşiği oluşundan ve insan hakları hassasiyetinden de gurur duyuyor. Nitekim sömürgelerindeki halka davranışı, bu ülkelerin istiklâlini kazanışından sonra başa geçen kendi hükümetlerinden daha ağır değildi. O halde İngiltere’nin bu yeni ve demokratça kararı arkasında art niyet aramak yerine, bunun diğer Avrupa ülkelerine model oluşturmasını temenni etmek yerinde olacaktır. Bekleyip görelim...

HER HUSUSTA SERBESTLER
Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi.

Gayrimüslimler Osmanlı mahkemesini tercih ederlerdi
Gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi.

Modern demokrasilerin daha bu asırda geldiği çizgiyi, Osmanlılar altı asır öncesinden yakalamıştı. Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrımüslim vatandaşlar, evlenme ve boşanma işlerinde kendi mahkemelerine giderlerdi. Bu mahkemeler, her bir mezhebin kendi ruhanî reisliği, yani patriklik veya hahamhane idi. Burada kendi dinlerine ait hükümler tatbik olunurdu. Böylece gayrımüslimlerin hem adlî ve hem de hukukî otonomisi vardı. Bu esas, Osmanlı Devleti’nde tayin edilen patrik ve diğer ruhânîlerin tayin beratlarında açıkça yazar. Ruhanî reislerin, kendi millet mensuplarını dinlerine uymayan fiillerinden dolayı cezâlandırma salâhiyeti de vardı. Üstelik bu cezaları Osmanlı makamları infaz ederdi. Bu imtiyazları tanımak İslâm dininin emridir. Sadece gayrımüslimlere değil; ülkede resmî mezheb Hanefî olduğu halde, başka mezhebden Müslümanlara, belli hallerde kendi mezhebinden hâkimlere gidebilme imkânı tanınmıştı.
Gayrımüslimler, sadece evlenme ve boşanma gibi hususları değil; miras taksimi, vasıyet, vesayet, velayet ve başka hukukî meselelerini de hakem sıfatıyla ruhânî mercilerine götürebilirlerdi. Burada kendi dinlerinin ahkâmı tatbik olunurdu. Çünki burada karşılıklı rızâ vardır. Ancak taraflardan biri, dâvânın şer’î mahkemede görülmesini isterse veya taraflardan biri Müslüman ise, yetkili merci İslâm mahkemesidir ve burada şer’î hukukun tatbik edileceğine şüphe yoktur.

RUHANİ LİDERLER İTİRAZ EDİYOR
Gayrımüslimler, dâvâlarını İslâm mahkemesine de götürebilirdi. Bu durumda mahkeme, gerektiğinde gayrımüslim vatandaşın dinini de nazara almakla mükellefti. Sözgelişi, şarap içen bir gayrımüslime, kendi dinleri bunu yasak etmediği için ceza tatbik edilmezdi. Bunların kendi aralarında domuz ve şarap satışları da hukuken muteber sayılırdı. Halbuki bir Müslüman için domuz ve şarap mal olmadığı için, bunlar üzerinde mülkiyet kurulamaz, alınıp satılamaz; bir Müslümanın şarabını döken kimse de tazmin etmezdi. Gayrımüslimlerin, kendi dinlerine göre evlilik ve boşanmaları, İslâm mahkemelerinde de hukuken muteberdi.
İşin garibi, gayrımüslim vatandaşların büyük çoğunluğu, evlenme ve boşanma dışındaki dâvâlarını, adaletine güvendikleri, masrafı daha az ve temyiz kontrolüne tâbi olan Osmanlı mahkemelerine götürmeyi tercih ederdi. Hatta bu sebeple gelirleri azaldığı ve prestijleri düştüğü için, ruhânî reislerin Osmanlı hükûmetine şikâyette bulundukları olurdu. Bunun üzerine hükûmet, Osmanlı mahkemelerini, zimmîlerin münhasıran evlenme ve boşanma dâvâlarına bakmaktan men ederdi. Nitekim kâdılık, vekâlet akdi olduğu ve müvekkil vekiline belli şartlar koşabildiği için, padişah da kâdıları belli dâvâlara bakmaktan yasaklayabilir.
İttihatçı hükûmet, 1917 yılında Hukuk-ı Âile Kararnâmesi ile gayrımüslimlerin kendi mahkemelerine gitme imkânını kaldırmaya teşebbüs ettiyse de, 1919 yılında eski duruma dönüldü. Gayrımüslim vatandaşların adlî ve hukukî imtiyazları, Lozan Muahedesi ile de teyid edildi. Bu imtiyazlara dair kâidelerin tesbitinde bu cemaat temsilcilerinin söz sahibi olacağı, Avrupa’nın isteği istikametinde hukuk reformları yapılacağı, bunu yaparken de beş yıllık bir müddet için Avrupalı hukukçuların yardımlarından istifade olunacağı kabul edilmişti. 1926 yılında Cumhuriyet hükûmeti, Avrupa kanunlarını iktibas edince; gayrımüslim vatandaşlar, biraz da dış baskıyla, toplu olarak hükûmete bir istidâ vererek bu haklarından vazgeçtiklerini açıklamıştır.
[Bu mevzuda tafsilatlı bilgi için benim Osmanlı Mahkemeleri adlı kitabıma bakılabilir. Arısanat Yayınevi, Tel: 520 41 51]


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Harem, Şark dünyasındaki evlerde kadınların yaşadığı ve yabancı erkeklerin giremediği kısım. Buranın disiplini ile meşgul olan bir grup var ki, bunların vaziyeti tarihin en ekzantrik konularından birisini teşkil eder: Haremağaları. Haremağalarına Roma ve Bizans’ta, Mısır’da, İran’da, Abbasî saray ve evlerinde de rastlanırdı. Osmanlılar bu geleneği devralmıştır. Hem padişah sarayında, hem de kibar konaklarında haremağaları vazife yapardı.

AFRİKA NERE, İSTANBUL NERE!

Haremağaları doğuştan hadım veya sonradan burulmuş kölelerdi. Afrikalı kabileler mağlup ettikleri düşmanlarını, hem zafer alâmeti olmak, hem de düşmanın neslini kesmek üzere burup, köle olarak satarlardı. Merhametsiz kişilerin eline düşüp, bu hazin ameliyeye tabi tutulan zenci esirler de yok değildi. Ancak şer’î hukuka göre ve Osmanlı ülkesinde, insanlar bir yana, hayvanları bile burmak ve kısırlaştırmak suçtur. Nitekim insanları hadımlaştıranlara verilecek ağır cezâları bildiren 1715 tarihli bir fermandan bu açıkça anlaşılmaktadır.

Son devirde, mesireye giden harem halkı ve harem ağaları.

HAREMİN DIŞARIYLA İRTİBATI

Saraydaki haremağaları padişah haremine bitişik bir dairede yaşarlardı. Zaman zaman hareme girmeleri, hadım oluşları sebebiyle, tesettür kaidelerine aykırı görülmezdi. Yine de hareme girmez, aracı talimatlarla işlerini yürütürlerdi. Padişah hareme çekilmişse, kendisine haber ulaştırmak gerektiğinde, Harem ile Mâbeyn arasında nöbet tutan haremağasına söylenir; o da içerideki nöbetçi haremağasına haber verir, bu da padişah hizmetindeki hazînedar usta câriye vâsıtasıyla haberi padişaha arzederdi. Haremin dışarıyla irtibatını haremağaları sağlardı. Hareme doktor gelecek, haremağası getirtirdi. Hareme odun alınacak, haremağası aldırırdı. Harem halkı arabalarla mesireye götürülecek, haremağası götürürdü.

Padişahla teklifsizce görüşebilenlerin başında haremağaları gelirdi. Bu sebeple haremağalarının itibarı yüksekti. Sadrazamlar, hatta ailesi bile padişahla her istedikleri zaman görüşemezdi. Haremağaları, hareme uygunsuz kişilerin girmesini engelleyerek, padişah ve ailesinin muhafızlığı vazifesini de ifa etmiş olurdu. Mahpeyker Sultan’ın katli sırasında Sultan IV. Mehmed’i Süleyman Ağa ölümden kurtarmıştı. Sultan II. Mahmud şehzadeliğinde isyancıların elinden Cevri Kalfa adlı bir cariyeden başka, İsa ve Amber Ağaların yardımıyla kaçmıştı.

HAYRAT SAHİPLERİ

Sarayda devamlı padişahların yanında bulunup, onları nükteleri ile eğlendiren ve basit hususî işlerine bakan nedim veya musâhibler vardı. Bu vazife son devirlerde haremağalarına verilmiştir. Haremağaları, fevkalâde hassas ve dindar kimselerdi. İçlerinde ilme, şiir ve musikiye istidadı olanlar az değildi. Hayır ve hasenatları ile ülkeyi donatmışlardır. Beşiktaş’ta Abbas Ağa, Fatih’te Mehmed Ağa, Kadıköy Cafer Ağa, Babıali’de Beşir Ağa câmileri harem ağalarının hayratıdır. Beyoğlu’ndaki Ağa Câmii de dârüssaade ağası Mahmud Ağa tarafından yaptırılmıştır. Sultan I. Mahmud’un ağalarından Beşir Ağa, haremağalarının en meşhurlarındandı. Aynı zamanda bir Nakşî halifesi idi. Sultan Hamid hareminin ağalarından Abdülgani Ağa tam bir kitapseverdi. Vakfettiği hepsi el yazması üçyüze yakın kitabı, Süleymaniye kütüphanesindedir. Akağaların hayratı da pek çoktur. Cağaloğlu’nda Firuz Ağa, Çemberlitaş’ta Atik Ali, Karagümrük’te Mesih Paşa, Eyüp’te Davud Ağa camileri bunlardandır. Her iki kısım ağaların ayrıca çok sayıda çeşme hayratı vardır.

YÜKSEK BİR MEMURİYET

Haremağalarının başlarında dârüssaade ağası (kızlar ağası) bulunurdu. Dârüssaade ağası Haremeyn (Mekke, Medine) ile selâtin (padişah) vakıflarının nâzırı idi. Bu itibarla protokolde sadrazam ve şeyhülislâmdan hemen sonra gelirdi. Padişahın hareme dair emirlerini, alâkadarlara tebliğ ederdi. Bütün merasimlerde padişahın yanında idi. Sürre alayı gönderilmesinde, padişahın gezintiye çıkmasında, düğünlerde, doğumlarda baş rolde idi. Zenci ve hadım bir kölenin, böylesine mühim ve itibarlı bir makama getirilmesi, Osmanlılardaki demokratik sınıf anlayışının göstergesidir. Ayrıca, haremağası olarak istihdam edilmeleri, bu biçareler için bir geçim kaynağı teşkil etmiştir. Bu, dünyanın hiç bir yerinde rastlanamayacak ince bir insaniyet numunesidir.

AKAĞALAR

Sarayda devlet adamlarının yetiştiği Enderun mektebinde disiplini, haremdeki kızlar ağasına paralel olarak, akağalar da denilen beyaz hadımağaları temin ederdi. Bunların başında bâbüssaade ağası (kapı ağası) bulunurdu. Akağalar, Topkapı Sarayı’nın üçüncü avlusunun Bâbüssaade denilen kapısını açıp kapamakla vazifeli idiler. Sefer ve sulh zamanlarında padişahın yanından ayrılmazlardı. Akağalardan Hadım Süleyman Paşa, Hadım Sinan Paşa gibi kahramanlığı ile nam yapan sadrazamlar çıkmıştır. Fatih semtindeki câmisiyle meşhur Mesih Paşa da bir akağa idi. Osmanlı Devleti’nde harem-i hümayun kadınlarının ve Enderun-ı hümayun oğlanlarının başında hadım ağalarının bulunmasının sebebini izah etmeye bilmem lüzum var mı? Bu sayede 600 yıl boyunca Osmanlı sarayında Avrupa’dakilere benzer en ufak bir skandala rastlanmamıştır.

AĞALARIN AKIBETİ

Sultan II. Mahmud zamanında Evkaf Nezâreti kurularak, dârüssaade ağalarının vakıflar üzerindeki salahiyetleri kaldırıldı. Sultan II. Abdülhamid zamanında da protokoldeki dereceleri indirilerek nüfuzları azaltıldı. Hilâfetin kaldırılıp hanedanın yurt dışına sürülmesi üzerine saraylardaki haremağaları ve câriyeler buradan çıkarıldı. Haremağaları, kendi aralarında yardım sandığı oluşturacak kadar teşkilâtlı bulundukları için bu düşkün zamanlarında birbirlerine yardım edebildiler.

MÜHÜRLÜ KÜP

Dârüssaade ağaları içinde şehzâdelere lalalık yapacak kadar kültürlü olanları vardı. Şehzâdeler, dârüssaade ağalarının dairelerinde ikinci katta çeşitli hocalardan ders görürdü. Burada şehzâdelerin su içtiği musluklu küpü, emniyet mülahazasıyla dârüssaade ağası doldurup ağzını mühürlerdi. Bu salonda sultanlar ve bazı câriyeler de ders görürdü. Haremağalarının alıp getirdiği hoca salona önceden girip oturur; önünde iki kat kafesli perdenin arkasına da hanımlar otururdu. Ders bittikten sonra önce hanımlar; sonra hoca ayrılırdı. Böylece hoca hanımları, hanımlar hocayı görmez; sadece sesini işitirlerdi.

AKAĞALARIN YÜZÜ AK OLDU!

Akağalarla haremağaları arasında iyi süvariler vardı. Spor takımı kurup aralarında cirit veya çevgen oynayıp müsabaka yaparlardı. Haremağalarının takımına lahanacı, akağaların takımına bamyacı denirdi. Bir defasında Çinili Meydan’da oynanan cirit oyunu saatlerce kıyasıya sürmüş; akağalar galip gelince de oyunu seyreden padişah Sultan II. Mahmud “Akağaların yüzü ak oldu!” diye latife etmişti.

Sultan II. Mahmud Han'ın huzurunda Darüssaade Ağası (solda), Silahtar Ağa (sağda) ve Başçuhadar (en sağda)

PADİŞAH HAREMAĞASININ AİLESİNİ ARATMIŞTI

Sultan Hamid’in haremağalarından Nâdir Ağa, hakkında en çok bilgi olan ağalardandır. 1957 yılında vefat eden Nâdir Ağa, hatıralarını yıllar sonra bir tarih mecmuasında neşretmişti. Sultan Hamid’in hal’inde Yıldız Sarayı’nı teslim alan Gâlip Paşa kendisini, “Yetişme tarzından umulmayacak kadar zeki, zarif, ahlâklı ve medenî cesareti olan genç bir siyahî” diye tarif eder. Enteresan olan bir şey de Nâdir Ağa’nın saraydan çıkarıldıktan sonra, vaktiyle biriktirdiği para ile Göztepe’de bir bahçe alıp, Kırım inekleri besleyerek ülkemizde ilk defa şişe sütü üretmesi ve bununla geçinmesidir.

Nâdir Ağa, Habeşistan’ın en güneyinde Kenya sınırındaki filleri ve vahşi hayvanlarıyla meşhur Limnu köyünden çocukken kaçırılıp iğdiş edildikten sonra esircilere satılır. Döne dolaşa Mekke’ye getirilir. Zayıflığı sebebiyle kimsenin itibar etmediği çocuğa Mekke şerifinin annesi sahip çıkar. O günlerde Sudanlılar bir şekilde Sultan Hamid’in itimadını kaybeder; padişah, “Artık sarayda Sudanlı görmek istemiyorum” der. Nâdir Ağa böylece 1880 yıllarında beş-altı yaşında iken İstanbul’a getirilip saraya alınır. İlk gelişinde dil bilmeyen çocukla padişah Arapça konuşur. Zekâsıyla dikkati çeker. Padişahın itimadını kazanır. İkinci musahipliğe kadar yükselir. Ancak ailesinin vaziyetini hep merak etmektedir. Padişah da bundan haberdardır.

Habeş imparatoru I. Menelik’in sefiri İstanbul’a geldiği zaman, padişah kendisinden Nâdir Ağa’nın ailesini soruşturmasını rica eder. Ancak aile bulunsa bile saraydan ayrılmayacağına dair Nâdir Ağa’dan söz alır. Kendisini sefir Maşaşa’ya takdim eder. Limnu’dan olduğunu öğrenince alâka gösterir; “Bizim ailemiz de oradandır” der ve dönüşünde ailesini araştıracağına söz verir. Sefirden bir müddet haber gelmez. Padişah Nâdir Ağa’yı gördükçe, “Maşaşa bizi unuttu” der. Günün birinde saraya Habeşistan’dan büyük bir paket ve mühürlü bir mektup gelir. Sefir, Fransızca mektubunda özetle şöyle demektedir: “Sizin işinizle imparator bizzat ilgilendi. Limnu’ya tahkikat için Addis Ababa’dan bir heyet gönderdik. Maalesef ailenizden kimseyi bulamadık. Tahkikat neticesinde ailenizin Kenya’ya hicret ettiğini öğrendik. Bütün arzumuza rağmen size sevinçli bir haber verememekten dolayı özür dileriz. Pakette Limnu civarına ait iki yekpare fildişi, bir külçe altın, imparator tarafından size birinci rütbeden iki kıta arslan nişanı gönderilmiştir.”

Sultan Hamid'in ikinci musahibi Nâdir Ağa



Bir Ramazan gecesi herkes uykuda iken Yıldız Sarayı yanmaya başladı. O tarihlerde İstanbul’u işgal etmiş bulunan İngiliz donanması itfaiyesi sevk edilerek yangın söndürülmeye çalışlıyordu. Devlet ileri gelenlerinden ve belediye zabıta ve itfaiyesinden hiç kimse gelememişti. Çünkü Saray tamamen İngiliz ablukası altındaydı. Sadece Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa buraya ulaşmayı başardı. Padişahın Cihannüma Köşkünde olduğunu öğrendi ve hemen oraya koştu. Zat-ı Şahane, sırtında gecelik entarisi ve üzerinde pardesüsü olduğu halde köşkün önünde ayakta duruyordu. Telaşlı değildi. Köşkün bekçibaşısı hüngür hüngür ağlıyordu. Hünkar:-Benim milletimin ocağı yanıyor, ben onu düşünüyorum... kendi evim yanmış, ne ehemmiyeti var, dedi.


MİMARLIK TARİHİMİZE GEÇEN İLGİNÇ BİR HİKÂYE...
Büyük Türk denizcisi Kılıç Ali Paşa, namını sürdürmek için bir câmi yaptırmak istedi. Sultan III. Murad’ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirdi. Padişah latife olsun diye, “Sen deryalar serdarısın. Var git câmini deryaya kur!” deyince Kılıç Ali Paşa bir ilki gerçekleştirdi.
Salıpazarı’ndan Perşembepazarı’na doğru giderken Tophane iskelesinde güzel ve ihtişamlı bir câmi boy gösterir. Çoğumuz önünden gelip geçeriz ama, belki de ismini bilmeyiz. Bu câmi Kılıç Ali Paşa Câmiidir. Bu câmi, mimarî güzelliği kadar, efsaneleriyle de kültür tarihimize mal olmuş bir eserdir. Mimar Sinan, üç kaptan-ı deryaya aynı sahil boyunca üç güzel câmi yapmıştı. Diğerleri Kasımpaşa’da Piyâle Paşa ve Beşiktaş’ta Sinan Paşa câmileridir. Şüphesiz, Türk denizciliğinin en parlak şahsiyetlerinden biridir Kılıç Ali Paşa. Sadece bizde değil, dünya denizcilerinin de en büyüklerinden sayılır. Anne ve babası Aydın sahilinde yaşayan Türkmenlerdendi. Saint Jean Şövalyelerince kaçırılıp İtalya’ya götürülmüştü. Ali, Calabria’nın Licastelli kasabasında bir İtalyan asilzâdesinin hizmetçisi olarak büyüdü. Kendisine Lucio veya Culyo Galeni adı verildi. 11 yaşında papaz mektebinde okumak üzere Napoli’ye gönderildi. Yolda Cezayirli Müslüman korsanların eline esir düştü. Bu vurgunun kumandanı Ali Ahmed Reis çocuğun vaziyetini öğrenince, yanına aldı. Artık İtalyanca isminden bozma Uluç Ali diye anılır oldu. Bir rivayette uluç, Arap asıllı olmayan korsanlara verilen isimdi. Bazıları Türk değil de, İtalyan asıllı olduğunu söyler. Irkı ne olursa olsun Uluç Ali Osmanlı cemiyetinde Türk-İslâm terbiyesiyle büyüdü. Dünyaca meşhur denizcilerden birisi oldu. Avrupa tarihçileri kendisini Occhiali diye andılar.

AYASOFYA’NIN KÜÇÜK HALİ
Kılıç Ali Paşa Câmii’nin kubbesinin iki yanında yarım kubbeleri, diğer iki yanında kemerleri ve destek duvarları vardır. Bu haliyle âdeta Ayasofya Câmiinin küçük bir benzeridir. Ama ondan daha güzel, daha ferah ve aydınlıktır. Mihraptaki İznik çinileri pek güzeldir. Osmanlılar zamanında sadrazam bile olsa kimse edeben iki minareli câmi yaptıramazdı. Bu imtiyaz padişaha aitti. Onun için Kılıç Ali Paşa Câmii tek minarelidir. Kubbesi de selâtin câmilerinden bu sebeple daha küçüktür.

HİÇ MAĞLUBİYET TATMADI
Zekâsıyla, kabiliyetiyle, düzgün fiziğiyle dikkat çekerdi. Kendisine itimat edenlerin yüzünü hiçbir zaman kara çıkarmadı. Barbaros Hayreddin Paşa’nın himayesinde yetişti. Denizcilik bilgisinde kendisini geliştirdi. Ömrünü vatan hizmetine adadı. Zaferden zafere koşarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Hayatında mağlubiyeti hiç tatmadı. Tunus gibi koskoca bir ülkeyi İspanyollardan fethi, en meşhur başarısıdır.
Osmanlı donanması, 1571 senesinde Papalık, Malta, Venedik ve İspanya müttefik donanmalarına karşı ilk defa bozgun acısını tattı. 152 parça gemi kaybedildi. Binlerce şehit ve yaralı vardı. Kaptan-ı derya bile şehit düşmüştü. Kılıç Ali Paşa, bu deniz muharebesinde kumanda ettiği gemilerini hemen hemen zâyiatsız kurtarmaya muvaffak oldu. Üstelik düşmanın sol kanadını teşkil eden Malta donanmasını da yok etti. Bozgun haberini Edirne’de bulunan Sultan II. Selim’e bildirdi. Gösterdiği başarıdan dolayı kaptan-ı deryalığa getirildi. Böylece Osmanlı donanmasının kumandanı oldu. Onaltı sene bu makamda kaldı. Bu başarısı üzerine Uluç lakabı Kılıç’a çevrildi. Uluç Ali Reis, artık Kılıç Ali Paşa idi.

İTALYA ÖVÜNÜYOR
İtalya’daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa’nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir.

EN GÜÇLÜ DONANMA
Birkaç padişah zamanını idrak etti. İnebahtı’da imha edilen Türk donanmasını kısa bir müddet zarfında yeniden kurmaya muvaffak oldu. Büyük harb gemileri inşa ettirdi. Osmanlı donanması vefatından sonra yüz seneden fazla dünyanın en güçlü donanması vasfını taşımaya devam etti.
Kılıç Ali Paşa; sadece tarihteki başarılarıyla değil, yaptığı hayır hasenat ile de tanındı. İstanbul’da kendi adını taşıyan o zarif ve muhteşem külliye, hâlen ayaktadır...
Türk denizcilerinin vaktiyle sularında sıkça dolaştığı İtalya’daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa’nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir.

LATİFE GERÇEK OLDU
Büyük Türk denizcisi Kılıç Ali Paşa’nın yaşı oldukça ilerlemişti. Namını sürdürecek bir eser bırakmak istiyordu. Bu da yanında hamamı, sebilhanesi, medresesiyle bir câmi olacaktı. Kendisi devletin en güçlü mevkilerinden biri olan kapdan-ı deryalık makamındaydı, ama yine de zamanın diğer devlet adamları gibi o da padişaha sormadan hiçbir iş yapmamayı âdet edinmişti. Bu maksatla Sultan III. Murad’ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirdi. Padişahın tasvibini aldıktan sonra bu eserin nereye yapılmasının münasip olacağını sordu. Padişah latife olsun diye, “Sen deryalar serdarısın. Sana karadan bir karış toprak veremem. Var git câmini deryaya kur!” dedi. Kılıç Ali Paşa “Başüstüne!” deyip izin istedi. Mimar Sinan ile görüşüp binanın deniz üzerine yapılacağını söyledi.
Padişah sonradan “Maksadım lâtifeydi, dilediği yere câmisini yapsın, bunca külfete girmesin!” diye haber gönderdiyse de, hünkârın ilk emrini yerine getirmekten vazgeçmedi. “Padişah ağzından söz bir kere çıkar. Onu tutmamak olmaz! İnne’l-mülûke mülhemûn (Hükümdarları Allah söyletir!)” diye düşündü. Bunun üzerine Koca Sinan, Tophane sahilinde denizi doldurdu. Üzerine bugün bile bütün haşmet ve zarafetiyle ayakta duran Kılıç Ali Paşa Câmii ile medrese, hamam ve sebilden müteşekkil külliyesinin inşası 1580 yılında bitti.

HIZIR’I GÖRMEYE GELENLER
Halk arasında, kim kırk gün sabah namazını fasılasız Kılıç Ali Paşa Câmiinde kılarsa muhakkak Hızır Aleyhisselâmı göreceğine inanılır ve dört bir taraftan bu niyetle gelen insanlar câmiyi doldururdu.
Kılıç Ali Paşa yedi sene daha yaşadı. Vefatına kadar vakit namazlarını hep burada kılar; medresedeki talebelerle alâkadar olurdu. Bir sabah namazını câmide kıldı. Fakirlere sadaka dağıtıp dualarını alarak evine döndü. Hastalanarak vefat etti. Türbesi câminin yanındadır. Ertesi sene de Mimar Sinan âhirete göçtü.
Kılıç Ali Paşa’nın Beşiktaş ve Fındıklı’da da yaptırdığı mescidler vardır. Hanımı Selime Hâtun da Fındıklı’da bir mescit yaptırdı. Her ikisi de muhtaçların ihtiyaçlarını giderir, binlerce kimseye muntazam bir şekilde aylık verirlerdi.

ESİR ALINIP İSTANBUL’A GETİRİLMİŞTİ
Don Kişot yazarı cami inşaatında amele olarak çalıştı
Garip ama, Don Kişot yazarı diye meşhur İspanyol romancısı Cervantes de Kılıç Ali Paşa Camiinin inşaatında çalışmıştı. Ama amele olarak. Mimar Sinan’ın emrinde cami inşaatında çalışanların isimlerinin yazılı olduğu defterler vakıflar arşivinde bulundu ve içinde Cervantes’in de ismine rastlandı. Bu da câmi ile alakalı başka bir enteresan husustur. Romancı, Haçlı donanmasında askerdi. İnebahtı Harbi’nden İspanya’ya dönerken 1575 senesinde bindiği kadırga Osmanlı donanması tarafından kuşatıldı. Cervantes, Kılıç Ali Paşa’ya esir düştü. Birkaç sene İstanbul’da kalıp cami inşaatında da çalıştıktan sonra sahibi tarafından azat edildi. O da İspanya’ya döndü.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

MİMARLIK TARİHİMİZE GEÇEN İLGİNÇ BİR HİKÂYE...

Salıpazarı’ndan Perşembepazarı’na doğru giderken Tophane iskelesinde güzel ve ihtişamlı bir câmi boy gösterir. Çoğumuz önünden gelip geçeriz ama, belki de ismini bilmeyiz. Bu câmi Kılıç Ali Paşa Câmiidir. Bu câmi, mimarî güzelliği kadar, efsaneleriyle de kültür tarihimize mal olmuş bir eserdir. Mimar Sinan, üç kaptan-ı deryaya aynı sahil boyunca üç güzel câmi yapmıştı. Diğerleri Kasımpaşa’da Piyâle Paşa ve Beşiktaş’ta Sinan Paşa câmileridir. Şüphesiz, Türk denizciliğinin en parlak şahsiyetlerinden biridir Kılıç Ali Paşa. Sadece bizde değil, dünya denizcilerinin de en büyüklerinden sayılır. Anne ve babası Aydın sahilinde yaşayan Türkmenlerdendi. Saint Jean Şövalyelerince kaçırılıp İtalya’ya götürülmüştü. Ali, Calabria’nın Licastelli kasabasında bir İtalyan asilzâdesinin hizmetçisi olarak büyüdü. Kendisine Lucio veya Culyo Galeni adı verildi. 11 yaşında papaz mektebinde okumak üzere Napoli’ye gönderildi. Yolda Cezayirli Müslüman korsanların eline esir düştü. Bu vurgunun kumandanı Ali Ahmed Reis çocuğun vaziyetini öğrenince, yanına aldı. Artık İtalyanca isminden bozma Uluç Ali diye anılır oldu. Bir rivayette uluç, Arap asıllı olmayan korsanlara verilen isimdi. Bazıları Türk değil de, İtalyan asıllı olduğunu söyler. Irkı ne olursa olsun Uluç Ali Osmanlı cemiyetinde Türk-İslâm terbiyesiyle büyüdü. Dünyaca meşhur denizcilerden birisi oldu. Avrupa tarihçileri kendisini Occhiali diye andılar.

AYASOFYA’NIN KÜÇÜK BİR MODELİ...Kılıç Ali Paşa Câmii’nin kubbesinin iki yanında yarım kubbeleri, diğer iki yanında kemerleri ve destek duvarları vardır. Bu haliyle âdeta Ayasofya Câmiinin küçük bir benzeridir. Ama ondan daha güzel, daha ferah ve aydınlıktır. Mihraptaki İznik çinileri pek güzeldir. Osmanlılar zamanında sadrazam bile olsa kimse edeben iki minareli câmi yaptıramazdı. Bu imtiyaz padişaha aitti. Onun için Kılıç Ali Paşa Câmii tek minarelidir. Kubbesi de selâtin câmilerinden bu sebeple daha küçüktür.

HİÇ MAĞLUBİYET TATMADI

Zekâsıyla, kabiliyetiyle, düzgün fiziğiyle dikkat çekerdi. Kendisine itimat edenlerin yüzünü hiçbir zaman kara çıkarmadı. Barbaros Hayreddin Paşa’nın himayesinde yetişti. Denizcilik bilgisinde kendisini geliştirdi. Ömrünü vatan hizmetine adadı. Zaferden zafere koşarak adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Hayatında mağlubiyeti hiç tatmadı. Tunus gibi koskoca bir ülkeyi İspanyollardan fethi, en meşhur başarısıdır. Osmanlı donanması, 1571 senesinde Papalık, Malta, Venedik ve İspanya müttefik donanmalarına karşı ilk defa bozgun acısını tattı. 152 parça gemi kaybedildi. Binlerce şehit ve yaralı vardı. Kaptan-ı derya bile şehit düşmüştü. Kılıç Ali Paşa, bu deniz muharebesinde kumanda ettiği gemilerini hemen hemen zâyiatsız kurtarmaya muvaffak oldu. Üstelik düşmanın sol kanadını teşkil eden Malta donanmasını da yok etti. Bozgun haberini Edirne’de bulunan Sultan II. Selim’e bildirdi. Gösterdiği başarıdan dolayı kaptan-ı deryalığa getirildi. Böylece Osmanlı donanmasının kumandanı oldu. Onaltı sene bu makamda kaldı. Bu başarısı üzerine Uluç lakabı Kılıç’a çevrildi. Uluç Ali Reis, artık Kılıç Ali Paşa idi.

İtalya’daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa’nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir.

EN GÜÇLÜ DONANMA Birkaç padişah zamanını idrak etti. İnebahtı’da imha edilen Türk donanmasını kısa bir müddet zarfında yeniden kurmaya muvaffak oldu. Büyük harb gemileri inşa ettirdi. Osmanlı donanması vefatından sonra yüz seneden fazla dünyanın en güçlü donanması vasfını taşımaya devam etti. Kılıç Ali Paşa; sadece tarihteki başarılarıyla değil, yaptığı hayır hasenat ile de tanındı. İstanbul’da kendi adını taşıyan o zarif ve muhteşem külliye, hâlen ayaktadır... Türk denizcilerinin vaktiyle sularında sıkça dolaştığı İtalya’daki La Castella kasabası en büyük meydanına Kılıç Ali Paşa’nın heykeltıraş di Dinami tarafından yapılmış bir heykelini dikerek büyük denizciyle övünmektedir.

LATİFE GERÇEK OLDU

Büyük Türk denizcisi Kılıç Ali Paşa’nın yaşı oldukça ilerlemişti. Namını sürdürecek bir eser bırakmak istiyordu. Bu da yanında hamamı, sebilhanesi, medresesiyle bir câmi olacaktı. Kendisi devletin en güçlü mevkilerinden biri olan kapdan-ı deryalık makamındaydı, ama yine de zamanın diğer devlet adamları gibi o da padişaha sormadan hiçbir iş yapmamayı âdet edinmişti. Bu maksatla Sultan III. Murad’ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirdi. Padişahın tasvibini aldıktan sonra bu eserin nereye yapılmasının münasip olacağını sordu. Padişah latife olsun diye, “Sen deryalar serdarısın. Sana karadan bir karış toprak veremem. Var git câmini deryaya kur!” dedi. Kılıç Ali Paşa “Başüstüne!” deyip izin istedi. Mimar Sinan ile görüşüp binanın deniz üzerine yapılacağını söyledi. Padişah sonradan “Maksadım lâtifeydi, dilediği yere câmisini yapsın, bunca külfete girmesin!” diye haber gönderdiyse de, hünkârın ilk emrini yerine getirmekten vazgeçmedi. “Padişah ağzından söz bir kere çıkar. Onu tutmamak olmaz! İnne’l-mülûke mülhemûn (Hükümdarları Allah söyletir!)” diye düşündü. Bunun üzerine Koca Sinan, Tophane sahilinde denizi doldurdu. Üzerine bugün bile bütün haşmet ve zarafetiyle ayakta duran Kılıç Ali Paşa Câmii ile medrese, hamam ve sebilden müteşekkil külliyesinin inşası 1580 yılında bitti.

HIZIR’I GÖRMEYE GELENLER

Halk arasında, kim kırk gün sabah namazını fasılasız Kılıç Ali Paşa Câmiinde kılarsa muhakkak Hızır Aleyhisselâmı göreceğine inanılır ve dört bir taraftan bu niyetle gelen insanlar câmiyi doldururdu. Kılıç Ali Paşa yedi sene daha yaşadı. Vefatına kadar vakit namazlarını hep burada kılar; medresedeki talebelerle alâkadar olurdu. Bir sabah namazını câmide kıldı. Fakirlere sadaka dağıtıp dualarını alarak evine döndü. Hastalanarak vefat etti. Türbesi câminin yanındadır. Ertesi sene de Mimar Sinan âhirete göçtü. Kılıç Ali Paşa’nın Beşiktaş ve Fındıklı’da da yaptırdığı mescidler vardır. Hanımı Selime Hâtun da Fındıklı’da bir mescit yaptırdı. Her ikisi de muhtaçların ihtiyaçlarını giderir, binlerce kimseye muntazam bir şekilde aylık verirlerdi

.

DON KİŞOT YAZARI CÂMİ İNŞAATINDA ÇALIŞMIŞ.. Garip ama, Don Kişot yazarı diye meşhur İspanyol romancısı Cervantes de Kılıç Ali Paşa Camiinin inşaatında çalışmıştı. Ama amele olarak. Mimar Sinan’ın emrinde cami inşaatında çalışanların isimlerinin yazılı olduğu defterler vakıflar arşivinde bulundu ve içinde Cervantes’in de ismine rastlandı. Bu da câmi ile alakalı başka bir enteresan husustur. Romancı, Haçlı donanmasında askerdi. İnebahtı Harbi’nden İspanya’ya dönerken 1575 senesinde bindiği kadırga Osmanlı donanması tarafından kuşatıldı. Cervantes, Kılıç Ali Paşa’ya esir düştü. Birkaç sene İstanbul’da kalıp cami inşaatında da çalıştıktan sonra sahibi tarafından azat edildi. O da İspanya’ya döndü.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bu suali kime sorsanız, Şamanlık derler. Halbuki Şamanlık bir din değildir. Her dinde görülebilecek bir tabiatüstü kuvvetler sistemidir.

Eski Türklerin hangi dine mensup olduğu, bugün bile tartışma konusudur. Bugün elde o devre ait yazılı metinler fazla bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu mevzuda bir takım yanlış kanaatlere varmak tabiîdir. Meselâ Oğuz boylarında bazı kuşlar ongun (uğur) olarak kabul edilir. Bu da bazılarını eski Türklerde totemizmin varlığı kanaatine sürüklemiştir. Totemizm, sadece bir hayvanı atası olarak tanımaktan, yani ona değer vermekten ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak sosyal ve hukukî cepheleri de vardır. Sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gerekir. Bu bakımdan ongunların varlığını, eski Türklerde totemizm inancı ile izah etmek mümkün değildir.

Şamanlık mı?

Birçok tarih kitabında, eski Türklerin Şaman dinine mensup oldukları yazar. Türkler, Tunguzca bir kelime olan şaman yerine kam kelimesini kullanırlardı. Kam, tabiatüstü kuvvetlerle temasa geçebilen insandır. Biraz bugünki medyumlar gibi, kendilerine göre bir takım usullerle trans hâline girer, yani kendilerinden geçerler. Normal insanların görüp işitmediği şeylerden, ruhlardan, cinlerden anlatırlar. Bunlar, din adamı olmaktan ziyade, birer kabîle büyücüsüdür. İslâmiyet öncesi Arabistan’daki kâhinlere benzer. Güyâ gelecekten haber verirler. Hastaları iyileştirirler. Ruhlar âleminde neler olup bittiği hakkında konuşurlar. Bu büyücülere olan inancı din gibi görmek meseleyi içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Aslında Şamanlık müstakil bir din değildir. Sonradan dinlere karışmış tabiatüstü kuvvetler sistemidir. Bu bakımdan Şamanlık, her dinde bulunabilir. Orhun kitabelerinde bir defa olsun kam kelimesi geçmemektedir.

Üstte mavi gök..

Bugün kesinlik kazanan bilgilere göre eski Türkler tek bir yaratıcıya inanmaktaydı. Ona sıfatlarına göre Çalap, Ogan, Bayat, Ülgen gibi isimler verirlerdi. Bu kelimeler İslâmiyetten sonra da Allah için kullanılmıştır. Çalap, yaratıcı, rahman; ogan, kudretli; bayat, hiç bir şeye muhtaç olmayan (ganî); ülgen, ululuk gibi ilahî sıfatları karşılar. Kutadgu Bilig’de, hatta Anadolu edebiyatında bu isimlere çokça rastlanır. Çelebi sözü, çalaptan gelir. Nasıl Allah rahman sıfatı ile dünyadaki bütün insanlara acıyıp aynı muameleyi yapıyorsa; çelebi denilen kimseler de Allah’ın Çalap sıfatıyla ahlâklanmış olarak, dost-düşman ayırmadan herkese iyi davranan kişi demektir.

Eski Türkler, bir yaratıcının iradesinin üstünlüğüne inanır, her işte onun rızâsını düşünürlerdi. Kadere inanırlar; Yaratan öyle istediği için bir işin öyle olduğunu kabul ederlerdi. Bu yaratıcıya “Göklerin Tanrısı” ve “İhtişamlı Tanrı” mânâsına, Gök-Tanrı denildiği de olurdu. Eski Türkçede gök, aynı zamanda ihtişamı ifade eder. Tengri, yani tanyeri kelimesinin muharrefidir. Bu sebeple Türklerin tanrısının gökyüzü olduğunu söyleyenler olmuştur. Halbuki Orhun Kitâbelerinde; “Üstte mavi gök, altta yağız yer yarattıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” denilerek bunların mahlûk oldukları açıkça ifade edilmiştir. Yine onların “Tanrı yapar, Tanrı yaşar” inancına göre Tanrı mahlûk değil, hâlıktır, yaratandır. Nitekim Orhun kitâbelerinde geçen ifadeler, bunu çok açık ve kat’î şekilde göstermektedir.

Tek yaratıcıya ibadet

Türkler Müslüman olmadan çok önce, Âsurlular Türkistan’a girerek, sınıra yakın bölgelerdeki Türkleri, kendileri gibi güneşe, yıldızlara tapınmağa alıştırmıştı. Tanyeri ağarınca, güneşe dönerek ibâdet ederlerdi. Bu sebepten, güneşin ismi, tanyeri, tengri ve nihayet tanrı şeklini aldı. Tanyeri, eski Türklerin mabudu değil, kıblesi idi. Tanrı kelimesi, son zamanlarda Allah lafzının yerine ikame edilmeye çalışılmışsa da, tutmamıştır. Çünki bu tabir eskiden ilah mânâsına kullanılırdı.

Eski Türklerde zinâ etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak, düşmanları bile olsa başka bir kimseyi aldatmak, zulüm etmek, hırsızlık yapmak, domuz beslemek ve etini yemek gibi hususlar büyük suç olarak kabul edilirdi. İşleyenler çok ağır cezâlara çarptırılırdı. Bunlar ise ancak bir dinî/ahlâkî sistemin mahsulü olabilir. Eski Türklerin benimsediği temel inanç ve amel esasları, İslâmiyet ile büyük bir benzerlik göstermektedir. Allah’ın her kavme ve millete peygamber gönderdiği inancı nazara alınarak, Türklere de peygamberler gönderilmiş olması mümkündür. Bu peygamberler, insanlara inanç, amel ve ahlâk esaslarını bildirmiş olmalıdır. Eski Türklerde, Çalap (Allah), uçmağ (Cennet), tamu (Cehennem), yükünç (secde, namaz), uluğ-gün (kıyâmet), yek (şeytan), yazuk (günah) gibi dinî tabirler vardır. Bunların her birinin karşılığı İslâm dininde de görülür.

Oğuz Han, Zülkarneyn mi?

Eski Türk destanlarında, meselâ Oğuz Han destanında bazı İslâmî motifler açıkça görülür. Modern araştırmacılar, bunların Türkler Müslüman olduktan sonra bu destana ilâve edildiği görüşündedir. Halbuki Müslüman Türk müellifleri, eski Türklerin dinini İslâmiyetten ayrı bir din olarak görmez. Nitekim İslâm kültüründe, Hazret-i Âdem’den bu yana gelen bütün peygamberlerin, aynı inanç esaslarını, dolayısıyla aynı dini telkin ettiğine, sadece amel esaslarının farklı olabileceğine inanılır. Müslüman kelimesi sadece Hazret-i Muhammed’in dininde olan demek değildir. Hazret-i Muhammed’den önce gelmiş peygamberlere iman edenlere de Müslüman denirdi. Dolayısıyla Oğuz Han’ın müminliği, Oğuz Han destanında da Müslümanlık motiflerinin bulunması bu telâkki çerçevesinde değerlendirilebilir. İslâmiyetten sonra rivâyet olunan ve kaleme alınan hemen bütün kaynaklarda, Oğuz Han Müslüman olarak kabul edilir. Bu kaynaklarda, babasıyla mücadelesinin ve evlendiği hanımlara yaklaşmamasının, hep inancından kaynaklandığı bildirilir. Hatta Müslüman müfessirler arasında (Vânî Mehmed Efendi gibi) Oğuz Han’ı Kur’an-ı kerîmde adı geçen Zülkarneyn olarak kabul edenler bile vardır. Şurası tarihçilerce de kabul edilir ki, ecnebilerin Mete dediği Oğuz Han, babası Teoman ile imanı uğrunda mücadele etmiş ve galip gelmiştir.

“Türk milletini uyuşturur!”

Eski Türk dinine, sonradan hükümdarlar veya din adamları eliyle bir takım değişiklikler ve hurâfeler katıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim tarih kaynaklarında, Asurluların güneşe ve yıldızlara tapınmayı, bir ara hâkimiyetleri altındaki Türklere empoze ettiği söylenmektedir.

Göktürklerin ilk yıllarında Budistler onların ülkelerinde mâbedler kurmaya ve taraftar toplamaya başlamışlardı. Hatta Taba Kağan (572-581) Budist rahiplerine ve onların mâbedlerine değer vermeye başlayınca, Türk beyleri bu işe karşı çıktı. Budizm, X. asırda bir ara Güney Uygurları arasında dar bir çevrede yayıldı. Ancak bunların da Budizm’e bağlılığı sathî oldu. Müslümanlık karşısında Budizm siliniverdi. Bugün Sibirya’da yaşayan Türkler’in bir kısmı Budisttir.

Türk tarihçileri, Budizmin, Türkler arasında yayılmamış olmasını, Türklerin tarihte oynadıkları ve oynayacakları roller bakımından, çok müsbet karşılarlar. Hayatî bir din olmayan Buda dininin, yayıldığı ülkeler halkı arasında menfi bir tesir yaptığını söyleyerek Tibetlileri örnek verirler. Nitekim Bilge Kağan, Tao dininin ve Budizm’in Türkler arasında yayılmasına göz yumunca, vezir Bilge Tonyukuk buna karşı gelerek, bu dinlerin Türk milletini uyuşturacağını söylemiştir.

Mani dini, Budizm’i engelledi

Zerdüşt dini, İslâmiyet’in zuhurundan önce, Batı Türkistan’da, bilhassa Buhârâ havâlisinde bir ara yayılmıştır. Müslümanlar Buhârâ’yı zaptettikten sonra Zerdüşt dininin âkıbeti de Budizm gibi oldu. Ancak bu dinin Nevruz ve Mehrican gibi iki bayramı, buradaki bazı Türk toplulukları arasında zayıf da olsa mevcudiyetini muhafaza etti.

Zerdüşt ve Hıristiyan dininin bir karışımı olan Mani dini, vaktiyle bütün Roma ülkesinde yayılmıştı. İlk defa bir Uygur hükümdarı Böğü Kağan (759-779) Tibet Seferi sırasında Mani dinini kabul etti. Halkı bu dine çevirmeleri için yanında Mani râhipleri getirdi. Uygur Devleti böylece resmen Mani dinine girdi. Ancak İslâmiyetin zuhuruyla, zaten sathî olarak benimsenmiş olan Mani dini silinmiş gitmiştir. Türk tarihçilere göre, Mani dininin eski Türkler arasında yayılması, Budizmin fazla yayılmasına engel teşkil ederek Türklük açısından tarihî bir hizmet görmüştür.

Benliğini korumanın yolu

Avrupa’ya giden Türklerden Doğu Avrupa ve Rusya’da imparatorluk kuran Hazarlar, Yahûdî dinine girmişti. Ancak bu din, hânedan, saray halkı ve devlet ricâli dışında fazla yayılma imkânı bulamadı. Bugün Ukrayna başta olmak üzere Doğu Avrupa’da yaşayan yüzbin civarındaki Karai mezhebinden Yahudî vardır. Bunların bir kısmını bu Hazar bakiyesi halklar teşkil eder. Karailerden Türk asıllı olanların haylisi, Kırım, Rus hâkimiyetine geçtikten sonra, Osmanlı ülkesine göçtü; bir kısmı da Müslüman oldu.

Moğolistan’da yaşayan Türkler arasında bir ara Hıristiyanlığın Nasturî mezhebi yayılmaya başladı ise de, uzun ömürlü olmadı. Nitekim Moğolların meşhur hanlarından Hülâgu’nun zevcesi, Nastûrî idi. Avrupa’daki Türk kavimleri (Bulgar, Avar, Peçenek, Kuman ve Hun bakiyeleri) yerli kızlarla evlenip Hıristiyanlaştılar. Zamanla dillerini ve millî şuurlarını da kaybettiler. Sadece Gagavuzlar, çok geç tarihlerde bu dine girdikleri için dil ve benliklerini bir mikdar koruyabilmiştir. Gagavuzlar, Müslümanlıktan evvel Anadolu’ya gelip Bizans hizmetine girerek Hıristiyan olan ve Balkanlara geçip bugünki yurtları Moldavya’ya yerleşen Oğuz Türklerinin soyundandır.

Gagavuzlar

Karaimler

Rusya'da Karaimler'e ait bir kartpostal

Turfan Havzası'nda Mani dinine ait bir fresk

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter