Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız! Osmanlılardan kalma ne varsa değiştirildi. Onların kurduğu mekteplere, fakültelere, müesseselere, şehirlere bile başka isimler verildi. Üniversiteden mahkemelere, nüfus idaresinden hava kuvvetlerine, Millet Meclisinden Danıştay’a kadar, bugün doğru dürüst işleyen ne varsa, hepsi Osmanlılar zamanında kurulmuştu. Yeni kurulanlar ise zaten o zaman dünyada bulunmayan şeylerdi. Her nedense ay-yıldızlı bayrağına dokunulmadı. İyi de oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, yerine mavi bayrak düşünülmüş de, Yunan bayrağına benzer endişesiyle olsa gerek, vazgeçilmiş. BOYU VE SÜSÜ KORKU VERİR! Belki hissî gelecek ama, dünya bayrakları içinde ay-yıldızlısı kadar derin mânâlısı yok gibidir. Asırlarca esir Müslümanların hayallerini süslemiş; meşhur Azerî bestekâr Üzeyr Hacıbeyli, Çırpınırdı Karadeniz‘de bunu terennüm etmiştir. Polonya Tatarları’nın bugün İslâmiyetle tek bağı, neredeyse mezar taşlarındaki ay-yıldızlardır. Zamanla istiklâlini kazanan Müslüman memleketler, göklerinde hep ay-yıldızlı bayrak dalgalandırmayı tercih etmiştir. İşte Tunus, Cezayir, Pakistan, Şarkî Türkistan, Singapur, Malezya... Padişah adına hutbe okunması ve sikke kestirilmesi, ayrıca tabl (mehter), sancak ve tuğ, Osmanlılarda hükümranlık alâmetleri idi. Cuma ve bayram namazları, padişah izniyle muayyen câmilerde kılınır; hutbelerde hatîb, padişahın ismini duayla zikrederdi. Osman Gâzi, ilk defa kendi adına gümüş sikke kestirdi. Askerî mızıka olan mehterhâne-i hümâyun, muayyen zamanlarda nevbet vurur; padişah bu konseri ayakta dinlerdi. 1826’dan sonra mehter, mızıka-yı hümâyuna dönüştürüldü. Sultan II. Mahmud devrinden itibaren, monarşilerin hepsinde olduğu gibi, her padişah için bestelenen marşlar, millî marş olarak kabul edildi. At kuyruğunun bir mızrağa geçirilmesinden müteşekkil tuğ ise, eski Türklerden gelen bir hâkimiyet alâmetidir. Padişahın ardından 7 veya 9 tuğ götürülürdü. Vezirlerin de tuğları vardı. Bayrak, bir milletin varlığının timsali, tarihinin hatırasıdır. Kıymeti pamuktan, atlastan, ipekten olmasına bağlı değildir. Bayrak, devletin hâkimiyet ve şerefini temsil eder. Bu sebepten hürmet gösterilir. Cevdet Paşa der ki: Bayrak kullanılmasındaki sır ve hikmet şudur ki bir maslahata müteveccih olan bir topluluk, bir bayrağın altına toplanınca, aralarında birlik hâsıl ederler. Bayrak onların tek yürek ve tek dil olmalarına vâsıta ve alâmettir. Onun altında toplanmakla kendilerini bir vücut hükmünde tasavvur ederler ve akrabalarından ziyade yekdiğeriyle kaynaşırlar. Muharebe esnasında mademki bayrak kâimdir; harbe hazır ve muktedirler demektir. Zaferden ümitsiz olmazlar. Bayrağı alınıp yok edilenler ise korkuya düşerek dağılır. Bayrakların boyu ve süsü de düşmanları korkutup ürkütür. Zira mızıka sedâsı kulaktan ruha şevk ve yiğitlik verdiği gibi, bayrakların göze görünüşü dahi gayret ve düşmana korku verir. BAYRAK VE SANCAK Bayrak (batrak), yere batırılarak dikildiği için bu ismi almıştır. Sancak ise ucu mızrak gibi düşmana saplandığı için sançmak (yaralamak) kelimesinden gelir. İkisi de birbirinin yerine kullanılır. Her birliğin, devlet adamının sancağı olabilir. Ama umumiyetle bayrak bir tanedir. Arapçası râye, alem ve livâdır. Livâ, bir mızrağa dürülüdür ve ordu kumandanının yerini belli eder. Her birliğe verilen râye ise mızrağın ucuna bağlanıp rüzgârda dalgalanması için salınır. Hazreti Peygamber, hicretin 1. yılında Şam’dan dönen Kureyş kafilelerinin üstüne gönderdiği Hazreti Hamza kumandasındaki 30 kişilik kuvvete, kendi elleriyle bir mızrağın ucuna beyaz bir bez bağlayarak, Ebu Mürsed‘in eline vermişti. Bu Livâu’l-Beyzâ, Müslümanların ilk bayrağıdır. Hazret-i Peygamber gazâlarda iki türlü bayrak kullanırdı. Râyesi siyah idi. el-Ukab adlı livâsı daha küçük olup beyaz idi. Bu sancaklardan Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılara geçen birisi (Sancak-ı Şerif) hürmet ve ihtimamla saklanmıştır. Abbâsî bayrağı siyah idi. Göktürkler kurtbaşlı gök, Kırgızlar kırmızı ve yeşil, Hunlar ejder resimli sarı, Avrupa Hunları kuş resimli beyaz ve Akhunlar üç yıldızlı beyaz bayrak kullanırdı. İlk Müslüman Türk devletlerinden Gazneliler, yeşil zemin üstüne beyaz hilâl ve hümâ kuşu resimli bayrak kullandı. Ayrıca siyah hususî bir devlet bayrakları da vardı. Karahanlı bayrağı, üzerinde 9 tuğ resmi bulunan turuncu renkli idi. Harezmşahlar siyah, Babürşahlar kırmızı-sarı bayrak kullandı. Timur Han‘ın bayrağında mavi zemin üstüne üçgen şeklinde dizilmiş üç dolunay resmi vardı. Altınordu bayrağında beyaz zemin üzerinde ağzı yukarı kırmızı hilâl bulunurdu. Selçuklu bayrağında mavi zemin üstüne beyaz çift kartal ile siyah çizgili gerilmiş halde yay ve ok resimleri vardı. Sonra siyah bayrak kullandılar. AY VE YILDIZ EFSANESİ Osmanlılarda padişahın bulunduğu yerde, hânedanı temsilen kırmızı (al) ve devleti temsilen de beyaz (ak) sancak açılırdı. Selçuklu sultanının Osman Gâzi’ye gönderdiği bayrak beyaz idi. Son asırda Sultan III. Selim‘den itibaren (1793) her ikisi birleşerek kırmızı zemin üzerine beyaz hilâl ve yıldız, resmî bayrak oldu. Sekiz köşeli yıldız, Sultan Mecid zamanında (1842) beş köşeliye dönüştü. Bir muharebede akan kanların üzerine gökteki ay ve yıldızın aksetmesinden doğduğu, efsânedir. Bayrakta hilâlin mâzisi çok eskiye uzanır. Hazret-i Peygamber, Sa’d bin Mâlik‘e siyah zemin üzerine beyaz hilâl bulunan bir râye (bayrak) vermişti. Bayraklarda hilâle, Gazneliler, Altınordu, Fâtımîler, Eyyûbîler, Memlûkler ve Anadolu Beylikleri’nde de rastlanır. Bayrakların tepelerinde de alem olarak madenî hilâl yer alırdı. Bazı Göktürk sikkelerinde de ay-yıldız işaretine rastlanmıştır. Türk-İslâm kültüründe gerek aynı harflerle yazıldığı; gerekse yazılışı şekil olarak benzediği için hilâlin Allah; beş köşeli yıldızın da Arapça’da beş köşeli olarak yazılan Muhammed kelimesini sembolize ettiğine inanılmıştır. Üç hilâlli yeşil bayrak, donanma bayrağı idi ve üç kıtadaki Osmanlı hâkimiyetini temsil ederdi. Ortasında kelime-i tevhid işlenmiş sırma saçaklı kırmızı alay sancakları, II. Meşrutiyet’e kadar kullanılmıştır.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

1258 İslâm tarihinin felâket senelerindendir. Moğol kumandanı Hülâgu ordusuyla Müslüman Türk şehirlerini yok ederek Bağdad’a geldi. Şehri yakıp yıktı. Halkını kılıçtan geçirdi. 37. ve son Abbasî Halifesi Musta’sım’ı esir edip, eman dilediği halde, atlıların ayakları altında ezdirip feci şekilde öldürdü. Böylece kaç asırlık Abbasî Halifeliği yıkıldı. Abbasî ailesinin büyük küçük, erkek kadın tüm fertlerini, bu arada sarayda beşiğinde kırk kadar şehzâdeyi de katlettirdi. Kütüphanelerdeki kitaplar suya atıldı. Cildlerinden askerler çarık yaptılar. Dicle Nehri günlerce önce kan, sonra mürekkep aktı. Ancak iki küçük şehzâde katliâmdan kurtulabildi. Bunlardan birisi tesâdüfen Şam’da idi. Diğeri sadık bir bendesiyle kaçıp, maceralı bir seyahat yaparak gizlice Kâhire’ye sığındı. Hülâgu, peşlerinden iki fırka asker gönderdi. Şam’a giden fırka, buradaki şehzâdeyi şehid etti. Mısır’a giden fırkayı Memlûk ordusu perişan etti. Moğolların ilk mağlubiyeti budur.

Yavuz Sultan Selim'in Kâhire'ye girişi

KÂHİRE’DEN HAKKÂRİ’YE

Mısır’daki şehzâde, önceki halifelerden Müsterşid’in torunu Ahmed idi. Bir müddet gizlendi. Bu esnâda Mısır’da benzeri olmayan bir bolluk yaşanmaya başladı. Herkes bunun sebebini merak ediyordu. Bir gün bendesiyle gittiği bir mescidde bazıları şehzâdeyi tanıdı. Bunlar tüccar ve seyyah olarak bulundukları Bağdad şehrinde hem kendisini, hem de bendesini görmüşlerdi. Bende telaşlanarak inkâr etti. İnkârı kabul etmeyenlere de yalvararak susmalarını ricâ etti. Başka bir gün cuma namazında Memlûk Sultanı Baybars kendisini gördü. Şehzâdenin alnındaki parlaklık ve yüzündeki asâlet dikkatini çekti. Elini tutarak uzun müddet bırakmadı. Kim olduğunu ısrarla sorunca, şehzâde çaresiz söyledi. Diğer tanıyanlar da tasdik ettiler. Bende korktuysa da bir şey diyemedi. Sultan kendisini sarayına götürdü. Kaftan giydirip yüksek bir tahta oturttu. 1261 tarihinde bütün Mısır ahâlisi halife sıfatıyla kendisine biat etti. Bereketin bundan geldiği anlaşılıp İbnü’l-Bereket Ahmed el-Mustansır Billah adını taktılar. İsmi hutbelerde okundu. Namına para basıldı. Halife, hükûmeti sultanın elinde bıraktı. Kendisi sembolik bir mevkide kaldı. Sonuna kadar da böyle oldu. Memlûk sultanları tahta çıkınca, halife bu tayini tanırdı. Halk ve ekseri sultanlar kendilerine hürmet ederdi. Çerkes Memlûklerinin son iki hükümdarı Kansu Gavrî ve Tomanbay, Şiîliğe meyyal oldukları için, zamanın halifesi Musa el-Mütevekkil Alallah’a hürmetkâr değillerdi.

İRİSAN BEYLERİ

Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethedince, halife kendisiyle görüştü. “Halifelik Kureyş’tedir. Sonra Türklere intikal eder” hadîs-i şerifi gereğince Sultan Selim lehine makamından feragat etti. Ailesiyle beraber İstanbul’a geldi. Sultan Selim ve oğlu Sultan Kanuni ile seferlere iştirak etti. İki elinden yaralandı. Padişah kendisine Esed-i Gâzi unvanını verdi. Talebi üzerine Hakkâri Sancakbeyliği’ne tayin olundu. Soyundan gelenler de asırlarca bu vazifeyi deruhte ettiler. Kürtlerden teşkil ettikleri birliklerle Osmanlı seferlerine katıldılar. Hududu muhafaza ve İran taarruzlarına set teşkil ettiler. Kürdistan’ın ekserisi bunlara tâbi oldu. Adalet, cömertlik ve dindarlıklarıyla tanındılar. Bazı mıntıkalarda henüz Müslüman olmayan Kürtlerle Süryanîler arasında İslâmiyetin ve Ehl-i Sünnet’in yayılmasına çalıştılar. Memlekette çok hayır eserleri yaptırdılar. Bunlardan İbrahim Han, İzzeddin Şîr ve Zeynel Bey meşhurdur. Aileden şehzâdeler de civardaki şehir ve kasabaların emîrliğine tayin olunurdu. Buradan civara yayıldılar. İlk kondukları yer Hakkâri ile Başkale arasındaki İrîsân köyü olduğu için bu aileye İrîsân Beyleri de denir.

BEYLİK SONA ERİYOR

Son Hakkâri beylerinden Nurullah Bey tedbirsiz idi. Ailesine ve beylere yüz çevirmişti. 1843 senesinde bazı aşiretler Cizre (Botan) emiri Bedirhan Bey’in yardımıyla Hıristiyan Nasturî köylerine saldırıp katliâm ve yağma yaptılar. Hâdise büyüdü. İngilizler, Osmanlı hükûmetine nota verdi. Osmanlı ordusu mıntıkaya geldi. Bedirhan Bey yenilip esir alınarak İstanbul’a gönderildi. Nurullah Bey de bunun müttefiki idi. Korkup geri çekildi ve havâlinin büyük âlimlerinden Şeyh Taha Hakkârî’nin tavsiyesi üzerine teslim oldu. Girit’e sürüldü. Böylece 1849 yılında Kürdistan’ın muhtariyeti kaldırılarak Hakkâri Vilâyeti kuruldu. İmparatorluğun her tarafında da merkezî bir idare tesis edildi. İrîsân ailesinden serveti olanlar bir müddet daha mahallî beyler sıfatıyla hükmünü yürütebildi. Bir kısmı sıradan bir hayat yaşayıp halka karıştı. Şark’ta Abbasî ailesi bugün de devam etmektedir. Siirt evliyasından İsmail Fakirullah bu ailedendi. Hazret-i Hüseyin’in soyundan gelip, son asırda Sıbgatullah, Fehim ve Abdülhakîm Efendi gibi büyük âlimler yetiştiren Arvâsî ailesi de anne tarafından İrîsân Beyleri soyundandır. Eski Erzincan milletvekili Sadi Abbasoğlu ve bildiğim kadarıyla eski bakanlardan Abdülkadir Aksu da Abbasî beylerinin soyundan gelir. Abbasî ailesi tarihin kaydettiği en uzun ömürlü hânedanlardandır. 508 sene Bağdad’da ve 255 sene Kahire’de halîfelik ile Şarkî Anadolu’da 330 sene beylik yaparak bir rekor kırmıştır. Hazret-i Peygamber, amcası Abbas soyunun asırlarca halifelik yapacağını haber vermişti.

Osmanlılar devrinde yaptırılan Hırka-ı Şerif Camii.

MUKADDES EMANETLER

Son Abbasî halifesi, bazı mukaddes emânetleri Yavuz Sultan Selim’e tevdi etmişti. Hazret-i Peygamber’in Veysel Karenî’ye hediye ettiği meşhur Hırka-ı Şerif de bu âileye ulaştı. Veysel Karenî’nin kardeşinin soyundan ve İrîsân beyliği sâkinlerinden Şükrullah Efendi, 1618 senesinde getirip Osmanlı Padişahı Sultan II. Osman’a hediye etti. Sultan Abdülmecid, bu Hırka-ı Şerif için Fatih semti civarında Hırka-ı Şerif Câmii’ni yaptırdı. Her sene Ramazan-ı şerif ayında câmekân içinde olarak bu Şükrullah Efendi’nin torunları tarafından halka ziyaret ettirilmektedir. Ayrıca Hazret-i Peygamber’e ait ayakkabının (na’leyn-i şerifin) sol teki de bu ailede iken, 1288 senesinde Sultan Abdülaziz’e tevdi edilmiştir. Diğeri Yavuz Sultan Selim zamanında Halîfe Mütevekkil tarafından teslim edilmişti. Hazret-i Peygamber’a ait bir sarık (tâc-ı nebevî) ile bayrak (sancak-ı şerif) hâlen ailede mahfuzdur. Hazret-i Ali’nin sancağı da ailenin elindedir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bugün İttihatçıların kirli ve kanlı işlerini savunarak bu mevzuda resmî bir ideoloji inşa etmek yerine, imparatorluk mirasına sahip çıkmak daha doğru olacaktır. Böylece Türkiye için yurt dışında mühim bir lobi kazanılabilir.

Mitolojilerine göre Ermeniler, Hazret-i Nuh’un oğlu Yafes’in torunu Hayik’in soyundan geldikleri için, kendilerine Hayik derler. Aziz Gregoryus tarafından Hıristiyan yapıldıkları için de Gregoryen diye bilinirler. Toplu halde Hazret-i İsa’ya iman eden ilk halktır. Müslüman Türkler Anadolu’ya gelmeye başladığı sıralarda, Anadolu’nun doğusunda ufak Ermeni prenslikleri bulunuyordu. Ortodoks Bizanslılar, ayrı mezhebden Ermenilerin iktidarına son vermiş; Ermenistan Bizans ve İran arasında paylaşılmıştı.

HAYİK'İN ÇOCUKLARI

Mitolojilerine göre Ermeniler Hazret-i Nuh oğlu Yafes oğlu Gomer’in torunu Hayik’in soyundan gelirler. Aziz Gregoryus tarafından Hıristiyan yapıldıkları için de Gregoryen diye bilinirler. Kendilerine Hayik diyen bu kavme başkaları yaşadıkları coğrafya itibariyle Ermeni demektedir. Müslüman Türkler Anadolu’ya gelmeye başladığı sıralarda, Anadolu’nun doğusunda ufak Ermeni prenslikleri bulunuyordu. Bizanslılar, Ermeni prensliklerine son verdi. Ermenistan, Bizans ve İran arasında paylaşıldı.

Ermeniler, Osmanlılarda millet sistemi içinde mütalaa edilen üç milletten birisidir. Diğerleri Rumlar (bütün Ortodokslar) ve Yahudilerdir. Bu sebepledir ki, Ermeni ırk ismi iken, aynı zamanda da bir Hıristiyan mezhebini ifade etmeye başlamıştır. Ermenilerin de mensup bulunduğu Hıristiyanlığın Monofizist nazariyesi, Hazret-i Îsâ’nın varlığında ulûhiyet ile insanlığın tek ve aynı özde (cevherde) birleştiğine inanmaktadır. Bu bakımdan Düofizist olan Ortodoks ve Katoliklerden ayrılırlar. Suriye’deki Süryanî ve Marunî kiliseleri ile Mısır’daki Kıbtî kilisesi de Ermeniler gibi Monofizisttir.

Ermeni muhacirler

MİLLET-İ SÂDIKA

Bizanslılar, kendi mezheplerinden olmayan Ermenileri baskı altında tutardı. Bu sebeple Ermeniler, Bizanslılara karşı Türkleri desteklediler. Türk fethinden sonra diğer yerli halklar gibi, bunlara da vatandaş statüsü tanındı. Çoğu sanat sahibi bir millet olan Ermeniler, Türklerin gelişiyle Anadolu’ya yayılıp şehir ve kasabalarda faaliyet icra etme imkânı buldular. Hatta Fatih Sultan Mehmed ilk kez bir grup sanatkâr Ermeni’yi o zamana kadar gelmelerine izin verilmeyen İstanbul’a getirtip yerleştirdi. Bursa katogikosu Hovakim’i de Ermeni Patriği olarak tanıyarak Yenikapı’daki Ermeni Patrikhanesi’ni kurdu. Ermenilerin üç mukaddes merkezi vardı: Sırasıyla Bugünki Ermenistan’da Eçmiyazin, Van’da Ahtamar ve Adana’da Sis (Kozan). İstanbul’daki patriklik bir idarî merkez olarak tanınmıştır. Doğuda Ermenilerden boşalan köy ve kasabalara Türk ve Kürtler yerleşti.

Ermeniler, toplu halde Hıristiyan olan ilk halktır ve IV. asırdan beri Gregoryen mezhebindedir. XIX. asır başlarından itibaren Fransızların propagandaları neticesinde bir grup Ermeni, Katolik mezhebine geçti. Böylece Fransa, Lübnan’daki Marunilerden sonra, Osmanlı ülkesinde hâmiliğini üstlenerek hükümet üzerinde baskı kurabileceği bir azınlık kitlesi daha temin etti. Bu asrın sonlarında İngiliz ve Amerikalıların propagandaları ve Tarsus, Harput, Merzifon gibi Ermenilerin çokça yaşadığı şehirlerde açtıkları mektepler sayesinde az bir Ermeni, Protestan oldu. Osmanlı kayıtlarına göre 1914 senesinde Osmanlı ülkesindeki Ermeni nüfusu 67 bini Katolik olmak üzere 1.230.000 civarında idi (nüfusun % 6,6’sı). Osmanlı II. Meşrutiyet meclisinde devamlı 14 Ermeni mebus bulunurdu.

Ermeniler sanatkâr bir millet olduğu için Osmanlı ekonomisinde çok önemli bir rol oynamış ve her yerde aranır duruma gelmişlerdir. Türkler tarafından fethedilen veya yeni kurulan her şehir ve kasabada Ermeniler bir mahalle kurarak esnaf ve sanatkâr olarak hizmet görmüşlerdir. Anadolu’nun hemen her şehrinde Ermeni sanatkârlar vardı. Ziraat tekniklerinde de ileriydiler. Ermeniler Türkçeyi en doğru konuşan ve Türk kültürüne en yakın yaşayan topluluk idi. Yunan isyanından sonra Rumlar tarihî itibarlarını Ermeniler lehine kaybetti. Zamanla Ermeniler, ülke ticaretini ellerinde tutan ve bankerlik vesilesiyle ordu ve bürokratlara nüfuz edebilen Yahudilerle rekabete başlayarak onları geçtiler. Hatta Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa ihtilallerinin hep Ermenilerin Yahudilere karşı olan bu malî üstünlüklerini bertaraf etmek için planlandığı söylenir.

Tehcire tâbi tutulan iki Osmanlı Ermeni kardeş

SORULMAYAN SORU

Son asırda Rusya, kendilerine yakın gördükleri ve Anadolu’daki emellerine yardım edeceğini düşündükleri Gregoryen Ermenileri himaye siyasetine başladı. Doğu Anadolu’da Ermeni hâkimiyeti kurulursa, burası üzerinden Kilikya yoluyla Akdeniz’e açılacağını hesaplıyordu. Bu sebeple 93 Harbi mağlubiyeti üzerine imzalanan Berlin Anlaşması burada bir Ermeni yurdu kurulmasına imkân veriyordu. Sultan Hamid İngilizlere yaslanıp bunu savsakladı. Üstelik Kürtlerden Hamidiye Alayları kurarak, muhtemel Rus yayılmacılığına bir ön tedbir almak istedi.

Bu sefer Ruslar, Taşnak (solcu) ve Hınçak (sağcı) partilerini kurup, milis teşkil ederek, Ermeniler arasında ihtilâl tahrikinde bulunmaya başladı. [Bugünki PKK gibi.] Yerli halkı taciz ederek gençleri kendi içlerine çekmeye çalıştılar. Anadolu’nun muhtelif yerlerinde patırtılar [Osmanlı makamlarının hâdiselere verdiği isim budur] çıkmaya başladı. O zaman hükümeti ellerinde tutan İttihatçılar, bunlarla baş edemeyince, tertipleyenleri bulup cezalandıracak yerde, hıncını isyanla alâkası olmayanlardan çıkardı. Halbuki Osmanlı hukukunun anayasası mesâbesindeki Kur’an-ı kerimde “Kimse kimsenin suçunun cezasını çekmez!” der. İttihatçılar, kendi siyasî zaaflarını, hep cinayetlerle örtbas etmeye kalkışmıştır. Siyasetlerine muhalif olan devlet adamı, asker ve gazetecilerden öldürttükleri ya da sürgüne göndererek hayatlarını kararttıkları gibi; Türk, Ermeni ve Arap Osmanlı vatandaşlarına da çok kara günler yaşatmışlardır. Asırlarca sessiz sedasız yaşayan ve “millet-i sâdıka” diye tanınan Ermenilerin niye kıyama kalktıklarını kimse düşünmemiş; bundan dolayı o zamanki idarecilerin basiretsizlikleri görmezden gelinmiştir.

TEHCİR KANUNU

Cihan Harbinin patlak vermesi üzerine, iktidardaki İttihat ve Terakki Fırkası, Rus cephesine yakın yerlerde yaşayan Ermenilerin, düşmana yardım edebilecekleri gerekçesiyle Suriye’ye tehcirine [göçürülmesine] karar verdi. 14 Mayıs 1915 tarihli “Sevk ve İskân Kanunu” ile bu tehcir gerçekleştirildi. Rumeli ve Anadolu’nun Rus cephesine yakın veya uzak bölgelerinden kadın, erkek, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, hasta, sağlam, yüz binlerce Ermeni, köy ve şehirlerinden yaya olarak istasyon merkezlerine getirildi. Buralardan trenlerle veya yaya olarak güneye sevkedildi. Gücü yetenler tehciri önceden işitip, Rusya’ya kaçmaya muvaffak olmuşlardı. Gelin görün ki, sadece Anadolu’nun doğusundakiler değil, her nedense Rus cephesinden çok uzak bulunan İzmit, Samsun, Afyon, Yozgat gibi şehirlerdekiler de tehcire tabi tutuldu. İstanbul ve İzmir Ermenileri ile Amasya ve Kayseri gibi yerlerdeki bazı Ermeni aileler sürgünden istisna edildi. Osmanlı askeri veya memuru olan Ermeniler de sürgünden muaf tutuldu ise de ailelerinden ayrılmak istemeyenler zarurî sürgüne katıldı. Sürgünden muaf tutulanlar ya Katolik, ya da İttihatçılarla arası iyi olan Hınçak partisine mensup olanlardı.

Bazı Ermenilerin kelime-i şahadet getirerek müslüman olma teşebbüsleri kendilerini sürgünden kurtaramadı. Kimileri, bakır kap-kacaklarını ve paralarını gömmeye muvaffak oldular. Bazıları ise koyun, sığır, at, zahîre, tiftik gibi mallarını, hatta ev eşyaları ve paralarını güvendikleri Türk komşularına “Dönersek yarısı, dönmezsek tamamı sizin” diyerek emanet ettiler. Çoğu da küçük çocuklarını, yolda telef olacaklarını düşünerek Müslüman ailelerin yanına bıraktılar. Bir daha dönemedikleri için bu çocuklar o ailelerin yanında Müslüman olarak büyütüldüler. Yolda ölen ailelerin hayatta kalan çocukları da yetimhanelere yerleştirildi. Bu sayı Osmanlı kayıtlarına göre 10 bin, Ermenî iddialarına göre 50 bindir. Çeteler ve jandarmalar yolda sürgünleri sıkıştırarak gömdükleri eşya ve paraların yerlerini öğrendiler. Anadolu’da bazılarının birdenbire ortaya çıkan servetleri böyle izah edilir.

Anadolu’nun Rus cephesine yakın veya uzak çeşitli bölgelerinden takriben 900 bin kişi tehcir edildi. Sürgünler, Suriye şehirlerinde % 5’i geçmemek üzere iskân edilecekti. Ancak bunların ancak yarısı Suriye’ye varabildi. Mühim bir kısmı yolda soğuk, açlık ve hastalıktan; bir kısmı da çete baskınlarında öldüler. Sultan II. Mahmud, şarktaki Kürt beylerinin muhtariyetini kaldırmıştı. Tımar kaldırılınca toprak kirası ihaleyle toplanmaya başlandı. Ermeniler de bu ihalelere girip kazandılar. Böylece Şark’ta Kürtlerden boşalan hâkimiyeti bir bakıma zenginlikleriyle ele geçirdiler. Bu ise bazı Kürtleri çok rahatsız etti. Tehcir sırasında bu talihi dönmüş halktan hınçlarını çıkardılar. Türk ve Çerkez eşkiyadan da buna iştirak eden az değildi. Hükûmet kuvvetlerinden de bu katliâma iştirak ederler oldu. İttihat ve Terakki erkânı, bu tehcirde Ermenilere çok eziyet edildiğini, tehcir kervanına mezâlim icra eden çetelerin, mahallî idarecilerin emrinde hareket ettiklerini itirafa mecbur kaldı.


Ermeni muhacirler

SİYONİST PARMAĞI MI?

O sıralarda Kilikya ve Suriye’de Haçlı Seferleri sırasında olduğu gibi bir Ermeni Krallığı kurulması ve başına da sultan olarak Suriye valisi ve İttihatçıların önde gelenlerinden Cemal Paşa’nın geçirilmesi hususunda Rusların hükümetle anlaştıkları rivayet edilmişti. Güya tehcir de bunun için gerçekleştirilmişti, ama İngilizlerin karşı çıkması sebebiyle proje gerçekleşememişti.

Ermenilerin sürülmesi, aslında öteden beri İngilizlerin safında yer almış bulunan Yahudi lobisinin bir zaferi olarak görüldü. İki asırlık rekabet neticesinde Ermenilerden boşalan meydan bunlara kaldı. Sultan Hamid’e tahttan indirildiğini tebliğ eden meşhur Musevî mebus Emmanuel Karaso, Sadrıazam Talat Bey’in sırdaşı ve bankeriydi. Hatta Talat Bey (Paşa) yurt dışına kaçarken, bütün servetini buna emanet etmişti. Siyonist teşkilatına yakınlığı rivayet olunan Masonlarla İttihat ve Terakki fırkasının irtibatı da bilinen bir keyfiyettir. Mamafih “Men eâne zâlimen, sallatallahu aleyh” [Kim zâlime yardım ederse, Allah onu ona musallat eder] sözü tecelli etti ve II. Cihan Harbi esnasında İttihatçı artığı hükümetin koyduğu Varlık Vergisi sebebiyle hayli Yahudi ülkeyi terke mecbur kaldı.

Hemen hepsi sanat sahibi olan Ermenilerin sürülmesi ile memleket ekonomisi hayli zaafa uğradı. Ermenilerin sürülmesi ile Anadolu’da atlara nal çakacak kimse kalmamıştı. Çünki nalbantlık, dokumacılık, kuyumculuk, kumaş boyacılığı gibi sanatlar hep Ermeniler tarafından icra ediliyordu. Ermenilerden kalan 40 küsur bin gayrımenkul de hazineye intikal ederek İttihat ve Terakki ricali tarafından iç edildi. Kalanları kırklarda hükümet tarafından yakın çevreye peşkeş çekildi. Onlar da bu araziyi satarak servetlerine servet eklediler. Bu sayede geniş toprakları ellerinde tutan bazı köy ağaları türedi.

KAPANAN ADLİ DOSYA

Tehcirin intikamı gecikmedi. 1916 yılında Rus işgal kuvvetleriyle Anadolu’ya giren Kafkasya Ermenileri, sürülen yakınlarının intikamını almak için katliama başladılar. Doğu Anadolusunda yaşayan, güçlerinin yettiği Türkleri, kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden katlettiler. Şu anda yer yer ortaya çıkan toplu mezarlar hep bu katliamlardan kalmadır. Yani Ermenilerin yaptıkları bu katliamlar, hep sürgünden çok sonrasına aittir. Dolayısıyla tehcirin gerekçesi değildir. Tehcir 1915 yılında gerçekleşmiştir. Bu toplu mezarlar ise, en az üç yıl sonrasına, 1918 yılına aittir. Halbuki o tarihte Anadolu’nun doğusunda tek bir Ermeni kalmamıştı. Bu cinayetlerin sorumlusu da Ermeni halkı değil, Cihan Harbinde Ruslarla beraber Anadolu’ya gelen Ermeni çeteciler idi. Bir başka deyişle tehcir, emniyeti temine yetmemiş; bilakis 1918 katliamlarına sebep teşkil etmişti. Mamafih nasıl bir avuç serserinin isyan çıkarması topyekûn sürgünü haklı çıkarmazsa, sürgün de bu katliamları haklı kılmaz. Çünki zarara zararla mukabele edilmeyeceği umumî prensiptir. Ancak kavgayı önce başlatmak da az kabahat değildir.

Kırım’dan bu yana kaybedilmiş binlerce kilometrekarelik vatan topraklarından hicrete mecbur kalan ve bu uğurda çok acı çekmiş insanların torunları olarak topyekûn sürgünü, hele kadın, çocuk ve yaşlılardan alınan bir intikamı savunmak hayli şaşırtıcıdır. “Dünyada örneği var! Amerika da yapmış, Norveç de!” demek de kimseyi temize çıkarmaz. Sui misal emsal olmaz (Kötü örnek, örnek olmaz) sözü meşhurdur. Devlet, suç teşkil eden işlerin faillerini arayıp bulur ve cezalandırır. Bundan dolayı başkalarından intikam almaz. Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman başka din ve ırk mensuplarına karşı -bugün yükselişi endişeyle izlenen- şovence yaklaşımlara rastlanmamıştır. Bu, dikkate değer bir noktadır. Bazen hamâsî görülen fikirler, adalet ve dinî prensiplerle ters düşebilir. Ne gariptir ki, bugün en şuurlu muhalifleri bile, kendilerini bir imparatorluğu batıran İttihatçıların kabahatlerini savunmak mecburiyetinde hissetmektedir. İttihatçıların kirli ve kanlı mirasını savunmak yerine, imparatorluk mirasına sahip çıkmak yerinde olacaktır.

1915 senesinde yaşanan hâdiseler, genosit (soykırım) olarak izah edilebilir mi? Buna cevap vermek güç. Mamafih dünyada sırf bir ırka veya dine mensup olduğu için yapılan topyekûn sürgünü genosit sayma olarak temayülü vardır. Osmanlı kayıtları 1915’ten önce olanları patırtı, kıtal veya mukâtele; 1915’te olanları da tenkil ve tehcir olarak vasıflandırmaktadır. Kıtal, karşılıklı öldürmek; tenkil uzaklaştırmak, tehcir de göç ettirmek demektir. Tehcir ile Nazilerin yaptıkları arasında benzerlik olmadığı ortadadır. Hatta bazıları soykırımın çok sistemli bir iş olduğunu, Türklerin bunu yapabilecek kabiliyetinin bulunmadığı ironisini de gözler önüne sermiştir. Adı ne olursa olsun, bazı üzücü hâdiseler yaşanmış ve bundan dolayı insanlar acı çekmiştir. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Ama bu acıları politika malzemesi yapmak da çok yanlıştır. “Arşivler açık, tarihçiler gelsin baksınlar!” demek de meseleyi çözmez. Çünki arşivler umumiyetle zamanın idarecilerinin isteğine göre düzenlenmiş vesikaları ihtivâ eder. Üstelik bugün devlet arşivlerinin ancak bir kısmı incelenmeye açıktır. Ermeni tezini destekler gibi görünen bir vesika ezkaza bulununca, sahte damgası basılırsa; Ermeni tezinin de objektif olarak ele alındığı ilmî toplantılar reaksiyonla karşılaşırsa; böyle bir ortamda gerçeklerin ortaya konarak meselenin çözülmesi mümkün olamaz.

ÇARE NE?

Öyleyse öncelikle şöyle denebilir: “Birinci Cihan Harbi sıralarında Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve Arap aslından Osmanlı vatandaşlarının yaşadığı sıkıntı ve çektiği acılar için üzgünüz. Ancak bunlardan biz mes’ul sayılamayız. Bunlar halkın iradesiyle değil, darbeyle iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası ile onun akıl hocası Almanya’nın başının altından çıkmıştır. O gün yapılanları bugün tasvip etmek mümkün değildir. Çünki neticesinde koca bir imparatorluk batmış; bu işten esas zararlı çıkan da Türkler olmuştur”. Dünya amme efkârı bu kadarını bile beklemediği için muhtemelen Türkiye’ye karşı tavrından vazgeçecektir. “Biz kimseyi öldürmedik!”, hatta “Biz kimseyi sürgüne göndermedik” demekle iş hallolmuyor. “O halde bu topraklarda yaşayan bir milyona yakın Ermeni nerede?” diye sorarlar ve bundan sonra söylenenleri kimse ciddiye almaz.

Harb kaybedilip, İttihat ve Terakki hükümeti çökünce ileri gelenleri yurt dışına kaçmıştı. Bu işlerin baş mesullerinden Talat Paşa ve Bahaddin Şakir Berlin’de, Cemal Paşa Tiflis’te, Said Halim Paşa Roma’da, Enver Paşa da Tacikistan’da Ermeni komitacılarınca vuruldu. 1919 yılında İstanbul’da kurulan Divan-ı Harb, geride kalan İttihatçı erkânını Ermeni mezâliminden dolayı muhakeme edip çeşitli cezalara çarptırdı. Dolayısıyla bu hâdisenin adlî dosyası kapandı. Bir suçu işleyen cezasını gördükten sonra, artık onun yakınlarını hâlâ bu işten sorumlu görmek olacak iş değildir. Ancak Ankara hükûmeti İstanbul’un işgalinden sonra hükûmetin aldığı kararları geçersiz saymaktadır. Bu ise meselenin çözümünü zorlaştırmaktan başka işe yaramaz.

Resmî makamların esas korktuğu muhtemelen bu hâdiselerden ötürü tazminat ve toprak talebinin gündeme gelmesidir. Mamafih Cihan Harbi’nden sonraki milletlerarası anlaşmalarla bu gibi talepler için muayyen bir müddet tanınacağı, bu müddetin geçmesiyle talep imkânının düşmüş sayılacağı hükme bağlanmıştı. Kaldı ki bu hâdiselerde zarar gördüğünü ispatlayanlara tazminat, hatta toprak vermek, koca ülkenin ne haysiyetini, ne de güvenliğini sarsar. Üstelik ekonomik ve politik faydası bile olabilir. Anadolu’nun doğusunda eski Ermeni köylerindeki kıraç topraklara gelip yerleşecek Ermeni de zor bulunur. Bu hususta diplomatça davranmak, kaybedilen eski vatan topraklarındaki Türk talepleri için de elverişli bir zemin hazırlamaya yardım edebilir.

Bugün Halep, Şam, Amman ve Beyrut başta olmak üzere Ortadoğu’nun hemen her şehrinde Ermeniler yaşamaktadır. Fransa, İsviçre ve Amerika’da da mühim sayıda Ermeni yaşar. Azınlık psikolojisiyle izah edilebilecek şekilde hemen hepsi parlak bir sosyal mevki kazanmıştır. Bunlar aralarında Türkçeyi ve Türk âdetlerini hâlâ yaşatır; hatta Türkiye’yi vatanları olarak görürler. Türkiye’den gidenler bunlardan umumiyetle hüsnükabul görürler. Bunlar Türkiye için yurt dışında mühim bir lobi faaliyeti yürütebilir.
Bugünki Ermenistan, eski Türk toprakları üzerinde kurulmuş bir devlettir. Başşehir Erivan (Revan), ahâlisinin kâmilen Türk olduğu eski bir vatan parçası idi. Kimsenin aklına bugün orada Ermenilerin ne aradığı, buraya niçin Ermenistan dendiğini sormak gelmiyor. Tarihte insanlar, ülkeler ve halklar değiştiği gibi, düşmanlıklar da dostluğa dönüşebilir. Ermenistan, Türkiye’nin hinterlantında bir ülkedir. Sınırlarını kapatmak Türkiye’nin menfaatine değildir. Ermenistan ve Ermeniler her bakımdan Türkiye’ye muhtaçtır. Bir adım atana, bin adım geleceklerine şüphe yoktur. Türkiye, tarihî ve çoğu hayalî düşmanlıkları bir tarafa bırakıp eski imparatorluk mirasına sahip çıkarak eski Osmanlı halklarını ve Osmanlı toprakları üzerinde kurulan devletçikleri himaye altına almak suretiyle Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlarda hatırı sayılan bir güç hâline gelebilir. Böylece pek çok ekonomik, sosyal ve diplomatik meselesini aşabilir. Türkiye’nin XXI. asırda dünya üzerindeki yerini alması, İttihatçıların kirli mirasını savunarak değil, ancak imparatorluk mirasına sarılarak üniversel değerlere varmak suretiyle mümkün olabilir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Fethedildiği yıllarda nüfusu 50 bini bile bulmayan İstanbul, Anadolu’dan göçler sayesinde büyüdü. Bursalılar Eyüp Sultan’a, Gelibolulular Tersâne’ye, Samsunlular Tophâne’ye, Eğirdirliler Eğrikapı’ya, Konyalılar Aksaray’a yerleşti

İstanbul, on milyonu aşkın nüfusuyla Avrupa’nın, hatta dünyanın en büyük şehirlerinden birisidir. Tarih boyu köylüler “taşı toprağı altın” diyerek İstanbul’a gelip yerleşmişlerdir. Bu göç, demokrasinin geldiği ve nakliyenin kolaylaştığı 50’lerden sonra tabiî ölçüyü aşmıştır. Tabiî nüfus artışı pek çok sıkıntıyı da beraberinde getirmiştir. Son yıllarda bilhassa büyük şehir belediyeleri şehre girişlerde vize aranmasını bile teklif etmek zorunda kalmıştır.

ŞEHRİ HARAP ETTİLER

Osmanlılar, fetihten sonra şehri çok harap bir vaziyette buldu. İki asır önce Haçlı seferleri sırasında şehri işgal edip elli sene kalan Latinlerin yaptığı tahribattan sonra şehir belini henüz doğrultamamıştı. Bizans’ın dillere destan hazineleri bile Avrupa’ya kaçırılmıştı. Sarayburnu mevkiindeki sarayları bile yıkıldığı için, imparatorlar, Ayvansaray’da harabeleri bugün Tekfur Sarayı diye bilinen yazlık sarayda otururdu. Şehrin en büyük mabedi Ayasofya bile yıkılmaktan fetihten az önce Sultan Fatih tarafından İmparatora gönderilen Osmanlı mimarının gayretleriyle kurtulmuştu. Mimar şehrin bir gün mutlaka fethedileceğine inandığı için, fetihten sonra câmi yapılması mukadder olan Ayasofya’nın müstakbel minarelerinin temellerini bile hazırlamıştı. Edirne’ye dönüşünde bütün bunları padişaha rapor etmeyi de unutmamıştı.

KİM NEREYE YERLEŞTİ?

Şehir fethedildiğinde nüfusu elli binden fazla değildi. Vebâ salgınları, Haçlı kıyımı ve yangınlar sebebiyle nüfus azalmıştı. Sultan Fatih, derhal şehre Anadolu ve Rumeli’den muhacirler getirtip yerleştirdi. Metruk ev ve dükkânları kendilerine verdi. Anadolu’dan ilk gelenler arasında Bursalılar Eyüp Sultan’a, Trabzonlular sonradan Bayezid Câmii’nin yapıldığı yerin civarına, Çarşambalılar Fatih-Çarşambasına, Tireliler Vefâ’ya, Kastamonulular Kazancı mahallesine, Gelibolulular Tersâne’ye, Sinop ve Samsunlular Tophâne’ye, Eğirdirliler Eğrikapı’ya, İzmirliler Büyük Galata’ya, Konya, Aksaray ve Karamanlılar Aksaray ve Fatih’e, Niğde-Ortaköylüler Ortaköy’e Üsküplüler Cibâli, Yenişehirliler ise Yenikapı’ya yerleştirilmiş; diğerleri de Üsküdar’a yerleşmeyi tercih etmişlerdi. Zaten burası uzun zamandan beri Osmanlıların elindeydi. Ahâlisi de Türkmen idi.

SANATKÂRSIZ ŞEHİR OLMAZ

Bu arada Sultan Fatih, İstanbul’da ticaret ve zenaat hayatının da gelişmesi için bu işlerden iyi anlayan Moralı Rumları Fener’e, Ermenileri Langa, Kumkapı ve Hasköy’e, Yahudileri ise Tekfur Sarayı ile Çıfıt Kapısı civarına iskân ettirdi. Çıfıt, Yahudi’den bozma bir kelimedir. Trabzonlu Rumlar Galata’ya oturdu. Padişah, civardaki münbit arâziye şehrin iaşesini sağlamak maksadıyla çiftçiler yerleştirmeyi de ihmal etmedi. Bizanslılar, kendileriyle aynı mezhepte olmayan Ermenilere alerji duyar; bunlara Doğu Anadolu’dan beriye adım attırmazdı. Türkler sayesinde Ermeniler Anadolu’ya yayılmış; şehirlerde mâhir oldukları sanatları icrâya başlamıştı. Sultan Fatih, İstanbul’da Ermeni Patrikliği kurup; yeni fethedilen Kırım’dan 40 bin kadar sanatkâr Ermeni’yi ailesiyle Gedikpaşa civarına iskân etti. Yavuz Sultan Selim de Doğu’dan bir o kadar Ermeni getirtip Samatya’ya yerleştirdi. Böylece Osmanlılar, yeni baştan imar ve iskân ederek şehre mührünü vurmuş oluyordu. Bu padişah devrinin sonlarında yapılan sayımdan anlaşıldığına göre İstanbul’un nüfusu, Üsküdar, Galata ve Boğaziçi ile beraber 100.000‘e yaklaşmıştı. Sultan II. Bayezid zamanında da 400 bini buldu. Böylece Herat, Kahire ve Tebriz’i de geride bırakarak, 17. asra kadar dünyanın en büyük şehri hâline geldi. Bu arada Müslüman nisbeti de gayrımüslimleri geçerek % 60’a vardı. Nüfusun % 75’i Suriçi; % 15’i Galata ve Eyüp’te, gerisi de Üsküdar ve Boğaziçi’ndeydi.

NÜFUS 1 MİLYONU GEÇİYOR

İstanbul (Suriçi), Üsküdar, Galata ve Eyüb adıyla dört kazâya ayrılan şehirde iskân işi Kanuni Sultan Süleyman zamanına dek sürdü. Bu zaman zarfında Şam ve Kahire‘den de pek çok sanatkâr getirtilerek şehre yerleştirildi. Şehri genişletmek için padişah paşalara şehir dışında yerleşmelerini istedi. Bunların evi etrafında kapı halkı yerleşecek; câmi, hamam, çarşı derken yeni mahalleler kurulacaktı. Ayaspaşa, Piyâlepaşa, Kasımpaşa gibi semtler böyle teşekkül etti. Arâzisi kıt, geçim imkânları sınırlı olan batı ve doğu Karadeniz sahil halkı, asırlarca kışın İstanbul’da balıkçılık ve fırıncılık yapıp yazın memleketlerine dönerdi. Sanayileşmenin başladığı 19. asırdan itibaren temelli yerleştiler. Bugün bile İstanbul halkının ekserisinin menşei buralıdır. Bunlara Rumeli ve Kafkas muhacirleri de eklendi. Anadolu’dan göç ise devam etti. İstanbul’un nüfusu 18. asırda 700 bin, 19. asırda ise 800 bini buldu. Bu devirde Londra 5, New York 3.5, Paris 2.5, Berlin ve Viyana 1.5 milyona varmıştı ve İstanbul hemen arkalarından geliyordu.

SON YILLARDA NÜFUS AZALDI

Osmanlı Devleti’nin son günlerinde bozgunlar, salgın ve yangın gibi felâketler nüfusu azalttı. Cumhuriyetin ilk yıllarında şehirde ancak 700 bin kişi sayıldı. Şunu da kaydetmek lâzımdır ki, tereke defterleri ve nüfus sicillerinden anlaşıldığına göre Osmanlılarda nüfus artış hızı düşüktür. Sürekli harbler, çocuk ölümlerindeki fazlalık ve salgın hastalıklar yanında, halk muhtemelen giderek zorlaşan çocuk terbiyesinden ürkerek nüfus planlamasına gitmiştir. Cumhuriyetin ilânını müteakip okumuş İstanbullular bürokrat olarak Ankara ve taşraya geçti. Hakikî İstanbullulara buralarda rastlamak daha kolaydır. İstanbul’un nüfusu ilk defa 1955 sayımında 1 milyonu geçti. Yunan Harbi ve Kıbrıs hâdiseleri vesilesiyle Rumlar; Varlık Vergisi sebebiyle Yahudiler; çeşitli tazyiklerle de Ermeniler şehri terke mecbur edildi. İstanbul, plansız büyüme sebebiyle zamanla büyüsünü kaybederek imparatorluğun rüya şehri olmaktan çıktı.

ÇANKIRILILAR KAYIKÇILIK YAPARDI

Bizans zamanından beri Arnavutlar şehrin inşaat işlerinde, Kürtler ise hamallık gibi güç gerektiren işlerde çalışırdı. Çamurdan korumak için sokaklara döşenen irili ufaklı taşlara Arnavut Kaldırımı denme sebebi budur. Enteresandır, Osmanlılar zamanında Haliç ve Boğaz’da kayıkçılık yapanların ekserisi, Çankırılılar idi. Kasaplar ise Sultan IV. Murad zamanından beri Eğinlidir. Hatta Anadolu’nun ilk gurbetçileri, arâzi kıtlığından geçim imkânları dar olan ve bugün Erzincan’a bağlı Eğin’den çıkmıştır. Şehirde mandıracılık ve süt mamulleri işini Bulgaristan ve Kuzey Makedonya’dan gelen Rumelililer yapardı. Tatlıcı ve şekerciler ekseriyetle Kastamonu’dan idi. Başlarda bir müddet çalışıp para kazandıktan sonra sılalarına giderlerdi.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

ESKİ DEVRİN SON TEMSİLCİSİ ERTUĞRUL OSMAN EFENDİ’YE ELVEDÂ Sultan Abdülhamid Han’ın torunu Ertuğrul Osman Efendi, doğduğu yerde defnedildi. Babası, Burhaneddin Efendi ise kendisi kadar şanslı değildi, cenazesinin İstanbul’a defnine izin verilmeyince Şam’a götürülmüştü.

Osmanlı hanedanının reisi, yani en yaşlısı Ertuğrul Osman Efendi 97 yaşında vefat etti. Kalabalık bir cenâze merâsimiyle dedesi Sultan Hamid’in de medfun bulunduğu büyük dedesi Sultan Mahmud Türbesi hazîresine defnedildi. 12 yaşında sürgüne çıkan şehzâde, ömrü boyunca vatansız yaşamış; 91 yaşında iken zamanın başbakanı Receb Tayyib Bey’in talimatıyla tekrar Türk vatandaşlığına alınmıştı. New York’ta yaşıyor; yazlarını İstanbul’da Nişantaşı’nda geçiriyordu. Osman Gazi’nin 22. kuşaktan torunu idi.

BİR DEVRİN KAPANIŞI

Şehzâdenin vefatı çeşitli cihetlerden dikkate değerdir. Bir kere 97 (hicrî 100) senelik ömrü, Osmanlı hânedanında bir ilktir. Bu zamana kadar bu yaşa erişen olmamıştı. Şehzâde, hayattaki son padişah torunu idi. Şimdi doğrudan padişah torunu olan şehzade kalmamıştır. Şehzâde, hânedanın saltanat devrinde dünyaya gelen son mensubudur. Şimdi hânedan reisi olan Osman Bayezid Efendi (1924), yurt dışında doğan ilk şehzâdedir. Artık saltanat devrini ve saray geleneklerini hatırlayan şehzâde ve sultan kalmamıştır.

Memlekette en son 1918 yılında Sultan Reşad’ın cenâze merasimi olmuştu. Şehzâdeninki, bundan sonra ilk hânedan reisi cenâzesidir. Bu bakımlardan Ertuğrul Efendi’nin vefatı bir bakıma bir devrin kapanışı, ama eskiyle barışık yeni bir devrin açılışı gibidir. Ertuğrul Osman Efendi, Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi ana dili gibi bilir; Türkçe’yi de uzun zaman yurt dışında yaşadığı halde, fevkalâde güzel konuşurdu. Yakışıklı, güzel giyinen, kibar, kültürlü, esprili ve karizmatik bir zât idi. Yaşına rağmen hâfızasına en ufak halel gelmemişti. Saltanat yaşasa idi padişah olması gereken bu şehzâdenin heybet ve meziyetlerine bakıp, çok sıradan bazı cumhurbaşkanlarını düşündükçe, insanın acı acı gülesi geliyordu.

EN SEVGİLİ EVLAT

Şehzadenin babası Burhaneddin Efendi, Sultan Abdülhamid’in oğludur. Padişah kendisine genç yaşta vefat eden sevgili kardeşinin ismini vermiştir. Burhaneddin Efendi çok yakışıklı, kültürlü, güzel giyinen, güzel konuşan ve yazan bir şehzâde idi. Musikişinas olup harika çocuk sıfatıyla 7 yaşında iken bir Bahriye Marşı bestelemiştir. Bahriye zâbiti idi. Meziyetleri sebebiyle padişah en çok bu oğlunu sever; hatta Cuma selâmlıklarında arabasına yalnızca onu alırdı. Avrupa’daki gibi tahta gençlerin çıkmasını temin etmek maksadıyla verâset usulüne değiştirerek bu oğlunu yerine veliahd yapmayı düşündüğü bile söylenmiştir. Burhaneddin Efendi’ye, 1913’te müstakil olan Arnavutluk tahtı teklif edildi. Ama kabul etmedi. 1921’de Iraklı zabitlerce Irak tahtına davet edildiyse de, İngiltere karşı çıktı. Babasının tahttan indirilmesi üzerine muhtemelen şerlerinden korunmak için İttihatçılarla dostluk kurdu. Bir müddet sonra işkillenen İttihatçılar, kendisini göz hapsine aldılar. Bunun üzerine çocuklarını alıp İsviçre’ye gitti. Bir daha da dönmedi. Ticaretle meşgul oldu. Geniş bir çevre edindi.

1924 senesinde halifelik kaldırılıp hanedan yurt dışına sürüldüğünde 39 yaşında bir miralay (albay) idi. Bu esnâda yurt dışında bulunmaktaydı. Nice‘e, oradan Paris’e gitti. 1930’da New York’a yerleşti. Büyük bir petrol şirketinde 2000 dolar maaşla idare meclis âzâsı idi. Bu sebeple hanedanın diğer mensupları gibi maddî sıkıntı çekmedi. New York’un en zengin muhiti 5. Caddede otururdu. Hususî otomobili vardı. Memlekette iken iki defa evlenmiş, ikisinden de boşanmıştı. 1925’te Quensberry Markizi ile yaptığı kısa evlilikten sonra, 1933’te Elsie Jackson (1879-1952) adında zengin bir Amerikalı dul ile evlendi. 1949’da kalp krizi geçirerek vefat etti. Cenâzesini gemiyle İstanbul’a getirdilerse de iniş izni verilmeyince, Şam’a götürülüp, Sultan Vahideddin’in de bulunduğu Sultan Selim Câmii hazîresine defnettiler. Burhaneddin Efendi’nin iki oğlu vardır: Hidayet Hanım’dan 1911’de dünyaya gelen Mehmed Fahreddin Efendi, sürgün sırasında Viyana’da meşhur Theresianum Kolejinde tahsilde idi. Paris Academie des Beaux-Art (güzel sanatlar akademisi) mezunudur. Münih ve Roma’da kaldı. Sonra New York’a yerleşti. Burada 1968’de vefat etti. 1933’de Catherine Papadopulos (1914-1945) ile kısa bir izdivaç yaptı. Çocuğu olmadı.

ÇOK İYİ YETİŞMİŞTİ

Ertuğrul Osman Efendi, Burhaneddin Efendi’nin ikinci hanımı Çerkes asıllı Aliye Nazlıyar Hanım’dan 1912 senesinde babasının Nişantaşı’ndaki konağında dünyaya geldi. Aliye Hanım şehzâdeden ayrılıp, İttihatçıların meşhur maliye nâzırı Câvit Bey ile evlendi. Ondan şair Şiar Yalçın dünyaya geldi. Şehzâdenin anne-bir kardeşidir. O zamana kadar şehzâde anneleri dul bile olsalar başkasıyla evlenemezlerdi. İleride padişah olacak birisinin üvey babası ve üvey kardeşleri olması düşünülemezdi. Bu, hânedanda bir ilktir. Câvit Bey, İzmir suikastına katıldığı gerekçesiyle cumhuriyet devrinde asıldı.

Ertuğrul Efendi doğduğunda, dedesi Sultan Hamid tahttan indirilmiş; Selânik’te sürgünde idi. Selânik’in sukutundan sonra Beylerbeyi Sarayı’na hapsedildi. Şehzâde, dört-beş yaşlarında iken burada dedesini bir iki defa ziyaret ettiğini anlatırdı. Ayrıca babasından da çok hatıralar naklederdi. Meselâ Hitler’in seçim kazandığı zaman babasını otelde ziyarete gelişini bizzat görmüştü. Ertuğrul Efendi sürgün esnasında babasıyla yurt dışında idi. Viyana Theresianum Koleji ve Paris Sciences Politiques (mülkiye) mezunudur. Münih’e, sonra babasıyla Nice, Roma, Paris, Londra, Washington’a gitti. Babasının vefatından sonra Kanada‘ya gitti. Maden işiyle uğraştı. Maddî bir sıkıntı çekmedi. 2003’te Türk pasaportu verilinceye kadar haymatlos (vatansız) olarak yaşadı. 1947’de Güney Afrikalı İngiliz bir ailenin kızı Gulda Twerskoy (1915-1985) ile evlenip boşandı. 1991’de Afgan hükümdar ailesinden Zeyneb Tarzi (1940) ile evlendi. Çocuğu olmadı. Zeyneb Tarzi, Türkiye’nin ilk kadın jinekoloğu Pakize Tarzi’nin kızıdır.

Yeni hanedan reisi Osman Bayezid Efendi Sultan Abdülmecid’in torunu İbrahim Tevfik Efendinin oğludur. Sürgünden sonra doğan ilk şehzadedir. New York’ta yaşıyor.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlılarda müftülerin görüşünü bildiren fetvâ, adaletin tecellisinde çok mühim rol oynardı. Hele şeyhülislâm fetvâsı, bir nevi anayasa mahkemesi kararı idi. Sadece ibâdetlerde değil, boşanmadan alışverişe kadar müftünün verdiği fetvâ ihtilafı çözer; artık nizânın mahkemeye intikaline ihtiyaç duyulmazdı...

Fetvâ, bir meselenin şer’-i şerifteki hükmünü bildiren görüş demektir. Fetvâ verene müftî (halk dilinde müftü), fetvâ sorana müsteftî denir. Müftü, müctehid ise ictihadını; değilse mezhebinin bu husustaki hükmünü nakleder. Fetvâ, fıkıh kitabındaki bir ictihadın müşahhas (somut) hâdiseye tatbikidir. Günümüzde mahkemelerde bir mesele sâbit olduktan sonra, kanunun hangi maddesine girdiğini araştırıp bu istikamette hüküm vermeye benzer.

Divanda oturan Şeyülislâm, sağındaki ders vekili, solundaki vakâyici, ayakta duran başçuhadar.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI GİBİ

Önceki hukukumuza göre, her beldede insanların mürâcaat edip fetvâ sorabileceği bir müftünün bulunması, farz-ı kifâyedir. Yani bir kişi bu işi üzerine alırsa, diğer Müslümanlar bu vecibeden kurtulur. Bu sebeple, hükümdara her beldede böyle bir müftü bulundurma vazifesini yüklemiştir. Osmanlılar zamanında da hemen her kazâda maaşını devletin karşıladığı bir müftü bulunur; kendisine mürâcaat edenlerin dinî ve hukukî suallerini cevaplandırırdı. Müftü olmayan yerlerde kâdılar kazâ (yargı) vazifesinden ayrı olarak müftü gibi fetvâ verirlerdi. Eskiden müftü bugünkü gibi sadece dinî mevzularda değil; hukukî meselelerde de halka yol gösteren birer hukuk müşaviri idi.

Sadece şahıslar değil; hükûmet de icraatının meşruluğu bakımından şeyhülislâma fetvâ sorardı. Bu fetvâlar umumiyetle kanunnâmeler, harb ilanı, sulh akdi, isyan tedbirleri, vergi tarhı, suçlu görülen vezirlerin idamı gibi hususlarda olurdu. Hazret-i Ebû Bekr’in halifeliğinden, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar, her meselede, şer’-i şerife göre davranabilmek adına, fetvâ alınmadıkça icraata geçilmemiştir. Dirâyetli şeyhülislâmlar, icabında hükûmetleri yönlendirmiş; hukuka aykırı gördükleri hallerde fetvâ vermeyerek sert padişahlara bile karşı durabilmiştir. Bu tür fetvâlar, bir nevi anayasa mahkemesi kararı hüviyeti kazanmıştır. Fetvâ bağlayıcı değildir. Buna uymak vicdanî bir meseledir. Dolayısıyla hükûmetin de fetvâ sormak mecburiyeti yoktur. Ama tasarruflarının meşruiyetini amme efkârında göstermek için hep fetvâ alınmıştır.

Hukukî meselesi olanlar, bir müftüye mürâcaat ederek fetvâ sorar. Müftünün fetvâsı, günümüzdeki hukuk müşâvirlerinin istişâre beyanına benzer. Müftü, soranın anlattığına göre ve hâline bakarak cevap verir. Mahkemede ise hâkim, iki taraf hazır olmadan ve delillerle ispatlanmadan karar veremez. Fetvânın hükmüne iki taraf da râzı olursa, mesele biter. Osmanlı halkı ihtilâflarını umumiyetle mahkemeye gitmeksizin, müftüden fetvâ sorarak çözmeyi tercih ederdi. Râzı olmazlarsa, mahkemeye gidebilirler ama, bu da ayıp karşılanırdı. Fetvâda, vaziyet lehine görünen taraf, bunu mahkemeye ibrâz edebilir. Kadı da tereddüd ettiği hususlarda müftüden fetvâ sorabilir. Buna uymazsa, temyize gidildiğinde, yüksek mahkeme Divan-ı Hümâyun, kadıya fetvâyı niçin nazara almadığını sorabilir. Bu bakımdan hele şeyhülislâm fetvâsına açıkça aykırı hüküm vermek, kadılar için pek kolay değildir.

EL-CEVAB: OLUR!

Fetvâ, iki kısımdan teşekkül eder. Başta çözülmesi istenen hukukî mesele sual biçiminde yer alır. Altta müftünün cevabı, yani meselenin halli, çok kısa olarak (evet veya hayır; olur veya olmaz şeklinde) yer alır. Önüne Allahü a’lem (Allah en iyisini bilir) kaydı düşülür. Cevabın yanında bunun hangi kitaptan alındığı yazılır. Altında müftünün imzâ ve mührü bulunur. Sol köşede soranın ismi, işi ve memleketi ile tarih yazılır. Fetvâ, kısa bir dua ile başlar. Bazen tamamlayıcı sual ve cevaplar da yer alır. Fetvâda mesele dâimâ formüle edilir. Klişe ifadeler ve isimler yer alır. Stilize edilmiş fetvâda, meseleyle alâkalı gerçek şahısların yerine, erkekler için Amr, Zeyd, Bekr, Bişr; kadınlar için Hind, Zeyneb, Hadice; gayrimüslimler için de, Nikola, Yani, Mihal, Marya, Matruka gibi isimler geçerdi. İngiltere’de de örnek mahkeme kararlarında, dâvânın tarafları için hep John Doe ve Richard Roe isimleri kullanılır. İ

lk devrin şeyhülislâmları cuma günleri namazdan sonra fetvâ verirdi. Ali Cemâlî Efendi, Zeyrek’teki evinin penceresinden aşağı içine herkesin sualini koyabileceği bir zembil sarkıtıp, cevabını da aynı kağıda yazarak yine bu zembille indirdiği için Zembilli diye tanınmıştır. Zamanla fetvâ işi artmış; şeyhülislâmlar günde ortalama 200 fetvâ verir olmuştur. Ancak rekor, sabah 1412 ve öğleden sonra da 1413 fetvâ ile Ebussuud Efendi‘dedir. Bu işi artık şeyhülislâmlıkta fetvâhâne denen ciddî ve kalabalık bir büro yürütmektedir.

YEŞİL TORBA-KIRMIZI TORBA

Şeyhülislamlığın fetvâ verme prosedürü hayli enteresandır. Fetvâ soran kişi müftülüğe gelerek müsevvide derdini anlatır. Müsevvid (müsveddeci), anlatılanları, eski tabirle efrâdını câmi, ağyârını mâni bir şekilde formüle edip fetvâ eminine verir. Şeyhülislâmın yardımcısı olan fetvâ emini, meseleyi muteber kitaplardan bulup şeyhülislâma götürür. Onun da tasvibini aldıktan sonra mübeyyiz fetvâyı beyaza (temize) çeker. Olurlar yeşil; olmazlar kırmızı atlas bir torbaya yerleştirilip, şeyhülislâma arz edilir. Şeyhülislâm cevabı yazıp mühürler. Deftere kaydedilip sorana cüz’î bir ücret mukabilinde verilir. Fetvâ soran, şifahî cevapla da yetinebilir.

Şeyhülislâmlar, verdikleri fetvâları mecmualarda toplamış; bunlardan haylisi basılmıştır. Çatalcalı Ali Efendi’nin Fetâvâ-yı Alî Efendi; Feyzullah Efendi’nin Fetâvâ-yı Feyziyye, Yenişehirli Abdullah Rûmî Efendi’nin Behcetü’l-Fetâvâ ve Dürrîzâde Mehmed Ârif Efendi’nin Neticetü’l-Fetâvâ adlı eserleri, Fetvâhâne tarafından en muteber tutulan fetvâ kitapları idi. Osmanlı Devleti’nde, şer’î hukukun nasıl tatbik edildiğini yakından görmek, fetvâ mecmualarına ve mahkeme sicillerine mürâcaat ile olur.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Mevsimler, iklimler, tabiat hâdiseleri 20, 50, 100, hatta 500 yıl gibi periyodlar takip eder. “50 yıl önce böyle soğuk olmuş”, “80 sene evvel de böyle sel gelmiş” derler. Büyükannem 1929 senesinde çok büyük bir sel geldiğini, arabaları, ağaçları ve insanları sürükleyip götürdüğünü, bir daha bu kadar büyüğünü görmediğini anlatırdı. Eskiler için sel zelzeleden sonra, yangından önce gelen bir âfetti. Dualarda Allah’ın himayesi istenen belâ-yı arziyye zelzeleyi, belâ-yı semâviye de seli ifade ederdi. Yağmur yağmadığı zaman “Ya rabbi hayırlı yağmurlar ver!” diye dua ettikleri gibi, yağdığı zaman da endişeyle “Ya rabbi âfetinden koru!” demeyi ihmal etmezlerdi. Yağmur yağdığı zaman evden dışarı çıkmayan, şimşek ve gök gürültüsünden korkan, endişe içinde yağmurun bitmesini bekleyen İstanbul hanımlarına yetiştik.

Sel âfeti insanlık tarihi kadar eskidir. Peygamberlere kafa tuttuğu için sel âfeti ile helâk olanların menkıbeleri çoktur. Dünya büyük sellerle büyük tufana boğulmuş, ancak Hazret-i Nuh‘un yaptığı gemiye binen müminler kurtulmuştur. Kur’an-ı kerimde anlatılan seyl-i arim denilen sellerle Yemen’deki meşhur Mârib Barajı yıkılıp, Sebe ülkesinin dillere destan şehirleri, binâları, bahçeleri hâk ile yeksân olmuş; halkın ekserisi ülkeden göç etmek zorunda kalmıştı. Gassân kabilesi Şam’a, Ezd kabilesi Amman’a, Huzâa kabilesi Tihâme’ye, Huzeyme kabilesi Irak’a, Evs ve Hazrec kabileleri de Yesrib’e (Medine-i Münevvereye) yerleşti.

Yemen'deki dillere destan Mârib barajı'ndan kalıntılar

AVA GİDERKEN...

Sevgili hanımı Hürrem Sultan’ı, ayrıca dört oğlu Mehmed, Mustafa, Cihangir ve Bayezid’i kaybeden Kanunî Sultan Süleyman, üzüntüsünü unutmak maksadıyla sık sık ava giderdi. 1563 senesi Eylül ayının 20‘sinde Yeşilköy havâlisinde ava çıktı. O zaman buralar bomboştu. Birden gök karardı. Misli görülmemiş bir yağmur başladı. Bir gün bir gece devamlı yağmur yağdı. Halkalı (Ayamama) Deresi taştı. Ortalık sele boğuldu. Padişah, 28 sene evvel suistimali sebebiyle Bağdad’da idam edilen defterdar İskender Paşa‘nın Safra (Sefâ) Köy’deki sarayına sığınmaya mecbur oldu. Saray da sular altında kalınca uzun boylu güçlü bir Enderun ağası padişahı sırtına alıp çatının altındaki bölmeye çıkardı.

Hâdiseyi hikâye eden Selânikî Mustafa Efendi, padişahın kurtuluşunu da şöyle anlatıyor: “Sel sarayı esasından yıkayazdı. Padişah-ı cinân-penâh hazretlerini Ağayâ-yı Enderûn’dan bir tüvânâ ve bâlâ-kad arkasına alıp musandıraya is’âd ile tahlîs etmeğle rûy-i niyazı hâk-i mezellete sürüp secdât-ı şükr-ü-sipâs olundu ve müstehıkkına salât-ü-sadâkat için bezl-i mâl-i firâvân ve kurbanlar olundu.” Bu âfette Silivri ve Çekmeceler su altında kaldı. Köprüler yıkıldı. İnsanlar sandallarla tahliye edildi. Sular Edirnekapı ve Topkapı surlarını aşarak şehri istilâ etti. Evler yıkıldı; bahçeler sular altında kaldı. Çok kişi sele kapılıp gitti. 74 binaya yıldırım düştü. Şehre su taşıyan su kemerleri dolup yıkıldı. Bir yandan Kâğıthane Deresi de taştı. Eyüp sular altında kaldı. Eyüp Sultan Türbesinde de sular yarım metre yükseldi. Şehir harb meydanına dönmüştü. Denizin suyu kahverengiye dönmüş; su kaynakları işe yaramaz hâle gelmişti. Sel içinde su sıkıntısı çekilmeye başlandı.

Padişahlar avlanmayı severdi

İKİNCİ TUFAN

Sular ancak bir hafta sonra çekildi. Kanuni Sultan Süleyman, hemen âfet yerlerini dolaştı. Mimar Sinan‘ı vazifelendirerek su kemerleri daha muhkem bir şekilde inşa edildi. “Ateşe, suya, zelzeleye mukavemetli!” Çekmece ve sair köprüler inşâ edildi. Mimar Sinan, yaptığı köprüleri bol gözlü ve kemerli yapardı. Böylece selin getirdikleriyle tıkanıp baraj teşkil ederek köprünün yıkılmasına yol açmazdı. O zaman yapılan köprüler bugün bile sağlamlığı ve zarafeti ile görenleri hayrette bırakıyor. Sonraki senelerde de muazzam seller oldu. Lale Devri‘nde üç saat süren şiddetli bir dolu sağanağı, Boğaz kıyılarını vurdu. Yalılar, bahçeler mahvoldu. 1789 tarihinde “ikinci tufan” adı verilen şiddetli yağmurlarla çok bina harab oldu. 1820 tarihli fırtınada da çatılar, kiremitler, câmi kubbeleri, minare külahları uçtu. Camlar kırıldı. Şehzâde Câmii avlusundaki asırlık çınarın sökülüp sürüklenmesi görenleri dehşete düşürdü. Galata kıyıları Ortaköy’e kadar serâpâ zarara uğradı. Haliç’teki gemiler açığa sürüklenip battı. Ama alınan tedbirler sayesinde, padişahı mahsur bırakan önceki büyük âfet gibi zarar vermedi. 1867 senesi Mayıs ayında yağan kırmızı yağmur şehri dehşet içinde bıraktı. 1881 Ağustos ayında tam bir gün boyunca yağmur yağmış; yollar su hendeğine dönüşmüş; ağaçlar, arabalar denize akmış; şehir sular altında kalmıştı.

Bütün bunlar şehrin tenha, evlerin müstakil ve umumiyetle bahçeli, sel yataklarının boş olduğu zamanlara ait hâtıralardır. Ya şimdi, böyle bir âfet şehre neler yapmaz? Eskiler dere yataklarının yanından bile geçmezdi. Büyükannem nehir kenarında bir arsayı beğenmişti de ev yapmak üzere alması için dedemi sıkıştırmıştı. Dedem “Orası selgâhtır. Selgâhtan arsa alınır mı?” diye karşı çıkmıştı. “Selgâhta ev alma sel için, ihtiyarlıkta genç alma el için” sözü meşhurdur. (Yani dere yatağındaki evi sel alır; ölürsün, genç hanımın başkasıyla evlenip mirasını yer.) Şimdi selgâhlar mahalleler, yollar, fabrikalarla doludur. Ne diyelim tabiatla iddialaşmak olmuyor.

KÂBE-İ MUAZZAMA SULAR ALTINDA

Sel baskınlarından tarih boyu Mekke ve Medine de nasibini almıştır. Mekke-i Mükerreme volkanik bir arazide kurulduğu; Medine-i Münevvere de toprağı killi olduğu için sele çok müsaittir. Nâdiren yağan yağmurlar, toprağın suyu emişi zayıf olduğundan sele dönüşür. Daha Hazret-i Peygamber’in gençliğinde Kâbe-i muazzama sel sebebiyle yıkılıp yeniden yapılmış; hatta taşı yetmediği için daha küçük yapılarak eskiden Kâbe’ye dâhil hatim denilen kısım kısa bir duvarla çevrilmişti. Hacer-i Esved‘i yerine koyma sırasında kabilelerin ihtilafa düştüğü; herkesin güvendiği Hazret-i Peygamber’in mâhirâne bir yolla bu ihtilafı çözdüğü meşhurdur. Kâbe’nin sular altında kaldığı bir zaman Abdullah bin Ömer yüzerek tavaf etmek istemiş; içeri girdiğinde kendisi gibi düşünen çok kimsenin bulunduğunu görmüştür. 1974 senesine kadar Kâbe-i Muazzama’dan sel hiç eksik olmamış; bu tarihten sonra alınan tedbirlerle sele rastlanmamıştır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter