Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1992-95 yılları arasında Bosna’daki savaşta 3 milyonun 1 milyonu göç etti. 250 bin Müslüman katledildi. 1992 öncesi Bosna- Hersek’te Müslümanlar çoğunluk idi. Katliam ve göçlerle Müslümanlar yüzde 50’nin altına düştü. Şu anda Müslümanlar yüzde 45, Sırplar yüzde 31’dir. Ülkede Müslüman ve Osmanlı havası hakimdir. Bosna’ya ve Balkanlar’a İslamiyet Osmanlıdan önce geldi ve Osmanlının adaleti ile çoğaldı. Bosna Başmüftüsü Mustafa Çeriç yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Biz bu topraklarda ne azınlık ne de göçmeniz. Bu toprakların sahibiyiz ve biz Müslümanız.” Aliya İzzetbegoviç 27 Mart 1990 tarihinde Demokratik Hareket Partisini (Stranka Demokratske Akenje) SDA kurdu. Böylece Bosna Hersek’te sosyal demokratikleşme süreci başlamış ve çok partili sistemle tanışılmış oldu. 18 Kasım 1990 tarihinde yapılan ilk çok partili seçimlerde parlamentodaki toplam 240 milletvekilliğinden 86’sını, Bosna Hersek Cumhuriyetinin Başkanlığını ve 7 üyeliğin 3’ünü kazandı. Seçimler sonunda Demokratik Hareket Partisi SDA ve Hırvat Demokratik Birlik Partisi (Hrvatska Demoknatska Zayednica) HDZ ve Sırp Demokratik Partisi (Sırpska Demokratska Stranka) SDS koalisyon hükümeti kuruldu. Ancak tamamen birbirinden farklı üç görüş sebebiyle hükümet hiçbir zaman görev yapamadı. Sırp lideri Miloseviç ile Hırvat Cumhuriyeti Başbakanı Franjo Tudjman, Bosna-Hersek’i bölmek için gizlice anlaştı. 29 Şubat ve 1 Mart 1992 tarihinde referandum yapıldı. Referanduma yüzde 63 katılım oldu. Ve halk Bosna Hersek’in özerkliği ve bağımsızlığına oy verdi. Avrupa Birliği Bosna Hersek’in bağımsızlığını 6 Nisan 1992’de kabul etti.
Bosnalı Sırpların lideri ve savaş suçlusu Karadziç ile Sırbistan lideri referandumu ve bağımsızlığı kabul etmediler. Miloseviç ve Karadziç Bosnalı Müslümanlara askerî saldırıya geçtiler. Bosna Hersek Cumhuriyeti, ordusunu ve savaş hükümetini kurma kararı aldı. 2 Mayıs 1992’de Lizbon’da yapılan barış görüşmelerinden dönen Aliya İzzetbegoviç, Başbakan Yardımcısı Zlatko Lagumdziza ve tercüman Sabina, Saraybosna Havaalanında tutuklanınca savaş başladı. Bosna Hersek’e yapılan saldırılarda hastahaneler, morglar, mezarlıklar, caddeler hatta Kovaçi Parkı cesetlerle doldu. Aliya İzzetbegoviç gizlice orduyu silahlandırdı. Müslümanlar yeniden Bosna Hersek’e hakim olunca 1 milyon kişinin Bosna- Hersek’i terk etmesine en az 250 bin Müslümanın katline seyirci kalan ABD devreye girdi ve 21 Kasım 1995 tarihinde Dayton Anlaşmasının imzalanması ile savaş sona erdi.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Amerika’da 43 başkan gelip geçti. Bunlardan okuma yazma bilmediği söylenenleri de oldu; balık avlama merakı yüzünden Beyaz Saray’a hiç gelmeyenleri ve felç olup hasta yatağında başkanlık yapanları da. Ancak Barack Obama’nın seçilmesi kesinleşirse, Beyaz Saray’ın ilk siyahi sahibi olacak.

Amerikalılar, 1774’te İngiltere’den istiklâllerini kazandıktan sonra yepyeni bir idare kurdular. Kralın yerine başkanı oturttular. Kongre dedikleri meclise de kanun yapma yetkisi tanıdılar. İki güç birbirinden apayrı çalışmaya başladı. Dünyanın en kısa ve yürürlükteki en eski anayasalarından birini yaptılar. Ülkenin kuruluşu, insan hakları beyannamesi ile beraber gerçekleşti. Başlangıçta yedi eyâlet idiler. Fransa’dan, İspanya’dan, Meksika’dan, hatta Rusya’dan parayla toprak aldılar. Savaşarak kazandıkları da oldu. Bugün elli eyâlet Amerika Birleşik Devletleri’ni teşkil eder. Ülkede Cumhuriyetçi ve Demokrat olmak üzere iki büyük parti vardır. Birincisi merkez sağ, diğeri merkez sol denebilir. Sermaye sahipleri ve muhafazakârlar Cumhuriyetçilere, alt tabaka ve serbest fikirliler Demokratlara rey verirler. Bu sebeple rey nispetleri oldukça yakındır. Bazen birini bazen diğerini iktidarda görmek mümkündür. İktidar değiştiği zaman, Amerikan politikasında da çok kayda değer değişiklikler görülmez.

OSMANLI’YI ÖRNEK ALDILAR

İki küsur asırdır ufak tefek aksaklıklar dışında tıkır tıkır işleyen bir sistem teşekkül etti. Bu sistemle Osmanlı gelenekleri arasındaki benzerlikler de gözden kaçmıyor değil. Amerikalılar kompleks sahibi insanlar olmadığı için, zamanın süper gücünün hakimiyet sırlarını öğrenip tatbik etmekte bir beis görmediler. Biraz da bu sebeple zaman zaman çok garip ve yeteneksiz insanlar başkan olduğu halde, sistemde en ufak bir sarsılma olmadı. Okuma yazma bilmediği söylenen başkanları da oldu; balık avlama merakı yüzünden Beyaz Saray’a hiç gelmeyenleri de. İkinci sınıf Hollywood aktörleri de; felç olup hasta yatağında sekiz ay başkanlık yapanları da. Ama Amerika’da demokrasi hiç kesintiye uğramadı. Bu sistemin zaferi olsa gerek!

ÇİFTÇİ BAŞKAN

İngilizleri yenerek Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran George Washington New York’ta bugün borsanın bulunduğu Wall Street’teki Federal Hall’da oturdu. 1 dolarlık küpürlerde resmi vardır. Zengin bir çiftçi iken İngilizlerle çarpıştı. 1789’da başkan oldu. Üçüncü kez seçilmeyi kabul etmeyecek kadar demokrasiye bağlıydı. Sonradan Philadelphia’nın yerine başkent yapılan Washington’a ismi verilmiştir. O zaman 4 milyon nüfuslu ülkenin 700 bini köle idi.

Başından bu yana Amerika’da 43 başkan gelip geçti. Kuruluşta emeği geçen Thomas Jefferson, muhaliflerinin Kral I. Andrew dediği kudretli Andrew Jackson; köleliğin kaldırılması ve iç savaştaki başarılarıyla tanınan Abraham Lincoln, asker orijinli ender başkanlardan Ulysses Grant, yakışıklı John Kennedy, soğuk savaşın galibi Ronald Reagan çok popülerdir. Calvin Coolidge çok sevilirdi. Elini sıkıp konuşmak isteyenler Beyaz Saray önünde kuyruklar oluşturdu. California fatihi James Polk (1845-49) ise, “en dürüst başkan” olarak anılmıştır. Andrew Johnson aynı zamanda en talihsiz başkanlardandır. Senato tarafından hakkında açılan tahkikatta mahkum olmaktan bir oy farkla kurtulmuştur. En sevilen başkanlardan Lincoln’un hanımı Mary en sevilmeyen first lady sayılır. Hatta güneyli bir casus olduğu dedikodusu bile yayılmıştı.

Soğuk savaş sırasında dış politikada çok başarı kazanan Nixon, ikinci kez başkan seçilirken rakiplerini gizlice dinlettiğini gösteren Watergate Skandalı patlak verince ne yapacağını şaşırdı. Söylediği yalanlar ortaya çıktı. İstifa karşılığı pazarlık yaparak kurtuldu. John Tyler ise, dönek bir başkan olarak tanındı. Senatörken demokrat partiden Cumhuriyetçi partiye geçmişti. Geçirdiği çocuk felci sebebiyle tekerlekli sandalyeyle gezen ve 12 sene başkanlık yapan Franklin Roosevelt, damarlarındaki bir mikdar Yahudi kanının tesiriyle olsa gerek, fanatik bir Alman düşmanı olarak tanındı. Stalin’e kanıp Avrupa’nın yarısını Sovyetlere vermesi ve böylece emperyalist komünizme hizmeti büyük bir hata olarak tarihe geçti.

SARAYDA BEKÂR HAYATI

Seçildiğinde en genç başkan 43 yaş ile Kennedy idi. En genç ölen başkan da yine odur. 46 yaşında öldü. 70 yaşındaki Reagan ise en yaşlı başkan olarak tarihe geçti. John Adams da 90 yıllık ömrüyle en çok yaşayan başkan rekoru kırdı. Washington, Jefferson, Madison, Monroe, Grant, Theodore Roosevelt, Wilson, Coolidge, Franklin Roosevelt, Reagan, Clinton ve Bush iki kere üst üste başkan seçilmişlerdir. Cleveland iki ayrı zaman başkan seçildi. Başkanlardan 13’ü Demokrat, 28’i Cumhuriyetçidir. Andrew Jackson Beyaz Saray’da bekâr hayatı yaşadı. Karısı Rachel, başkan seçilmeden üç ay önce ölmüştü. Sarayda ev sahibeliğini başkanın aynı zamanda kâtibi olan yeğeninin hanımı Emily yürüttü. En genç ve ilk Katolik başkan Kennedy; en yaşlısı Reagan, en döneği ise John Tyler oldu. Demokrat Barack Obama, ilk siyahi başkandır.

27'Sİ AVUKAT İDİ

* Başkanlardan 29 tanesi yüksek okul mezunu idi. 27 tanesi avukattı. 5 tanesi askerdi. Garfield antik diller profesörü idi. Clinton da dahil 15 başkan hiç askerlik yapmamıştır. Çoğu eyâlet vâliliğinden gelmedir.

* Washington, Jefferson, Madison, Monroe, Jackson, Polk, Buchanan, Johnson, Garfield, McKinley, her iki Roosevelt, Taft, Harding ve Truman Mason locasına mensuptu.

* Başkanların da düşmanı olur elbette. Dört başkan suikast neticesi öldürüldü: Lincoln (1865), James Garfield (1881), William McKinley (1901) ve Kennedy (1963). Gerald Ford, iki suikastten sağ kurtuldu. İki suikastçi de kadındı. Reagan da suikastten sağ kurtuldu. Amerikan başkanı en sıkı korunan kimselerden biridir. Bununla vazifeli gizli servis maliye bakanlığına bağlıdır. McKinley’in öldürülmesinden sonra, kalpazanlarla mücadelede çok başarı kazanmış olan bu servis vazifelendirilmişti. Başkan, çok iyi çalışan servisin talimatlarına harfiyen uyar. Nitekim Reagan suikastten kurtulmasını, profesyonel muhafızın meslekî refleksine borçludur.

* Başkan yılda 200.000 $ maaş alır. Seyahat için 100.000, eğlence için 12.000 ve diğer masraflar için de 50.000 $ tahsisat alır. Başkan yardımcısı ise, 94.000 $ maaş+10.000$ tahsisat alır. Emekli olunca başkanlara ölene kadar 70.000 $ maaş ile bir o kadar da büro masrafı verilir. Bedava bir de büro tahsis edilir. Posta hizmetleri emekli başkanlara ücretsizdir.

BEYAZ SARAY (WHİTE HOUSE)

Amerikan Başkanları 1800 yılından beri Beyaz Saray adlı bir evde otururlar. 18 dönümlük bir arazinin ortasındaki bu binada ilk oturan John Adams oldu. 1814’de büyük bir yangın geçirdi. Başkan Harrison (1889-93) Beyaz Saray’da kendisi ve eşinden başka kızı, damadı, üç torunu ve kayınbiraderi ile oturdu. Bu sebeple evde tadilat yaptırdı. Bu tadilat altı çocuklu sonraki başkan Roosevelt‘e yaradı. Üç başkan John Tyler, Grover Cleveland ve Woodrow Wilson, Beyaz Saray’da evlendiler. Monroe ve Grant‘ın kızlarının düğünü de Beyaz Saray’da yapıldı. Burada ilk doğan da, Jefferson‘un kızı oldu. 1841’de Harrison, üç haftalık başkan iken zatürreden öldü. İlk olarak vazifesi başında ölen başkandır. Aynı zamanda Beyaz Saray’daki ilk ölümdü bu. Zachary Taylor da 1850’de bir senelik başkanken Beyaz Saray’da öldü.

WASP OLMAYAN SEÇİLEMEZDİ

Amerikan başkanı olmak için anayasada yazılı olmayan bir vasıf aranır o da WASP diye bilir: White-Anglo-Sakson-Protestan. Beyaz ırktan, İngiliz asıllı ve Protestan dininden olmayanlar başkan olamazdı. 1930’larda Smith adında bir Katolik ağır bir mağlubiyete uğramıştı. Bu geleneği ilk yıkan Kennedy oldu. Kennedy, 1960 seçimlerinde Demokratların adayı idi. Hem Katolik, hem de İrlandalı idi. Genç ve yakışıklı oluşundan başka avantajı yoktu. Kimse kendisine şans vermiyordu. Karşısındaki aday Nixon son anda büyük bir hata yaptı. Kennedy’nin televizyondaki tartışma teklifini kabul etti. Renkli televizyonda makyajı reddeden Nixon çok yaşlı ve kasılmış görünüyordu. Kennedy ise rahat, esprili ve sevimliydi. Kennedy kazandı. Ancak sadece 118 bin farkla. Muhalifleri, Katoliklerin Papa’ya bağlı oldukları için, vatanlarına hıyanet bile edebilecekleri söylüyordu. Hatta başkanın yatak odasında doğrudan Papa‘ya bağlı kırmızı bir telefon bulunduğu bile söylendi. Karısı Jackie milyonların sempatisini kazandı. Öte yandan Kennedy’nin sarışın artist Marilyn Monroe ile dedikodusu ayyuka çıktı. Yine de kabullenilmemiş olacak ki, bu popüler ve yakışıklı başkan seçildiğinin üçüncü yılında esrarengiz bir cinayete kurban gitti. Katili yakalanıp apar topar cezalandırıldı. Kimse niçin vurulduğunu öğrenemedi. Çok spekülasyonlar yapıldı. Suikastın Rusya, FBI, ırkçılar ve zenginlerin el birliği ile işlendiği ileri sürüldü.

Thomas Woodrow Wilson ve eşi Edith

AMERİKA'YI 17 AY BİR KADIN İDARE ETTİ

Hiç kadın Amerikan başkanı yoktur ama, Amerika’yı tam 17 ay bir kadın idare etmiştir: Demokrat Başkan Thomas Woodrow Wilson‘un eşi Edith. Princeton Üniversitesi rektörü iken 1912 yılında başkan seçilen Wilson, Birleşmiş Milletlerin ilk kurucusu kabul edilir. Her millete kendi kendisini idare etmek hususunda söz hakkı tanıyan prensipler, Wilson Prensipleri diye bilinir. Bu sebeple, 1919 yılında Nobel Barış Mükâfatı almıştır. Meşhur içki yasağı kanunu, bunun başkanlığı sırasında çıkarılmıştı. Amerika’da kadınlara oy hakkı da bunun zamanında verildi. Virginialı fakir bir ailenin dul kızına âşık olup evlenmişti. Kadın, kocasına uğur getirdi: Wilson ikinci kez başkan seçildi. Ancak başkan, 1919 yılında bir yurt gezisi sırasında felç oldu. Karısı, vaziyeti başkanın hususi doktoru ve katibi dışında kimseye bildirmedi. Kocasının başucundan hiç ayrılmıyor, gelen evrakı kocasının elini tutarak imzalatıyordu. Zamanla başkana gelen bütün evrakı bizzat okuyup cevaplandırmaya başladı. Dışişleri bakanı, vaziyeti öğrenince Amerikan anayasasına göre başkanın görevden ayrılmasını söylediyse de, işin aslını bilen üç kişi ağız birliği yaptılar. Thomas Marshall’ı “Sonraki başkan sensin!” vaadiyle başkan yardımcılığına getirdiler. First Lady, bakanları haftada bir Beyaz Saray’da toplayarak başkanın isteklerini kendilerine bildiriyordu. Hakikatte bunlar kendi istekleriydi. Çünkü başkan artık hiç konuşamıyordu. Bakanlar, makamlarını kaybetmemek için olan bitene ses çıkaramıyordu. 1920 seçimlerine kadar böyle devam etti.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle Rumeli ve Anadolu’da devlete ait toprağı kirâlayan kimse, kirâ müddeti bitmeden toprağını terk edemezdi. Yoksa para cezâsı öderdi. Asayiş bozulmasın, iaşe sıkıntısı yaşanmasın diye, şehirlere yerleşmek sınırlandırılmıştı. Köyden şehre göçü önlemek o zamanlar devlet siyasetinde yer almış bir husustu. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman devrinde yaşamış tarihçi Gelibolulu Âlî, Nasihatü’s-Selâtin diye bir eser kaleme almıştır. Devlet adamlarına tavsiyelerde bulunur. Burada der ki: “İdareciler, köyden şehre göçe engel olmalıdır. Çünkü bunlar memleketlerini terk edince oradaki arâzileri ekilip biçilemez, böylece sipâhilere de bir faydaları olmaz, dolayısıyla millî müdafaaya darbe vurur. Öte yandan geldikleri şehre kaydolunmadıkları için çift bozan vergisi de ödemezler. Geldikleri şehrin halkının rızkını da daraltırlar. Burada çalışıp vergi de vermezler. Hükûmete düşen ya bunları geri göndermek, ya da sıkı kontrol edip faaliyetlerini vergiye bağlamaktır.

İstanbul’un Âsude günlerini aksettiren gravürler, bugün hayalden öte bir şey değil!

BEKÂR UŞAKLARI O zamanlar İstanbul’a yerleşmek kolay değildi. Hac, miras taksimi, cenâze ziyareti gibi sebeplerle İstanbul’a hususî izinle gelenler veya geçenler, işleri bitince şehri terk etmeye mecburdu. Tersâne gibi yerlerde işçilere ihtiyaç olduğu için her zaman İstanbul’a çalışmak üzere geçici gelenler vardı. Bunlara bekâr uşakları denirdi ve hükûmet tarafından tahsis edilen disipliniyle meşhur bekâr odalarında kalmak mecburiyetinde idiler. Bekâr uşakları İstanbul’a bulundukları şehrin kâdısından aldıkları izinle ve geçici olarak gelirdi. Ayrıca İstanbul’da bir kefillerinin bulunması da şarttı. Bunlar eğer bir suç işlerlerse kefilleri de mesul olurdu. Çünkü bunlar kefili oldukları bekâr uşaklarının hallerini, tavırlarını kontrol edip uygunsuz bir durum görürlerse ilgili makamlara haber vermekle mükellefti. XVII. asırda köylü halk, harbler ve isyanlar sebebiyle köylerini terk ederek hisar içinde muhafazalı şehirlere yerleşmeye başladı. Bu göçten İstanbul da nasibini almasın diye şehre giriş ve çıkışta kontroller sıkılaştırıldı. Buna rağmen nüfus artışı önlenemedi. Bekâr odaları da bir fesad ve fuhuş ocağı hâline geldi. Çoğu yeniçeri oldu. Yeniçeri ocağı kaldırılırken bu odalar birer birer yıktırıldı. Sâkinleri de şehirden sürüldü.

Anadolu’dan İstanbul’a gelenler Bostancı Köprüsünde Bostancıbaşı tarafından durdurulur, tezkereleri kontrol edilirdi

TEZKERESİ OLMAYAN ŞEHRE GİREMEZ!

Sultan II. Mahmud, İstanbul’un belediye işleri için İhtisap Ağası’nı vazifelendirdi. Şehirde başıboş serseri takımının toplanmasına izin verilmeyecekti. Şehirde geçici olarak bulunan ve çalışan bekâr uşakları bir bir tesbit edilip kefilleriyle beraber mahkemece kayıt altına alınacaktı. Elinde mürur tezkeresi olmayanlar şehre giremeyecekti. Mürur tezkereleri herkesin kendi memleketinden alınacak ve bunlara İstanbul’a ne iş için geldikleri yazılacaktı. Rumeli’den gelenler Küçükçekmece’den, Anadolu’dan gelenler de Bostancıbaşı Köprüsünden ancak şehre girebilecekti. Şehrin iki uç hududu dışındaki yollardan şehre girenler mürur tezkereleri olsa da cezalandırılacaktı. Şekli şemâili uygun olmayan, “yüzünde meymenet bulunmayan”, şüphe uyandıranların tezkeresine bu husus şifreyle işlenir, tahkiki İhtisab Ağalığı’nca yapılarak gerekirse o kimse şehre alınmazdı.

O zamanlar dağlık bölgelerden gelen Arnavut ve Kürtler, inzibat bakımından şehre sokulmayacaktı. Mürur tezkeresini karakolda gösterip havale ettiren kimseler Çardak iskelesindeki İhtisab Ağası konağına giderek kendilerini, o günün tarihiyle beraber eşkallerini Rumeli ve Anadolu için tutulan iki ayrı defterden birisine kaydettirecekti. Varsa silahlarını teslim edecekti. Bunlar devletçe tahsis edilen ve Suriçi, Üsküdar, Galata ve Eyüb’de bulunan bekâr odalarında kalacaklardı. Adalıların tabiati Anadolu ve Rumelilere uymadığı için bunlara farklı yerler gösterilecekti. Daha sonra bildirdiği işe girecek ve kendisine bir kefil gösterip kaydettirecekti. Eğer mesleğine uygun iş bulamazsa veya bu işlerde eleman fazlası varsa geri gönderilecekti. Herhangi bir sebeple geri dönenlere İstanbul kadılığından dönüş için yeni bir mürur tezkeresi verilecekti. Bu bekâr uşakları İstanbul’da ölürse kefilleri bunu yine deftere kaydettirecekti. Sınır karakollarında İstanbul’a girerken ve çıkarken bir defaya mahsus olmak üzere cüz’i bir tezkere harcı alınacaktı.

Üzerinde Sultan II. Abdülhamid’in tuğrası bulunan Mehmed Salih Paşa adına düzenlenmiş mürûr tezkeresi. Bir nevi iç pasaport olan tezkerede; Paşanın adı, sancağı, mahallesi, baba adı, mesleği, tabiiyeti, mezhebi; ve hatta boy, göz, burun, bıyık, ağız, çene ve çehresi hakkında bilgiler bulunuyor.

KONTROL MUHTARDA

Mürur tezkerelerini muhtarlar kontrol ederdi. Bunlar mahallelerinin âsâyişinden mesuldü. Mahallelerinde geçici olarak oturanların mürur tezkereleri ile yerleşmek üzere gelenlerin kimlik kontrollerini yaparak kefilleriyle beraber deftere kaydedecekti. Ancak bu tedbirler ülkenin karışık durumu ve peş peşe bozgunlar sebebiyle şehre muhacir akını olduğu için tam manasıyla gerçekleştirilemedi. Tanzimat’tan sonra bu kontroller tavsadı, şehirde zabıta vak’aları da buna paralel olarak arttı. Mürur tezkeresi tatbikatı II. Meşrutiyet’ten sonra bütün memlekete teşmil edildi. 1915 tarihli bir kanunla sadece İstanbul için değil, herhangi bir şehirden bir başkasına gidebilmek için de seyahat varakası alınması mecburiyeti getirildi. Artık serseri, dilenci ve şüpheli şahıslar mahkeme kararıyla bulundukları yerden sürülebilecekti.

Hal böyleyken bu tarihten sonra peş peşe kaybedilen harblerde elden çıkan Rumeli halkından onbinlercesi İstanbul’a göç etti. Bunları Kafkas muhacirleri takib etti. Bu da yetmezmiş gibi Rus ihtilalinden kaçan Bolşevik aleyhtarı Beyaz Ruslar şehre akın ettiler. İstanbul muhacirlerle doldu taştı. Kendisini normal zamanlara göre ayarladığını zanneden İttihad ve Terakki hükûmeti işleri kontrol etmekten âciz kaldı. Parklar, câmiler, mektepler, hatta terk edilmiş evler muhacirlere tahsis edildi. Şehrin nüfusu birdenbire arttı. Asayiş ve intizam bozuldu. Fiatlar yükselerek şehirde kıtlık ve karaborsa başgösterdi. Salgın hastalıklar başladı. Böylece tatlı bir devrin hayali son buldu. İstanbul, o rüya şehir, eski ihtişamlı güzelliğini bir daha ele geçmemek üzere kaybetti.

Asırlarca nüfusu sabit tutulmaya çalışılan İstanbul, 20. asrın başında yaşanan savaşların ardından büyük göçlere sahne oldu. Böylece tatlı bir devrin hayali son buldu.

İSTANBULLU ASKERE DAHİ ALINMAZDI

İstanbul,diğer Osmanlı şehirlerine hiçbir bakımdan benzemezdi. Burada vâli ve şehir meclisi yoktu. Halkı askere alınmazdı. Okumuş erkekleri devlet memurluğu yapar; gayrimüslimler sanat ve ticaretle uğraşırdı. Sosyal hayatı, şivesi, örfleri bile farklıydı. Bu bakımdan bütün Osmanlı ülkesine nümûne teşkil ederdi. Her önüne gelen dilediği gibi bina yapamazdı. İaşe sıkıntısı yaşanmaması için tedbirler alınmıştı. Hâsılı İstanbul’un adı konulmamış bir imtiyazlı statüsü vardı. Bu sebeple nüfusu sâbit tutulurdu. İstanbulluların askerlik muafiyeti II. Meşrutiyet’e kadar devam etti. İlk kez 1909 yılında Sultan Reşad’ın cülûs merasimine katılmak üzere İstanbul halkının 1883, 1884, 1885, 1886 ve 1887 doğumlulardan 2.500 kişi askere alındı. Bir haftalık bir talimden geçirilerek istenildiği zaman tekrar askere alınmak üzere terhis ediliverdi. O zamana kadar işitilmedik bu olay öyle ilgi çekti ki, zamanın gazete ve mecmualarında haber ve fotoğrafları çıktı.

İlk defa askere alınan İstanbul doğumluların terhis töreninde o devrin Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Mahmud Şevket Paşa konuşmasını yaparken.

KOYU BİR DİYALOG

Mürûr tezkeresi ibraz eden adama, memur sormuş: -Adın ne? -Kara Hasan. -Babanın adı? -Kara Veli. -Nerelisin? -Karaköseliyim. -Nereye gidiyorsun? -Karaman’a. -Neyle gidiyorsun? -Kara vapuru (tren) ile. -Nerede oturuyorsun? -Karagümrük’te. Memur dayanamayıp bağırmış: -Zift mi kesildin be herif!

1920 Nisan ayında işgal altındaki Manisa’dan İzmir yoluyla İstanbul’a gitmek için, İtalyan ve Yunan makamlarına vize edilmiş bir yolculuk izin belgesi. Belgede, Selahattin Bey isimli bir şahsın kendisi ve ailesi hakkında bilgiler veriliyor.



1844’te Kafkasya’ya olağanüstü yetkilerle gelen Prens Vorontsov Kafkas halklarının gelenek ve mülkiyetine saygı göstereceğine söz verdi. Ancak bu kağıt üzerinde kaldı. Rus Kazak kadınları, savaş alanında ölen Çerkezlerin başlarını kesip Alman General Zass’a satıyorlardı. Mızraklara geçirilen insan kafaları karargahın etrafında idi. Şeyh Şamil 1846’da Kabardey’e geldi. Veba salgını ile Kabardeyler isyan etmediler. Şeyh Şamil Dağıstan’a döndü. Onu destekleyenler Kuban ötesine geçtiler. Bir kısmı Osmanlıya sığındı. 1859’da esir düştü. 1820’de 30 bin olan Rus ordusu 1850 yılında Kafkasya’da 200 bini buldu. 1860 yılında Kont Yevdokimov, Çerkezleri (yüz binlerce) Osmanlıya sürgün olarak gönderdi.
21 Mayıs Çerkezlerin sürgün yıl dönümüdür. (21 Mayıs 1864) Rusya Göç Komisyonunun verilerine göre (1858-1865) arasında Doğu Karadeniz limanlarından 493 bin kişi göç etmiştir (sürgün edilmiştir). Kayıtdışı gidenlerin sayısı bu rakamın 2 mislinden fazladır. Göç ve sürgünler 1858’den çok önce başlamış ve 1910 yılına kadar devam etmiştir.
Kuzey Kafkasya Karadeniz’den Hazar Denizine kadar Kafkas Dağları boyunca uzanır. Yaklaşık 125 bin kilometrekare olan bu topraklarda hemen hemen 6 milyon insan yaşamaktadır. Bu arada Türkiye’deki Kuzey Kafkasya asıllıların 7 milyon olduğu ifade edilmektedir...
Kuzey Kafkasya’da 50’den fazla dil ve 100’den fazla lehçe konuşulur. Kuzey Kafkasya’da bulunan cumhuriyetler de şu şekildedir:
Abhazya, Adigey, Karaçay-Çerkez, Kuzey Osetya, Güney Osetya, İnguşya, Karatay-Balkar, Çeçenya, Dağıstan...
3 bin yıldır burada yaşayan yerli halkların (Avar, Lezgi, Çerkez, Dargi, Lak, Taba-Saran, Çeçen, İnguş, Adige, Karbartay ve Abhaz-Abaza) dilleri Kafkas dil grubunu meydana getirir.
Bölgeye 7. asırda gelen İskit, Alan, Sarmatların ve onların bakiyesi Osetler ve Tatarlar Hint-Avrupa (İron) dil grubundadır. 10. asırda bölgeye yerleşen Kumuk, Karaçay, Balkar ve Nogaylar ise Türk-Kıpçak halklarından olup Ural-Altay dil grubuna dahildir.
Kuzey Kafkasya’da yaşayanların yüzde 60’ı Kafkas, yüzde 20’si Rus, yüzde 10’u Ural-Altay, yüzde 10’u İron dil grubuna dahildir. Bu haliyle Kuzey Kafkasya diller ülkesi mozaiğidir...


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

“Osmanlılarda ne nikâhın, ne de boşanmanın kaydı tutulurdu. Her şey erkeğin iki dudağı arasında idi. Kadınlar mağdur oluyordu...” gibi sözler çok işitiliyor. Hakikat acaba böyle midir? Koskoca bir imparatorlukta evliliklerin, boşanmaların kaydedilmediğine inanmak mümkün mü?

Nikâh akdi, tarafların iki şahit huzurunda birbirine uygun icap ve kabulüyle kurulur. Ancak nikâh aynı zamanda bir ibâdet sayıldığı için olsa gerek, Hazret-i Peygamber zamanından beri nikâhları hep üçüncü bir şahıs kıymıştır. Nikâh akdi bir kudsî seremoni şeklinde icrâ olunmuştur.

25 AKÇE LÂZIM

Osmanlılarda nikâhı ya bizzat kâdılar kıyar veya nikâhın kıyılması için kâdıdan izin alınırdı. İzin için de 25 akçe resm-i nikâh (nikâh harcı) ödenirdi. Bu harcın 20 akçesi kâdıya, geri kalanı da mahkeme kâtiplerine aitti. Evlenenler ayrıca, tımarlı sipâhiye resm-i arus (gerdek harcı) öderdi. Bu vergi, evlenen kadının bâkire veya dul, zengin, fakir veya orta halli, Müslüman veya gayrimüslim olmasına göre değişirdi. Her vilâyette de aynı değildi. Nikâh için kâdıdan izin almak yetmezdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, zamanın bozulması ve kız kaçırmaların artması gerekçesiyle, nikâhta mutlaka kızın velîsinin iznini arayan İmam Muhammed’in görüşüyle fetvâ verdi. “Zeyd, Hind-i bâliğayı, babası Amr’dan izinsiz nikâh eylese, Amr râzı olmasa, nikâhı feshe kâdir olur mu? El-Cevâb: Olur”. Bu fetvâ zamanın padişahı Kanunî Sultan Süleyman tarafından kanun hâline getirildi. Böylece 1544 tarihinden itibaren kâdılar, velînin izni bulunmayan nikâhları kabul etmekten men olundu. Mecelle’de geçtiği üzere, “Müctehidler arasında ihtilaflı meselelerde imamü’l-müslimîn hazretleri herhangi kaville amel olunmak üzere emrederse gereğiyle amel olunmak vâcibdir.” Nikâhın nesep, nafaka, mehir, iddet, verâset gibi çok sayıda hukukî neticesi olduğu için, resmî makamlarca kıyılması ve tescili istenmiştir. Böylece hem aleniyeti temin etmek; hem de kötü niyetlerin önüne geçmek düşünülmüştür. Nitekim hükümdar, umumun menfaati için birtakım emir ve yasaklar getirebilir.

İstanbul kâdısı. Kâdıdan izin almadıkça nikâh kıyılamazdı.

"BEN DAHİ AKD-İ NİKÂH EYLEDİM"

Nikâhları ya bizzat kâdı kıyardı, yahud tarafların evlenmesine bir mâni olup olmadığı hususunda kâdıdan izinnâme alındıktan sonra, mahalle veya köy imamı kıyardı. Gayrimüslimlerin nikâhını da kâdıdan izin alındıktan sonra patrik veya haham kıyardı. Ama bunlar zaman zaman daha ucuz olduğu için nikâhlarını patrik veya hahama değil, kâdı veya imamlara kıydırırdı. Hatta ruhânîler buna hükûmet nezdinde itiraz ederdi. Osmanlı kâdıları, talep edilmedikçe zimmîlerin nikâhlarına karışmamakla emrolunmuştur. İzin alınacak kâdı, taraflardan birinin ikâmetgâhı kâdısıdır. Kâdı efendi bir Münâkehât İzinnâmesi tanzim eder. Bu vesikada, imam efendiye veya ruhânî reise hitâben, tarafların isimleri bildirildikten sonra, “tenkîhe mâni’-i şer’îsi yoğise, velîsi izni ve tarafeyn rızâları ve tesmiye-i mehrle lede’ş-şuhûd akd-i nikâh eyleyesiz” diye yazardı. Kâdıların verdiği her türlü vesika sicile kaydolunurdu. İzinnâme imam efendiye verilirdi. Tarafların nikâh esnâsında bulunmaları âdet değildi. Her iki tarafı da velî veya vekilleri temsil ederdi.

Düğün günü imam efendi, iki şahit huzurunda, bir hutbe irâd edip, okunması bereket sayılan âyet ve hadîsleri okuduktan sonra, önce kız tarafına “Tâlibi bulunan felanca oğlu felancayı şu mikdar mehr ile kocalığa kabul ettin mi?” diye sorardı. “Kabul ettim” cevabını aldıktan sonra erkek tarafına “Tâlibi bulunduğunuz felanca oğlu felanca kızı felancayı şu kadar mehr ile zevceliğe aldın mı?” diye sorardı. “Aldım” cevabını müteakip bu sualleri her iki tarafa da iki defa tekrarladıktan sonra “Ben dahi akd-i nikâh eyledim” der ve sünnette bildirilen duayı ederdi. Böylece nikâh kıyılmış olurdu.

Latife Hanım ile M. Kemal Paşa’nın nikâhını 1923’te İzmir kâdısı kıydı. Mutluluk getirmeyen bu evlilik, iki yıl sonra M. Kemal Paşa’nın Lâtife Hanım’a gönderdiği bir talâk kâğıdı ile son buldu.

“İMAM NİKAHI” MI?

İslâm tarihinde Müslümanlar ehemmiyetinden ötürü nikâhın, dinî ve hukukî hükümleri iyi bilen ve cemiyette itibarlı birisi tarafından akdedilmesini arzu etmiştir. Bu sebeple nikâhları umumiyetle imamlar kıyagelmiştir. Ülkemizde dinî nikâha imam nikâhı denilmesi de bu geleneğe dayanır. Halbuki nikâhı illâ imamın kıyması şart değildir. Hatta hiç kimsenin nikâh kıymasına gerek yoktur. Erkek ve kadın iki şahit huzurunda “aldım-vardım” dese, nikâh kurulmuş olur. Halk arasında hâlâ devam eden bir âdet vardır. Nikâhın taraflarının, vekil ve velîlerin, ayrıca şahitlerin isimleri ve imzâlarının bulunduğu bir kâğıda, kıza ödenen ve ödenecek mehir miktarı ile gerekirse baba evinden kıza verilen eşyâ da yazılarak kız tarafına teslim edilirdi. İleride bir nizâ çıkarsa, mehir kâğıdı adı verilen bu vesika delil olurdu. Kız mehrini ve çeyizini geri alabilirdi.

Bir zamanların popüler çifti: Naciye Sultan-Enver Paşa. Sultanlar, dilediği zaman kendilerini boşayabilmek üzere evlenirdi. Şer’î hukuk kadınlara bu hakkı vermiştir.

BİLDİRMEYENE CEZÂ

Tanzimat’tan sonra nikâhı kıyan imama veya ruhânî reislere bir Münâkehât İlmühaberi tanzim edip, birkaç gün içinde nüfus idaresine bildirme mecburiyeti getirildi. 1914’ten sonra bu vazife kocaya yüklendi. İmam veya ruhânî reisten aldığı ilmühaberi nüfus dairesine bildirmeyenlere para ve hapis cezâsı getirildi. İzinnâmesiz nikâh kıyanlara zaten öteden beri cezâ vardı. Bu cezâ önceleri 2 çeyrek mecidiye idi. O devirde bir mecidiye, 7.2 gramlık Osmanlı altınının beşte birine tekâbül eden ve içinde 20 gram hâlis gümüş bulunan 24 gramlık para idi. 1913 tarihinde izinnâmesiz nikâh kıyanlara üç aydan iki seneye kadar hapis cezâsı getirildi. Görülüyor ki zannedildiği gibi Osmanlılarda nikâh ve talâklar kayıt altına alınmamış değildir. Devlet bu işi çok sıkı takip etmiştir. 1926 yılında İsviçre Medenî Kanunu‘nun iktibasıyla evlilik için belediye kaydı esas alındı. Şer’î hukuk da, dînî nikâhın resmî hüviyeti de tarihe karıştı. Resmî kayıttan önce dînî nikâh kıyan ve kıydıranlara cezâ getirildi.

KAMBERSİZ DÜĞÜN

Hazret-i Peygamber, eshâbının nikâhını hutbe okuyup kıyardı. Bu hutbe Allah’a hamd, Peygamberine salât ve duadan ibarettir. Nikâhtan sonra da eşler hakkında dua ederdi. Şu kadar ki hutbe ve dua okumak nikâhın şartı değildir. Halîfe Hazret-i Ali’nin, işlerinin çokluğu sebebiyle azatlı kölesi ve hâcibi (kalem-i mahsus müdürü) Kamber’i nikâh kıyma işiyle vazifelendirdi. Hatta “Kambersiz düğün olmaz!” sözü buradan kalmıştır. Dört halîfe devrinden beri İslâm devletlerinde doğumlar, ölümler ve nikâhlar tescil olunurdu. Bu siciller hazine harcamalarına esas tutulurdu. Selçuklulardan itibaren nikâhları ya kâdılar kıyar; yahud nikâh için kâdıdan izin alınırdı. Mısır’daki Memlûkler zamanında kâdıların nezâreti altında akkâd denilen nikâh kıyma memurları vardı. Zamanla halk arasında kâdı veya resmî memur huzurunda nikâh kıyma âdeti yayıldı.

Osmanlıca yazılmış resimli bir evlenme cüzdanı...

SİZ DE ŞAHİT OLUN!

Kâdı izni olmaksızın kıyılan nikâh sahihtir. Ancak böyle bir nikâha dair nizâ vukuunda kâdılar buna bakamazdı. Emr-i padişâhîye aykırı hareket etmek suçtur, cezâyı gerektirir... Adamın biri nişanlısı ile beraber nikâh kıymak üzere mahkemeye gider. Ancak elinde nikâh harcının yarısı kadar parası vardır. Bu paranın nikâh harcına yetmeyeceğini öğrenince tenzilat yapılmasını ister. Kâdı efendi kabul etmeyince, nişanlısına dönerek “Ben seni aldım. Sen bana vardın mı?” der. “Vardım” cevabını alınca bu sefer kâdı ve kâtibe dönerek “Sizler de şahit olun a efendiler!” diyerek çıkıp gider.

NİKÂH İLMÜHABERİ.. Nikâhı kıyan imam tarafından doldurulan bu ilmühaberler, bâkire, seyyibe (dul) ve tecdid-i nikâh (nikâh yenileme) için olmak üzere üç nevi idi. Birincisinden 5, ikincisinden 3 ve üçüncüsünden de 1 kuruş harç alınırdı. Bu harçların yarısı imam veya ruhânî reise; diğer yarısı da nüfus idaresine aitti. İlmühaberde mehir miktarı da kaydedilirdi. Nikâhı kıyan imam, tanzim ettiği ilmühaberi, taraflara yahut velî veya vekillerine, ayrıca şahitlere imzâlattıktan sonra tasdik ederek 8 gün içinde beldenin nüfus memurluğu kalemine göndermek; nüfus memûru da vesîkadaki bilgileri nüfus sicil defterine ve alâkadarların nüfus tezkeresine (kâğıdına) kaydettikten sonra evrakları imam efendi vâsıtasıyla taraflara tevdi etmeye mecbur idi. Böylece nikâh işi tescil edilmiş olurdu.

ASKERDE NİŞANLISI YOK İSE... 1907 tarihli bu izinnâme, “askerde nişanlısı yok ise” şartıyla verilmiştir. Demek ki bir devre imamlar, askerde nişanlısı bulunan kızların nikâhını kıymaktan men edilmişlerdi. Mamafih nişanlanmak hukukî bir netice doğurmaz. Ancak harblerin hüküm sürdüğü devirlerde, askere gidenlerin hukukunu korumak maksadıyla böyle bir hüküm getirilmiştir.



Çerkezler 16. asırdan sonra Çarlık Rusya’nın saldırı, soykırım ve sürgünleri ile anavatanlarında azınlık haline düştüler. 16. asırdan Rusya’nın Kafkasya’ya tamamen egemen olduğu 19. asra kadar Çerkezler ve Kafkasya’da yaşayan halklar çok zayiat verdiler. Sürgünler, çileler, savaşlar birbirini takip etti. 1804 yılında Rus generali Tsitsianov’un bildirisinde “Çerkezlerin kanıyla topraklarınızı sulamak arzusu ile vücudum sarsılıyor... Size sesleniyorum ki, benim süngü, gülle ve kan nehri metodum ile topraklarınızdan akan nehirlerin suyu bulanık akmayacak, ailelerinizin kanıyla boyanmış olarak kıpkırmızı akacak...”

1804’den önce birkaç asır bu topraklar kan ile sulandı. Rus zulmüne maruz kaldılar. Rusya’nın, Osmanlının Kafkasya’ya hakim olmasını; Osmanlının da Rusya’nın Karadeniz’e inmesini önlemek başlıca hedefi idi. Osmanlı ile Rusya 16 savaş yaptı. Çerkezler Osmanlı ile Kırım Tatarları ile tanıştılar. Çerkez ülkesine sefer düzenleyen Osmanlı ve Kırım Tatar ordusu büyük zayiat vererek geri çekildi. Çerkezler ilk önce Rusya’ya yaklaşmak istediler. Kısa zamanda Rusya’nın emperyalist politikasını anlayarak Osmanlıya döndüler. 1816-1827 yılları savaş, veba salgını ile Kabardeylerin 300 bin olan nüfusu 35 bine indi. Yermelov 1822 yılında bütün Kabardey bölgesini yakıp yıktı. Nalçik’te Rusya istihkam inşa etti. Rusya’nın hakimiyetine karşı çıkan Çerkezler Kuban Nehrinin karşı tarafına geçerek mücadeleye devam ettiler...

1828-1829 Osmanlı- Rus Savaşını bitiren Edirne Anlaşması ile Çerkezya Rusya’ya bırakıldı. Çerkezya hiçbir zaman Osmanlı toprağı ve Çerkezler Osmanlı Sultanının tebaası olmadı. Osmanlı ile Çerkezler arasında sadece dini bağlılık bulunuyordu. Edirne Anlaşmasından sonra Çar I. Nikola Çeçenlerin fiziki imhası ve sürgünü politikasına karar verdi. Çeçenlerin yurtlarına Hıristiyan Kazaklar yerleştirildi. Rusya Çeçenlere karşı “Divide et İmpera” (Böl ve yönet) metodu ile (Igni et ferro) (Ateş ve kılıçla) taktiğini icra etti. 1839 yılında Rusların Karadeniz’deki ablukası sebebiyle kıtlık yaşandı. Şapsığlar ve Ubıhlar direnince Ruslar köyleri yaktılar. Üzüm bağlarını ve meyve ağaçlarını kestiler. Şahsığ ve Natuhay Çerkezleri Osmanlıdan 1830’da Edirne Antlaşmasının Çerkezya ilgili maddesinin iptalini istediler. Osmanlı zor durumda idi. Rus ordusu ile (Abzeh, Şapsıg ve Ubıh) birlikleri ile yapılan savaşı Çerkezler kaybetti. (1841 Fars Savaşı)


Kuzey Kafkasya denilince Çerkezler akla gelir. Kuzey Kafkasya diller, dinler, mezhepler ve çok sayıda etnik gruplar mozaiğidir. Bazı etnik gruplar Çerkez kültürü ile bütünleşmiştir. Anadolu’da bilhassa Marmara bölgesinde bazı köyler bir nevi Kafkasya’nın görüntüsüdür. Çerkezler Kafkasya’nın en eski yerli halklarındandır. Çarlık Rusyası Çerkezlerin büyük çoğunluğunu muhtelif tarihlerde vatanlarından kopararak sürgün etti.

Yurtlarından sökülüp atılan Çerkezlere Osmanlı kucağını açtı. Samsun’dan Anadolu’ya çıkan Çerkezler Çarşamba-Adapazarı-Kayseri-Hatay hattına yerleştiler. 150 yıla yakın bir zaman Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ve titizlikle örf ve âdetlerini korumuşlardır. Çerkezlerin büyük çoğunluğu Anadolu’ya yerleşti. Ayrıca Balkanlar, Orta Doğu ve 1910 sonrası Karayip Adalarına sürgün olarak gittiler.

Sovyetler Birliğinin (komünist rejimin) sona ermesinden sonra Trabzon ve Samsun limanlarından Soçi ve Novorossisk limanlarına feribot seferleri başladı. İstanbul’dan Maykop, Soçi ve Krosnodar havaalanlarına uçaklar inip kalkıyor. Geride bırakılan akrabaların aranması, ekonomik ve kültürel bağların yeniden kurulması ve zengin Çerkez asıllı Türk vatandaşı iş adamlarının burada yatırım yapması için imkândan faydalanılmalıdır. Bu arada Çerkez asıllı din adamları bu bölgelerde Ehl-i Sünnet bilgilerini yeniden ihya etmelidir. Çerkezler sünnidir.
Çerkezler Koma ve Kuban Nehirleri arasında Rusya Federasyonuna bağlı 3 küçük cumhuriyet içinde bölünmüştür. Adıgey Cumhuriyetindeki nüfusun yüzde 25’i 123 bin Çerkez’dir. Karaçay-Çerkez Cumhuriyetinde nüfusun yüzde 10’a yakını (40 bin) Çerkez’dir. Kabardey-Balkar Cumhuriyetinde nüfusun yüzde 50’si (363 bin) Çerkez’dir. Bu cumhuriyetlerin dışında 15 bin Çerkez yaşamaktadır.
2300 yıl önceki Maykop ve Dolmen kültürü Çerkez ve Abazalarla ilgilidir. 2100 yıl önce Sint- Meot kültürü gelişti. Meot kavimleri şunlar idi: Kerket, Sint, Dandari, Fatey, Zih, Henioh ve diğerleri. Çerkez ismi Kerket kavminden gelir. Kuzeybatı Kafkasya’da yaşayan Çerkezler, Hunların akınları, Bizans saldırıları, Cengiz Hanın Moğol saldırısı ve nice saldırı ve istilalara karşı direndiler. Hiçbiri Çerkezleri anavatanlarından koparamadı.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter