Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle Rumeli ve Anadolu’da devlete ait toprağı kirâlayan kimse, kirâ müddeti bitmeden toprağını terk edemezdi. Yoksa para cezâsı öderdi. Asayiş bozulmasın, iaşe sıkıntısı yaşanmasın diye, şehirlere yerleşmek sınırlandırılmıştı. Köyden şehre göçü önlemek o zamanlar devlet siyasetinde yer almış bir husustu. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman devrinde yaşamış tarihçi Gelibolulu Âlî, Nasihatü’s-Selâtin diye bir eser kaleme almıştır. Devlet adamlarına tavsiyelerde bulunur. Burada der ki: “İdareciler, köyden şehre göçe engel olmalıdır. Çünkü bunlar memleketlerini terk edince oradaki arâzileri ekilip biçilemez, böylece sipâhilere de bir faydaları olmaz, dolayısıyla millî müdafaaya darbe vurur. Öte yandan geldikleri şehre kaydolunmadıkları için çift bozan vergisi de ödemezler. Geldikleri şehrin halkının rızkını da daraltırlar. Burada çalışıp vergi de vermezler. Hükûmete düşen ya bunları geri göndermek, ya da sıkı kontrol edip faaliyetlerini vergiye bağlamaktır.

İstanbul’un Âsude günlerini aksettiren gravürler, bugün hayalden öte bir şey değil!

BEKÂR UŞAKLARI O zamanlar İstanbul’a yerleşmek kolay değildi. Hac, miras taksimi, cenâze ziyareti gibi sebeplerle İstanbul’a hususî izinle gelenler veya geçenler, işleri bitince şehri terk etmeye mecburdu. Tersâne gibi yerlerde işçilere ihtiyaç olduğu için her zaman İstanbul’a çalışmak üzere geçici gelenler vardı. Bunlara bekâr uşakları denirdi ve hükûmet tarafından tahsis edilen disipliniyle meşhur bekâr odalarında kalmak mecburiyetinde idiler. Bekâr uşakları İstanbul’a bulundukları şehrin kâdısından aldıkları izinle ve geçici olarak gelirdi. Ayrıca İstanbul’da bir kefillerinin bulunması da şarttı. Bunlar eğer bir suç işlerlerse kefilleri de mesul olurdu. Çünkü bunlar kefili oldukları bekâr uşaklarının hallerini, tavırlarını kontrol edip uygunsuz bir durum görürlerse ilgili makamlara haber vermekle mükellefti. XVII. asırda köylü halk, harbler ve isyanlar sebebiyle köylerini terk ederek hisar içinde muhafazalı şehirlere yerleşmeye başladı. Bu göçten İstanbul da nasibini almasın diye şehre giriş ve çıkışta kontroller sıkılaştırıldı. Buna rağmen nüfus artışı önlenemedi. Bekâr odaları da bir fesad ve fuhuş ocağı hâline geldi. Çoğu yeniçeri oldu. Yeniçeri ocağı kaldırılırken bu odalar birer birer yıktırıldı. Sâkinleri de şehirden sürüldü.

Anadolu’dan İstanbul’a gelenler Bostancı Köprüsünde Bostancıbaşı tarafından durdurulur, tezkereleri kontrol edilirdi

TEZKERESİ OLMAYAN ŞEHRE GİREMEZ!

Sultan II. Mahmud, İstanbul’un belediye işleri için İhtisap Ağası’nı vazifelendirdi. Şehirde başıboş serseri takımının toplanmasına izin verilmeyecekti. Şehirde geçici olarak bulunan ve çalışan bekâr uşakları bir bir tesbit edilip kefilleriyle beraber mahkemece kayıt altına alınacaktı. Elinde mürur tezkeresi olmayanlar şehre giremeyecekti. Mürur tezkereleri herkesin kendi memleketinden alınacak ve bunlara İstanbul’a ne iş için geldikleri yazılacaktı. Rumeli’den gelenler Küçükçekmece’den, Anadolu’dan gelenler de Bostancıbaşı Köprüsünden ancak şehre girebilecekti. Şehrin iki uç hududu dışındaki yollardan şehre girenler mürur tezkereleri olsa da cezalandırılacaktı. Şekli şemâili uygun olmayan, “yüzünde meymenet bulunmayan”, şüphe uyandıranların tezkeresine bu husus şifreyle işlenir, tahkiki İhtisab Ağalığı’nca yapılarak gerekirse o kimse şehre alınmazdı.

O zamanlar dağlık bölgelerden gelen Arnavut ve Kürtler, inzibat bakımından şehre sokulmayacaktı. Mürur tezkeresini karakolda gösterip havale ettiren kimseler Çardak iskelesindeki İhtisab Ağası konağına giderek kendilerini, o günün tarihiyle beraber eşkallerini Rumeli ve Anadolu için tutulan iki ayrı defterden birisine kaydettirecekti. Varsa silahlarını teslim edecekti. Bunlar devletçe tahsis edilen ve Suriçi, Üsküdar, Galata ve Eyüb’de bulunan bekâr odalarında kalacaklardı. Adalıların tabiati Anadolu ve Rumelilere uymadığı için bunlara farklı yerler gösterilecekti. Daha sonra bildirdiği işe girecek ve kendisine bir kefil gösterip kaydettirecekti. Eğer mesleğine uygun iş bulamazsa veya bu işlerde eleman fazlası varsa geri gönderilecekti. Herhangi bir sebeple geri dönenlere İstanbul kadılığından dönüş için yeni bir mürur tezkeresi verilecekti. Bu bekâr uşakları İstanbul’da ölürse kefilleri bunu yine deftere kaydettirecekti. Sınır karakollarında İstanbul’a girerken ve çıkarken bir defaya mahsus olmak üzere cüz’i bir tezkere harcı alınacaktı.

Üzerinde Sultan II. Abdülhamid’in tuğrası bulunan Mehmed Salih Paşa adına düzenlenmiş mürûr tezkeresi. Bir nevi iç pasaport olan tezkerede; Paşanın adı, sancağı, mahallesi, baba adı, mesleği, tabiiyeti, mezhebi; ve hatta boy, göz, burun, bıyık, ağız, çene ve çehresi hakkında bilgiler bulunuyor.

KONTROL MUHTARDA

Mürur tezkerelerini muhtarlar kontrol ederdi. Bunlar mahallelerinin âsâyişinden mesuldü. Mahallelerinde geçici olarak oturanların mürur tezkereleri ile yerleşmek üzere gelenlerin kimlik kontrollerini yaparak kefilleriyle beraber deftere kaydedecekti. Ancak bu tedbirler ülkenin karışık durumu ve peş peşe bozgunlar sebebiyle şehre muhacir akını olduğu için tam manasıyla gerçekleştirilemedi. Tanzimat’tan sonra bu kontroller tavsadı, şehirde zabıta vak’aları da buna paralel olarak arttı. Mürur tezkeresi tatbikatı II. Meşrutiyet’ten sonra bütün memlekete teşmil edildi. 1915 tarihli bir kanunla sadece İstanbul için değil, herhangi bir şehirden bir başkasına gidebilmek için de seyahat varakası alınması mecburiyeti getirildi. Artık serseri, dilenci ve şüpheli şahıslar mahkeme kararıyla bulundukları yerden sürülebilecekti.

Hal böyleyken bu tarihten sonra peş peşe kaybedilen harblerde elden çıkan Rumeli halkından onbinlercesi İstanbul’a göç etti. Bunları Kafkas muhacirleri takib etti. Bu da yetmezmiş gibi Rus ihtilalinden kaçan Bolşevik aleyhtarı Beyaz Ruslar şehre akın ettiler. İstanbul muhacirlerle doldu taştı. Kendisini normal zamanlara göre ayarladığını zanneden İttihad ve Terakki hükûmeti işleri kontrol etmekten âciz kaldı. Parklar, câmiler, mektepler, hatta terk edilmiş evler muhacirlere tahsis edildi. Şehrin nüfusu birdenbire arttı. Asayiş ve intizam bozuldu. Fiatlar yükselerek şehirde kıtlık ve karaborsa başgösterdi. Salgın hastalıklar başladı. Böylece tatlı bir devrin hayali son buldu. İstanbul, o rüya şehir, eski ihtişamlı güzelliğini bir daha ele geçmemek üzere kaybetti.

Asırlarca nüfusu sabit tutulmaya çalışılan İstanbul, 20. asrın başında yaşanan savaşların ardından büyük göçlere sahne oldu. Böylece tatlı bir devrin hayali son buldu.

İSTANBULLU ASKERE DAHİ ALINMAZDI

İstanbul,diğer Osmanlı şehirlerine hiçbir bakımdan benzemezdi. Burada vâli ve şehir meclisi yoktu. Halkı askere alınmazdı. Okumuş erkekleri devlet memurluğu yapar; gayrimüslimler sanat ve ticaretle uğraşırdı. Sosyal hayatı, şivesi, örfleri bile farklıydı. Bu bakımdan bütün Osmanlı ülkesine nümûne teşkil ederdi. Her önüne gelen dilediği gibi bina yapamazdı. İaşe sıkıntısı yaşanmaması için tedbirler alınmıştı. Hâsılı İstanbul’un adı konulmamış bir imtiyazlı statüsü vardı. Bu sebeple nüfusu sâbit tutulurdu. İstanbulluların askerlik muafiyeti II. Meşrutiyet’e kadar devam etti. İlk kez 1909 yılında Sultan Reşad’ın cülûs merasimine katılmak üzere İstanbul halkının 1883, 1884, 1885, 1886 ve 1887 doğumlulardan 2.500 kişi askere alındı. Bir haftalık bir talimden geçirilerek istenildiği zaman tekrar askere alınmak üzere terhis ediliverdi. O zamana kadar işitilmedik bu olay öyle ilgi çekti ki, zamanın gazete ve mecmualarında haber ve fotoğrafları çıktı.

İlk defa askere alınan İstanbul doğumluların terhis töreninde o devrin Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Mahmud Şevket Paşa konuşmasını yaparken.

KOYU BİR DİYALOG

Mürûr tezkeresi ibraz eden adama, memur sormuş: -Adın ne? -Kara Hasan. -Babanın adı? -Kara Veli. -Nerelisin? -Karaköseliyim. -Nereye gidiyorsun? -Karaman’a. -Neyle gidiyorsun? -Kara vapuru (tren) ile. -Nerede oturuyorsun? -Karagümrük’te. Memur dayanamayıp bağırmış: -Zift mi kesildin be herif!

1920 Nisan ayında işgal altındaki Manisa’dan İzmir yoluyla İstanbul’a gitmek için, İtalyan ve Yunan makamlarına vize edilmiş bir yolculuk izin belgesi. Belgede, Selahattin Bey isimli bir şahsın kendisi ve ailesi hakkında bilgiler veriliyor.



1844’te Kafkasya’ya olağanüstü yetkilerle gelen Prens Vorontsov Kafkas halklarının gelenek ve mülkiyetine saygı göstereceğine söz verdi. Ancak bu kağıt üzerinde kaldı. Rus Kazak kadınları, savaş alanında ölen Çerkezlerin başlarını kesip Alman General Zass’a satıyorlardı. Mızraklara geçirilen insan kafaları karargahın etrafında idi. Şeyh Şamil 1846’da Kabardey’e geldi. Veba salgını ile Kabardeyler isyan etmediler. Şeyh Şamil Dağıstan’a döndü. Onu destekleyenler Kuban ötesine geçtiler. Bir kısmı Osmanlıya sığındı. 1859’da esir düştü. 1820’de 30 bin olan Rus ordusu 1850 yılında Kafkasya’da 200 bini buldu. 1860 yılında Kont Yevdokimov, Çerkezleri (yüz binlerce) Osmanlıya sürgün olarak gönderdi.
21 Mayıs Çerkezlerin sürgün yıl dönümüdür. (21 Mayıs 1864) Rusya Göç Komisyonunun verilerine göre (1858-1865) arasında Doğu Karadeniz limanlarından 493 bin kişi göç etmiştir (sürgün edilmiştir). Kayıtdışı gidenlerin sayısı bu rakamın 2 mislinden fazladır. Göç ve sürgünler 1858’den çok önce başlamış ve 1910 yılına kadar devam etmiştir.
Kuzey Kafkasya Karadeniz’den Hazar Denizine kadar Kafkas Dağları boyunca uzanır. Yaklaşık 125 bin kilometrekare olan bu topraklarda hemen hemen 6 milyon insan yaşamaktadır. Bu arada Türkiye’deki Kuzey Kafkasya asıllıların 7 milyon olduğu ifade edilmektedir...
Kuzey Kafkasya’da 50’den fazla dil ve 100’den fazla lehçe konuşulur. Kuzey Kafkasya’da bulunan cumhuriyetler de şu şekildedir:
Abhazya, Adigey, Karaçay-Çerkez, Kuzey Osetya, Güney Osetya, İnguşya, Karatay-Balkar, Çeçenya, Dağıstan...
3 bin yıldır burada yaşayan yerli halkların (Avar, Lezgi, Çerkez, Dargi, Lak, Taba-Saran, Çeçen, İnguş, Adige, Karbartay ve Abhaz-Abaza) dilleri Kafkas dil grubunu meydana getirir.
Bölgeye 7. asırda gelen İskit, Alan, Sarmatların ve onların bakiyesi Osetler ve Tatarlar Hint-Avrupa (İron) dil grubundadır. 10. asırda bölgeye yerleşen Kumuk, Karaçay, Balkar ve Nogaylar ise Türk-Kıpçak halklarından olup Ural-Altay dil grubuna dahildir.
Kuzey Kafkasya’da yaşayanların yüzde 60’ı Kafkas, yüzde 20’si Rus, yüzde 10’u Ural-Altay, yüzde 10’u İron dil grubuna dahildir. Bu haliyle Kuzey Kafkasya diller ülkesi mozaiğidir...


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

“Osmanlılarda ne nikâhın, ne de boşanmanın kaydı tutulurdu. Her şey erkeğin iki dudağı arasında idi. Kadınlar mağdur oluyordu...” gibi sözler çok işitiliyor. Hakikat acaba böyle midir? Koskoca bir imparatorlukta evliliklerin, boşanmaların kaydedilmediğine inanmak mümkün mü?

Nikâh akdi, tarafların iki şahit huzurunda birbirine uygun icap ve kabulüyle kurulur. Ancak nikâh aynı zamanda bir ibâdet sayıldığı için olsa gerek, Hazret-i Peygamber zamanından beri nikâhları hep üçüncü bir şahıs kıymıştır. Nikâh akdi bir kudsî seremoni şeklinde icrâ olunmuştur.

25 AKÇE LÂZIM

Osmanlılarda nikâhı ya bizzat kâdılar kıyar veya nikâhın kıyılması için kâdıdan izin alınırdı. İzin için de 25 akçe resm-i nikâh (nikâh harcı) ödenirdi. Bu harcın 20 akçesi kâdıya, geri kalanı da mahkeme kâtiplerine aitti. Evlenenler ayrıca, tımarlı sipâhiye resm-i arus (gerdek harcı) öderdi. Bu vergi, evlenen kadının bâkire veya dul, zengin, fakir veya orta halli, Müslüman veya gayrimüslim olmasına göre değişirdi. Her vilâyette de aynı değildi. Nikâh için kâdıdan izin almak yetmezdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, zamanın bozulması ve kız kaçırmaların artması gerekçesiyle, nikâhta mutlaka kızın velîsinin iznini arayan İmam Muhammed’in görüşüyle fetvâ verdi. “Zeyd, Hind-i bâliğayı, babası Amr’dan izinsiz nikâh eylese, Amr râzı olmasa, nikâhı feshe kâdir olur mu? El-Cevâb: Olur”. Bu fetvâ zamanın padişahı Kanunî Sultan Süleyman tarafından kanun hâline getirildi. Böylece 1544 tarihinden itibaren kâdılar, velînin izni bulunmayan nikâhları kabul etmekten men olundu. Mecelle’de geçtiği üzere, “Müctehidler arasında ihtilaflı meselelerde imamü’l-müslimîn hazretleri herhangi kaville amel olunmak üzere emrederse gereğiyle amel olunmak vâcibdir.” Nikâhın nesep, nafaka, mehir, iddet, verâset gibi çok sayıda hukukî neticesi olduğu için, resmî makamlarca kıyılması ve tescili istenmiştir. Böylece hem aleniyeti temin etmek; hem de kötü niyetlerin önüne geçmek düşünülmüştür. Nitekim hükümdar, umumun menfaati için birtakım emir ve yasaklar getirebilir.

İstanbul kâdısı. Kâdıdan izin almadıkça nikâh kıyılamazdı.

"BEN DAHİ AKD-İ NİKÂH EYLEDİM"

Nikâhları ya bizzat kâdı kıyardı, yahud tarafların evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda kâdıdan izinnâme alındıktan sonra, mahalle veya köy imamı kıyardı. Gayrimüslimlerin nikâhını da kâdıdan izin alındıktan sonra patrik veya haham kıyardı. Ama bunlar zaman zaman daha ucuz olduğu için nikâhlarını patrik veya hahama değil, kâdı veya imamlara kıydırırdı. Hatta ruhânîler buna hükûmet nezdinde itiraz ederdi. Osmanlı kâdıları, talep edilmedikçe zimmîlerin nikâhlarına karışmamakla emrolunmuştur. İzin alınacak kâdı, taraflardan birinin ikâmetgâhı kâdısıdır. Kâdı efendi bir Münâkehât İzinnâmesi tanzim eder. Bu vesikada, imam efendiye veya ruhânî reise hitâben, tarafların isimleri bildirildikten sonra, “tenkîhe mâni’-i şer’îsi yoğise, velîsi izni ve tarafeyn rızâları ve tesmiye-i mehrle lede’ş-şuhûd akd-i nikâh eyleyesiz” diye yazardı. Kâdıların verdiği her türlü vesika sicile kaydolunurdu. İzinnâme imam efendiye verilirdi. Tarafların nikâh esnâsında bulunmaları âdet değildi. Her iki tarafı da velî veya vekilleri temsil ederdi.

Düğün günü imam efendi, iki şahit huzurunda, bir hutbe irâd edip, okunması bereket sayılan âyet ve hadîsleri okuduktan sonra, önce kız tarafına “Tâlibi bulunan felanca oğlu felancayı şu mikdar mehr ile kocalığa kabul ettin mi?” diye sorardı. “Kabul ettim” cevabını aldıktan sonra erkek tarafına “Tâlibi bulunduğunuz felanca oğlu felanca kızı felancayı şu kadar mehr ile zevceliğe aldın mı?” diye sorardı. “Aldım” cevabını müteakip bu sualleri her iki tarafa da iki defa tekrarladıktan sonra “Ben dahi akd-i nikâh eyledim” der ve sünnette bildirilen duayı ederdi. Böylece nikâh kıyılmış olurdu.

Latife Hanım ile M. Kemal Paşa’nın nikâhını 1923’te İzmir kâdısı kıydı. Mutluluk getirmeyen bu evlilik, iki yıl sonra M. Kemal Paşa’nın Lâtife Hanım’a gönderdiği bir talâk kâğıdı ile son buldu.

“İMAM NİKAHI” MI?

İslâm tarihinde Müslümanlar ehemmiyetinden ötürü nikâhın, dinî ve hukukî hükümleri iyi bilen ve cemiyette itibarlı birisi tarafından akdedilmesini arzu etmiştir. Bu sebeple nikâhları umumiyetle imamlar kıyagelmiştir. Ülkemizde dinî nikâha imam nikâhı denilmesi de bu geleneğe dayanır. Halbuki nikâhı illâ imamın kıyması şart değildir. Hatta hiç kimsenin nikâh kıymasına gerek yoktur. Erkek ve kadın iki şahit huzurunda “aldım-vardım” dese, nikâh kurulmuş olur. Halk arasında hâlâ devam eden bir âdet vardır. Nikâhın taraflarının, vekil ve velîlerin, ayrıca şahitlerin isimleri ve imzâlarının bulunduğu bir kâğıda, kıza ödenen ve ödenecek mehir miktarı ile gerekirse baba evinden kıza verilen eşyâ da yazılarak kız tarafına teslim edilirdi. İleride bir nizâ çıkarsa, mehir kâğıdı adı verilen bu vesika delil olurdu. Kız mehrini ve çeyizini geri alabilirdi.

Bir zamanların popüler çifti: Naciye Sultan-Enver Paşa. Sultanlar, dilediği zaman kendilerini boşayabilmek üzere evlenirdi. Şer’î hukuk kadınlara bu hakkı vermiştir.

BİLDİRMEYENE CEZÂ

Tanzimat’tan sonra nikâhı kıyan imama veya ruhânî reislere bir Münâkehât İlmühaberi tanzim edip, birkaç gün içinde nüfus idaresine bildirme mecburiyeti getirildi. 1914’ten sonra bu vazife kocaya yüklendi. İmam veya ruhânî reisten aldığı ilmühaberi nüfus dairesine bildirmeyenlere para ve hapis cezâsı getirildi. İzinnâmesiz nikâh kıyanlara zaten öteden beri cezâ vardı. Bu cezâ önceleri 2 çeyrek mecidiye idi. O devirde bir mecidiye, 7.2 gramlık Osmanlı altınının beşte birine tekâbül eden ve içinde 20 gram hâlis gümüş bulunan 24 gramlık para idi. 1913 tarihinde izinnâmesiz nikâh kıyanlara üç aydan iki seneye kadar hapis cezâsı getirildi. Görülüyor ki zannedildiği gibi Osmanlılarda nikâh ve talâklar kayıt altına alınmamış değildir. Devlet bu işi çok sıkı takip etmiştir. 1926 yılında İsviçre Medenî Kanunu‘nun iktibasıyla evlilik için belediye kaydı esas alındı. Şer’î hukuk da, dînî nikâhın resmî hüviyeti de tarihe karıştı. Resmî kayıttan önce dînî nikâh kıyan ve kıydıranlara cezâ getirildi.

KAMBERSİZ DÜĞÜN

Hazret-i Peygamber, eshâbının nikâhını hutbe okuyup kıyardı. Bu hutbe Allah’a hamd, Peygamberine salât ve duadan ibarettir. Nikâhtan sonra da eşler hakkında dua ederdi. Şu kadar ki hutbe ve dua okumak nikâhın şartı değildir. Halîfe Hazret-i Ali’nin, işlerinin çokluğu sebebiyle azatlı kölesi ve hâcibi (kalem-i mahsus müdürü) Kamber’i nikâh kıyma işiyle vazifelendirdi. Hatta “Kambersiz düğün olmaz!” sözü buradan kalmıştır. Dört halîfe devrinden beri İslâm devletlerinde doğumlar, ölümler ve nikâhlar tescil olunurdu. Bu siciller hazine harcamalarına esas tutulurdu. Selçuklulardan itibaren nikâhları ya kâdılar kıyar; yahud nikâh için kâdıdan izin alınırdı. Mısır’daki Memlûkler zamanında kâdıların nezâreti altında akkâd denilen nikâh kıyma memurları vardı. Zamanla halk arasında kâdı veya resmî memur huzurunda nikâh kıyma âdeti yayıldı.

Osmanlıca yazılmış resimli bir evlenme cüzdanı...

SİZ DE ŞAHİT OLUN!

Kâdı izni olmaksızın kıyılan nikâh sahihtir. Ancak böyle bir nikâha dair nizâ vukuunda kâdılar buna bakamazdı. Emr-i padişâhîye aykırı hareket etmek suçtur, cezâyı gerektirir... Adamın biri nişanlısı ile beraber nikâh kıymak üzere mahkemeye gider. Ancak elinde nikâh harcının yarısı kadar parası vardır. Bu paranın nikâh harcına yetmeyeceğini öğrenince tenzilat yapılmasını ister. Kâdı efendi kabul etmeyince, nişanlısına dönerek “Ben seni aldım. Sen bana vardın mı?” der. “Vardım” cevabını alınca bu sefer kâdı ve kâtibe dönerek “Sizler de şahit olun a efendiler!” diyerek çıkıp gider.

NİKÂH İLMÜHABERİ.. Nikâhı kıyan imam tarafından doldurulan bu ilmühaberler, bâkire, seyyibe (dul) ve tecdid-i nikâh (nikâh yenileme) için olmak üzere üç nevi idi. Birincisinden 5, ikincisinden 3 ve üçüncüsünden de 1 kuruş harç alınırdı. Bu harçların yarısı imam veya ruhânî reise; diğer yarısı da nüfus idaresine aitti. İlmühaberde mehir miktarı da kaydedilirdi. Nikâhı kıyan imam, tanzim ettiği ilmühaberi, taraflara yahut velî veya vekillerine, ayrıca şahitlere imzâlattıktan sonra tasdik ederek 8 gün içinde beldenin nüfus memurluğu kalemine göndermek; nüfus memûru da vesîkadaki bilgileri nüfus sicil defterine ve alâkadarların nüfus tezkeresine (kâğıdına) kaydettikten sonra evrakları imam efendi vâsıtasıyla taraflara tevdi etmeye mecbur idi. Böylece nikâh işi tescil edilmiş olurdu.

ASKERDE NİŞANLISI YOK İSE... 1907 tarihli bu izinnâme, “askerde nişanlısı yok ise” şartıyla verilmiştir. Demek ki bir devre imamlar, askerde nişanlısı bulunan kızların nikâhını kıymaktan men edilmişlerdi. Mamafih nişanlanmak hukukî bir netice doğurmaz. Ancak harblerin hüküm sürdüğü devirlerde, askere gidenlerin hukukunu korumak maksadıyla böyle bir hüküm getirilmiştir.



Çerkezler 16. asırdan sonra Çarlık Rusya’nın saldırı, soykırım ve sürgünleri ile anavatanlarında azınlık haline düştüler. 16. asırdan Rusya’nın Kafkasya’ya tamamen egemen olduğu 19. asra kadar Çerkezler ve Kafkasya’da yaşayan halklar çok zayiat verdiler. Sürgünler, çileler, savaşlar birbirini takip etti. 1804 yılında Rus generali Tsitsianov’un bildirisinde “Çerkezlerin kanıyla topraklarınızı sulamak arzusu ile vücudum sarsılıyor... Size sesleniyorum ki, benim süngü, gülle ve kan nehri metodum ile topraklarınızdan akan nehirlerin suyu bulanık akmayacak, ailelerinizin kanıyla boyanmış olarak kıpkırmızı akacak...”

1804’den önce birkaç asır bu topraklar kan ile sulandı. Rus zulmüne maruz kaldılar. Rusya’nın, Osmanlının Kafkasya’ya hakim olmasını; Osmanlının da Rusya’nın Karadeniz’e inmesini önlemek başlıca hedefi idi. Osmanlı ile Rusya 16 savaş yaptı. Çerkezler Osmanlı ile Kırım Tatarları ile tanıştılar. Çerkez ülkesine sefer düzenleyen Osmanlı ve Kırım Tatar ordusu büyük zayiat vererek geri çekildi. Çerkezler ilk önce Rusya’ya yaklaşmak istediler. Kısa zamanda Rusya’nın emperyalist politikasını anlayarak Osmanlıya döndüler. 1816-1827 yılları savaş, veba salgını ile Kabardeylerin 300 bin olan nüfusu 35 bine indi. Yermelov 1822 yılında bütün Kabardey bölgesini yakıp yıktı. Nalçik’te Rusya istihkam inşa etti. Rusya’nın hakimiyetine karşı çıkan Çerkezler Kuban Nehrinin karşı tarafına geçerek mücadeleye devam ettiler...

1828-1829 Osmanlı- Rus Savaşını bitiren Edirne Anlaşması ile Çerkezya Rusya’ya bırakıldı. Çerkezya hiçbir zaman Osmanlı toprağı ve Çerkezler Osmanlı Sultanının tebaası olmadı. Osmanlı ile Çerkezler arasında sadece dini bağlılık bulunuyordu. Edirne Anlaşmasından sonra Çar I. Nikola Çeçenlerin fiziki imhası ve sürgünü politikasına karar verdi. Çeçenlerin yurtlarına Hıristiyan Kazaklar yerleştirildi. Rusya Çeçenlere karşı “Divide et İmpera” (Böl ve yönet) metodu ile (Igni et ferro) (Ateş ve kılıçla) taktiğini icra etti. 1839 yılında Rusların Karadeniz’deki ablukası sebebiyle kıtlık yaşandı. Şapsığlar ve Ubıhlar direnince Ruslar köyleri yaktılar. Üzüm bağlarını ve meyve ağaçlarını kestiler. Şahsığ ve Natuhay Çerkezleri Osmanlıdan 1830’da Edirne Antlaşmasının Çerkezya ilgili maddesinin iptalini istediler. Osmanlı zor durumda idi. Rus ordusu ile (Abzeh, Şapsıg ve Ubıh) birlikleri ile yapılan savaşı Çerkezler kaybetti. (1841 Fars Savaşı)


Kuzey Kafkasya denilince Çerkezler akla gelir. Kuzey Kafkasya diller, dinler, mezhepler ve çok sayıda etnik gruplar mozaiğidir. Bazı etnik gruplar Çerkez kültürü ile bütünleşmiştir. Anadolu’da bilhassa Marmara bölgesinde bazı köyler bir nevi Kafkasya’nın görüntüsüdür. Çerkezler Kafkasya’nın en eski yerli halklarındandır. Çarlık Rusyası Çerkezlerin büyük çoğunluğunu muhtelif tarihlerde vatanlarından kopararak sürgün etti.

Yurtlarından sökülüp atılan Çerkezlere Osmanlı kucağını açtı. Samsun’dan Anadolu’ya çıkan Çerkezler Çarşamba-Adapazarı-Kayseri-Hatay hattına yerleştiler. 150 yıla yakın bir zaman Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ve titizlikle örf ve âdetlerini korumuşlardır. Çerkezlerin büyük çoğunluğu Anadolu’ya yerleşti. Ayrıca Balkanlar, Orta Doğu ve 1910 sonrası Karayip Adalarına sürgün olarak gittiler.

Sovyetler Birliğinin (komünist rejimin) sona ermesinden sonra Trabzon ve Samsun limanlarından Soçi ve Novorossisk limanlarına feribot seferleri başladı. İstanbul’dan Maykop, Soçi ve Krosnodar havaalanlarına uçaklar inip kalkıyor. Geride bırakılan akrabaların aranması, ekonomik ve kültürel bağların yeniden kurulması ve zengin Çerkez asıllı Türk vatandaşı iş adamlarının burada yatırım yapması için imkândan faydalanılmalıdır. Bu arada Çerkez asıllı din adamları bu bölgelerde Ehl-i Sünnet bilgilerini yeniden ihya etmelidir. Çerkezler sünnidir.
Çerkezler Koma ve Kuban Nehirleri arasında Rusya Federasyonuna bağlı 3 küçük cumhuriyet içinde bölünmüştür. Adıgey Cumhuriyetindeki nüfusun yüzde 25’i 123 bin Çerkez’dir. Karaçay-Çerkez Cumhuriyetinde nüfusun yüzde 10’a yakını (40 bin) Çerkez’dir. Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde nüfusun yüzde 50’si (363 bin) Çerkez’dir. Bu cumhuriyetlerin dışında 15 bin Çerkez yaşamaktadır.
2300 yıl önceki Maykop ve Dolmen kültürü Çerkez ve Abazalarla ilgilidir. 2100 yıl önce Sint- Meot kültürü gelişti. Meot kavimleri şunlar idi: Kerket, Sint, Dandari, Fatey, Zih, Henioh ve diğerleri. Çerkez ismi Kerket kavminden gelir. Kuzeybatı Kafkasya’da yaşayan Çerkezler, Hunların akınları, Bizans saldırıları, Cengiz Hanın Moğol saldırısı ve nice saldırı ve istilalara karşı direndiler. Hiçbiri Çerkezleri anavatanlarından koparamadı.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Şerif deyince akla western filmlerindeki kasaba şerifleri geliyor. Vaktiyle bizde de şerifler vardı. Ama ne şerif... Osmanlı idaresindeki Hicaz, kendi içinde bir muhtariyete sahipti. Hazret-i peygamber soyundan şerifler tarafından yönetilirdi.

İngiltere XI. asırda shire’lara (vilâyetlere) ayrılmıştı. Shire’larda şehir idareleri vardı. Bunların başında da kralı temsil eden sheriff bulunurdu. Shire-reeve (şayr-riv), vilâyet reisi demektir. Zamanla sheriff hâline gelmiştir. Amerika’da da kasaba ve şehirlerde şerif adındaki kimseler vazife yapardı. Bunun dilimizdeki şerif kelimesiyle pek alakası olmadığı ortada. Şerif, Arapça şerefli manasına gelir. Bizde isim olarak kullanılır. Memlûkler zamanında, Hazret-i Hasan soyundan gelenlere şerif, Hazret-i Hüseyin soyundan gelenlere seyyid unvanı verilmişti. Bunun dinî bir prensip olmadığı ortadadır. Nitekim İslâm dünyasının farklı beldelerinde bu iki unvan birbiri yerine kullanılmıştır.

Mekke şerifleri, asırlarca hacıların rahatı ve hac ibadetinin rahatça yapılmasını temin ile vazifeliydi.

MEKKE ŞERİFİ Memlûk idaresi zamanında Mekke şehrinin idarecisi bir şerif idi. Osmanlılar burayı fethettikten sonra, Mekke’nin idaresini eskiden olduğu gibi şeriflerden birisine bıraktı. Hicaz kadıları merkezden gönderilirdi. Vezir rütbesindeki şerifler, kışın Mekke’de, yazın Tâif’te otururdu. Vefat veya istifa ile boşalan Mekke şerifliğine, padişah aynı aileden Mekke kadısı ve Mısır valisinin arz ettiği birisini tayin ederdi. Ayrıca Mısır’a bağlı Cidde sancakbeyliği vardı. Mekke şeriflerine, burası nezâret ederdi. Medine şehrine de, emekli harem ağalarından biri, şeyhülharem tayin olunurdu.

HACILARA KOLAYLIK

Sultan Aziz zamanında Cidde, Mekke ve Medine birleştirilerek Hicaz vâliliği kuruldu. Vâli, Mekke’de oturmaya başladı. Mekke şerifinde yalnızca seyyid ve şeriflerin işleri ile, bedevî aşiretlerin idaresi kaldı. Cidde’ye mutasarrıf; Medine’ye de Medine-i münevvere muhafızı tayin edildi. Meşhur Fahreddin Paşa, son Medine muhafızı idi. Hicaz gelir getirmeyen, fakat masrafı çok bir vilâyetti. Mısır gelirlerinin büyük bir kısmı buraya tahsis edilirdi. Hicaz’a verilen ehemmiyet, halifelik statüsünün bir neticesi; devletin itibarının da bir göstergesi idi. Buraya gelen hacılar, devletin yaptırdığı hanlarda bedava kalırlardı.

Sağdan itibaren Şerif Hüseyin ve iki oğlu Irak Meliki Faysal ile Ürdün Meliki Abdullah

SON ŞERİF HÜSEYİN PAŞA

Son Mekke Şerifi Hüseyin Paşa ve oğulları, yüksek dereceli Osmanlı bürokratlarından idi. İstinye koyunda önceleri İran sefiri Muhsin Han’a ait yalı Hüseyin Paşa’nın idi. Sonra Deli Fuad Paşa satın aldı. Kardeşi âyan azası Şerif Nâsır Paşa’nınki ise, Emirgân’da güzeller güzeli Şerifler Yalısı idi. Şerif Hüseyin Paşa Hicaz’a tayin olunduktan sonra hayatları, bambaşka bir mecrada devam etti. Hüseyin Paşa, İttihat ve Terakki hükümetinin, bilhassa Şam Vâlisi Cemal Paşa’nın hukuka aykırı, keyfî icraatlarını tenkit etmekten geri durmadı. Bunlara engel olamayınca dünyaya duyurmak için iki beyanname yayınladı.

HİCAZ ELDEN ÇIKIYOR

İttihatçılar bu beyannameleri isyan olarak değerlendirdi. Hüseyin Paşa’yı asi ilan ederek, üzerine asker gönderdi. Bunun üzerine Hüseyin Paşa, Arap toprakları üzerinde Haşimî İslâm İmparatorluğu kurmak hevesine kapıldı. İngilizlerden yardım istedi. İngilizler bu bulunmaz fırsatı kaçırmadı. Önce Hüseyin Paşa’ya yardım ederek Mekke’nin 1916, Medine’nin de 1918 yılında Osmanlı hakimiyetinden çıkmasını sağladılar. İngilizler sonra Vehhabî mezhebinden İbnüs-Suud ile anlaştılar. Hüseyin Paşa’yı mağlup ederek Hicaz’dan çıkardılar. Böylece son Mekke şerifi İngilizler tarafından azledildi ve 1926’da sürgüne gönderildi. Belki davasında haklı olan, ama bölgede hâkimiyet kurmak için çalışan İngilizlere aldanmakla hayatının hatasını yapan son Mekke Şerifi, Kıbrıs’ta pişmanlık içinde vefat etti.

Şerif Hüseyn Paşa'nın ailesi, çok sevdikleri İstanbul ile alakasını kesmedi. Emirgan’daki yalılarında, yaz tatillerini geçirmeye devam ettiler.

ÜÇ OĞLU DA HÜKÜMDAR OLDU

Hüseyin Paşa’nın 1908 Osmanlı parlamentosunda mebus olan üç oğlu Ali, Faysal ve Abdullah, sırasıyla Hicaz, Irak ve Ürdün hükümdarı yapıldı. Hemen ardından Hicaz, İngiliz desteğiyle kurulan Suudî Arabistan Krallığı tarafından işgal ve ilhak edildi. Şerif Ali tahtını kaybetti. Ürdün ve Irak hanedanı, Şerif Hüseyin Paşa’nın soyundan gelir. Her iki ülkedeki hükümdarlar, dedelerinin hatasını telafi etmek istercesine İngiliz muhalifi bir politika takip ederek, Türkiye’ye yakınlaştı. Osmanlı Milletler topluluğu gibi bir sistem kurmaya teşebbüs ettiler. Bağdat Paktı ve Cento bu çalışmaların mahsulüdür. Irak ile Ürdün 1958 yılında birleşti.

Son Irak Meliki II. Faysal... Sultan Vahideddin’in torunu ile nişanlıydı. Düğün için Türkiye’ye geleceği gün kanlı bir ihtilalle devrildi ve katledildi.

TEK SOYU ÜRDÜN’DE KALDI

Vaziyetten ürken İngiltere, 1958’de Irak’ta kopan Rus yanlısı ihtilâle ses çıkarmadı. Sultan Vahideddin’in torunu Fâzıla ile nişanlı bulunan son Irak meliki II. Faysal ve ailesi feci şekilde öldürüldü. Irak’ta sosyalist bir idare kuruldu. Ürdün’ün ilk meliki Abdullah da aynı siyaseti takip ettiyse de, İngilizlerin kiraladığı söylenen bir Filistinli katil tarafından Mescid-i Aksa merdivenlerinde öldürüldü. İngilizlere kafa tutmaya kalkan oğlu Talâl İstanbul’da bir kliniğe kapatıldı. Bunun üzerine oğlu Hüseyin, fevkalade temkinli bir siyasetle tahtını korumayı başardı. Şerif sülâlesi çok sevdikleri İstanbul ile alakasını kesmedi. Boğaz’daki yalılarında, yaz tatillerini geçirmeye devam ettiler. Hanedan mensuplarının çoğu güzel Türkçe bilmekte; Türk asıllılarla evliliklere rağbet etmektedir.

ÖLÜMDEN DÖNMÜŞTÜ Ürdün meliki Hüseyin (1935-1999) dedesi 1951’de vurulduğunda, yanındaydı. Göğsüne sıkılan kurşundan kendisini dedesinin taktığı madalya kurtardı. Hazret-i Peygamber’in 42. kuşaktan torunu olan melik, mütevazı ve sevilen bir hükümdardı. Bugün ülkenin başında Hüseyin’in oğlu II. Abdullah (sağda) bulunuyor.

EMİR'E YUMURTA YAĞMURU

Emir Abdullah, Ürdün’ün ilk hükümdarıdır. 1921’de Emir Abdullah mıntıkanın en büyük ve en eski yerleşim merkezi Salt’a geldi. Salt, tipik bir Osmanlı şehriydi. Bölgenin ilk lisesini Osmanlılar buraya yapmıştı. Yeni bir devlet kurulduğunu ve Salt’ın da bu devletin başşehri olacağını söyleyen Emir Abdullah’ı Salt halkı yumurta yağmuruna tuttu. “Develerimiz, merkeplerimiz nerede otlayacak?” dediler. Abdullah da küçük bir Çerkez köyü olan Amman’a sığındı. Çerkezler Abdullah’a hüsnükabul gösterdiler. Böylece Amman başşehir oldu ve o gün bugündür hayli gelişti. Salt ise hep aynı kaldı. Türkiye’yi de ziyaret eden Abdullah’ın ideali Suriye, Ürdün, Lübnan ve Filistin’i içine alan büyük bir Hâşimî Arap İslâm Devleti kurmaktı.

MUHAFIZLAR ÇERKES. Ürdün’de Sultan Hamid tarafından bölgeye yerleştirilen Çerkezler yaşamaktadır. Hükümetin çok güvendiği Çerkezlerden çok sayıda üst rütbeli subay vardır. Şerif Hüseyin’i koruyan Çerkezlerin torunları bugün de millî kıyafetleriyle II. Abdullah’ın muhafızlığını yapıyor.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Dünyada ilk soyadı kanunu Yahudileri asimile etmek için Avrupa’da çıkarıldı. Sonra işler tersine döndü. Bu sefer Yahudileri ifşa etmek için kullanıldı.

Antik çağlardan beri Yahudiler dinî, millî ve kültürel sebeplerle isim değişikliklerine alışmışlardı. Her biri bulundukları ülkenin dilini konuşurdu. Unutulan İbranice’yi sadece bazı hahamlar bilirdi. Sefaradlar (İspanya Yahudileri) çoktan beri İbrani isim ve İspanyol soyisimleri kullanırdı: Avram (İbrahim) Franco gibi. Daha tutucu olan Aşkenazlar (Almanya Yahudileri) ise, hâlâ eski geleneğe göre, kendi adlarını, babalarının önadını, üstelik orijinal şekliyle kullanıyorlardı. Mesela, Yakov ben Yitzhak (İshak oğlu Yakub) gibi. İbranice isimler yasak değildi.

ALMANCA MECBURİYETİ

Avrupa’da Yahudilerin nisbeten en serbest olduğu Avusturya’da 1787 yılında bir kanun çıkarıldı. Bu kanuna göre bütün Alman Yahudilerinin Almanca isimler ve soyisimleri alması istendi. Yahudiler, nüfus memurlukları önüne biriktiler. Memurların ellerinde kabul edilebilir isimlerin listesi vardı. Lilienthal, Edelstein, Diamant, Saphir, Rosenthal gibi çiçek ve kıymetli taş benzetmesi güzel soyadı alabilmek için rüşvet vermek şarttı. Kluger (akıllı) ve Fröhlich (mutlu) gibi isimler çok pahalı idi.

Bir Alman Yahudi ailesi. Wiesenthal soyadını alabildiklerine göre, hali vakti yerinde oldukları anlaşılıyor. Çünkü Wiesenthal yeşil vadi demektir. Mamafih şansları her zaman yaver gitmedi. 1943’te bir toplama kampında öldüler.

BİNLERCE KİŞİYE AYNI SOYADI

Canı sıkkın memurlar, çoğunlukla kaba bir şekilde Yahudileri dört kategoriye ayırarak isimlendiriyorlardı. Weiss (beyaz), Schwarz (siyah), Gross (büyük) ve Klein (küçük). Dolayısıyla bu soyisimlerini taşıyan binlerce Yahudi vardır. Kötü niyetli memurlar birçok fakir Yahudiye inanılmaz çirkinlikte isimler veriyorlardı: Glagenstrick (darağacı), Eselkopf (eşek kafası), Taschengregger (yankesici), Schmalz (yağ), Borgenicht (borç almak) gibi. Din adamlarının soyundan gelen Yahudiler, Cohen, Kahn, Katz, Levi gibi isimleri alma hakkına sahiptiler. Buna rağmen, onları Almanlaştırmak mecburiyetindeydiler. Katzman, Cohnstein, Aronstein, Levinthal gibi. Geniş bir kesim, kökenlerinin bölgesini soyisim olarak aldılar: Brody, Epstein, Ginzberg, Landau, Shapiro (Speyer), Dreyfus (Trier), Horowitz ve Posner gibi. Bu, şüphesiz aşağılayıcı bir durumdu. Ama hükümetin Yahudileri tesbit ederek kolayca vergilendirebilmesini ve askere almasını sağlıyordu. Napoleon zamanında, vatandaşlık kanunu gereği, Fransa’da ve Avrupa’da Fransız işgalindeki topraklarda herkesin bir soyadı alması mecburiyeti getirildi.

İŞ TERSİNE ÇEVRİLİYOR

XIX. asırda Almanya-Avusturya hâkimiyetindeki Yahudiler isimlerini Almanlaştırmaya zorlanmışlardı. Alman diktatörü Hitler, bu gidişi tersine çevirdi. Yahudiler, artık Alman cemiyetinden kesin biçimde dışlanıyordu. 1938 yılında Alman Yahudilerinin isimlerini değiştirmeleri yasaklandı. Hepsi Yahudi isimlerini kullanmaya mecbur edildi. Alınacak isimler konusunda da Yahudiler, belli isimlerle sınırlandırılmıştı. Erkekler için 185, kadınlar için 91 isim tesbit edilmişti. Tevrat’ta geçen ve Yahudi olmayanların da beğenip koydukları Ruth, Miriam, Joseph ve David gibi isimleri alamayacaklardı. Çünkü bunları Hıristiyanlar da kullanıyordu. Öteden beri yasaklanmış bu isimleri taşıyan erkekler İsrael, kadınlar ise Sarah ismini taşımak zorundaydılar. İsrael, İsrailoğullarının atası Yakub Peygamber’in, Sarah ise annesinin ismidir. Nazi işgalindeki Fransa ve Norveç’te de vaziyet aynıydı.

İBRANİCE CANLANIYOR

Yahudiler, Filistin’e göçmeye başladıktan sonra, isimlerini de İbranileştirmeye başladılar. Perleman, Filistin’e 1881 yılında göçen ve o zaman İbranice bilen belki de yegâne İsrailli idi. Perleman, adını Eliezer ben Yahuda şeklinde değiştirerek öncülük yaptı. Oğlu Ben Zion, İsrail’in ilk İbranice konuşan çocuğu idi. İsrailli Yahudiler, İbranice öğrendikçe adlarını değiştirmeye başladılar. İsrail devletinin ilk cumhurbaşkanı Ben Gurion, İbranice uğruna sürdürdüğü mücadeleye devam etti. (Ben Gurion, aslan yavrusunun oğlu demektir. Almanca ismi Grün idi.) Bundan sonra Yahudi isim ve soyismi taşımayan hiç bir subayın temsil görevi ile dışarıya gönderilmeyeceğini ilan etti. İsrail’in idare kademesi, isimlerini bir bir değiştirdiler. Dışişleri bakanı Golda Meyersohn, soyismini Meir olarak değiştirdi. Eski Ahid’deki isimlere dönüş furyası başladı. Bu furya öyle bir hale geldi ki, Tevrat’ta kötü kişi olarak tanınanların isimlerini de çocuklara vermeye başladılar. Mesela Tevrat’ta ‘Kötülüğü rabbin gözü önünde işlediği” bildirilen Menahem ismi, meşhur siyasetçi Begin’in ön adı idi.

SOYADININ DA TARİHİ VAR

Her şeyde olduğu gibi, soyadında da öncü Çinlilerdir. Eski çağlarda bile Çin’de soyadı kullanmayan neredeyse yok gibiydi. Aynı soyadını taşıyanlar evlenemezdi. Bugün Çin’de yalnızca 100 kadar soyadı vardır ve milyarı aşkın insana bölüştürülmüştür. Bunlardan 22 tanesi binlerce yıllıktır. Vang (Kral) 93 milyon, Li 92 milyon, Zhang 88 milyon Çinlinin soyismidir. Çin’de soyisim isimden önce gelir.

*Romalılar, Avrupa’da soyadını ilk kullananlardır. Soyadları aile isimlerine göre belirlenirdi. Mesela meşhur Roma diktatörü Sezar’ın ismi Gaius Julius idi. Julius ailesinden Gaius demektir. Sezar (aslında Caesar) lakabı idi.

*Orta Çağ’da soyadı çok nadirdi. Avrupa’da soylular önce hâkim oldukları havâlinin, hatta oturdukları şatonun; sonra da mensubu oldukları hânedânın ismiyle anılmaya başladılar. Soyadının başında İngiltere’de of, Fransa’da de, Almanya’da von, Holanda’da van eki, kişinin soylu olduğunun göstergesiydi. Diğer insanlar derebeylerine yaptıkları hizmet ile tanınırlardı. Bu hizmetler daha sonra onların soyismi oldu. Meselâ Hammer çekiç demektir. Meşhur tarihçinin dedeleri, bir derebeyi maiyetinde çekiç ustası olduğu anlaşılıyor.

*Avrupa’da yalnızca Macarlarda vaktiyle bizde olduğu gibi önce soyadı, sonra isim gelir. Osmanlı Devleti’ne bağlı son Macar kralının adı Tököly İmre idi. Tököly ailesinden İmre demektir. Mühründe şöyle yazardı: Muîn-i Âl-i Osman’ım, âmâdeyim her emre; Kral-ı Orta Macar’ım, nâmım Tököli İmre.

*Sırp, Hırvat, Leh ve Çek gibi Slav topluluklarının, hatta Yunan ve Romen gibi Balkan halklarının soyadları karakteristiktir. Sırp, Boşnak ve Hırvatlarda -iç, Polonyalılarda -ski, Çeklerde -çek, Ukraynalılarda -enko eki soyadlarında umumiyetle yer alır. Begoviç, Jaruzelski, Dubçek gibi. Romenlerde -escu, Ermenilerde -yan, Yunanlılarda da -pulos ve -aki ekleri “oğlu” manasına gelir. Çavuşescu, Serkisyan, Papadapulos ve Vasilaki gibi. Yunanlılarda -kis eki de meslek bildirir. Kazancakis, kazancı demektir. Gürcüler “çocuğu” mânâsına -şvili veya “oğlu” mânâsına -dze ekini kullanırlar. Aslen bir Gürcü Yahudisi olan Stalin’in adı Josef Çugaşvili idi. Çugaşvili “Yahudi Çocuğu” demektir.

*Bugünki şekliyle soyadı ilk olarak İngiltere’de yayılmış ve XVII. asırda hemen herkesin bir soyadı olmuştur. Bugün İngiltere’de soyadı Smith olan 700 bin kişi vardır. Ayrıca bu ülkede 10 bin John Smith bulunmaktadır. İsveç’te de Johansson en yaygın soyadıdır ve bugün birçok Johansson, soyadını değiştirmektedir. Soyadlarının başında Mac (oğlu) ve O’ (torunu) ilavesini İskoç ve İrlandalılar kullanır. MacMillan ve O’Hara gibi. Anglosakson ve İskandinavlarda aynı manada -son eki yaygındır. Johnson gibi.

*Araplarda önce oğlu, sonra babası, mesleği, kabilesi ve memleketiyle anılmak âdetti. Hazret-i Peygamber’in ismi Ebu’l-Kâsım Muhammed bin Abdullah el-Hâşimî el-Kureyşî idi. Kâsım’ın babası, Abdullah’ın oğlu, Kureyş kabilesinin Hâşimî ailesinden Muhammed demektir. Müslümanlar da bu geleneği devam ettirmiştir. Meşhur âlim İmam Gazzâlî’nin ismi, Ebû Hamid Muhammed bin Muhammed el-Gazzâlî et-Tûsî idi. Tus şehrinden iplikçi Muhammed’in oğlu ve Hâmid’in babası Muhammed demektir.

*Türklerde kişiler, babalarının verdiği isim ile sonradan kazandıkları lakap ve mevki ile anılırdı. Fatih Sultan Mehmed gibi. Osmanlılarda lakaptan başka, çoğu zaman aile ve baba ismi, ayrıca memleketi de zikredilirdi. Baltacı Mehmed Paşa, Samipaşazâde Sezai, Mustafa Kemal Selânik gibi.

*Almanya’daki tarihî tatbikat bir yana bırakılacak olursa; dünyada soyadı kullanmanın kanunen mecburî olduğu tek ülke Türkiye’dir. 1934 tarihli soyadı kanunu ile herkesin bir soyadı alması mecbur tutulmuş; soyadlarında eski aile ve memleket isimlerinin, hoca, hafız gibi unvanların, ayrıca Osmanlıca kelimelerin kullanılması yasaklanmıştır. İzlanda, Tibet, Burma ve Cava’da bugün bile soyadı kullanılmaz.

Rus Çarı Nikola Aleksandroviç Romanov ve eşi Çariçe Aleksandra Nikolayevna Romanovna.

*Ruslarda önce isim, sonra baba ismi, sonra aile ismi gelir. Meselâ son Rus çarının adı, Nikola Aleksandroviç Romanov idi. Romanov hânedânından Aleksandr’ın oğlu Nikola demektir. Kadın evli ise kocasının ismini alır. Son çariçenin adı da Aleksandra Nikolayevna Romanovna idi. Romanovlardan Nikola’nın karısı Aleksandra demektir.

*İspanyollarda da isimden sonra baba ismi gelir. Meselâ Adolfo Alvarez Gera, Gera ailesinden Alvaro’nun oğlu Adolfo demektir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter