Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!


Uzun zaman aradan sonra geçenlerde Özbekistan’da idim. Yakınlarda istiklâlini elde eden Özbekistan, Timur Han’ı en büyük millî kahraman kabul etmiş. Adına caddeler, meydanlar, mektepler açmış. Büyük heykellerini dikmiş. Onun yaptırdığı eserleri hummalı biçimde tamir ediyor. Garplılar da kendisine alâka duyuyor; hakkında kitaplar, romanlar yazılıyor; ülkesi ecnebi turistlerle dolup taşıyor.

KABRİMİ KİM AÇARSA!..

Emir Timur aslen Moğoldur. Moğollar, Cengiz’den üç kuşak sonra Müslümanlaşmış ve komşusu olan Türklerle karışmıştı. Timur’un ana dili Türkçe idi. 1336 senesinde bugün Özbekistan’daki Şehrisebz’de doğdu. Şehrisebz yeşil şehir demektir. Çağatay Devleti’nin Taşkent hâkimi olan babası Turagay, meşhur Nakşî şeyhi Emir Külâl’i severdi. Emir Külâl, Timur’a talebesinden Şemseddin Külâl’i hoca tayin etti. Semerkand’daki muhteşem türbesinde başucunda yanından hiç ayırmadığı hocası Mir Bereke; hemen önünde de Emir Külâl’in oğlu Ömer yatmaktadır.

Gençliğinde bir çatışma sırasında attan düşerek sağ ayağı sakat kalmış; sağ elinin iki küçük parmağı kopmuştu. Bundan dolayı bilhassa muhalifleri Timur-Lenk (Aksak Timur) der. Nitekim 1941 senesinde Sovyetlerce kabri açıldığında 1.70 boyunda, sağ ayağı aksak bir cesed bulunmuştur. Kabrin kapağında “Mezarımı açan benden daha korkutucu bir düşmanla karşılaşacak” yazdığı söylenir. Kazının ertesi günü Hitler, Rusya’ya saldırmıştır.



BÜYÜK TÜRK HAKANLIĞI

Emir Timur 34 yaşında Belh hâkimi oldu. Cengiz Han soyundan bir hanımla evlendiği için Gürgân (han damadı) diye tanındı. Evlilik itibarını arttırdı. Kendisini Cengiz Han’ın vârisi gördüğü için Türkistan’ın tamamına hâkim olarak Büyük Türk Hakanlığı tahtına oturdu. Bununla beraber Cengiz’in insafsızca yakıp yıktığı Müslüman Türk beldelerini ihyâ etti. Başta desteklediği Altınordu hânı Toktamış kendisine hıyânet edince üzerine yürüyüp devletini yıktı ki tarihçilere göre Emir Timur’un en büyük hatasıdır. Bu sayede Ruslar bu topraklara yayılarak büyük bir devlet kurabilmiştir.

Emir Timur sonra Anadolu’ya yürüdü. Önünden kaçan iki hükümdar, Yıldırım Sultan Bayezid’e sığınıp padişahı Emir Timur’a karşı kışkırttı. Eski Anadolu beyleri de Emir Timur’a gidip onu padişaha karşı tahrik ettiler. Padişah, Bizans, Trabzon, Altınordu, Mısır ve Hindistan devletlerinin tâbi olduğu Emir Timur’u hafife aldı. Elçilerini soğuk karşıladı. Halbuki Timur sadece Anadolu’nun bağlılığını elde edip gidecekti. Ulemâ ve vezirler padişahı sulha teşvik etti. Ancak Avrupa’yı dize getirmiş Sultan Bayezid, alttan alacak adam değildi.

Emir Timur’un 6000 km yol yürümüş 300 bin kişilik ordusunda her türlü adam vardı. Zaptı güç olan askerin harb sırasında yaptığı zulümleri Emir Timur’a yüklemek yersizdir. Ankara yakınlarında tarihin en büyük meydan muharebelerinden biri yaşandı. Osmanlı askerleri bir misli çokluktaki ordu ve filler karşısında dayanamadı, ama yok olmadı. Niğbolu gâlibinin bu mağlûbiyeti, Avrupa hükümdarlarını dehşete düşürdü. Elçi ve hediyeler gönderip Emir Timur’a dostluk bildirdiler. Memlûk Sultanı, meşhur tarihçi kadı İbni Haldun’u Emir Timur’a gönderip Mısır’a girmemesi için iknâ etti.

Padişah iki oğlu ile beraber esir düştü. Emir Timur padişah ve ailesine hürmet etti. Kızlarını oğullarına aldı. Gittiği yere beraber götürdü. Şerefine düşkün padişaha bu ağır geldi. Kendisi için kapalı bir araba rica etti. Kabul olundu. Sonraki bazı tarihçiler bu sebeple Timur’un padişahı kafes içine koyup gezdirdiğini söylemiştir ki doğru değildir. Astım hastası padişah Akşehir’de kederinden vefat etti. Emir Timur’un “Yazık oldu! Büyük bir mücâhidi kaybettik” dediği rivayet olunur.

Şehzâde Süleyman, İsa ve Mehmed askerleri ile esaretten kurtulmuşlardı. Mehmed Çelebi babasını kurtarmaya teşebbüs ettiyse de muvaffak olamadı. Bursa düştü. Devlet hazinesi düşman eline geçti. Bir asırlık devlet arşivi yakıldı. Emir Timur Anadolu’da kalmadı. İzmir’i Rodos şövalyelerinden alıp geriye döndü. Osmanlıların Timur-oğulları’na tâbiyeti 1447’ye kadar devam etti. Bu zaferin Emir Timur’a ne kazandırdığı meçhuldür. Ama Anadolu birliği büyük yara aldı. Bununla beraber sonra gelen Osmanlı padişahları az zamanda felâketin yaralarını sardı. 50 yıl sonra İstanbul’u fethederek bir imparatorluk kurdu.

ÇİN’İ FETHETSEYDİ...

Emir Timur 1405’te Çin üzerine sefere çıktığı sırada vefat etti. Anadolu yerine Çin’e yürüseydi tarihin akışı değişirdi. Bu, Çin’in Müslümanlığı demekti. Vefatından sonra halefleri ihtişamını sürdüremediyse de, soyundan Uluğbey, Hüseyin Baykara, Bâbür gibi büyük hükümdarlar yetişti. Bâbür Hindistan’ın tamamını fethederek burada 1858’e dek yaşayacak Gürgâniye Devleti’ni kurdu.

Emir Timur hatâ ve sevapları ile büyük bir hükümdardı. Pâyitahtı olan Semerkand dünyanın en parlak şehri idi. Şimdi bile bu ihtişamın izlerini görmek mümkündür. Kanunlar hazırlattı. Kendi tarihini yazdı. En büyük hizmeti, oğlu Mîrânşah vasıtasıyla, Hurûfî tarikatı reisi Fadlullah’ı ortadan kaldırtmasıdır. Bunun bazı müridleri Anadolu’ya kaçarak bir Bektaşî tekkesine sığındı. Bugün bile Emir Timur aleyhtarlığının bir ucundan bunlar tutar. Osmanlı tarihçileri de Sultan Bayezid ile mücadelesi sebebiyle kendisini haksız yere kötüler. Emir Timur’un iki sergerdeyi takip etme uğruna Anadolu’yu ezmesi yersizse, Sultan Bayezid’in de böyle bir cihangirin gücünü idrak edemeyip karşı çıkması yanlıştı. Kendisine sığınanları geri vermese bile sınır dışı edebilir; böylece büyük felâket önlenebilirdi. Tarihçilere göre maalesef Sultan Bayezid’in politik dehası, askerlikteki kadar değildi. Ne var ki altı asır öncesi için bugün ahkâm kesmek de zordur.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!


Hazret-i Ebû Bekr zamanında Kur’an-ı kerîm âyetleri Hazreti Peygamber’in işâretine göre dizilip kitap hâline getirilmiş; bu mushaf on binlerce sahâbînin önünde okunup ittifak sağlandıktan sonra Hazret-i Ömer’e tevdi edilmişti. Vefatından sonra kızı ve Hazret-i Peygamber’in hanımlarından Hazret-i Hafsa’ya intikal etmiştir.

KUREYŞ LEHÇESİNİ ESAS ALIN!

Hazret-i Osman zamanındaki Ermeniyye muharebelerinde Şamlılarla Iraklılar arasında kıraat bakımından bir farklılık müşahede edildi. Sefer dönüşü Huzeyfe hazretleri, halîfeye müracaat ederek bu farklılıkların önüne geçmesini istedi. Hicretin 25. senesinde Halîfe Hazret-i Osman, vahy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit riyâsetinde ve Abdullah bin Zübeyr, Saîd bin Âs ve Abdullah bin Hâris bin Hişâm’ın da iştirak ettiği bir heyet topladı. Bunların Zeyd hâriç tamamı Kureyşli sahâbedendi. Hazret-i Osman heyettekilere, lehçe hususunda Zeyd ile ihtilâfa düşülecek olursa, Kureyş lehçesinin tercih edilmesini söyledi. Kur’an-ı kerîm Arapça’nın yedi lehçesine (Kureyş, Huzeyl, Hevâzin, Yemen, Temîm, Tay ve Sakif) uygun okunabilecek bir şekilde indirilmişti. “Kur’an-ı kerîm yedi harf üzere indirilmiştir” hadîs-i şerifinin mânâsı budur. Önceleri hareke ve nokta olmadığından ilk Müslümanlar kendi lisanlarının yazısını kolayca, ama biraz farklı okuyabilirdi. Meselâ Temîmîler sin yerine te söyler, nâs kelimesini nât okurdu. Bu bir çeşitlilik ve kolaylık olup, mânâyı değiştirmezdi. Zamanla lehçe farklılıkları kaybolduğu için Kureyş lehçesi hepsinin yerini almıştır.

Heyet Hazret-i Hafsa’daki mushafı getirtti. Bu mushafta sûreler biribirinden ayrılmış değildi. Sûreler, Hazret-i Ali’deki mushafta iniş sırasına göre, İbni Mes’ud’unkinde ise uzunluklarına göre dizilmişti. Şimdi âyetler Kureyş lehçesiyle yazıldı. Meselâ tâbut kelimesi kapalı te ile değil, Kureyşlilerin yaptığı gibi açık te ile yazıldı. Sûreler, birbirinden ayrılıp, uzunluk sırası ve birbirleriyle münasebetine bakılarak sıraya dizildi. Sûrelerin tertibi, âyetlerin tertibinden farklı olarak, Hazret-i Cebrâil’in bildirmesi ve Hazret-i Peygamber’in işâretine değil, Sahâbe-i kirâmın icma’ına (ittifakına) dayanır. İleride ihtilâf çıkmasını önlemek için bu eski nüsha ve diğerleri imhâ edilerek, yeni nüshadan ayrıca parşömen üzerine birer mushaf daha yazdırılıp, birer kâri ile beraber Bahreyn, Şam, Basra, Kûfe, Yemen ve Mekke’ye gönderildi. Mısır ve Cezîre’ye de gönderildiği rivayet olunur. [Bunu bahane ederek bazı Şiîler Hazret-i Osman’ı Kur’an-ı kerîmi değiştirmekle itham eder.] Bu mushaflara Mesâhif-i Osmâniyye denir. Halîfenin yanında kalana ise imam mushaf dendi. Bugün dünyâdaki mushafların tamamı bunlardan çoğaltıldığı için aralarında fark yoktur.


Özbekistan’ın başkenti Taşkent’teki Barak Han Medresesi Kütüphanesi’nde ve Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler bölümünde muhafaza edilen mushafların, Hazret-i Osman efendimizin şehid edildiği sırada okuduğu mushaflar olduğu iddia ediliyor.

HAZRET-İ OSMAN, CÂMİ’ÜL-KUR’AN

Hazret-i Osman, ayrıca Kur’an-ı kerîm mektepleri açıp maaşlı muallimler vazifelendirilerek, Kur’an-ı kerîmin öğrenilmesini temin etmiştir. Bu mekteplerde kâri’ler (Kur’an-ı kerîm hâfızları) yetiştirilir; ayrıca Kur’an-ı kerîmin doğru okunması için gereken âlet ilimleri öğretilirdi. Hazret-i Osman’a mecâzen câmiü’l-Kur’an (Kur’an-ı kerîmi toplayan) denilmiştir. Aslında bu pâye Kur’an-ı kerîmi ilk defa kitap hâlinde toplayan Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer ve Zeyd bin Sâbit için kullanılsa yeridir. Fakat Hazret-i Osman’ın hizmeti de inkâr edilemez büyüklüktedir.

ORİJİNAL MUSHAFLAR BUGÜN NEREDE?

Medine’deki nüshanın üzerinde sahâbenin icma’ının bulunduğunu ve arkasında da heyet âzâlarının isimlerini bildiren birer yazı vardı. Topkapı Sarayı’ndaki mushafın bu olduğu zannediliyor. Mekke’deki nüsha Kâbe-i Muazzama’da saklanmaktadır. Şam’a gönderilen nüsha, Sultan II. Abdülhamid zamanına kadar Ümeyye Câmii’nde saklanmakta iken, çıkan bir yangında kurtarılamamıştır. Londra’daki mushafın bu olduğu da söyleniyor. Kûfe’deki mushaf bir ara Hums kalesinde muhafaza olunuyordu. Emir Timur’un Irak’tan Taşkent’te getirdiği mushafın bu olduğu zannediliyor. 1923’te Bolşevikler tarafından Moskova’ya götürülen bu mushaf sonra iade edilmiştir. Bunun Medine mushafı olduğu da söyleniyor. Basra’daki nüsha Kurtuba’ya, buradan da Muvahhidî Sultanı Abdülmü’min tarafından İşbiliyye’ye (Sevilla) naklolunmuştur. Bunun ölümünden (1163) sonra çıkan karışıklıklarda Portekiz’e götürülmüş; bir tâcir tarafından alınarak Fas’a getirilmiş; burada uzun müddet devlet hazinesinde muhafaza edilmiştir. Faslı seyyah İbni Battûta, Hazret-i Osman’ın şehid edilirken okuduğu mushafın bu olduğunu ve üzerinde kan lekelerini gördüğünü söylemekte ise de yılların sarartması olsa gerektir. Zira her eski mushaf için aynı iddia ileri sürülmektedir. Ancak bugün fennî muayenelerle bunu anlamak mümkündür. İstanbul Türk-İslâm Eserleri Müzesi’ndeki mushafın Basra mushafı olduğu söyleniyor. Mısır’daki nüsha Amr bin Âs Câmiinde iken, Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’e takdim olunarak Topkapı Sarayı’na getirildi. İstanbul’da bugün ikisi Hazret-i Osman ve üçü Hazret-i Ali’den kalma beş mushaf bulunmaktadır. Bunlardan biri Hazret-i Osman’ın, ikisi Hazret-i Ali’nin el yazısı iledir. Sahâbe devrine ait başka mushaflar, İstanbul, Kâhire, Mekke, Paris, Londra, Petersburg gibi dünyanın çeşitli beldelerinde mevcuttur.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!


Hazret-i Ebu Bekr zamanında bir kitap halinde toplanan Kur’an-ı kerîm, orijinal hâliyle bugüne kadar ulaşan tek mukaddes kitaptır. Bugün dünyanın her yerinde Müslümanların okuduğu Kur’an-ı kerîm aynı...

Kur’an-ı kerîmin orijinal hâliyle bugüne kadar ulaşması, daha önceki mukaddes kitaplardan hiç birisinin sahip olmadığı bir hususiyettir. Bunda Hazret-i Muhammed’in arkadaşları olan büyük insanların mühim rolü olmuştur. Bunun da alâka çekici bir hikâyesi vardır.



ÜÇ AYRI TEVRAT MÜSHASI

Tevrat, Hazret-i Musa’ya indirilen mukaddes kitaptır. Âsurluların Kudüs‘ü işgâli ve Yahudileri Bâbil‘e sürmesinden (M.Ö. 587) sonra çıkan karışıklıkta Tevrat nüshaları yakılmış, ortadan kaybolmuştu. İbrânice bu muazzam kitap, o tarihlerde Hazret-i Uzeyr‘den başka kimsenin ezberinde değildi. Dönüşte Yahudiler Tevrat’ı yeniden talim ettiler. Zamanla Tevrat’ın birçok yerleri unutuldu, değişikliğe uğradı. Yahudi din adamları hatırlarında kalan âyetleri yazarak, Tevrat isminde çeşitli risâleler meydana geldi. Mîlâddan takrîben 4 asır evvel yaşamış olan Ezrâ ismindeki bir haham bunları toplayarak, şimdi eldeki Ahd-i Atîk (Eski Ahid=Old Testament) denilen ve Tevrat ile beraber birkaç mukaddes metnin bulunduğu kitabı yazmıştır. Sâmirîler adında bir Yahudi cemaati Şomranim Tevrat’ı (=Tora Ha-Şomranim) denilen farklı bir Tevrat nüshasına bağlıdır.

Katoliklerin esas aldıkları Kitab-ı Mukaddes’deki Eski Ahid kısmının birkaç bölümü Yahudilerin ve Protestan Hıristiyanların Kitab-ı Mukaddeslerinde yer almaz. Demek ki günümüzde Tevrat’ın üç ayrı nüshası bulunmaktadır: Bunlardan birincisi Yahudi ve Protestanların esas aldıkları İbranice nüsha; ikincisi Katolik ve Ortodoksların kabul ettikleri Yunanca nüsha ve Sâmirîlerin kabul ettikleri nüsha.



TAM 300 ÇEŞİT İNCİL!

Kur’an-ı kerîm, Hazret-i İsa‘ya İncil adında ayrı dinî hükümler getirmiş müstakil bir kitabın indiğini söyler. Süryânî dilindeki İncil de muhtemelen yazılmadığı ve ezberlenmediği için, tebliğatı üç sene süren Hazret-i İsa‘nın göğe yükselmesinden az sonra ortadan kaybolmuştur. Bugün Hıristiyanlar İncil adında müstakil bir kitap olmadığını, İncil’den maksadın Hazret-i İsa olduğunu söylemektedir. Havârîler, İncil’i öğretmek ve sonraki nesillere nakletmeye çalışmışlarsa da, sayıca az ve bir devlet desteğinden mahrum oluşları; ayrıca çoğunun okuma yazma dahi bilmemeleri, üstlendikleri misyonu hakkıyla yerine getirebilmelerine engel teşkil etmiştir. 4. asırda İznik Konsili toplanarak, İncil diye bilinen ve hepsi üçüncü şahısların ağzından Hazret-i İsa’nın hayatını ve sözlerini nakleden 300 kitap arasından Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adında dördü seçilip diğerleri imhâ edilmişti. Bu hâliyle İnciller, ilahî kelâmı anlatan bir mukaddes kitaptan ziyade, İslâm kültüründeki siyer kitaplarına benzer. Bugün Hıristiyanların Kitab-ı Mukaddes (Holy Bible) dedikleri kitap, hem Ahd-i Atîk adıyla Tevrat ile buna bağlı kitaplar, hem de Ahd-i Cedîd (=New Testament) adıyla dört İncil (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) ile Resûller denilen Hazret-i İsa’nın talebelerinin mâcerâ ve mektuplarından teşekkül eder.

KÂRİLER ŞEHİD DÜŞÜNCE...

23 sene boyunca Kur’an-ı kerîm âyetleri nâzil oldukça, sayıları 42’yi bulan vahy kâtibleri kâğıt, kumaş, kemik parçası, deri gibi ne bulurlarsa yazarlar; Hazret-i Peygamber ve Sahâbe-i kiram ezberlerdi. Hazret-i Peygamber’in vefatında eshabından haylisi Kur’an-ı kerîmin tamamını ezbere bilmekteydi. Hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti zamanında mürtedlerle yapılan Yemâme harbinde Kur’an-ı kerîmi ezbere bilenlerden (o zamanki ismiyle kâri’) yetmişi şehid olunca, Hazret-i Ömer endişelenerek Kur’an-ı kerîm âyetlerinin bir kitap hâlinde toplanması için halîfeye mürâcaat etti. “Hazret-i Peygamber’in yapmadığı bir işe ben nasıl girişebilirim?” diyen halîfe Hazret-i Ebû Bekr, daha sonra meselenin ehemmiyet ve lüzûmuna kanaat getirerek; vahy kâtiplerinin önde gelenlerinden Zeyd bin Sâbit riyâsetinde bir heyet teşkilini emretti.

İçlerinde Hazret-i Osman, Ali, Talha, İbn Mes’ud, Übeyy bin Kâb, Hâlid bin Velid, Huzeyfe ve Sâlim’in de bulunduğu oniki kişilik bu sahâbi heyeti, Hazret-i Ömer’in evinde toplanarak, ellerde mevcud bütün Kur’an-ı kerîm sahifelerini topladı. Ayrıca sahâbenin ezberindeki âyetler de dinlenildi. Her sahâbinin okuduğu âyete iki şahit istendi. Böylece bütün âyetler bir cild hâlinde toplandı. Her âyet-i kerimenin yeri ve hangi sûreye ait olduğu, Hazret-i Cebrâil‘in tâlimine ve Hazret-i Peygamber’in işaretine dayanmaktadır.

PEYGAMBER HANIMINA EMÂNET

Yazısının güzelliği ile meşhur Saîd bin el-Âs bunları ceylan derisine yazdı. Burada kullanılan yazı, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi bulunan ve o sıralarda Hicaz‘da câri olan Arap yazısıdır. Bu yazı Hazret-i Peygamber tarafından da kabul görmüş; İslâm yazısı olduğuna dair Eshâb-ı kirâmın icma’ı (ittifakı) meydana gelmiştir. Yazılan nüsha, umumî bir toplantıda Sahâbe-i kirâma okundu. İtiraz eden olmadı. Böylece İbn Mes’ud‘un teklifi üzerine mıshaf (veya mushaf) adı verilen bir kitap meydana geldi. Mushaf, sahifeler demektir. 33 bin sahâbî mushafın her harfinin tamı tamına yerinde olduğuna sözbirliği yaparak karar verdi. Sonra bu mushaf, Hazret-i Ömer’e tevdi edildi. Vefatından sonra da kızı ve Hazret-i Peygamber’in hanımlarından Hazret-i Hafsa‘ya intikal etti.

Mushaf nasıl çoğaltıldı? Önceki mushaf ne oldu? Mushafa nokta, hareke ve duraklar nasıl kondu? Farklı kıraatler nasıl doğdu? Başka bir yazıda inşallah ele alırız.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!



Hazret-i Peygamber’in İstanbul’un fethedileceğini müjdeleyen ve buraya sefer yapanları öven sözleri, Müslümanlar üzerinde büyük bir şevk hâsıl etmiş; defalarca İstanbul’u kuşatmışlardır. Bunlardan ilki, hayattaki bazı sahâbîlerin de katıldığı Yezid bin Muaviye kumandasındaki ordudur. Eyüp Sultan hazretleri bu kuşatmada vefat edip, surların dibine defnolunmuştur. Anadolu’daki sahâbî kabirleri içinde en kat’i olan budur. Rumlar dâhil herkes bu kabre hürmet etmiş; senelerce ziyaret olunmuş: padişahlar burada kılıç kuşanmıştır. Kuşatmaya katılan sahâbî kabirleri veya mevzilendikleri makamlar bilahare keşfedilip ziyaretgâh yapılmıştır. Ama Bizans ülkesindeki yegâne Müslüman izi bunlar değildir.

MESLEME’NİN SERÜVENİ

Emevî halifesi Abdülmelik, oğlu Mesleme’yi Müslüman ordularının başkumandanı olarak Anadolu’ya gönderdi. 696’da Erzurum ve Trabzon düştü. 706’da İstanbul’un fethine memur etti. Mesleme, bazı sahâbîlerin de katıldığı büyük bir orduyla Tarsus’a, oradan Amorion’a geldi. Burada 120 bin kişilik Rum ordusuna karşı büyük bir zafer kazanıldı. Ordunun ileri karakol kumandanı Seyyid Battal Gazi idi ve düşman kumandanını bu öldürmüştü. Amorion, bugün Afyon Emirdağ yakınındadır. Ankara ve Eskişehir fethedildikten sonra, Çanakkale’de sekiz ay kalınıp Rum ustalarına hafif gemiler yaptırıldı. Gelibolu’ya, buradan da İstanbul önlerine gelindi. Kardeşi Süleyman da denizden gemilerle geldi. Uzun müddet aralıklarla devam eden muharebelerden sonra yıllık 10 bin okka gümüş, 6 bin okka altın, 5 bin kısrak haraç vermek üzere imparatorla anlaşıldı. Buna göre Mesleme ve maiyeti Ayasofya’da ezan okuyup namaz kıldılar. İmparatorun hediye ettiği inci ve yakutla süslü tacı 100 bin altına satıp askerlere taksim etti. Karaköy’de birkaç sene oturup Arap Câmii’ni yaptılar. Rumlar için bir tehdit olduğundan buraya Medînetü’l-Kahr (Kahırköy) dendi. Askerler elma ve armut ağaçları dikip meyvesini bile yediler. Bu arada Abdülmelik, ardından da yerine geçen Velid vefat edip Süleyman halife oldu. Bunun üzerine Mesleme ve maiyeti döndü. Yolda Eskişehir ve Ankara’da muharebeler oldu. Eskişehir’de veba hastalığından ordunun çoğu kırıldı. Nihayet Şam’a varıldı. Bu esnada Süleyman da vefat edip yerine Ömer bin Abdülaziz geçmişti. Mesleme Şam’da 740’da vefat etti. Bunları Mesleme’nin subaylarından Said bin Kays Hemedânî anlatmış ve rivayet silsilesi ile günümüze kadar gelmiştir. Mesleme çekilince Rumlar verdikleri sözü bozup câmiyi kilise yaptılar. Sultan IV. Murad zamanında eski yeri keşfolunarak mescide çevrildi. Sultan I. Mahmud’un annesi Sâliha Sultan câmiyi 1734’de yeniledi. Karaköy’deki Yeraltı Câmii de Galata surlarının mahzeni iken Mesleme tarafından câmi yapıldı. Kurşunlu Mahzen diye bilinir. Sadrâzam Mustafa Paşa 1749’da mahzeni temizletti. İçinde üç kabir görüldü. Bin seneden fazla kapısı kapanarak kilidine kurşun akıtılmış, terk edilmiş idi. Sultan I. Mahmud câmi hâline getirip, sonradan minâre de yapıldı.

ÇİFTE SULTANLAR

Hazreti Hüseyin soyundan Fâtıma ve Sekîne adlı iki kızdır. Suriye muharebelerinden birinde esir edilip İmparator II. Konstantin’e gönderilmişler. O zamanlar bir râhibe mektebi olan şimdiki Kocamustafapaşa Câmii’nin olduğu yerde tutularak Hıristiyanlığa cebrolunmuşlar. İmparator kızları oğullarına almayı düşünmüş; kendilerine kırk gün mühlet verilmiş. İmparatorun aynı yaşlardaki kızı Katerina merak ettiği bu kızlarla görüşmeye gitmiş; kızların hâl ve kerâmetlerine hayran kalarak Müslüman olup Sıddıka adını almış. Kızlar can vermek için Rablerine yalvarmışlar. 41. gün hücreye gidenler üçünü birbirine sarılmış halde vefat etmiş bulmuşlar. Kızları oraya, kralın kızını da girişe defnetmişler. Sümbül Sinan Efendi bunların yerini tesbit edip, “Beni bunların ayak ucuna ve daha aşağı seviyede defnedin” vasiyetinde bulunmuştur. Sultan II. Mahmud gördüğü rüya üzerine etrafını ve üstünü zarif bir demir parmaklıkla çevirmiştir. Çifte Sultanlar eskiden çocuğu olmayan kadınların ziyaret edip adak yaptığı bir yatır idi. 12. asır seyyahları sur içindeki bu kabirden bahseder. Kral kızının yanında kuşatmaya katılan sahâbîlerden Câbir bin Abdullah’ın hanımının yattığına inanılır. Hazreti Hüseyin’in kuşatmaya katıldığına dair rivâyetler de vardır.

BABA CAFER

Abbasî halifesi Harun Reşid, sulh yapmak üzere İstanbul’a Seyyid Cafer ve Maksud adında iki elçi göndermişti. Daha evvelki sulh anlaşmaları çerçevesinde Kocamustafapaşa’da bir Müslüman mahallesi vardı. Bu esnada iki halk arasında bir karışıklık çıkmış; kan dökülmüştü. Seyyid Cafer şehirde gezerken Müslüman ölülerin gömülmesine bile izin verilmediğini görünce içerledi. İmparator I. Nikeforos’a Allah’a inanan kimsenin böyle gaddarlık yapamayacağını söylediği için hapse atıldı. Maksud ise imparatoru teskin ederek ölülerin defnini temin etti. Rivayete göre Seyyid Cafer zindanda kerâmetler göstermiş, zindancı da Müslüman olup Ali adını almıştı. Endişelenen imparator Seyyid Cafer’i ve zindancıyı zehirleterek öldürmüştür. Zindandakiler ikisini zindana defnetmiştir. Bizanslılar bu Allah dostlarının kabrini ziyaretgâh hâline getirmiş, fetihten sonra yapılan türbesini Sultan II. Mahmud yenilemiştir. Baba Cafer, namı diğer Zindan Baba, çocuğu yaşamayan kadınların gelip adak yaptığı bir yatır idi. Eminönü’nde Zindan Hanı’nın yanındadır.



SEYYİD BATTAL GAZİ

Battal Gazi’nin esas ismi Abdullah idi. Battal, kahramanlığından dolayı verilmiş bir unvandır. Soyu hakkındaki bilgiler çeşitlidir. Bizanslılarla yapılan muharebelerde öyle şan kazanmıştır ki, Anadolu’da menkıbeleri asırlardır söylenir. Çok eski kaynaklarda, hatta Bizans tarihlerinde bile ismi geçer. 740’da Akroinon‘da şehit düşmüştür. Eski bir manastırın yanındaki kabri, Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad‘ın annesi tarafından keşfedilip üzerine türbe yapılmış; yanında Eskişehir’in Seyitgazi kasabası kurulmuştur. Babasının da Ankara’nın fethinde şehit düştüğü söylenir. Hüseyin Gazi Türbesi burada ziyaretgâhtır. Müslümanlar Bizans’tan Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Kıbrıs, Ege adaları ve Kapadokya dâhil Anadolu’yu fethettiler.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!




Halife Muaviye’nin 670 yılında İstanbul’u fethetmek üzere gönder-diği 50 bin kişilik orduda, hayatta olan 30 kadar sahabi bulunuyordu. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensarî de bunlar arasındaydı.

Geçenlerde nevzuhur bir tarihçiden, Eyüp Sultan türbesinde yatan zâtın Eyüp Sultan olmadığını öğrendik. Yazarımız, vaktiyle Hz. Ali ile birlikte Hâricîlere karşı savaşan birinin, 80 yaşında iken, o devrin şartlarıyla deve üstünde İstanbul önlerine gelmesini garipsediğini; bunu anlatan kaynakların hâdiseden iki asır sonra yazıldığını; kara ordusunda ölen birinin kabrinin Avrupa’da ne aradığını; Hammer, Babinger, İnalcık gibi tarihçilerin, kabrin bulunuşu aldatmacasını! askere şevk vermek gibi bir psikolojik ihtiyaca bağladığını söylemiş.

Kabir nasıl bulundu?
Halife Muaviye, Süfyan bin Avf kumandasında elli bin kişilik bir orduyu 670’de İstanbul’u fethetmek üzere gönderdi. Ardından oğlu Yezid’i bu orduya kumandan tayin etti. Hazret-i Peygamber Kostantiniye’nin fethini müjdelemiş ve bu şehre ilk sefer yapan ordunun mağfiret olunacağını söylemişti. Hayattaki sahâbiler, yaşlarına bakmadan bu müjdeye kavuşmak için yarıştı. Hâlid bin Zeyd, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr, İbni Zürâre’nin de bulunduğu o zaman hayattaki 30 kadar sahâbi orduya katıldı. Ordu binlerce tekne ile önce Rodos’a, oradan da İstanbul önlerine geldi. [Kıbrıs ve Rodos Halife Muaviye zamanında fethedilmiştir.] Muhasara uzun sürdü. Bu arada asker arasında dizanteri hastalığı yayıldı. Hâlid bin Zeyd de bu hastalığa tutuldu. Vefatına yakın Yezid’e kendisini surlara mümkün mertebe yakın defnetmesini vasiyet ederek “Peygamberimiz İstanbul surlarının dibine sâlih bir insan defnedilecektir, buyurmuştu. Umarım ki o insan ben olayım” dedi. Bir rivâyette kaleden atılan bir okla şehid düştü. Yezid, cenâze namazını kıldırarak vasiyeti yerine getirdi. Rumlar haraca râzı olduklarından, otuz bin kişinin kaybedildiği muhasara mecburen kaldırıldı.
Ordu dönerken, bu olup bitenlere şâhit olan imparator haber göndererek “Siz gittikten sonra o mezarı açıp, ölüsünü köpeklere atacağım” tehdidinde bulundu. Yezid, imparatorun adamına: “Bu kabrin başına bir iş geldiğini işitirsem, ülkemde ne bir Hıristiyan, ne bir kilise kalır” dedi. Telâşlanan imparator kendini bilmezin birisi kabre zarar verir diye bir müfreze asker vazifelendirdi. İmparatorun sinir hastalığına yakalanan kızı gördüğü bir rüya üzerine kabrin yanında çıkan ayazmadan içerek iyileşti. Kabir Rumların ziyaretgâhı oldu. Asırlarca böyle korunan kabir, 13. asırdaki Lâtin istilâsından sonra kayboldu. İstanbul’un fethi sırasında Akşemseddin’in keşfiyle ortaya çıkarıldı. Hâzâ merkadü Hazreti Hâlid (Bu, Hazret-i Hâlid’in yattığı yerdir) yazan bir taş bulundu. Üzerine türbe ve yanına câmi yapıldı. Sultan Fatih’in o zaman diktiği çınarın bir kısmı bugün bile ayaktadır. Kuşatma esnasında sur dibinde vefat eden sahâbilerin kabirleri ile geri dönebilenlerin mevzilendikleri yerler sonradan ehli tarafından keşfedilip ziyaretgâh olmuş, Sultan II. Mahmud da hepsinin üzerine birer türbe yaptırmıştır.

Kabirde kimin olduğu mühim değil!
İslâmiyet kabir ziyaretini ölen din kardeşlerine bir vazife olarak Müslümanlara tavsiye eder. Kabirdeki Allah’ın rızasına kavuştuğuna inanılan bir zât (evliyâ) ise, ziyaretçilerin manevî istifadesi umulur. Kabir ziyaretinden maksat, ölünün ruhâniyetine hürmettir. Anne ve babasının kabrini bilmediğini söyleyen birine Hazret-i Peygamber “Yere iki çizgi çiz! Birini annen, diğerini baban olarak ziyaret et!” buyurmuştur. Bu bakımdan kabirlerde zannedilen kişi yatmıyor olsa bile, iyi niyetle ziyaret eden fayda görür. Zaten ruh manevî bir mekândadır. Kabriyle irtibatı devam eder. Ziyarete gelenlere icabet eder.
Sahâbiler, yaşlı halde sefere çıkmaktan daha zor işlere imza atmış insanlardır. Aralarındaki mücadeleler de şahsî husumet değil; hakkın tecellisi içindir. Tabakât kitapları sonra yazılmakla beraber, içindeki bilgiler hadis-i şerifler gibi rivâyet silsilesi ile nakledilir. Tarih kitapları zaten bu devirde yazılmaya başlanmıştır. Şehir fethedildikten sonra askere şevk lâzım değildir ki psikolojik bir harb oyunu oynansın. Yukarıda ismi geçen tarihçiler, daha mühim mevzularda bile taraflı ve mutaassıp tavırlarıyla tanınır. Sandukaya örtü örtme âdetinin Bizans’tan geçmesinin zararı yoktur. Kıymetli zâtlara saygı göstermek için, mezarlarının üzerine sanduka, örtü ve sarık koymanın, üzerine türbe inşa etmenin câiz olduğu; aynı zamanda, ziyaret edenlerin sıcak ve yağmurdan korunmasını da temin ettiği fıkıh kitaplarında yazar. Bizans’ta ölü kişinin yatırılma şekli, gözlerinin ve ağzının kapatılması ile yıkanmasının Anadolu’da hâlâ tatbik edilmesi de normaldir. Dünyanın her yerinde ölü katılaşmadan yapılır. Ölüyü yıkamak İncil’de de vardır.
İstanbul’daki erken devir Müslüman izleri bundan ibaret değildir. İstanbul’daki Çifte Sultanlar ile Anadolu’daki Battal Gazi türbeleri hakkındaki kafa karışıklığını da başka bir yazıda ele alırız.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!




BESTE İLE GÜFTE UYUMSUZ
İstiklâl Marşı ne mektepte, ne askerlikte, ne maçlarda, ne solo ve ne de koro olarak rahatça söylenebilmektedir. Peki bu beste ile güfte arasındaki ahenksizlik nereden gelir?




Mehmed Âkif’in güftesinin 1921 senesinde millî marş olarak kabulünden sonra sıra besteye geldi. Mustafa Kemal Paşa, güftenin ilk iki kıtasının bestede çalınmasını istedi. Meşhur bestekârlardan gelen 55 kadar beste değerlendirmeye alındı ise de bir karara varılamadı. Ahmed Yekta Bey’in bestesi Edirne; İsmail Zühdü Bey’inki İzmir ve Eskişehir; Mehmed Zâti Bey’inki İstanbul ve Ali Rıfat Bey’inki de Kadıköy tarafında çalınır oldu.

EVSAFI HÂİZ MARŞ HANGİSİ?
Maarif Vekâleti’nin vazifelendirdiği Musiki Encümeni, 1923 senesinde Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in Acemaşirân makamındaki bestesini “millî marşların tanziminde nazar-ı dikkate alınması lâzım gelen vasıfları hâiz” buldu. Beste bütün mektep ve askerî birliklere tamim edildi. Gramofona okundu. Mamafih marş bir türlü halka mâl olamadı. İnsanlar milli marşın ne demek olduğundan haberdar değildi. Toplu yerlerde okunduğunda birisi ikaz etmedikçe kimse ayağa bile kalkmıyordu. Aka Gündüz’ün basit bir kahramanlık türküsü olarak vasıflandırdığı marş, alaturka musikinin izlerini taşıdığı için de bazı kesimleri memnun edememişti. Marşın güftesi bile hâlâ münakaşa mevzuu idi.
Bütün bu münakaşalar 1930 senesinde Osman Zeki (Üngör) Bey’in bestesinin millî marş olarak kabulüyle neticelendi. Zeki Bey’in şefliğini yaptığı Sultan Vahideddin’e bağlı Mızıka-ı Hümâyun, Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti adıyla Ankara’ya taşınmıştı. Zeki Bey müsabaka müddeti geçmiş olmasına rağmen yaptığı besteyi bir baloda reisicumhura dinletip aferin aldı. Zeki Bey bunu İzmir’e giren Türk atlılarının nal seslerinden ilham alarak bestelediğini söylerdi. Batı formundaki bestenin orkestrasyonunu Ermeni Edgar Manas yapmıştı.

LARDA YÜZEN ALSANCAK!
Münakaşalar bununla bitmedi. Besteyi çok ölgün bulup cenaze marşına benzeterek “Dört nala atlılar nerede?” diye soranlara Zeki Bey şöyle cevap verdi: “Eseri orkestra ile plağa aldığımız zaman teknisyenler bunun çok süratli olduğunu söyleyip, bu sebeple plağın aynı yüzüne bir başka marş daha çalmamızı istediler. Kabul edemezdim. Aklıma bir şey geldi: ‘Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icab ettiğini kim bilebilirdi?”
İstiklâl Marşı ne mektepte, ne askerlikte, ne maçlarda, ne solo ve ne de koro olarak rahatça söylenebildi. Müzik tahsili yapanlar bile bunda çok zorlandı; okumak adeta işkence oldu. Peki bu prozodi bozukluğu, yani beste ile güfte arasındaki ahenksizlik nereden geliyor? Öncelikle bu marş, bu güfte için bestelenmemiştir. Üstelik geniş bir ses aralığı vardır. Güfte, uzun mısralarıyla bir marş güftesi hiç değildir. Ancak alaturka yürük semailere belki yakışacak bir güftedir. Ali Rıfat Bey’in bestesi alaturka motifler taşıdığı için, prozodisi çok daha iyidir. Zeki Bey, Türk müziği bestekârı değildir. Marşın Türkçe konuşur gibi okunması gerekirken, heceler yerini bulmadığı gibi, kelimeler ortadan bölünmekte ve nefes de yetmemektedir. Milletin millî marşını “kemal-i zevk ve şevk ile” okuyamaması üzücüdür. Halbuki meselâ İngiliz millî marşının mısraları kısa ve besteye uygundur. Bir ara bu sebeple istiklâl marşı bestesinin değiştirilmesi gündeme gelmiş; ancak anayasanın değiştirilemez maddeler arasına sokulduğu için herkes geri durmuştur.
Bursa milletvekili Dr. Osman Şevki (Uludağ) Zeki Bey’in bestesinin o zamanlar pek moda olan Carmen Silva adlı valsten adapte edildiğini ilk defa meclis kürsüsünden dile getirdi. İyi viyolonsel çalan birinin, iyi bir bestekâr sayılamayacağını; üstelik reisicumhura yakınlığını kullanarak Ali Rıfat Bey’in bestesini yasaklattığını söyledi. Tuna Dalgaları valsiyle de tanınan Rus bestekâr İvanovici’nin Carmen Silva valsi de İtalyan Bellini’nin Uyurgezer Kız operasındaki bir aryadan ilhamla yazılmıştı. Zeki Bey bu hususta suskun kaldı. Batı müziğine vâkıf olanlardan istiklâl marşını dinleyenler, bu iki besteyi hatırlayıp muhtemelen bıyık altından gülmektedir.

Bir tek o mu?
Mamafih bu ilk intihal marş değildir. 1938’de kanunen gençlik marşı olarak ilan edilen Dağ başını duman almış marşı da Tre Trallade Jantor (Şakıyan Üç Genç Kız) adındaki müstehcen bir İsveç şarkısının Türkçe söz yazılmış hâlidir. Selim Sırrı (Tarcan) bir İsveç seyahatinde işitmiş; Ali Ulvi (Elöve) Bey’e sözlerini yazdırmıştı. 28 Şubat’tan sonra kendilerini yurtsever olarak gören bir zümre, İstiklâl Marşı’ndaki prozodi bozukluğu sebebiyle, güftesi 1930’ların Alman/İtalyan ideolojilerden etkilenen 10. Yıl Marşı’na rağbet etti. Lüküs Hayat operetiyle tanınan Cemal Reşit Rey’in bestesi bu marş da orijinal değildi. Rousseau’nun 1752 senesinde Kral XV. Louis huzurunda sahnelenen Le Devin du Village (Köy Büyücüsü) adlı operasındaki “J’ai perdu tout mon bonheur/J’ai perdu mon serviteur” (Bütün saadetimi kaybettim/Hizmetçimi kaybettim) diye başlayan aryasından alınmıştı. Cemal Reşit, müzik tahsilini Paris’te görmüştü. Sadece bu kadar mı? Bir zamanlar herkesin coşkuyla dinlediği Memleketim şarkısı bir hahamın aşkını anlatan Rebe Elimelekh adlı bir Yahudi şarkısından; Çırpınırdı Karadeniz ise Sayat Nova adında XVIII. asır Ermeni bestekârının Kamança isimli şarkısından alınmadır. Müzik böyle beynelmilel bir şey işte...



Geçenlerde bir millî maçta meşhur bir popçu kızımız İstiklâl Marşı’nı okumaya çalıştı. Hâdise oldu. Millet verip veriştirdi. İyi ama bir millî marşı okumak bu kadar zor mu?..

İYİ YÜREKLİ KRALIMIZ
Avrupa’da marşın tarihi 16. Asra dek gider. İngiltere’de God save the Queen/God save our land/God save us all (Allah iyi yürekli kralımızı, vatanımızı ve hepimizi korusun!) nakaratlı marş 1740’lardan beri millî marştır. Hatta XIX. asırda Danimarka, İsveç, İsviçre, Rusya, Almanya ve Amerika bunu millî marş olarak çaldılar. Kral, vatan ve milleti yücelten bu marş, güfte, beste ve ahenk bakımından en güzel millî marşlardandır. 1792’de bir subayın bestelediği “İleri kardeşler, vatan için ileri/Şan şeref günü işte geldi çattı” diye başlayan La Marseillaise (Marsilyalı) Fransız ihtilâlinin sembolü oldu. İmparator Napoléon ihtilâlci muhtevası sebebiyle yasakladı ise de, 1879’da milli marş olarak kabul edildi. Almanlar, Haydn’ın Deutschlandlied parçasını 1922’de millî marş olarak kabul ettiler. Naziler düştükten sonra bunun Deutschland über alles (Almanya her şeyin üzerindedir) kısmının okunması yasaklandı. The Star Spangled Banner (Yıldız Serpiştirilmiş Bayrak), 1931’de Amerika’da millî marş kabul edildi. Bugün millî maçlar dışında okunmayan marşı ezbere bilenler de %1’i bulmaz. 40 senedir senatörlük yapan biri bilmediğini itiraf etti. Bir beyzbol maçı öncesinde okuması teklif edilen Michael Jackson bilmediğini söyledi. Sözleri şiddetli savaş sahnelerini tasvir ettiği için değiştirilerek başka bir marş kabulü yönünde ciddî bir cereyan vardır.

MARŞ BESTELENECEK ZAMAN DEĞİL
Osmanlılarda Mehter Şark tarzında askerî havalar çalardı. Sultan II. Mahmud zamanında Avrupa usulünde bando kurulup marşlar bestelendi. Bizzat bu padişah yeni kurulan ordu için Asâkir-i Man-surei Muhammediye Marşı’nı besteledi. Meşhur İtalyan bestekâr Donizetti 1828’de bandoyu çalıştırmak üzere İstanbul’a davet olundu. Henüz millî marş âdet olmamıştı. Her hükümdarın kendi marşı vardı. Donizetti de Sultan II. Mahmud için Mahmudiye Marşı’nı besteledi ki ilk millî marştır. Sultan Abdülmecid tahta çıkınca Donizetti Paşa Mecidiye Marşı’nı (Marş-ı Sultanî) besteledi. Liszt, Rossini ve o zamanlar Osmanlı Devleti’nin Paris sefâretinde bando şefi olan Johann Strauss bile padişah için marş besteledi. Donizetti’nin halefi Guatelli Paşa Aziziye ve Hamidiye Marşlarını besteledi. Meşrutiyet ilan edilince İttihatçılar modern bir millî marş aradılar. Beethowen’in Türk Marşı teklif edildiyse de “Bir fedâi milletiz/Merd oğlu merd Osmanlıyız” diye başlayan marş benimsendi. Sonra Salvalo’nun Reşadiye Marşı resmen ilan edildi. Sultan Vahideddin tahta çıktığında “Marş bestelenecek zaman değil” dediği için bu devirde Mahmudiye Marşı çalındı. Osmanlı Devleti’nin son millî marşıdır. Protokolde hükümdarın şerefine çalındığı için bu marşların muayyen güfteleri yoktu.

Osmanlı bahriye bandosu. Köşede Donizetti Paşa


MARŞ MÜSABAKASI
1920 senesinde Ankara’da meclis açılınca, bir millî marş kabulü gündeme geldi. Maarif Vekâleti bir müsabaka açarak güfte için 500, beste için 1000 lira mükâfat koydu. Gelen 724 şiirin hiçbiri beğenilmedi. Rıza Nur’un Maarif Vekilliğinden ayrılması üzerine yerine geçen Hamdullah Suphi, güfteyi Burdur milletvekili Mehmed Âkif’in yazmasını istedi. Âkif on gün içinde şiiri tamamladı. Hamdullah Suphi Mecliste okudu; muhaliflerin hararetli itirazlarına rağmen marşın kabulünü temin etti. Mehmed Akif, mükâfatı kimsesiz kadınlara iş öğretmek için kurulan Dârülmesâi’ye bağışlayacağını açıkladı.
Muhalifler şiirde Türk kelimesinin hiç geçmeyip, ırk tabirine yer verilmesini tenkid ettiler. Kâzım Karabekir marşı ilahiye benzetti ve kendisi bizzat bir marş güftesi yazdı. Rıza Nur ise marşın empoze yoluyla kabulüne karşı çıktı. Üstelik edebî seviyesi yüksek olmayan ağır ve monoton bir şiir olarak vasıflandırarak Mozart’ın Türk Marşı, hatta Hamidiye Marşı’nın kabulünü bile yeğ tuttuğunu söyledi. Muhafazakârlar ümmet yerine ırk dendiği, üstelik şairinin Efganî-Abduh çizgisindeki reformistliği ve İttihatçılığı sebebiyle; modernistler ise aşırı militer vurgularından dolayı İstiklâl Marşı’ndan memnun olmadı. İstiklâlini hiç kaybetmemiş bir millet için istiklâl hasretiyle marş yazılması hayretle karşılandı. Millî marşın güfte hikâyesi herkesçe malumdur. Ama bestesinin hikâyesi çok bilinmez. Onu da inşallah sonraki bir yazıda ele alalım.

SALTANATLI TEKBİR

Danimarka’daki bir beynelmilel fuarda sırayla limana giren gemilerin taşıdıkları bayrağa göre millî marşları çalınmakta iken, limana bir Osmanlı gemisi girince, elinde millî marşın notası bulunmayan sahildeki orkestra telâşlanmış, sonra geminin bayrağına bakıp içinde ay-dede ve yıldız geçen bir halk türküsünü çalmışlardı. Bir Osmanlı zâbiti anlatıyor: I. Cihan Harbi esnasında Alman karargâhındaki bir müşterek kutlama sonunda Almanlar hep bir ağızdan millî marşlarını söylediler. Sıra bize geldiğinde ne yapacağımızı şaşırdık. Sonra hep bir ağızdan meşhur saltanatlı tekbiri (teşrik tekbirini) iki defa okuduk. Bu, çok müsbet bir tesir hâsıl etti. Üstelik çıkarken Alman orkestra şefi bu millî marşın notalarını istedi. Kendisine “Harbiye Nezâreti’ne telgraf çekeriz, gönderirler” demek zorunda kaldık.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
6 Şevval 1439
Miladi:
20 Haziran 2018

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter