Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!



Bundan yüz sene evvel kimsenin aklına bir zaman gelip erkeklerin neredeyse tamamının matruş bir suratla gezeceği gelmezdi. Erkekler çıkmaya başladığı andan itibaren sakal bırakır, hiç kesmezdi. Sakal bırakmayanlar ayıplanır; hatta alaya alınırdı. Sakal Müslümanlar için sünnet olmakla beraber, hemen herkes sakal bırakırdı. Resmî sicillere vergi ve askerlik mükellefi olmak itibariyle erkekler yazılır; onlar için de sakallı veya şâb-ı emred (tüysüz genç) diye kayıt düşülürdü.

Sakalını elimize alırız
Yavuz Sultan Selim ve Sultan Vahideddin dışında bütün padişahlar sakallıdır. Rivayete göre Yavuz Sultan Selim tahta çıktığında vezirler bu zorlu padişahla ne yapacaklarını düşünmüş. Malum Sultan II. Bayezid mülâyim bir padişah idi. Sonra “Babası gibi onun da sakalını elimize alırız” demişler. Sultan Selim bu sözü işitince sakal bırakmamış. Benzeri Sultan Vahideddin için de anlatılır. O da ağabeyi Sultan Reşad’a benzeyip İttihatçıları sevindirmemek için sakal bırakmamıştı.
Meşhur muharrir Ahmet Râsim Bey 1892 senesinde Manastır’da bekâr bir memurken “Rasim Efendi, artık ricalden oldunuz. Sakal bırakmanız icab eder” demişler; o da sakal bırakmıştı. Aynaya bakıp kendisini 10 yaş yaşlı görünce “Benimle kim evlenir?” diye telaşlanmış. Vâli Rıza Paşa’ya dert yanmış. O da “Kes be çocuk!” diye izin verince kesmiş. Bu sefer padişaha şikâyet etmişler. Yaşını başını almış herkesin sakallı olduğu bir zamanda, sakal bırakıp da kesmek çok mânâlara gelirdi. Jurnalden bir şey çıkmamış olacak ki Râsim Bey bu hâliyle evlenebilmiştir. Şair Şinasi saçkıran olup sakalını kestirince, Sadrâzam Âli Paşa bunu bahane edip kendisini azletmişti.
Aşk-ı Memnu muharriri Hâlid Ziya Bey, İttihatçılar tarafından Sultan Reşad‘a başkâtip tayin olunmuştu. Sultan Reşad, bembeyaz sakalı ile güzel bir simaya sahipti. Etrafındakilerin de sakallı olmasını arzu ederdi. Hâlid Ziya Bey’e birkaç defa ima etmişse de dinletememişti. Bir Cuma selâmlığı sonrası binek taşında imam efendiye dönüp “Hâlid Ziya Beyin sakal duasını yapıverelim” dedi. Bu emrivâki üzerine Hâlid Ziya Bey sakal bırakmak mecburiyetinde kaldı. Sünnette bir yeri olmamakla beraber, bir sünnetin ifâsına delâlet ettiği için halk arasında sakal bırakanlar bir meclis tertipleyip, sakal duası yaptırır; ayrıca eşe-dosta yemek verir veya şerbet ikram ederdi. Duası yapılmamış sakala, dudak bükülür ve gazil diye hafife alınırdı.
Sakala dair nice tabirler vardır: “Sakalı ele vermek” veya “Sakalı kaptırmak”; “Sakalından kıl koparmak”; “Sakalından utan!”; “Sakalım yok ki sözüm dinlensin!”; “Aslanın yelesi, erkeğin sakalı!” gibi. Eskiden haysiyetten düşürmek için kabahatlilerin sakalını tıraş ederlerdi. Yeni devirde sakala itibar edilmez oldu.

OLGUNLUK ALÂMETİ Mİ, YAŞLILIK MI?
Sakalın ağarması bazıları için olgunluk alâmeti olarak görülüp memnuniyetle karşılanır; bazıları için de yaşlılığa delâlet ettiği için üzüntü vesilesi olurdu. Bunlar sakalını boyardı. Dindarca olanlar sakalını yağlar, güzel kokular sürerdi. Abdest alırken yıkandığı için, umumiyetle eskilerin bıyığı da, sakalı da temiz olurdu. Kılları zedelemeden, koparmadan bu erkeklik alâmetine intizam verilirdi. Tarakçılık da fevkalâde itibarlı bir sanattı.
Sakal diğer cemiyetlerde de yaygındı. 18. asırdan itibaren Avrupa’da erkekler arasında sakal kesme moda oldu. Yine de Avrupa krallarının, soylularının çoğu sakallıydı. Meselâ Kraliçe Elizabeth’in 1936’da ölen dedesi V. George sakallıydı. Şark Hristiyanları arasında bu âdet devam etti.
Ortodoks papazları ve Yahudi hahamları sakalsız olamaz. Bizim deli dediğimiz Rus Çarı Piyotr sakal yasağı getirmişti de, en evvel “Sakal-bıyık Allah’ın erkeğe hediyesidir” diyerek oğlu karşı çıkmıştı. Çar çok kızıp oğlunu zindana attırdı. Fikrinden dönmeyen delikanlı kırbaç işkencesi altında öldü. Hayli Rus, sakal kesmemek için vatanını terk etti. Hatta bir grup Osmanlılara sığındı. Hükümet onlara Manyas‘ta yer verdi. Asırlarca burada yaşadılar da birkaç sene evvel Rusya’ya döndüler.

SAKALIN DA ÇEŞİDİ VAR
Sakalı güzel olmak bir iftihar vesilesiydi. Seyrek sakallılar mahçup gezerdi. Herkesin fizikî hususiyeti değişik olduğundan, bıyık gibi, sakalın da çeşitleri vardı. Keçi sakal, teke sakal; çember sakal, top sakal, torba sakal, değirmi sakal, tahta sakal, köse sakal, kaba sakal, didon sakal, Bektaşî sakalı, helvacı sakalı, bedevi sakalı, süpürge sakal, kıvırcık sakal, çatal sakal, yanak sakalı, Mormon sakalı, Nordik (bıyıksız) sakalı, Garibaldi sakalı...
Göğüse kadar uzanan sakala, biraz alaylı, tahtasakal veya makas değmez denirdi. Sakalın dudağın alt ucundan bir kabza (tutam) bırakılması sünnet olduğundan, bundan uzun veya kısa sakal tasvip edilmezdi. Meşhur fıkradır: Birisi kitap okurken “sakalın bir tutamdan uzun olması ahmaklık alâmetidir” diye okumuş. Kendi sakalını tutup uzun görünce, ucunu muma tutmuş. Sakalı tutuşup, yüzü gözü yanmış. Sonra kitaptaki bu cümlenin kenarına “tecrübe ile sabittir” diye yazmış.
Çene ucuna doğru uzayanına didon denirdi. Hukuk profesörü Ebulûlâ Mardin, felsefeci Mehmed Ali Aynî böyleydi. Fransızlara ve bunlara benzemeye çalışanlara İstanbullular didon derdi. Çenede sakal züppelik olarak görülür ve keçi sakal diye alaya alınırdı. Vehhabîlikte sakal kesmek haram olduğu için, süsüne düşkün Suudi Arabistanlılar şimdi yalnız çenede sakal bırakarak haram işlemediklerini düşünüyorlar.



Bizdeki mukabele geleneğinin esası Asr-ı Saadete dayanır. Hazret-i Cebrâil her sene bir defa gelip, o zamana kadar inen âyet-i kerimeleri okur, Hazret-i Peygamber de tekrar ederdi. Buna ‘arza’ denir.



Eskiler “Kur’an-ı kerîm Hicaz’da indi; Kâhire’de okundu; İstanbul’da yazıldı” derler. Hakikaten İstanbul’da padişahlar dâhil olmak üzere çok kıymetli hattatlar, enfes mushaflar vücûda getirdiği gibi, en iyi hâfızlar da ekseriyetle Kâhire’de yetişmiştir. Türklerin Arap radyolarından tanıdığı Halil Husarî bunlardan en iyisi bilinirdi. Bakla yiye yiye göğüs kafesleri genişlediği için Mısırlıların ince sesli ve geniş nefesli hâfızlar yetiştirmeye yatkın olduğu söylenir.
Osmanlılar zamanından beri ramazan ayında Türkiye’ye Mısırlı hâfızların gelip, terâvihten evvel büyük câmilerde maharetlerini göstermesi âdetti. Bir defasında câmiden yan yana çıktığımız hâfızın “Ne yaptıysak Türklere yaranamadık” dediğine kulak misafiri oldum. Arap ülkelerinde âdettir, yanık sesle Kur’an-ı kerim okuyan hâfızlar arada durdukları zaman cemaat aferin makamında “bârekallah, hayyâkallah” gibi övgü cümleleri haykırır. Hâfız nereden bilsin, o da böyle alkış beklemiş. Bizde Kur’an-ı kerimi ciddiyet ve derin bir sessizlik içinde dinlemek âdettir. Dayanamayıp bunu kendisine söyleyerek özür beyan ettiğimi hatırlarım. Bazı Mısır hâfızları ne kadar mâhir olursa olsun, bizim kulağımıza hitap etmekten biraz uzaktır. Çünkü iki memleket arasında kıraat usulü farklıdır.

HER BELDEYE MUALLİM
Kur’an-ı kerîmi ezbere bilene kâri’ denir. Bizde yanlış olarak hâfız deniyor. Hâfız, çok sayıda hadîs-i şerif ezbere bilene denir. Şimdi bunlar kalmadığı için kâri’lere hâfız denmektedir. Kur’an-ı kerîm nâzil oldukça Hazret-i Peygamber ile beraber sahâbiler de hepsini veya bir kısmını ezberlerdi. Kimi diğerinin ezberlemediğini ezberlemişti. Hiç ezberlemeyen yok gibiydi. Hazret-i Cebrâil her sene bir defa gelip, o zamana kadar inen âyet-i kerimeleri okur, Hazret-i Peygamber de tekrar ederdi. Buna arza denir. Bizdeki mukabele geleneğinin esasıdır. Vefat edeceği sene iki defa geldi. Artık ilahî metin belli oldu. Hazret-i Peygamber bundan o sene vefat edeceğini anladı.
Hazret-i Peygamber her beldeye Kur’an-ı kerîmi öğretmek üzere muallimler gönderirdi. Hazret-i Ömer, ganimetleri Kur’an-ı kerîmden ezberledikleri nisbetinde arttırırdı. Hazret-i Osman Kur’an-ı kerîm mektepleri kurdu. Sahâbe-i kiram gittikleri yerlerde yeni Müslümanlara Kur’an-ı kerîm öğrettiler. Müslüman hükümetleri, bu arada Osmanlılar kıraat ilmine ve hâfız yetiştirilmesine ehemmiyet verdiler. Bu iş için Dârülkurrâ adıyla yüksek mektepler kurdular. Çünkü bir beldede bir hâfız bulunması bütün Müslümanlara vecibedir. Âmâların bu hususta daha kabiliyetli olduğu mâlumdur. Bilhassa Arap ülkelerinde çok sayıda âmâ hâfız câmilerde durmaksızın Kur’an okur ve öğreterek geçinir.
Mısır kıraat geleneği Mısır müftüsü Abduh’un reformist faaliyetleri ile zayıfladı; Nâsır gibi sosyalistlerin iktidara gelişi ile iyice geriledi. Zamanla dini aslına döndürme iddiasındaki Vehhabîlik tesiri ile ruhsuz bir kıraat şekli yayıldı. Mısır’da da, bütün İslâm dünyasında da hâfızlık ve tertil (güzel ses ve ahenk) ile okuma rağbetten düştü. Bizde Of kazâsının bu gidişe mukavemeti takdire değer. Bayezid imamı merhum Abdurrahman Gürses bizim zamanımızın şeyhülkurrâsı idi. Dinlemeye doyamazdık.



HER SAHÂBİNİN BİR ÜSLÛBU VARDI
Kur’an-ı kerîm, bütünü itibariyle Hazret-i Peygamber’den yalan söylemesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından tevâtüren nakledilmiştir. Ancak bazı âyetlerin tilâvetinde ve bazı harflerin telâffuzunda Hazret-i Peygamber’den sözbirliğiyle gelen ve mânâya fazla tesir etmeyen bazı farklı rivâyetler vardır. Bunlar yedi tanedir ve kıraat-i seb’a diye bilinir. Bunlar Nâfi’, İbn Kesîr, Ebu’l-Amr, İbn Âmir, Âsım, Hamza ve Kisâî hazretlerinin kıraatleridir. “Kur’an-ı kerîm yedi harf üzerine indirilmiştir” hadîs-i şerifindeki geleneğe uyarak yedi kıraat denmiştir. Yoksa yedi harfin buradaki kıraatle alâkası yoktur; bazı âyetlerin ilk zamanlar Arapça’nın yedi lehçesine göre okunabildiğini ifâde eder. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, bazı âlimler bunların da tevâtüren geldiğine kâildir. Bunlar Ebû Câfer, Yakub ve Ebû Muhammed kıraatleridir. Böylece hepsine birden kıraat-ı aşere denir. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, Basrî, İbn Muhaysin ve A’meş kıraatleridir. Bunlar şâz kıraat olup, kuvvetli yollarla rivayet edilmediği için namazda okunması câiz değildir. Kıraat imamlarından her biri Tâbiîn veya Tebe-i tâbiîndendi. Kıraati, Sahâbeden veya Tâbiînden öğrenip icâzet almışlardır.
Dünya Müslümanlarının dörtte üçü, Türkiye de dâhil olmak üzere, Kur’an-ı kerîm’i İmâm Âsım kırâatinin Hafs rivâyetine göre okumakta, mushafları da böyle yazmaktadır. Iraklı İmam Âsım kıraati sahâbeden öğrenmiştir. Âmâ idi. 745’te vefat etti. İmam Hafs, talebesinin önde gelenlerindendir. Kuzeybatı Afrika’da (Fas, Tunus, Cezâyir) ve Mısır‘ın bir bölümünde İmâm Nâfî kırâatinin Verş rivâyeti yaygındır. Afrika’nın bir bölümünde (meselâ Sudan‘da) ise İmâm Ebû Amr kırâati ile Kur’ân-ı kerîm okunmaktadır. Meselâ Bakara Sûresi 265. âyetinde geçen ve içinde ırmakların akmadığı yüksekçe yer mânâsına gelen rabve kelimesini, İbn Kesir, Hamza, Kisaî, Nâfi’ ve Ebû Amr rubve; Âsım, İbn Âmir ve Hasen rabve; İbn Abbas ve Ebû İshak es-Sebiî ribve; Ebû Ca’fer ve Ebû Abdurrahman rebâve; Eşheb el-Akilî de ribâve şeklinde okumuştur.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!



MEHR, EVLİLİĞİN DEVAMINA YARDIMCI OLUR
İslâmiyette evlenecek erkek kadına mehr adıyla para veya mal verir. Mehr, evliliğin düzenli ve mutlu olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, kötü niyetli erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Hristiyanlarda ise evlenen kız, erkeğe drahoma öder.



Bir nezâket ödemesi
İslâmiyetten önce Türkler arasında evlenecek erkeğin kızın ailesine kalın diye bir para veya mal vermesi âdettir. En makbulü koyun ile yapılan ödemedir. Ödenmedikçe evlilik gerçekleşmez. Kız, koca evine götürülemez. Bir kısmı söz keserken babaya verilir. Bir kısmı kıza hediyedir. Bir kısmıyla düğün masrafları karşılanır. Bir kısmı da kızın annesine süt hakkı olarak verilir.
Erkek nişanı sebepsiz bozarsa, kalın iade edilmez. Nişanı kız bozmuşsa geri verilir. Nişanlı iken erkek ölmüşse, kardeşi yerine geçer, kalın iade edilmez. Erkeğin kardeşi kabul etmezse, kalın iade edilmez. Kardeş yoksa veya böyle bir evliliğe kadın râzı olmazsa kalın iade edilir. Kız nişanlı iken ölürse, kız kardeşi ablasının yerine geçer; kızkardeş için kalına bir miktar ilâve yapılır. Kız kardeş istemezse veya yoksa kalın iade edilir.
Türkler Müslümanlığa girdikten sonra, bu âdeti terk etmişse de, bugün Anadolu ve Türkistan’da başlık adıyla kısmen yaşamaktadır. İslâmiyette, kızın evlenmesini kabul etmek için damattan bir şey istemek rüşvettir, câiz değildir. Damat, va’d etse bile vermesi lâzım gelmez. Vermiş ise, geri alabilir.

Damattan geline bir ev
İslâmiyette evlenecek erkek kadına mehr adıyla para veya mal verir. Nikâhta mehr konuşulmasa, hatta mehr verilmeyeceği kararlaştırılsa bile kadın mehre hak kazanır. Kadının âilesinin değil, bizzat kadının hakkıdır. Eski cemiyetlerin çoğunda, ezcümle Yahudîlikte de vardır.
Mehrin değeri 10 dirhem gümüşten (5 gr altın) az olmaz. Hazreti Peygamber zamanında bununla iki koyun alınırdı. Kimsesiz bir kadın, birini sağıp içer; yünleriyle diğerinin sütünü satıp diğer zarurî ihtiyaçlarını alabilir. Nikâhın sıhhati için, mehrin konuşulması şart değildir. Dolayısıyla bunu bir satış bedeli olarak görmek isabetsizdir. Mehr, evliliğin düzenli ve mutlu olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, kötü niyetli erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Mehr parasını ödemek, ayrıca çocuklarına nafaka vermek, yeniden evlenmek için yeni mehr ödemek korkusundan dolayı erkek zevcesini kolay kolay boşayamaz. Boşanmanın fazla olduğu yerlerde mehr yüksek tutulur. Meselâ Arabistan‘da umumiyetle kadına mehr olarak bir ev verilir. Üstelik zevcesini boşayan erkeğe kimse kız vermek istemez. Bu sebeple kolay olduğu halde tarihte İslâm beldelerinde boşanma vak’aları çok nâdirdir.

Öncelikli alacak
Mehr-i müsemmâ (ismi konulmuş mehr), tarafların evlilik öncesinde konuşup üzerinde anlaştıkları mikdardır. Konuşulmamışsa kadına mehr-i misl (emsal mehr) verilir. O beldede kadına denk kadınların mehridir. Bu da tesbit olunamıyorsa, kadının kız kardeş, hala, amca kızı gibi baba tarafından akrabâsının (anne, teyze değil) mehri esastır.
Mehrin tamamı veya bir kısmının peşin verilmesi kararlaştırılmışsa buna mehr-i muaccel denir. Ta’cil olunmuş, acele kılınmış mehr demektir. Anadolu’da buna ağırlık denir ve çeyiz masrafı olarak düğünden önce verilir. Kadın mehr-i muacceli almadan evlilik neticelerini doğurmaz. Mehrin tamamı veya bir kısmının sonra verilmesi kararlaştırılmışsa buna da mehr-i müeccel denir. Te’cil olunmuş, vâdeye bağlanmış mehr demektir. Ödeme tarihi belli değilse, ölüm veya ayrılıktan hemen sonra ödenir.
Boşanmaya kadın sebep olsa bile mehrini alır. Mehr, rüchanlı bir alacaktır; ölenin ve müflisin malından en önce ödenir. Kadın ölürse, koca, kadının vârislerine öder. Koca ölürse, mirasıntan kadına verilir. Kadın mehrini kocasına hediye edebilir. Zifaf olmadan veya baş başa kalmadan ayrılırlarsa, kadın mehrin yarısına hak kazanır; mehr konuşulmamış ise, kadına baştan aşağı bir elbise verilir.

Nüfus niye azalıyormuş?
Hıristiyanlarda evlenen kız, erkeğe drahoma öder. Bunun Eski Yunan’dan kaldığını Eflâtun‘un mektuplarından öğrenmekteyiz. Drahoma önceden ilan edilir. Drahoması yüksek kız çirkin bile olsa, talipleri parlak olur. Yunanistan‘a bir seyahatimde buradaki bir arkadaştan Yunan nüfusunun giderek azaldığını öğrendim de sebebini sordum. “Bizde drahoma âdeti hâlâ sürer. Gençler dilediğince yaşar. Madem bir defa evleneceğim, drahoması yüksek kız alayım der. Bunun için kızlar bekler, yaşları geçer. Evlendikleri zaman bir çocukları ya olur, ya olmaz” diye cevap verdi. Drahoma âdeti Yahudilere de geçmiştir. Bizim babaannenin gelinliğini diken Raşel adında bir Yahudi kadıncağız, kendi gibi yaşı geçkince kız kardeşi ile otururmuş. Vaktiyle güzelce olduğu anlaşılan bu kadına bu kadar marifetli ve güzel oldukları halde niye evlenmediklerini sorunca drahomaları olmadığı için kimsenin almadığını öğrenmiş. Kadıncağız âh edip, “Sizin âdet iyi, bizim âdet kötü!” dermiş.

Üste para vermeniz lâzım
1876 senesinde Anadolu’yu baştan başa dolaşan İngiliz subayı Frederick Burnaby, Ermenilerin damattan para aldığını görünce şaşırmış; bunun üzerine Karakiliseli (Ağrılı) bir Ermeni kendisine şöyle demiştir: “Kızlarımız evlendiği zaman, hizmetinden mahrum kalırız. Kocanın, bu kaybımızı karşılaması gerekir. Avrupalılar kızlarını okutur, ama o kızlar temizlik ve yemek pişirmeye yaramaz. Evlendikleri zaman babaları bir şey kaybetmez. Tam aksine kızlarının yemeği ve giyimi için artık para ödemeyecekleri için kazançlı çıkarlar. Bir kocaya, yararsız bir yük üstlendiği için, bir şey vermek haktır.”



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

1838 tarihli Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile iç ve dış ticaret ecnebi hâkimiyetine geçerek dışa bağımlılık devri başladı. İngiltere, Osmanlı Devleti üzerinde tam bir kontrol elde etti.

Osmanlı hükûmeti, Avrupa tüccarının öteden beri sahip bulunduğu ticarî imtiyazları tanırdı. Böylece hem ticareti canlandırmak, hem istihbarat akışını sağlamak, hem de bu ülkelerle sıkı münasebetler kurmak isterdi. Keşifler sebebiyle Osmanlı ülkesinden geçen ticaret yolları ehemmiyetini kaybedince, XVI. asırda bunların sınırlarını genişletti. Bu sayede Avrupa tüccarı serbestçe Osmanlı pazarına girme imkânı buldu. 1802 senesinde hükûmet bu serbestîye bazı tahdidler getirdi. Avrupa tüccarının Osmanlı ülkesinden aldığı mallar için ödediği vergiyi yükseltti. 1826 senesinde de yed-i vâhid (tekel) usulünü getirdi. Bu, tahıl, yün, haşhaş, güherçile, zeytinyağı, ipek, tiftik, meyankökü gibi ham maddelerin dışarıya çıkarılarak esnafın işsiz kalmasını önlemek, yeni kurulan orduya kaynak bulmak ve üreticinin mahsulünü ucuza satarak aldanmasını engellemek gibi gayelerle devletin koyduğu bir nevi himâye sistemi idi.

İNGİLTERE PAZAR ARIYOR

Bu sırada sanâyi inkılâbını gerçekleştiren ve dünyanın en gelişmiş ticaret filosuna sahip olan İngiltere yeni pazarlar bulma endişesine düşmüştü. Avrupa’da kendisi ile rekabet edebilecek bir güç kalmamıştı. Sanâyi inkılâbını henüz tamamlamamış olan Avrupa devletleri, gümrük duvarlarını yükseltti ve çeşitli mallara tahdid getirdi. Bunun üzerine İngiltere’nin yapacağı tek şey Avrupa dışına yönelmekti. Bu vesileyle Lâtin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok ülke ile anlaşarak veya silâh zoruyla pek çok ticaret anlaşması imzaladı. Böylece süper güç hâline geldi. İngiliz hâriciye vekili Lord Palmerston Osmanlı hükûmetinden yed-i vâhid usulünü kaldırmasını resmen istedi. İngiliz sefiri Ponsonby, “Türkiye’de mahsul yetiştirenler, bunların fiyatlarını tesbit etmekte yegâne hâkim olan imtiyazlı kimselere satmak mecburiyetinde kaldıkça, Türk sanâyii geriliğe mahkûm kalacaktır” diyordu. Hükûmet teklife yanaşmadı. Tam bu sırada Mısır isyanı İngilizlerin imdâdına yetişti.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa, zekâ, kabiliyet ve tâlihi sayesinde 1805’den itibaren Mısır’da yarı müstakil bir vâlilik kurmuş; Fransızlarla harb hâlindeki Osmanlı hükûmeti bu emrivâkiyi kabul etmek zorunda kalmıştı. Zamanla taleplerini arttıran Mehmed Ali Paşa, Fransa’nın tahrikiyle ayaklandı ve Kütahya’ya kadar geldi. “Denize düşen yılana sarılır” fehvâsınca Osmanlı hükûmeti bu isyana karşı İngiltere’nin desteğini elde edebilmenin yollarını aradı. İngiltere, yeni ticarî imtiyazlar karşılığında yardıma söz verdi.
Londra sefirliğinden hâriciye nâzırlığına getirilen Reşid Paşa öteden beri İngiltere yanlısı bir politikaya taraftardı. 1838’de Baltalimanı’ndaki yalısında dört gün süren gizli müzâkereler neticesinde İngiltere sefiri ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Bu anlaşma ile eski imtiyazlar aynen teyid edildi. Ham madde ticaretinin devlet kontrolünde yapıldığı yed-i vâhid usulü kaldırıldı. O zamana dek Osmanlı vatandaşlarına münhasır iç ticaret hakkı İngiliz tüccarına da verildi. Artık İngiliz tüccarı, Osmanlı memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticarette iş yapıyor; ham maddeyi kolaylıkla Avrupa’ya ihraç ediyor; mâmul getirip satıyordu. Kendi memleketlerinde bundan daha kârlı ve imtiyazlı ticaret yapmalarına imkân yoktu. Bu anlaşma sonradan diğer Avrupa devletlerine de teşmil edildi.

Avrupalı tüccara bu imtiyazlar verilirken, Osmanlı tüccar ve esnafının korunması için tedbir alınmamıştı. Osmanlılar için % 12 olan iç gümrük, İngilizler için % 5 olunca, zaten sanâyi inkılâbını gerçekleştiremeyen Osmanlı Devleti’nde ham madde bulamaz hâle gelen küçük sanâyi çöktü. İngiltere’ye satılan ham madde burada işlenip Osmanlı ülkesinde satılır oldu. Hükûmet, tekelden elde ettiği gelirden mahrum kaldı. Gerçi anlaşmanın faydası da yok değildi. Kendisine yeten, tekelci ve tedârikçi Osmanlı ekonomisi mahallî bir pazar olmaktan çıkarılarak dünya ekonomisiyle bütünleşme yolunda mühim bir adım atıldı. Osmanlı imâlât sektörü de zamanla yeni şartlara intibak etti.


Reşid Paşa


OSMANLI ŞİMDİ BİTTİ!

Zamanın Avusturya başbakanı Metternich, Baltalimanı Anlaşması üzerine “İşte Osmanlı şimdi bitti” diyerek şaşkınlığını göstermiştir. 1858’de İngiliz iktisat tarihçisi Edward Michelson, “Yabancı ülkelerde büyük ünü olan Türk sanâyiinin birçok kolları şimdi tamamen yok olmuştur. Bunlar arasında pamuk sanâyii başta gelir ki, bunlar bütünüyle İngiliz sanâyii tarafından sağlanmaktadır. Şam’ın çelik bıçakları, Kıbrıs’ın şekeri, İznik‘in çini, Tesalya’nın iplik boya sanâyii hep yok olmuştur. Bütün bu sanâyi kollarının bugün Türk topraklarında artık izi bile kalmamıştır” diyerek düşülen acıklı hâli dile getirmiştir. Dünyaca meşhur kabiliyetli bir diplomat olan ve memlekete hayırlı bazı hizmetleri inkâr edilemeyen Reşid Paşa’nın en büyük kabahati budur.

Bu anlaşma ile iç ve dış ticaret ecnebilerin hâkimiyetine geçerek dışa bağımlılık devri başladı. Kırım Harbi sebebiyle (1854) ilk defa dışarıdan borç alındı. Bunlar ödenemedi. Devlet 1875’de iflâsını istedi. Bilahare tahta çıkan Sultan Abdülhamid, Düyûn-ı Umumiye idaresini kurup borçları indirmeye ve ödemeye muvaffak olarak devleti mutlak bir uçurumun kenarından aldıysa da, İttihatçılar ülkeyi tekrar borç batağına soktu. Cumhuriyet devrinde ödenen Osmanlı borçları, hep bunlardan kalmadır.



İngilizlerle ticaret anlaşmasının imzalandığı Baltalimanı Sâhil Sarayı. Burasını Sultan Mecid, Reşid Paşa’nın oğlu Ali Gâlib Paşa ile evlenen kızı Fatma Sultan’a hediye etmişti. Fatma Sultan vefat edince, kız kardeşi Mediha Sultan’a verildi. Hânedan sürülünce el konulan sarayın şimdi harem kısmı kemik hastanesi, selâmlık kısmı ise İstanbul Üniversitesi lokalidir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!


Uzun zaman aradan sonra geçenlerde Özbekistan’da idim. Yakınlarda istiklâlini elde eden Özbekistan, Timur Han’ı en büyük millî kahraman kabul etmiş. Adına caddeler, meydanlar, mektepler açmış. Büyük heykellerini dikmiş. Onun yaptırdığı eserleri hummalı biçimde tamir ediyor. Garplılar da kendisine alâka duyuyor; hakkında kitaplar, romanlar yazılıyor; ülkesi ecnebi turistlerle dolup taşıyor.

KABRİMİ KİM AÇARSA!..

Emir Timur aslen Moğoldur. Moğollar, Cengiz’den üç kuşak sonra Müslümanlaşmış ve komşusu olan Türklerle karışmıştı. Timur’un ana dili Türkçe idi. 1336 senesinde bugün Özbekistan’daki Şehrisebz’de doğdu. Şehrisebz yeşil şehir demektir. Çağatay Devleti’nin Taşkent hâkimi olan babası Turagay, meşhur Nakşî şeyhi Emir Külâl’i severdi. Emir Külâl, Timur’a talebesinden Şemseddin Külâl’i hoca tayin etti. Semerkand’daki muhteşem türbesinde başucunda yanından hiç ayırmadığı hocası Mir Bereke; hemen önünde de Emir Külâl’in oğlu Ömer yatmaktadır.

Gençliğinde bir çatışma sırasında attan düşerek sağ ayağı sakat kalmış; sağ elinin iki küçük parmağı kopmuştu. Bundan dolayı bilhassa muhalifleri Timur-Lenk (Aksak Timur) der. Nitekim 1941 senesinde Sovyetlerce kabri açıldığında 1.70 boyunda, sağ ayağı aksak bir cesed bulunmuştur. Kabrin kapağında “Mezarımı açan benden daha korkutucu bir düşmanla karşılaşacak” yazdığı söylenir. Kazının ertesi günü Hitler, Rusya’ya saldırmıştır.



BÜYÜK TÜRK HAKANLIĞI

Emir Timur 34 yaşında Belh hâkimi oldu. Cengiz Han soyundan bir hanımla evlendiği için Gürgân (han damadı) diye tanındı. Evlilik itibarını arttırdı. Kendisini Cengiz Han’ın vârisi gördüğü için Türkistan’ın tamamına hâkim olarak Büyük Türk Hakanlığı tahtına oturdu. Bununla beraber Cengiz’in insafsızca yakıp yıktığı Müslüman Türk beldelerini ihyâ etti. Başta desteklediği Altınordu hânı Toktamış kendisine hıyânet edince üzerine yürüyüp devletini yıktı ki tarihçilere göre Emir Timur’un en büyük hatasıdır. Bu sayede Ruslar bu topraklara yayılarak büyük bir devlet kurabilmiştir.

Emir Timur sonra Anadolu’ya yürüdü. Önünden kaçan iki hükümdar, Yıldırım Sultan Bayezid’e sığınıp padişahı Emir Timur’a karşı kışkırttı. Eski Anadolu beyleri de Emir Timur’a gidip onu padişaha karşı tahrik ettiler. Padişah, Bizans, Trabzon, Altınordu, Mısır ve Hindistan devletlerinin tâbi olduğu Emir Timur’u hafife aldı. Elçilerini soğuk karşıladı. Halbuki Timur sadece Anadolu’nun bağlılığını elde edip gidecekti. Ulemâ ve vezirler padişahı sulha teşvik etti. Ancak Avrupa’yı dize getirmiş Sultan Bayezid, alttan alacak adam değildi.

Emir Timur’un 6000 km yol yürümüş 300 bin kişilik ordusunda her türlü adam vardı. Zaptı güç olan askerin harb sırasında yaptığı zulümleri Emir Timur’a yüklemek yersizdir. Ankara yakınlarında tarihin en büyük meydan muharebelerinden biri yaşandı. Osmanlı askerleri bir misli çokluktaki ordu ve filler karşısında dayanamadı, ama yok olmadı. Niğbolu gâlibinin bu mağlûbiyeti, Avrupa hükümdarlarını dehşete düşürdü. Elçi ve hediyeler gönderip Emir Timur’a dostluk bildirdiler. Memlûk Sultanı, meşhur tarihçi kadı İbni Haldun’u Emir Timur’a gönderip Mısır’a girmemesi için iknâ etti.

Padişah iki oğlu ile beraber esir düştü. Emir Timur padişah ve ailesine hürmet etti. Kızlarını oğullarına aldı. Gittiği yere beraber götürdü. Şerefine düşkün padişaha bu ağır geldi. Kendisi için kapalı bir araba rica etti. Kabul olundu. Sonraki bazı tarihçiler bu sebeple Timur’un padişahı kafes içine koyup gezdirdiğini söylemiştir ki doğru değildir. Astım hastası padişah Akşehir’de kederinden vefat etti. Emir Timur’un “Yazık oldu! Büyük bir mücâhidi kaybettik” dediği rivayet olunur.

Şehzâde Süleyman, İsa ve Mehmed askerleri ile esaretten kurtulmuşlardı. Mehmed Çelebi babasını kurtarmaya teşebbüs ettiyse de muvaffak olamadı. Bursa düştü. Devlet hazinesi düşman eline geçti. Bir asırlık devlet arşivi yakıldı. Emir Timur Anadolu’da kalmadı. İzmir’i Rodos şövalyelerinden alıp geriye döndü. Osmanlıların Timur-oğulları’na tâbiyeti 1447’ye kadar devam etti. Bu zaferin Emir Timur’a ne kazandırdığı meçhuldür. Ama Anadolu birliği büyük yara aldı. Bununla beraber sonra gelen Osmanlı padişahları az zamanda felâketin yaralarını sardı. 50 yıl sonra İstanbul’u fethederek bir imparatorluk kurdu.

ÇİN’İ FETHETSEYDİ...

Emir Timur 1405’te Çin üzerine sefere çıktığı sırada vefat etti. Anadolu yerine Çin’e yürüseydi tarihin akışı değişirdi. Bu, Çin’in Müslümanlığı demekti. Vefatından sonra halefleri ihtişamını sürdüremediyse de, soyundan Uluğbey, Hüseyin Baykara, Bâbür gibi büyük hükümdarlar yetişti. Bâbür Hindistan’ın tamamını fethederek burada 1858’e dek yaşayacak Gürgâniye Devleti’ni kurdu.

Emir Timur hatâ ve sevapları ile büyük bir hükümdardı. Pâyitahtı olan Semerkand dünyanın en parlak şehri idi. Şimdi bile bu ihtişamın izlerini görmek mümkündür. Kanunlar hazırlattı. Kendi tarihini yazdı. En büyük hizmeti, oğlu Mîrânşah vasıtasıyla, Hurûfî tarikatı reisi Fadlullah’ı ortadan kaldırtmasıdır. Bunun bazı müridleri Anadolu’ya kaçarak bir Bektaşî tekkesine sığındı. Bugün bile Emir Timur aleyhtarlığının bir ucundan bunlar tutar. Osmanlı tarihçileri de Sultan Bayezid ile mücadelesi sebebiyle kendisini haksız yere kötüler. Emir Timur’un iki sergerdeyi takip etme uğruna Anadolu’yu ezmesi yersizse, Sultan Bayezid’in de böyle bir cihangirin gücünü idrak edemeyip karşı çıkması yanlıştı. Kendisine sığınanları geri vermese bile sınır dışı edebilir; böylece büyük felâket önlenebilirdi. Tarihçilere göre maalesef Sultan Bayezid’in politik dehası, askerlikteki kadar değildi. Ne var ki altı asır öncesi için bugün ahkâm kesmek de zordur.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!


Hazret-i Ebû Bekr zamanında Kur’an-ı kerîm âyetleri Hazreti Peygamber’in işâretine göre dizilip kitap hâline getirilmiş; bu mushaf on binlerce sahâbînin önünde okunup ittifak sağlandıktan sonra Hazret-i Ömer’e tevdi edilmişti. Vefatından sonra kızı ve Hazret-i Peygamber’in hanımlarından Hazret-i Hafsa’ya intikal etmiştir.

KUREYŞ LEHÇESİNİ ESAS ALIN!

Hazret-i Osman zamanındaki Ermeniyye muharebelerinde Şamlılarla Iraklılar arasında kıraat bakımından bir farklılık müşahede edildi. Sefer dönüşü Huzeyfe hazretleri, halîfeye müracaat ederek bu farklılıkların önüne geçmesini istedi. Hicretin 25. senesinde Halîfe Hazret-i Osman, vahy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit riyâsetinde ve Abdullah bin Zübeyr, Saîd bin Âs ve Abdullah bin Hâris bin Hişâm’ın da iştirak ettiği bir heyet topladı. Bunların Zeyd hâriç tamamı Kureyşli sahâbedendi. Hazret-i Osman heyettekilere, lehçe hususunda Zeyd ile ihtilâfa düşülecek olursa, Kureyş lehçesinin tercih edilmesini söyledi. Kur’an-ı kerîm Arapça’nın yedi lehçesine (Kureyş, Huzeyl, Hevâzin, Yemen, Temîm, Tay ve Sakif) uygun okunabilecek bir şekilde indirilmişti. “Kur’an-ı kerîm yedi harf üzere indirilmiştir” hadîs-i şerifinin mânâsı budur. Önceleri hareke ve nokta olmadığından ilk Müslümanlar kendi lisanlarının yazısını kolayca, ama biraz farklı okuyabilirdi. Meselâ Temîmîler sin yerine te söyler, nâs kelimesini nât okurdu. Bu bir çeşitlilik ve kolaylık olup, mânâyı değiştirmezdi. Zamanla lehçe farklılıkları kaybolduğu için Kureyş lehçesi hepsinin yerini almıştır.

Heyet Hazret-i Hafsa’daki mushafı getirtti. Bu mushafta sûreler biribirinden ayrılmış değildi. Sûreler, Hazret-i Ali’deki mushafta iniş sırasına göre, İbni Mes’ud’unkinde ise uzunluklarına göre dizilmişti. Şimdi âyetler Kureyş lehçesiyle yazıldı. Meselâ tâbut kelimesi kapalı te ile değil, Kureyşlilerin yaptığı gibi açık te ile yazıldı. Sûreler, birbirinden ayrılıp, uzunluk sırası ve birbirleriyle münasebetine bakılarak sıraya dizildi. Sûrelerin tertibi, âyetlerin tertibinden farklı olarak, Hazret-i Cebrâil’in bildirmesi ve Hazret-i Peygamber’in işâretine değil, Sahâbe-i kirâmın icma’ına (ittifakına) dayanır. İleride ihtilâf çıkmasını önlemek için bu eski nüsha ve diğerleri imhâ edilerek, yeni nüshadan ayrıca parşömen üzerine birer mushaf daha yazdırılıp, birer kâri ile beraber Bahreyn, Şam, Basra, Kûfe, Yemen ve Mekke’ye gönderildi. Mısır ve Cezîre’ye de gönderildiği rivayet olunur. [Bunu bahane ederek bazı Şiîler Hazret-i Osman’ı Kur’an-ı kerîmi değiştirmekle itham eder.] Bu mushaflara Mesâhif-i Osmâniyye denir. Halîfenin yanında kalana ise imam mushaf dendi. Bugün dünyâdaki mushafların tamamı bunlardan çoğaltıldığı için aralarında fark yoktur.


Özbekistan’ın başkenti Taşkent’teki Barak Han Medresesi Kütüphanesi’nde ve Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler bölümünde muhafaza edilen mushafların, Hazret-i Osman efendimizin şehid edildiği sırada okuduğu mushaflar olduğu iddia ediliyor.

HAZRET-İ OSMAN, CÂMİ’ÜL-KUR’AN

Hazret-i Osman, ayrıca Kur’an-ı kerîm mektepleri açıp maaşlı muallimler vazifelendirilerek, Kur’an-ı kerîmin öğrenilmesini temin etmiştir. Bu mekteplerde kâri’ler (Kur’an-ı kerîm hâfızları) yetiştirilir; ayrıca Kur’an-ı kerîmin doğru okunması için gereken âlet ilimleri öğretilirdi. Hazret-i Osman’a mecâzen câmiü’l-Kur’an (Kur’an-ı kerîmi toplayan) denilmiştir. Aslında bu pâye Kur’an-ı kerîmi ilk defa kitap hâlinde toplayan Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer ve Zeyd bin Sâbit için kullanılsa yeridir. Fakat Hazret-i Osman’ın hizmeti de inkâr edilemez büyüklüktedir.

ORİJİNAL MUSHAFLAR BUGÜN NEREDE?

Medine’deki nüshanın üzerinde sahâbenin icma’ının bulunduğunu ve arkasında da heyet âzâlarının isimlerini bildiren birer yazı vardı. Topkapı Sarayı’ndaki mushafın bu olduğu zannediliyor. Mekke’deki nüsha Kâbe-i Muazzama’da saklanmaktadır. Şam’a gönderilen nüsha, Sultan II. Abdülhamid zamanına kadar Ümeyye Câmii’nde saklanmakta iken, çıkan bir yangında kurtarılamamıştır. Londra’daki mushafın bu olduğu da söyleniyor. Kûfe’deki mushaf bir ara Hums kalesinde muhafaza olunuyordu. Emir Timur’un Irak’tan Taşkent’te getirdiği mushafın bu olduğu zannediliyor. 1923’te Bolşevikler tarafından Moskova’ya götürülen bu mushaf sonra iade edilmiştir. Bunun Medine mushafı olduğu da söyleniyor. Basra’daki nüsha Kurtuba’ya, buradan da Muvahhidî Sultanı Abdülmü’min tarafından İşbiliyye’ye (Sevilla) naklolunmuştur. Bunun ölümünden (1163) sonra çıkan karışıklıklarda Portekiz’e götürülmüş; bir tâcir tarafından alınarak Fas’a getirilmiş; burada uzun müddet devlet hazinesinde muhafaza edilmiştir. Faslı seyyah İbni Battûta, Hazret-i Osman’ın şehid edilirken okuduğu mushafın bu olduğunu ve üzerinde kan lekelerini gördüğünü söylemekte ise de yılların sarartması olsa gerektir. Zira her eski mushaf için aynı iddia ileri sürülmektedir. Ancak bugün fennî muayenelerle bunu anlamak mümkündür. İstanbul Türk-İslâm Eserleri Müzesi’ndeki mushafın Basra mushafı olduğu söyleniyor. Mısır’daki nüsha Amr bin Âs Câmiinde iken, Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim’e takdim olunarak Topkapı Sarayı’na getirildi. İstanbul’da bugün ikisi Hazret-i Osman ve üçü Hazret-i Ali’den kalma beş mushaf bulunmaktadır. Bunlardan biri Hazret-i Osman’ın, ikisi Hazret-i Ali’nin el yazısı iledir. Sahâbe devrine ait başka mushaflar, İstanbul, Kâhire, Mekke, Paris, Londra, Petersburg gibi dünyanın çeşitli beldelerinde mevcuttur.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!


Hazret-i Ebu Bekr zamanında bir kitap halinde toplanan Kur’an-ı kerîm, orijinal hâliyle bugüne kadar ulaşan tek mukaddes kitaptır. Bugün dünyanın her yerinde Müslümanların okuduğu Kur’an-ı kerîm aynı...

Kur’an-ı kerîmin orijinal hâliyle bugüne kadar ulaşması, daha önceki mukaddes kitaplardan hiç birisinin sahip olmadığı bir hususiyettir. Bunda Hazret-i Muhammed’in arkadaşları olan büyük insanların mühim rolü olmuştur. Bunun da alâka çekici bir hikâyesi vardır.



ÜÇ AYRI TEVRAT MÜSHASI

Tevrat, Hazret-i Musa’ya indirilen mukaddes kitaptır. Âsurluların Kudüs‘ü işgâli ve Yahudileri Bâbil‘e sürmesinden (M.Ö. 587) sonra çıkan karışıklıkta Tevrat nüshaları yakılmış, ortadan kaybolmuştu. İbrânice bu muazzam kitap, o tarihlerde Hazret-i Uzeyr‘den başka kimsenin ezberinde değildi. Dönüşte Yahudiler Tevrat’ı yeniden talim ettiler. Zamanla Tevrat’ın birçok yerleri unutuldu, değişikliğe uğradı. Yahudi din adamları hatırlarında kalan âyetleri yazarak, Tevrat isminde çeşitli risâleler meydana geldi. Mîlâddan takrîben 4 asır evvel yaşamış olan Ezrâ ismindeki bir haham bunları toplayarak, şimdi eldeki Ahd-i Atîk (Eski Ahid=Old Testament) denilen ve Tevrat ile beraber birkaç mukaddes metnin bulunduğu kitabı yazmıştır. Sâmirîler adında bir Yahudi cemaati Şomranim Tevrat’ı (=Tora Ha-Şomranim) denilen farklı bir Tevrat nüshasına bağlıdır.

Katoliklerin esas aldıkları Kitab-ı Mukaddes’deki Eski Ahid kısmının birkaç bölümü Yahudilerin ve Protestan Hıristiyanların Kitab-ı Mukaddeslerinde yer almaz. Demek ki günümüzde Tevrat’ın üç ayrı nüshası bulunmaktadır: Bunlardan birincisi Yahudi ve Protestanların esas aldıkları İbranice nüsha; ikincisi Katolik ve Ortodoksların kabul ettikleri Yunanca nüsha ve Sâmirîlerin kabul ettikleri nüsha.



TAM 300 ÇEŞİT İNCİL!

Kur’an-ı kerîm, Hazret-i İsa‘ya İncil adında ayrı dinî hükümler getirmiş müstakil bir kitabın indiğini söyler. Süryânî dilindeki İncil de muhtemelen yazılmadığı ve ezberlenmediği için, tebliğatı üç sene süren Hazret-i İsa‘nın göğe yükselmesinden az sonra ortadan kaybolmuştur. Bugün Hıristiyanlar İncil adında müstakil bir kitap olmadığını, İncil’den maksadın Hazret-i İsa olduğunu söylemektedir. Havârîler, İncil’i öğretmek ve sonraki nesillere nakletmeye çalışmışlarsa da, sayıca az ve bir devlet desteğinden mahrum oluşları; ayrıca çoğunun okuma yazma dahi bilmemeleri, üstlendikleri misyonu hakkıyla yerine getirebilmelerine engel teşkil etmiştir. 4. asırda İznik Konsili toplanarak, İncil diye bilinen ve hepsi üçüncü şahısların ağzından Hazret-i İsa’nın hayatını ve sözlerini nakleden 300 kitap arasından Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adında dördü seçilip diğerleri imhâ edilmişti. Bu hâliyle İnciller, ilahî kelâmı anlatan bir mukaddes kitaptan ziyade, İslâm kültüründeki siyer kitaplarına benzer. Bugün Hıristiyanların Kitab-ı Mukaddes (Holy Bible) dedikleri kitap, hem Ahd-i Atîk adıyla Tevrat ile buna bağlı kitaplar, hem de Ahd-i Cedîd (=New Testament) adıyla dört İncil (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) ile Resûller denilen Hazret-i İsa’nın talebelerinin mâcerâ ve mektuplarından teşekkül eder.

KÂRİLER ŞEHİD DÜŞÜNCE...

23 sene boyunca Kur’an-ı kerîm âyetleri nâzil oldukça, sayıları 42’yi bulan vahy kâtibleri kâğıt, kumaş, kemik parçası, deri gibi ne bulurlarsa yazarlar; Hazret-i Peygamber ve Sahâbe-i kiram ezberlerdi. Hazret-i Peygamber’in vefatında eshabından haylisi Kur’an-ı kerîmin tamamını ezbere bilmekteydi. Hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti zamanında mürtedlerle yapılan Yemâme harbinde Kur’an-ı kerîmi ezbere bilenlerden (o zamanki ismiyle kâri’) yetmişi şehid olunca, Hazret-i Ömer endişelenerek Kur’an-ı kerîm âyetlerinin bir kitap hâlinde toplanması için halîfeye mürâcaat etti. “Hazret-i Peygamber’in yapmadığı bir işe ben nasıl girişebilirim?” diyen halîfe Hazret-i Ebû Bekr, daha sonra meselenin ehemmiyet ve lüzûmuna kanaat getirerek; vahy kâtiplerinin önde gelenlerinden Zeyd bin Sâbit riyâsetinde bir heyet teşkilini emretti.

İçlerinde Hazret-i Osman, Ali, Talha, İbn Mes’ud, Übeyy bin Kâb, Hâlid bin Velid, Huzeyfe ve Sâlim’in de bulunduğu oniki kişilik bu sahâbi heyeti, Hazret-i Ömer’in evinde toplanarak, ellerde mevcud bütün Kur’an-ı kerîm sahifelerini topladı. Ayrıca sahâbenin ezberindeki âyetler de dinlenildi. Her sahâbinin okuduğu âyete iki şahit istendi. Böylece bütün âyetler bir cild hâlinde toplandı. Her âyet-i kerimenin yeri ve hangi sûreye ait olduğu, Hazret-i Cebrâil‘in tâlimine ve Hazret-i Peygamber’in işaretine dayanmaktadır.

PEYGAMBER HANIMINA EMÂNET

Yazısının güzelliği ile meşhur Saîd bin el-Âs bunları ceylan derisine yazdı. Burada kullanılan yazı, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi bulunan ve o sıralarda Hicaz‘da câri olan Arap yazısıdır. Bu yazı Hazret-i Peygamber tarafından da kabul görmüş; İslâm yazısı olduğuna dair Eshâb-ı kirâmın icma’ı (ittifakı) meydana gelmiştir. Yazılan nüsha, umumî bir toplantıda Sahâbe-i kirâma okundu. İtiraz eden olmadı. Böylece İbn Mes’ud‘un teklifi üzerine mıshaf (veya mushaf) adı verilen bir kitap meydana geldi. Mushaf, sahifeler demektir. 33 bin sahâbî mushafın her harfinin tamı tamına yerinde olduğuna sözbirliği yaparak karar verdi. Sonra bu mushaf, Hazret-i Ömer’e tevdi edildi. Vefatından sonra da kızı ve Hazret-i Peygamber’in hanımlarından Hazret-i Hafsa‘ya intikal etti.

Mushaf nasıl çoğaltıldı? Önceki mushaf ne oldu? Mushafa nokta, hareke ve duraklar nasıl kondu? Farklı kıraatler nasıl doğdu? Başka bir yazıda inşallah ele alırız.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter