Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Dünyanın bugün de tedrisat yapılan en eski üniversitesi bir İslâm ülkesindedir. 859 senesinde Avrupa’daki benzerlerinden asırlar evvel kurulmuştur.

Müslümanlığın ortaya çıkıp yayılması; cemiyete bu yeni dinin hâkim olmasıyla neticelendi. İnsanın günlük ibâdetleri bir yana, devlet idaresinden mahkemelere, pazardan mezara kadar hayatın her safhasında muayyen prensiplere uymak mecburiyeti doğdu. İslâm dininin ilme verdiği ehemmiyet bu sebepledir. Eskiler bunu “Nerede ilim varsa orada din vardır. Nerede ilim yoksa orada din yoktur” sözüyle ifade etmişlerdir.

Fas'ın Fes şehrinde Kureviyyîn Üniversitesi

Câmi geleneği

Hazret-i Peygamber tebliğini Medine-i Münevvere’deki mescidinde yapardı. Burası İslâm tarihindeki ilk akademidir. Sahâbe-i kirâmdan bekâr olup eshâb-ı suffa denilen yetmiş kadarı devamlı Mescid-i Nebevî’de bulunur; Hazret-i Peygamber’in yanından hiç ayrılmazlardı. Kur’an-ı kerîm âyetlerini ve hadîs-i şerifleri zabteder; orada hazır bulunmayanlara bilahare tebliğ ederlerdi. Eshâb-ı suffa, İslâmiyetin uzak beldelere yayılmasında ve sonraki nesillere intikalinde en mühim rolü oynamıştır. Kabilelere gönderilecek muallimler de onlar arasın­dan seçilirdi. Bunlar, Kur’an âyetlerini ezbere bildikleri gibi; din ilimlerine de vâkıf idiler.

İslâm âleminde yüksek tahsil, Ortaçağ geleneğine uygun olarak dinî ve edebî ilimlerle beraber, câmilerde ve kısmen de müderrislerin evlerinde yapılırdı. Hicrî III. asırdan itibaren mescidlerin yanında ayrı medreseler kurulmaya başlandı. Daha önceki câmi’ isminin hâtırasına uyarak bunlara da câmi’ (toplayıcı) denildi. Avrupa’da bunun Lâtince karşılığı universitatis kelimesi kullanılır. Üniversiteler külliyelere ayrılırdı. College kelimesi, külliyeden alınmadır. Her birinde farklı bir ilim öğretilirdi. Medreselerde, eyvân denilen anfi, konferans salonu ve dershâneler, müderris oda ve lojmanları, mescid, kütüphâne, şifâhâne, talebenin kaldığı odalar, hamam ve yemekhâne bulunurdu. Medreseler devlete ait değil, mütevellice idare olunan vakıflardı.

859 yılında Fas'daki Fes şehrinde kurulan Câmi’ül-Kureviyyîn (Kureviyyîn Üniversitesi) bugün de faaliyette olan dünyanın en eski üniversitesidir. Endülüs'de 786 yılından itibaren faaliyete geçen Kurtuba Üniversitesi de, Avrupa’nın en eski üniversitesi idi. Fransız asıllı Papa II. Silvester (999-1003) buradan mezundur. Tunus’ta 726’da Kayruvan ve 732’de Zeytûne Üniversiteleri kuruldu. Bunları 972’de Kâhire’deki el-Ezher üniversitesi takip etti. Bütün bunlar İslâmiyetin ilk zamanlarındaki geleneğe uygun olarak büyük bir câmi külliyesine dâhil olarak faaliyet gösterirdi.

Câmiden ayrı üniversiteler

Câmilerden müstakil üniversitelerin kuruluşu XI. asra rastlar. Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’ün kurulmasına ön ayak olduğu bu üniversitelere Nizâmiyye Medreseleri denir. İlki Bağdad’da 1067 senesinde kurulmuş; Isfahan, Rey, Nîşâbur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve Âmul gibi şehirlerde şubeleri açılmış ve İmam Gazalî gibi meşhur âlimler buralarda müderrislik yapmıştır. Bunları Şam’da Selçuklu atabeyi Nûreddin Zengî’nin kurduğu Nûriyye Medreseleri takip etti. İlki 1168 tarihinde açılan bu medreseler, zamanla Şam ve Mısır’a yayıldı ve Osmanlı medreselerine model oldu.

Bu devirde Hicaz’dan başka, Şam, Bağdad, Kâhire, Kayruvan, Kurtuba, Rey, Buhara, Semerkand, Herat, Tebriz, İstanbul, Kazan, Delhi gibi şehirler birer kültür merkezi idi. Meşhur ulemâ buralarda toplanmış; güçlü medreseler ve kıymetli kitap dolu kütüphâneler tesis edilmiş; kitap telifatı ve neşriyatı olabildiğine artmıştı. İlimde derinleşmek isteyenler, akın akın bu şehirlere koşar; çoğu aldıkları ilmi öğretmek maksadıyla tekrar memleketlerine dönerdi. İslâm âleminde, en basit köylerde bile ders okutup fetvâ veren, gerektiğinde dâvâ çözen derin âlimlere rastlanırdı.

Avrupa’nın ilkleri

Avrupa’nın bilinen ilk üniversitesi 1088’de kurulan Bologna Üniversitesidir. XII. asır ortalarında kurulan Paris Üniversitesi, ilk zamanlar çok iptidaî şartlarda, açık meydanlarda, mevsim kışsa yere serili samanların üzerinde öğrenim verirdi ve ilk binasına 1215 yılında kavuşmuştur. Buradan kovulan İngiliz talebelerin İngiltere’de kurduğu Oxford (1167) ve Cambridge (1318) ile İtalya’nın Pavia (1361) ve Almanya’nın Heidelberg (1386) üniversiteleri, Hıristiyan Avrupa’nın ilk yüksek öğretim kurumlarıdır. Kuruluşları İslâm dünyasındaki emsallerinden hayli sonradır. Müslümanlara ait üniversitelerin, Avrupa’ya tesiri bilhassa buradaki akademik derecelendirme, kıyafet, isim ve binâların mimarîsinde bugün bile yaşamaktadır. Türkistan’daki eski medreseleri gezenler bilir: Bir avlu etrafında iki katlı dört duvarlı taş bir binâ; avluda havuzlu bir bahçe; alt katta dershâneler, idare, hocaların odaları, yemekhâne ve mescid; üst katta talebe odaları... Oxford gibi eski Avrupa üniversitelerinde hep bu mimarîye rastlanır. Şu kadar ki girişteki mescidin yerini tabiatiyle şapel (kilise) almıştır. Burada giyilen kepler bile, Müslüman ulemânın taylasan denilen serpuşundan alınmadır.



Yunanlıların İzmir’e çıktığı gün 15 Mayıs 1919’dur. İttihatçıların birkaç senedir Anadolu Rumlarına karşı yürüttüğü baskı, sürgün ve zulüm politikasını vesile eden Yunanlılar, geride kalanların hayatını emniyet altına almak gerekçesiyle ve İngiltere, Fransa ve Amerika’nın desteğiyle Batı Anadolu’yu işgale girişti. Yunan gemileri sabah erken limana yanaştı. Birlikler peş peşe karaya çıktı. Efzon askerleri tüfek namluları çiçekle süslü halde Konak Meydanı’na doğru ilerlemeye başladılar. Bir yandan bando çalıyordu. Rumlardan tezahürat yapanlar da vardı. Olup biteni seyreden Türklerin kalbi kan ağlıyordu. Tam o sırada civardaki bir binadan atılan silah sesi kargaşayı paniğe çevirmeye yetti. Bayraktar Teğmen Yannis vuruldu. İşgalciler makineliyle karşılık verdi. Çıkan arbedede çoğu Türk yüzlerce kişi öldü.

İzmir'de ilk kurşun abidesi

GAZETECİ DAYANIŞMASI
İlk kurşunu atan senelerce bilinmedi. 1960’lı yıllarda gazeteci Ahmed Emin Yalman ilk kurşunu gazeteci arkadaşı Hasan Tahsin’in attığını yazdı. Hasan Tahsin bir halk kahramanı oldu; adı meydanlara, caddelere, mekteplere verildi. 1974’te İlk Kurşun Anıtı dikildi. [İşin garibi, heykel Yunanlıların geldiği tarafa değil de, yerli direnişin teşkilatlandığı Bahri Baba Parkı’na nişan almaktadır.] Bu tarihten itibaren İzmir Gazeteciler Cemiyeti Hasan Tahsin Gazetecilik Ödülleri verir. Hasan Tahsin, 1888 Selânik doğumludur. Asıl ismi Osman Nevres’tir. Ahmed Emin Yalman gibi İttihatçı ve Sabetaycı idi. Paris Hukuk Fakültesi mezunuydu. Sosyalist fikirlere sahipti. İstihbarat elemanı olarak Bükreş’te iki İngiliz diplomatına suikast tertiplemiş; hapse mahkûm olup ertesi sene kurtarılmıştı. İzmir’de ticarete başlamışsa da iflas etmiş; gazeteciliği de yürütemeyip kendisini içkiye vermişti.
Hâdiseden 40 küsur sene sonra Hasan Tahsin’in “ilk kurşunu atan kahraman” olarak lanse edilmesi enteresandır. Öyle ki bazıları bunun vatanın kurtuluşunda ve yeni devrin kuruluşunda sembolik de olsa İttihatçı ve dönmelerin payı bulunduğunu göstermek için yapıldığını düşünmektedir. İlk kurşun nerede sıkıldı? Hasan Tahsin kime ateş etti? Gerçekten etti mi? Tek el silah atışı bu kadar panik doğurur mu? Hepsi muammadır. Türk Ansiklopedisi, ilk kurşunla vurulanın Yunan bayrağını taşıyan süvâri olduğunu söylüyor. Halbuki sahile çıkanlar piyâde idi. Kimine göre kurşun Efzon Alayı’na yol gösteren yerli Rum’un alnına girmiştir. Kimine göre Hükûmet Konağı önünde elindeki kılıcı ile bayrak yerini gösteren Yâver Zafiropulos’a isabet etmiştir. Halbuki Konak ile Efzon Alayı’nın yürüdüğü yer arasında epey mesâfe vardır. İlk kurşunu sıktığı söylenen Hasan Tahsin’in hemen oracıkta süngülendiği; kaçarken vurulduğu ve bir sokağa sapmayı başarıp, tabancasını tekrar doldurduktan sonra vurularak süngülendiği, evinde öldüğü hususunda dört ayrı rivâyet vardır. Mıntıka Müfettişi Yüzbaşı Ziya Bey’in hâdiseler hakkındaki raporunda ilk kurşunu kimin attığı yazmaz. Vâli İzzet Bey’in raporuna göre ilk kurşunu atan bir Yunan askeridir. Âhenk gazetesi başyazarı Şevki Bey, ilk kurşunu Saatçi Aziz Efendi’nin attığına şahit olduğunu yazmıştır. İlk kurşunu atanın o
sırada kahvede oturan Germencikli İbrahim veya hapishâneden yeni çıkan Arap Râsim adında bir genç olduğu da söylenir.

İTALYAN PARMAĞI MI?
İtalyanlar, Ege’nin Roma İmparatorluğu parçası olduğunu söyleyerek Yunan işgalini önlemek istemişse de, İngilizlere dinletememişti. Bunun üzerine Türkleri el altından Yunanlılara karşı destekleyerek teşkilâtlandırdılar. Hatta İzmir’de ilk kurşunu İtalyan Binbaşı Carossini’nin attığı söylenir. Böylece ortalık karışacak, müttefikler Yunanlıları İzmir’e çıkardığına pişman olacaktı. Beklediğini bulamayan İtalya, bu hâdiseden sonra müttefiklerinden yüz çevirip askerî mühimmatını Türklere bırakarak Anadolu’dan çekilmiştir.
Daha garibi, yıllar sonra Anadolu’da ilk kurşunun İzmir’de değil, Antakya’da Fransızlara karşı atıldığı resmen açıklandı ve Dörtyol’da İlk Kurşun Anıtı yapıldı. İlk kurşunu, İstiklâl Mahkemeleri’nin Kel Ali’si Ali Çetinkaya’nın Ayvalık’ta attığı da söylenir. Nitekim buradaki askerî hastanenin ismi İlk Kurşun’dur.

Bir namzet daha!
Bir rivayette İzmir’de düşmana ilk kurşunu atan İzmir Merkez Kumandanı Kaymakam (Yarbay) Ârif Beydir. Yâveri Aziziyeli Hoşafoğlu Hüseyin şöyle anlatıyor: “Ârif Bey, işgali pencereden seyrediyordu. Bir ara dayanamayarak elimdeki mavzeri aldı. Halkın şeytan askeri dediği Efzon askerlerinden Yunan bayrağını elinde taşıyana sıktı. Asker yerden bir arşın (yarım metre) sıçrayıp elindeki bayrakla beraber taşların üzerine düştü. Piyadeler geri kaçıştılar. Biraz sonra Yunanlılar makineli tüfek atışına başladılar.”
Afyon-Bayatlı Ârif Bey işgâlin ardından kıyafet değiştirip Bursa yoluyla Seyitgazi’ye geldi. Karakeçili Milli Alayı denen milisleriyle Konya isyanlarını bastırdı. Keskin bir nişancıydı. Nutuk’ta kendisinden övgüyle bahsedilir. Nallıhan jandarma kumandanı Sâdık Bey’i astırdığında, Kemal Paşa kendisine telefon açıp “Sadık Beyin hanımı yakın akrabamdır. Kadın hâmiledir. Sâdık’ı öldürme. Buraya gönder. Halk bir ceza verir” dediyse de “Paşam, bu zâbit düşman karşısında gerilemiştir. Buraya ben karışırım” dedi. Bu sayede çok düşman edindi. Düzce isyanını bastırmaya gittiğinde, Kızılcahamam’da mola verdikleri gece maiyetinden iki kişi tarafından çadırında başına kurşun sıkılarak öldürüldü. Ankara’dan yanına verilen iki subayın buna göz yumması ve işin ört-bas edilmesi dikkat çekip, hâdisenin Ankara’nın direktifiyle gerçekleştirildiği dedikodusunu doğurdu.

Bayatlı Arif Bey



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Çok eski olduğu halde tufan kadar bütün kültürlerde müşterek bir tarihî hâdise neredeyse yoktur. Sümerlerin Gılgamış Destanı tufan üzerine kuruludur. Mısır kâhinleri, Yunan filozofları, İran ve Çin tarihçileri, Hind Brahmanları, Gal, İskandinav, Maya, Aztek ve Kızılderili efsaneleri tufandan hep bahseder. Hâdisenin safahatı hemen hemen aynıdır, fakat isimler değişiktir. Meselâ Eski Yunan’da kurtarıcı Deukalion ile hanımı Pyrrha, geminin çıktığı dağ ise Parnasos‘tur.

ABD’li ressam Edward Hicks’in “Nuh’un Gemisi” adlı tablosu.

ARARAT DİYE BİR DAĞ VAR MI?

Tevrat’ta Hazreti Nuh’un gemisinin Ararat Dağları‘na konduğu anlatılır. Asurlular Doğu Anadolu’da yaşayan ve kendilerine Halti diyen komşularına Urartu adını verirdi. Ararat, Urartu’dan geliyor. Aras Nehrinin suladığı yerler demektir. Ermenilerin bu dağa verdiği isim Masis’tir. Dünyanın Anası demektir. Tevrat’taki Ararat’ın Masis olduğunu ilk söyleyen Şamlı Aziz Nikola’dır. Ermeniler bu rivayeti sahiplenmiş ve bu sayede dünyaya yayılmıştır. Ağrı Dağı’nın ismi Kürtçe ateş manasına Agir kelimesinden gelir. Agiri, ateşli demektir. Nitekim volkanik bir dağdı. En son 1840’larda patlamıştı. Ağaç yetişmez. Kayalar emdiği için su bulunmaz. Yükseklerinde sürekli fırtınalarla yuvarlanan kayaların gürültüsünden başka bir şey duyulmaz. Bu sebeple civar Ermenileri Masis’e Karanlıklar Dünyası da der. Yunus Emre, “Harâmi gibi yoluma arkırı (aykırı) düşen karlı dağ/Ben yârimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın?” diyor. Anadolu’yu İran’a bağlayan yol üzerinde birden insanın karşısına çıkan, tabiri caizse yol kesen bir dağdır. Aykırı sözünün Ağrı ile belki bir irtibatı vardır.

Dağın içine derinlemesine inen bir vâdide Arguri köyü; bunun yukarısında 1800 râkımda Aziz Yakobus Manastırı bulunurdu. Efsâneye göre, manastır, Hazreti Nuh’un tufandan sonra ilk mabedi inşa ettiği yerdeydi ve burada geminin kalıntılarından yapılmış büyük bir haç vardı. Köy ve manastır 1846 zelzelesinde yıkıldı. Köyün hemen yukarısında eğik ve bodur bir söğüt ağacının, geminin orada kök salmış bir parçasından yetiştiğine ve manastırın yanında ölgün kökleri duran bağ asmasını Hazreti Nuh’un diktiğine inanılır. Dağın kuzeyinde Erivan (Yerevan) şehri vardır ve “ilk görülen” mânâsına gelir. Nahçivan, tufandan sonra ilk kurulan şehirdir. İsmi de Nuh’tan gelir.
1829’dan itibaren Avrupalı seyyah ve ilim adamları defalarca Ağrı Dağı’na tırmanıp Hazreti Nuh’un gemisini aradılar. Mukaddes kitapta verilen ölçülere göre (150x25x15 m) üç katlı gemiyi bulduklarını, hatta bazı parçalar aldıklarını; sonraları uçuş yapan pilotlar geminin fotoğraflarını bile çektiklerini söylediler. Temsilî resimler çizildi. Gazeteler bunlarla sansasyon yaptı. Hatta Amerikalılar bu anlatılanlara göre Oregon harb gemisini inşa etti. Türkiye’de bu işin en sıkı takipçisi CHP’li politikacı Kasım Gülek idi. Sonradan hiçbirisinin gerçek olmadığı ortaya çıktı. Alınan maddeler karbon 14 geçemedi. Gemi zannedilen şeyin gemiye benzer arazi parçaları olduğu anlaşıldı. Zamanla bu araştırmaların birer para tuzağı olduğu iddiası ortaya atıldı. Araştırmacılar günlerce propaganda yapıp sponsor buluyorlar; kilise kilise gezip paralı konferanslar veriyorlardı. Dindarlar bağıştan kaçmıyordu. Sonra Ağrı’ya gelip fotoğraf çekiyorlar; dönüşte “Bu sefer bulamadık ama gelecek sefere mutlaka” diyorlardı.




Ağrı Dağı eteklerine oturduğu iddia edilen Nuh’un Gemisi’nin bulunduğu bölge.

CÛDİ DAĞI’NIN TEVÂZUU

Ağrı Dağı fiyaskosundan sonra ecnebiler Cûdî Dağı’na yöneldi. Kur’an-ı kerîm geminin Cûdî’ye oturduğunu açıkça söyler. Tefsirler Cûdî’nin Musul yakınlarında bir dağ olduğunda müttefiktir. M. Ö. 250 senelerinde yaşamış Babilli râhip Berossos tufanı anlatırken, geminin Cordyean Dağları’na oturduğunu ve kalıntılarının hâlâ mevcut olduğunu, hatta halkın bundan muska yaptığını söyler. Bu dağlar Van Gölü’nün güneybatısındadır. Burada ise Cûdî Dağı vardır. Hazreti Nuh’un yaşadığı Mezopotamya’nın hemen kuzeyinde, 2000 m râkımıyla geminin konabileceği en uygun yegâne yüksek dağdır. Tufanın bitip bitmediğini anlamak için gönderilen güvercin ağzında zeytin dalı ile dönmüştü. Ağrı Dağı’nda, değil zeytin, hiçbir ağaç yetişmezken, Cûdî’nin güneybatısı zeytinliktir. Dağın eteklerinde tufandan kurtulan gemideki seksen kişinin ilk kurduğu Semânîn veya Heştan (Seksenler) denilen bir köy vardır. Dağın hemen altında Şırnak vardır ki Şehri Nuh demektir. Hazreti Nuh’un kabri de buraya çok yakın Cizre’dedir. Ararat Doğu Anadolu mânâsına geldiğine göre, Cûdî’nin Tevrat’taki Ararat Dağları’ndan sayılmaması için bir sebep yoktur.

Bazıları Cûdî’nin her dağa şâmil bir cins isim olduğunu söyler. Nitekim Zeyd bir Amr bin Nüfeyl bir şiirinde “Allah’ı tekrar tekrar tesbih ederim. Bizden önce de zaten cûdî (dağlar) ve yerdeki diğer cansız varlıklar da tesbih etmişlerdi” diyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki Kur’an-ı kerim indiğinde Cûdî artık belli bir dağın ismi hâline gelmişti. Çünki kısa bir zaman sonra gelen âlimler bu dağın bugünki Cûdî Dağı olduğunu tasrih etmişler, hatta diğer dağlara nazaran tevâzu ettiği için bununla şereflendirildiğini söylemişlerdir. Derler ki: “Allah üç dağa üç kişi ile ikram etti. Hazreti Nuh ile Cûdî’ye, Hazreti Musa ile Tûr’a ve Hazreti Muhammed ile Hira’ya.” Başka bir âyette geçen “Onu, yani Nuh’un gemisini sizin için bir ibret kılalım” ifadesinden, bazı tefsir âlimleri geminin kalıntılarının kaybolmayacağı neticesini çıkarmıştır. Hazret-i Peygamber’den “Bu gemiden, bu ümmetin ilklerinin yetişeceği bir şeyler geri kalmış bulunuyor” dediği rivâyet olunur. İnsanları gemiyi aramaya sevk eden biraz da bunlar olsa gerektir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!



Bundan yüz sene evvel kimsenin aklına bir zaman gelip erkeklerin neredeyse tamamının matruş bir suratla gezeceği gelmezdi. Erkekler çıkmaya başladığı andan itibaren sakal bırakır, hiç kesmezdi. Sakal bırakmayanlar ayıplanır; hatta alaya alınırdı. Sakal Müslümanlar için sünnet olmakla beraber, hemen herkes sakal bırakırdı. Resmî sicillere vergi ve askerlik mükellefi olmak itibariyle erkekler yazılır; onlar için de sakallı veya şâb-ı emred (tüysüz genç) diye kayıt düşülürdü.

Sakalını elimize alırız
Yavuz Sultan Selim ve Sultan Vahideddin dışında bütün padişahlar sakallıdır. Rivayete göre Yavuz Sultan Selim tahta çıktığında vezirler bu zorlu padişahla ne yapacaklarını düşünmüş. Malum Sultan II. Bayezid mülâyim bir padişah idi. Sonra “Babası gibi onun da sakalını elimize alırız” demişler. Sultan Selim bu sözü işitince sakal bırakmamış. Benzeri Sultan Vahideddin için de anlatılır. O da ağabeyi Sultan Reşad’a benzeyip İttihatçıları sevindirmemek için sakal bırakmamıştı.
Meşhur muharrir Ahmet Râsim Bey 1892 senesinde Manastır’da bekâr bir memurken “Rasim Efendi, artık ricalden oldunuz. Sakal bırakmanız icab eder” demişler; o da sakal bırakmıştı. Aynaya bakıp kendisini 10 yaş yaşlı görünce “Benimle kim evlenir?” diye telaşlanmış. Vâli Rıza Paşa’ya dert yanmış. O da “Kes be çocuk!” diye izin verince kesmiş. Bu sefer padişaha şikâyet etmişler. Yaşını başını almış herkesin sakallı olduğu bir zamanda, sakal bırakıp da kesmek çok mânâlara gelirdi. Jurnalden bir şey çıkmamış olacak ki Râsim Bey bu hâliyle evlenebilmiştir. Şair Şinasi saçkıran olup sakalını kestirince, Sadrâzam Âli Paşa bunu bahane edip kendisini azletmişti.
Aşk-ı Memnu muharriri Hâlid Ziya Bey, İttihatçılar tarafından Sultan Reşad‘a başkâtip tayin olunmuştu. Sultan Reşad, bembeyaz sakalı ile güzel bir simaya sahipti. Etrafındakilerin de sakallı olmasını arzu ederdi. Hâlid Ziya Bey’e birkaç defa ima etmişse de dinletememişti. Bir Cuma selâmlığı sonrası binek taşında imam efendiye dönüp “Hâlid Ziya Beyin sakal duasını yapıverelim” dedi. Bu emrivâki üzerine Hâlid Ziya Bey sakal bırakmak mecburiyetinde kaldı. Sünnette bir yeri olmamakla beraber, bir sünnetin ifâsına delâlet ettiği için halk arasında sakal bırakanlar bir meclis tertipleyip, sakal duası yaptırır; ayrıca eşe-dosta yemek verir veya şerbet ikram ederdi. Duası yapılmamış sakala, dudak bükülür ve gazil diye hafife alınırdı.
Sakala dair nice tabirler vardır: “Sakalı ele vermek” veya “Sakalı kaptırmak”; “Sakalından kıl koparmak”; “Sakalından utan!”; “Sakalım yok ki sözüm dinlensin!”; “Aslanın yelesi, erkeğin sakalı!” gibi. Eskiden haysiyetten düşürmek için kabahatlilerin sakalını tıraş ederlerdi. Yeni devirde sakala itibar edilmez oldu.

OLGUNLUK ALÂMETİ Mİ, YAŞLILIK MI?
Sakalın ağarması bazıları için olgunluk alâmeti olarak görülüp memnuniyetle karşılanır; bazıları için de yaşlılığa delâlet ettiği için üzüntü vesilesi olurdu. Bunlar sakalını boyardı. Dindarca olanlar sakalını yağlar, güzel kokular sürerdi. Abdest alırken yıkandığı için, umumiyetle eskilerin bıyığı da, sakalı da temiz olurdu. Kılları zedelemeden, koparmadan bu erkeklik alâmetine intizam verilirdi. Tarakçılık da fevkalâde itibarlı bir sanattı.
Sakal diğer cemiyetlerde de yaygındı. 18. asırdan itibaren Avrupa’da erkekler arasında sakal kesme moda oldu. Yine de Avrupa krallarının, soylularının çoğu sakallıydı. Meselâ Kraliçe Elizabeth’in 1936’da ölen dedesi V. George sakallıydı. Şark Hristiyanları arasında bu âdet devam etti.
Ortodoks papazları ve Yahudi hahamları sakalsız olamaz. Bizim deli dediğimiz Rus Çarı Piyotr sakal yasağı getirmişti de, en evvel “Sakal-bıyık Allah’ın erkeğe hediyesidir” diyerek oğlu karşı çıkmıştı. Çar çok kızıp oğlunu zindana attırdı. Fikrinden dönmeyen delikanlı kırbaç işkencesi altında öldü. Hayli Rus, sakal kesmemek için vatanını terk etti. Hatta bir grup Osmanlılara sığındı. Hükümet onlara Manyas‘ta yer verdi. Asırlarca burada yaşadılar da birkaç sene evvel Rusya’ya döndüler.

SAKALIN DA ÇEŞİDİ VAR
Sakalı güzel olmak bir iftihar vesilesiydi. Seyrek sakallılar mahçup gezerdi. Herkesin fizikî hususiyeti değişik olduğundan, bıyık gibi, sakalın da çeşitleri vardı. Keçi sakal, teke sakal; çember sakal, top sakal, torba sakal, değirmi sakal, tahta sakal, köse sakal, kaba sakal, didon sakal, Bektaşî sakalı, helvacı sakalı, bedevi sakalı, süpürge sakal, kıvırcık sakal, çatal sakal, yanak sakalı, Mormon sakalı, Nordik (bıyıksız) sakalı, Garibaldi sakalı...
Göğüse kadar uzanan sakala, biraz alaylı, tahtasakal veya makas değmez denirdi. Sakalın dudağın alt ucundan bir kabza (tutam) bırakılması sünnet olduğundan, bundan uzun veya kısa sakal tasvip edilmezdi. Meşhur fıkradır: Birisi kitap okurken “sakalın bir tutamdan uzun olması ahmaklık alâmetidir” diye okumuş. Kendi sakalını tutup uzun görünce, ucunu muma tutmuş. Sakalı tutuşup, yüzü gözü yanmış. Sonra kitaptaki bu cümlenin kenarına “tecrübe ile sabittir” diye yazmış.
Çene ucuna doğru uzayanına didon denirdi. Hukuk profesörü Ebulûlâ Mardin, felsefeci Mehmed Ali Aynî böyleydi. Fransızlara ve bunlara benzemeye çalışanlara İstanbullular didon derdi. Çenede sakal züppelik olarak görülür ve keçi sakal diye alaya alınırdı. Vehhabîlikte sakal kesmek haram olduğu için, süsüne düşkün Suudi Arabistanlılar şimdi yalnız çenede sakal bırakarak haram işlemediklerini düşünüyorlar.



Bizdeki mukabele geleneğinin esası Asr-ı Saadete dayanır. Hazret-i Cebrâil her sene bir defa gelip, o zamana kadar inen âyet-i kerimeleri okur, Hazret-i Peygamber de tekrar ederdi. Buna ‘arza’ denir.



Eskiler “Kur’an-ı kerîm Hicaz’da indi; Kâhire’de okundu; İstanbul’da yazıldı” derler. Hakikaten İstanbul’da padişahlar dâhil olmak üzere çok kıymetli hattatlar, enfes mushaflar vücûda getirdiği gibi, en iyi hâfızlar da ekseriyetle Kâhire’de yetişmiştir. Türklerin Arap radyolarından tanıdığı Halil Husarî bunlardan en iyisi bilinirdi. Bakla yiye yiye göğüs kafesleri genişlediği için Mısırlıların ince sesli ve geniş nefesli hâfızlar yetiştirmeye yatkın olduğu söylenir.
Osmanlılar zamanından beri ramazan ayında Türkiye’ye Mısırlı hâfızların gelip, terâvihten evvel büyük câmilerde maharetlerini göstermesi âdetti. Bir defasında câmiden yan yana çıktığımız hâfızın “Ne yaptıysak Türklere yaranamadık” dediğine kulak misafiri oldum. Arap ülkelerinde âdettir, yanık sesle Kur’an-ı kerim okuyan hâfızlar arada durdukları zaman cemaat aferin makamında “bârekallah, hayyâkallah” gibi övgü cümleleri haykırır. Hâfız nereden bilsin, o da böyle alkış beklemiş. Bizde Kur’an-ı kerimi ciddiyet ve derin bir sessizlik içinde dinlemek âdettir. Dayanamayıp bunu kendisine söyleyerek özür beyan ettiğimi hatırlarım. Bazı Mısır hâfızları ne kadar mâhir olursa olsun, bizim kulağımıza hitap etmekten biraz uzaktır. Çünkü iki memleket arasında kıraat usulü farklıdır.

HER BELDEYE MUALLİM
Kur’an-ı kerîmi ezbere bilene kâri’ denir. Bizde yanlış olarak hâfız deniyor. Hâfız, çok sayıda hadîs-i şerif ezbere bilene denir. Şimdi bunlar kalmadığı için kâri’lere hâfız denmektedir. Kur’an-ı kerîm nâzil oldukça Hazret-i Peygamber ile beraber sahâbiler de hepsini veya bir kısmını ezberlerdi. Kimi diğerinin ezberlemediğini ezberlemişti. Hiç ezberlemeyen yok gibiydi. Hazret-i Cebrâil her sene bir defa gelip, o zamana kadar inen âyet-i kerimeleri okur, Hazret-i Peygamber de tekrar ederdi. Buna arza denir. Bizdeki mukabele geleneğinin esasıdır. Vefat edeceği sene iki defa geldi. Artık ilahî metin belli oldu. Hazret-i Peygamber bundan o sene vefat edeceğini anladı.
Hazret-i Peygamber her beldeye Kur’an-ı kerîmi öğretmek üzere muallimler gönderirdi. Hazret-i Ömer, ganimetleri Kur’an-ı kerîmden ezberledikleri nisbetinde arttırırdı. Hazret-i Osman Kur’an-ı kerîm mektepleri kurdu. Sahâbe-i kiram gittikleri yerlerde yeni Müslümanlara Kur’an-ı kerîm öğrettiler. Müslüman hükümetleri, bu arada Osmanlılar kıraat ilmine ve hâfız yetiştirilmesine ehemmiyet verdiler. Bu iş için Dârülkurrâ adıyla yüksek mektepler kurdular. Çünkü bir beldede bir hâfız bulunması bütün Müslümanlara vecibedir. Âmâların bu hususta daha kabiliyetli olduğu mâlumdur. Bilhassa Arap ülkelerinde çok sayıda âmâ hâfız câmilerde durmaksızın Kur’an okur ve öğreterek geçinir.
Mısır kıraat geleneği Mısır müftüsü Abduh’un reformist faaliyetleri ile zayıfladı; Nâsır gibi sosyalistlerin iktidara gelişi ile iyice geriledi. Zamanla dini aslına döndürme iddiasındaki Vehhabîlik tesiri ile ruhsuz bir kıraat şekli yayıldı. Mısır’da da, bütün İslâm dünyasında da hâfızlık ve tertil (güzel ses ve ahenk) ile okuma rağbetten düştü. Bizde Of kazâsının bu gidişe mukavemeti takdire değer. Bayezid imamı merhum Abdurrahman Gürses bizim zamanımızın şeyhülkurrâsı idi. Dinlemeye doyamazdık.



HER SAHÂBİNİN BİR ÜSLÛBU VARDI
Kur’an-ı kerîm, bütünü itibariyle Hazret-i Peygamber’den yalan söylemesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından tevâtüren nakledilmiştir. Ancak bazı âyetlerin tilâvetinde ve bazı harflerin telâffuzunda Hazret-i Peygamber’den sözbirliğiyle gelen ve mânâya fazla tesir etmeyen bazı farklı rivâyetler vardır. Bunlar yedi tanedir ve kıraat-i seb’a diye bilinir. Bunlar Nâfi’, İbn Kesîr, Ebu’l-Amr, İbn Âmir, Âsım, Hamza ve Kisâî hazretlerinin kıraatleridir. “Kur’an-ı kerîm yedi harf üzerine indirilmiştir” hadîs-i şerifindeki geleneğe uyarak yedi kıraat denmiştir. Yoksa yedi harfin buradaki kıraatle alâkası yoktur; bazı âyetlerin ilk zamanlar Arapça’nın yedi lehçesine göre okunabildiğini ifâde eder. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, bazı âlimler bunların da tevâtüren geldiğine kâildir. Bunlar Ebû Câfer, Yakub ve Ebû Muhammed kıraatleridir. Böylece hepsine birden kıraat-ı aşere denir. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, Basrî, İbn Muhaysin ve A’meş kıraatleridir. Bunlar şâz kıraat olup, kuvvetli yollarla rivayet edilmediği için namazda okunması câiz değildir. Kıraat imamlarından her biri Tâbiîn veya Tebe-i tâbiîndendi. Kıraati, Sahâbeden veya Tâbiînden öğrenip icâzet almışlardır.
Dünya Müslümanlarının dörtte üçü, Türkiye de dâhil olmak üzere, Kur’an-ı kerîm’i İmâm Âsım kırâatinin Hafs rivâyetine göre okumakta, mushafları da böyle yazmaktadır. Iraklı İmam Âsım kıraati sahâbeden öğrenmiştir. Âmâ idi. 745’te vefat etti. İmam Hafs, talebesinin önde gelenlerindendir. Kuzeybatı Afrika’da (Fas, Tunus, Cezâyir) ve Mısır‘ın bir bölümünde İmâm Nâfî kırâatinin Verş rivâyeti yaygındır. Afrika’nın bir bölümünde (meselâ Sudan‘da) ise İmâm Ebû Amr kırâati ile Kur’ân-ı kerîm okunmaktadır. Meselâ Bakara Sûresi 265. âyetinde geçen ve içinde ırmakların akmadığı yüksekçe yer mânâsına gelen rabve kelimesini, İbn Kesir, Hamza, Kisaî, Nâfi’ ve Ebû Amr rubve; Âsım, İbn Âmir ve Hasen rabve; İbn Abbas ve Ebû İshak es-Sebiî ribve; Ebû Ca’fer ve Ebû Abdurrahman rebâve; Eşheb el-Akilî de ribâve şeklinde okumuştur.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!



MEHR, EVLİLİĞİN DEVAMINA YARDIMCI OLUR
İslâmiyette evlenecek erkek kadına mehr adıyla para veya mal verir. Mehr, evliliğin düzenli ve mutlu olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, kötü niyetli erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Hristiyanlarda ise evlenen kız, erkeğe drahoma öder.



Bir nezâket ödemesi
İslâmiyetten önce Türkler arasında evlenecek erkeğin kızın ailesine kalın diye bir para veya mal vermesi âdettir. En makbulü koyun ile yapılan ödemedir. Ödenmedikçe evlilik gerçekleşmez. Kız, koca evine götürülemez. Bir kısmı söz keserken babaya verilir. Bir kısmı kıza hediyedir. Bir kısmıyla düğün masrafları karşılanır. Bir kısmı da kızın annesine süt hakkı olarak verilir.
Erkek nişanı sebepsiz bozarsa, kalın iade edilmez. Nişanı kız bozmuşsa geri verilir. Nişanlı iken erkek ölmüşse, kardeşi yerine geçer, kalın iade edilmez. Erkeğin kardeşi kabul etmezse, kalın iade edilmez. Kardeş yoksa veya böyle bir evliliğe kadın râzı olmazsa kalın iade edilir. Kız nişanlı iken ölürse, kız kardeşi ablasının yerine geçer; kızkardeş için kalına bir miktar ilâve yapılır. Kız kardeş istemezse veya yoksa kalın iade edilir.
Türkler Müslümanlığa girdikten sonra, bu âdeti terk etmişse de, bugün Anadolu ve Türkistan’da başlık adıyla kısmen yaşamaktadır. İslâmiyette, kızın evlenmesini kabul etmek için damattan bir şey istemek rüşvettir, câiz değildir. Damat, va’d etse bile vermesi lâzım gelmez. Vermiş ise, geri alabilir.

Damattan geline bir ev
İslâmiyette evlenecek erkek kadına mehr adıyla para veya mal verir. Nikâhta mehr konuşulmasa, hatta mehr verilmeyeceği kararlaştırılsa bile kadın mehre hak kazanır. Kadının âilesinin değil, bizzat kadının hakkıdır. Eski cemiyetlerin çoğunda, ezcümle Yahudîlikte de vardır.
Mehrin değeri 10 dirhem gümüşten (5 gr altın) az olmaz. Hazreti Peygamber zamanında bununla iki koyun alınırdı. Kimsesiz bir kadın, birini sağıp içer; yünleriyle diğerinin sütünü satıp diğer zarurî ihtiyaçlarını alabilir. Nikâhın sıhhati için, mehrin konuşulması şart değildir. Dolayısıyla bunu bir satış bedeli olarak görmek isabetsizdir. Mehr, evliliğin düzenli ve mutlu olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, kötü niyetli erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Mehr parasını ödemek, ayrıca çocuklarına nafaka vermek, yeniden evlenmek için yeni mehr ödemek korkusundan dolayı erkek zevcesini kolay kolay boşayamaz. Boşanmanın fazla olduğu yerlerde mehr yüksek tutulur. Meselâ Arabistan‘da umumiyetle kadına mehr olarak bir ev verilir. Üstelik zevcesini boşayan erkeğe kimse kız vermek istemez. Bu sebeple kolay olduğu halde tarihte İslâm beldelerinde boşanma vak’aları çok nâdirdir.

Öncelikli alacak
Mehr-i müsemmâ (ismi konulmuş mehr), tarafların evlilik öncesinde konuşup üzerinde anlaştıkları mikdardır. Konuşulmamışsa kadına mehr-i misl (emsal mehr) verilir. O beldede kadına denk kadınların mehridir. Bu da tesbit olunamıyorsa, kadının kız kardeş, hala, amca kızı gibi baba tarafından akrabâsının (anne, teyze değil) mehri esastır.
Mehrin tamamı veya bir kısmının peşin verilmesi kararlaştırılmışsa buna mehr-i muaccel denir. Ta’cil olunmuş, acele kılınmış mehr demektir. Anadolu’da buna ağırlık denir ve çeyiz masrafı olarak düğünden önce verilir. Kadın mehr-i muacceli almadan evlilik neticelerini doğurmaz. Mehrin tamamı veya bir kısmının sonra verilmesi kararlaştırılmışsa buna da mehr-i müeccel denir. Te’cil olunmuş, vâdeye bağlanmış mehr demektir. Ödeme tarihi belli değilse, ölüm veya ayrılıktan hemen sonra ödenir.
Boşanmaya kadın sebep olsa bile mehrini alır. Mehr, rüchanlı bir alacaktır; ölenin ve müflisin malından en önce ödenir. Kadın ölürse, koca, kadının vârislerine öder. Koca ölürse, mirasıntan kadına verilir. Kadın mehrini kocasına hediye edebilir. Zifaf olmadan veya baş başa kalmadan ayrılırlarsa, kadın mehrin yarısına hak kazanır; mehr konuşulmamış ise, kadına baştan aşağı bir elbise verilir.

Nüfus niye azalıyormuş?
Hıristiyanlarda evlenen kız, erkeğe drahoma öder. Bunun Eski Yunan’dan kaldığını Eflâtun‘un mektuplarından öğrenmekteyiz. Drahoma önceden ilan edilir. Drahoması yüksek kız çirkin bile olsa, talipleri parlak olur. Yunanistan‘a bir seyahatimde buradaki bir arkadaştan Yunan nüfusunun giderek azaldığını öğrendim de sebebini sordum. “Bizde drahoma âdeti hâlâ sürer. Gençler dilediğince yaşar. Madem bir defa evleneceğim, drahoması yüksek kız alayım der. Bunun için kızlar bekler, yaşları geçer. Evlendikleri zaman bir çocukları ya olur, ya olmaz” diye cevap verdi. Drahoma âdeti Yahudilere de geçmiştir. Bizim babaannenin gelinliğini diken Raşel adında bir Yahudi kadıncağız, kendi gibi yaşı geçkince kız kardeşi ile otururmuş. Vaktiyle güzelce olduğu anlaşılan bu kadına bu kadar marifetli ve güzel oldukları halde niye evlenmediklerini sorunca drahomaları olmadığı için kimsenin almadığını öğrenmiş. Kadıncağız âh edip, “Sizin âdet iyi, bizim âdet kötü!” dermiş.

Üste para vermeniz lâzım
1876 senesinde Anadolu’yu baştan başa dolaşan İngiliz subayı Frederick Burnaby, Ermenilerin damattan para aldığını görünce şaşırmış; bunun üzerine Karakiliseli (Ağrılı) bir Ermeni kendisine şöyle demiştir: “Kızlarımız evlendiği zaman, hizmetinden mahrum kalırız. Kocanın, bu kaybımızı karşılaması gerekir. Avrupalılar kızlarını okutur, ama o kızlar temizlik ve yemek pişirmeye yaramaz. Evlendikleri zaman babaları bir şey kaybetmez. Tam aksine kızlarının yemeği ve giyimi için artık para ödemeyecekleri için kazançlı çıkarlar. Bir kocaya, yararsız bir yük üstlendiği için, bir şey vermek haktır.”



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

1838 tarihli Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile iç ve dış ticaret ecnebi hâkimiyetine geçerek dışa bağımlılık devri başladı. İngiltere, Osmanlı Devleti üzerinde tam bir kontrol elde etti.

Osmanlı hükûmeti, Avrupa tüccarının öteden beri sahip bulunduğu ticarî imtiyazları tanırdı. Böylece hem ticareti canlandırmak, hem istihbarat akışını sağlamak, hem de bu ülkelerle sıkı münasebetler kurmak isterdi. Keşifler sebebiyle Osmanlı ülkesinden geçen ticaret yolları ehemmiyetini kaybedince, XVI. asırda bunların sınırlarını genişletti. Bu sayede Avrupa tüccarı serbestçe Osmanlı pazarına girme imkânı buldu. 1802 senesinde hükûmet bu serbestîye bazı tahdidler getirdi. Avrupa tüccarının Osmanlı ülkesinden aldığı mallar için ödediği vergiyi yükseltti. 1826 senesinde de yed-i vâhid (tekel) usulünü getirdi. Bu, tahıl, yün, haşhaş, güherçile, zeytinyağı, ipek, tiftik, meyankökü gibi ham maddelerin dışarıya çıkarılarak esnafın işsiz kalmasını önlemek, yeni kurulan orduya kaynak bulmak ve üreticinin mahsulünü ucuza satarak aldanmasını engellemek gibi gayelerle devletin koyduğu bir nevi himâye sistemi idi.

İNGİLTERE PAZAR ARIYOR

Bu sırada sanâyi inkılâbını gerçekleştiren ve dünyanın en gelişmiş ticaret filosuna sahip olan İngiltere yeni pazarlar bulma endişesine düşmüştü. Avrupa’da kendisi ile rekabet edebilecek bir güç kalmamıştı. Sanâyi inkılâbını henüz tamamlamamış olan Avrupa devletleri, gümrük duvarlarını yükseltti ve çeşitli mallara tahdid getirdi. Bunun üzerine İngiltere’nin yapacağı tek şey Avrupa dışına yönelmekti. Bu vesileyle Lâtin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok ülke ile anlaşarak veya silâh zoruyla pek çok ticaret anlaşması imzaladı. Böylece süper güç hâline geldi. İngiliz hâriciye vekili Lord Palmerston Osmanlı hükûmetinden yed-i vâhid usulünü kaldırmasını resmen istedi. İngiliz sefiri Ponsonby, “Türkiye’de mahsul yetiştirenler, bunların fiyatlarını tesbit etmekte yegâne hâkim olan imtiyazlı kimselere satmak mecburiyetinde kaldıkça, Türk sanâyii geriliğe mahkûm kalacaktır” diyordu. Hükûmet teklife yanaşmadı. Tam bu sırada Mısır isyanı İngilizlerin imdâdına yetişti.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa, zekâ, kabiliyet ve tâlihi sayesinde 1805’den itibaren Mısır’da yarı müstakil bir vâlilik kurmuş; Fransızlarla harb hâlindeki Osmanlı hükûmeti bu emrivâkiyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Zamanla taleplerini arttıran Mehmed Ali Paşa, Fransa’nın tahrikiyle ayaklandı ve Kütahya’ya kadar geldi. “Denize düşen yılana sarılır” fehvâsınca Osmanlı hükûmeti bu isyana karşı İngiltere’nin desteğini elde edebilmenin yollarını aradı. İngiltere, yeni ticarî imtiyazlar karşılığında yardıma söz verdi.
Londra sefirliğinden hâriciye nâzırlığına getirilen Reşid Paşa öteden beri İngiltere yanlısı bir politikaya taraftardı. 1838’de Baltalimanı’ndaki yalısında dört gün süren gizli müzâkereler neticesinde İngiltere sefiri ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Bu anlaşma ile eski imtiyazlar aynen teyid edildi. Ham madde ticaretinin devlet kontrolünde yapıldığı yed-i vâhid usulü kaldırıldı. O zamana dek Osmanlı vatandaşlarına münhasır iç ticaret hakkı İngiliz tüccarına da verildi. Artık İngiliz tüccarı, Osmanlı memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticarette iş yapıyor; ham maddeyi kolaylıkla Avrupa’ya ihraç ediyor; mâmul getirip satıyordu. Kendi memleketlerinde bundan daha kârlı ve imtiyazlı ticaret yapmalarına imkân yoktu. Bu anlaşma sonradan diğer Avrupa devletlerine de teşmil edildi.

Avrupalı tüccara bu imtiyazlar verilirken, Osmanlı tüccar ve esnafının korunması için tedbir alınmamıştı. Osmanlılar için % 12 olan iç gümrük, İngilizler için % 5 olunca, zaten sanâyi inkılâbını gerçekleştiremeyen Osmanlı Devleti’nde ham madde bulamaz hâle gelen küçük sanâyi çöktü. İngiltere’ye satılan ham madde burada işlenip Osmanlı ülkesinde satılır oldu. Hükûmet, tekelden elde ettiği gelirden mahrum kaldı. Gerçi anlaşmanın faydası da yok değildi. Kendisine yeten, tekelci ve tedârikçi Osmanlı ekonomisi mahallî bir pazar olmaktan çıkarılarak dünya ekonomisiyle bütünleşme yolunda mühim bir adım atıldı. Osmanlı imâlât sektörü de zamanla yeni şartlara intibak etti.


Reşid Paşa


OSMANLI ŞİMDİ BİTTİ!

Zamanın Avusturya başbakanı Metternich, Baltalimanı Anlaşması üzerine “İşte Osmanlı şimdi bitti” diyerek şaşkınlığını göstermiştir. 1858’de İngiliz iktisat tarihçisi Edward Michelson, “Yabancı ülkelerde büyük ünü olan Türk sanâyiinin birçok kolları şimdi tamamen yok olmuştur. Bunlar arasında pamuk sanâyii başta gelir ki, bunlar bütünüyle İngiliz sanâyii tarafından sağlanmaktadır. Şam’ın çelik bıçakları, Kıbrıs’ın şekeri, İznik‘in çini, Tesalya’nın iplik boya sanâyii hep yok olmuştur. Bütün bu sanâyi kollarının bugün Türk topraklarında artık izi bile kalmamıştır” diyerek düşülen acıklı hâli dile getirmiştir. Dünyaca meşhur kabiliyetli bir diplomat olan ve memlekete hayırlı bazı hizmetleri inkâr edilemeyen Reşid Paşa’nın en büyük kabahati budur.

Bu anlaşma ile iç ve dış ticaret ecnebilerin hâkimiyetine geçerek dışa bağımlılık devri başladı. Kırım Harbi sebebiyle (1854) ilk defa dışarıdan borç alındı. Bunlar ödenemedi. Devlet 1875’de iflâsını istedi. Bilahare tahta çıkan Sultan Abdülhamid, Düyûn-ı Umumiye idaresini kurup borçları indirmeye ve ödemeye muvaffak olarak devleti mutlak bir uçurumun kenarından aldıysa da, İttihatçılar ülkeyi tekrar borç batağına soktu. Cumhuriyet devrinde ödenen Osmanlı borçları, hep bunlardan kalmadır.



İngilizlerle ticaret anlaşmasının imzalandığı Baltalimanı Sâhil Sarayı. Burasını Sultan Mecid, Reşid Paşa’nın oğlu Ali Gâlib Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan’a hediye etmişti. Fatma Sultan vefat edince, kız kardeşi Mediha Sultan’a verildi. Hânedan sürülünce el konulan sarayın şimdi harem kısmı kemik hastanesi, selâmlık kısmı ise İstanbul Üniversitesi lokalidir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Zi'l-Hicce 1439
Miladi:
14 Ağustos 2018

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter