Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı döneminde; Kırım, Eflak-Boğdan ve Erdel gibi imtiyazlı eyâletler neredeyse federe devlet gibiydi. Bu yapı, farklı ırk ve dinlere mensup halkları barındıran imparatorluğun uzun müddet yaşamasına imkân verdi

O­smanlı Devleti, Roma, Emevî ve Abbasî örneğine uygun merkeziyetçi bir imparatorluk idi. İmparatorluk, farklı ırk, din ve mezhepte insanların yaşadığı; hatta çeşitli devletçiklerin bir taç etrafında toplandığı devletlerdir. Ancak merkeziyetçilik sıkı sıkıya tatbik olunmazdı. Bunlara federal devlet demek mümkün değildir. Taşımacılıkta ve haberleşmede insan ve hayvan gücünün kullanıldığı bir devirde imparatorluklar malî bakımdan muhtar, bürokrasinin dar kadrolardan oluştuğu ve ihtisaslaşmanın pek aranmadığı birimlerden teşekkül ederdi.

Kırım Hanı’nın Bahçesaray’daki sarayı.

HAZRET-İ PEYGAMBER’DEN BERİ

Osmanlı ülkesi eyâletlere; eyâletler sancaklara, sancaklar da kazâlara ayrılıyordu. Beylerbeyi ve sancakbeyiler, eyâlet ve sancakların hem mülkî, hem de askerî âmiri iken; kazâların başındaki kâdılar hem kazâî, hem mülkî, hem de askerî sıfatı hâizdi. Eyâlet ve sancaklarda ayrıca eyâlet ve sancak idaresinden bağımsız birer kâdı bulunurdu. Bu sistemin temelinde, mülkî, mâlî ve askerî unsurların birbiriyle sıkı irtibatı yatar. Nitekim fetihle elde edildiği için devlete ait olan toprakların gelirleri, sipâhi tarafından toplanıp, karşılığında asker beslenir. Sipâhiler, sancakbeyi ve beylerbeyine bağlıdır. Osmanlı Devleti’nde mülkî hiyerarşiden ayrı olarak kendilerine mahsus şekilde idare olunan ve bazısının idarecisi doğrudan merkez tarafından tayin edilen eyâletler vardı. Osmanlı himâyesini tanımış bu eyâletler, bir bakıma iç işlerinde serbest (otonom) idi. Merkeze muayyen senelik vergi verir; ayrıca sefer esnâsında orduya askerî birlikler gönderirdi. Bunlara mümtaz (imtiyazlı) eyâletler denirdi. Hazret-i Peygamber zamanında, Eyle, Umman ve Necran; Hazret-i Ömer zamanında Tağlib, Hazret-i Osman zamanında Nubya ve Hazret-i Muaviye zamanında da Ermeniye otonomi ile idare olunan vilâyetlerdi.

HÂNEDANLAR İŞ BAŞINDA...

Fetihten sonra Osmanlı hükûmeti doğrudan ilhak etmek yerine, birtakım siyasî, tarihî, iktisadî, dinî ve sosyal sebeplerle bazı topraklara muhtariyet tanıdı. Çoğunda eski hânedanları iş başında bırakmayı tercih etti. Bunların bazısında Müslüman Türk nüfusu yok gibiydi. İmparatorluktaki nüfus azlığı nazara alınırsa, buraya yeni iskânlar yapılamayacağı da açıktır. Biraz da bu sebeple bu eyâletlere imtiyaz tanındı. Klasik devirde Hicaz Şerifliği, Eflak-Boğdan Voyvodalığı, Erdel Prensliği ve Kırım Hanlığı mümtaz eyâletlerdi. Mümtaz eyâletlerin idarî hususiyetleri, tarihî ve siyasî sebeplerle birbirinin aynı değildi. Memleketeyn (Eflâk-Boğdan) gibi idarecileri bile İstanbul’dan tayin edilen ve âdetâ sıradan vilâyet gibi yönetilenleri olduğu gibi, Dobrovenedik gibi merkeze gevşek bağlarla bağlı olanları da vardı. Bazılarında idareciler ya Kırım gibi muayyen bir hanedandan gelir; veya Dobrovenedik gibi halk tarafından seçilir; yahud da Eflak-Boğdan gibi Bâbıâli tarafından tayin olunurdu. Ama diğerlerinde de idarecilerin tayininin Bâbıâli’ce tasdiki söz konusu idi. Hemen hepsinin merkezle bağlantısı öncelikle vergi ödemek ve harb esnasında asker vermekti. Çeşitli devirlerde sadece vergi ödeyerek veya başka bir şekilde Osmanlı metbuluğunu tanıyan Bohemya, Lehistan (Polonya), Moskova, Umman, Açe, Kaşgar, Gücerat, Fas ve Bornu gibi devletler, imtiyazlı eyâletlerden sayılmaz. Bunlarla münasebetler siyasî himâye veya askerî ittifak çerçevesinde cereyan ederdi. Osmanlıların ilk devirlerinde bir ara Bizans İmparatorluğu, Rumeli fetihleri sırasında da Sırbistan, Bosna, Hersek, Karadağ, Bulgaristan Osmanlı Devleti’ne tâbi olarak vergi ve asker verdi. Kısa bir zaman sonra hepsi sıradan birer eyâlet olarak Osmanlı ülkesine ilhak edildi.

ESKİ SİSTEM DAHA MI İYİYDİ?

Osmanlı Devleti eski gücünü kaybettikçe, Kırım, Erdel gibi mümtaz eyâletlerin bir kısmı kaybedildi. Merkeziyetçi idareyi tekrar sağlamlaştırıp geri kalanları koruma endişesini taşıyan Sultan II. Mahmud‘dan itibaren, Kaptan Paşa, Kürdistan gibi bazılarının imtiyazlı statüsü kaldırıldı. Bunlar sıradan vilâyetlere dönüştürüldü. Hicaz gibi bazılarının statüsü sınırlandırıldı. Öte yandan milliyetçi ayaklanmalara sahne olan Bulgaristan, Sırbistan, Romanya gibi eski eyâletlerle Lübnan, Mısır gibi problemli eyâletlere, hepten kaybetmemek için imtiyazlı statü tanındı. Dolayısıyla devletin sonuna kadar mümtaz eyâletler hep mevcut oldu. Nitekim 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’nin ilk maddesi şöyledir: “Devlet-i Osmaniyye, memâlik ve kıta’ât-ı hâzırayı ve eyâlât-ı mümtâzeyi muhtevî ve yekvücûd olmakla hiçbir zamanda hiçbir sebeple tefrik kabul etmez.” Adem-i merkeziyetçi tatbikat, geniş sınırlara sahip ve farklı ırk ve dinlere mensup halkların yaşadığı imparatorluğun daha kolay idaresine imkan vermiştir. Mümtaz eyâletler de bu sayede uzun müddet bağlılığını devam ettirmiştir. 1893-1898 yılları arasında İstanbul’da bulunan İngiliz diplomat Sir Charles Eliot, hatıralarında “Eski sistem daha iyiydi. Şüphesiz beyler sertti ama hiç olmazsa bölge halkının menfaatlerini daha çok düşünürdü” diyor.

İMTİYAZLI VİLÂYETLER

1.Memleketeyn (Eflâk ve Boğdan) Beyliği (Romanya). 1475-1878
2.Erdel (Transilvanya) Beyliği. 1541-1699
3.Dobrovenedik (Ragusa, Dubrovnik) Beyliği. 1365-1815
4.Karadağ Vladikalığı. 1478-1878.
5.Kırım Hanlığı. 1475-1774.
6.Kaptan Paşa (Gelibolu ve Ege Adaları) Eyâleti. 1533-1867.
7.Nakşa (Naksos) Dükalığı. 1537-1830.
8.Hicaz Eyâleti. 1517-1918.
9.Arap Şeylikleri. 1517-1918
10.Mısır Eyâleti. 1840-1914.
11.Garp Ocakları. Cezâyir 1671-1830, Tunus 1710-1881, Libya 1603-1835
12.Doğu Anadolu Beylikleri. 1514-1849.
13.Gürcü Beylikleri. XVI. asır sonu-XIX. asır başı.
14.Dağıstan. XVI. asır sonu-XVIII. asır sonu.
15.Aynaroz. 1374-1913.
16.Yunan Adaları (Yedi Ada Devleti). 1800-1863.
17.Sırbistan Emâreti. 1812-1878.
18.Yunanistan Emâreti. 1829-1830.
19.Sisam Emâreti. 1832-1913.
20.Lübnan Sancağı. 1861-1918.
21.Girit Vilâyeti. 1867-1913.
22.Bulgaristan Emâreti. 1878-1908.
23.Kıbrıs Sancağı. 1878-1914.
24.Yemen Vilâyeti. 1911-1918.
25.İstanbul. 1453-1909

26.Arnavutluk, (XV.asır-1831, 1880-1912)

27.Bosna-Hersek, (1864-1878)



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Dersim, der (kapı, memleket) ve sim (gümüş) kelimelerinden müteşekkil Farsça bir kelime. Gümüş memleketi demek. Gümüş madeni bulunmadığına göre, mecaz olsa gerek. Antik çağda buraya İran hükümdarı Dara’nın ülkesi manasına Dranis deniyor ve Ermeniler yaşıyordu. Sim adlı bir Ermeni asilzâdenin adından aldığı da rivâyet olunur. Zamanla Kürdistan’dan gelme Kürt aşiretleri yerleşti. Adı da buradaki eski kaleden dolayı Derzini oldu. Sonra Dersim’e dönüştü. Çemişgezek, Pertek, Ovacık ve Hozat Batı, Pülümür, Nazımiye ve Mazgirt de Doğu Dersim diye bilinir. Fevkalâde dağlık ve nüfusu azdır... Merkezi Hozat iken, sonra Kalan köyü oldu.

Seyid Rıza

MELİKŞAHÎ’DEN MELKİŞÎ’YE...

Dersimliler ekseriya batıda Kırmanc, doğuda Zaza’dır. Bu ikisine Anadolu’da Kürt denir. Zazalar, eski İran kavimlerinden Partların; Kırmanclar ise Medlerin soyundandır. 2500 sene evvel İran’da iktidarı ele geçiren ve yine İran kavimlerinden olan Perslerden kaçarak Kürdistan denilen Türkiye, İran ve Irak hududundaki dağlık mıntıkaya yerleşmişlerdi. Farklı lehçe konuşup kendilerini ayrı millet kabul ederler. Kürtlerin içinde hayli Türk ve Arap aşireti erimiştir. Kürtlerin bu kısmı Sünnî ve Şâfiî’dir. Kürdistan, Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Selim’in idaresini tercih ederek kendi arzusuyla Osmanlı topraklarına katıldı. Dersim de bu esnâda fethedildi. Osmanlı âdetine göre mahallî Kürt beylerince bir nevi otonomi ile idare olundu. Beyler, Mengüceklerden inen bir ailedendi. Çevre tesiriyle Kürt ve Şiîleşmiş; Melikşahî adı da Melkişi’ye dönüşmüştü.

Dersim Kürtleri Alevî’dir. Dersimde Sünnî ve Türk çok azdır. Sultan II. Mahmud merkezî idareyi güçlendirmek vesilesiyle Kürt beylerinin otonomisini kaldırdı. Dersim Sancağı kurularak önce Erzurum’a, sonra Elaziz’e bağlandı. Ancak asker ve vergi nâmına fazla istifade edilemedi. 93 mağlubiyeti ardından imzalanan Berlin Anlaşması’nda Kürd ve Ermenilere muhtariyet verilmesi deklare edildiği için, Sultan Hamid, mıntıkanın hassasiyetini gözetir; muhtariyet iddialarını da savsaklardı. Mutemed adamlar edinip şeyh çocuklarını İstanbul Aşiret Mektebi’nde okuttu. Hamidiye Alayları’nda istihdam etti. Bülent Ecevit’in dedesi Dersimli Mustafa Efendi, bu vesileyle yetişip Daday’a yerleşen ve Sünnîleşen bir ilim adamıdır. Türk olmayan unsurları tasfiye ederek ulus devlet kurmayı hedefleyen İttihatçılar, Kürt ve Arap milliyetçiliğinin doğuşuna da hizmet ettiler. Kürtçülük hareketinin reislerinden Nuri Dersimi, 1913’te İstanbul’da askerî baytar mektebinde okurken mektep duvarlarına İttihatçı muallimlerin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yazdırarak kendilerini tahrik ettiğini anlatıyor.

Kürtçülük ideolojisinin en koyu olduğu ayaklanma Ankara hükûmetine karış 1920’lerde Sivas ve Erzincan’da cereyan eden Koçkiri aşiretinin isyanı idi. Koçkirililer, Hem Ankara’nın koyduğu vergi ve asker mükellefiyeteline karşı çıkan, hem de kendilerine va’dedilen otonominin verilmesini istiyordu. Bu isyan Topal Osman çetelerince bastırıldı. Elebaşlarından kurtulanlar Dersim’e sığındı. Bunların atlı ve silahlı bir halde Dersim’e sığınması Ankara’yı her zaman endişelendirmiştir.

Dersim aşiret liderleri Elazığ mahkemesinde (1937)

"ÇIBAN BAŞI!"

1926’da Dersim vilâyeti kaldırılıp, batısı Elazığ’a, doğusu Erzincan’a bağlandı. Cumhuriyet devrinde çıkan Koçgiri, Şeyh Said ve Ağrı ayaklanmaları sert biçimde bastırılmıştı. Bunlar, dikkatleri Dersim üzerine çevirtti. Başbakan İsmet İnönü tarafından hazırlanan resmî raporda, burası abluka altına alınıp, ahalisi tazyik edilecek bir çıban başı olarak vasıflandırıldı. 1934’te çıkarılan iskân kanunuyla Türk ırkından olmayanların nüfus kesafetinin dağıtılması planlandı. 1935’te Tunceli Kanunu çıkarıldı. Yasak bölge ilan edilen Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi. Giriş çıkışlar, köylülerin alış verişleri tahdit edildi. Gençler askere çağrıldı. Bir yandan da köprü, yol, okul, kışla yapılarak buraların çağdaşlaştırılması, ağalık ve şeyhliğin kaldırılarak mallarına el konulması, problemli kimselerin başka yerlere göçürülmesi, küçük kızların ailelerinden alınarak Türk mıntıkalarında yatılı okullarda eğitilmesi ön görülüyordu. Böylece “Kürtler medenîleşip, aslî Türk benliklerine” kavuşacaktı.

O zamana kadar tam bir serbestliğe alışkın ahali bundan tedirgin oldu. Dersim’in bir kısmı boyun eğdi. Buradaki 52 aşiret birbiriyle iyi münasebet içinde değildi. Ustaca bir siyaset takip eden hükûmet, aşiretlerinin bir kısmını kendisine bağlayıp bir kısmını tarafsız kılarak birliği bozdu. Batı Dersim, tehdit yuvası olarak tesbit edildi. 1937’de Batı Dersim’in en büyük aşiretlerinden Hasenanlıların reisi ve manevî rehberi Seyyid Rıza riyâsetinde akraba aşiretler toplanıp ne yapacaklarını gö-rüştüler. Seyyid Rıza, Alevî ve İmam Zeynelabidin soyundan olduğu iddia edilen bir ailedendi. Koçgiri isyanından kaçan bin kadar silahlı Kürt, mıntıkaya bir isyan havası getirmişti. Hasenan düşmanı aşiretler, öteden beri Seyyid Rıza’ya karşı resmî makamlarla iş birliği içinde idi. Böylece hükûmetin tuttuğu Seyyid Rıza, bir anda devlet düşmanı pozisyonuna itilip isyan lideri oldu.

"DERSİM MÜŞKİLESİNDEN KURTULDUK!"

Seyyid Rıza, Tunceli kanununun tatbik olunmaması ve halkın sürülmemesi için askerî vali Alpdoğan’a müracaat etti. Gazeteler bu toplantıyı büyük bir isyan olarak lanse etti. Bütçeye 1 milyon tahsisat konularak harekâta girişildi. Seyyid Rıza’nın harekatın durdurulması için Hozat’a giden oğlu pusuya düşürülüp öldürülünce, Seyyid Rıza silaha davrandı. Buna mukabil Diyarbakır’dan kalkan üç filo mıntıkayı bombardıman etti. Bunlardan birini ülkenin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen kullanıyordu. Binlerce kişi öldürülüp Kutu deresindeki köyler haritadan silindi. Zehirli gaz kullanılması, karşı tarafın zayiatını artırdı. Seyyid Rıza, teslim olmaya giderken tutuklandı. Harekatın ideoloğu Nuri Dersimi kaçtı. Alelusul muhakeme olunan Seyyid Rıza’nın yaşı 75’ten 57’ye indirilip, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkarılarak diğer zanlılarla beraber Elaziz’de asıldı. Zamanın Diyarbekir emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’e göre son sözleri “Evlâdı Kerbelâyıh. Bîhatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinâyettir” oldu. Ölüsü bilinmeyen bir yere gömüldü veya yakıldı.

Tedbirlerde gevşek bulunan İnönü başbakanlıktan alınıp, Celal Bayar getirildi. (Usta politikacı İnönü, sonradan Dersim tenkiline karşı çıktığı için başbakanlıktan alındığı propagandasını yaparak havâliyi CHP’ye ısındırmayı bilmiştir.) 1938 başlarında Dersim’i boşaltmak üzere geniş bir askerî harekat daha yapıldı. Dağa çıkan asilerle, mağaralara sığınan halktan resmî kayıtlara göre 13-14 bin kişi öldürüldü; köyleri yakıldı. Kalanlardan ileri gelen 350 kadar aile Edirne, Manisa, Balıkesir gibi Batı mıntıkalarına sürüldü. Eski içişleri bakanlarından İsmet Sezgin böyle bir ailedendir. Hayli çocuk da ailelerinden alınarak yetiştirilmek üzere memur ailelerine dağıtıldı. İsmet İnönü’nün, “Dersim müşkilesinden kurtulduk” sözü, neticedeki başarıyı ifade eder. Osmanlıların son ve Cumhuriyetin ilk zamanlarında çıkan ve her biri farklı sosyal, ekonomik veya şahsî sebeplere dayanan Kürt isyanlarını, önceki hükümetlerin çoğu istiklâl hareketi olarak görmek yanlışlığına düştü. Problemin sebeplerini bulup akılcı ve gerçekçi yollarla çözecek yerde, sertliği tercih etti. Bu da Kürt milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdü. Harekatta mezhebin hiç rol oynamadığını, diğer Kürt isyanları gösterdiği halde, bir kesim hâdiseyi Alevîlere karşı bir operasyon olarak takdim etti. Hükûmet, 1946’da muhaliflere af çıkardı. Dersim, 1948’e kadar yasak bölge olarak kaldı.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Demokratik açılım, uzun zamandır böyle şeylere pek alışık olmayan cemiyetimizi hayli şaşırtıyor. İnsan haklarına riayet, herkesin din ve vicdan hürriyetine sahip olması, kimsenin ırkından dolayı ayıplanmaması, hatta mahallî dil ve örflerini yaşatabilmesi, Osmanlı Devleti’nin esas hususiyetlerindendi. Üstelik laik de değildi.

KARIŞMA, KOORDİNE ET!

Önceki hukukumuz, hükümdara dini, vatanı ve milleti koruma vazifesini yüklemiştir. Osmanlı hükümdarları bu sebeple İslâm dininin öğrenilip tatbiki için elverişli zemin hazırlamışlardır. Osmanlı Devleti’nde devletin dinî vazifelerini yerine getirmekle şeyhülislâmlık meşgul olurdu. Müftü, kadı, müderris ve beratlı imam-hatiplerin tayini buradan yapılırdı. Câmi, medrese gibi dinî müesseseleri devlet değil, şahıslar yapar; bunların maksatlarını gerçekleştirebilmesi için de gelir getiren vakıflar kurardı. İmam, hatip, müezzin, kayyım, müderris gibi vazifelilerin maaşı da vakıf bütçesinden karşılanırdı. Gayrimüslimlerin dinî hayatına ise devlet aslâ müdahale etmez; ancak gerektiğinde bunları desteklerdi. Osmanlı tarihinde, fakir düşen kiliselere devletin malî yardım yaptığına dair çok sayıda misal vardır. Ankara Hükûmeti zamanında şeyhülislâmlığın işlerini Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti yürütür; kadı, müftü ve din adamı tayinlerini yapar; vakıfları idare ederdi. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanatın kaldırılması üzerine Şeyhülislâmlık tarihe karıştı. Anayasada “Devletin dini, din-i İslâmdır” hükmü bulunduğu için Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti bu hususta tek salâhiyetli makam oldu.

Cumhuriyet hükümetleriyle uyum içinde çlışmasıyla tanınan ilk Diyânet İşleri Reisi Rıfat Börekçi

DİYANET İŞLERİ KURULUYOR

3 Mart 1924 yılında halîfelikle beraber Şer’iyye Vekâleti de lağvedildi. Kadı mahkemeleri kapatıldı. Medreseler Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanarak temelli tatil edildi. Türk tarihinin en mühim hâdiselerinden birisi olan bu inkılâp, bugün bile anayasaya aykırılığı iddia edilemeyecek inkılâp kanunlarından olarak anayasada yer almaktadır. Şer’iyye Vekâleti’nin kaldırılması üzerine, Müslüman vatandaşların dinî işlerinin devlet kontrolünde yürütülmesi için Başvekâlete (Başbakanlığa) bağlı Diyânet İşleri Reisliği (Başkanlığı) kuruldu. Başına da eski Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi getirildi. Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Anayasada devletin dininin İslâm dini olduğuna dair hüküm 1928’de kaldırıldı; CHP programındaki laiklik prensibi ise 1937’de anayasaya girdi.

KAPATMA SEBEBİ

Laik bir sistemde Diyânet İşleri Başkanlığı gibi bir müessesenin bulunması çok yadırganmış; hem dindar, hem de demokratik çevreler bunu kabullenmekte zorlanmıştır. Ancak bu tatbikatın kolayca tahmin edilebilecek sebepleri vardır. Öncelikle muhtemelen, devletin dinî hayata hizmet etme geleneğine alışkın bir cemiyette geçiş devresi öngörülmüştü. Ama daha çok, öteden beri devletin dinî esaslara göre yönetildiği bir inanç sistemine sahip Sünnî Müslümanları kontrol altında tutarak, bir tehdit unsuru olmasını engellemek isteniyordu. Gayrimüslimler, bu hususta daha serbestti. Din adamlarının tayini, maaş ve zâtî işleri, hutbe ve vaazlar, din adamı yetiştirilmesi tamamıyla devlet tarafından yapılıyor; fetvâ işleri sadece ibâdetlerle sınırlandırılarak münhasıran Diyânet İşleri Başkanlığı’na veriliyordu. Artık hangi ilmî sıfat ve ehliyete sahip olursa olsun, kimse namaz kıldırmak, nikâh kıymak, dinî konularda konuşmak, vaaz, hutbe, ders ve fetvâ vermek hakkını hâiz değildi. Hatta Diyânet İşleri Başkanlığı’nın yapısı hakkında programına madde koymak, siyasî partiler kanununa göre bir kapatma sebebi sayıldı.

İstanbul’un en eski alışveriş ve ziyaret mekânlarından Mısır Çarşısı, Yeni Cami’nin vakıflarından biri.

HÂDİSENİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

Bugün, devletin, Sünnî Müslümanların dinî işlerine kendi ideolojisine göre tanzim etmesinden ziyade, bütçeden diyânet hizmetlerine aktarılan meblağ göze batmaktadır. Bazı Gayrimüslim, Ateist veya Alevî vatandaşlar, ödedikleri vergilerden Sünnî Müslümanların din işlerine para aktarılmasını istememekte; yahut kendilerine de böyle bir ödeme yapılmasını talep etmektedir. Bu sebeple birkaç senedir bilhassa Alevî cemiyetlerine örtülü ödenekten sus payı ödenmektedir. Gerçekte laik bir devlet, bütün dinlere eşit mesafede olan, hiçbir dine müdahale etmeyen, insanların dinî hayatını düzenleme hevesinde olmayan, vatandaşlar arasında din hususunda ayırımcılık yapmayan devlettir. Ancak hâdisenin görünmeyen bir yüzü daha vardır. Osmanlı Devleti’ndeki câmilerde hizmet veren imam, müezzin, kayyım, müderris gibi hademe-i hayratın maaşlarının ve ayrıca bunların ısıtma, aydınlatma, temizleme ve tamirat masraflarının karşılanması için ev, dükkân, çiftlik gibi gelir getiren mülkler vakfedilmişti. Cumhuriyetten sonra bu işlerden bazıları için diyânet bütçesi tahsis edildi. Bu vakıflardan satış veya gasp gibi sebeplerle gayri meşru biçimde istifadeden düşenler bir yana, kalanlardan elde edilen gelirler umumî bütçeye girmektedir. Meselâ Mısır Çarşısı, Yeni Câmi vakıflarından birisidir. Bugün geliri devlete aittir. Bu gelirler, rasyonel toplanacak olursa, diyânet işleri bütçesini fazlasıyla karşılayacak meblağdadır. Bunu hemen herkes gözden uzak tutmaktadır.

Câmi, Kur’an-ı kerim kursu, imam-hatib mektebi gibi dinî hizmet müesseseleri ise halk tarafından gönüllü olarak yaptırılmakta; buradaki vazifelilerin tayini ise, halkın değil, devletin arzusuyla olmaktadır. Şu halde, Müslümanların dinî işleri için bütçeden ayrılan para, halktan toplanan vergilerden değil, bir bakıma vaktiyle Müslümanların kurdukları vakıfların gelirlerinden karşılanmaktadır. Üstelik devlet din hizmetlilerine en düşük maaşı vermekte; rağbetten düşen din hizmetlerinin, kalitesi de düşmektedir. Sonra da din adamları alaya alınmaktadır. O halde umumî bütçe yerine yalnızca bu vakıfların gelirleri diyânet hizmetlerine aktarılsa, kimsenin söyleyecek şeyi kalmayacaktır. Devlet, maarif, sağlık, bayındırlık gibi cemiyetin belli kısmının ancak faydalanabildiği hizmetlere para aktarmaktadır. Meselâ devlet okullarından hiç faydalanmayan bir kimsenin vergilerinden, bu okullara para aktarılmaktadır. Halkın dinî ihtiyaçlarının karşılanması için bütçeden para ayrılmasına karşı çıkmak, tek taraflı bir bakış açısını yansıtıyor. Bu, laikliğe aykırı ise; dinî maksatlarla kurulan vakıfların başka cihetlere yönlendirilmesi de laikliğe aykırı olsa gerek.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Büyük insanların çocukları çoğu zaman ne kadar meziyetleri olursa olsun, babalarının göl-gesinde kalmaya mahkûmdur. Sultan II. Selim de kıymetli bir hükümdar olmasına rağmen, Kanunî Sultan Süleyman gibi muhteşem bir hükümdar olan babasının gölgesinde kalmıştır.

Geçenlerde Antakya’da idim. Şehrin ortasını süsleyen bir mabed var: Ulu Câmi. Memlûk mimarîsi tarzında, sâde ve ruhâniyetli bir eser. Sultan II. Selim eseri. Edirne’deki Selimiye gibi bir şaheserle zaten ismini ebedîleştirmiş bu hükümdarın nâmı, burada da yaşıyor. Sultan II. Selim, Kanunî Sultan Süleyman‘ın sevgili zevcesi Hürrem Sultan‘dan dünyaya gelen ortanca oğludur. İstanbul’da doğan ve ölen ilk padişahtır. Muhtemelen annesinden aldığı sarışınlığı sebebiyle Sarı Selim diye tanınır. Uzunca boylu, elâ gözlü ve yakışıklı idi. Şehzâdeliğinde ihtirasa kapılmadı. Sessizce ve akıllıca tahtın kendisine gelmesini bekledi. Birâderleri eceliyle; ikisi de hırsları sebebiyle hayatını kaybetti. Şehzâde Selim, sabrın nimetine kavuştu. Böylece tahta en lâyık olduğunu gösterdi. Gerçi babası da kendisine meyilliydi. Çünkü Şehzâde Selim, itaatli bir evlâd idi. Babasıyla seferlere katıldı. Manisa, Kütahya ve Karaman sancakbeyliğinde mahâretini ispatladı. Nitekim babası İran seferine giderken, kendisini yerine taht muhafızı olarak bıraktı.

Sultan II. Selim’in Mimar Sinan tarafından yapılan türbesi Ayasofya’da bulunuyor... Bu türbe yakın zamanda ziyarete açıldı...

SÖMÜRGECİLİĞİ ÖNLEDİ

Sultan II. Selim, Kanunî Sultan Süleyman’ın sevgili zevcesi Hürrem Sultan’dan dünyaya gelen ortanca oğludur. İstanbul’da doğan ve ölen ilk padişahtır. Muhtemelen annesinden aldığı sarışınlığı sebebiyle Sarı Selim diye tanınır. Uzunca boylu, elâ gözlü ve yakışıklı idi. Şehzâdeliğinde ihtirasa kapılmadı. Sessizce ve akıllıca tahtın kendisine gelmesini bekledi. Musahibi Celal Bey’e sorduğu “Halk arasında bizim için ne derler?” sualine, “Şehzâde Mustafa’yı askerler; Bayezid’i de anne-babası ile vezirler tutar” diye cevap alınca, “Sultan Mustafa’yı en kuvvetlisi istesin; Bayezid Han’ı anne ve babası taleb etsin; Selim fakire de mevlâsı rağbet etsin! Biz safamızı sürelim, yarının sahibi var” demişti. Gerçekten birâderlerinden Mehmed ile Cihangir, hastalanıp vefat etti. Babalarına kafa tutan Şehzâde Mustafa ile Bayezid ise hırsları sebebiyle hayatını kaybetti. Şehzâde Selim, sabrın nimetine kavuştu. Böylece tahta en lâyık olduğunu gösterdi. Gerçi babası da kendisine meyilliydi. Çünki Şehzâde Selim, itaatli bir evlâd idi. Babasıyla seferlere katıldı. Manisa, Kütahya ve Karaman sancakbeyliğinde mahâretini ispatladı. Nitekim babası İran seferine giderken, kendisini yerine taht muhafızı olarak bıraktı.

Padişah olduktan sonra hükûmet işlerini tedbirli veziri ve dâmâdı Sokullu Mehmed Paşa’nın ellerine bıraktı. Bugünki demokratik Avrupa monarşilerindeki hükümdarlara benzerdi. Ancak etrafındakilerin ihtiraslarına karşı uyanıktı. Lala Mustafa Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşa, Kılıç Ali Paşa, Piyâle Paşa gibi liyâkatli devlet adamlarını destekledi. Zamanı Osmanlı Devleti’nin en parlak devirlerindendir. Tunus İspanyollardan fethedildi. Portekizlilere karşı Endonezya (Açe) Müslümanlarına yardım için asker, top ve donanma gönderdi. Harzem sultanının talebi üzerine Astırhan Seferi’ne çıkıldı. Hazar Denizi’ne dökülen Volga Nehri ile Azak Denizi’ne dökülen Don Nehri’nin birbirlerine çok yaklaştıkları bir noktada kanal açılarak Karadeniz ile Hazar’ın birbirine bağlanması; böylece Rus yayılmacılığına karşı Türkistan’ın himâyesi planlandı. Ancak kış ve sair sebeplerle gerçekleşmedi. Ancak iki sene sonra padişahın yardım gönderdiği Kırım Hanı Devlet Giray, Moskova’yı işgal edip Rusları sulha mecbur etti. Böylece Asya’nın sömürgecilerin eline düşmesini önledi. Sultan Selim, sulhsever bir hükümdardı. İran, Avusturya ve Venediklilerle sulh yapıp memleketi imara koyuldu. Zamanındaki seferlerin hemen hepsi deniz seferleri idi ve padişahların donanmayla sefere çıktığı vâki değildi.

PADİŞAHIN RÜYASI ÇIKTI

Hükûmet işlerine müdahalesi nâdirdir. Birisi Kıbrıs’ın fethindedir. Kıbrıs tâ Halife Hazreti Muaviye zamanında Müslümanların eline geçmiş; hatta Hazreti Peygamber’in süt teyzesi Hala Sultan burada şehid düşmüştü. Ancak sonra kaybedilmişti. Ada, Osmanlı toprakları içine bir bıçak gibi saplanıyor; adanın sahipleri Venedikliler, Akdeniz’de Osmanlı emniyetini sarsıyordu. Ada fethi çok zor olduğu için, Divan-ı Hümayun buraya bir sefer yapılmasına karşı idi. Rivâyete göre o günlerde padişah bir rüyâ görmüş. Hazreti Peygamber, Kıbrıs’ı fethedeceğini haber vermiş; şükran nişânesi olarak da bir câmi yaptırmasını emretmiştir. Birkaç defa tekrarlanan bu hâdise üzerine padişah adaya sefer yapılmasında ısrarcı olmuştur. Hummalı bir faaliyet neticesinde yeni bir donanma yapıldı. Ada, korkulanın aksine kolayca fethedildi. Padişah şükran nişânesi olarak Selimiye Câmii’ni yaptırdı.

Gelin görün ki adanın fethini, padişahın buranın şaraplarının medhini duymuş olduğuna bağlayanlar vardır. Padişah içkiye düşkün olsa, sanki buradan parasıyla istediği şarabı getiremezmiş gibi… Gayrımüslimler, kendi dinleri izin verdiği için şarap içebilir; alıp satabilir. Osmanlı devleti’nde bunlara ait meyhâneler vardı. Hükûmet bundan vergi alırdı. Buraya Müslümanlar giremezdi. Bu bakımdan zaman zaman kontroller sıkılaştırılır; amme nizâmı endişesiyle gayrımüslimlerin ancak muayyen yerlerde meyhâne açabilecekleri esası getirilirdi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Müslümanların ekseriyette bulundukları mahallelerde meyhâne açılması yasaklanmış; Sultan II. Selim zamanında vergi kaybını telâfi için buna tekrar izin verilmişti. İşin aslından habersizler, bunu Sultan II. Selim’in şaraba düşkünlüğüne bağlamışlar; hatta kendisine Sarhoş Selim adını takmışlardır. Ancak bunun hiç mesnedi yoktur.

BİR BEYİTİ VAR Kİ..

Sultan II. Selim, Halvetî tarikatına mensup dindar bir padişah idi. Şeyh Süleyman Âmedî’den feyz almıştı. Şehzâdeliğinde çok iyi bir tahsil görmüştü. Âlimlere değer verirdi. Ebussuud Efendi’yi vefatına kadar şeyhülislâmlıkta tuttu. Avcılık ve yay çekmede fevkalâde mahâretli idi. Zamanında ondan daha kuvvetli yay çeken yoktu. Nâzik ve mütevâzi idi. Divan sahibi kudretli bir şâirdi. Selimî mahlâsıyla şiir yazardı. Yahya Kemal kendisini “Bir beyiti, bir de câmi-i mâ’mûru var” diye övmüştür. Bu beyit şöyledir:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i şekvâyı firâkız/Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden.
(Biz, nefesi yakıcı âşık bülbülüz, ayrılıktan şikâyet eden; Öyle ki ateşe döner sabah rüzgârı, geçse bahçemizden.)

Memleketin her tarafında câmi, medrese, imâret gibi hayır eserleri vardır. Selimiye’den başka, istinad duvarları ile tahkim ettirerek Ayasofya Câmii’nin bugüne kadar gelmesini sağladı. Yanına medrese ile iki de zarif minâre yaptırdı. Ayrıca Mekke-i Mükerreme suyollarını tamir ve Kâbe-i Muazzama’yı mermer kubbelerle tezyin ettirdi. Lefkoşe’de Selimiye Câmii ile Aziz Efendi Tekkesi, Navarin Liman Kulesi ve Antakya Ulu Câmii hayrâtı arasındadır. Konya’nın Karapınar kasabasını kurdu. Burada câmi ve külliye yaptırdı. Yangın felâketi geçiren Topkapı Sarayı’nı tamir ettirdi. Bu esnâda yeniden yapılan daireleri ve hamamı gezerken ayağı kayıp mermerler üzerine düşerek beyin kanamasından vefat etti. Ne yazık ki, yıllarca hamamda zevk safâ esnasında ve sarhoş vaziyette kız kovalarken düştüğü yazılıp çizilmiştir. 8 senelik saltanattan sonra 1574’deki vefatında dedesi Yavuz Sultan Selim gibi 50 yaşında idi. Ayasofya’daki Mimar Sinan eseri türbesi yakın zamanda ziyarete açılmıştır.

Sevgili zevcesi Nurbânû Sultan da Osmanlı tarihinin en hayırsever hanımlarındandır. Mimar Sinan’a Üsküdar’daki Âtik Vâlide Câmii ve külliyesi ile Toptaşı Bîmârhânesi’ni (akıl hastanesini) yaptırmıştır ki bugün Bakırköy’de hizmet vermektedir. Başkaca hayratı da vardır. Şehre sular getirtmiştir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlılar Müslüman olan herkese muhtedi (hidayete eren) dediği halde, bir gruptan bu isim esirgenmiş; bunlar avdetî (dönme) diye anılmıştır. Dönmeler, sayıca az olmakla beraber, pozisyonları itibariyle Osmanlı sosyal ve politik hayatında çok mühim bir yer işgal etmiş; uzun yıllar iktidarı ellerinde tutmaya muvaffak olmuştur. Öteden beri Osmanlı ülkesinde hatırı sayılır bir Yahudi cemaati yaşamaktaydı. Osmanlı hükûmeti bunları bir millet olarak tanırdı. Haylisi 1492’de İspanyol zulmünden kaçan YahudileRdi. Ladino denilen İbranice-İspanyolca karışımı bir lisan konuşurdu. Selânik, İzmir ve İstanbul bunların en çok yaşadıkları şehirler idi.

İSLAMİYET GÖRÜNEŞE İTİBAR EDER

1648 senesinde İzmir’de yaşayan Sabetay Sevi adında bir haham, mesihliğini iddia etti. Gerçi Yahudiler, kıyamete yakın insanlığı kurtarmak; zamanın hükümdarını tahttan indirip Yahudileri Kudüs’e toplayarak “Tanrı’nın krallığını” kurmak üzere bir mesih beklerdi. Ancak Sabetay Sevi’ye inanan az oldu. Sevi çeşitli şehirlerde gezdi. Nihayet kıyametin başlangıcı saydığı 1666 yılında mesihliğini herkese ilan etti. Yahudi dualarında değişiklikler yaptı. İbadetlerde padişahın ismini kaldırıp kendi ismini koydu. Bazıları onu Yahudilerin beklenen kurtarıcı kralı olduğuna inanmaya başladı. Dünyayı 38 krallığa ayırıp her birine sadık adamlarını tayin etti. Bunun üzerine İstanbul’daki hahambaşı kendisini hükümete şikâyet etti. Sevi, Çanakkale’ye sürgün olundu. Faaliyetlerine devam edince Edirne’de padişah Sultan IV. Mehmed’in huzuruna çıkarıldı. Öldürüleceğinden korkarak müslüman olmuş göründü ve Mehmed ismini aldı. Orada bulunan şeyhülislâm Vânî Mehmed Efendi “Adım gibi eminim ki bu adam müslüman olmadı. Ama ne çare dinimiz görünüşe itibar eder” demekten kendisini alamadı. Müritleri de topluca müslüman olduklarını ifşâ ettiler. İslâm dini, görünüşe itibar eder. Hazret-i Peygamber de münafık olduğunu bildiği kimselere bile bu sebeple ilişmemiştir. Kaldı ki içlerinden samimî müslümanları da olabilir.

Ancak Gelibolu’da ikamete tâbi tutulan Sevi, faaliyetten geri durmadı. Sabetayistlik denilen tarikatin 18 prensibini neşretti: “Allah birdir. Sabetay Sevi mesihtir. Yalan yere yemin edilmeyecektir. Allah’ın ve mesihin adı anıldığında hürmet edilecektir. Mesih’in sırrını anlamak için toplantılar yapılacak. Adam öldürülmeyecek. Zina edilmeyecek. Yahudi takviminin 9. ayı Kislev’in 16. günü bayram yapılacak. Yalan şâhidlik edilmeyecek. Birbirlerine mürüvvet ve merhametli davranılacak. Her gün gizlice mezamir okunacak. Müslümanların âdetlerine ve zahiren ibâdetlerine uyulacak. Oruç tutulacak. Kurban kesilecek. Müslümanlarla evlenilmeyecek. Müslüman bayramlarına hürmet gösterilecektir.” Taraftarlarıyla gizlice âyin yaparken yakalanan Sevi, Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa tarafından sorgulanıp adamlarıyla beraber Arnavutluk’a sürüldü. 1675’de burada öldü. Mesele sürgünle çözüldüğü için hükûmet öldürme yoluna gitmemiştir. Çünki Osmanlılar, düzeni tehdit etmedikçe kimsenin inancına karışmazdı.

Sabetay Sevi

KİLİT NOKTALAR...

Sabetayistler, kendilerine ma’amînim (mü’minler), haberim (ortaklar), ba’ale milhamah (mücâhidler) gibi isimler verir. Tevrat’ın bâtınî tefsirini yapıp, Yahudilikteki birçok emir ve yasağı farklı yorumlayarak, İslâm dünyasındaki Bâtınîlere benzer bir yol tutmuşlardır. Sevi’nin Zohar (Işık) adlı Tevrat yorumunu okurlar. Sevi’nin ölümünden yüz sene sonra üç gruba ayrıldı. Yakub Qerido’yu sonraki mesih sayan Yakubîler, Osman Baruhya Ruso’nun, Sabetay Sevi’nin ruhunu taşıdığına inanan Karakaşlar; Sevi geleneğini sürdüren Kapanîler. Bunlar mesafeli yaşar. Birbirlerinden ve yabancılardan kız almaz. Mezarlıkları bile ayrıdır. Üsküdar Bülbülderesi ve Karacaahmed (8. ada) Karakaş ve Kapancıların; Feriköy ise Yakubîlerindir. İttihatçıların maliye nazırı olup cumhuriyet devrinde asılan meşhur Cavid Bey Karakaşların reisi idi; hatta idamına da bunun sebep olduğu dedikodusu yapılır.

Yahudi cemaatinin de sapkın kabul edip dışladığı Sabetayistler, uzun yıllar müslüman görünüp; evlerinde kendi inanç ve ibadetlerini yaşadılar. İçlerinden Bektaşî, Mevlevî, Melâmî şeyhleri, hatta şeyhülislâm (Hayatîzâde Emin Efendi-1748) çıktı. Selanik’in ekseriyeti Yahudi, bunların bir kısmı da Sabetayist idi. İzmir ve İstanbul’da da sayıları çoktu. Arnavutluk’a gidenler, zamanla Selânik’e yerleşti. Avrupa ile teması olan, birkaç ecnebi lisan bilen, entelektüel bir cemaat idi. Bu sıfatları ile Osmanlı modernleşmesinde mühim rol oynayıp kilit noktalara geldiler. Başka kilit noktalara da ister istemez bizzat tanıdıkları kendilerinden kimseleri getirdiler. Böylece 20. asır başlarında Osmanlı ülkesinde fiilî Sabetayist iktidarı kurulmuş oldu.

Sultan Hamid’i tahttan indirenlerin çoğu bu gruptandı. Gazeteciler, filmciler, edebiyatçılar arasında çok Sabetayist vardı. Hüseyin Cahit Yalçın, Hasan Tahsin, Halide Edip Adıvar, Ahmed Emin Yalman, Namık Zeki Aral (Rahşan Ecevit’in babası), Halil Lütfi, Fatin Rüştü Zorlu, Ahmed Salih Korur, Sıddık Sami Onar, Emre Gönensay, Abdi İpekçi, İsmail Cem, Dinç Bilgin, Halil Bezmen, Sabiha Sertel gibi. Sabetayist çocuklarının hem entelelektüel yetişmesi, hem de benliklerini unutmaması için Feyziyye Mektepleri, Şişli Terakki Lisesi gibi müesseseler kurdular. Burada çok sayıda Sabetayist genç yanında bazı Müslüman çocukları da tahsil gördü. Selanik Feyzi Sibyan mektebi müdürü ve din dersi muallimi Şemsi Efendi (Simon Sevi), muvaffak bir maarifçi idi. İzmir eski belediye başkanı Osman Kibar, “Dönme misiniz?” diye soranlara, “Evet, ama ben 360 derece döndüm” derdi.

Sabetaycıların tercih ettiği Üsküdar Bülbülderes Mezarlığı

STATÜKO VE DÖNMELER

Sabetayistler giderek aralarındaki katı ayrılıkları kaldırdılar. İçlerinden samimî müslüman olanlar yanında, ateistliğe kayanlar da oldu; klasik Sabetayist geleneği sürdürenler de... 1924 mübadelesi ile Yunanistan’dan Türkiye’ye göçüp yeni devirde de mühim bir mevki elde ettiler. Mebus, bakan, vali, müsteşar, profesörler çıktı. Yaşantıları laiklik anlayışına örnek teşkil etti. Sinema ve matbuat dünyasına hâkim oldular. Türkiye’nin ilk sinema şirketlerinden İpek Film, İpekçi ailesine aitti. Yahudilerle devamlı bir çekişme içinde yaşadılar. 1920’li yıllarda muhtemelen mübâdele ile Selânik’ten gelip ticarî hayata ortak olacağından korkulan dönmelerin gelmesini engellemek maksadıyla kendisi de Sabetayist olan Karakaş Rüştü adında birinin cemaat hakkındaki ifşaatı hükümetçe men edildi. 1942 çıkarılan Varlık Vergisi, D Grubu denilen Sabetayistlerden müslümanların iki misli olarak tahsil edildi.

Zamanla statükoya sıkıca sarılıp, liberal ve demokrat hareketlere tavır alanların çoğunun vaktiyle Osmanlı modernleşmesinde rol oynayan Sabetayistlerden çıkması hayret uyandırmaktadır. Bu da bazılarını Sabetayistlerin, Türkiye’deki iktidarlarından, liberalizm, demokrasi ve insan hakları pahasına da olsa vazgeçmeyecekleri düşüncesine itti. Türkiye’deki sayısının birkaç bin olduğu zannedilen Sabetayistlerin, azınlık psikolojisi altında bir nevi gizli faaliyet yürüttüğü doğru olsa bile, artık çoğunun bu işlerle alâkası kalmamıştır.

Buna rağmen son zamanlarda Sabetayistler hakkında gayrı ciddî bir neşriyat doğmuş; hatta Masonluk gibi her taşın altında Sabetaycı arama psikolojisi yaygınlaşmıştır. Sabetaycıların da meşhur ve halk nezdinde itibarlı kimselerin kendilerinden olduğu propagandasına sessiz kaldığı da bir gerçektir. Itamar Ben-Avi (1882-1943) adlı bir Yahudi gazeteci 1940 senesinde neşredilen hatıralarında, 1911 senesinde Kudüs’teki Kamenitz Oteli’nde Trablus’a gitmek üzere olan genç bir Osmanlı subayı Mustafa Kemal Bey ile harb üzerine birkaç mülâkat yaptığını yazmaktadır. Güya kendisine Sabetay Sevi’ye inananların soyundan geldiğini, fakat kendisini Türk kabul ettiğini, hatta babasının Venedik’te basılmış bir Tevrat’ı öğretmek üzere kendisine Karaim Yahudisi bir hoca tuttuğunu söylemiş; bir de aklında kalan tek duayı “Shema Yisrael Adonai Eloheinu ve Adonai Ehad” (Dinle ey İsrail! Rabbimiz olan Allah tektir) okumuş. Gazeteci “Efendim, bu Yahudiler’in en önemli duasıdır” deyince de, “Benim de gizli duamdır beyim, benim de!” demiş. Bu hâdiseyi Amerika’da neşredilen Jewish Daily Şubat 1999 sayısında yeniden gündeme getirmiş; Hillel Halkin, 24 Temmuz 2007 tarihli The New York Sun nüshasında buna dair bir yazı kaleme almıştır. Benzer bir iddia Amerika’da Alman asıllı Yahudilerin neşrettiği Aufbau mecmuasının 26 Kasım 1999 nüshasında Heinz Gestrein’in kaleme aldığı “Türkler’in Babası Bir Yahudi Oğlu muydu?” başlıklı yazıda tekrarlanmıştır. Bu yazı Yunanistan Yahudi Cemaatleri Merkez Komitesi’nin çıkarttığı Zachronoth mecmuasına dayanmaktadır. Selânikli olmak, Feyziyye Mektepleri’nde okumak Sabetayist sayılmak için kâfi midir? Bunu iyi düşünmek gerekir. Üstelik Mustafa Kemal’in Kudüs’te Ben-Avi’nin babası meşhur İbranice bilgini Eliezer Ben-Yahuda ile görüştüğü sâbittir ama Ben-Avi ile görüştüğü resmî kaynaklarda geçmez.

Sabetay Sevi'nin torunlarından Şemsi Efendi (Simon Zwi) ve Bülbülderesi Mezarlığındaki kabri



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız! Osmanlılardan kalma ne varsa değiştirildi. Onların kurduğu mekteplere, fakültelere, müesseselere, şehirlere bile başka isimler verildi. Üniversiteden mahkemelere, nüfus idaresinden hava kuvvetlerine, Millet Meclisinden Danıştay’a kadar, bugün doğru dürüst işleyen ne varsa, hepsi Osmanlılar zamanında kurulmuştu. Yeni kurulanlar ise zaten o zaman dünyada bulunmayan şeylerdi. Her nedense ay-yıldızlı bayrağına dokunulmadı. İyi de oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, yerine mavi bayrak düşünülmüş de, Yunan bayrağına benzer endişesiyle olsa gerek, vazgeçilmiş. BOYU VE SÜSÜ KORKU VERİR! Belki hissî gelecek ama, dünya bayrakları içinde ay-yıldızlısı kadar derin mânâlısı yok gibidir. Asırlarca esir Müslümanların hayallerini süslemiş; meşhur Azerî bestekâr Üzeyr Hacıbeyli, Çırpınırdı Karadeniz‘de bunu terennüm etmiştir. Polonya Tatarları’nın bugün İslâmiyetle tek bağı, neredeyse mezar taşlarındaki ay-yıldızlardır. Zamanla istiklâlini kazanan Müslüman memleketler, göklerinde hep ay-yıldızlı bayrak dalgalandırmayı tercih etmiştir. İşte Tunus, Cezayir, Pakistan, Şarkî Türkistan, Singapur, Malezya... Padişah adına hutbe okunması ve sikke kestirilmesi, ayrıca tabl (mehter), sancak ve tuğ, Osmanlılarda hükümranlık alâmetleri idi. Cuma ve bayram namazları, padişah izniyle muayyen câmilerde kılınır; hutbelerde hatîb, padişahın ismini duayla zikrederdi. Osman Gâzi, ilk defa kendi adına gümüş sikke kestirdi. Askerî mızıka olan mehterhâne-i hümâyun, muayyen zamanlarda nevbet vurur; padişah bu konseri ayakta dinlerdi. 1826’dan sonra mehter, mızıka-yı hümâyuna dönüştürüldü. Sultan II. Mahmud devrinden itibaren, monarşilerin hepsinde olduğu gibi, her padişah için bestelenen marşlar, millî marş olarak kabul edildi. At kuyruğunun bir mızrağa geçirilmesinden müteşekkil tuğ ise, eski Türklerden gelen bir hâkimiyet alâmetidir. Padişahın ardından 7 veya 9 tuğ götürülürdü. Vezirlerin de tuğları vardı. Bayrak, bir milletin varlığının timsali, tarihinin hatırasıdır. Kıymeti pamuktan, atlastan, ipekten olmasına bağlı değildir. Bayrak, devletin hâkimiyet ve şerefini temsil eder. Bu sebepten hürmet gösterilir. Cevdet Paşa der ki: Bayrak kullanılmasındaki sır ve hikmet şudur ki bir maslahata müteveccih olan bir topluluk, bir bayrağın altına toplanınca, aralarında birlik hâsıl ederler. Bayrak onların tek yürek ve tek dil olmalarına vâsıta ve alâmettir. Onun altında toplanmakla kendilerini bir vücut hükmünde tasavvur ederler ve akrabalarından ziyade yekdiğeriyle kaynaşırlar. Muharebe esnasında mademki bayrak kâimdir; harbe hazır ve muktedirler demektir. Zaferden ümitsiz olmazlar. Bayrağı alınıp yok edilenler ise korkuya düşerek dağılır. Bayrakların boyu ve süsü de düşmanları korkutup ürkütür. Zira mızıka sedâsı kulaktan ruha şevk ve yiğitlik verdiği gibi, bayrakların göze görünüşü dahi gayret ve düşmana korku verir. BAYRAK VE SANCAK Bayrak (batrak), yere batırılarak dikildiği için bu ismi almıştır. Sancak ise ucu mızrak gibi düşmana saplandığı için sançmak (yaralamak) kelimesinden gelir. İkisi de birbirinin yerine kullanılır. Her birliğin, devlet adamının sancağı olabilir. Ama umumiyetle bayrak bir tanedir. Arapçası râye, alem ve livâdır. Livâ, bir mızrağa dürülüdür ve ordu kumandanının yerini belli eder. Her birliğe verilen râye ise mızrağın ucuna bağlanıp rüzgârda dalgalanması için salınır. Hazreti Peygamber, hicretin 1. yılında Şam’dan dönen Kureyş kafilelerinin üstüne gönderdiği Hazreti Hamza kumandasındaki 30 kişilik kuvvete, kendi elleriyle bir mızrağın ucuna beyaz bir bez bağlayarak, Ebu Mürsed‘in eline vermişti. Bu Livâu’l-Beyzâ, Müslümanların ilk bayrağıdır. Hazret-i Peygamber gazâlarda iki türlü bayrak kullanırdı. Râyesi siyah idi. el-Ukab adlı livâsı daha küçük olup beyaz idi. Bu sancaklardan Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlılara geçen birisi (Sancak-ı Şerif) hürmet ve ihtimamla saklanmıştır. Abbâsî bayrağı siyah idi. Göktürkler kurtbaşlı gök, Kırgızlar kırmızı ve yeşil, Hunlar ejder resimli sarı, Avrupa Hunları kuş resimli beyaz ve Akhunlar üç yıldızlı beyaz bayrak kullanırdı. İlk Müslüman Türk devletlerinden Gazneliler, yeşil zemin üstüne beyaz hilâl ve hümâ kuşu resimli bayrak kullandı. Ayrıca siyah hususî bir devlet bayrakları da vardı. Karahanlı bayrağı, üzerinde 9 tuğ resmi bulunan turuncu renkli idi. Harezmşahlar siyah, Babürşahlar kırmızı-sarı bayrak kullandı. Timur Han‘ın bayrağında mavi zemin üstüne üçgen şeklinde dizilmiş üç dolunay resmi vardı. Altınordu bayrağında beyaz zemin üzerinde ağzı yukarı kırmızı hilâl bulunurdu. Selçuklu bayrağında mavi zemin üstüne beyaz çift kartal ile siyah çizgili gerilmiş halde yay ve ok resimleri vardı. Sonra siyah bayrak kullandılar. AY VE YILDIZ EFSANESİ Osmanlılarda padişahın bulunduğu yerde, hânedanı temsilen kırmızı (al) ve devleti temsilen de beyaz (ak) sancak açılırdı. Selçuklu sultanının Osman Gâzi’ye gönderdiği bayrak beyaz idi. Son asırda Sultan III. Selim‘den itibaren (1793) her ikisi birleşerek kırmızı zemin üzerine beyaz hilâl ve yıldız, resmî bayrak oldu. Sekiz köşeli yıldız, Sultan Mecid zamanında (1842) beş köşeliye dönüştü. Bir muharebede akan kanların üzerine gökteki ay ve yıldızın aksetmesinden doğduğu, efsânedir. Bayrakta hilâlin mâzisi çok eskiye uzanır. Hazret-i Peygamber, Sa’d bin Mâlik‘e siyah zemin üzerine beyaz hilâl bulunan bir râye (bayrak) vermişti. Bayraklarda hilâle, Gazneliler, Altınordu, Fâtımîler, Eyyûbîler, Memlûkler ve Anadolu Beylikleri’nde de rastlanır. Bayrakların tepelerinde de alem olarak madenî hilâl yer alırdı. Bazı Göktürk sikkelerinde de ay-yıldız işaretine rastlanmıştır. Türk-İslâm kültüründe gerek aynı harflerle yazıldığı; gerekse yazılışı şekil olarak benzediği için hilâlin Allah; beş köşeli yıldızın da Arapça’da beş köşeli olarak yazılan Muhammed kelimesini sembolize ettiğine inanılmıştır. Üç hilâlli yeşil bayrak, donanma bayrağı idi ve üç kıtadaki Osmanlı hâkimiyetini temsil ederdi. Ortasında kelime-i tevhid işlenmiş sırma saçaklı kırmızı alay sancakları, II. Meşrutiyet’e kadar kullanılmıştır.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

1258 İslâm tarihinin felâket senelerindendir. Moğol kumandanı Hülâgu ordusuyla Müslüman Türk şehirlerini yok ederek Bağdad’a geldi. Şehri yakıp yıktı. Halkını kılıçtan geçirdi. 37. ve son Abbasî Halifesi Musta’sım’ı esir edip, eman dilediği halde, atlıların ayakları altında ezdirip feci şekilde öldürdü. Böylece kaç asırlık Abbasî Halifeliği yıkıldı. Abbasî ailesinin büyük küçük, erkek kadın tüm fertlerini, bu arada sarayda beşiğinde kırk kadar şehzâdeyi de katlettirdi. Kütüphanelerdeki kitaplar suya atıldı. Cildlerinden askerler çarık yaptılar. Dicle Nehri günlerce önce kan, sonra mürekkep aktı. Ancak iki küçük şehzâde katliâmdan kurtulabildi. Bunlardan birisi tesâdüfen Şam’da idi. Diğeri sadık bir bendesiyle kaçıp, maceralı bir seyahat yaparak gizlice Kâhire’ye sığındı. Hülâgu, peşlerinden iki fırka asker gönderdi. Şam’a giden fırka, buradaki şehzâdeyi şehid etti. Mısır’a giden fırkayı Memlûk ordusu perişan etti. Moğolların ilk mağlubiyeti budur.

Yavuz Sultan Selim'in Kâhire'ye girişi

KÂHİRE’DEN HAKKÂRİ’YE

Mısır’daki şehzâde, önceki halifelerden Müsterşid’in torunu Ahmed idi. Bir müddet gizlendi. Bu esnâda Mısır’da benzeri olmayan bir bolluk yaşanmaya başladı. Herkes bunun sebebini merak ediyordu. Bir gün bendesiyle gittiği bir mescidde bazıları şehzâdeyi tanıdı. Bunlar tüccar ve seyyah olarak bulundukları Bağdad şehrinde hem kendisini, hem de bendesini görmüşlerdi. Bende telaşlanarak inkâr etti. İnkârı kabul etmeyenlere de yalvararak susmalarını ricâ etti. Başka bir gün cuma namazında Memlûk Sultanı Baybars kendisini gördü. Şehzâdenin alnındaki parlaklık ve yüzündeki asâlet dikkatini çekti. Elini tutarak uzun müddet bırakmadı. Kim olduğunu ısrarla sorunca, şehzâde çaresiz söyledi. Diğer tanıyanlar da tasdik ettiler. Bende korktuysa da bir şey diyemedi. Sultan kendisini sarayına götürdü. Kaftan giydirip yüksek bir tahta oturttu. 1261 tarihinde bütün Mısır ahâlisi halife sıfatıyla kendisine biat etti. Bereketin bundan geldiği anlaşılıp İbnü’l-Bereket Ahmed el-Mustansır Billah adını taktılar. İsmi hutbelerde okundu. Namına para basıldı. Halife, hükûmeti sultanın elinde bıraktı. Kendisi sembolik bir mevkide kaldı. Sonuna kadar da böyle oldu. Memlûk sultanları tahta çıkınca, halife bu tayini tanırdı. Halk ve ekseri sultanlar kendilerine hürmet ederdi. Çerkes Memlûklerinin son iki hükümdarı Kansu Gavrî ve Tomanbay, Şiîliğe meyyal oldukları için, zamanın halifesi Musa el-Mütevekkil Alallah’a hürmetkâr değillerdi.

İRİSAN BEYLERİ

Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethedince, halife kendisiyle görüştü. “Halifelik Kureyş’tedir. Sonra Türklere intikal eder” hadîs-i şerifi gereğince Sultan Selim lehine makamından feragat etti. Ailesiyle beraber İstanbul’a geldi. Sultan Selim ve oğlu Sultan Kanuni ile seferlere iştirak etti. İki elinden yaralandı. Padişah kendisine Esed-i Gâzi unvanını verdi. Talebi üzerine Hakkâri Sancakbeyliği’ne tayin olundu. Soyundan gelenler de asırlarca bu vazifeyi deruhte ettiler. Kürtlerden teşkil ettikleri birliklerle Osmanlı seferlerine katıldılar. Hududu muhafaza ve İran taarruzlarına set teşkil ettiler. Kürdistan’ın ekserisi bunlara tâbi oldu. Adalet, cömertlik ve dindarlıklarıyla tanındılar. Bazı mıntıkalarda henüz Müslüman olmayan Kürtlerle Süryanîler arasında İslâmiyetin ve Ehl-i Sünnet’in yayılmasına çalıştılar. Memlekette çok hayır eserleri yaptırdılar. Bunlardan İbrahim Han, İzzeddin Şîr ve Zeynel Bey meşhurdur. Aileden şehzâdeler de civardaki şehir ve kasabaların emîrliğine tayin olunurdu. Buradan civara yayıldılar. İlk kondukları yer Hakkâri ile Başkale arasındaki İrîsân köyü olduğu için bu aileye İrîsân Beyleri de denir.

BEYLİK SONA ERİYOR

Son Hakkâri beylerinden Nurullah Bey tedbirsiz idi. Ailesine ve beylere yüz çevirmişti. 1843 senesinde bazı aşiretler Cizre (Botan) emiri Bedirhan Bey’in yardımıyla Hıristiyan Nasturî köylerine saldırıp katliâm ve yağma yaptılar. Hâdise büyüdü. İngilizler, Osmanlı hükûmetine nota verdi. Osmanlı ordusu mıntıkaya geldi. Bedirhan Bey yenilip esir alınarak İstanbul’a gönderildi. Nurullah Bey de bunun müttefiki idi. Korkup geri çekildi ve havâlinin büyük âlimlerinden Şeyh Taha Hakkârî’nin tavsiyesi üzerine teslim oldu. Girit’e sürüldü. Böylece 1849 yılında Kürdistan’ın muhtariyeti kaldırılarak Hakkâri Vilâyeti kuruldu. İmparatorluğun her tarafında da merkezî bir idare tesis edildi. İrîsân ailesinden serveti olanlar bir müddet daha mahallî beyler sıfatıyla hükmünü yürütebildi. Bir kısmı sıradan bir hayat yaşayıp halka karıştı. Şark’ta Abbasî ailesi bugün de devam etmektedir. Siirt evliyasından İsmail Fakirullah bu ailedendi. Hazret-i Hüseyin’in soyundan gelip, son asırda Sıbgatullah, Fehim ve Abdülhakîm Efendi gibi büyük âlimler yetiştiren Arvâsî ailesi de anne tarafından İrîsân Beyleri soyundandır. Eski Erzincan milletvekili Sadi Abbasoğlu ve bildiğim kadarıyla eski bakanlardan Abdülkadir Aksu da Abbasî beylerinin soyundan gelir. Abbasî ailesi tarihin kaydettiği en uzun ömürlü hânedanlardandır. 508 sene Bağdad’da ve 255 sene Kahire’de halîfelik ile Şarkî Anadolu’da 330 sene beylik yaparak bir rekor kırmıştır. Hazret-i Peygamber, amcası Abbas soyunun asırlarca halifelik yapacağını haber vermişti.

Osmanlılar devrinde yaptırılan Hırka-ı Şerif Camii.

MUKADDES EMANETLER

Son Abbasî halifesi, bazı mukaddes emânetleri Yavuz Sultan Selim’e tevdi etmişti. Hazret-i Peygamber’in Veysel Karenî’ye hediye ettiği meşhur Hırka-ı Şerif de bu âileye ulaştı. Veysel Karenî’nin kardeşinin soyundan ve İrîsân beyliği sâkinlerinden Şükrullah Efendi, 1618 senesinde getirip Osmanlı Padişahı Sultan II. Osman’a hediye etti. Sultan Abdülmecid, bu Hırka-ı Şerif için Fatih semti civarında Hırka-ı Şerif Câmii’ni yaptırdı. Her sene Ramazan-ı şerif ayında câmekân içinde olarak bu Şükrullah Efendi’nin torunları tarafından halka ziyaret ettirilmektedir. Ayrıca Hazret-i Peygamber’e ait ayakkabının (na’leyn-i şerifin) sol teki de bu ailede iken, 1288 senesinde Sultan Abdülaziz’e tevdi edilmiştir. Diğeri Yavuz Sultan Selim zamanında Halîfe Mütevekkil tarafından teslim edilmişti. Hazret-i Peygamber’a ait bir sarık (tâc-ı nebevî) ile bayrak (sancak-ı şerif) hâlen ailede mahfuzdur. Hazret-i Ali’nin sancağı da ailenin elindedir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter