Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Afrika’da asırlarca ilim ve kültür merkezi olmuş bir Müslüman şehri vardır: Timbuktu. Aynı zamanda altın ticaretinin de merkezi olan bu şehre Avrupalılar eskiden beri alâka duymuşlardır.

Bir Afrika atasözü der ki: “Tuz kuzeyden, altın güneyden, gümüş beyaz adamın ülkesinden gelir; Allah’ın kelâmı ve bilgeliğin hazineleri ise sadece Timbuktu’da bulunur”. Timbuktu bugün Afrika’da Mali sınırları içinde eski bir Müslüman şehridir. XI. asır sonlarına doğru Kuzey Afrika’nın efsanevî halkı Tuareglerin ticaret merkezi olarak kuruldu. Giderek büyüdü. Mühim bir şehir hâline geldi. Avrupalılar yıllarca nerede bile olduğunu bilmedikleri Timbuktu’nun, “Evleri altından bir şehir” olduğu efsanesine inandı. Timbuktu aynı zamanda İslâmiyetin ilim ve kültür merkezlerinden birisi idi.

Timbuktu Câmii

Profesyonel yayıncılar

Avrupa’da Timbuktu ile ilk alâkadar olan papadır. Papa, XVI. asırda Afrika’ya gezip gördüklerini rapor etmesi için birini gönderdi. Leo Africanus diye tanınan Hasan bin Muhammed el-Vazzan el-Zeyyatî der ki: “Timbuktu’da hükümdar tarafından cömertçe desteklenen çok sayıda din hocaları, hakîmler, âlimler ve allâmeler var. Ayrıca buraya Kuzey Afrika’dan muhtelif yazma veya basma kitaplar getiriliyor. Bunlar herhangi bir ticari eşyadan daha fazla paraya satılıyor”. 1627’de vefat eden Ahmed Bâbâ’nın ilim adamlarının hayatlarını anlattığı ansiklopedi o zamanki Timbuktu’nun ilmî seviyesini göstermeye yeter. Buranın ilmî bir merkez oluşu, kitap yazma, çoğaltma işinin ve ticaretinin ehemmiyetini arttırdı. Sadece Kuzey Afrika’dan değil, hac için gittikleri Mekke’den ve dönüş yolunda tahsil gördükleri Kahire’den kitaplar getirdiler. Kitaplardaki yayınevi amblemleri (colophon), yazma işlerinin gerçekten profesyonelce yapıldığını göstermektedir. Bugün bile kütüphanelerde yüzlerce yıllık nâdide yazma eserler bulunmaktadır. Mahmud Kati’nin kütüphanesinde 600 senelik bir mushaf vardır. Son sayfa Osmanlıcadır ve Şerife Hadice Hanım adına vakfedildiği kaydedilmiştir. UNESCO 1988 senesinde Timbuktu'yu Dünya Mirası Listesine aldı. Yüzbinlerce yazmanın digital ortama aktarılarak koruma altına alınması için Ford Vakfı'nın destekleriyle 2000 yılında Timbuktu Yazmaları projesi başlatıldı.

Dünyada çok az şehir ve yer Timbuktu kadar efsanelerle çevrilmiştir. Şehir, sahrada ticaret kervanlarının kesiştiği yerdedir. Sahra ticaretinin esas metâı altın idi. Ortaçağ boyunca dünya altın ihtiyacının hemen üçte ikisini Batı Afrika karşılıyordu. Daha sonraları, 17 ve 18. asırda altın Gine’den geldiğinden, altın para “gine” olarak adlandırıldı. Yüklü miktarda altın kuzeye gönderilir ve Timbuktu piyasasında satılırdı. Altın buradan develerle Sahra’yı geçerek Fes veya Trablusgarb gibi şehirlere taşınırdı. Bu altının çoğu Avrupa’ya satılırdı. Zaman geçtikçe, altının Timbuktu’dan geldiği bilgisi yaygınlaştı. Bu ise Timbuktu’nun Avrupa’daki imajının şekillenmesinde mühim yer tuttu. Timbuktu’dan geçen altın ticaretinin uzun zaman evvel sonlanmasına rağmen, Timbuktu efsanesi Avrupa’da büyüdü.

Timbuktu'da hususî kütüphanelerde yüzlerce kıymetli yazma eser bulunuyor.

Timbuktu kadar uzak

Yeni pazarlar, yeni kaynaklar ve yeni ticaret rotaları arayan Avrupalı kâşifler, maksatlarını gerçekleştirmek için dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Afrika onlar için enteresan olduğu kadar mühim kaynaklara da sahipti. Bu kâşiflerden bir kısmı Timbuktu’ya varan ilk Avrupalı olmak arzusundaydı. Ancak çok azı hedeflerine ulaşabildi. Bu da Timbuktu’nun Altın Şehir imajına, “Uzak ve ulaşılmaz bir şehir” imajını da ekledi. İngilizce’deki “To Timbuktu and back”, “It's a long way to Timbuktu”, “I'll knock you clear to Timbuktu”, “Go to Timbuktu” gibi tabirler bunun ifadesidir. Avrupa’nın Timbuktu’ya karşı olan tutkusu şiirlere de yansımıştır. İngiltere’de saray şairi (Poet Laureate) olan Alfred Tennyson (1809-1892) 18 yaşındayken “Timbuctoo” şiiriyle Cambridge Üniversitesi’nin verdiği “Chancellor's Gold Medal”ı kazandı. Bu şiiri yermek amacıyla İngiliz roman yazarı William Makepeace Thackeray (1811-1863) Timbuctoo isimli bir başka şiir kaleme almıştır.

Dünya’nın hiçbir bölgesinde altın ve gümüş Afrika’daki kadar bol değildi. Altın ve gümüşe karşı aşırı ve tatminsiz arzularına rağmen ne eski ve ne de modern çağ Avrupalıları kendilerine Amerika ve Doğu Hindistan’dan daha yakın olan ve arzu ettikleri nesnelerin bolca bulunduğu bu ülkeye esaslı bir şekilde yerleşemedi. Yine de Avrupa’nın Afrika macerası çok eskilere dayanıyor. Ancak 18. asırdan sonra bu macera sistemli bir keşif faaliyetine dönüştü. 1788 senesinde Londra’da Afrika İçlerinin Keşfini Destekleme Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin gayesi Timbuktu’yu bulmaktı. O zaman Afrika sahillerinin ve Mısır’ın ötesinin haritası neredeyse yoktu. Bu zamana kadar Avrupalılar kıtaya talan ve köle temini maksadıyla uğramışlardı. Cemiyet, gayesini “Bilim ve insanlığı ilerletmek, esrarengiz coğrafyayı keşfetmek, kaynakları araştırmak ve talihsiz kıt’anın şartlarını iyileştirmek” olarak gösteriyordu. Olabildiğince kıtanın içine girmek, alâka çekici mevzularda bilgi toplamak maksadıyla tecrübeli seyyahlar çalıştırıldı. Bu sayede hem bilginin sınırlarını genişlettiler, hem de sağlam bir şöhret kazandılar. Ancak cemiyetin varlığı devam etmedi. Araştırmaya mevzu olan bölgeler giderek Fransız sömürgesi hâline geldi ve 1960 yıllarına kadar böyle kaldı.

Afrika Cemiyeti'nin 1790'da hazırladığı Afrika haritası

Timbuktu, bugün her ne kadar tedrisata devam edilse de, eski günlerdeki ışıltısından çok uzak, evlerin mahzenlerinde binlerce yazma eserin bulunduğu, fakir bir şehirdir. Nedense Türkler Afrika tarihine pek alâka duymaz. Halbuki bu kıtanın bir kısmı yakın zamana kadar Osmanlı ülkesine dâhildi. BBC Timbuktu’ya gelip dokümanter film hazırlıyor; muhabiri evlerdeki kütüphanelerde yazma astronomi ve matematik kitapları görünce çok şaşırıyor. Bizde Timbuktu’nun adını duyan acaba kaç kişi var?

1300'lürde Timbuktu'ya gelen bir Berberî ticaret kervanı



Hurrem Sultan, Osmanlı tarihinin en meşhur hanımlarından birisidir şüphesiz. Romanlara, tiyatrolara, filmlere mevzu olmuştur. Hepsinde kocasını avucunun içine alıp ona her istediğini yaptıran muhteris bir kadın olarak tasvir edilir. Gerçek böyle midir?

Hurrem Sultan'ı başında hotozuyla o günkü saray kıyafetleri içinde gösteren Avrupalı ressamlara ait bir resim

Hurrem Sultan’ın memleketi Rutenya, Ukrayna’nın Polonya hâkimiyetindeki batı kısmıdır. Bu sebeple Rossolan diye meşhur olmuştur. Rossolan, “Rutenyalı Bâkire” demektir. Hakkında hayalî romanlar yazanlar bile bunu gerçek adı zannederler. Ukraynalı veya Leh asıllı olduğu ihtilaflıdır. Esas adı Aleksandra Lisowska idi. Babası bir köy papazıdır. 12 yaşlarında Kırım süvarilerince esir alınıp İstanbul’a saraya gönderildi. Burada birkaç sene terbiye edildi. Güler yüzü sebebiyle Hurrem adı verildi. Hurrem, Farsça sevimli mânâsına gelir.

Her muvaffak erkeğin arkasında bir kadın vardır!

Ukraynalıların dünyanın en güzel kadın ve erkekleri olduğu söylenir. Hurrem Sultan güzel miydi? Birkaç tane resmi elimizdedir. Muhtemelen hayalî tasvirlerdir ama birbirlerine benzer. Buna göre çok güzel olduğu söylenemez. Peki onu bu kadar meşhur eden nedir? Zekâsı ve güler yüzü. Kanuni Sultan Süleyman, kızın bu hasletlerine hayran olmuş; aralarında büyük bir aşk doğmuştu. Tarihçiler padişahın bu kadar parlak muvaffakiyetlerinin arkasında, Hurrem Sultan’a duyduğu aşkın yattığını söyler. Hurrem Sultan ile Sultan Kanuni’nin aşkı, dillere destandır. İkisinin birbirine yazdığı âşıkâne mektuplar bugün elimizdedir. Bunlar her ikisinin de saf bir aşkla birbirlerine bağlandığını göstermektedir. Padişahın Muhibbî mahlasıyla terennüm ettiği şiirlerinde, Hurrem Sultan’ın kokusu sezilmektedir.

Padişahın, Hurrem Sultan ile karşılaşması, tahta çıktığı senedir. Hemen senesinde Şehzâde Mehmed dünyaya gelmiştir. Ardından Bayezid, Cihangir, Selim ile padişahın yegâne kızı Mihrümah Sultan’ı dünyaya gelmiştir. Şehzâde Mehmed, padişahın en sevgili çocuğu idi. Genç yaşta vebâ salgınında vefat etti. Padişah, hatırasına Şehzâde Câmii’ni yaptırdı. Mihrümah Sultan, Rüstem Paşa ile evlendi. Her ikisi de hayır hasenâtıyla tanınmıştır.

Sarayda padişahın çocuk doğuran zevcesine haseki denirdi. Has-eke, yani has gelin demektir. Bu sebeple Hurrem Haseki adıyla anıldı. Rivâyete göre padişahla evlenmeye ilk başta çok da istekli görünmemiş. Azatlanıp nikâhlanmayı şart koşmuş. Malum, câriyeler padişahın mülkü olduğu için ayrıca nikâh kıyılmaz. Padişah da bunu kabul etmiş. Tarihte benzerine rastlanmayan biçimde, Hurrem Sultan’ı azatlayarak nikâhlamış. Hurrem Sultan’dan sonra da başka hiçbir kadına ödnüp bakmamış. O zamana kadar bulûğ çağına gelen şehzadeler, bir tayin edildikleri sancaklara anneleriyle beraber giderdi. Hurrem Sultan ilk defa olarak oğluyla sancağa gitmeyen şehzâde annesidir. Padişah, kendisinden ayrılmak istememiştir.

Kanuni Sultan Süleyman'ın tahta çıktığı yıllardaki portresi

Cihan padişahının zevcesi

Padişahın sevgili annesi ve aynı zamanda Kırım Hanı’nın kızı olan Hafsa Vâlide Sultan’ın vefatından sonra Sultan Kanuni’nin diğer zevcesi Mâhidevran, oğlu Şehzâde Mustafa sancakbeyliğine tayin olununca, onunla beraber saraydan ayrıldı. Böylece Hurrem Sultan sarayın yegâne hâkimesi oldu. Padişah seferde iken onun yerine saraydaki düzeni muhafaza eder; muntazam mektupları ile İstanbul ve saraydaki havâdislerden padişahı haberdar ederdi. Devlet adamları arasında geçenleri, İstanbul’da olup biteni bir bir anlatırdı. Padişahın istihbarat memuru gibi çalışmış ve çok faydalı olmuştur. Kültürlü bir hanım idi. Mektuplarından anlaşıldığına göre güzel bir imlâsı vardır. İçli şiirler yazmıştır. Hurrem Sultan gibi yüksek hasletlere sahip bir hanımı, zihinlerdeki fettan kadın imajıyla beraber düşünmek büyük bir hatadır. Hurrem Sultan, cihan padişahının zevcesi sıfatını hakkıyla taşımış bir imparatoriçedir.

Hurrem Sultan, zevcinin sağlığında hastalandı. Kendisini hayır ve hasenata verdi. Bugün Haseki denilen semtte kubbeli bir câmi ile şadırvan, yanında imâret, medrese, dârüşşifâ ve mektep yaptırdı. Haseki Hastanesi adıyla bugün bile insanlara hizmet etmekte, Hurrem Sultan’ın ruhunu şâdetmektedir. Bundan başka Mekke ve Medîne-i Münevvere’de fakirlere yemek verilen birer imâret yaptırdı. Edirne’ye su getirtti ve bunları muhtelif çeşmelerden akıttı. O zaman ismi Cisrimustafapaşa olan Bulgaristan'ın Svilengrad şehrinde kervansaray, câmi ve imâret yaptırdı. Bunlara bütün servetini vakfederek adını hayırla târihe yazdırdı. Sultan Kanunî de bu sâdık zevcesi için, hayatının sonuna kadar hayırlar ve vakıflar yaptırmaktan geri durmadı. Bir kabahati vardıysa da, umulur ki asırlardır bu hayratından hâsıl olan sevaplar ve istifade edenlerin duası ile Hurrem Haseki aff-ı ilahîye kavuşmuştur.

Hurrem Sultan, 1558 senesinde de vefat etti. Vefatına padişahın çok üzüldüğü, bundan sonra hayattan zevk almadığı söylenir. Hurrem Sultan, Süleymaniye Câmii avlusuna defnedildi. Zevci, mezarı üzerine Mimar Sinan’a içi muhteşem çinilerle süslü zarif bir türbe yaptırdı. Burada iki sevgili yan yana ebedî uykularını uyumaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman, sevgili zevcesi Hurrem Sultan için şu beyitleri kaleme almıştır:

N'ola baksam şem-i hüsnüne gönül pervâneveş

Dostum sen şem olıcak âşıkım pervânedir.

Gülşen-i hüsnünde dil mürgün yine saydetmeye

Zülfünün ağında Muhibbî hâli ânın divânedir.

Hurrem Sultan'ın Avrupalı bir ressama ait başka temsilî resmi

Hurrem Sultan’ın suçu mu?

Kanuni Sultan Süleyman’ın önceki zevcesi Mâhidevran’dan Şehzâde Mustafa adında bir oğlu vardı. Yakışıklılık ve yiğitliği sebebiyle dedesi Yavuz Sultan Selim’e benzetilirdi. Osmanlılarda bir verâset usulü olmamakla beraber, zamanı geldiğinde padişahın yerine onun geçmesi bekleniyordu. Padişah 46 sene gibi çok uzun bir müddet tahtta kaldı. Zaman uzadıkça en iyi hükümdardan bile insanlar usanır. Halk da ihtiyar padişahın yerine dedesine benzeyen Şehzâde Mustafa’nın geçmesini istiyordu. Şehzâdenin etrafını hemen bir klik sardı. Onu babasına karşı kışkırttılar. Şehzâde, sağda solda “Ben padişah olsam şöyle yaparım, böyle yaparım” diye tedbirsizce konuşmaya başladı. Padişah, oğlunun kendisine karşı bir komplonun içinde olduğunu düşünmeye başladı. Eline bir takım deliller geçince de idam ettirdi. Buna padişahı, tahta kendi çocuklarının geçmesini isteyen Hurrem Sultan’ın teşvik ettiği söylenir; hatta Hurrem Sultan, damadı Rüstem Paşa ile beraber bu idamın müsebbibi olmakla suçlanır. Padişahın, eniştesi Sadrazam Makbul İbrahim Paşa’yı idamını da Hurrem Sultan ve damadı Rüstem Paşa’ya yüklemişler; Şehzâde Mustafa ile Makbul İbrahim Paşa’nın kendilerini idama götüren işlerinden hiç bahsetmemişlerdir.

Kocası tarafından çok sevilen kadınlar hep kıskanılır ve iftiraya uğrar. Kanuni Sultan Süleyman gibi hayatında hiç büyük hatâ yapmamış bir hükümdarın, kadın komplosuyla hareket etmesi düşünülemez. Mustafa, padişahın öz oğludur. Onun kanından ve canındandır. Padişah elbette idamını haklı görmüş ve infaz ettirmiştir. Hurrem Sultan, belki çok üzülmemiştir; hatta taht oğullarından birine kalacağı için belki memnun da olmuştur. Ama hâdisenin mesulü değildir. Mustafa, heyecanlı ve tedbirsiz tavırlarıyla zaten padişahlığa uygun olmadığını göstermiştir. Yiğitlik tek başına kâfi değildir. Sabır ve temkin daha mühimdir. Hem Sultan Kanunî, Hurrem Sultan’ın oğlu olup ayaklanan Şehzâde Bayezid’i de idam ettirmekte tereddüt etmemiştir. Padişahlar, devletin dirliği ve milletin birliği mevzu bahis olduğu zaman en yakınlarını bile fedâ etmekten çekinmezdi. Devlet, asırlarca böyle ayakta durmuştur.

Hurrem Sultan'ın başka bir resmi

Hurrem Sultan'ın Sultan Kanunî'ye yazdığı mektup (Sadeleştirilmiş)

Yüzümü yere koyup, mutluluk sığınağı ayağınızın topraklarını öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve saadetimin sermayesi sultanım! Eğer bu ayrılık ateşine yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap, gözleri yaş dolu, gecesi gündüzü belirsiz olan, hasret deryasına gark biçâre, aşkınız ile müptelâ, Ferhat ile Mecnun'dan beter şeydâ kölenizi sorarsanız; ne zamandır ki sultanımdan ayrıyım. Bülbül gibi âh u feryâdım dinlemeyip, ayrılığınızdan dolayı öyle bir hâlim var ki, Allah kâfir olan kullarına dahi vermesin.

Benim devletim, benim sultanım! Bilhassa bir buçuk ay olduğu halde sizden bir haber gelmemesi yüzünden Allah biliyor ki hiçbir şekilde rahatlık yüzü görmeyip, gece gündüz ağlayıp, kendi hayatımdan el çekip, cihan gözüme dar oldu. Ne yapacağımı bilmeden ağlayıp, gözyaşları içinde gözüm kapıları gözlerken, ol ferdü rabbülâlemîn, âleme rahmet eden Sübhan-ı Yezdan, cümle âleme inâyet nazarın edip, fetih haberi ve müjdeli haberlerini yetiştirdi. Ve bu haberi işitince Allah biliyor ki, benim padişahım, benim sultanım, ölmüş idim taze can buldum.

Benim Sultanım! Şehir hakkında soracak olursanız; şimdilik henüz hastalık devam etmektedir. Ancak önceki gibi değildir. İnşallah Sultanım gelince, Allah'ın inâyetiyle de geçer gider. Azizlerimiz, hazan yaprağı dökülünce geçer derler.

Benim Sultanım! Sık sık mübarek mektubunuzu gönderirsiniz diye tazarru ve iltimas ederim. Zirâ ki billah yalan değil, bir iki hafta geçip de ulak gelmezse âlem gulguleye gelir. Türlü türlü sözler söylenir. Yoksa sadece kendi nefsim için istediğimi sanmayın.

Hurrem Sultan'ın Süleymaniye Câmii bahçesindeki türbesi



Masonluk, son asırların üzerinde en çok tartışılan müesseselerinden birisidir şüphesiz. Dünya barışı, din ve ırka bakılmaksızın insanların kardeşliği, sosyal dayanışma gibi ulvî maksatlara hizmet iddiasındadır. Ancak halk arasındaki umumî kanaat, masonluğun Siyonizm’e, bir başka deyişle Yahudilerin dünya hâkimiyetine hizmet etmek için kurulmuş bir gizli teşkilât olduğudur. Klübe giriş, çok enteresan ritüellerle gerçekleşir. Mensuplar gözleri bağlı bir şekilde merkeze götürülüp, sadakati sınandıktan sonra mukaddes kitaba yemin ettirilir. Tantanalı kıyafet ve semboller kullanılır. Bu halleri de masonlara karış umumî bir ürküntü hâsıl etmiştir. Bilinmez, belki cemiyetin arzusu da budur. Son asırlardaki hâdiselerin hepsinin ardında masonluk aranmış; her ülkede iktidardaki kilit isimlerin mason olduğu hayretle görülmüştür.

TAPINAK ŞÖVALYELERİ

Cemiyetin menşeini Haçlı seferleri sırasında Kudüs’teki Süleyman Mâbedi’ni Müslümanlara karşı korumak için kurulan Templier (Tapınak) Şövalyelerine kadar götürenler vardır. Bu tarikat, giderek güçlenip devlet içinde devlet olunca, Papa tarafından aforoz edilmiş ve mensupları Fransa Kralı Philippe tarafından yakılarak cezalandırılmıştı. Rivâyete göre İskoçya’da gizliden gizliye devam eden tarikat; tekrar tarih sahnesine masonluk olarak çıkmıştır. Fransız ihtilâliyle Fransa krallarından; İtalyan ihtilâliyle de Papalık’tan intikamını almıştır. Da Vinci Şifresi gibi kitaplar hep bu irtibatı mevzu edinir.
Rousseau, Voltaire, Diderot, Montesquieu gibi mason filozoflar, bir hürriyet cereyanı meydana getirdi. Çünki hükümdarların salâhiyetlerinin kısılması, mason faaliyetlerinin serbestçe yapılmasına imkân hazırlayacaktı. Nitekim Lafayette, Danton, Mirabeau gibi Fransız İhtilâli’nin önde gelenlerinin ekserisi; Birleşik Amerika’yı kuranların üçte biri; Rusya’da komünist ihtilâlini yapanların çoğu masondu. Masonlar, bunu iftiharla açıklamaktadır. İtalyan ve Yunan ihtilâlcileri de masondu. Masonlar, İskoç ve Fransız masonluğu olmak üzere bazen birbirine rakip iki grupta faaliyet göstermektedir.

MASONLUK OSMANLI ÜLKESİNDE

1721 yılında Paris’e Osmanlı sefiri olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu ve kethüdâsı Said Çelebi, mason olan ilk Türk kabul edilir. İlk loca 1723’de Galata’da; sonra 1747’de Haleb, 1760’da İzmir’de açıldı. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri ve Bektaşîlerle irtibatlı görüp masonluğu yasaklayınca, klüp yer altına indi. Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye gibi cemiyetler şeklinde teşkilâtlandırıldı. Masonlar idarede söz sahibi olmaya başladı. Paris sefiri iken mason olan Reşid Paşa, İngilizlerin baskısıyla sadrazamlığa getirildi. Sadullah Paşa, Keçecizâde Fuad Paşa, Mithat Paşa, Ahmed Vefik Paşa masondu. Sultan Aziz zamanında meşrutiyet idealini ateşleyen Ziya Paşa, Şinasi, Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemal, Besim Ömer Paşa gibi Genç Osmanlıların hemen hepsi mason locasına girdi. Sultan II. Abdülhamid, masonluğa açıkça tavır almayıp, siyasetle uğraşmamak şartıyla serbest bıraktı. Ama hep kontrol altında tuttu. Padişahı deviren İttihad ve Terakki Cemiyeti mensuplarının çoğu masondu. Haylisi cumhuriyetin kuruluşunda da rol oynadı. Halkçılık prensibi, vatandaşların ancak Halk Partisi çatısı altında teşkilâtlanabileceğini öngördüğünden, 1935’de bütün sivil cemiyetlerle beraber mason cemiyeti de kapatıldı. İnönü, 1948’de mason faaliyetlerine izin verdi.

Sultan V. Murad'ın tahttan indirildikten sonra ömrünü geçirdiği Çırağan Sarayı

KISKAÇTAKİ ŞEHZÂDE

Sultan Aziz, 1867 yılında bozulan Osmanlı imajını düzeltmek için Avrupa’ya bir seyahat yaptı. Yanında iki yeğeni Şehzâde Murad ve Abdülhamid Efendileri götürdü. Aynı zamanda veliahd olan Murad Efendi yakışıklı, nâzik, kültürlü bir genç idi. Avrupa saraylarında çok popüler olup sempati kazandı. İngiltere prensesi ile evlendirilmesi bile gündeme geldi. Ama Sultan Aziz kabul etmedi. Şehzâde, İngiltere’de geleceğin kralı VII. Edward ile dostluk kurdu. Rivâyete göre, prens, istikbalin padişahını, mensup olduğu İskoç mason locasına sokmayı başardı. İki taraf da bundan menfaat bekliyordu. Şehzâde, padişah olduğunda başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın kendisiyle iyi geçineceğini; hem de Jön Türkler’in muhalefetini kıracağını umuyordu. Nitekim Avrupa hükümdar ve prenslerinin çoğu bu tesirli cemiyete mensuptu. O devirde masonluk, âzâlarını sosyal bakımdan destekleyen bir klüp hüviyetinden öte bir imaja sahip değildi. Bu sebeple, Şehzâde’nin masonluğu doğruysa bile, bazı kesimlerin şehzâdeyi bundan dolayı tenkid etmesi yersizdir. Popülaritelerini arttırmak için, masonların çoğu kimseyi masonmuş gibi tanıttığı malumdur. Bugün bile masonluğa girenlerin çoğunun maksadı sosyal ve malî imkânlarını arttırmaktır. Hakikî misyonu bunları pek alâkadar etmemektedir. Bu bakımdan masonluğun dünya siyasetindeki rolü bugün hayli azalmıştır.

Doktor Mavroyeni Paşa

EVDEKİ BULGUR

Şehzâde bu hareketinin semeresini görmüş müdür? Hem evet, hem hayır. Sultan Aziz tahttan indirilip şüpheli biçimde öldürülünce yerine geçti. Ancak hâdiselerin kendi kontrol ve arzusu hilâfına cereyanı, bu hassas hükümdarı dehşete düşürdü. Sinirleri bozularak daha kılıç bile kuşanamadan tahtını kaybetti. Böylece amcasına karşı kalkıştığı teşebbüsün ceremesini çekti. Kardeşi Abdülhamid Efendi padişah oldu. Mason biraderlerden Scalieri, sonra da Ali Suavi, Çırağan Sarayı’nda kalan sabık hükümdarı tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs ettiyse de, muvaffak olamadı. Bu da Sultan Murad’ın üzerindeki baskının artmasına sebebiyet verdi. Hâsılı biçare Sultan Murad, masonlukta umduğunu bulamadı.

Masonların rivâyetine göre, Sultan Abdülhamid, masonluğun dünya siyasetindeki rolünü görünce; hususî doktoru Mavroyeni Paşa vâsıtasıyla, ağabeyinin de 1872’de tekris olunduğu Fransız Büyük Maşrıkı’na bağlı Proodos Locası’na müracaat ederek masonluğa girmek istediğini bildirdi. Ancak loca padişahın niyetini sezip şahsiyetinden ürkerek bu talebi reddetti. Bu sefer cemaatleri bir arada tutmak için kendisinin başında olacağı bir mason klübü kurmak istedi; ama masonlar bunu da engelledi. 1878 tarihinden sonra bu niyetinden vazgeçip masonları sıkı kontrol altına aldı.

Ali Suavi'nin "Sarıklı İhtilâlci" diye anılmasını temin eden enteresan bir pozu



Haftalarca Muhteşem Yüzyıl konuşuldu. Herkesin merakı şuydu: Avrupalıların Muhteşem Süleyman dediği tarihin en meşhur şahsiyetlerinden Kanuni Sultan Süleyman ve zamanı acaba hakkıyla tasvir edilebilecek mi?

Tarihî filmlerin tarihi sevdirerek öğrettiğine şüphe yok. Bu işte en ileri olan da bence İngilizlerdir. 1950’lerde parlak Hollywood prodüksiyonlarını da yabana atmamak lâzım. Biz maalesef bu hususta geriyiz. Geçenlerde çok konuşulan Muhteşem Yüzyıl dizisine de bu cihetten bakılacak olursa söylenecek bazı şeyler var. Günlerdir hakkında o kadar konuşuldu ki seyredince bir bardak suda fırtına koparıldığı hissine kapılıyorsunuz. Ama menfi reaksiyon gösterenleri de mazur görmek lâzımdır. Senelerdir Osmanlılar hakkında öyle şeyler yazılıp çizildi ki, insanlar ister istemez endişeleniyor. Mamafih film yapımcıları bundan memnun olsa gerek. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler. Dizide çok şükür ideolojik bir hava sezilmiyor. Hatta tarihe alâkayı arttırmaya yardımcı bile olabilir. Namazı ile, duası ile, güçlü karakteri ile, zengin iç dünyası ile yerinde bir Kanuni Sultan Süleyman portresi çizilmeye çalışılıyor.

Bir kere dekor ve kostümlere diyecek bir şey yok. Bu bakımdan Tudors dizisinden geri kalmıyor. Ancak senaryo ve diyaloglar zayıf. Tempo ağır. Daha çok dokümanter filmlerin drama kısımlarına benziyor. Çok muvaffak şahıslardan seçilmiş başrol artistleri, diziye uymamış. Uzun boylu, uzun boyunlu, elâ gözlü, zayıf ve o tarihte 26 yaşında bir genç olan Kanuni Sultan Süleyman rolünü, yüz hatları sert, yapılı, mavi gözlü kırkında bir karakter artisti oynuyor. Çok güzel yüzlü, mağrur Makbul İbrahim Paşa rolü, romantik komedilere yakışan sevimlilikte bir aktöre verilmiş. Hafsa Vâlide Sultan gibi çekik gözlü ve hanım hanımcık bir şahsiyete Nebahat Çehre uymamış. Bunları geçelim.

Dilimizi nasıl biliyor?

1) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktıktan sonra babasının nedimi Hasan Can’la görüşüyor. Enderun muallimlerinden, âlim ve sanatkâr Hasan Can burada 60’lı yaşlarda ezik memur tipleriyle tanınan bir aktör tarafından canlandırılıyor. Halbuki bu tarihte 30 yaşında idi. Hasan Can’in oğlu Hoca Sadeddin Efendi meşhur eseri Tâcü’t-Tevârih’te böyle bir konuşmadan bahsetmez. Film için kurgulandığı farzedilse bile, babasının ölüm döşeğinde kendisini sorup sormadığına dair Kanuni’nin suali üzerine Hasan Can “Sürekli sizden bahsederdi” demesi de tarihe aykırıdır. Tâcü’t-Tevârih Yavuz Sultan Selim’in ölüm döşeğini anlatır ama bundan hiç bahsetmez.

2) Hafsa Vâlide Sultan saraya yeni gelen Hürrem Sultan’la kendi dilinde konuşuyor. Bir kaç sahne sonra Hürrem Sultan birine "Dilimizi nasıl biliyor?" diye sorunca "Kırım hanının kızıdır da ondan" cevabını alıyor. O devirde Kırım yarı müstakildir, Rusya ile münasebeti de harb üzerine kuruludur. Kırım’da Rus tesiri bahis mevzuu değildir. Hafsa Sultan’ın Rusça veya Ukranca bilmesi beklenmez.

3) Padişah İbrahim Paşa’yi hasodabaşı yapınca, bir vezir "Bu dönmeyi nasıl hasodabaşı yapar" diye sızlanıyor. Has Oda ve hatta Enderun’un tamamı zaten köle ve devşirmelerden müteşekkildir. Hal böyleyken bir vezirin bu sözü etmesi abestir. Üstelik İbrahim Paşa devşirme değil, 6 yaşında esir edilmiş Rum asıllı bir köle idi. Sonradan ailesini getirtti. Hepsi Müslüman olup Osmanlı hizmetine girdiler.

4) Bir sahnede askerler "Cülûs bahşişimiz verilecek" diye seviniyorlar. Askerlere bakıyoruz, en genci 45-50 yaşında hımbıl adamlar. O yaşta kimse orduda kalmaz.

5) Cafer Ağa idam edildikten sonra Venedik elçisi geliyor ve biri onun idamı kaçırdığını söylüyor. Bir kaç sahne sonra başka biri "Venedik elçisi de idamdaydı, ödü patlamıştır" diyor. hangisi doğru? Üstelik idam böyle ulu orta yerde değil, balıkhanede yapılırdı.

6) Dizinin başından sonuna "sultan" kelimesi defalarca kullanılırken, "padişah" kelimesi hiç kullanılmıyor. Hakikat böyle değildir.

İngiltere’yi kim takar!

7) Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk işi divan toplantısına katılıp bazı kararlarını açıklamak oluyor. Sultan Fatih’ten itibaren padişahlar divan toplantısına katılmaz, belki kafes arkasından dinlerdi. Kanuni Sultan Süleyman’ın katıldığına dair hiç delil yoktur. Ama katılmadığına dair delil vardır.

8) Padişah divan toplantısında Cafer Ağa’nin muhakeme edilmesini emrediyor. Bir kaç sahne sonra bir münâdi padişahın Cafer Ağa’nın idamını emrettiğini söylüyor. Hangisi doğru?

9) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken Alman imparatoru Şarlken ve Fransa kralı Fransuva’nın mücadelesi için "Bakalım kim kayzer olacak?" meâlinde bir söz ediyor. Burada kayzer kelimesinin kullanılmasının doğru olup olmadığı bir yana, bu cümleyle padişah ne demek istemektedir, anlaşılır değildir. Kayzer Roma imparatoru için kullanılır. “Benim rakibim Şah İsmail değil, Şarlken, François, Heny Tudor” derken, İngiltere o zaman Avrupa’nın büyük devletleri arasında bile değildi. Şah İsmail de zaten sığındığı ininde 6 sene sonra öldü.

10) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken "Venedik dükü" diyor. Bunun doğrusu "Doç" olacaktır. Doç’un İngilizcesi dük’tür. Mânâsı da başkadır.

11) Dizide Yavuz Sultan Selim oğluna Rodos’u almak üzere kalyonlar yaptırmayı vasiyet ediyor. Halbuki denizcilik tarihine kalyonun girişi bu tarihten bir asır sonradır. Yani o zaman ortada kalyon diye bir gemi sınıfı yoktu.

12) Yavuz Sultan Selim vefat etmiş. Ortada bir matem var. Bir yanda havai fişekler atılıyor, bir yanda padişah eğlence tertib ediyor. Olacak iş değil.

Harem bir mektepti, eğlence yeri değil!

13) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığı tarihlerde Topkapı Sarayı'nda bir harem dairesi yoktu. Sultan Fatih’in sarayı, İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerde idi. Eski Saray diye bilinir. Halkın Topkapı Sarayı dediği Yeni Saray ise devlet ofislerinin bulunduğu yerdi. Padişah akşamları yatmak için Eski Saray'a giderdi. Topkapı Sarayı harem dairesi Sultan Kanuni’nin torunu Sultan III. Murad devrinde kurulmuştur.

14) Bir sahnede Hurrem Sultan’ın ailesinin intikamını almak üzere saraya giren bir kadın intibaı uyandırılmış ki çok yanlıştır. Ailesinin öldürüldüğü bilinmiyor. Muhtemelen esir edilmediler. Hurrem Sultan, saraya 12 yaşlarında girdi. O zaman Kanuni Sultan Süleyman padişah değildi. Çok güzel değildi ama zekâsı ve sempatikliği ile temayüz etti. Hurrem (sevimli) ismi bu yüzden kendisine verildi. Şiirler yazan, edebiyat, dikiş-nakış, musiki bilen entelektüel bir hanımdı. Hurrem Sultan hataları ve zaafları bir yana, Kanuni Sultan Süleyman gibi herkesin övdüğü bir cihan padişahının gönlünü kazanmış; kocasına destek olmuş; hayır hasenatıyla kendisini sevdirmiş bir şahsiyettir. Kocasının sevdiği kadınlar kıskanılır, iftiraya uğrar.

15) Harem bir mektepti, eğlence yeri değildi. Hıristiyan kız haremde kalamaz. Hepsine yeni isim verilir. Hiçbiri Hıristiyan ismiyle anılmaz. Hurrem Sultan’ın ikide birde bakıp imrendiği gözdeler balkonu başka bir âlem. Filmlerde tasvir edilen kibar randevuevlerini andırıyor. Balkonda mânâsızca salınan şuh bir sürü kadın. Gerçeği aksettirmiyor. Padişah, şatafatı, güzel yaşamayı severdi. Ama zannedilenin aksine kadınlara düşkün değildi. Dört hanımı vardı. Hürrem’den sonra da kimseye iltifat etmemiştir. Fevkalâde prensipli, protokole çok bağlı, aynı zamanda pek zarif bir zât idi.

16) Padişahı eğlendirecek cariyeleri hasodabaşı seçiyor. Hasodabaşı hareme bile giremez. Cariyeler saraya alındığında haremin mutfak, kiler, hamam, hastane gibi muhtelif kısımlarına ihtiyaca göre dağıtılır. Zeki ve güzel olanları vâlide sultan dairesine alıp yetiştirir. Padişaha takdim eder. Bunlar padişahın cariyesi olduğundan hepsi nikâhlı zevce statüsündedir. Câriyelerin örtünmesi dinen farz değildir. Haremde zaten herkes başı açık dolaşabilir. Zaten erkek sinek bile hareme giremez. Ama Osmanlı terbiyesi muayyen şekilde kapalı giyinmeyi icab ettirir. Bilmeyen, haremdekiler niye tesettüre uymuyor diye sorar!

17) Haremde bir kız serkeşlik yaparsa, bir gün tutmaz, saraydan çıkarırlar. Hurrem de karnı sıcak yemek gördü diye sevinmiştir. Ülkesinde kalsaydı belki de acından ölürdü. Mendil atma, padişaha bağırma, kucağına düşme gibi hafiflikler haremde yoktur. Hele dizide cariyelerin dansı tamamen uydurmadır. Düğünde dernekte oynamak vardır ama Osmanlı eğlence telâkkisi bu değildir. Oryantal dans bize son yıllarda gelmiştir. Bunları bilmeyenler, padişahı gayrımeşru münasebet içinde zannedecek.

Kafe gençliği Türkçesi

19) Padişah ve devlet adamları ekseriya, Hasodabaşı İbrahim Paşa ise dizinin hemen her sahnesinde başı açık geziyor. Bu mümkün değildir. Resmiyette kavuk, evde ise işlemeli takke giyilir. Şarkta başı açık durmak çok ayıptır. Üstelik devlet adamları arasında sakallı kimse neredeyse yok. Bunlar süklüm püklüm halleriyle daha çok köy ihtiyar heyetine benziyor. Hele uzun saçları, kirli sakalıyla genç bir adam, kaptan-ı derya Cafer Ağa rolüne hiç yakışmamış.

20) Dizide kullanılan Türkçe bugün kafe gençliğinin kullandığı Türkçeye çok benziyor. Evet, ağdalı Osmanlıca kullanılsın denemez ama madem ki bu bir “dönem dizisi”, o halde Hatırla Sevgili kadar herkesin bildiği eski kelimeler kullanılmalıydı. Şu haliyle çok itinasız duruyor.

Türkiye’de yıllarca sanat ciheti zayıf, tarihî gerçeklere aykırı, hatta koyu ideolojik filmler yapıldı ve romanlar yazıldı. Seneler boyu tarih öğretilmedi, kültür anlatılmadı. Nesiller bir öncekinden o kadar kopuktur ki, ne lisanını anlar, ne terbiyesini bilir, ne dünya görüşünü çözebilir. Bir yandan mekteplerdeki sıkıcı tarih dersleri, bir yandan da bu ideolojik film ve romanlar insanları tarihinden soğuttu. Şurası memnuniyet vericidir ki, insanlar artık hâdiselere daha nötr bir havayla yaklaşılıyor. Ancak tarihî hâdiseleri doğru bilmek yetmiyor; analize de ihtiyaç duyuluyor. Bu da fıkıhtan tasavvufa, edebiyattan sosyal hayata kadar İslâm-Osmanlı kültürünü iyi bilmeyi gerektiriyor. Burada hassas davranarak, zamanla hiç menfi reaksiyonla karşılaşmadan reytingi yüksek, ama aynı zamanda bilgilendiren, tarihe yönlendiren ve tarihi sevdiren filmler, romanlar yapılacağından ümitliyiz.



Yeni dünyanın 7 harikasından biri seçilen Tac Mahal dillere destan bir aşk hikâyesinin mahsulüdür. Hindistan’daki Müslüman Türklerden kalma bu emsalsiz eseri dünyanın her köşesinden sayısız insan gezer de, çoğu hikâyesini bilmez.

Hindistan’a İslâmiyeti Türkler getirdi. Burada muazzam bir devlet kurdular. Emir Timur’un torunu Bâbür, şansını denemek üzere Kâbil’den dedesinin vaktiyle işgal ettiği Hindistan’a yürüdü. Az bir kuvvetle burada yerleşti ve insanlığa emsalsiz eserler hediye eden muazzam bir imparatorluk kurdu. Bâbürlü hükümdarlarının herkesçe bilinmeyen ve doğrusu güçlü asker hüviyetlerinden de beklenmeyen bir hususiyeti vardır. O da hanımlarına duydukları emsalsiz bağlılıktır. İşte 2007’de yeni dünyanın yedi harikasından biri seçilen ve UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan Tac Mahal de böyle romantik bir aşkın mahsulüdür. Niçin romanı yazılmaz, filmi yapılmaz, doğrusu anlaşılacak gibi değildir.

İnsanlar ikiye ayrılır…

İngiliz Lordu Edward Lear, “İnsanlar ikiye ayrılır: Tac Mahal’i görenler ve görmeyenler” demiş. Tac Mahal, Hindistan hükümdarı Hürrem Şah Cihan’ın çok sevdiği zevcesi Ercümend Banu-Begüm Mümtaz Mahal için Agra şehrinde yaptırdığı bir türbedir. Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve güzel âbidedir.

Mümtaz Mahal’in babası Âsaf Han, Karakoyunlu Türkmenlerinden İranlı bir vezirdi. Ancak Şiîliği terk edip Sünnî olmuştu. Vaktiyle soylular yaptıkları el işlerini Mina Pazar denilen bir kermese götürüp satar ve parasıyla hayır işlerlerdi. O zamanlar şehzâde olan Şah Cihan, anne tarafından akrabası 20 yaşındaki Mümtaz Mahal ile burada tanıştı. Güzellik ve zekâsına hayran oldu. Tarihin en büyük aşklarından birisi burada doğdu. Evlilikleri 20 sene sürdü. Bu zaman zarfında Şah başka kadına bakmadı. 14 çocukları oldu. 7’si yaşadı. Mümtaz Mahal sonuncuyu doğururken vefat etti. Çocuk doğururken ölen kadınlar Hind kültüründe muhterem kabul edilir.

Bu elim hâdise Şah Cihan’ı mahvetmeye yetti. Şah’ın gözü dünyayı görmez oldu. Sevgili zevcesi için Yamuna Nehri kıyısında bir türbe inşa ettirmek üzere İstanbul’dan mimar istedi. Mimar Sinan’ın talebesi ve Sultanahmed Câmii mimarı İsa Efendi gönderildi. 1632’de temeli atılıp günde 20 bin işçi çalışarak 22 senede tamamlandı. Racistan’dan gelme şeffaf mermer iç duvarlar, yakut, safir, pırlanta, zümrüt, akik, firuze, sedef ve inci ile süslendi. Türbenin iç ve dış çevresine Yâsin Sûresi mermerin içine siyah mermer hakkedilerek yazıldı. Köşelere zelzelede yıkılırsa binaya zarar vermesin diye dışa doğru eğik dört minare eklendi. Türbenin giriş kapısı 33 m. yekpare mermerdir. Solda zarif bir câmi, sağda bunun simetriği mihmanhâne (misarfirhane); havuzlarla bezeli bahçe ve kırmızı taştan muhteşem dış kapı insanı büyülemektedir. Sömürge devrinde açgözlü bir İngiliz Vâlisi bu muhteşem binâyı satışa çıkardıysa da, borsadaki kriz sebebiyle alıcı bulamamıştı.

Şah Cihan, kendisi için de Tac Mahal’in yanına siyah matem renginde bir benzerini yaptırmak isteyince, hazineyi büyük masraflara sokacak bu teşebbüsü engellemek üzere oğlu Âlemgir Evrengzib kendisini tahttan indirip Agra Kalesi’nde ikamete mecbur etti. Şah Cihan hiç itiraz etmedi. Ömrünü, sekizgen şekli sebebiyle Müsemmen Burç denilen odada kimseyle görüşmeksizin Tac Mahal’i seyrederek geçirdi. Ölüm döşeğinde de önüne ayna koydurarak Tac Mahal’i seyretmeye devam etti. Vefat edince zevcesinin yanına gömüldü. Şimdi iki âşık sesin yedi kere yansıdığı bir odada ebedî uykularını uyuyor. Âlemin yedi köşesinden gelen sayısız ziyaretçi de bu mümtaz aşkın iki kahramanını anıyor. Bütün dünya, 4 asır evvel ilim, duygu, emek ve bilgelikle inşa edilen bu muazzam eserin karşısında hayranlıkla eğiliyor.

Ah şu Bâbürlü erkekleri…

Bâbür Şah’ın burada anlatılması gerekmeyen bir aşk hikâyesi vardır. Çok büyük riskleri göze alarak evlendiği zevcesi Masume Begüm’ün çocuk doğururken ölümüne çok üzülmüştür. Oğlu Hümâyun Şah’ın böyle bir aşkla sevdiği zevcesi Hamîde Begüm, kocası için Delhi’de muazzam bir türbe yaptırmıştır. Oğlu Ekber Şah’ın hanımına bağlılığı ise pek iç açıcı değildir. Ekber Şah, müttefiki Racput racasının kızı ile evlendi. Sonra bu Hindu kızının öyle tesiri altına girdi ki dinini terk ederek başka bir din kurdu. 40 sene işkence çeken Müslümanlar, ölümüyle rahat bir nefes aldı. Ancak ümit bağladıkları oğlu Selim Cihangir, onları sukutu hayale uğrattı. İran asıllı vezirinin Şiî kızı Nurcihan Begüm ile evlendi. Kadın müstesnâ güzelliği, zekâ ve zarafeti ile Cihangir’i büyüledi. Sünnîliği müdafaa ettiği için meşhur mutasavvıf İmam Rabbânî’ye karşı kocasını kışkırttı. Zayıf karakterli Cihangir, karısına uyup her şehirdeki halifeleri vasıtasıyla nüfuz kurduğu gerekçesiyle kendisini üç sene hapsetti.

Cihangir’in oğlu Hürrem Şah Cihan’ın dillere destan aşk hikâyesi ise hepsinden meşhurdur. Şah Cihan, İmam Rabbânî’yi severdi. İcraatını tasvip etmediği babasını tahttan indirebilmek için hocasından yardım istedi. “İsyan etme, az sonra baban ölecek, taht sana kalacak” buyurdu. Öyle oldu. Zamanında herkes rahat nefes aldı. Dehâ sahibi Şah, şehirler kurdu, çok muazzam eserler yaptırdı. Ancak biri vardır ki bugün dünyada en çok bilinen ve ziyaret edilen yerlerdendir: Tac Mahal. İmam Rabbânî’nin oğlu Şeyh Masum’un müridi ve büyük bir fıkıh âlimi olan sağlam karakterli Âlemgir Şah ile haleflerinin böyle bir meyli doğrusu bilinmiyor.



Modern harblerde tank ne ise, eski ordularda da filler aynı işi görürdü. Hususi yetiştirilen harb filleri zaferi kazanmakta başlıca âmil olurdu. Fili olan ordular çoğu zaman muzaffer olmuştur. Ancak fil sahibi olmak da her ordunun harcı değildir.

Tarih kitapları, fili ehlîleştirip, üzerine insan bindirerek harb etmeyi, ilk defa Pers hükümdarlarından Feridun Ferruh’un ihdas ettiğini söyler. Gerçekten eski devirlerde Asya’daki harblerde filler birinci derecede rol oynardı. Hususî surette yetiştirilen harb filleri zaferi kazanmakta başlıca âmil olurdu. Bir harb fili, müteharrik kale gibi kullanılırdı. Vücudu demirden ve boynuzdan bir zırh ile muhafaza edilirdi. Hortumuna da eğri bir kılıç bağlanırdı. Bununla üzerine gelen atlar ve develer ikiye biçilirdi.

BENİM ORDUMU KİMSE YENEMEZ!

İran hükümdarı Hüsrev Perviz’in bin tane beyaz fili vardı. Bunlardan bahsederken “Benim ordumu yenecek hiçbir kuvvet yoktur” derdi. Kartaca hükümdarı Hannibal, filler sayesinde Roma’yı titretmiş; Alp dağlarını bunların üzerinde aşmayı başarmıştı. Hint hükümdarları ihtişamlarını fazla mikdarda file malik olmakla gösterirdi. Hazret-i Peygamber’in dünyaya gelişinden bir sene evvel Yemen hükümdarı Ebrehe filleri ile Mekke’ye saldırmış; ama hikmet-i ilahî, mağlup olup geri dönmüştü.

AMAN ÜRKMESİN!

Emir Timur , Hindistan’ı istilâ ederken başta düşmanı mağlup etmişti. Sonra Hindistan hükümdarı fillerden istifade etti. Bunun üzerine Timur geri çekilmek zorunda kaldı. Sonra buna bir çare düşündü. Harb meydanına ot yüklü develer gönderdi. Harb başlar başlamaz otlar ateşe verildi. Filler sırtında yangın çıkan develerden ürkerek kaçtılar. Fillerin küçük gözlü olması sebebiyle ateşten çok ürktükleri anlaşılıyor. Timur Han’ın bu tedbiri işe yaradı. Hindistan hükümdarı yenilerek dağlara kaçmak zorunda kaldı.

Emir Timur , Hindistan’ı istila ettikten sonra ordusunu kuvvetlendirmek için bu mühim silahtan çok faydalandı. Hatta Anadolu’ya yürüdüğü zaman ordusunda otuz iki tane fil vardı. 1402 yılında cereyan eden Ankara Meydan Muharebesi’nde bunları alayların önüne koymuş; Osmanlı ordusunda dehşet hâsıl etmek istemişti. Beklediği oldu. Rumeli ve Anadolu askeri, o zamana kadar görmedikleri bu muazzam harb vasıtasının önünde çözüldü.

FIKRA BU YA!

Emir Timur, Anadolu’ya getirdiği filleri, Ankara Savaşı’ndan sonra, beslenmek üzere şehir ve kasabalara dağıtmıştı. Akşehir’e de bir tane fil düşmüştü. Filin bakımı o kadar zor ve masrafları o kadar çok idi ki, kasaba halkı bizar oldu. Nasreddin Hoca’dan, gidip Emir Timur ile konuşmasını ve kasabayı bu mükellefiyetten kurtarmasını istediler. Nasreddin Hoca bir heyetle beraber gidip Emir Timur'un huzuruna çıkmayı teklif etti. Kabul ettiler. Korku belası, yola çıktıklarında her biri bir vesile ile sıvıştılar. Timur Han’ın huzuruna gelindiğinde heyette Nasreddin Hoca’dan başka kimse kalmamıştı. Selam ve tazimden sonra Nasreddin Hoca geliş sebebini Emir Timur’a arzetti. “Efendim, zat-ı devletlileri beslenmek üzere Akşehir kasabasına bir fil tevdi etmişti” dedi. Emir Timur : “Evet, ne olmuş bu file?” diye sordu. Nasreddin Hoca: “Efendim, fil yalnızdır. Eğer bir de eşini gönderirseniz, fil yalnızlıktan kurtulur” dedi.

İşin doğrusu, Nasreddin Hoca ile Emir Timur arasında bir asır vardır. Nasreddin Hoca fıkralarında adı sıkça geçen Timur , aslında o zamanlar Anadolu’yu işgal eden Moğol ordusu kumandanı Keyhatu idi. Nasreddin Hoca, müstevfi (defterdar) sıfatıyla zaman zaman kendisiyle görüşüp, itimadını elde etmeyi başarmış; zulümlerine engel olarak halkın şükranını kazanmıştır.



Bugün yaygın olarak kullanılan güneş takviminin ayları Bâbil’den, Süryânîlerden ve Romalılardan günümüze gelmiştir. Hepsinde yıl 12 aydır.

Antik Roma’da Venüs, Mars, Terminus (gençlik) ve Iuventas (yaşlılık) adında dört ay ismi vardı. Diğerleri sonradan sayıyla verilmiş veya bazılarına hususi isimler takılmıştır. Süryânî ayları sırasıyla şöyledir: Âzar, Nisan, Âyar, Haziran, Temmuz, Âb, Eylûl, Tişrin (2), Kânun (2), Şubat. Bugün Araplar Süryânî ay isimlerini hâlâ kullanır; Teşrinievvel, Teşrinisâni, Kânûnıevvel ve Kânûnısâni derler. Osmanlılar ay takvimi yanında güneş takvimini de kullanır ve bu ay isimlerini Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrinievvel (İlkteşrin), Teşrinisâni (İkinciteşrin), Kânûnıevvel (İlkkânun) ve Kânûnısâni (İkincikânun) olarak kullanmıştır. 1917’de yılbaşı Kânûnısâni (Ocak) ayına alınmış; 1944’te İlkteşrin, İkinciteşrin, İlkkânun ve İkincikânun isimleri, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirilmiştir.

Eski Türklerde ay isimleri Aramay, İkinçay, Üçünçay, Törtünçay.. diye giderdi. Halk dilinde aylara şu isimler verilmiştir: Gücük, Mart, Avril, Kiraz, Haziran, Orak, Harman, Çürük, Avara, Koç, Karakış, Zemheri. İran’da da ay isimleri değişiktir: Nevruz 21 mart (3 nisan) yılbaşıdır. Ay isimleri şöyledir: Ferverdin (30), Ordibeheşt (31), Tir (30), Hordad (30), Şehriver (31), Mordad (30), Aban (31), Azer (30), Dey (31), Behmen (30), Esfend (31).

Maya takvimi

Sene başı Mart idi

Mart: Bâbil’de Abdaru, Süryanice Adar, Roma’da Martius idi. Mars, Romalıların savaş tanrısıdır. Senenin ilk ayıdır. 1582’de Papa XIII. Gregorius’un tanzim ettiği takvimde ilk ay Ocak olmuş; bu değişiklik İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya’da kabul görmüş; İngiltere 1752, İsveç 1753, Japonya 1873, Çin 1912, Rusya ve Balkan ülkeleri 1918, Yunanistan 1923, Türkiye 1926’da bunu kabul etmiştir. Mart ayı bizde malî yılbaşı olma hüviyetini 1980’lere kadar devam ettirmiştir.

Nisan: Bâbil-Süryanî takvimindendir. Roma’da Aprilis denirdi. Apricus, güneşli, apricare güneşlenmek demektir. Avrupalılar April der.

Mayıs: İsmi Bâbil-Süryanî takviminde Ayru, Roma’da Maius idi. Maia, Merkür’ün annesi ve Romalıların bitkileri büyüten tanrıçasıdır.

Haziran: Süryânîcedir. Roma’daki adı Junius idi. Juvenis, gençlik, iunius genç demektir.

Temmuz: Sümerlerin bereket tanrısı ve festivalinin adı Dumuzi idi. Dam Sümerce kadın demektir. Eski Mısırda dama bir araya gelme, damuzu kadının erkek arkadaşı demektir. Sanskritçe dam ev, eş manasına gelir. Latince domina hanım, demeter ziraat tanrıçasıdır. “Damızlık” ve “Damsız Girilmez” tabirleri buradan gelir. Roma’daki adı Quinutilis (beşinci ay) idi. Sonra Sezar Roma takvimini tashih ederken bu aya Julius adını verdi. Juli, Sezar’ın aile ismidir.

Ağustos: İsmi Bâbil-Süryanî takviminde Ab idi. Roma’da Sextilis (altıncı ay) iken, İmparator Octavius ünvanı olan Augustus’u bu aya verdi; Sezar’dan geri kalmamak için Şubat’tan bir gün alıp buna ekleyerek 31 güne çıkarttı.

Eylül: Süryanîcedir. Bâbil’de Ulul, Roma’da September (yedinci ay) idi.

Ekim: Süryânî takvimindeki adı Tişrin, Roma’da October (sekizinci ay) idi.

Kasım: Roma’da November (dokuzuncu ay) idi.

Aralık: Bâbil’deki adı Kânun idi. Ocak, mangal demektir. Roma’da December (onuncu ay) idi.

Ocak: Roma’daki adı Januarius idi. Janua, kapı, giriş demekti. Janus, Romalıların taklar tanrısı idi.

Şubat: Roma’daki adı Februarius idi. Februum, arındırma demektir. Februa, Romalıların günah kefâreti olarak kurban kesildiği arındırma festivaline verilin isimdir. Bu ayda yapılırdı.

Fransız İhtilâl takvimini gösteren tablo

İhtilâlciler ayları bile değiştirmişti

1789 Fransız İhtilâli’nden sonra eski devre ait her şeye alerji duyulduğundan takvim de değiştirilmiştir. 1793’te kabul edilen ve bu yılı I. yıl sayan Fransız ihtilâl takvimi, 22 Eylül’den başlayan 12 aya tabiattan isimler uydurmuştur. Mamafih on sene geçmeden eskiye dönülmüştür.

Vendémiaire. Vendange, bağ bozumu.

Brumaire. Brume, sis.

Frimaire. Frimas, kırağı, kış.

Nuvôse. Neige, kar.

Pluviôse. Pluie, yağmur.

Ventôse. Vent, rüzgâr.

Germinal. Germe, tohum.

Floréal. Fleur, çiçek.

Prairial. Prairie, çayır.

Messidor. Moisson, orak, hasat.

Thermidor. Thermeque ısıya dair, thermes ılıca.

Fructidor. Fruit meyve.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1439
Miladi:
17 Temmuz 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter