Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Kışların eskisi kadar şiddetli geçmemesini bazıları küresel ısınmaya bağlıyor. Halbuki havalar, 25, 50, 100, 1000 senelik gibi mevsim periyodlarına göre değişir. Belki 250 sene evvel de kışlar böyle idi. Kim ne derse desin, bizim nesil şiddetli kışlara, adam boyu yağan karlara, insanı korkutan buz sarkıtlarına, göz gözü görmeyen tipilere yetişmiştir. Vaktiyle İstanbul’da Haliç, hatta Boğaz donarmış. Evliya Çelebi bir damdan ötekine atlarken kedilerin bile donduğunu anlatıyor. Mecidiyeköy’e, Levent’e kurtların indiği çok uzak bir zaman değildir.

1954 Şubatında Tuna Nehri’nden Boğaz’a akan büyük buz blokları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını âdeta buz denizi haline çevirmişti. Buzlar eriyene kadar İstanbullu Boğaz’ı yürüyerek geçti...

DERYA DONDU

Sabah kalkarsınız, ev boyu kar yağmıştır. Dışarı çıkmak mümkün değildir. Elinize kürek alıp karı küreyeceksiniz. Böyle açılan yolun iki tarafındaki karın aylarca kaldığı olurdu. Sadece yolu değil, çıkıp bacayı da küremek lâzımdı. Yoksa maazallah evi çökertirdi. Sokaklar günlerce buz tutar, yürümek zorlaşırdı. Pabuç üzerine lastik giyilir; bir de kaymamak için bez bağlanırdı. Zaten kışın mecbur olmadıkça dışarıya çıkılmazdı. Kış geceleri evler eğlenceli olurdu. Erkekler selâmlıkta, kadınlar haremde toplanıp sohbet eder, oyun oynardı. Mısır patlatılır, kestane közlenir, kahve içilirdi. Çay henüz hayatımıza girmemişti.

Sultan Genç Osman zamanında şiddetli soğuklar oldu. Boğaz dondu. Şair “Bin otuzda derya dondu, bendeniz geçtim” diye tarih düşürmüştür. Rumeli’den İstanbul’a iaşe getiren gemiler limana yanaşamadı. Pahalılık, ardından kıtlık, padişaha tahtını ve hayatını kaybettirdi. Benzeri soğuklar kardeşi Sultan İbrahim zamanında da oldu. Bu padişah da tahtını ve hayatını kaybetti. Eski insanlar, başa gelen afetlerden birisini mesul tutardı. Avrupalılar veba salgınını Yahudilerin suçu olduğuna inanırdı. Bizde de bu soğukları, padişahtan bildiler. Sokakta hâli beğenilmeyen birine rastlanınca “Gözün kör olsun Mazhar Osman, nasıl görmedin bunu?” denirdi. Malum, Mazhar Osman akıl hastanesinin baştabibi idi. Bunun gibi, havaların iyi gitmemesi de Kandilli Rasathanesi müdürü Fatin Gökmen’den bilinirdi. Fatih Hoca da, “Bu Boğaz, bu Haliç, bu körfez, bu tepeler oldukça, İstanbul’da hava tahmini hayaldir. Bir günde dört mevsim yaşanır” derdi. İstanbul’un değişken havasını kadına benzetirlerdi.

KIŞ ODASI

Kış gelmeden evlerde bir hazırlık başlardı. Yün döşekler, yorganlar sökülüp yıkanır, didiklenir, serilir, sonra tekrar dikilirdi. Pazenler, fitilli pamuk hırkalar, pantuf terlikler, kürkler çıkarılırdı. Trikolar yoktu. Pazen, kadife, çuha kumaşlar yün ve pamuk ile kapitone edilir; hırka, yelek, ceket niyetine giyilirdi. Hemen herkes kürk giyerdi. Kürk boldu, çok da pahalı değildi. Ancak kürk şimdikinin aksine, çuha, kadife dış giysinin içine dikilir; elbisenin yakası üzerine devrilirdi. En şiddetli soğuklardan birinin yaşandığı Sultan İbrahim zamanında samur kürke çok rağbet olmuştu. O devre “Samur Devri” adı verilir.

Evler, geniş, yüksek tavanlı, ahşap evlerdi. Her tarafı üfürdüğü için, çaputlarla delikler tıkanırdı. Pencere kenarları unlanır, kâğıtlanır; kapı önlerine perdeler takılırdı. Duvar ve sedirler halılarla, zemin hasır üzeri kat kat sergilerle kaplanırdı. Böylece bütün bir kışın geçirileceği kış odası hazırlanırdı. Soba bu odada yanar; ev halkı burada otururdu. Diğer odalar soğuk olurdu. Onun için dışarı çıkarken ayrıca bir yelek veya hırka giyilirdi. Mutfak Sibirya gibiydi. Hele helâya çıkmak bir ölümdü. Kış kileri de mühimdi. Kavurmadan, turşuya, pekmezden, patlıcan, biber, vişne, armut, dut kurusuna kadar kışa ne lâzımsa burada depolanırdı. Kavun, karpuz, üzüm bile asılarak muhafaza edilirdi. Şimdiki gibi turfanda yaygın değildi. Seyyar satıcı kadrosu bile kışın değişirdi. Sabah veya gece simitten başka, akşamları tahin-pekmez satıcısı; ardından evinde turşu kurmayan veya kuramayanlar için “Lahana biber turşusu, haniya bunun ekşisi” diye bağıran turşucu; sonra “Buuuzaaa” diye bağıran bozacı; ya da sırtında güğümü ile salepçi, öte yandan “Usta yapar, çırak satar!” narasıyla mısır ve buğday patlağı.

MANGAL BAŞI KIŞ GÜNÜNÜN LÂLEZÂRIDIR

İlk zamanlar ocaklar vardı. Odun yanardı. Kömür yoktu. Odalar iyi ısınmazdı. “Önünüz kavurga kavurur, arkanız harman savururdu.” Ocak başı itibarlıydı, herkese düşmezdi. Yaşlılar öne kurulur; çocuklar yanlarında; gençlerin kedi kadar şansı yoktu. Köylük yerlerde tandır yakılır, ev halkı etrafına dizilirdi. Kömür kullanılmaya başlanınca mangal yayıldı. Üzerinde yemek pişer, kahve pişer, kestane kavrulurdu. Bazıları elinde maşa mangal karıştırmayı iş edinirdi. Mangal başı sohbet erbabı için bulunmaz mekândı. Onun için şair “Mangal başı kış gününün lâlezârıdır” demişti. Mangal, pirinç, bakır veya sacdan olurdu. Ayaklı pirinç mangal makbuldü. Gövde ayrı, içine konduğu ayaklı kısım ayrıydı. Bu kısım odada durur, mangal dışarıda yakılıp getirilirdi. En âdisi topraktan ters koni biçiminde olur; iyi pişmemiş ise arada bir çatlardı.

Titiz kimseler odunu, kömürü yazdan alınırdı. Çokları güzün alır; kışa bırakana iyi gözle bakılmazdı. Üstelik bunlar satıcının insafına kalırdı. Eskiden İstanbul’a develerle Trakya kömürü gelirdi. Odun ise merkeplerle satılırdı. Gemiler Kuruçeşme’ye Bulgaristan’dan kömür getirip indirirdi. Kışın sokak aralarında kızakla kömür satan olurdu. En makbulü meşe kömürü idi. Bunun elenerek tozu ayrılana eleme denirdi. Daha pahalıydı. Bu kömürün yanarken sesini dinlemek bile zevk verirdi. İyice yanıp kömürleşmemiş parçalara marsık denirdi. Alınan kömürde bunların olmamasına dikkat edilirdi. Bunlar mangalda kokar ve baş ağrıtırdı. Bazı satıcılar kömürü ıslatıp ağır çekmesini sağlardı. Bu kömür yanarken ıslık gibi ses çıkarırdı. Buna sidikli kömür denirdi. Mangala dizilen kömür çıra ile tutuşturulup üzerine borusu konur, hindi tüyünden yelpazesiyle yelpazelendikten sonra sacayağına oturtulurdu. Üzerine de kokmasın diye kesme şeker konurdu.

Mangal limon kabuğu ile ovulurdu. Eski ahşap evlerde en büyük tehlike mangal devrilmesiydi. Ekseriya çocukların ayağı veya kadınların eteği takılır, kömürler etrafa saçılırdı. Mangal, adamı çarpardı. İyi yanmamış mangal, odayı zehirli gazla doldururdu. İyi yansa bile zamanla odanın oksijenini tüketirdi. Ümitsiz bazı âşıklar, yeni tutuşturulmuş mangalı odalarına alır; sigara yakıp uzanarak romantik şekilde acısız ve uykuda intiharı moda hâline getirmişti. Havagazı çıkınca unutuldu. Sobanın çıkışı yenidir. Soba çıktığında o kadar kolaylık getirdi ki, “Sobayı bulan iman ehli ise Allah Cennet-i âlâda yer versin; gâvur ise iman nasip etsin” diye dua etmişlerdi. Her odada soba yakmak zenginlere mahsustu. Bir odada yanar, gece diğer odaların havası mangalla kırılırdı. Sobaların da mangal gibi çok zarifleri vardı. Eskiyen, delinen sobalar da sac ile yamanırdı. Sonra kuzine çıktı. Hem ısınma, hem yemek pişirme için ideal idi. Kaloriferin girişi daha da yenidir. Vâkıa kalorifere benzer bir sistemi Romalılar zengin evlerinde kullanırdı. Doğubayezid’de 17. asırdan kalma İshakpaşa Sarayı‘nda kalorifer tesisatı vardır. Modern usulde kalorifer 1850’lerde İngiltere’de bulundu. İlk parçalı radyatör ise 1899’da Amerika’da imal edildi. Osmanlıların son zamanlarında bazı resmî binalarda kalorifer tesisatı kurulmuştu. Yayılması 1950’lerden sonradır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, İran asıllı bir kavim olan Kürtler, 2500 senedir yaşıyor. Çoğu Arap fetihleriyle Müslüman oldu. Malazgirt Harbi‘nden itibaren beldenin yeni fatihleriyle müttefik olup ovalara indiler. Ova halkı da (Ermeni ve Süryaniler), Türklerin getirdiği müsamaha sayesinde ticaret maksadıyla Anadolu’nun iç kısımlarına göçtü. Bizanslılar, ayrı mezhepten olduğu için bunları batıya sokmazdı.

İDRİS BİTLİSÎ’NİN HİZMETİ

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Seferi‘ne giderken Doğu Anadolu’dan geçti. Burada öteden beri muhtariyeti haiz beylikler vardı. Ekserisi Şafiî mezhebinde Kürt, bazısı da Türkmen idi. Osmanlılar, kendilerine problem çıkartmayan bu mıntıkayı ilhak etmeyi düşünmedi. Ancak Kürt beyliklerinin kendilerini tazyik eden Şiî İran’a karşı Osmanlıları bir kurtarıcı olarak görmüş; Şark sınırını böylece emniyet altına alma düşüncesi de Osmanlılara cazip gelmiştir.

Padişahın bu seferinde meşhur âlimlerden İdris Bitlisî de vardı. Molla Câmi’nin talebelerinden olup, Tebriz’deki Akkoyunlu sarayında kâtip idi. Akkoyunlu Devleti’ni yıkan Safevîlerin davetini reddedip Osmanlılara sığınmış; Sultan II. Bayezid kendisine çok itibar etmişti. Çaldıran Seferi sırasında havalideki beyleri Osmanlı Devleti’ne yardıma teşvik etti. Çaldıran’dan sonra İranlılar fırsat bulup Diyarbekir‘i kuşatınca, 25’den fazla Kürt beyi, İdris Bitlisî vasıtasıyla padişaha imzalı bir arîza (dilekçe) verdiler. Yardım talep ediyor, mıntıka Osmanlı Devleti’ne bağlanmadıkça, huzur bulamayacaklarını beyan ediyorlardı. Arîzadaki şu cümleler dikkat çekicidir: “Sizin inâyetiniz olmazsa, kendi başımıza İranlılarla başa çıkamayız. Zira Kürtler ayrı ayrı aşiretler tarzında yaşamaktadırlar. Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Allah’ın âdeti böyledir. Ancak ümitvârız ki, padişahtan yardım olursa, Arap ve Acem Irak’ı ile Azerbaycan’dan o zalimlerin elleri kesilir. Bilhassa İran’ın kilidi ve Akkoyunlu pâyitahtı Diyarbekir, bir senedir Kızılbaş işgali altındadır. 50.000’den fazla insan öldürmüşlerdir. Eğer padişahın yardımı bu Müslümanlara yetişirse, hem uhrevî sevap ve hem de dünyevî faydalar umulur.”

Camilerde zaten padişah adına hutbe okunmaya başlamıştı. İdris Bitlisî’nin de gönüllüleriyle katıldığı on bin kişilik ordu, Diyarbekir’i kurtardı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetine girmiş oldu. Padişah, İdris Bitlisî’yi taltif etti. Kendi arzularıyla Osmanlı Devleti’ne tâbi olan beylere birer ferman verildi. Hemen ardından Irak, Suriye ve Filistin’deki Arap aşiretleri padişaha aynı mealde bir arîza gönderip Osmanlı Devleti’ne iltihak ettiler. Anlaşılıyor ki o zamanlar Osmanlı vatandaşlığı, bugünkü Amerikan vatandaşlığı gibi itibarlı idi. [İdris Bitlisî, kazasker iken 1520 senesinde 65 yaşında İstanbul’da vefat etti. Çok sayıda eserinden Heşt Behişt adlı Osmanlı tarihi meşhurdur.]

ŞARK’A YENİ DÜZEN

Diyarbekir, ardından da Van eyaleti tesis edildi. Beylikler buraya bağlandı. Hepsine merkezden kadı tayin olunurdu. Bazısında toprak kirasını toplama hakkı bey ve ailesinde olup, hıyanet olmadıkça geri alınmazdı. Diyarbekir’de 13, Van’da 9 taneydi. Sağman, Kulp, Itak, Tercil, Mihrani, Pertek, Çapakçur, Çermik, Pertek, Müküs ve Bargiri sancakları böyleydi. Bazısı ise bey ve ailesinin mülkü gibiydi. Diyarbekir’de Hazzo, Cizre, Genç, Eğil, Palu; Van’da Bitlis, Hizan, Mahmudî, Hakkâri; Şehrizor’da İmâdiye ve Çıldır’da dört sancak böyleydi. Hepsinde de bey, merkeze muayyen vergi ve asker verir; harb esnasında bağlı olduğu eyaletin beylerbeyi ile sefere giderlerdi. Arap Şeyhlikleri de buna benzer usullerde idare olundu. Havalide Kürtlerin ekseriyette olduğu zannedilmesin. Diyarbekir ve Van’da hâlâ hatırı sayılır Ermeni ve Süryani vardı. Türkler, hep ekseriyetteydi. Sadece ahalisi kâmilen Kürt olan Hakkâri, Kürdistan Sancağı diye anılırdı.

Kürtler, Osmanlılar sayesinde mezhep, dil ve geleneklerini muhafaza edebildi. Yezidî, Hıristiyan ve başka dinlerde olanları da bu vesileyle Müslüman oldu. Havalide İran propagandalarına set teşkil edecek ilim merkezleri kuruldu. Ziraat ve hayvancılıkla uğraşan halkın sosyal hayatı üzerinde şeyh denilen âlimlerin mühim rolü vardı. Bey, halkı kollayıp gözetir; şeyhlere itibar ederdi. Marksistlerin feodalite deyip karşı çıktığı bu usul sayesinde, Anadolu’nun halkı Türk olan diğer eyaletlerinde elliye yakın isyan çıktığı halde, muhtariyetin kaldırıldığı Sultan II. Mahmud devrine kadar Şark’ta ciddi bir problem olmadı. Bedirhan Bey gibi bazı Kürt beylerinin İngilizlerce desteklenen isyanları arkasında Kürtçülük değil, bu muhtariyetin kaldırılması yatar. Ermenilerin, toprak kirasını toplama ihâlelerini kazanarak giderek güçlenmesi, huzursuzluğu arttırdı. Sultan Hamid, Hamidiye Alayları ile dengeyi kurmaya çalıştı. Ruslar, öteden beri Doğu Anadolu ve Kilikya’da bir Ermeni devleti kurup kontrol altına alarak Akdeniz’e inmeyi hayal ederdi. İngilizler de bunu önlemek için Kürtleri Ermenilere karşı kışkırtırdı. Tehcir sırasında çok Ermeni’nin canı yandı. İttihatçıların kavmiyetçi politikası, Araplarda olduğu gibi Kürtler arasında da milliyetçi entelektüeller doğurdu. Ancak modern fikirleri sebebiyle bunlar muhafazakâr halk arasında rağbet bulmadı. I. Cihan Harbi’nden sonra İngilizler Ankara ile anlaşarak daha evvel Kürtlere va’dettikleri otonomiden vazgeçti. Cumhuriyet devrindeki Kürt isyanları ise, basit zabıta vak’alarının büyütülmesi sebebiyle çıktı.

YERİ BELLİ OLMAYAN ÇEŞMENİN KİTÂBESİ

Açılımı akamete uğratmak için neler yapılmıyor... Ama uydurma fıkralardan da imdat umulacağı akla gelmezdi. Bir zamandır insanlar arasında internet vasıtasıyla dolaşan bir şiir var. Gûyâ Yavuz Sultan Selim yazmış. Çaldıran’a giderken bir çeşme yaptırmış da, dönüşte harap bulunca kızmış. Bu şiiri düzmüş. Şiir şöyle:

“Kürt’e fırsat verme Ya Rab! Dehre sultan olmasın! Ayağını çarık sıksın, aslâ iflah olmasın! Vur sırtına, al haracı, karnı zinhar doymasın! Bu çeşmeden, Urum içsin, Çingen içsin; Kürt’e nasib olmasın!..”

Hiçbir kaynakta geçmeyen bu, vezni bozuk basit şiiri, Yavuz Sultan Selim gibi Farsça divan sahibi bir padişahın yazdığını düşünmek bile büyük kabahattir. Rivayet odur ki: Vaktiyle bir vali yurt dışından gelme yeşil mermerden güzel bir çeşme yaptırmış. Mermerler yetmemiş. Çok az bir yer açık kalmış. Vâli, bu mermerden aranıp bulunmasını istemiş. Bir köylü Kürt’ün ahırının eşiğinde bir tek parça yeşil mermer bulmuşlar. İstemişler, vermemiş. Ahırını yeniden mermerden yapalım demişler, dinlememiş. En son vâli kalkmış, Kürt’ün ayağına gelmiş. Rica etmiş. Bu sefer ağırlığınca altın istemiş. Vali kabul etmiş. Köylünün istediğini vermiş. Ama çok da içerlemiş. Çeşme bitince, bu hayal kırıklığı ile kitâbesine yukarıdaki şiiri yazmış. Vali kim? Çeşme nerede? Kitâbeyi kim okumuş? Bilen yok.

Fıkralara gülüp geçilir. Nefret ve kin uyandırmak için kullanmaz. İstense, Türkler için de ne fıkralar uydurulur. Kürtler asırlarca dağlık bir mıntıkada ve göçebe olarak yaşamış bir halktır. Bu sayede misafirperverlik, yiğitlik gibi değerleri muhafaza ettikleri gibi, zaman zaman hodbin, hırçın, hatta kaba davranmaları da tabiîdir. Şehirlerdeki Kürtler arasında nezâket ve terbiyede Türklerden geri kalmayan az değildir. Yani mesele, belki göçebe davranışlarına şehirli reaksiyonundan ibarettir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Türk Tarih Kurumu’nun 30’lu yıllarda yaptığı kongrede verilen bir tebliğde Hazret-i Peygamber’in Türk olduğu ispatlanmaya çalışılıyordu. Kureyş, “köpek balığı” demekmiş. Köpek ile kurt aynı soydanmış. Kurt da Türklerin totemiymiş vs. Ancak mevzumuzun bununla alâkası yok. Kaynaklarda halifelik için zikredilen şartlardan birisi de Kureyş kabilesinden olmaktır. Bu “İmamlar Kureyştendir” hadîsiyle sâbittir. Dört halife ile Emevî ve Abbasîler Kureyş’tendir. Gerçi Sadru’ş-Şeri’a Sânî (Hanefî), Ebû Bekr Bakıllânî (Şâfiî), İbni Haldun (Mâlikî) gibi âlimler, zamanlarında artık bunun şart olmadığını söyler. Bu ulemâ, yukarıdaki hadîsi, Kureyş’in asabiyeti ile izah eder. Yani o zaman için en şerefli ve güçlü kabilenin Kureyş sayıldığını, Arapların bundan başkasına itaat etmeyeceğini, halka söz geçirmeye de ancak Kureyş’in muktedir olduğunu söyler. Bazıları bu prensibi, halifeliğe lâyık kimseler arasında Kureyşli de varsa, onun öne alınması şeklinde anlar. Bazıları ise bu prensibin sadece Hulefâ-yı Râşidîn için söz konusu olduğunu söyler. Bazıları da namaz imamlığında buna bakılır der. Nitekim Hazret-i Peygamber “Başınızda Habeşli bir köle bile olsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz” buyurmuştur.

Osmanlı hanedanının büyükdedesi Mevlana Hazretleri’nin Konya’daki türbesi

ARAP ULEMÂSI SEFERBER OLUYOR

Bu prensip, XIX. asır sonlarında, Osmanlı halifeliğini gayri meşru ilân ederek, halifenin dünya Müslümanları üzerindeki nüfuzunu yok etmek isteyen emperyalistler tarafından propaganda maksadıyla sıkça gündeme getirilmiştir. Bilhassa İngilizler, kavmiyetçi bazı Arap gazetecilere para vererek, bu mealde yazılar yazdırmış, broşürler bastırmıştır. Buna mukabil ulemâ, halifelik için Kureyşîliğin şart olmadığını beyan etmiş; hatta Arap ulemâsından Osmanlı hânedanının Ehl-i beyt-i nebevîden olduğunu, dolayısıyla Kureyşîliğini savunan zâtlar çıkmıştır. Daha Sultan IV. Mehmed devrinde, Mısır’da Şeyh İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî‘nin yazdığı, Kitabü Kalâidi’l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, isimli eser buna bir misaldir. İbni Iyas, Makrizî gibi bazı eski tarihçilere dayanarak Osmanlı hânedanının Kureyşîliğini iddia eden bu kitap, emperyalist propagandanın zirveye ulaştığı yıllarda, 1899 tarihinde Mısır’daki Şemsü’l-hakîka gazetesi sahipleri tarafından Kâhire‘de bastırılmıştır. 1886’da vefat eden Mekke-i mükerreme Şâfiî müftüsü Seyyid Ahmed bin Zeynî Dahlân da tarihçi Sincârî ve Osmanlı tarihçilerinden Bahîrullah efendiyi kaynak göstererek aynı iddiayı tekrarlar. 1888 senesinde Kâhire‘de basılan ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye kitabının 109-110. sayfalarında hânedanın atasının Hazret-i Osman soyundan gelip, fitne devrinde Türkler arasına sığınarak kurtulan ve Kayı aşiretinin başına geçirilen bir genç olduğunu söyler. Fadl Alevî Paşa‘nın Sultan II. Abdülhamid‘e takdim ettiği 1895 baskılı Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviyye adlı eseri ile Musul ulemâsından Seyyid Habib el-Ubeydî Efendi’nin 1915‘te yazıp İstanbul’da bastırdığı Hablü’l-İ’tisâm ve Vücûbü’l-Hilâfeti fî Dîni’l-İslâm adlı kitabı da Osmanlı halifeliğinin meşruluğunu müdâfaa eden kitaplardandır. Bazı kesimlerce yıllardır tekrarlanan, Arapların Osmanlı hâkimiyetinden memnun olmadıkları yönündeki sloganların, hakikate ne kadar uyduğu buradan da anlaşılmaktadır. Nitekim hâdisenin vahâmetini ilk idrak eden ve Avrupalı emperyalistlerin Osmanlı halifeliği aleyhindeki faaliyetleri karşısına hemen dikilen Arap ulemâsı olmuştur.

OSMANLILARIN KUREYŞLİ ATALARI

Tarih kaynaklarına bakılırsa bu iddia pek de mesnedsiz değildir. Osman Gâzi’nin kayınpederi Şeyh Ebebâli‘nin Haleb’den Karaman’a, buradan da Bilecik’e gelmiş bir seyyid ailesinden olduğu söylenir. Erken devir tarihçilerinden Enverî, Osmanlı hanedanının Hüseynî olduğunu söyler. Bu bir yana, Çelebi Sultan Mehmed‘in annesi Devlet Hatun‘un Kureyş aslından olduğu bir gerçektir. 1375’de geleceğin Yıldırım Sultan Bayezid’i ile evlenmişti. Germiyan Beyi Süleyman Şah’ın kızı olup, annesi Mutahhara Hatun, Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin oğlu Sultan Veled’in kızı idi. İşte Sultan I. Mehmed ve kardeşlerinin çelebi diye anılması buradan gelmektedir. Çünkü Mevlânâ soyundan gelenlere böyle denir. Mevlânâ Celâleddin Rumî, Hazret-i Ebu Bekr‘in 12. torunudur. Ayrıca anne ve nine cihetlerinden soyu, İbrahim bin Edhem yoluyla Hazret-i Ömer‘e; İmam Serahsî yoluyla Hazret-i Fâtıma‘ya, böylece Hazret-i Peygamber’e ulaşır. Kerderî ve Hassâf gibi Hanefî ulemâsı, Hazret-i İsa’nın, Kur’an-ı kerîmde Hazret-i Nuh ve Hazret-i Yakub’a nisbet edildiğine bakarak, nesebin anne tarafından da yürüyeceğini söyler. Hazret-i Peygamber, “Bir kavmin kız kardeşlerinin oğlu, onlardandır” buyurur. Hazret-i Peygamber’in soyu da, kızı Hazret-i Fâtıma’dan devam etmiştir. Dolayısıyla Osmanlı hânedanı bu yoldan Kureyş kabilesine mensup sayılmaktadır. Buna rağmen, hilâfet için Kureyşîlik şart olmadığı için, tarih boyunca Osmanlılar, bu hususiyeti öne çıkarma ihtiyacı duymamıştır. Kureyş’ten olmasa bile, Osmanlıların millete Kureyşli olan hükümdarlardan çok daha faydalı olduğu ortadadır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam’da vefat eden keşifleriyle tanınmış meşhur Muhyiddin Arabî‘nin, “İnne aslaha’d-düveli ba’de’s-sahâbe ed-Devletü’l-Osmaniyye fe lâ inkırâza li-devletihi hatta zuhûri'l-hatmi ve’l-kıyâm” (Hazreti Peygamber ve sahabeden sonra en salih devlet Osmanlı Devleti’dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur.

Çelebi Sultan Mehmed

HANGİ DEVLET HATUN?

Bazı modern tarihçiler, Çelebi Sultan Mehmed‘in, Sultan Bayezid’in aynı isimdeki bir câriyesinden doğduğunu; birinci Devlet Hatun’un ise İsa, Mustafa ve Musa Çelebilerin annesi olduğunu söyler. Buna da bir vakıf kitâbesinde, Çelebi Sultan Mehmed’in annesinin Devlet binti Abdillah şeklinde zikredilmesini delil verir. Halbuki bütün Osmanlı kronikleri, Çelebi Sultan Mehmed’in annesinin Germiyan âilesinden olduğunu; Germiyanoğlu Yakub Bey‘in Çelebi Sultan Mehmed’in dayısı olduğunu bildiriyor. Arşiv vesikaları da bunu doğrular mahiyettedir. Ayrıca çelebi unvanının da bu padişaha Mevlânâ soyundan geldiği için verildiği çok açıktır. Hem bir padişahın iki hanımının Devlet gibi yaygın olmayan aynı ismi taşıması uzak bir ihtimaldir. Üstelik ne tesadüftür ki, her iki hanım da aynı tarihte (1414) ve aynı yerde (Bursa’da) vefat etmiştir. Köle, câriye, lakît (buluntu) ve muhtedilerde (yeni Müslüman olanlarda) baba adı olarak Abdullah ve benzeri isimlerin kullanıldığı bir gerçektir. Ancak baba adı her Abdullah olana, köle ve câriye hükmü verilemez. Hayrat eserlerinde bilhassa kadınların babalarının adı yerinde tevâzu gereği Allah’ın kulu mânâsına gelen Abdullah isminin kullanılması gelenektir. Devlet Hatun bir Osmanlı padişahının zevcesi ve bir başkasının da annesi idi. Başka bir beylik hânedanından olan babasının ismini ön plana çıkarmaması, benzeri çok eskilerde kalmış, ayrı bir incelik örneği olarak görülmelidir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hıristiyan dünyası 24-25 Aralık gecesini Hazreti İsa’nın doğum günü olarak kutlar. Halbuki Hazreti İsa’nın yaşadığı yıl bile belli değildir. M. Ö. 300 ile M.S.1 yılları arasında yaşadığı sanılıyor. Tarihçilerin bazısına göre Eflatun zamanında yaşamış. O da M. Ö. IV. asırdadır. Hıristiyanlığın ilk devirlerinde bazı müneccimler 25 Mart tarihini bulmuştur. O halde doğum günü nereden çıkıyor?

NOEL Mİ? YILBAŞI MI?

İlk Hıristiyanlar zamanında kilise Hazreti İsa’nın doğum gününün kutlanmasına karşıydı. Eski Roma’da, kışın ışık tanrısı Mitra’nın kendilerini terk etmesine üzülür; günlerin uzamaya başladığı 25 Aralık’ta ise güneşin esaretten kurtulması şerefine büyük ve ahlâksızca eğlenceler yapardı. Hatta 25 Aralık’ta San Pietro kilisesine girmeden evvel Hıristiyanların alışkanlıkla güneşi selâmlamasını V. asırda yaşamış Aziz Leo bir vaazında kınamıştı.

Roma imparatoru Konstantin zamanında 25 Aralık Hazreti İsa’nın doğumu olarak kutlanıyordu. 354 senesinde Roma piskoposu Liberius’un kararıyla bu kutlama resmiyet kazandı. Böylece eski bir pagan âdeti daha, “İsa bizim güneşimizdir” sloganıyla Hıristiyanlaştırılmış oluyordu. (Nitekim St. Paulus, tabiata veya puta tapınan paganların birçok âdetini Hıristiyanlığa sokmuştu. Meselâ Romalıların 12 tanrısının yerine havarileri koymuş, heykelleri havarilere benzettirmişti.)

Bu geceye Christmas/Noel adı verilmesi ise 597 yılındadır. Christ, Hazreti İsa’nın ismidir. Yunanca kurtarıcı manasında Hıristos’tan gelir. Mass ise ekmek ve şarapla yapılan meşhur Hıristiyan âyinidir. Noel ise, Latince Hazreti İsa’nın beden alışı için kullanılan nativitatis/natalis kelimesinden çıkmıştır. 525 senesinde Papa Dionysus, Hazret-i İsa’nın o zamana kadar belli olmayan doğum yılını (mîlâd) 754. Roma yılı olarak tesbit etti. Bu ise M. S. 1 senesine tekabül eder. Sıfır yılı, saygısızlık olmasın diye (veya o zaman Avrupa’da sıfır bilinmediği için) atlanmıştır.

Noel tatil değildi ama 25 Aralık’ta başlayan Noel kutlamaları, 1 Ocak’a kadar sürerdi. 1 Ocak, Hazreti İsa’nın sünnet edildiği gün kabul edilmiştir. Hazreti Musa şeriatında çocukların yedi günlükken sünnet olduğu malumdur. Avrupa’da Noel kutlamaları sık sık yasaklanırdı. Noel festivalleri, Protestan göçüyle dünyaya yayıldı. İlk defa 1836’da Alabama’da Noel tatil ilan edildi. Şark Hıristiyanları, 6 Ocak’ta Epifani adıyla Hazreti İsa’nın doğumu, sünnet ve vaftiz olması, mabede takdim edilmesi ve beşikte konuşmasını kutlardı. Ermeni, Süryani ve Melkitler hâlâ Noel’i bu günde kutlar. 1 Ocak Aziz Basil yortusudur.

Yılbaşı bambaşka bir gündür. Güneş takvimi kullanan Roma’da yılbaşı, gün uzunluğunun geceleri geçtiği 25 Mart idi. Roma’da bu takvimi düzenleyen Julius Caesar yılbaşını 1 Ocak’a aldı. Bütün cemiyetlerde yeni yılın başlangıcı kutlanır. Güneşin koç burcuna girdiği 21 Mart (Nevruz) İran takviminin yılbaşıdır ve Zerdüşt bayramıdır. Noel, Nevruz dinî günler olduğu için Müslümanlık bu günlere değer verilmesini, hediyeleşilmesini kendi mensuplarına yasaklar. Müslümanlıkta güneş takviminin yılbaşısının kutlanmasına, âdet olduğu için cevaz verilmiş ise de, Müslümanların kendi yılbaşlarını kutlamalarının daha kişilikli bir hareket olarak görülmesi sebebiyle, yılbaşı kutlamaları her zaman muhafazakâr çevrenin reaksiyonuna sebep olmaktadır.

Osmanlılarda Müslümanlar Muharrem ayının başında yılbaşı kutlaması yapar, birbirleriyle tebrikleşip hediye verirdi. Yahudileri de kendi yılbaşlarını kutlardı. Hıristiyanları ise sadece farklı günlerde Noel’i tes’id ederdi. Osmanlı ülkesindeki Avrupalılar yılbaşını mütevazı partilerle kutlardı. İngiliz sefiri 1829 senesindeki yılbaşı kutlamasına Osmanlı devlet adamlarını da çağırınca, iş diplomatik bir seremoniye dönüştü. Beyoğlu, yılbaşının kutlandığı yegâne mekândı. Yeni devirde 1926’dan itibaren Türkiye’de yılbaşı kutlamaları başladı. Tayyare Piyangosu yılbaşı çekilişi tanzim etti. 1929’da devletin üst kademesi için ilk yılbaşı balosu verildi. Alışverişe vesile olduğu ve tüketimi körüklediği için bu gibi günler zamanımızda hararetle teşvik edilmektedir.

1 NİSAN ŞAKASI

Yılbaşı her ne kadar Julyen takviminde 1 Ocak idiyse de, Avrupa’da uzun zamanlar 25 Mart veya Bâbil geleneğinin de tesiriyle 1 Nisan’da kutlanırdı. 25 Mart’ta başlayan bahar eğlenceleri 1 Nisan’a kadar sürerdi. Gregoryen takviminin kabul edilmesi üzerine, 1564 yılında Fransa kralı IX. Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanın şartlarında çoklarının bundan haberi olmadı. Haberi olmayanlarla olup da bu kararı protesto edenler, eski âdeti sürdürdüler. 1 Nisan'da eğlenceler tertiplediler. Diğerleri bunlara “Nisan Aptalları” adını verip, şakalar yaptılar. Gerçek olmayan haberler ve şaşırtıcı hediyeler verdiler. Yapılmayan partilere davet ettiler. Bu tarihte güneş balık burcunu terk ettiği için, kendisine 1 Nisan şakası yapılanlara “Nisan Balığı” da denildi. Zamanla bütün Avrupa’da 1 Ocak yılbaşı kabul edildi, ama Fransızlar 1 Nisan’ı da bu şekilde anmaya devam ettiler. Bu âdet İngiltere’ye iki asır sonra geçti. İskoçya’da 1 Nisan şakası yapılan kişiye guguk kuşu denir. Çünki guguk kuşu bu günlerde ortaya çıkar. Hindistan’da da 1 Nisan’da bahar eğlenceleri düzenlenir.

YILBAŞI ÇAMI

İngiliz keşiş Aziz Boniface, meşe ağacının kutsiyetine inanan Alman Druidleri, bunun doğru olmadığına inandırmak için büyük bir meşe ağacını kesmişti. Ağaç, küçük bir çam fidanı müstesna, etrafında ne varsa ezdi. Bu, hârikulâde bir hâdise olarak görüldü. Aziz Boniface, bu çamın, Hazreti İsa’nın çocukluğunu sembolize ettiğini söyledi. Malum, Hazreti Mesih ölmeyip göğe yükselmiştir. Alman Hıristiyanları Noel’de çam fidanı bulundurur; renkli kâğıttan güller, elma, şeker, bisküvi ve yaldızla süslerdi. Çam ağacında ilk mumu Luther yakmıştır. Bu, Yahudilerden gelme bir âdettir. İlk kez 1837’de Fransa’da Orleans düşesi Helene, Tuileries Sarayı’nda yılbaşında çam ağacı kurdu. Sonra dünyaya yayıldı. Çam ağacına itibar, hemen bütün eski cemiyetlerde vardır. Yaz-kış yapraklarını dökmediği için, “ölümsüzlüğü” sembolize eder. Yoksa Hazreti İsa’nın yaşadığı yerde çam ağacı ne gezer!

TEBRİK KARTI

Yılbaşında herkes elle bir tebrik kartı hazırlaşıp yakınlarına verir, uzaktakilere ise postalardı. 1843’te Londra’da Sir Henry Cole, dostlarına göndermek için zamanın meşhur ressamı J. Calcott Horsley’in çizimiyle ilk tebrik kartını bin adet bastırdı. Sonra dünyaya yayıldı. Posta daireleri muayyen bir zaman aralığında gönderilen tebrik kartlarını açık olmak kaydıyla mektuptan daha ucuza kabul ederdi. Teknolojinin ilerlemesiyle artık ne mektup, ne de tebrik kartı kaldı.

Noel Baba olarak bilinen Aya Nikola’nın ismini taşıyan Derme’deki Aya Nikola Kilisesi...

NOEL BABA

Hıristiyanların Noel Baba dedikleri Aya Nikola, Antalya’nın Patara kasabasında yaşamış bir azizdir. Aya, Rumca aziz demektir. Avrupa’da Saint denir. Kudüs’e giderken çıkan bir fırtınayı dindirdiği için denizcilerin koruyucusu sayılır. Derme’de fakirlere, bilhassa çeyizi olmadığı için evlenemeyen kızlara yardım ettiği anlatılır. Kendisini gizlemek ve fakirleri rencide etmemek için gece fakirlerin evine girip para bırakırmış. Pataralı bir zengin fakir düşmüş; kızlarına çeyiz yapamayacak hâle gelmiş. Aya Nikola, gece evin penceresinden bir kese para bırakmış. Sabah büyük kız keseyi bulup sevinmiş. Diğer iki kızın çeyiz paralarını da pencereleri kapalı olduğu için bacadan atmış. Kese, kuruması için ocağa asılı çorabın içine girmiş. İkonalarda Aya Nikola bu sebeple elinde üç altın top tutarak resmedilir. Noel Baba’nın hediye atması için ocağa çorap asılması geleneği buradan kalmadır. Aya Nikola, Myra (Demre) kasabasına piskopos tayin edildi. Hazreti İsa’nın dinini yaydığı için çok işkencelere maruz kaldı, hapse atıldı. Burada 342 senesinde vefat etti. Haçlı Seferleri sırasında 1087 senesinde İtalya’nın Bari şehrinden tüccarlar azizin kemiklerini alıp memleketlerine götürdü; burada yapılan bazilikanın içinde gömdüler. Kemiklerin bir parçası bugün Antalya müzesindedir. Hazreti Muhammed’in gelişinden önce yaşadığı için, Müslümanlar kendisini salih bir mümin kabul eder.

ÇOCUKLAR HEDİYE BEKLERDİ!

Aya Nikola, Rusya, Yunanistan ve Sicilya’nın koruyucu azizidir. Orta Çağ’da ünü Avrupa’ya yayıldı. En çok Hollandalılar sahip çıktı. Hollandalı çocuklar tahta ayakkabılarını ocağın yanına koyup hediye beklerdi. Amerika’ya muhacir götüren ilk Hollanda gemisinin pruvasını azizin büstü süslüyordu. Amerika’daki ilk kiliseye adı verildi. Hollandalılar Sint Nikolas derdi. Bu, Sinterklass, sonra da Santa Claus’a dönüştü. Böylece Amerika’ya giden Aya Nikola, sonra Avrupa’ya döndü. William Gilley bir çocuk şiirinde Aya Nikola’yı Noel Baba adıyla, sekiz Ren geyiğinin çektiği uçan kızağıyla tasvir etmişti. Vikingler, tanrıları Odin’in her aralıkta sekiz bacaklı atı Sleipnir ile dünyaya gelip fakirlere yardım ettiğine inanırdı. Noel Baba’nın 8 Ren geyikli kızağıyla benzerlik enteresandır. Roma ve Alman mitolojisinde de benzeri efsaneler vardır. Hervey’in 1837’de Amerika’da en çok satan The Book of Christmas adlı kitabı Noel Baba’yı dünyaya tanıttı. 1863-1866 arasında Harper Weekly mecmuasına Noel resimleri çizen Thomas Nast, Noel Baba’yı kırmızı elbisesi, beyaz sakalı ve Ren geyiklerinin çektiği kızağıyla tasvir etti. Bunu kendisinden İç Savaş’ta Noel esnasında askerleri cesaretlendirmek için başkan Abraham Lincoln istemişti. 1924 senesinde Coca Cola için reklam afişi yapan İsveçli Haddon Sundlom, bu karikatürü kullandı. Karışımında kokain olduğu için reklamında çocuk kullanılması yasak olan içeceğin böylece çocuklara da hitap etmesi sağlandı. 1939’da Chicago’da bir mağazanın reklam broşüründe de bu kılığıyla Noel Baba yer alıyordu. Broşür o sene 2.5 milyon dağıtıldı. İşte kırmızı elbiseli, beyaz sakallı, geyiklerin çektiği kızaklı Noel Baba’nın doğuşunun hikâyesi böyledir. Türklerin Aya Nikola’dan haberi olmayıp, ama Noel Baba figürüne Hıristiyanlardan fazla itibar etmesi şaşılacak şeydir! Yoksa Aya Nikola ile Noel arasında bir irtibat yoktur. Zaten Antalya’da Ren geyiği, kızak ve kürk ne gezer!

HİNDİ

Hindinin Noel ve yılbaşı ile hiç alâkası yoktur. Amerika’ya ilk gelen İngiliz muhacirler açlıkla karşılaşmış; Kızılderililerin yardımıyla çabuk yetişen mısır sayesinde felâketten kurtulmuştu. Mısır hasadı yaptıklarında Kızılderilileri de davet edip hindi ziyafeti verdiler. Kasım sonundaki bu günü Amerikalılar Şükran Günü adıyla hâlâ kutlarlar. Hindinin vatanı Amerika’dır. İlk gelenler bunu Hind Tavuğu sanmış; Hind tavuğu o zamanlar Türklerin hâkimiyetindeki Batı Afrika’dan Portekizli gemiciler tarafından getirildiği için hindiye turkey demişti. (Yahudiler, yılbaşından hemen sonra kutladıkları Yom Kipur bayramında bir kümes hayvanını başlarında döndürüp kurban eder, günahın bu hayvana geçtiğine inanırlar. Belki de bir irtibat vardır.)

YAHUDİ YILBAŞISI

Yahudi yılbaşısı (Roş ha-Şana) eylül sonundadır. Yahudiler ay ve güneş takviminin bir karışımını kullandığı için her sene günü değişir. Bir gün önce yıkanıp, tıraş olunup bayramlıklar giyilir. Yılbaşı günü ve öncesi oruç tutulur. O gün havrada ağırbaşlı bir âyin tertiplenir. Akşam havradan eve dönüşte beraberce yemek yenir. Yılbaşı âyinleri, Yom Kipur denilen mukaddes kefaret gününe kadar bir hafta sürer. Yahudilerin, 25 Aralığa denk gelen bir bayramları vardır. Hanuka denilen bu bayramda her yer kandillerle süslenir. Hediyeler verilip, oyunlar oynanır. Patates gözlemesi yenir. Başkaları Yahudiler de yılbaşını kutluyor zanneder.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm dünyasında öteden beri kullanılan Hicrî takvim, Ay’ın hareketlerine göre tanzim olunmuştur. Güneş takviminden daha doğru ve hassastır. Artık gün ve yıl gibi bir mesele doğurmaz. Güneş ve ay tutulması günleri ile mehtaplı geceler kolayca tesbit olunduğu için, tarihî hâdiselerin tayini kolaylaşır. Bu sebeple seyyah ve denizciler için çok elverişlidir...

Müslümanlar, öteden beri Arabistan’da kullanılan Kamerî Takvimi (ay takvimi) kullanmıştır. Bu takvimde, Ay’ın Dünya etrafındaki bir dönüşü ile bir ay sâbit olur. Bu da 29.53 gündür. Dolayısıyla bu takvimde aylar 29 veya 30 gün çeker. Yeni hilâlin görünmesiyle yeni ay başlar. Görünmezse önceki ay 30 güne tamamlanır. Hakikatte ayın doğması ile görünmesi arasında bir gün oynadığından, hesapla bulunan ile tatbikattaki tarih değişebilir.

Güneş saati

HAZRETİ ÖMER’İN HİZMETİ

Ay takvimi, güneş takviminden daha doğru ve hassastır. Artık gün ve yıl gibi bir mesele doğurmaz. Güneş ve ay tutulması günleri ile mehtaplı geceler kolayca tesbit olunduğu için, tarihî hâdiselerin tayini kolaylaşır. Bu sebeple seyyah ve denizciler için çok elverişlidir. Ayrıca Ramazan ve Bayram günleri de, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olduğundan, hep aynı mevsime rast gelmez. Bu takvimde aylar, Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülâhir, Cemâzilevvel, Cemâzilâhir, Receb, Şa’ban, Ramazan, Şevval, Zilka’de, Zilhicce aylarıdır. 33 senede bir kamerî takvim ile şemsî takvim (güneş takvimi) aynı günde buluşur. Onun için yaşlı birisi için üç otuzunda denir. Yani iki takvimin buluştuğunu üç defa görmüş demektir.

Müslümanlar arasında sene tarihleri, halîfe Hazret-i Ömer’in emri ile hicretin 17. senesinde başladı. Basra vâlisi Ebû Musa el-Eş’arî’den gelen bir yazının tarihinden şüphe edilmesi, bu hayırlı işe vesile oldu. Tarih başlangıcının, Medine İslâm devletinin kurulduğu hicret senesinin Muharrem ayının birinci günü olması, Sahâbilerin söz birliği ile kabul edildi. Bu da, mîlâdî 622 yılının 16 Temmuz günü idi. İslâm dininde oruç, namaz, zekât, hac gibi ibâdetler ve ıddet gibi hukukî bütün muameleler, bu hicrî kamerî takvime göre tesbit edilir.

İKİ TAKVİM

Osmanlılarda iki takvim Osmanlılar da Hicrî Kamerî Takvim’i (ay takvimi) kullandılar. Ancak mevsimlere göre tayin olunmadığı için, gelirleri ve askerî düzeni toprak hâsılâtına sıkı sıkıya bağlı bulunan Osmanlı Devleti’nde bazı sıkıntılara sebebiyet verirdi. Çünkü toprak mahsûlleri güneş takvimine göre elde edilmekteydi. Kamerî takvim ile arada 11 günlük bir fark olduğu için devlet hazinesi zarara uğruyordu. Bunun üzerine 1089/1678 senesinden itibaren sadece bu hususlarda Malî Sene adıyla halkın Romalılardan alındığı için Rûmî Takvim dediği Julyen Takvimi kabul edildi. Ancak yıllar yine hicret esasına göre hesab olundu. Hicrî takvim de kullanılmaya devam etti. 1120 senesinden itibaren 33 senede bir yıl siviş yılı sayılarak atlandı. 1120 Rumî senesini 1122 Rumî senesi takib etti. Böylece her iki takvimde de yıllar aynı oldu.

1287/1870 yılında bu yapılmadı. Böylece iki takvim arasında yıl farkı doğdu ve bu fark giderek arttı. Şimdi hicrî 1431 yılına karşılık Rumî 1425 yılındayız. Milâdî seneden 584 çıkarılırsa Rumî seneyi; Rumî seneye 584 eklenirse Milâdî seneyi verir. Ancak Rumî yılbaşı 1 Mart’tır. Meselâ Rumî 1327 senesi Milâdî 13 Mart 1911 günü başlar; 12 Mart 1912 günü biter. Hicrî senelerin milâdî karşılıklarını bulmak biraz karmaşık hesapları gerektirir ve bu hususta hazırlanmış cetvellere mürâcaat etmek iyi olur. Osmanlılarda takvimle alâkalı işleri tesbit etmek üzere müneccimbaşı ve maiyeti vazife yapardı. Ayrıca büyük câmilerde muvakkithâne ve burada çalışan muvakkitler bulunur; ibâdet vakitlerini tayin ve ilan ederdi. Gün, 12 saatlik iki eşit kısma ayrılır; akşam güneşin batması ile saat her zaman 12 olup, gerekirse ileri veya geri alınırdı. Ayrıca Osmanlı ülkesindeki Yahudî ve Ermenîlerin kendi aralarında kullandıkları hususî takvimleri vardı.

Osmanlılarda bir rasathane minyatürü

MİLÂDÎ TAKVİM BİZE NASIL GELDİ?

XVI. asır sonlarında Rusya ve Balkanlar dışında Avrupa, Julyen Takvimi’ni ıslah eden Gregoryen Takvimi’ni kullanmaya başlamıştı. Osmanlı Devleti hâlâ Julyen Takvimi’ni kullanıyordu. İki yıl arasındaki fark 13 günü bulmuştu. I. Cihan Harbi’nde müttefiklerimize uyalım diye bu fark kaldırıldı. 16 Şubat 1332 (29 Şubat 1917) Rûmî gününü takib eden gün 1 Mart 1333 olarak tesbit olundu. Rusya ve Balkan ülkeleri bir müddet daha Julyen Takvimi’ne devam ettiler. 1926 yılında resmî işlerde Hicrî Takvim bütünüyle kaldırıldı. Mâlî (Rumî) Takvim ise, yılı Avrupa ile aynı hâle getirilerek varlığını devam ettirdi. 1341 Rûmî senesinin 10. ayı olan Aralık ayının 31. gününü, 1 Ocak 1926 gününün takip etmesi kararlaştırıldı. Böylece yılbaşı da mâlî işler hâriç olmak üzere, 1 Marttan 1 Ocaka alındı. Ay isimleri aynen muhafaza edildi. 1944 yılında Teşrinievvel (İlkteşrin), Teşrinisâni (İkinciteşrin), Kânunuevvel (İlkkânun) ve Kânunusâni (İkincikânun) isimleri, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirildi.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Rus tahtının vârisi Grandüşes Mariya Vladimirovna sessiz sedasız Türkiye’ye geldi. İstanbul’u gezdi. Grandüşes, Romanov hanedanının son temsilcilerindendir. Romanov hanedanı prenslerine grandük, prenseslerine grandüşes denir.

Ayasofya Câmii'ni gezen Grandüşes Mariya Vladimirovna, parmağını ‘dilek taşı’na sokmayı ihmal etmedi.

ŞAHANE ZÜĞÜRTLER

1917 ihtilalinde Çar II. Nikolay tahttan indirilmiş, ertesi sene de ailesiyle beraber kurşuna dizilmişti. Bolşevikler, Romanov hanedanından ele geçirdiklerini de aynı feci akıbete uğrattılar. Aile mensupları ancak yurt dışına kaçarak canlarını kurtarabildi. Çar’ın İngiltere kralının yeğeni olan zevcesi, dört kızı ve oğlu Çareviç Aleksey‘den başka, kardeşleri de öldürülmüş, ancak bir kız kardeşi Xenia hayatta kalmıştı. Xenia, amcazadesi Grandük Aleksandr Mihayloviç ile evliydi. Karı-koca Fransa’ya kaçarak burada ömürlerini tamamladılar. İngiltere, Fransa ve Amerika’da yaşayan çocuk ve torunları bugüne dek gelmiştir. Bir zamanlar ülkemizde de sahnelenen Şâhâne Züğürtler adlı oyun, bu prenses ile kocasının sürgün hayatını mevzu edinir.

Rusya’da çarlık devrildikten çarın amcası Grandük Vladimir’in oğlu deniz subayı Kiril, kendisini hanedan reisi ilan etti. Çar ile Kiril’in arası iyi değildi. Çünki Kiril, Çar’ın arzusu hilafına dul bir Alman prensesi ile evlenmişti. Zevcesi Victoria Melita, İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu ve Romanya kraliçesi Mariya’nın kız kardeşi idi. Boşandığı kocası ise Çar’ın kayınbiraderi oluyordu. Çar, Kiril’i sürgüne gönderdi ve ancak ihtilalden iki sene evvel dönmesine müsaade etti. İhtilal olunca Kiril Bolşeviklerle iyi geçinmenin yollarını aradı. Ama Bolşevikler ona hep şüpheli gözüyle baktılar. Hayatını tehlikede hissedince zevcesi ile Finlandiya’ya kaçtı.

Babasının adını verdiği oğlu Vladimir 1917’de burada dünyaya geldi. Bir miktar para toplamaya muvaffak olunca da Fransa’ya geçti. 1922’de de kendisini “tahtın hâmisi”, 1924’de de “çar” ilan etti. Brötanya sahilinde Saint-Briac’daki evinde Rusya çarlık sarayının teşrifat gelenekleriyle yaşardı. Çar’ın amcazâdesi ve meşhur Rus generallerinden Grandük Nikolay buna itiraz etti. Nikolay, silahlı bir kuvvet teşkil edilmesi gerektiğine inanıyordu. Kiril ise sulh yoluyla maksada kavuşmayı düşünüyordu. Aile ikiye bölündü. 1929’da Grandük Nikolay vefat edince Kiril tek başına kaldı. Tahtı ele geçirmek için çok uğraştı. Rus ordusuna dağıtılmak üzere broşürler hazırlattı. Mussolini’den medet umdu. Finansmanı dünyaya yayılmış Ruslara çarlık nişanları satmak suretiyle temin etmesi protesto fırtınası kopardı. Grandük Kiril, 1938 senesinde hayal kırıklığı içinde vefat etti. 62 yaşındaydı. Ailede başka grandükler de vardı ama, hepsi ağır bir hayat mücâdelesi altında, tahtı hayal edecek durumda bile değillerdi.

Çarlığın genç namzedi Prens Grigory

ÇARLIK HAYALİYLE YAŞADI

Grandük Kiril’in iki kızı birer Alman prensi ile evlendi. Oğlu Vladimir, babası tarafından Londra Üniversitesi’nde okutularak itina ile yetiştirildi. Babasının vefatından sonra Romanov hanedanı reisi unvanını benimsedi. Fransa’da yaşadı. Rus soylularından Prenses Leonida Bagration ile evliydi. Gorbaçov reformlarından sonra Rus tahtına oturacağı günlerin hayali ile yaşadı. Gorbaçov’a karşı tertiplenen komünist darbenin bastırılmasından dolayı Rus Federasyonu Başkanı Yeltsin’e tebrik mektubu yazmış; Yeltsin kendisine unvanı ile hitab eden bir cevap vermişti. Bu da grandükün ümidini arttırmıştı. Ülkesine sıradan bir vatandaş gibi değil, ancak unvanıyla dönebileceğini her zaman tekrarlayan Vladimir Kiriloviç, 1992’de vefat etti. Cenazesi Rusya’ya götürüldü. Çarlara yapılan merasimle Petersburg’da defnedildi.

Grandük Vladimir’in yegâne kızı ve tahtın vârisi Grandüşes Mariya 1953 doğumludur. Bir Alman prensi ile evlidir. Kocası, son Alman imparatoru II. Wilhelm’in oğlu Joachim’in torunu Franz Wilhelm‘dir. 1943 doğumlu prens, grandüşes ile 1976 senesinde evlendi. 1986’da boşandılar. Bugün Madrid’de yaşayan Grandüşes Mariya tahta çıkmaya ömrü vefâ eder mi bilinmez. Mamafih Rusya’da kadınlar tahta çıkabilir. Tarihte çok meşhur iki Yekaterina ve bir de Yelizaveta adlı Rus çariçeleri hüküm sürmüştür. Bir köylünün kızı olup zekâsıyla Türklerin Deli Petro dediği Çar Büyük Piyotr’un zevcesi olan I. Katerina çok meşhurdur. II. Katerina da fırtınalı aşk hayatı ve sayısız âşıkları ile tanınmıştır.

Grandüşesin Grigory (Giorg) adında 1982 doğumlu bir oğlu vardır. Oğlunu tahta hazırladığı muhakkaktır. Ancak ailenin bir kısmı bunu illegal bulmaktadır. Grigory, 1994’de Rusya’yı ziyaret ederek zamanın başbakanı Çernomirdin ve Moskova patriği Aleksey ile görüşmüştü. Rus deniz harb okulunda okudu. Enteresan bir şey, Grigory’nin, son Alman Kayzerinin de doğrudan torunu oluşudur. İki ülke Cihan Harbinde kıyasıya savaşmıştı. Rusya, hanedana itibarını iade etti. Ancak tahtın yolu hâlâ biraz uzun ve zahmetli görünüyor. Bir gün Kremlin Sarayı’nda yeni bir çar görürsek şaşırmayalım.

Grandük Kiril ve ailesi.

ALMAN ASILLI HANEDAN

Romanov hanedanı aslen Alman’dır. Zaten Avrupa hanedanlarının çoğu Alman asıllıdır. İngiltere, Danimarka, Norveç, Belçika, Portekiz, Romanya, Yunanistan, Bulgaristan krallık hanedanları Alman’dır. Ayrıca Grandüşesin damarlarında Rus kanından başka bol miktarda İsveç, Norman, Leh, İngiliz ve Türk kanı dolaşmaktadır. Kazan’ın işgalinden sonra Ruslar Türk soylularını zorla Hıristiyan yapmış ve sarayda yer vermişti. Bugün bile önde gelen Rus aileleri Türk soyundandır. Godunov, Saltıkov, Saburov, Mamanov, Yusupov, Korsakov, Turgenyev aileleri en meşhurlarıdır. Grandüşesin büyük dedelerinden III. İvan, yanında son Bizans imparatoru IV. Konstantin Paleologos’un kızı Zoe ile evliydi. Rus çarları bu sebeple kendilerini Bizans tahtının vârisi sayar; çift başlı kartalı sembol olarak kullanırdı. Grandüşes, zorla Hıristiyan yapılarak Castilla Kralı ile evlendirilen bir Endülüs prensesi vasıtasıyla Hazret-i Muhammed’in de 32. kuşaktan torunu olmaktadır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Ekonomik krizler, Avrupa’da ulus devletleri tehdit ettiğinde, sağ partiler demokrasinin darbe alması pahasına milliyetçi propagandalarla oy kazanmaya bakarlar. İsviçre’deki durum da bundan farklı bir şey değil. Minârelerin asırlarca Müslüman hâkimiyetinin göklere yükselen sembolü olduğu düşünülürse, Avrupalılar minâreden ürkmekte haksız sayılmaz. Bu gibi meselelerin ileride yaşanmaması için Müslümanların da kendilerine verilen saldırgan imajı silmeye çalışmaları uygun olacaktır.

Minâre, Arapça menâre kelimesinden gelir. Nur (ışık) yeri demektir. Arap ülkelerinde daha ziyade ezan okunan yer mânâsına mi’zene kelimesi kullanılır. İran’ın işaret kulelerine, Suriye’nin gözetleme kulelerine, Akdeniz’in deniz fenerlerine, Hindistan’ın zafer âbidelerine tarihî bir benzerliği vardır. Hıristiyanların, çan kulelerinde minârelerden ilham aldığı söylenir.

İLK MİNARE MISIR’DA

İslâmiyetin ilk devirlerinde Müslümanları namaza çağırmak üzere ezan okunması meşru olmuştu. Medine’de ilk ezanı Bilâl Habeşî, şehrin en yüksek evinin damında okumuştur. Mescid-i Nebevî‘nin kıble tarafında iple çıkılan yüksekçe bir üstüvâne (silindir) vardı. Ezan buradan okunurdu. İlk minâreler, 673 senesinde Halife Hazret-i Muaviye’nin emriyle Mısır vâlisi Mesleme bin Muhalled tarafından Kâhire’deki Amr bin Âs Câmii’nin dört köşesine yaptırıldı. Bu minârelerde ilk ezânı da sahâbe-i kiramdan Şurahbil bin Âmir el-Murâdî okudu. Sahâbenin sünneti, İslâmiyet’te delildir.

Bu güzel âdet zamanla bütün İslâm dünyasına yayıldı. Her beldede oranın mimarîsine uygun taş, tuğla, kerpiç veya ahşap, gövdeleri yuvarlak veya dört köşeli minâreler yapıldı. Garpta dört köşeli minâreler birkaç katlı yapılır; pencerelerle aydınlatılırdı. Şarktakiler ise ince gövdeli ve yuvarlak idi. Şüphesiz, minâre mimarisi Osmanlılar zamanında en zarif seviyeye erişti. Buna rağmen Osmanlılar fethettikleri beldelerdeki mahallî mimarîye hürmet ederdi. Bu sebeple Osmanlı tarzı minârelere İslâm dünyasında az rastlanır.

HER BİRİ ŞAHESER

Minârenin toprak üzerindeki tabanına kürsü denir. Kübik veya yuvarlaktır. Minâreye çıkılan kapı buraya açılır. Bazıları câmiye bitişiktir. Bilhassa Memlûk minâreleri câmiden ayrıdır. Antakya’daki Sârımiye Câmii avlusuna minâre kürsüsündeki kapıdan girilir. Kürsüyle gövde arasındaki kısma pabuç denir. Gövdenin yukarısında müezzinin çıktığı korkuluklu çıkıntıya şerefe denir. Şerefenin kapısı hep kıbleye bakar. Şürfe, Arapça çıkıntı demektir. Bazı minârelerde birkaç şerefe vardır. Osmanlılarda, nezâket gereği, ancak hânedan mensuplarının yaptırdığı selâtin câmileri birkaç minâreli ve şerefeli olurdu.

Gövdenin üzerinde konik çatı şeklinde ahşap veya kurşun kaplamalı külâh bulunur. Külâhın üzerinde Osmanlı minârelerine mahsus olarak hilâlli alem bulunur. Böylece gövde zarif bir şekilde tamamlanır. Bazı câmilerin minâresi câmi duvarı üzerinde yalnızca gövdeden ibarettir. Bazıları Bursa Timurtaş Paşa Câmii’ndeki gibi şadırvan üzerine oturtulmuş veya Haleb Sultaniye Câmii’ndeki gibi bazıları câminin veya avlunun duvarına bitişik küçük bir köşk şeklindedir. Eminönü’ndeki Timurtaş Mescidi’ndeki gibi bazıları ise câminin çıkıntısı (cumbası) şeklindedir. Fatih’de Mimar Sinan Mescidi’nin minâresi şerefesiz kubbeli köşk şeklindedir.

Bolu ve Bosna gibi ormanlık beldelerde çatının ortasında gövde ve külâhtan müteşekkil ahşap minâreler vardır. Bunlara mahfilden dayama merdivenle çıkılır. Antep minârelerinin külâh kısmı ahşap altıgendir. Kâhire’deki İbni Tulun Câmii minâresinin alt gövdesi dört köşe, üst gövdesi yuvarlaktır. Ezher Câmii‘nin minâreleri bezemeleriyle göze çarpar. Kuzey Afrika’da Kayruvan Sidi Ukbe Câmii’nin üç katlı dört köşeli kalın minâresi; İşbiliye (Sevilla) Ulu Câmii’nin minâresi (Giralda); Merakeş Kütübiyye Câmii minâresi ve Cezayir Tilemsan minâreleri geometrik motiflerle süslüdür. Irak Samarra’daki Ulu Câmi’nin at ile çıkılan meşhur minâresi Mezopotamya ziguratlarına benzer. Türkistan minâreleri yukarı doğru incelen silindiriktir. Buhara’daki tuğla süslemeli minâreler çok güzeldir. Selçuklu minâreleri İran tesiriyle çini süslemelidir. Hindistan’daki İslâm hâkimiyetinin sembolü olan Kutub Menar da böyledir.

Anadolu’daki Selçuklu minâreleri umumiyetle silindirik tuğladan ve bazısı çini bezemelidir. Antalya’daki tuğla ve firuze renkli çinilerle süslü Yivli Minâre bu devrin en güzel örneklerindendir. Fetih sebebiyle bir kilise câmiye çevrildiğinde çan kulesi de minâreye dönüştürülürdü. Dört köşe minâreler böyle ortaya çıktı. Bunun ilk örneği Şam’daki Emevî Câmii minâreleridir. Bunlardan doğu tarafındaki beyaz minâreye, Hazret-i Mesih’in ineceğine inanılır. İslâm dünyasındaki en yüksek minâre Cezâyir’de 1971’de inşa edilen Emîr Abdülkâdir Câmii’ndedir.

OSMANLI ZARAFETİ

Osmanlılar da ilk devirde Selçuklu tesirinde kalmıştır. İznik minâreleri en güzel örnektir. Sonra artık taş minâreler yapılmıştır. Edirne Üç Şerefeli Câmi veya İstanbul’daki Burmalı Mescid minâreleri burmalı türün örnekleridir. Zamanla minâreler giderek incelmiş, külâhlar uzamış ve çok zarif bir hâl almıştır. Bu tedricîliği Ayasofya Câmii minârelerinde görmek mümkündür. Sultan Fatih’in tuğla minâresini, Sultan Bayezid‘in kalın taş ve Sultan II. Selim‘in ince taş minâreleri takip eder. Fatih ile iki, Süleymaniye ile dört, Sultan Ahmed ile altı minâreli câmiler denendi. Sultan Ahmed Câmii yapılınca, Mekke’deki Mescid-i Haram’ın hürmeten bir minâre daha eklendi. Edirne Selimiye Câmii‘nin üç şerefeli 70 metrelik minârelerinde müezzinlerin birbirini görmeden çıkabildiği merdivenler bulunur.

Minâreler ekseriya câminin sağındadır İstanbul’daki Firuz Ağa, Piyâle Paşa Câmileri gibi istisnalar vardır. Kıble duvarının solundaki yegâne minâre de İvaz Efendi Câmii’ndedir. Gelenekten bu sapmaları, arsanın topografik mevkiiyle izah edenler olduğu gibi; minârenin Gayrımüslim mahallelerine yakın tutularak, ezan sesiyle hidâyetlerine çalışmak emeline bağlayanlar da bulunmaktadır. Bir rivayette Firuz Ağa minâresi Rum mahallesinin güneşini kesmemek için sola yapılmıştır..

MİNÂREDEN MİKROFON DİREĞİNE...

Minâre, Müslümanlar tarafından bir beldedeki İslâm hâkimiyetinin göklere yükselen sembolü olarak görülürdü. Hem bu sembolik havayı yaşatmak, hem de ezanın yüksekten okunması sünnetini yerine getirebilmek için minâreler dikildi. Birden fazla minâresi olan câmilerde her birine bir müezzin çıkar; ezanın her cümlesinde birbirlerini bekleyerek beraberce ezan okurlardı. Dakikalarca süren bu ezana, ezan-ı cavk denirdi.

Teknolojinin ilerlemesi ile ezanlar hoparlörlerden okunmaya başladı. Hoparlör ile ilk ezan 1948 senesinde İskenderiye’de okundu. Diyânet işleri reisi Hamdi Akseki’nin muhalefeti sebebiyle Türkiye’ye ancak Akseki’nin vefat ettiği 1951 senesinden sonra girebildi. İlk hoparlör Eyüp Câmii minâresine zamanın Eyüp kaymakamı Sabahaddin Zaim tarafından taktırıldı. Giderek müezzinler çıkmaya üşenir olmuş olacaklar ki, minâreler birer hoparlör direği hâlini aldı. Diyânet İşleri Reisliği 1952 tarihli bir talimatla mihraba hoparlör konulmasını yasakladı; 1981 senesinde de müezzinlerin ezanı minârelere çıkarak okumasını tamim ettiyse de netice alınamadı. Minâre mimarîsinde de eski zarafetten eser kalmadı. Normalde şerefenin câmi kubbesi hizasında olması gerekirken, kendini ispatlama psikozuyla, TV vericisi gibi sipsivri estetikten mahrum minâreler dikildi. Varillerin üst üste dizilmesiyle teşekkül eden minâre müsveddeleri de az değildir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter