Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

UNUTUL(MAY)AN ADAKALE

Bizim zamanımızda ilkmektepte okuma bayramı olurdu. Okumayı söken ilk üç çocuğa kırmızı kurdele takıp kitap hediye ederlerdi. Bana da Adakale Türk Masalları kitabı verilmişti. Kitapta ne yazdığını hatırlamıyorum ama, kapağındaki renkli manzara resmi bugün bile gözümün önündedir. Adakale’yi önceleri Kaf Dağı gibi hayalî bir yer zannederdim. Neresi olduğunu sonra öğrendim. Tuna Nehri üzerinde, Romanya ile Sırbistan arasında, Orşova şehrinin karşısında, 1.8 km uzunluğunda, 400 m genişliğinde bir ada imiş. Romanya’dan 300, Sırbistan’dan 400 metre uzaklıktadır. Adayı Sultan Fatih fethetti. Avusturya tecavüzlerine mâni olmak için buraya bir kale yapılıp Türkler yerleştirildi. Osmanlılar buraya “Macaristan’ın kilidi, Sırbistan ve Romanya’nın anahtarı” derdi.

FELAKET ÜSTÜNE FELAKET

93 Harbi neticesinde imzalanan Ayastefanos Anlaşması ile kalenin boşaltılması kararlaştırıldı. Bu anlaşmanın ağır hükümlerini hafifletmek için İngilizlerin yardımıyla 1878’de imzalanan Berlin Anlaşması’nda adanın statüsü unutuldu. Osmanlı Devleti Adakale’ye hükmetmeye devam etti. Burada bir nahiye müdürü ve kadı bulunuyordu. Cihan Harbi neticesinde Trianon Anlaşması ile Adakale Romanya’ya verildi ise de, Osmanlı hükümeti tanımadı. 1923 Lozan Anlaşması ile bu kayıp kabul edildi. Ancak adanın son felâketi bu değildi. Adakale’de, 1967 yılında 150 hanede 750 nüfus yaşıyordu. Bu mıntıkada ahalisinin tamamı Türk olan yegâne şehirdi. Osmanlı geleneklerini 500 sene canlı bir şekilde yaşatan ada halkı, tütüncülük, lokumculuk, kayıkçılık, bir de Tuna’daki gezinti gemilerinde kahvecilik yapardı. Mimarîsi çok hoştu. Tuğla çatılı, beyaz boyalı, kârgir evleri; tek minareli camisi vardı.

1967 yılında zamanın Romanya ve Yugoslavya hükümeti, daha doğrusu iki komünist, Çavuşesku ile Tito, Tuna’daki bu son Osmanlı varlığını yok etmek üzere anlaştı. Ada bir baraj altında kalacaktı. Baraj projesi ilk çıktığı 1962’de halk kaleye dolup hâdiseyi protesto etti. “Biz adamızı terk etmeyiz; gidersek Türkiye’ye gideriz” diye Çavuşesku’ya hitaben bir dilekçe imzaladılar. Ama “Bizi Tuna’ya döker; balıklara yem yapar” korkusuyla veremedilerse de gizlice Türk sefaretine ulaştırdılar. Türkiye -her zamanki gibi- tınmadı. 36 hane Köstence’ye, 2 hane Temeşvar’a, 12 hane Bükreş’e, gerisi de Türkiye’ye göçtü. 1972’de biten Demirkapı Barajı, Adakale’yi sular altında bıraktı. Bu sebeple ne zaman Adakale ismini işitsem, yüreğim sızlar.

Adakale’de, 1967 yılında 150 hanede 750 nüfus yaşıyordu. Bu mıntıkada ahalisinin tamamı Türk olan yegâne şehirdi.

SUYU ŞİFALI TUNA

Ada turistik bir yerdi. Gelen turistten 1 Lei ayakbastı parası alınırdı. Adanın lokumu ve şekerlemeleri meşhurdu. Adakaleliler, kahveyi havanda döver; kumda ve külde pişirirdi. Kokusu, karşı sahillerde duyulurdu. Tadı, Tuna suyundan gelirdi. Yemekler bile bu suyla pişerdi. Tuna’nın suyu şifalı kabul edilirdi. Cildi kırıştırmaz; bu suyla yıkanan kadın yaşını göstermezdi. Zaten doğuya akan nehirler bereketli olur derler. Nerede şimdi o suyu masmavi Tuna! Adada tekstil, sucuk ve iki sigara fabrikası vardı. 37 çeşit sigara, hatta puro imal edilirdi. Romanya’dan kaçak işçi gelirdi. Hapishane iç çamaşırları burada dikilirdi. Ada, bir ilticâ adası idi. Yugoslavya’ya kaçmak isteyen Romenler buraya gelip karşı sahile geçmeye çalışırdı. Her gün kaçan kaçana idi. Çok insan öldü. Bazen Tuna Nehri kıpkızıl akardı. Bunun üzerine hükûmet, adanın etrafını tel örgülerle çevirdi. Ada halkı kendisini açık hapishanede hissetmeye başladı. Yine de iyi yüzme bilmesine rağmen, adayı bırakıp karşıya geçmeyi düşünmedi.

YENİDEN DOĞUYOR

Bugün sevindirici bir haber var. Adakale yeniden doğuyor. Bir Türk iş adamı Romanya hükümetinin de yardımı ile bu tarihi yeniden canlandırma adına büyük bir Adakale turizm projesine 5 milyon euro yatırıyor. Kale, mezarlık ve bazı tarihî eserlerin taşındığı Şimian adası yeni Adakale olarak restore edilecek. Ada 49 yıllığına kiralandı. İstanbul’dan da gemi işleyecek.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Rivayete göre, 642 yılında İskenderiye fethedildikten sonra, Halife Ömer şehir kütüphanesindeki kitapların yakılmasını şehrin fatihi Amr bin Âs‘a emretmiş. O da Yahya en-Nahvî’nin (Ioannis Philoponos) itirazlarına rağmen, kitapları şehirdeki dört bin hamam külhanında yaktırmış. Hamamlar altı ay bu kitaplarla ısıtılmış. Bunu Ebu’l-Ferec diye bilinen Suriyeli Hıristiyan yazar Barhebraeus (1226-1289) söylüyor. Bunun meşhur tarihi, 1663’te Latince’ye çevrilip yayınlandı. Efsâne ilk o zaman Avrupa’da duyuldu. Bir kere Arapların fethinden sonraki asırlara kadar kâğıt henüz Mısır’a girmemişti. O zamandaki kitapların hepsi olmasa da çoğu yanmayan parşömen üzerine yazılmıştı. Kaldı ki hamamların ocaklarını o kadar uzun süre yanık tutmak için en az 14 milyon kitabın bulunması gerekliydi. O devirde bu kadar kitap ne gezer! Hem Yahya’nın da Amr bin Âs’dan bir asır evvel yaşadığı söyleniyor. Üstelik hâdise, kitabın İbranice ve kısaltılmış Süryanice ve Arapça asıl nüshalarında bulunmuyor. Sonradan kitaba sokuşturulmuş intibaını veriyor.

HAZRET-İ ÖMER’İ LEKELEME FIRSATI

Ebu’l-Ferec bunu, Ioannis’in hayatını anlatan tarihçi İbnü’l-Kıftî‘den okumuş. O da bunu 1203’te Mısır’ı gezen Bağdatlı tabip Abdüllatif‘ten rivayet ediyor. O da “İskenderiye fenerinin yıkıntıları yanında birtakım direkler gördüm. Hazret-i Ömer’in yaktırdığı kütüphane burası olsa gerek!” demiş. Bu ziyaret Fâtımî Devleti’nin sonuna denk gelir. Fâtımîler, felsefeden etkilenen aşırı Şiî fırkasına mensuptu. Hazret-i Ömer’i cahil ve barbar olarak tanıtmak, ancak onların işine gelirdi. Abdüllatif, bu dedikodulara aldanmış olsa gerek.

Salâhaddin Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü’l-Kıftî’nin babası, bu sırada Mısır’da kâdı idi. Muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermiyor. Bunu Ebu’l-Ferec uydurmuş. Amr bin Âs, eline geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını Halife Ömer’e sormuş. O da “içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!” demiş. Bu hâdiseyle de yangın arasında irtibat kurulduğu âşikâr.

PROPAGANDA İÇİN NELER YAPILMAZ

Böyle mühim bir hâdiseden, ne zengin Orta Çağ İslâm, ne kilise, ne Bizans ve ne de Yahudi literatüründe bahsedilir. İznik piskoposu tarihçi Yuhanna, 7. asır sonlarında yaşadığı halde ve koyu İslâm düşmanlığına rağmen, bu hâdiseden bir kelime olsun söz etmez. Bu gibi iddialar ya efsanelerden doğar; ya da kasıtlı olarak uydurulur. Bir kişinin, bir davanın propagandasına yarar. Propagandacı için etkileyici ve ikna edici olmak önem taşır, doğrular değil.

Papalar, 8. asırdan beri bütün Avrupa’nın ilk Hıristiyan Roma İmparatoru Konstantin tarafından bir fermanla kendilerine bahşedildiğini söyler; buna dayanarak bütün krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olmak isterdi. 4. asra ait olduğu iddia edilen ve Konstantin Hibesi denilen bu vesikanın sahteliği 15. asırda ortaya çıktı. Krallar birer ikişer papanın dünyevî otoritesini reddetti.

Yahudilerin dünya hâkimiyeti planlarının anlatıldığı Siyonist Protokolleri‘ni de, Çarlık Rusya gizli polisi bir Fransız romanından uydurmuştu. Yahudilere devrimci komplolar ve devrimcilere de Yahudi fikirleri isnat ederek, bu silahla önde gelen iki düşmanı vurmaya çalıştı. Sözde Protokoller, Naziler ve taklitçilerince, başka yerlerde kin ve zulmü meşrulaştırmak için çokça kullanıldı.

Tarihî delillerle sahteliği defalarca isbatlanmasına rağmen, propagandacıların favorisi olarak kaldı. İskenderiye Yangını masalında da maksat, saygıdeğer Halife Ömer’i kütüphaneleri yıkıcı olarak gösterip, İslâmiyetin ismini karalayarak, İslâm aleyhdarı propagandayı beslemektir. Müslümanların bile şuursuzca sahip çıktığı iddiayı, enteresandır ki, son zamanlarda Avrupalı oryantalistler çürüttü. Böylece Halife Ömer’i ve ilk Müslümanları bu iftiradan temize çıkardılar.

Theophilos’un işi Müslümanların üzerine yıkıldı Peki İskenderiye Kütüphanesini kim yaktı? Yahut hakikaten yandı mı? Bu kütüphaneyi M.Ö. 332 yılında Büyük İskender kurmuştu. Saray bahçesinde mermer bir bina idi. O zaman yeryüzünün en zengin bu kütüphanesinde 900 bin eser saklanıyordu. Müdürü, istediği eseri bulup satın almaya salâhiyetli idi. Mısır’a giren her kitap, önce buraya götürülüp kopyası alınırdı. Romalılar Mısır’ı işgal ettiklerinde, kütüphane sarayla beraber harab oldu.

Hıristiyanlıktan sonra, Romalıların Mısır vâlisi Theophilos, 391 yılında bu kütüphanenin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmak istedi. Hafriyat sırasında burada eski Mısırlılara ait bir mabed taşı bulundu. Bu vesileyle Hıristiyanlarla yerli Mısırlılar arasında patırtı çıktı. Hâdiseler isyana dönüştü. Çok insan öldü. Theophilos, asker sevk edip isyanı bastırdı. Kütüphanenin bulunduğu yeri yakıp yıktı. Kıyıda köşede kalmış eski kitapları hamam külhanlarında yaktırdı. İlme ve tarihe saygılı Hıristiyanların bu marifetinin faturası da, ne yazık ki Müslümanlara kesildi.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Çin ve Roma tarihlerinde, Türkler bu isimle anılır. M.E. III. asırda yaşayan Hun İmparatorluğu halkı arasında, Türk adında kalabalık ve güçlü bir boy vardı. Bu boy, iktidarı ele geçirip Göktürk Devleti’ni kurunca, aynı dili konuşan bütün topluluklara Türk adı verilmiş; Arap, Fars ve Bizanslılarca da böyle anılmıştır. Nitekim Moğollar da, kavmi arasında en güçlü ve kalabalık bir topluluk iken, iktidarı ele geçirmesi sebebiyle bütün bir ırka adını vermiştir. Franklar, Almanlar, Ruslar, İtalikler, Angllar için de böyle söylenebilir.

GÖKTEN TÜREMİŞ

Türk kelimesinin aslı türemek fiilinden gelir. Bu fiilden, türemiş, yaratılmış, sayıca çok, soylu mânâsına türük ve nihâyet hece düşmesiyle türk kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümek fiilinden yürük adını almışlardır. Muhtemelen Türkler, aynı dili konuşup aynı soydan geldiklerini göstermek için, kendilerinden bahsederken millet karşılığı olarak türük kelimesini kullanmış; sonra bu bir kavim adı hâline gelmiştir. Göktürk, gökten türemiş demektir. Burada hânedanın mukaddes vasfı vurgulanmıştır. Gök ve mavi renk, eski Türklerde dinî bir semboldü.

TÜRK-MEN

Türk kelimesi, sonradan Uygurlarda, kuvvetli ve olgun mânâsını kazanmıştır. Bir rivayette Türk, miğfer demektir. Eteklerinde yaşadığı dağ, miğfer şeklinde olduğu için, bu boya Türk ismi verilmiştir. Bir başka rivâyete göre, Araplar, İskender-i Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc için yaptığı seddin önünde kalan millete, beri yanda kalmış, terk edilmiş (terîk) mânâsına türk demişlerdir. Bir başka Arap rivayetinde de Yafes’in oğlunun yerleştiği bölge ıssız olduğu için terîk denmiştir. Çoğulu etrak’tır. Türk, Farsça, beyaz demektir. Farslar, Türklerle ilk karşılaştıklarında, bölge halkı gibi esmer veya sarı olmadıkları için bu ismi vermiştir. İran mitolojisine göre İrec ile Turec adlı iki kardeşten İranlılar ve Türkler türemiştir. İranlılar, Türklerden ilk Müslüman olanlara da “Türk’e benzer” mânâsına, Türk-mend (Türkmen) demişlerdir. Başka bir rivâyette Türkmen, Türk-i İman kelimesinden gelir ve Müslüman Türkleri ifade eder. Nitekim Türkmen, Müslüman Oğuzlara verilen isimdir. Avrupalılar, Osmanlılara, hatta Müslümanlara Türk demişlerdir. Türklerden İslâmiyete giren ilk topluluklardan olup, Göktürklerden indikleri için Türklük şuuruna sahip bulunan Karluklar, komşuları İranlılara “Türk men” (Ben Türküm) derdi. İranlılar bu sebeple Kalmuk ve onlarla beraber yaşayan Oğuzlara bu ismi verdiler. Bu da bir rivayettir.

KANTURAOĞULLARI

Bazı İslâm ve Osmanlı tarihçileri, Türklerin, Nuh peygamberin oğullarından Yafes’in Türk (Tevrat’taki söylenişe göre Togharma) adlı oğlunun (Tevrat’a göre torununun) neslinden geldiğini söyler. Beyaz ve sarı ırk Yafes’in başka çocuklarından türemiştir. Nuh Peygamberin oğullarından Sam, Arap ve Yahudîlerin; Ham da Hindli ve Zencilerin atasıdır. Türklerin, Hazret-i İbrahim’in Kantûra adlı hanımından olan oğlu Togarma’nın soyundan geldiğine dair bir Tevrat rivâyeti daha vardır. Bu sebeple Türkler, bazı Sâmî kaynaklarında Benî Kantûra (Kanturaoğulları) diye anılır.

HAZRET-İ PEYGAMBER'İN HADİSLERİNDE TÜRKLER

Türk kelimesi Hazret-i Peygamber’in hadîslerinde de geçer: Size ilişmedikleri müddetçe Türklere ilişmeyin. Zira ümmetimin mülkünü onların elinden ilk kapacak olan Beni Kantûra’dır [Ebû Dâvud, Taberânî]; Siz Türklerle dövüşmedikçe kıyamet kopmaz. Onlar çekirge gibi küçük gözlü, basık burunlu, kırmızı meşin gibi suratlı, aynı zamanda keçe ayakkabılıdır [Buhârî, Müslim]; Türkler dünya ehlinin hepsine hâkim olurlar [Deylemî]; Âhir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip Dicle nehir kenarına inerler. Basra halkından bir fırka bunlarla harbeder ve şehid olur [Ebû Dâvud]; Benim Türk adında bir ordum vardır. Onunla haddi aşanlara haddini bildiririm [Divanu Lügatit-Türk]; Hıfzın onda dokuzu Türklerdedir [Hatîb].

Ancak hadîslerde geçen Türk tabirinin, gerek ırk hususiyetleri ve gerekse tarihî gerçekler bakımından Moğolları tarif ettiği şüphesizdir. Nitekim hadîslerin gelişinden de bu anlaşılır. Kumral, buğday beniz, açık renk göz, orta boy gibi genetik hususiyetler taşıyan Türklerin, Moğollarla ortak hiç noktaları yoktur. Türkler, Orta Asya’da yerleşen eski bir Âri ırkıdır. Hadîs âlimleri bu hadîslerde geçen Türkler ifadesini, Küffâr-ı Çin olarak tefsir etmiştir. Hadîslerde Türklerden hiç de iyi bahsedilmiyor. O zamanlar Türk kelimesinin, Moğol ve Çinliler için kullanıldığı âşikârdır. Muhtemelen Türkler de yakın bir coğrafyada yaşadığı ve ekseriya hükûmetler Türklerin elinde olduğu için, bu kavimlere Türk denmiştir. Hadislerde zikredilmek veya zikredilmemek Türklerin İslâmiyete hizmet şerefini eksiltmez. Bu hususta İstanbul’un fethine dair hadîs yeter de artar bile!

ETRAK-I BİİDRAK

Türk kelimesinin bir de sosyolojik mânâsı vardır. Türkler, müslüman olduktan sonra, Sâmânoğulları zamanında, Müslüman olmayan ırkdaşları ile İslâm kültürü zayıf göçebe ve köylüler hakkında Türk tabirini kullanmıştır. Yörükler, yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu’nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-ı bî-idrak sözü de “anlayışsız köylüler” demek oluyor. Yani bizzat Türkler, daha aşağı kültür ve medeniyet seviyesinde bulunan kavimdaşlarını aşağılamıştır. Bu çok normaldir. Fatih Kanunnâmesi’nde der ki: “Eğer biregü (birisi) hamr (şarap) içse, türk veya şehirli olsa, kâdı ta’zîr ura (cezalandırsın)”. XVI. asra ait Mir’atü’l-Aşk adlı menkıbenamede anlatıldığına göre, Somuncu Baba’ya mürid olmak isteyen Hacı Bayram Veli kölelerini azatlayıp üzerindeki kıymetli elbiseleri satarak, “türkâne esvab” (köylü kıyafeti) ile huzura çıkıyor. Bu inceliği bilmeyenler, yanlış değerlendirmelere kapılmış; Osmanlılar zamanında Türk halkının ihmal edilip aşağılandığını, Türk kelimesine bile alerji duyulduğunu, Türkçenin kara günler yaşadığını söylemiştir. Sosyoloji ve linguistik bilenler, bu iddiaların ne kadar cahilce, hatta art niyetli olduğunu anlamakta güçlük çekmez. O devirde dünyanın neresinde bugünki manasıyla bir millet şuuru olduğunu sormak lâzımdır. Başta Selçuklular ve Osmanlılar olmak üzere, bütün Türk devletleri, ırkçılığa kaçmadan milletleri ile iftihar etmiş; hepsi de Türk kültürüne unutulmaz hizmetlerde bulunmuşlardır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarih boyu insan topluluklarının pek azı hariç hepsinde erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi meşru görülürdü. Bunda savaş ve benzeri sebeplerle erkek ölümlerinin daha çok oluşu mühim rol oynamıştır. Ayrıca nüfusu arttırma arzusu, kadınları himaye etme endişesi, kadınların muayyen halleri de birer sebeptir.

SÜLEYMAN PEYGAMBERİN HAREMİ

Önceki peygamberlerin dininde çok kadınla evlilik meşru idi. Tevrat, nafakasını ödemek ve aralarında âdil davranmak kaydıyla erkeklerin birden çok kadın almasına cevaz verir. Hazret-i İbrahim, Sâra, Hacer ve Ketura adında üç hanımla evlenmişti. Hazret-i Yakub’un ikisi hür, ikisi câriye olmak üzere dört; kardeşi Esav’ın da üç hanımı vardı. Tevrat’ta Hazret-i Davud’un dokuz hanımından bahsedilir. Hazret-i Süleyman’ın yedi yüz karısı ve üç yüz câriyesi olduğu bildirildiğine göre bunda bir tahdit de yoktur.

Hıristiyanlıkta çok kadınla evliliğe izin verilmediği kanaati yaygındır. Hatta bu dinin kurucusu sayılan Paulus, Korintoslulara Birinci Mektubu’nda bekârlığı tavsiye eder. Zinâya düşme tehlikesinden dolayı evlenmeye izin verir. Ancak bir erkeğin, ancak tek bir kadınla evlenebileceğini söyler.

Paulus’un çeşitli tabirlere açık bu sözleri bir yana, Hıristiyanlığa ait eski metinlerde tek kadınla evlenme mecburiyetine dair bir hüküm yoktur. Aksine ilk Hıristiyanlar arasında papazlardan bile çok evlenenler vardır. Matta İncili’nde on bâkire ile üstelik aynı gece evlenen adamın kıssası anlatılır. Bundan anlaşılıyor ki, Hazret-i İsa’nın dininde çok kadınla evlenmeye izin verilmişti. Hıristiyanlığın en sıkı tatbik edildiği bir devirde, Bizans imparatorlarının daimâ birkaç karısı olmuştur.

ÖNCEKİNİ BOŞAMASAN DA OLUR

Haçlı seferlerinden tanıdığımız Alman imparatoru Friedrich Barbarossa’nın dört karısı vardı. VI. asırda yaşamış İrlanda kralı Diarmait’in iki karısı ve iki de odalığı vardı. Bizans imparatoru I. Manuel Komnenos, Alman kontes Berthe von Sulzbach ile evli olduğu halde, yeğeni Théodora’yı da nikâhlamıştı. Fransa’daki Merovenj hanedanı mensubu krallar arasında çok kadınla evlenmek yaygındı. Meşhur Şarlman’ın iki karısı ve çok sayıda odalığı bulunuyordu.

Hessen dükü Philippe ile Prusyalı Friedrich Wilhelm, bizzat Martin Luther’in muvafakatiyle ikişer kadın almışlardı. Hatta rivayet olunur ki Luther, İngiltere kralı VIII. Henry’ye önceki karısını boşamadan ikincisini alabileceği yönünde görüş bildirmişti. Kral dinlemedi. Tek karılılık prensibi uğruna, iki karısını öldürttü; birkaçını boşadı. Boşanmayı caiz sayan yeni bir mezhep kurdu.

Otuz Yıl Savaşları’nın ardından (1648), azalan nüfusun çoğaltılması maksadıyla Frankonya parlamentosu çok kadınla evliliği kolaylaştıran kararlar aldı. Hıristiyan mezheplerinden Anabaptistler, “Hakikî Hıristiyanların müteaddit karıları olmalıdır” sloganıyla Münih’de çok kadınla evlenmeyi teşvik ederdi. Amerika’da 1830 yılında kurulan Mormon adlı Hıristiyan mezhebi, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini lüzumlu saymaktadır.

İSLAMİYET SINIRLADI

İslâm dini, evlenilecek kadın sayısını dörtle sınırlandırdı. Aralarında her bakımdan adalet şartını gözetmeyi aradı. Bunu yerine getiremeyenler için tek kadınla evlenmeyi ideal saydı. Eski kayıtlardan anlaşıldığına göre, birden fazla kadınla evli Osmanlı erkeği sayısı ortalama yüzde onu geçmezdi. Hemen her cemiyette zinâ nisbeti bile bundan az değildir. Zaten geçim şartlarının güçleşmesi sebebiyle, Müslüman memleketlerinde birkaç kadınla evlenmek neredeyse kalmamış idi. Taaddüd-i zevcât, 1926’da Türkiye’de, 1956’da da Tunus’ta yasaklandı. Müslümanların yaşadığı diğer ülkelerin çoğunda ise mahkemenin veya ilk zevcenin iznine bağlandı.

METRES TUTSANIZ?

Dârülfünun’da (İstanbul Üniversitesi’nde) devletler hukuku müderrisi (profesörü) Ermeni asıllı Şahbaz Efendi’nin hanımının rahminde genç yaşta bir ur teşekkül etmiş ve tedavisi kabil olmamıştı. Şahbaz Efendi, ikinci bir evlilik yapmaya teşebbüs etti. Bunun için patrikhaneye müracaatta bulundu. Bunun kat’iyen caiz olmadığını söyleyen patriğe, “Ben zevcemi seviyorum. Onu boşarsam bir daha evlenemez, sefâlete düşer” dediyse de, müsbet cevap alamadı. Üzüntü ile oradan ayrılırken arkasından yetişen bir papaz, “Arkadaş, sen aptal mısın? Bir metres tutsana!” deyince, Şahbaz Efendi hışımla, “Ben dindar bir adamım. Sen bana zinayı tavsiye ediyorsun. Ne biçim papazsın?” diye kükredi. Ardından Müslümanlığı seçerek Ali adını aldı. İslâm hukuku ile, Avrupa hukukunu mukayese eden kitaplar yazdı. 1898’de vefat etti.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bugün uçaklardan savrulan tonlarca bomba, hiçbir kaide tanımadan, canlı cansız ayırt etmeden ölüm kusuyor. Osmanlılar zamanında, savaşta muharip olmayanlar öldürülmez; ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmezdi.

Eski hukukumuza göre harbi, hükümdar veya onun vazifelendireceği bir kumandan idare eder. Kumandanın meşru emirlerine şartsız uymak mecburîdir. Düşman şehri kuşatılınca, önce İslâmiyete davet edilir. Kabul etmezlerse, cizye karşılığı İslâm devletinin vatandaşı olmaları istenir. Bunu da kabul etmezlerse, harb kaçınılmaz olur.

Düşman ordusu kuvvetli ise, mal vererek sulh yapılabilir. Savaşta muharip olmayanlar öldürülmez. Ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmez. Ancak kumandan lüzumlu görürse, düşmanı zaafa uğratmak için bunlar da câiz olur. Harb kızışınca, askeri teşvik için kumandan “Yağma!” diye bağırabilir. II. Viyana Kuşatması’nın hüsrana uğramasının bir sebebi de, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın askere yağma izni vermemesiydi.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa

Düşmana karşı her türlü silâhla karşı koyulur. Mısır’ın fethinde Osmanlıların seyyar toplarına karşılık; Mısır-lıların çakılı topları vardı. Sultan Selim, Memlük sultanı Tomanbay’a niçin seyyar toplar imal etmeye çalışmadıklarını sorunca, “Cennet, kılıçların gölgesi altındadır” hadîsine uyduğunu söyledi. Sultan Selim de ona, “Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın, âyetini okumadınız mı?” diye cevap verdi. Muharebe esnasında davullar vurur, mehterler çalar, askeri yiğitlendirirdi. Bu arada asker arasında gezip, düşmanın yenilmeye yüz tuttuğu, sindiği gibi haberleri yayarak, askerin moralini düzeltmeye çalışanlar vardı. Bu hususî vazifelilere bozan denirdi.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nde kullandığı darbzen toptur. Topun ağız kısmında “Sultan Selim Şah bin Bayezid Han” yazılıdır. Uzunluğu 740 cm, çapı 25 cm.

GANİMETLERİN TAKSİMİ

Harb kazanılınca, düşman malları ganimet sayılır. Beşte biri hazineye konur. Geri kalanı harbe katılan gâzilere dağıtılır. Atlılara, atını kendisi getirdiği için, iki hisse verilir. Ganimet taksim edilirken, şehidin hissesi mirasçılarına teslim edilir. Ganimet İslâm ülkesine getirilip taksim edilmeden önce, kimse buna mâlik olamaz. Ancak İslâm ordusu, ihtiyaçları kadar yiyebilir ve kullanabilir. Harbe bilfiil iştirak etmeyip de, casusluk gibi faaliyetlerde bulunan mücâhidler de ganimetten hak sahibidir. Muharebede yardımcı olan, meselâ hastabakıcılık yapan köle, kadın ve çocuklar ile yol gösteren gayrımüslimlere, taksim edilmeden önce ganimetten bir mikdar mal verilir. Ayrıca her asker, öldürdüğü düşmanın üzerindekilere mâlik olur. Düşman arazisinin beşte dördünü, hükümdar hazineye alıp halka kiraya da verebilir. Osmanlılar, fethettiği toprakları hep böyle yapmıştır.

EN YÜKSEK RÜTBE

Muharebe esnâsında aldığı yaradan dolayı harb meydanında hemen ölen Müslümanlar şehid olur. Haksız yere katledilen kimse de böyledir. Şehidlik, İslâm dini bakımından mühim ve yüksek bir mertebedir. Şehid, yıkanmayıp kefenlenmeden üzerindeki kanlı elbiseleri ile defnedilir. Harbde yaralanıp bir yere nakledilen ve az da olsa yiyip içen, uyuyan veya tedavi gören veya bir çadıra sığınan yahut aklı başında olduğu halde üzerinden bir namaz vakti geçip de onu edâya kâdir olan kimseye mürtes denir. Mürtes yıkanır, kefenlenir. Bu sebeple maktul halîfelerden Hazret-i Ömer ve Ali yıkanıp kefenlenmiş; fakat Hazret-i Osman yıkanmayıp üzerindeki kanlı elbiseleriyle defnolunmuştu. Sultan Murad Hüdâvendigâr, harb meydanında şehit düşmüştü.

TESLİM OLANLAR ÖLDÜRÜLMEZ!

Esirler hakkında hükümdar muhayyerdir: 1-Eli silâh tutanları öldürebilir. 2-Müslüman esirlerle değiş-tokuş yapabilir. 3-İhtiyaç varsa fidye karşılığı serbest bırakabilir. 4-Köle yapabilir. Böylece beşte biri devlete, beşte dördü de gâzilere ait olur. Tarihimizde ekseriya bu son usul hem insanî olduğu, hem işgücü temin ettiği, hem düşmanın gücünü kırdığı; hem de potansiyel Müslümanlar meydana getirdiği için tercih edilmiştir. Zaten o devirde hemen her ülkede bu esaslar geçerliydi. Esir alınmadan teslim olanlar öldürülmez. Esir alındıktan sona Müslüman olmak, köleliğe engel değildir. Ama ölüm ve değiş-tokuştan kurtulur. Esirler, insanî muamele görme hakkına sahiptir. Eziyet ve işkence yasaktır. Hazret-i Peygamber, bir muharebede esirlerin güneş altında bekletildiğini görünce bunu şiddetle men ederek hepsinin gölgeye alınmasını emir buyurmuştu. Mağlûp devletin halkı, ya ülkeyi terkeder; yahud Müslü-manlarla eşit haklara sahip vatandaş olarak yaşamaya devam eder.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Adriyatik sahilinde bugün Hırvatistan’a ait şirin bir şehir vardır. Her sene turistlerin akın ettiği bu şehre İtalyanlar Ragusa, Hırvatlar Dubrovnik diyorlar. Dubrava, Slavca meşe korusu demektir. Burası asırlarca Osmanlı Devleti’nin mümtaz bir eyaleti idi. Resmî adıyla Communita di Ragusi, Dalmaçya sahilinde ticarette öne çıkmış yüzelli millik arazisi olan küçük bir knezlik (beylik) idi. İslavların, müstakil prens veya dükalarına knez denirdi. Zaman zaman Venedik ve Bizans arasında el değiştiren şehir devleti, daha Sultan Murad Hüdâvendigâr zamanında 1365 yılında Osmanlı hâkimiyetini tanımıştı. Daha önceleri Sırp Kralı’na vergi verirlerdi. Bu krallık parçalanınca Hersek Dükası bu vergiyi almak üzere şehre saldırınca, karşısında Osmanlıları buldu. Osmanlılar, düşman olan Venedik’ten ayırmak üzere buraya Dobrovenedik (=İyi Venedik) dediler.

CEZA OLARAK VERGİYE ZAM

Şehir tüccarına Osmanlı şehirlerinde ticaret serbestisi verildi. Ayrıca şehrin Slavlara ve Bizans’a karşı korunması taahhüt edildi. Karşılığında Osmanlı hazinesine senelik 500 düka altını ödeyecekti. Önceleri çok fakirdi. Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra Venedik mallarının geçiş yeri hâline gelerek çok zenginleşti. 1444 Varna Muharebesi’nde tazyike dayanamayıp Haçlılara kadırga verdiği için ceza olarak vergisi arttırılıp 1000 dükaya çıkarıldı. 1478 tarihli bir fermanla şehir tüccarından gümrük alınmayacağı ve şehrin senelik 12.500 düka vergi ödeyeceği bildirildi. Osmanlılar, beyliğin idaresine karışmadılar.

Şehri, 12 kişilik bir meclis idare eder; knezleri, bu meclis kendi arasından seçerdi. İki Dobrovenedik sefiri her sene İstanbul’a gelirdi. Vergi ve hediyeleri takdim ederdi. Padişah tarafından kabul olunup kendilerine hil’at giydirilirdi. Ertesi sene yeni sefir gelene kadar misafir edilirdi. Bu müddet daha sonraları üç seneye çıkarıldı. Ülkede Osmanlı askeri bulunmazdı. Aynı zamanda Osmanlı Devleti lehinde istihbarat ve casusluk faaliyetlerinin merkezi idi. Dobrovenedikli tacirler, gezip dolaştıkları Alman, İspanyol ve İtalyan şehirlerinde görüp işittiklerini Osmanlılara muntazaman haber verirdi. Şehrin ticaret ağı, Hindistan, hatta Amerika’ya kadar uzanıyordu.

8 ASIRDIR DEĞİŞMEYEN MİMARİ Asırlar önce Ragusa adası ile Dubrava (meşelik) arasındaki bataklık kurutularak teşekkül eden Dubrovnik’e 7. asırda Avarlardan kaçan Romalılar yerleşti. Daha sonra Slav mülteciler geldi. Bugün 50 bin kişinin yaşadığı şehir, dağ eteklerinden denize uzanmış bir burunda yer alır. Surlarıyla övünürler. Motorlu vasıta sokulmayan şehrin mimarisi sekiz asırdır hiç değişmemiştir. Meyve bahçeleri ve her sene düzenlenen sanat faaliyetleri ile ecnebilerin çok alâkasını çeker.

HAYAL OLAN GÜZEL GÜNLER

Dobrovenedik, Osmanlı Devleti ile sadece vergi ödemekten ibaret bir münasebet içinde olduğundan dolayı, aslında mümtaz bir eyâletten çok, tâbi bir memlekete benzer. Ancak ödediği vergi resmen cizyedir. Bu sebeple hukuken Osmanlı eyâletlerinden sayılmıştır. 1808’de Fransızların işgal ettiği şehir, 1815 yılında Avusturya’ya verildi. Osmanlılar zamanında beş asırdır devam eden muhtariyeti derhal kaldırıldı. Sıradan bir şehir hâline getirildi. 1918’de Yugoslavya’ya, yakın zamanda bunun parçalanmasından sonra da Hırvatistan’a düştü. Eski parlak günlerini bir daha ele geçmemek üzere kaybetti. Dubrovnik halkı, hâlâ Osmanlılar zamanında yaşadıkları serbest ve zengin hayatı hasretle yâd eder.

GÜNÜBİRLİK KALE KUMANDANI

XVII. asır sonlarında İstanbul’daki İngiliz sefaret heyetinde bulunan Ricaut’nun anlattığına göre, Dobrovenedik’te knez seçimleri çok enteresandır: “Bu seçimler dünyada benzeri olmayacak kadar itimatsızlık üzerine kurulmuştur. Knez bir aylığına; diğer yüksek memurlar bir haftalığına seçilir. Kale kumandanı ise her akşam değişir. Senato akşam, önceden haberi olmadan, meselâ sokaktan geçen bir adamı kumandan tayin eder. Gözüne bir mendil bağlanıp, muhafız nezâretine kaleye getirilir. Hiç kimse o akşam kimin kumandan olacağını bilemez. Bu sayede şehri düşmana teslim etmek üzere tertiplenen komplolar suya düşmeye mahkûmdur”.

Dubrovnik şehrinin arması



İhtiyar Sultan Abdülhamid Han, mushaf-ı şerifi üç kere öptü başına koydu ve kendi elleri ile yaptığı zarif dolaba bıraktı. Sonra edeple eğilip seccadesini topladı. Cebinden kehribar tesbihini çıkardı, sedire ilişip cama yaklaştı. Beylerbeyi Sarayı’nın arka tarafına bakan bu kuytu odanın seyre değer bir manzarası olduğu söylenemezdi. Hem gecenin bu vakti ne görülebilirdi ki? Ama o beş yıldır bakmakta olduğu avluya aşinaydı. Çiçekler bakımsız, çınarların dalları çıplak ve ıslak olmalıydı. Oynaşan gölgeler onu hatıralara çağırdı. Evet, şaşırtacak kadar hareketli geçen saltanat yıllarından sonra, bitmek bilmeyen sürgün hayatı başlamıştı. Tahttan indirildiğinden bu yana tam sekiz sene geçmişti. Üç koca yıl Selanik’te Alatini Köşkü’nde kalmış sonra Beylerbeyi Sarayı’na yollanmıştı. Şimdi iyi yürekli annesi Tir-i Müjgân Sultan’ın yaşadığı ve öldüğü mütevazı odadaydı.

İdarenin elinde olduğu 30 yıl boyunca, 7 300 000 kilometrekareyi aşan imparatorluk topraklarını aynen muhafaza etmişti. Millet barış, bolluk ve huzur içinde yaşamıştı. Yorgun sultanın gözünde, tahta çıktığı ilk günler canlandı. Batıya hayran, batılıya maşa olan muhterislerin devlet kademelerine sızmaları babası Sultan Abdülmecit Han zamanında başlamıştı. Amcası Sultan Abdülaziz Han zamanında bu türediler iyice gemi azıya almış, sonunda işi, padişahı tahtından indirmeye ve bileklerini keserek öldürmeye kadar vardırmışlardı. Bir an vücudu ürperdi. Yüce Allah’ım!... Bu ne garabetti? Devletin imkânlarıyla yetişenler, devleti yıkmaya çalışanlara nasıl alet olabilirlerdi? Mal, mülk ve makam hırsı cehaletle birleşince, düşmanların gerçek amacını görememişlerdi. Devrin ruhu Padişah derin bir nefes aldı, camdan bakmaktan vazgeçip arkasına yaslandı. Her devrin kendine has şartları ve “ruhu” vardır. Şartlar sizi mecbur kılar. O günün “ruhu” icabı amcasının katledilmesinde rol oynayan Mithat Paşayı sadrazam yapmıştı. İçine sinmemişti ama halkın beklentisi bu yönde idi.

93 Harbi yürek sızlatıcı bir felâketti. Alt yapısı Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından hazırlanan harbe girmemek için çok direnmiş, ancak gücü yetmemişti. Sadece Nikşik kazasının Karadağ’a bırakılmasıyla önlenebilecek bir savaşa, üç beş gafilin ihtirası yüzünden girilmiş, Romanya, Sırbistan ve Karadağ’ın da dâhil olduğu 240 bin kilometrekare vatan toprağı kaybedilmişti. Padişahın gözleri buğulandı... Halbuki o milletini savaştan uzak tutmak için var gücüyle çalışmıştı. Zira zaferle biten savaşlar da, yenilgiyle bitenler kadar bitirir ve yorardı. Bu otuz yıl içinde sadece “Yunan Harbi” olmuştu. 32 gün süren savaşın sonunda Rum ordusu yok edilip Atina kapılarına dayanılmış, Rusya’nın ricası üzerine barışa yanaşılmıştı.

Bu sürede her vilâyete okullar, hastaneler, yollar, çeşmeler yaptırmıştı. Din, fen ve edebiyat üzerine çok kitap bastırmış, bunları ücra köylere kadar ulaştırmıştı. Şu 30 küsur senelik barış devresi batılı ülkelerin seviyesine yetişmek için bulunmaz fırsattı. Ama gençler fırsatı kaçırmıştı. Söyleyin şimdi, ciğerleri nasıl yanmasındı... Onlar kızıl görmemiş Yaşlı sultan huzursuzca kıpırdandı. Uyuşan dizlerini ovaladı. Açtığı okullarda okuyup adam olan nankörler, ona “akla ve bilgiye düşman” iftirasını atmışlardı. “Hayır! Hayır!” diye mırıldandı, “Ben okumuş adamdan korkmam!” Fakat kendini alim sanan cahillerden hep çekinmiş, çok çekmişti. Elin mektebine, lâboratuvarına imreneceğine, kılığına, kıyafetine, dansına, içkisine özenen şaşkınlara itibar etmemişti. Her köyde bir mektep görebilmek için bu kadar yıldır çabalayan bir sultan, hiç bilgi düşmanı olabilir miydi? Ülkesinin başına gelenleri düşündükçe çene kasları geriliyor, çehresi kararıyordu. “Beni ‘evhamlı’ sanıyorlardı. Hayır! Ben, sadece ‘gafil’ değildim o kadar.

Yarısı gayrimüslim diye o kasabaya Hıristiyan kaymakam ve memurların seçilmesini adaletin icabı görenler, koskoca Hindistan’ın İngiltere parlamentosunda neden temsil edilmediğini düşünemeyecek kadar ahmaktılar. Bu zararlı fikirleri gazetelerde yazmak, memleketi karıştırmak istiyorlardı; bırakmıyordum. O zaman ‘zalim’ diye saldırıyorlardı. Sebeplerini ve sonuçlarını bilmeden Fransız İhtilâli’ne özeniyor ve halkı ayaklandırmayı vatanseverlik sanıyorlardı. Ülkemin düşmanları gibi davranıyor, bana ‘Kızıl Sultan’ diyorlardı.”Şehadet parmağı imameye değince tesbihine baktı. Sonra tekrar gözünü yumdu, dudakları kıpırdadı. İttihat ve Terakkî Cemiyeti tekrar ortaya çıkmış, Selanik’teki genç subayları para ve makam vaadi ile aldatmıştı. İttihatçıların kumandan paşayı telgrafhaneden çıkarken öldürmeleri ve yerine gönderilen paşayı kaçırarak dağa kaldırmaları nasıl da canını sıkmıştı. Ama o fitnenin azmaması için meşrutiyeti ikinci defa ilân etmekten kaçmamıştı. Meclis yeniden açılmış ve yönetim otuz bu kadar yıl sonra elinden alınmıştı. Lâkin çok hata yapıyorlardı, nitekim Bulgaristan, Osmanlı’dan ayrılmış, Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek’i ilhak etmişti. Bir anda 148 bin kilometrekare elden çıkmış ve nihayet 31 Mart hadisesi patlamıştı İstese kırıp geçirebilirdi. Selanik’ten toplanan Bulgar, Sırp, Yunan ve Arnavut yağmacılar İttihat ve Terakki tarafından İstanbul’a yollamıştı. Kumandanları, kendisinden müsaade istemiş, Hareket Ordusu denilen bu derme çatma kuvveti Birinci Ordu ile beş on dakikada dağıtacaklarını söylemişlerdi. Ama o, yalnız padişah değil, halife idi. 30 küsur senedir kan dökmemişti, bu yaştan sonra da dökemezdi. Müslümanı Müslümana kırdıramayacağını söylemiş, tevekkül etmişti. Dahası paşalara, çetecilere karşı koymamaları hususunda yemin ettirmişti. Gelgelelim çapulcular, 11 gün boyunca İstanbul’da terör estirmiş, bir sürü masumu öldürmüşlerdi. Telgraf memurluğundan, dâhiliye nazırlığına yükselen Talat Bey, İttihat ve Terakkî Partisinin başı olarak Meclise tamamen hakimdi. Pek çok milletvekili ve senatörün tereddüt içinde bulunmasına rağmen Meclisi tehdit ederek “hal” kararı aldırmıştı. Ona da katlanırdı ama İttihatçılar, kararı kendisine bildirmek üzere seçtikleri dört kişilik heyete Yahudi ve Ermeni sokmasalardı.

Göz göre göre İhtiyar sultan hafifçe doğruldu. Nefesini azad ederken “Lâ havle...” okudu. Alatini Köşkü’nde mahpus iken İtalyanlarla savaşılmış, 1.200.000 kilometrekarelik Trablusgarb vilâyeti ve Bingazi sancağı İtalya’ya bırakılmıştı. Hükümetin gafleti yüzünden dört Balkan devletçiği, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ anlaşmış ve koca imparatorluğa savaş açmışlardı. Selanik, Manastır, Kosova, İşkodra, Yanya, Girit ile Edirne vilâyetinden 2 sancak ve Sisam adası elden çıkmıştı. Selanik’in düşmesinden az önce onu Alatini Köşkü’nden almışlardı. Alman imparatorunun gönderdiği sefaret gemisinin kamarasında olup bitenleri anlamaya çalışırken gemi süvarisi yanına gelmiş ve “İmparatorumuzun size hususî selâmları var. Gemi emrinizdedir. Majesteleri nereye gitmek isterler?” demişti. İyi de bir Âl-i Osman mensubu, bayrağının dalgalandığı yerden başka nereye gidebilirdi? Beylerbeyi Sarayı’nda geçen son 5 yılda felâket haberleri birbirini kovalamıştı. İttihatçıların çoğu, hatta şeyhülislâm bile mason idi. Memleket, idamlar, suikastlar ülkesi olmuştu. Her vilâyette zalimler türemiş, can, mal ve namus emniyeti kalmamıştı. Halk onun zamanındaki huzur ve refaha hasretti... Hasretti ama iş işten geçmişti...Bitmeyen muhasebeler Hapis tutulduğu her gün ve her gece 76 yıllık ömrünün ve 33 yıllık saltanatının muhasebesini yapmıştı... En belirgin kusuru, -eğer kusur ise- düşmanlarına bile merhamet etmesi ve kan dökmeme konusunda, tutku derecesindeki duyarlılığı idi.

Önce cep saatine baktı, sonra seccadesini serdi. 465 yıldır payitahtın semalarında yankılanan ezanlar bir kez daha gecenin sessizliğini deldi. Yorgun sultanın elâ gözleri geçmişten, geleceğe yöneldi. Zaman dediğiniz nedir ki, 84 yıl hızla geçti, 2000’lere gelindi...
-Siz neredensiniz güzel evlâdım?
-Dedem sizin zamanınızda, Selanik vilâyeti, Serez sancağına bağlı Razlık kazasının Babek köyünde doğmuş efendim.
-Tahsilliye benziyorsun?
-Efendim liseyi, sizin sancak merkezlerine yaptırdığınız Sultanîlerden Bursa Erkek Lisesi’nde, üniversiteyi de yine sizin Mekteb-i Şahane-i Hendese-i Mülkiye olarak açtığınız İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okudum. Biliyor musunuz kullandığımız mikroskoplarda tuğranız kazılıydı.
-Seni hatırladım. Sık sık ruhuma Fatiha okuyorsun.
-Sizi çok üzmüşler efendim, çok acı vermişler. Bizi lütfen affedin.
-Biz, bize ihanet edenleri bile bağışladık evlâdım. Sakın düşmanların parlak sözlerine Kapılıp benliğinizden olmayın. Onlara aldanmayın.
-Olur efendim, peki efendim, baş üstüne efendim! Duanızı bu nankör evlâtlarınızdan esirgemeyiniz efendim! Elinizi öpmeme müsaade eder misiniz efendim?...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Muharrem 1439
Miladi:
25 Eylül 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter