Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ahmed Reşid Beyin hatıralarında naklettiği, Sultan II. Abdülhamid’e ait bir vak’a:Padişah, kendisine bağlılıklarından, sadakatlerinden emin olduklarının mütalaaları na ve itirazlarına değer verir, onları dikkat ve alaka ile dinlerdi. Makul bulduklarını yerine getirmekten adeta haz duyar, onları takdir ve taltif ederdi. Bunlardan biri de Hazine Kahyası Şevki Bey idi.

1902 yılı Ramazan ayının 15. günü Hırka-i Saadet’i ziyaretten dönen II. Abdülhamid Hazine-i Hümayun’da bulunan Sultan III. Mehmed’e ait murassa sorgucu ister. Sorguç bir heyet tarafından yerinden alınır ve Bağdat köşkünde Padişaha takdi olunur. Hasan Şevki Bey, huzurdan çıkınca Başmabeyinci Hacı Ali Paşaya dert yanar:“Efendimizin ulu ecdadı, Hazine-i Hümayunlarına birçok şey koymuşlar, vermişler, fakat buradan bir habbe bile çıkarmamışlardır. Eğer Şevkatmeab Efendimiz bu sorgucu götüreceklerse, doğrusu ben kullarını çok mahzun edecekler.”II. Abdülhamid Han, kızı Ayşe Sultan’a yaptıracağı taca örnek tutmak istemiştir bu sorgucu. İtiraz kendilerine arz edilince, bunu geçici olarak aldığını, bayramın birinci günü iade edeceğini belirtir ve Hasan Şevki Bey’e teslim edilmek üzere bir senet imzalayıp verir. Ve Bayram gelir çatar. Yıldız Sarayında yapılan Muayede (Bayramlaşma) törenin den sonra Hasan Şevki Bey, söz konusu senedi Başmabeyincinin eline tutuşturur ve “iadenin temin buyurulmasını” ister. II. Abdülhamid de, senedini geri alıp sorgucu iade ederken şöyle dedi:“Hasan Şevki Beye selam-ı şahanemizi söyle ve kendisinin vazifeşinaslığından memnun olduğumu da tebliğ et. Şu yüz altını da ver, bayram harçlığı yapsın”Hazine kahyası, emaneti teslim aldıktan sonra padişahın huzuruna varıp şükranları nı arzettikten sonra hemen Topkapı sarayına vardı ve ihsan olunan yüz altını beraberindeki arkadaşlarına dağıttı.



Fatih Sultan Mehmet Rumeli hisarını yapmağa karar verdiği zaman, Bizans İmparatorlu ğu topraklarında yapılacak bu kale için, usulen İmparatordan müsaade istenmişti. İmparator, kalenin yapılmasını istemiyor, fakat müsaade etmese dahi yapılacağını da biliyordu. Onun için, aklınca kurnazlık yaparak padişaha bir haber gönderdi:“Kalenin yapılacağı yer Galata’ya aittir. Galata ise bizim değil, Frenklerin idaresi altında bulunuyor. Bu işe biz razı olsak bile, kalenin yapılması Frenklerle aranızın açılmasına sebep olur. Bu yüzden bu fikirden vazgeçmek lazımdır.”Padişah bu cevaba şöyle bir karşılık verdi:“Bizim maksadımız, İmparatorun hatırına saygı göstermiş olmak için önce müsaade almak ve sonra bu işe başlamaktı. Madem ki yer İmparatorumuzun idaresi altında değildir, o zaman mesele kalmaz. Çünkü Frenklerin hatırına bu kadar saygı göstermek bizim için lazım değildir. İcabederse onlara kendimiz cevap verebiliriz.”Bu cevaptan sonra Fatih hemen harekete geçti ve hemen kalenin planları hazırlanarak, Zağanos Paşa ile Çandarlı Halil Paşa’ya havale edildi. Gece gündüz çalışılarak dört ay gibi kısa bir sürede bitirilen koca Rumeli hisarı, o devrin en sağlam kalesi oldu.



Eski Ramazan iftarlarının bize mahsus güzel âdetlerinden biri de “diş kirası”dır. Misafirler, hane sahibine veda ederken bir miktar para veya hediye verilerek uğurlanırlar. Diş kirası denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, ağzınızı iftar sahibinin damak zevkine kiralamış olmanızdır. Tabii işin doğrusu, Ramazan ayının cömertlik ve hayır duygularını şahlandırmasıdır. Sultan Abdülaziz’in sadrazamlarından Yusuf Kamil Paşa, cömertliği ile ünlüydü. 1868 yılı Ramazan ayının 8. gününe rastlayan 3 Ocak günü, bugün Edebiyat ve Fen fakültelerinin bulunduğu yerdeki konağında verdiği iftar yemeğine, Sultan Abdülaziz teşrif ettiler. Sadece kuş sütünün eksik olduğu ziyafetten sonra, diş kirası olarak, altın bir tepsiye tepeleme yığılmış kağıt tomarları padişaha takdim olundu. Bunlar, Kamil Paşanın sahip olduğu bütün mam ve emlakin senet ve tapularıydı. Ancak bu diş kirası tekliften öteye geçmedi. Çünkü Sultan Abdülaziz, “Bunlar makbulüm oldu. Yine size veriyorum. Her haliniz ve ef’âlü akvaliniz mahzuziyetimi mucib olmaktadır” sözleriyle tepsiyi ve içindekileri iade etti.



III. Osman’ın son, III. Mustafa’nın ilk Sadrazamı Koca Ragıp Paşa ile dönemin ünlü hiciv şairi Haşmet yakın dost idiler. Bir Ramazan ayının son günü akşama doğru Vezneciler semtinden geçerken Haşmet, Sadrazamı Kuyucu Murad Paşa türbesine soktu. Orada görev li türbedarın son derece sinirli bir adam olduğunu, onu kızdırarak biraz eğlenmelerini teklif etti. Türbedar, gelen ziyaretçileri görünce heyecana kapılıp koşturdu, temennalar etti ve boynunu eğip ellerini kavuşturdu. Ragıp Paşa hafifçe kaşlarını çatarak konuştu:“Bak türbedar efendi! Burada yatan zat, devletin en yüksek kademesine çıkmış, gazi ve mücahid bir vezirdir. Ona hizmette kusur etmemeli, sandukasına, kavuğuna, sarığına ziyade ihtimam göstermelisin!”

Adam, bu konuda zaten titiz olduğunu, emr-i âlîleri gereği şimdiden sonra daha da dikkatli davranacağını ifade etti. Fakat Ragıp Paşa, sanki onu duymuyor gibi, aynı minvalde ihtarlarını sürdürüyordu:“Anladın değil mi? Büyük adamdır Kuyucu Murat Paşa, aman ha! Mukayyet ol, hizmette en küçük bir ihmal gösterme!”türbedarın gözleri oynamaya, sakalı titremeye başlamıştı. Çileden çıkmak üzere olduğu belliydi. Yine de tutuyor, edep çerçevesinde “Başüstüne” diyordu. Ne var ki, Ragıp Paşa da üsteleyip durmaktaydı; “Bak, bir daha söylüyorum, sandukasına, kavuğuna, sandığına hiç toz kondurma!” Sonunda tepesi attı türbedarın! Muhatabının Sadrazam oluşuna bakmadan kestirip attı: “Bu herif sabah kalkıp bayram alayına katılacak değil ya! Bu kadarı çok bile” Ziyaretçiler meramlarına erişmiş, türbedarı kızdırmayı başarmışlardı. Ragıp Paşa, ona bir kese altın ihsan ederek Haşmetle birlikte türbeden çıkarken, gözlerinden yaş gelecek derecede gülmekten kendini alamıyordu.



Fatih Sultan Mehmed’in sadrazamlarından Mahmut Paşa da, tarihimizde cömertliği ile ünlüydü. Mahmutpaşa Çarşısı, bu çarşının üstündeki zarif cami, ayrıca İstanbul’dan başka Ankara, Bursa, Edirne ve Sofya’daki birçok vakıf eser, onun adını günümüzde de yaşatmaktadır.Her vesile ile yoksullara yardım etmekten zevk alan Mahmut Paşa, Ramazan ayı geldiğinde kesenin ağzını büsbütün açardı. Ele konağında verdiği iftar ziyafetleri dillere destandı. Buradaki ziyafetin, başka zengin evlerinde rastlanmayan bir özelliği olduğu için... Onun sofrasında oruç açanlar, her akşam mutlaka ikram edilen nohutlu pilavın gelmesini dört gözle beklerlerdi. Dişlerine takılma ihtimali olan sert bir nesneyi yakalama ümidiyle... Çünki, Paşa, kazanlarda pilav pişirilirken, içine altınlar attırırdı. İşte bu olay, hâlâ herkesin bildiği ve kullandığı bir atasözümüzün doğmasına sebep oldu: “Kısmetinde olanın kaşığına çıkar.”



Sultan Abdülaziz’i taşıyan Sultaniye vapuru, 29 Haziran 1867 Cumartesi günü Toulon limanına girince, adeta yer yerinden oynadı. Limandaki Fransız savaş gemi erinde bulunan ve sahilin çeşitli kesimlerine konulan toplar sürekli ateşleniyor, III. Napoléon’un seçkin misafiri, kulakları sağır edici gümbürtülerle istikbal ediliyordu. O gün kaç top mermisinin havaya savrulduğu bilinmiyor. Ama büyükçe bir meydan muharebesindeki sarfiyat ölçüsünde olduğu tahmin ediliyor. Vapur ağır ağır ilerliyor, salvo ların ardı arkası kesilmiyordu.

Sultan Abdülaziz, karşılama şenliğinin ilk anlarında sakin ve mütebessim çehreliydi. Ama yüz ifadesi yavaş yavaş değişti, bakışları giderek sertleşti, dişleri gıcırdadı ve nihayet dudakları arasından “Geri dönüyoruz” talimatı çıkıverdi. Bu alışılmamış tören, sinirlerini bozmuş, “bizimle alay ediyorlar” düşüncesine kaptırmıştı onu. Eh, bir nebzecik olsun haklı da sayılabilirdi, çünkü Fransa o sıralarda Hersek ihtilalcilerini, Girit âsilerini destekliyor, her alanda Osmanlı Devletine hasmane bir politika takip ediyordu. Kopacak skandalın boyutlarını tahmin etmek mümkün değildi.Padişahın emrine muhatap olan Hariciye Nazırı Fuad Paşanın etekleri tutuşmuştu. Bütün cerbezesini kullanarak, Fransızların Osmanlı Padişahını aralarında görmekten ne kadar büyük bir gurur ve mutluluk duyacaklarını izaha çalıştı. Kanuni Sultan Süleyman’ın İmparator I. Fransua’yı esaretten kurtarması, Barbaros Hayreddin Paşanın bu bölgede geçici bir idare kurması gibi olayların Fransız milletince hâlâ minnetle, şükranla anıldığı, bu şamatalı gösterile rin o ruh halinin bir tezahürü olduğunu anlattı. Ziyaret sırasında yapıla cak görüşmelerle, ilişki lerin düzelme yoluna gireceğini, bunun da Devlet-i Aliyye hayrına netice vereceğini söyledi. Sonra da:“Efendimiz, kulunuzu Sultaniye’nin seren direğine asıp, dönüş emrini ondan sonra veriniz!”Ve Fuad Paşa sustu. Hemen hemen aynı anda Fransız topları da... bu tesadüfi zaman lama, Zât-ı Şâhanenin gazabını teskin etmiş, mesele kendiliğinden kapanmıştı. Yoksa, Sultan Abdülaziz’in patlatacağı top öyle dehşetli bir gürültü çıkaracak ve öyle büyük bir tahribat yapacaktı ki, Avrupa’nın altı üstüne gelecekti. Hem de etkisini uzun yıllar ötesine taşıyarak...



Fatih Sultan Mehmet, mürşidi Akşemseddin'den ayrı, İstanbul'da geçirdiği günlerde Şeyh Vefa'ya fazla ilgi göstermiş, yalnızlığına onda deva aramış, fakat ikisi arasında geçen çok ince bir hesapla bu ilgisine, Şeyh Vefa tarafından bir cevap bulamamıştı. Bir rivayete göre, Sultan Fatih tam üç defa Şeyh Vefa'yı makamında ziyarete gitmiş, fakat, üçünde kendisini görmeden göremeden dönmüştür. Sultan Fatih, Şeyh Vefa'nın tekkesi önündeki demir kapıya gelmiş, fakat kapıyı kilitli bulmuştur. Bahçede ne bir kul, ne bir can... Hükümdar ârif bir kişiydi. Bunun ne demek olduğunu anladı. Rengi kül gibi solmuştu.Bu yapılan ona hükümdar olarak değil, insan olarak dokunuyordu. O, yaralıydı, dinlenecek, dertlerini dökecek bir makam, sığınacak bir yer arıyordu.

Sultan Fatih gibi, Şeyh Vefa da bu dönüşleri solgun bir yüzle bekler, indirilmiş hücre pencerelerinin demirlerine başını dayar, mahzun, mükedder, hünkâr alayının evi önünden uzaklaşmasını dinlerdi. Bir gündü, cesareti ve nazı geçer dervişlerden biri: "Şeyhim!" dedi. "Mademki Hünkar'ı görmek dilemezsin, neden gelişinden rengin sararır, Mahzun olursun? Madem Hünkar'ı seversin, neden görmek dilemezsin?" Şeyh Vefa, derin bir düşünceden sonra, konuşmaya karar verdi: "- Benim ona meylim ve onun bana ihtiyacı o derece fazladır ki, bir defa bir birimizi gördükten sonra, o benden ayrılmak istemeyecek, ben onu bırakmayacağım. Halbuki o saltanatı yürütmekle yükümlü. Biz de dünya düzenini korumaya mecburuz. Bizim birbirimizi görmemizin bir sakıncası daha var: Hünkâr gelecek, ziyade şevkinden, ihsanlarda, âtiyelerde bulunacak, biz bunları kendi adımıza kabul etmeyeceğiz. Sizlerin adına da reddetmeyeceğiz. Böylece, ihvanımla benim arama, ister istemez, dünya girecek. Şimdi anladınmı? Gönlüm onu görmek diler, görevim ona kapılarını kapar, beni mahzun eden, benzimi sarartan işte budur!" Şeyh Vefa, bu tavrıyla koca hükümdarı ne darıltmış, ne gücendirmiştir. Darılıp öfkelen mediğini anlamak için şu kadarını söylemek yeter ki Fatih ve oğlu Bayezit, Şeyh Vefa adına İstanbul'da bir cami, bir medrese, halvethane, türbe yaptırmışlar, ona olan bağlılık ve saygılarını böylece ifade etmişlerdir. Sultan Fatih'in ölümünde, Hünkâr'ın cenaze namazını kıldırmak, Şeyh Vefa'ya düştü. Bu güç bir işti. Fakat Şeyh Vefa bu güç görevi, Hünkâr'ın son isteği bilip, üzerine aldı. Sade namazını kıldırmak değil, ihtiyar veli, Hünkâr tabutunu omuzlamış, caminin arkasındaki türbeye kadar götürenlere yardım etmiştir. Fatih'in yerine hükümdarlığa gelen Bayezit, Şeyh Vefa adına ne gördüyse işte o gün gördü. O da babası gibi gördüğünün peşini bırakmak istemiyordu. Fakat Vefa tekkesinin demirli kapısı İkinci Bayezid'e de asla açılmadı... Ta Şeyh Vefa bu dünyadan göçünceye kadar... Yeni hünkâr, şeyhin vefatını duyunca:"Sağlığında mübarek yüzünü bize göstermek istemedi, bari gidip şimdi kendisini ziyaret edelim" dedi. Derhal dergâha geldi. O geldiği zaman bütün hazırlıklar bitirilmiş gibiydi. Bayezid Han, yüzünü açıp büyük veliyi görmek arzusunu açıklayınca etraftakiler bunun usule uygun olmadığını hükümdara anlatmak istediler. Fakat Bayezid Han bu zata olan aşkın dan kimseyi dinlemedi ve örtüyü açtı. Fakat yazık ki gene de bir şey göremedi. Göremedi, çünkü Şeyh Vefa Hazretleri elini kaldırp yüzünü peçeleyivermişti. Düşmişem Aşkın oduna ta ezel,Kendi düşen ağlamaz vardır mesel,Ta ebede yanmak bana oldu mahal,Yaneyim ey şem'i ruşen yaneyim. Işkının pervanesiyim pes nidem,Sen şehin yerin koyam kande gidem,Şevkin ile tutuşup şer tâ kadem,Yaneyim ey şem'i ruşen yaneyim.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
30 Ramazan 1438
Miladi:
25 Haziran 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter