Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Mubârek Ramazan ayı, çok şereflidir.
Bu ayda yapılan, nâfile namaz, zikir, sadaka ve bütün nâfile ibâdetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir orucluya iftâr verenin günahları affolur. Cehennemden âzâd olur. O oruclunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruclunun sevabı hiç azalmaz. Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafîfleten, onların ibâdet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur. Cehennemden âzâd olur. Ramazan-ı şerif ayında, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", esîrleri âzâd eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işliyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer. [Bu ayı fırsat bilmelidir.] Elden geldiği kadar ibâdet etmelidir. Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, âhıreti kazanmak için fırsat bilmelidir. Kur'an-ı kerim, Ramazanda indi. Kadr gecesi, bu aydadır. Ramazan-ı şerifte, iftârı erken yapmak, sahûru geç yapmak sünnettir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi. İftârda acele etmek ve sahûru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısı ile herşeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbâdet etmek de zaten bu demektir. Hurma ile iftâr etmek sünnettir. İftâr edince, (Zehebez-zama' vebtellet-il urûk ve sebet-el-ecr inşâallahü teâlâ) duâsını okumak, terâvîh kılmak ve hatm okumak mühim sünnettir.
 
Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce müslüman affolur, âzâd olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübârek ayda Onun şânına yakışacak, kulluk yapmağı ve Rabbimizin râzı olduğu, beğendiği yolda bulunmağı, hepimize nasip eylesin! Âmîn.

Kaynak: Huzur Pınarı


Kânûnî Sultan Süleymân Hanın 29 Ağustos 1526 târihinde Mohaç Ovasında Haçlılara karşı kazandığı zafer. Genç Osmanlı Sultanı Süleymân Hanın Avrupa kıtasındaki fetihleri, başta Papalık olmak üzere, Hıristiyan devletlerini telâşa düşürdü. Kendi aralarında olduğu gibi doğuda İran Safevî Devletiyle de ittifak kurdular. Macar Kralı İkinci Layoş, Alman İmparatoru Şarlken’le akrabâlık kurduktan sonra, Osmanlı hâkimiyetindeki Eflâk ve Boğdan prensliklerini de kışkırttı. Bu durum üzerine Macarlara kesin bir darbe vurmak isteyen Kânûnî SultanSüleymân Han, Rumeli’ndeki ordu kumandanı ve devlet adamlarına gönderdiği fermanda ilkbaharda Sofya’da toplanmalarını bildirdi.


BOZKURT DESTANI
Bozkurt, eski Türk efsânelerinde çokça geçer. Oğuz destanında, Oğuz Han’ın çadırına giren bir ışığın içinden gök renkli gök yeleli bir bozkurt çıktığı ve seferlerinde ona kılavuzluk ettiği anlatılır. Göktürklerin “Bozkurt Destanı”na göre, düşmanlar tarafından ailesi öldürülerek ormana terk edilen Göktürk prenslerinden birini, dişi bir kurt emzirerek büyütmüştür. Türklerin en bâriz hususiyetlerinden biri kuvvetli bir teşkilâtçılık kâbiliyetine sahip olmalarıdır. Yaşadıkları hayat da onları hürriyete, istiklâle alıştırdığı için, hiçbir zaman devletsiz kalmamışlardır. Türklerin bilinen 3000 yıllık tarihlerinde istiklâllerini kaybettikleri bir devreye hemen hemen rastlanmaz. Dünyada daima bir veya birkaç Türk devleti bulunmuştur.

ALLAH’TAN KUT ALMIŞ KİŞİ
Eski Türklerde, devleti hükümdar idare eder. Bunlara “Tanhu, Kağan, Hakan, Han, Yabgu, İlteber” gibi çeşitli isimler verilir. Hunlar ve Tabgaçların yabgu dedikleri hükümdara, Avarlar Moğolca kağan derdi. Bu isim hakan ve han, hâlini almıştır. Hakanın, asıl adından başka, tahta çıktıktan sonra aldığı bir isim daha vardır. Sözgelişi Göktürk hükümdarı Kutluk Kağan’ın, tahta çıktıktan sonra aldığı isim İlteriş’tir. Osmanlılarda Yıldırım, Fatih, Yavuz, Kanunî, Adlî gibi lakap ve mahlaslar, bu geleneğin devamı gibidir. Halk, hakanın, siyasî hâkimiyetini Allah’tan aldığına inanır. Ancak Allah’ın irade ettiği, seçtiği, yardım ettiği kimse hükümdar olabilir. Allah’tan gelen siyasî hâkimiyete, kut denir. Hakan olan kimse, Allah’tan kut almış demektir. Hanın, Aşinaoğulları denilen bir hanedandan inmesi gerekir. Oğuz Han ve Selçuklular, Osmanlılar hep bu hanedandan iner. Asırlar boyunca nice ihtilâller olmuş, ama ihtilâlcilerin aklına, bu hanedan dışında bir kimseyi hükümdar yapmak gelmemiştir. Çünkü halkta, ancak bu hanedandan gelen hanın meşru olduğuna dair bir inanç vardır. Tarihte bu soydan gelen bir hanedana sahip olmayan Kuman, Peçenek gibi Türk kavimlerinin ömrü uzun olamamıştır. İşte bundan dolayıdır ki, halk hakana kayıtsız şartsız itaati bir vecibe bilmiştir. Türk topluluklarında hemen hemen hiçbir zaman hükümdara karşı bir halk isyanına rastlanmaz.

HÜKÜMDAR OLMAK İÇİN...
Hakan, beylerin seçimiyle veya önceki hakanın tayiniyle gelebildiği gibi, zor kullanarak da başa geçebilir. Ancak her hâlde yeni hakanın, hakan sülâlesinden olması şarttır. Eski Türklerde muayyen bir verâset prensibi yoktu. Umumiyetle hakanın oğlu, yoksa veya reşid değilse en büyük kardeşi, kardeşi oğlu, amcası, amcasıoğlu vs. hakan olurdu. Ancak hakan hanedanından herhangi bir tigin (prens), tahtta hak iddia edebilirdi. Çünki hâkimiyet, hanedanın ortak malı kabul edilirdi. Buna ülüş denir. Bu sebeple taht için nice harbler cereyan etmiştir. Galip gelen, Allah tarafından seçilmiş demektir. Çünkü hükümdar olmak için güçlü ve talihli olmak çok mühimdir. Hakan tahta geçtikten sonra, devletin ileri gelenleri kendisine bağlılık biatinde bulunur. Bu biat, çok tantanalı bir merasimle olurdu. Yeni hakan, bir keçe tahta oturtulur; dokuz defa kaldırılıp dolaştırıldıktan sonra, kırmızı elbiseler giydirilip başına kotuz (sorguç) takılırdı. Bu merâsimler esnasında halka ziyafet verilirdi. Taht, otağ, tuğ, davul ve sorguç, hükümdarlık alâmetleridir. Hükümdar tuğunun tepesinde altından bir bozkurt başı bulunur. Kırmızı, Osmanlılarda da hanedanın rengi idi. Nitekim kırmızı bayrak padişahı sembolize ederdi. Sorguç da, padişaha mahsus bir aksesuar olarak Osmanlılarda kullanılmıştır. Tuğ, davul, alem, otağ da Selçuklu ve Osmanlılarda padişahlık alâmetleriydi.

HAKAN HER İSTEDİĞİNİ YAPAMAZ
Hakan, elinde mühim salâhiyetler bulunan bir kişidir. Ordunun kumandanıdır. Kanun koyabilir. Başhâkimdir. Bütün bunları yaparken kendisini tahdid eden töre kaideleri ve kengeş (şûrâ meclisi, kurultay) kararları vardır. Senede üç defa toplanan bu meclisler, beyler, devlet ricâli ve halktan ileri gelenler tarafından teşkil edilir. Bu bakımdan siyasî rejimin meşrutî monarşi olduğunu söylemek yerinde olur. Vezirler ve çeşitli memurlar, devlet idaresinde hakana yardımcı olur. Memleketin çeşitli kısımlarında hüküm süren han sülâlesinden şad ve yabgular, devlet protokolünde önde gelirler. Bunlar eski Türklerde soylular sınıfını teşkil eder. Bir de halk içinden hizmetleri sayesinde yükselmiş tarhanlar vardır. Osmanlılardaki sipâhiler bu sınıfın bir nevi devamı gibidir. Hakan, gerektikçe tarhanlara danışır. Eski Türk hakanlarının birisi yaya, diğeri atlı olmak üzere iki ordusu; birisi umumî, diğeri hususî hazine olmak üzere iki hazinesi vardır. Osmanlılarda da böyledir. Hakan, dâvâ dinleyip adaleti tatbik etmek üzere hâkimler tayin eder. Bunlara yargucı veya yargan denir. Hakanın vekilleri olan bu hâkimler, hukuk bilgisiyle mücehhez kimselerdir. Hâkimlik, eski Türklerde çok itibarlı bir meslektir. Umumiyetle han sülâlesinin yan kollarından gelen soylular fahrî olarak bu vazifeyi yapar. Hâkimlerin verdiği kararlar hakana temyiz edilebilir. Ayrıca memurlardan şikâyetçi olanlar, bunu muayyen zamanlarda hakana arz edebilir. Bu gelenek İslâmiyetten sonraki Türk devletlerinde de, Osmanlılarda da câridir.

HALKIN HAKKINI ÖDE!
Hükümdarın vazifelerinin başında, halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir. Devlet adamlarına iyi devlet idaresinin sırlarını anlatan Kutadgu Bilig, halkın hükümdardan isteklerini, iktisadî istikrar, âdil kanun ve âsâyiş olarak sıralar ve “Ey hükümdar, sen halkın bu haklarını öde; sonra kendi hakkını iste!” der. Hükümdar, yaratanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar; onu zenginlik ve adâlet içinde yaşatır. Bunu başaramayan hakandan, Yaratan’ın, kut’u, yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve hatta ona karşı gelmek meşru sayılır. 725-735 tarihlerinde dikilmiş olan Orhun Âbideleri’nde hükümdarın bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifadeleri istenir. Burada hakan, kendisini halktan birisi gibi görüp teb’asına hesap vermektedir. Ayrıca halkını hatalarından dolayı bir baba gibi ikaz etmektedir. Bu kitâbelerdeki ifadeler parlak bir millet şuurunun göstergesidir.
Türk hükümdarları, siyasî sebeplerle ekseriyetle Çinli veya diğer yabancı prenseslerle evlenirlerdi. Ancak umumiyetle hükümdar olacak prensin annesinin Türk olması şartı aranırdı. Hakanın oğulları, devlet işlerine alışmak üzere tecrübeli devlet adamlarının yanında yetişirdi. Sonra devletin sağ veya sol kanadına vâli olurdu. Bunlar han, şad, tigin gibi unvanlar taşırdı. Selçuklu ve Osmanlılarda da, şehzâdeler, atabey veya lala denilen tecrübeli devlet adamları tarafından yetiştirilip, sancakbeyi olarak bir mıntıkayı idare ederlerdi.

Çifte monarşi sistemi mi?
Eski Türk devletleri, güçlü merkezî devletler idi. Ama, devlet boylardan teşekkül ettiği için, merkeziyetçilik biraz gevşetilmiştir. Nitekim koca ülkeler ancak böyle kolaylıkla idare olunup savunulabilirdi. Hun ülkesi on iki kısma ayrılırdı. Her birinin başında bir bey (vâli) bulunurdu. Hakanlar, hem verâset harplerinin önüne geçmek; hem de ülke idaresini kolaylaştırmak için zaman zaman memleketi prensler arasında taksim ederdi. Meselâ Hun İmparatorluğu’nun kuzeyinde bir han, güneyinde bir han vardı. Göktürklerde de doğuda bir han, batıda bir han hüküm sürerdi. Bu sebeple eski Türk devletlerini çifte monarşi olarak görenler vardır. Nitekim Roma İmparatorluğu’nda çoğu zaman iki imparator bulunurdu. Ancak Eski Türklerde, hanlardan birisi büyük handı. Diğerleri umumî vâli olarak büyük hana tâbi idi. Bu usul zaman zaman devletin bölünüp parçalanmasına ve güçsüz düşerek yıkılmasına sebebiyet vermiştir. Devletin böyle iki bölgeye (sağ-sol) ayrılarak idaresinin, siyasî gelenekle de alâkası olsa gerektir. Aynı gelenek Rumeli ve Anadolu ayrımı gibi şeklen Osmanlılarda da mevcuttu. İki kardeşin tahtta bulunduğu durumlarda, küçük kardeş başkumandanlık yapardı. Nitekim Göktürklerde, Bilge Kağan ile kardeşi Kültigin’in durumu böyle idi. Osmanlıların ilk zamanlarında da, hükümdarın kardeşinin vezirlik ve başkumandanlık yaptığı görülür. Orhan Gâzi ile Alaeddin Paşa gibi.

PULLARDA KULLANILDI
XX. asır başlarında doğan Türkçülük cereyanıyla, “Bozkurt” yeniden sembol olarak kullanıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında para ve pullarda yer aldı.

HÜKÜMDAR NE DERSE O
Türk orduları, aynı zamanda iyi bir savaşçı olan hakanların emrine her zaman sadık kalmış ve zaferden zafere koşmuştur. Bu sebepledir ki Türk topluluklarında hemen hemen hiçbir zaman hükümdara karşı bir halk isyanına rastlanmaz.


Yıldırım Bayezid Han’ın 25 Eylül 1396’da Niğbolu’da kazandığı büyük meydan savaşı, Avrupa’da derin yankılar yandırmıştı. Savaş alanında on binlerce Macar askerinin öldüğünü ağlayarak seyrettikten sonra, Haçlı ordusunu yüz üstü bırakıp kaçan Macar Kralı ve Haçlı ordusu başkumandanı Sigismund, Budin’e vardığı zaman:-Hristiyan dünyasının böyle büyük bir felaket gördüğünü tarih yazmamıştır, diyerek sarayına kapanmıştı. Halbuki Sigismund, bu sefere çıkmadan önce, Budin’de yüze yakın Prens ve kumandanın katıldığı büyük bir toplantıda, sağ elini kıymetli taşlarla süslü kılıcına atarak:-Hristiyanlığın gerçek zaferi demek bugünmüş! Kosova mağlubiyeti, bu ittifakın kurulmasına vesile olduğu için şükredelim. Bu orduların kurulmasına ön ayak olan Fransa kralı Şarl hazretlerine minnet hislerimizi sunalım. Bugün ütün Avrupa, Türkler üzerinde kazanılacak büyük zaferin bayramını yapıyor. Demişti. Yüzlerce Fransız asilzadesinin en genci, fakat en şöhretlisi olan, Fransa kralı 4. Şarl’ ın amcasının oğlu, Navar kontu ve Burgondiya Veliahdı Jan (sonradan Korkusuz Jan adını almıştı) toplantıda bulunanlar adına Macar kralına şu cevabı vermişti:-Haşmetmeab, Türk ordularını tarihin en kesin hezimetine uğratacağımıza Fransa ve müttefik arkadaşlarım adına söz veriyorum. Bu seferimiz Sultan Bayezid’i yalnız Avrupa’dan atmakla kalmayacak, Anadolu da beklediği saadet dolu günlere kavuşacaktır. Belki Malazgirt savaşında talihsiz İmparator Romanos Diogenes’in kaybettiği topraklar, tekrar Bizans sınırları içine girmiş olacaktır. Ancak endişem şudur; Osmanoğullarının haris hükümdarı Bayezid, acaba karşımıza çıkmağa cesaret edebilecek midir?Sigismund:-Umarım ki, Bursa’ya kadar ellerimizi kollarımızı sallayarak gitmemiz mümkün olacaktır.İşte, savaştan önce bunları konuşan Macar kralı, şimdi sarayına kapanmış, buhranlar geçiriyor, Niğbolu’nun korkunç manzarası gözünün önüne geldikçe, dehşetle ürperiyordu.Bu seferin tahrikçisi olan Papa, ne yapacağını şaşırmıştı. Roma’ya kadar gelen felaket haberlerine inanmak istemiyor:-Hayır hayır, böyle şey olamaz. Haçlı orduları Niğbolu’dan daha ileri gitmişler, hatta Anadolu topraklarına ayak basmışlardır. Diyordu.Evet, Haçlı ordusunun bazı ünlü kumandanları ve asilzadeleri, Niğbolu’dan daha ileri gittiler, hatta Anadolu topraklarına ayak bastılar. Fakat bir fatih olarak değil, bir esir olarak.Bizans İmparatoru II. Manuel Paleologos ise, haçlı ordusuna asker vermemekle beraber ittifaka girmişti. Niğbolu savaşının sonucunu haber aldığı gün:-Eyvah! Diye bağırdı. Türkler bunun intikamını Bizans’tan alacaklardır.Bizans imparatoru haklıydı. Niğbolu’da muazzam haçlılar ordusunu yere vuran Bayezid, sefer dönüşünde İstanbul kapılarına dayanmış, şehri kuşatmıştı. Kendisine, Bursa’ da bir süre istirahat etmesini tavsiye eden vezirine:-Hayır, dedi, ben zafer için doğmuş bir padişahım.

Niğbolu zaferinin en büyük tepkisi Fransa’da oldu. 1 Ocak 1397 Cuma günü, Paris’teki Saint Paul sarayının büyük salonunda, Fransız hanedanının en seçkin üyeleri toplanmışlardı. Başta kral Şarl olmak üzere hepsinin yüzünde derin bir teessürün izleri vardı. kadınların ise gözleri yaşlıydı. Kral Şarl:-Hâlâ inanamıyorum, dedi, inanmak istemiyorum. Fransızlar mağlup olmazlar!..Orléans  Dükü, ağabeyini tasdik etti:-Hakkınız var, gelen haberlerin hiçbirine be de inanmak istemiyorum. Bütün bu rivayetler, bazı kendini bilmezlerin çıkardıkları şayialardan ibarettir, sanıyorum.Sonra yanında oturan Burgondiya Dükü’ne dönerek onu teselli etmek istedi:-Hayır, hayır üzülmeyiniz! Göreceksiniz ki, hakikat pek yakın da anlaşılacaktır. Ortada belki bir mağlubiyet vardır. Milletlerin kaderinde bu da yazılagelmiştir. Fakat yenilenler Fransız değil, belki müttefiklerdir. Yarına kadar sabredelim, Jak Helli bize iyi haberler getirecektir.“Cesur” lakabıyla anılan Burgondiya Dukası Filip, başını ellerinin arasına almış:-Ben de inanmak istemiyorum. Ancak oğlumun akıbetini düşündükçe teessüre kapılıyorum. Cesaretimi kaybettim. Durumu muhakeme demez oldum. Filip, heyecan ve teessüründe haksız değildi. Paris’e birbiri arkasına gelen haberler müthişti. Başta Fransız ve Macarlar olmak üzere, Almanlar, Belçikalılar, Felemenkler, İsviçreliler, İngilizler, İskoçlar, Ulahlar, Lehler, Bosnalılar ve diğer milletlere mensup asker ve kumandanlardan kurulu, sayıları 120.000’den fazla olan Haçlı ordusu, 25 Eylül 1396’da Niğbolu’da yapılan meydan savaşında tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğradı. Bu haberi ilk defa, savaştan, ateş hattına girmeden kaçmaya muvaffak olan ve aynı yılın Aralık ayı başlarında Paris’e gelen diğer milletlere mensup on beş- yirmi savaşçı getirmişti. Paris birdenbire karışmış, büyük teessür ve heyecan kapılan halk, kiliselerde toplanmaya başlamıştı. Yılbaşı şenlikleri için yapılan hazırlıkların yerini matem alayları almıştı. Haçlı ordusundan zafer haberleri bekleyen Fransa Kralı 4. Şarl, bunların hiçbirine inanmamış, bu söylentileri yayanları yakalatarak Chatel zindanlarına attırmıştı.-Bu söylentileri çıkaranlar, Fransa’nın düşmanlarıdır! Diyordu.Fakat birkaç gün sonra Paris’e gelen başka bir grup de hemen hemen aynı şeyleri tekrarlamışlar, tamamlayıcı bilgi vermişlerdi. Bu bilgilere göre Macar Kralı Sigismond, orduyu yüz üstü bırakıp kaçmıştı. Fransız Prens ve asilzadelerinden hiçbir haber yoktu. Bununla birlikte, Korkusuz Jean, Mareşal Busiko, Amiral Prens Jan de Vienne, Mareşal de France, Kont de Marche, Henri du Baure gibi bazı yüksek şahsiyetlerin Türklere esir düşmüş olmaları ihtimali vardı. Bunların en ünlüsü henüz 22 yaşında olmasına rağmen korkusuz adıyla anılan Jean de Burgond idi. Bu bilgileri getirenler de aynı akıbete uğradı ve Chatel şatosuna atıldı. Kral Şarl, bunlardan hiçbirine inanmak istemiyor:-Hainler, katiller!Diye bağırıyordu.Gerçek bütün çıplaklığıyla anlaşılacaktı. Çünkü esirler arasında bulunup serbest bırakılan Jak Helli adındaki asilzade, Paris’e gelmek üzereydi. Daha önce adamlarından birini yollayarak sarayın başmabeyincisine durumu bildirmiş ve gelir gelmez huzura kabulü ricasında bulunmuştu. Sait Paul sarayında, 1 Ocak 1397 günü öğleden önce yapılan toplantı, işte bunun içindi. Jak Helli’nin geleceğini öğrenen hanedan üyeleri, Kralı ziyarete gelmişlerdi. Kral 4. Şarl, dayısı olan Burgondiya Dukası Filip’e:-Dayıcığım üzülmeyiniz, eğer oğlunuz Jan gerçekten esirler arasında ise, onu kurtarmak için her fedakarlığı yapacağım, diyordu.Ertesi gün asilzade Jak Helli Paris’e gelmiş ve doğruca Saint Paul sarayına giderek huzura kabul edilmişti. Salon yine kalabalıktı. Helli, kralın önünde diz çökerek, müthiş hezimeti anlattı. Chatel zindanlarına atılanların verdikleri haberler doğruydu. -Haşmetmeap, dedi, Tanrı bir daha Hristiyan alemine böyle bir felaket göstermesin. Tarihte pek az ordular böyle bir hezimete uğramıştır. Muzaffer olduğumuzu sandığımız bir sırada mağlubiyete sürüklendik. Gururumuzun kurbanı olduk. Herkes kendi bayrağı için dövüştü. Bizler, sadık kullarınız, Fransa’yı ateş hattında temsil ettik. Fakat ne yazık ki, şu anda o ordudan, hazin bir hatıradan başka bir şey kalmadı. İtiraf etmek lazımdır ki, düşmanımız Sultan Bayezid, savaş sanatının en usta bir temsilcisidir. On binlerce askeri bir emirle ateş hattına sokan bu adam, aynı zamanda bir Fransız şövalyesi kadar cesurdur. Tam mağlup olacağı bir anda harp talihini kendi tarafına çevirmesini bilmiştir. Bununla birlikte Fransız asilzadeleri ve şövalyeleri, Fransa’nın şerefine leke sürmeyecek tarzda dövüşmüşlerdir. Bunu bendenize bizzat Osmanlı Padişahı söyledi. Kralınıza, Fransızlar vazifesini yaptıktan sonra öldüler dersiniz, demişti.Huzurdakiler, bu sözleri hayret, takdir, fakat derin bir teessürle dinlemişlerdi. Türkleri tanımıyorlardı. Bayezid’in adını son zamanda işitmişlerdi. Jak Helli’ye, yeni bir haçlı ordusunun ne derece bir şansa sahip olduğunu sordular:-Siz Türk ordusunu gördünüz, sayıca bizden az olmasına rağmen muzaffer oldu. Biz, bunun sebebini, Türklerin savaş kudretine değil, İsa’ya inanların birbirlerine inanmadıklarında buluyoruz. Hayale kapılmayınız. Türk Sultanının tesiri altında kaldığınız anlaşılıyor.Helli’de hâlâ Niğbolu’nun korkusu hüküm sürüyordu. Kralın bu sorusuna cevap verirken dudakları titriyordu:-Haşmetmeap, biz Türkleri çok az tanıyoruz. Onların e büyük silahı, savaş ve zafer için doğmuş büyük bir adama malik olmalarıdır.Helli’nin, bundan sonra savaş meydanında ölenler ve esir olanlar hakkında verdiği bilgi ise, salonda garip bir rüzgar estirdi. Akrabaları ölenler teessürlerini, selamette olanlar ise sevinçlerini saklamıyorlardı.Burgondiya Dükası Filip:-Bana Jean’dan bahsediniz, dedi. Oğlum kimbilir şimdi, ne korkunç zindanlarda ne kadar ıstırap çekmektedir.:Helli teminat verdi:Merak buyurmayınız efendimiz, asil oğlunuz Bursa’da misafir muamelesi ve itibar görüyor, çünkü Sultanın takdirini savaş boylarında kazandı. Esasen onun gözüne girmek için tek çare karamanlıktır.Helli’nin sözünde mübalağa yoktu. Bayezid Han’ın, bu genç ve cesur Fransız asilzadesine kanı ısınmıştı. Savaşın hemen ertesi günü huzura kabul ettiği zaman kendisine, teessüre kapılmamasını söylemiş, gönlünü almıştı. Ayrıca, hayatını bağışlayacağı vadinde bulunmuştu. Padişahın:-“Gök yıkılsa mızraklarımızla tutarız” demişsiniz, bu doğru mu?Sorusuna:-Evet haşmetmeap, doğrudur. Muazzam bir ordu ile üzerinize geliyorduk. Zaferden en ufak bir şüphemiz yoktu. Gök yıkılsa, belki mızraklarımızla tutardık. Fakat başımıza müthiş bir yıldırım düştü. Mızraklarımız bu yıldırımın altında kırıldılar, ezildiler, yandılar.Cevabını verdi. Sultan Yıldırım Bayezid Han, Fransız asilzadesinin b sözlerinden memnun olmuştu. Korkusuz Jean, padişaha şunları da söyledi:-Size, şerefli bir Fransız asilzadesi olarak söz veriyorum. Bir daha size karşı silah kullanmayacağım.Jak Helli, Osmanlı hükümdarı ile Jean arasında geçen bu konuşmayı da anlatı ve bu asilzadenin kurtuluşu için Türklerin 200.000 duka altını kurtuluş parası istediklerini söyledi. Bu müthiş bir rakamdı. Fakat Bursa’daki esirler de Fransa’nın en seçkin kişileriydiKral 4. Şarl, ne pahasına olursa olsun, başta Jean olmak üzere bütün Fransız asilzadelerini kurtarmaya kararlıydı:-Çare yok, fedakarlık yapacağız!Hemen faaliyete geçildi. Bütün Fransa’ya ağır vergiler konmak ve bir taraftan da Venedik, Macaristan ve diğer memleketlerden toplanmak suretiyle istenile bu para tedarik edildi. Kral başmabeyincisi ve müşaviri Chateau Moran’ın başkanlığında bir elçiler heyeti kuruldu. Elçilerin maiyetlerine bir çok hizmetkarlar verildi. Osmanlı padişahına ayrıca bir çok kıymetli hediyeler ile avcılığa ait şeyler de götürülüyordu. Bunlar arasında 12 adet ak doğan da vardı ki, bunlar Paris’ten, Almanya’dan çok yüksek fiyatlarla satın alınmıştı. İnci ve elmas işlemeli doğancı eldivenleri, 12 ağır koşum ve pahalı kumaşlarla süslenmiş bir eyer takımı ilk bakışta göze çarpıyordu. Tazılar, Ren kumaşları, nefis al çuhalar, Aras halıları oldukça çoktu. Halılarda İskender’in hayatına ait resimler vardı. altın ve gümüş takımlar arasında en dikkati çeken, tarihi kıymeti büyük bir altın kupaydı. Bütün bu hediyeler, kurtuluş parası olarak verilen 200.000 dukanın dışındaydı. Elçiler Paris’ten törenle ayrıldılar ve muhtelif yollardan hareket ettiler. Her uğradıkları memlekette bu hediyelere yenileri eklendi. Jak Helli Bursa’ya ulaştığı zaman heyet üyelerinden bir kısmı da Macar başkenti Budin’de, bir kısmı da daha Milan’da idi. Helli, Fransa kralı 4. Şarl’ın saygılarını padişaha sunduktan sonra, elçilerin Türk topraklarına geçmesi için müsaade istedi, bu müsaade verildi.Helli, nabza göre şerbet vermesini bilen gözü açık ve zarif bir diplomattı. Korkusuz Jean’a karşı büyük bir sevgi ve saygısı vardı. onu kurtarmak için herşeye başvurmuştu. Aynı zamanda Bayezid’e de hayran kalmıştı. Bir gün, padişahın Korkusuz Jean için neler düşündüğünü anlamak için sordu:-Efendimiz, bazen dikkat ediyorum, asil esiriniz Jean’a iltifat ediyor, hatta onun fikrini sormak tenezzülünde bulunuyorsunuz. Acaba neden?-Ben hangi milletten olursa olsun, kahramanların ellerini sıkmaktan haz duyarım.Helli, padişahtan, Fransız elçilerinin Türk topraklarına girme müsaadesini aldıktan sonra Bursa’dan ayrılarak Fransız sefaret heyetinin beklemekte olduğu Budin’e geldi. Chateau Moran da, Milan dukasından aldığı hediyelerle Macaristan başkentine gelmişti. Bayezid’in kılıcından güçlükle kurtulabilen Macar Kralı Sigismond, Fransızların Türklere gösterdiği bu yakın ilgiden müteessir olmuştu. Yeni bir Haçlı ordusu kurulması için başvurabileceği en kudretli devlet yine Fransa idi. Şimdi bu da suya düşmüştü. Chateau Moran’a teessürlerini anlattı:-Fransa, Osmanlı sınırlarına çok uzaktır. Fakat Sultan Bayezid’in Macar ovalarında gözükmeyeceğini bize kim temin edebilir? Osmanoğullarını hediye ve dostlukla değil, silahla yola getirme çaresini aramak daha iyiydi.Fransız elçilik heyeti başkanı, Kral 4. Şarl’ın yeni bir Haçlı ordusunda kendi şövalyelerinin artık görev almak istemediklerini uzun uzadıya anlattı. Sigismond ısrar ediyor ve mânâsız tavsiyelerde bulunuyordu. Nihayet Helli dayanamadı ve muhatabının bir kral olmasına önem vermeyerek:-Bükemediğimiz eli öpmesini bilelim haşmetmeap! İhtarında bulundu ve Macar kralını aklı selime davet etti. O da Osmanlı padişahına gönderilmek üzere hediyeler hazırladı. Fransız heyeti Budin’de pek az kaldıktan sonra, Balkanları süratle geçerek Bursa’ya geldi. Bayezid, o sırada Fransız asilzadeleriyle birlikte Bursa’dan 60 fersah (360km.) mesafede bir yerde bulunuyor du. Elçilerin oraya gelmelerini emretti. Kasabada, onların şerefine ziyafetler verildi. Bilhassa Helli’nin güzel sözleri padişahın üzerinde iyi bir tesir bıraktı. Chteau Moran, emredilen 200.000 altının hazır olduğunu bildirdi. Bayezid, Korkusuz Jean’ın gönlünü alacak şeyler söyledi:-Sizi fidye-i necata lüzum görmeden de memleketinize müreffehen iade edebilirdim, fakat talep eylediğimiz 200.000 altın gibi mühim bir meblağ sizin Fransa’daki şöhretinizi bir kat daha arttırmaya yarayacaktır. Ben bu hareketimle Fransa’ya şunu hatırlatmak istedim ki, Jean ve arkadaşlarının değeri, krallarından daha fazladır.Bu gönül alıcı sözlerden çok duygulanan  Jean, büyük hükümdar Bayezid’e bir kat daha bağlandı:-Haşmetmeab, memleketime döndükten sonra da size olan saygım ebedi kalacaktır. Bir Fransız şövalyesi olarak temin edebilirim ki, size karşı kullanılacak bir kılıcın kabzasına elim bir daha değmeyecektir. Bana civanmertliğin ve kahramanlığın zevkini tattırdınız.Sultan Bayezid, esirlerin Fransa’ya hareket edecekleri günün arefesinde, 24 Haziran 1397 günü muhteşem bir av eğlencesi tertip etti. Buna Fransız şövalyeleri de davet edildiler. Avda, padişahın maiyetinde 7.000 doğancı, 6.000 sekban vardı. av köpeklerinin çulları canfes denilen çok pahalı bir kumaştandı. Tasmaları mücevherlerle işlenmişti. Fransızlar, hayretler içinde kaldılar. Hayatlarında bu kadar muhteşem bir av eğlencesi ne görmüşler, ne de işitmişlerdi.Ertesi gün asilzadeler padişaha veda ettiler. Sultan Yıldırım Bayezid  Korkusuz Jean’a, tarihe geçecek şu sözleri söyledi:-Jean, sen memleketinin tanınmış bir asilzadesinin, kudretli bir oğlusun, işte gidiyorsun. Belki birkaç yıl ileriye bakamayacaksın. Henüz gençsin, ilk silah tecrübendeki muvaffakiyetsizliğinden dolayı memleketinde takbih edilebilirsin. Bu lekeyi silmek ve şerefini yeniden kazanmak isteyebilirsin. Şimdi beni dinle: Aleyhimde silah kullanmayacağına dair evvelce yemin etmiştin. Ettiğin yemini sana iade ediyorum. Vatanına döndüğün zaman benimle yine harp etmek istersen, bütün Avrupa krallarıyla ittifak edebilirsin. Ne kadar fazla müttefik ve ne kadar büyük bir ordu toplayabilirsen, bana iktisab-ı şan için o kadar fazla fırsat vermiş olursun. Beni daima karşında bulacağına emin ol. Çünkü ben, zafer için doğmuş bir hükümdarım


Türklere Anadolu’yu kazandıran, Selçuklu-Bizans Savaşı. Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diojen kuvvetleri arasında 26 Ağustos 1071 târihinde Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muhârebe, dînî, millî, siyâsî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm târihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Selçuklu Türkleri, Malazgirt Meydan Muhârebesinden daha yıllar önce Allahü teâlânın dînini yaymak için Anadolu içlerine gazâ akınları tertib ettiler. Bu akınlarda Anadolu’nun Türklerin yerleşmesine müsait coğrafî husûsiyet ve zenginliklere sâhip olduğu tespit edildi.


Hendek gazvesi öncesinde müminler zor durumdadırlar. Beni Kureyza Yahudileri ile ittifak eden Kureyşli müşrikler bu kez çok güçlü ve kararlıdırlar. Savunmasız bir Medine ve bitirilemeyen hendek... Şu bir avuç mücahid, ne yapabilir? Lâkin adı güzel Muhammed (sav) neşelidir. Ülkeler beldeler ötesinden müjdeler verir ki, İstanbul bunlardan biridir.

"İstanbul elbette fethedilecektir. Onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker!"

İstanbul üç tarafı denizle çevrilidir ve denizle iç içedir. Denizle gelen kültürlere açıktır ve çok gelişir. Onun efsunlu ikliminde Hindistan'dan, Arabistan'dan Venedik'ten izler vardır. Her çağa, ama her çağa mührünü vurur. Ortaçağın bilgeleri onu Roma'yla kıyas ederler. Ancak İstanbul Roma'dan daha büyük, daha zengin ve daha mâmurdur. Evet Roma bir dünya kentidir ama, içinde Roma'nın da bulunduğu dünyayı İstanbul yönetir.İstanbul sürekli gelişir ve kabuğunu zorlar. Sık sık zırhının dışına taşar. Bu yeni yeni mahalleler ve yeni surlar demektir.



KAYI YİĞİTLERİ PASİN OVASINDA YIL 1230

Yazan: Kemal Arkun Nazm Eden: Muzaffer Tepe

Yer, Pasin ovasıdır, yıl bin iki yüz otuz,
Moğol zulümü artmış, beldeler, olmuş dümdüz.

Çoluk çocuk demeden, herkesi öldürmüşler,
İslam olan her yeri, enkaza döndürmüşler.

Selçuklular o zaman, nekahet döneminde,
olanları seyredip, oturuyor yerinde.

Kayıların reisi, Gündüz Alp vefat etmiş,
dört oğlu, bin çadırla, Pasin'e avdet etmiş.

Anadolu'yu ister, Ertuğrul, Dündar bey'ler,
Sungur Tekin, Gündoğdu, ille de Türkistan der.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Şevval 1438
Miladi:
22 Temmuz 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter