Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


YAVUZ SULTAN SELİM,1515 yılında Dulkadiroğlu Alâüddevle’yi mağlup etmişti. Mısır Sultanı, Anadolu’daki bu fethi protesto için Yavuz’a bir elçi gönderdi. Elçi Yavuz’a:
“-Hutbelerde sultanımızın adı okunan memleketleri iade ediniz.” dedi. Yavuz haşin edasıyla cevap verdi:
 “-Var sultanına söyle, hutbede ve sikkede ( paralara vurulan damgada ) adının muhafazasını Anadolu’da değil, Mısır’da düşünsün! Elçi başını eğip, alçak sesle yalvardı:
“-Ben bunları sultanıma nasıl söylerim, siz bir elçi gönderseniz de o söylese…”Yavuz gürler:
“-Elçiye lüzum yok, Mısır’a ben geliyorum!” Ve çok geçmeden dediğini yapar. Bir zaman sonra Mısır’ın fethini gerçekleştirir Yavuz Padişah’ım…


Kendimizi bildik bileli işittiğimiz bir terâne bu. Son günlerde yine gündeme getirildi. Her şey yaşlı ve afili bir gazete köşe yazarının Osmanlı hanedanının en yaşlı âzâsından naklettiği bir sözle başladı.

Buna göre Sultan Hamid rom içermiş. Gazete yazarı, "Dedesini defalarca görmüş olan torunundan daha mı iyi bileceğiz?" diye de soruyor. Gel gör ki bunu söylediği iddia edilen Şehzâde Ertuğrul Efendi 1912 doğumludur. Sultan Hamid 1918 yılında vefat etti. Ertuğrul Efendi'yle biz de görüştük. Kendisinden bizzat işittiğimize göre, dedesi Sultan Abdülhamid'i ömründe bir defa, mahbus bulunduğu Beylerbeyi Sarayı'nda görmüş. O zamanlar beş yaşında imiş. Babası Şehzâde Burhaneddin Efendi ile beraber ziyaret etmişler. Dedeleri kendilerini kucağına alıp sevmiş. Ömründe bir defa o da beş yaşında iken gördüğü dedesinin rom içtiğini Ertuğrul Efendi bilir mi? Bunu nezaketen kendisine sormak istemedim. Belki başkasından işitmiştir. Ama Sultan Abdülhamid'i çok daha yakından tanıyan ve onu defalarca görmüş olan yakın çevresinden böyle bir şey işitilmiş değil.

İş burada bitecek iken, popüler bir gazetenin nevzuhur tarihçisi, Osmanlı padişahlarından hangisinin içki içtiğine dair bir yazı yazdı. Buradaki bilgiler onsekizinci asırda yaşamış bir şair-tarihçiden naklediliyordu. Osmanzâde Tâib, karışık hayatı sebebiyle müderrislikten atılmış; kulağı delik ve muhiti geniş bir müellifti. Sağdan soldan işittiklerini kitaplarına dercetmesiyle tanınır. Hele bu meselede Osmanzâde Tâib'in başlıca kaynağı olan Gelibolulu Âli'nin abartılı ifadeleri, ilmî çevrelerde çok ihtiyatla karşılanmıştır. Meselâ Şemsi Paşa'ya olan antipatisi, onu Sultan Murad'a rüşvet vermiş göstermeye kadar varmıştı. Osmanzâde'nin ikinci kaynağı ise dokuzuncu asırda yaşamış ve Mutezile mezhebine mensubiyetiyle tanınan Şiî Arap şairi Câhız. Bu da başka bir âlem. O zaman mahkemeye gitse, şâhidliği kabul edilmeyecek birisinin sözünü, şimdi biz mi kabul edelim?

Gelelim Osmanlı padişahlarının içki içip içmediği meselesine…
Bunu bilmek neredeyse imkânsız. Çünki Osmanlı padişahları, aileleri dâhil, hiç kimseyle beraber yemek yemezlerdi. Hatta buna dair Fatih kanunnamesinde hüküm bile vardır. Sultan Abdülhamid'in son senesine kadar da bu gelenek devam etti. Öyleyse padişahları içki içerken kimsenin görmesi mümkün değildir. Maamafih içmiş olabilirler. Peygamberler dışında hiç kimse masum sayılmaz. Herkes hatâ yapabilir, günah işleyebilir. Ama görmeden ve iyice bilmeden bir kimse hakkında hüküm de verilemez. Hele tarihçilerin sözüyle aslâ. Tarihçilerden bazıları belli kimselere yaranmak için tarihî hâdiseleri bile tahrif etmekten çekinmemişlerdir. Böylesine mahrem bir mevzuda, üstelik asırlar geçtikten sonra ne söyleyebilirler? Hele modern yazarların padişahların ağızlarına sayaç takmış edâsıyla konuşmalarına ne demeli! Maamafih ciddî Osmanlı tarihçileri, zaten böyle bir şey söylemiyorlar.

O halde bazı padişahların içki içtiğine dair rivayetler nereden çıkıyor?  Bunlara itibar etmek mümkün mü? Asırlar öncesine ait hadiseleri bugün olmuş ve bizzat görmüşcesine hikaye etmek olacak iş mi? Halbuki İslâmiyet, kim olduğu bilinmeyen, hatta fâsık birisi bir haber getirirse, buna hemen inanmamayı emrediyor. Bir müslümanın gizli işlediği günahı bile gelip başkasına anlatan kimse fâsıktır. Sözüne inanılmaz, güvenilmez.

Benzeri iddialar önceki müslüman hükümdarlar için de ortaya atılmıştır. Meselâ bazı Emevî ve Abbasî halifeleri için söylenmedik söz bırakılmamıştır. Halbuki bunların hepsi iman ve ahlâk sahibi âdil insanlardı. Evet, içlerinde tek tük nefislerine mağlup olup sefih bir hayat yaşayanlar çıkmıştır. Fakat, bunların da İslâmiyete zararları olmamış, nihayet nefislerine zulmetmişlerdir. Buna da etraflarındaki devlet ricâli sebebiyet vermişti. Sonra gelen bazı tarihçiler, zamanlarındaki idarecilere yaranmak için bunların hatâlarını şişirmiş: hatta bu uğurda hadîs bile uydurmuşlardır. Bazı Osmanlı tarihleri de, zaman yakınlığı ve sınır komşuluğu bakımından bu tarihlerden tercüme edilmiş ve onların tesiri altında kalmış olduğundan, aynı yanlışlıkları tekrarlamıştır. Nevzuhur tarihçimizin kaynağı, Ömer bin Hattab'ın içki içtiği için cezâ alanlardan birisi olduğunu yazıyor. Şarap haram edilmeden önce Hazret-i Ömer içki içmiş olabilir. Ama haram kılındıktan sonra içki içtiği, hele cezâ aldığı hiçbir yerde geçmez. İslâmiyetin peygamberlerden sonra en üstün tuttuğu ikinci zât için böyle bir iddiaya lâ havleden başka ne denir! Ancak Mutezile itikatı ve Şiî görüşlü Câhız'dan böyle bir şey beklenir.

Bugün çok sıradan in sanlar,  içkiyi haram bilip içmezken, hayatlarını İslâmiyeti yaymak uğrunda sarfetmiş, ülkeyi hayır eserleriyle donatmış, dindarlıklarıyla menkibe kitaplarına geçmiş ve aynı zamanda müslümanların halîfesi olan Osmanlı padişahlarının içki içecek kadar zayıf iradeli olduğuna inanalım mı? Zaten bunu yazanlar da bazı padişahların sonradan tövbe edip içkiyi bıraktığını söylüyor. Hatâsını anlayıp dönmek de bir fazilettir.

İçki içen ilk padişah yaftası yapıştırılan Yıldırım Sultan Bayezid, Bursa'da Ulu Cami'yi ve kendi adıyla anılan câmiyi binâ etmiştir. Bizans İmparatoruna, İstanbul'da bir müslüman mahallesi kurulup, câmi yapılarak kâdı tayinini kabul ettirmişti. Meşhur mutasavvıf Emir Sultan ile sohbet etmiş, hatta O'na kızını vermişti. Sırp kralının kızıyla evlendi diye Yıldırım Sultan Bayezid'e kızıp, kendisini bu kızın içkiye alıştırdığını söyleyenlere ne diyelim? Padişahı içki içerken kim görmüş, belli değildir. Yaptığı siyasî bir evlilikti. Belki bir araya bile gelmediler. Padişah, onun sözüyle içki içecek birisi miydi? Doğrusu çok söz götürür. Diyebilirsiniz ki câmi de yaptırır, içki de içer. Evet bu mümkün. Ama bugün bana gösterebilir misiniz çevrenizde hem câmi yaptıran, hem de içki içen kaç kişi var?

Üstelik bu âdeti anne tarafından Mevlâna Celâleddin Rûmî'nin torunu olup soyu Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebûbekr ve Hazret-i Ömer'e dek ulaşan Çelebi Sultan Mehmed, Sultan II. Murad, hatta İstanbul'u fethetmekle Hazret-i Peygamber'in övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed ve velî lakabıyla tanınan Sultan II. Bayezid de devam ettirmiştir. Sekiz senelik saltanatını Ehl-i sünneti korumak için Safevîlerle savaşmak ve müslümanların mukaddes beldesi Hicaz'ın fethiyle geçiren Yavuz Sultan Selim ara sıra içer, ama hemen sarhoş olurmuş. Osmanlı ülkesini hayır eserleriyle donatan ve adaletiyle tanınan Kanuni Sultan Süleyman önceleri içermiş, sonra bırakmış. Eh, bu sözlere de pes demekten öte geçilemez.

İslâm hukukunda gayrımüslimlerin içki içmesi yasak olmadığı gibi, bunların içki alıp satması ve meyhane açması da serbest idi. Kanunî Sultan Süleyman zamanında Müslümanların ekseriyette bulundukları mahallelerde gayrımüslimlerin meyhane açması yasaklanmış; Sultan II. Selim zamanında buna tekrar izin verilmişti. Nitekim gayrımüslimlerin meyhanelerinden ve içki satışlarından vergi alındığı da gizli bir bilgi değildir. İşin aslından habersiz bazıları, bunu padişahlardan ilkinin dindarlığına, diğerinin de şaraba düşkünlüğüne bağlamışlar; hatta kendisine Sarhoş Selim demişlerdir. Yangında yanıp tekrar yaptırdığı saray hamamını gezerken tansiyonu düşüp kaymış ve beyin kanamasından vefat etmişti. Buna rağmen, "Sarhoş halde hamamda  kız kovalarken öldüğü" bile söylenip yazılmıştır. Halvetî tarikatına bağlılığı ile bilinen Sultan II. Selim'in dindarlığı Selimiye Camiini yaptırmasından bellidir. Ayasofya camiini de esaslı tamir ettirmişti. Zaten nevzuhur tarihçimiz de padişahın içki içtiği halde beş vakit namazını kıldığını; sonradan şeyhinin telkiniyle içkiye tövbe ettiğini; hatta ölürken kendisine verilen ilacı; içinde içki vardır diye reddettiğini de yazıyor.

Amansız içki ve tütün yasağıyla meşhur Sultan IV. Murad da içki içmediği halde, mübtelâ olduğu gut hastalığının ağrılarını hafifletebilmek için hekimbaşı tarafından verilen afyon hülâsalarını (morfin) alırdı. Bu da kendisinde halsizlik ve uyuşukluk yapardı. Sendeleyerek yürüdüğünü birkaç defa görenler padişahın içki içtiğine hükmetmekten çekinmemiştir. Babası gibi Üskürdarlı Aziz Mahmud Hüdâî'ye bağlıydı. Selden yıkılmış olan Kâbe-i Muazzama'nın bugünki binâsını yaptırmış; Karaköy Arab Câmiini harab bir binâ iken şimdiki hâle getirmiştir.

Nevzuhur tarihçiler, yaptıkları istatistiklerle, Sultan II. Mahmud'un içkiye en düşkün padişah olduğuna karar vermişler. Halbuki Osmanlı Devleti'ni mutlak felâketten kurtararak âdetâ yeniden kuran bu padişahın da dindarlığına çok deliller vardır. İstanbul'daki bütün Sahâbe-i kiram kabirlerini bulup yaptıran, öte yandan Tophâne'de zarif Nusretiye Câmiini, Eminönü'nde Hidâyet Câmiini, Üsküdarda Adliye Câmiini, Arnavudköy'de Tevfikiye Câmiini inşâ ettiren
O'dur. Vehhâbîleri işgal ettikleri Hicaz'dan çıkararak Hazret-i Peygamber'in kabri üzerine yeşil kubbeyi yaptıran O'dur. Hele Medine'deki Hücre-i Seadete hediye gönderdiği altın şamdan münasebetiyle yazdığı ve "Şemdan eyledim ihdâya cür'et yâ resûlAllah.." diye başlayan na'tta Hazret-i Peygamber'e olan sevgisini çok içli ve edebî biçimde terennüm etmiştir. Ağır verem hastası iken, Çamlıca'da kızkardeşinin köşkünde fenalaşmış, "Beni bir câmiye kaldırın da, bari orada vefat edeyim" demiştir. Yeniçeri Ocağı'nı ve bununla organik bağı sebebiyle Bektaşî tekkelerini kapattığı için malum dedeler tarafından "Gavur Padişah" diye anılmış; yeni düzende yemleri kesilenler de bu hakaret sözüne dört elle yapışmıştı. İçki içtiğini de muhtemelen yine bunlar uydurmuştur.

Sultan Mahmud'un içki içtiği söylenen oğlu Sultan Mecid ise Medine'de Mescid-i Nebevî'nin bugünki hâlini yaptırmış; Kâbe-i Muazzamaya kâşî tuğla döşetmiş; Hırka-ı Şerif, Dolmabahçe, Ortaköy, Teşvikiyye gibi zarif câmiler binâ ettirmişti. Hasta yatağında iken Medine halkından gelen mektubu hürmeten ayağa kalkıp dinlediği meşhurdur. Üstelik Nakşî meşâyihinden Yanyalı İsmet Efendi'ye bağlıydı. Türbesinin Sultan Selim câmii avlusunda, ama Sultan Selim'inkinden daha alçak yapılmasını istemiş; Yanyalı İsmet Efendi tekkesi müridlerinin her Cuma gecesi türbesinde hatm-i hâcegân yapmasını vasıyet etmişti. Bu nâzik ve içli padişah, yine de iftiralardan kendisini kurtaramamıştır. Hele zamane bir tarihçisinin gözüyle görmüş gibi padişahın sarhoş olup hammallar tarafından küfeye konup saraya getirildiği sözüne ne denir! Sultan Mecid, içki içseydi, bunu müptezel şekilde yapmayacak kadar nâzik bir insan idi.

Yakışıklılığı, nazik ve demokrat tavırları ile modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarları andıran Sultan V. Murad ise, amcası Sultan Abdülaziz'in feci ölümü üzerine ağır bir depresyon geçirmiş; şuuruna halel geldiği için tahttan indirilmişti. Bu halde bulunan bir insanın fiillerinden mesul tutulamayacağı âşikârdır. Kaldı ki kendisinin içki içtiği rivayeti, sağlam kaynaklarda geçmez. Nevzuhur tarihçinin de yazdığı gibi merhum Sultan Reşad içki içmezdi. Fakat keşke içki içseydi de, iktidarı İttihatçılara bırakmasaydı. Koca imparatorluk sayelerinde yıkıldı.

Hele, Üsküdar Yeni Câmiini ve şehrin iki yanında çok zarif iki çeşme inşâ ettiren, hattatlığıyla meşhur Sultan III. Ahmed ile Nuruosmaniye câmii inşaatını başlatan, Rumelihisarı, Kandilli, Yeraltı, Beşiktaş Arab İskelesi, Üsküdar Mahmudiye, Defterdarkapı sı, Tulumbacılar Odası, Yalıköşkü câmi ve mescidlerini yaptıran Sultan I. Mahmud'un içki içtiğine dair hiç delil yoktur. Gelin görün ki yazar, Sultan Ahmed'in  hangi balkonda hangi yastığa dayanarak kiminle rakı içtiğini, gözüyle görmüşcesine anlatıyor.

Günlük hayatı neredeyse saniyesi saniyesine malum bulunan Sultan Hamid'in içki, hatta rom içtiği bilinmiyor. Ama dinî hassasiyetinde hemen herkes müttefik. Zevcesi Behice Kadınefendi, padişahın helâdan çıkıp banyoya gidene kadar abdestsiz yere basmamak için teyemmüm edecek derecede dindar olduğunu söylemiştir. İttihatçılar, II. Meşrutiyet'i müteakip, Sultan Hamid'i halkın gözünden düşürmek için neler söylemediler. . Abdullah Cevdet, "Sultan Hamid hakkında yüz yalan uydurdum. Bazısına kendim de inandım" demekten kendisini alamamıştır.

Nevzuhur tarihçinin kaynağına göre, "Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan Bayezid-i Veli, komutanları ve vezirleriyle arada sırada ıyş ü nûş ederlerdi. Hatta Bayezid-i Veli, Sadrazam Gedik Ahmed Paşa'yı ışret sırasında katletmişti". Yazar ıyş ü nûş kelimesini içki âlemi; ışret kelimesini de içki diye tercüme etmiş. Sultan IV. Murad'ın şeyhülislâmı Zekeriyazâde Yahya Efendi'nin "Mescidde riyâmişler etsin ko riyayı/Meyhaneye gel kim ne riya var ne mürai" beytini yazarak "Eee, şimdi bu şiiri nasıl değerlendireceğ iz?" diyor. Divan edebiyatından ve tasavvuftan biraz anlayan, bunu değerlendirmekte zorluk çekmez. Şair ve tarihçilerin kullandığı ıyş ve ışret, sâki ve bâde gibi kelimeleri şahid gösterip de bu hükmü vermek tamamen hatâlıdır. Divan şiirinde meyhane tekkeyi; sâki sevgiliyi ve şeyhi; bâde ve şarap ise ilahî aşkı sembolize eder.

Iyş, yaşamak; ışret, eğlence ve cümbüş demektir. İkisi de arapçadır. Eğlenmek illâ içki içmekle mi olur? Eşi dostuyla dinin izin verdiği şekilde eğlenmek yasak değil ki. Buna da ıyş ü ışret deniyor. Nûş, farsça içmek demek. Su için de kullanılır, şerbet için de. Dôlu eski türkçede içine su karıştırılan su dışındaki içecekleri anlatır. Ayrana da dôlu denirdi. Hatta Bursa'da askere ayran yapıp verdiği için Dôlu baba diye bilinen bir evliyânın kabri vardır. Sâki yalnızca içki dolduran değil, su veren kimse için de kullanılır. Zaten sâki, arapça sulayan demektir. Arapçada da "şarap" şürb edilen, yani içilen şey demektir. Şerbet, çorba, meşrubat, şurup gibi kelimeler hep aynı köktendir. Kur'an-ı kerimde içilmesi yasak olan hamr'dır. Fermantasyona uğramış içki demektir. Biz bugün buna şarap diyoruz. Ama eski metinlerde "şarap" içilecek her şey için kullanılır. Lisanını ve kelimelerini bilmeden bir devir hakkında rastgele hüküm vermek ne kadar hatâlı!

Üstelik İslamiyette üzüm ve hurmadan yapılan şarap ve bundan elde edilen alkol kesinlikle haram olan bir içkidir. Bunun dışında bazı alkollü içkiler vardır ki kimi âlimler bunların ilaç ve ihtiyaç için sarhoş etmeyecek mikdarını içmeye cevaz vermiştir. Rom da bu kabildendir. O halde neyin ne için içildiğini bilmeden ahkâm kesmemek lâzım.

Peki bu iddiaların maksadı ne olabilir? Muhtemelen muhafazakâr çevrelere mesaj verilmek isteniyor. Nasıl bir mesaj? İki ihtimal var: Birincisi, "Sizin çok övdüğünüz Osmanlı padişahlarının hâline bakın! İçki içerlermiş. Demek ki iyi insanlar değilmiş. Dolayısıyla temsil ettikleri değerler de böyleymiş. Gerçeği öğrenin!". İkinci ihtimal, "Bakın, dindarlıkları herkesçe malum olan Osmanlı padişahları bile içki içmiş. O halde siz de inad etmeyin, yolunda olduğunuzu söylediğiniz padişahlar gibi yapın!" Görülüyor ki bunlar abesle iştigalden başka bir şey değil. Her şey biraz da Osmanlı padişahlarını her istediğini yapabilen Avrupa krallarına benzetmekten kaynaklanıyor. El-insaf!

Son devir ulemâsının büyüklerinden Seyyid Abdülhakim Efendi hazretleri dermiş ki: "Osmanlı padişahları, kendilerinden önceki hükümdarlar gibi değildir. Hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır." Sevdiği ve büyük bildiği atalarına hakaret edilmesi, insanları incitmez mi? O halde müslümana düşen hüsnü zan etmektir. Kendilerini savunacak durumda olmayan tarihî şahsiyetler hakkında ileri geri konuşmak insana yakışmaz. Hele dedikodu ve iftirâdan kaçınmak, sadece dinî değil, herkesin uyması gereken ahlâkî bir vecibe olduğu unutulmamalıdır.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bugün bakanlar kurulunda sağır-dilsiz memurlar vazife yaparlar. Devlet işlerinin mahremiyetinin muhafazası için bu usul yerinde görülmüştür. Ama bunun da çok eskiye giden bir mazisi vardır.


Saraydaki bir bîzeban

ŞİMDİ OLSA SESSİZ SİNEMA OYNARLARDI..

Dilsizlere, daha ziyade farsçada aynı manaya gelen bîzebân denirdi. Saray’da padişahın çalışma ofislerinin bulunduğu iç kısımda, yani Enderûn’da Fâtih Sultan Mehmed zamanında istihdam edilmeye başlandı. XVII. asır sonlarında Enderûn koğuşlarında dilsizlerden on tane vardı; ama zâbitliğe (subaylığa) çıkamazlardı.
Bunların anlaşmak için kendilerine mahsus işaretleri ve el hareketleri vardı. Bunlara “dilsiz dili” denirdi. Bütün saray halkı bu dili öğrenmişti. Padişahın huzurunda konuşmak ayıp sayıldığı için saraylılar bu dille anlaşırlar, hatta başka zamanlarda bile bu dille birbirlerine hikâyeler anlatırlardı. Dilsiz dili sarayda neredeyse moda olmuştu.

Sağır-dilsiz görevliler Tanzimat’ın ilanından sonra kurulan meclislerde ve Heyet-i Vükelâ denilen bakanlar kurulunda da kullanıldı. Devletin son günlerinde bile Bâbıâli’de dört tane emektar dilsiz kalmıştı. Bunlar senelerden beri heyet-i vükelâda hizmet etmişti. Tarihî vak’aları, meşhur simaları, kendilerine mahsus işaretleri ve hoşsohbet adamları gölgede bırakacak ifadelerle hikâye ederlerdi. Bunlarla anlaşabilmek için sadrâzam ve nâzırlar ile maiyetlerindeki sivil ve askerî memurlar, bunların şifreli dilini öğrenmek mecburiyetinde idiler. Bugün de meclis ve bakanlar kurulu toplantılarında sağır-dilsiz memurlar hizmet etmektedir.

KÜTÜPHANE CÜCELERE EMANET

Bîzebanlar, son derece hassas ve zeki kimselerdi. Hâfızalar çok güçlüydü. Şahit oldukları hâdiseleri en ince teferruatına kadar büyük bir zevkle dinletirlerdi. Bu vak’alara ait meşhur şahsiyetleri tek bir işaretle mükemmel surette karikatürize etmekte ve canlandırmakta emsalsiz birer sanatkârdılar.

Sözgelişi, sağ ellerini parmakları açık tuğ gibi başlarına götürdüklerinde padişahı, sağ ellerini yumup başparmağı “birinci” der gibi dimdik yukarı kaldırdıklarında sadrâzâmı kasdettikleri anlaşılırdı. Şeyhülislâm demek isterlerse, sağ kollarının yenlerini tutup sol eli arşınlar gibi aşağı doğru indirirler ve şeyhülislâmların giydikleri cüppelerin diz kapaklarına kadar uzanan yenlerini tasvir ederlerdi. Ayrıca bu hareketten sonra sağ elin şahadet parmağını başlarının üzerine sarık sarar gibi birkaç kere dolaştırırlardı. Harbiye Nâzırı sağ kolu silah omuza edilinr gibi şiddetle kaldırarak sol omuz üzerine koymak suretiyle tarif edilirdi. Sağ elin ayası yukarı gelmek üzere bu elle ufkî (yatay) olarak tutulup üzerine yelken gibi üflenirse bundan Bahriye Nâzırı’nın kasdedildiği anlaşılırdı. Dâhiliye Nâzırı’nın işareti, sağ eli boş, böğün üzerinde uğuşturur gibi dolaştırmak ve vücudun iç uzuvlarını hatırlatmaktan ibaretti. Hâriciye Nâzırlığı, ecnebilerle ve Avrupa devletleriyle alâkadar bir makam olduğu için, iki elin şahadet parmaklarına birbirileri üzerine çaprazvâri konarak bir haç şekli verildikten sonra bu haç işaretini alnın ortasına getirmek suretiyle Hâriciye Nâzırı denmek istenirdi. Adliye Nâzırı’nın işareti bir terazi tutar gibi, polis müdürününki iki bilek yan yana getirilerek kelepçelenmiş vaziyette idi.

Bir de cüceler vardı. Bunlar Enderun’daki Seferli Odası’na mensup idi. Daha ziyade bedenî mükemmeliyet gerektirmeyen işlere bakarlardı. Meselâ Enderûn’da hâfızülkütüblük, yani kütüphâne memurluğu yaparlardı. Kabiliyetli olanları pars kethüdâlığına yükselerek ülkedeki hastahânelerin gelir ve masraflarına bakardı. Hoş sohbeti, tatlı dili, hatta umumî kültürür ile padişahın nedimi demek olan musâhibliğe çıkanları da vardı.



1992-95 yılları arasında Bosna’daki savaşta 3 milyonun 1 milyonu göç etti. 250 bin Müslüman katledildi. 1992 öncesi Bosna- Hersek’te Müslümanlar çoğunluk idi. Katliam ve göçlerle Müslümanlar yüzde 50’nin altına düştü. Şu anda Müslümanlar yüzde 45, Sırplar yüzde 31’dir. Ülkede Müslüman ve Osmanlı havası hakimdir. Bosna’ya ve Balkanlar’a İslamiyet Osmanlıdan önce geldi ve Osmanlının adaleti ile çoğaldı. Bosna Başmüftüsü Mustafa Çeriç yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Biz bu topraklarda ne azınlık ne de göçmeniz. Bu toprakların sahibiyiz ve biz Müslümanız.” Aliya İzzetbegoviç 27 Mart 1990 tarihinde Demokratik Hareket Partisini (Stranka Demokratske Akenje) SDA kurdu. Böylece Bosna Hersek’te sosyal demokratikleşme süreci başlamış ve çok partili sistemle tanışılmış oldu. 18 Kasım 1990 tarihinde yapılan ilk çok partili seçimlerde parlamentodaki toplam 240 milletvekilliğinden 86’sını, Bosna Hersek Cumhuriyetinin Başkanlığını ve 7 üyeliğin 3’ünü kazandı. Seçimler sonunda Demokratik Hareket Partisi SDA ve Hırvat Demokratik Birlik Partisi (Hrvatska Demoknatska Zayednica) HDZ ve Sırp Demokratik Partisi (Sırpska Demokratska Stranka) SDS koalisyon hükümeti kuruldu. Ancak tamamen birbirinden farklı üç görüş sebebiyle hükümet hiçbir zaman görev yapamadı. Sırp lideri Miloseviç ile Hırvat Cumhuriyeti Başbakanı Franjo Tudjman, Bosna-Hersek’i bölmek için gizlice anlaştı. 29 Şubat ve 1 Mart 1992 tarihinde referandum yapıldı. Referanduma yüzde 63 katılım oldu. Ve halk Bosna Hersek’in özerkliği ve bağımsızlığına oy verdi. Avrupa Birliği Bosna Hersek’in bağımsızlığını 6 Nisan 1992’de kabul etti.
Bosnalı Sırpların lideri ve savaş suçlusu Karadziç ile Sırbistan lideri referandumu ve bağımsızlığı kabul etmediler. Miloseviç ve Karadziç Bosnalı Müslümanlara askerî saldırıya geçtiler. Bosna Hersek Cumhuriyeti, ordusunu ve savaş hükümetini kurma kararı aldı. 2 Mayıs 1992’de Lizbon’da yapılan barış görüşmelerinden dönen Aliya İzzetbegoviç, Başbakan Yardımcısı Zlatko Lagumdziza ve tercüman Sabina, Saraybosna Havaalanında tutuklanınca savaş başladı. Bosna Hersek’e yapılan saldırılarda hastahaneler, morglar, mezarlıklar, caddeler hatta Kovaçi Parkı cesetlerle doldu. Aliya İzzetbegoviç gizlice orduyu silahlandırdı. Müslümanlar yeniden Bosna Hersek’e hakim olunca 1 milyon kişinin Bosna- Hersek’i terk etmesine en az 250 bin Müslümanın katline seyirci kalan ABD devreye girdi ve 21 Kasım 1995 tarihinde Dayton Anlaşmasının imzalanması ile savaş sona erdi.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Amerika’da 43 başkan gelip geçti. Bunlardan okuma yazma bilmediği söylenenleri de oldu; balık avlama merakı yüzünden Beyaz Saray’a hiç gelmeyenleri ve felç olup hasta yatağında başkanlık yapanları da. Ancak Barack Obama’nın seçilmesi kesinleşirse, Beyaz Saray’ın ilk siyahi sahibi olacak.

Amerikalılar, 1774’te İngiltere’den istiklâllerini kazandıktan sonra yepyeni bir idare kurdular. Kralın yerine başkanı oturttular. Kongre dedikleri meclise de kanun yapma yetkisi tanıdılar. İki güç birbirinden apayrı çalışmaya başladı. Dünyanın en kısa ve yürürlükteki en eski anayasalarından birini yaptılar. Ülkenin kuruluşu, insan hakları beyannamesi ile beraber gerçekleşti. Başlangıçta yedi eyâlet idiler. Fransa’dan, İspanya’dan, Meksika’dan, hatta Rusya’dan parayla toprak aldılar. Savaşarak kazandıkları da oldu. Bugün elli eyâlet Amerika Birleşik Devletleri’ni teşkil eder. Ülkede Cumhuriyetçi ve Demokrat olmak üzere iki büyük parti vardır. Birincisi merkez sağ, diğeri merkez sol denebilir. Sermaye sahipleri ve muhafazakârlar Cumhuriyetçilere, alt tabaka ve serbest fikirliler Demokratlara rey verirler. Bu sebeple rey nispetleri oldukça yakındır. Bazen birini bazen diğerini iktidarda görmek mümkündür. İktidar değiştiği zaman, Amerikan politikasında da çok kayda değer değişiklikler görülmez.

OSMANLI’YI ÖRNEK ALDILAR

İki küsur asırdır ufak tefek aksaklıklar dışında tıkır tıkır işleyen bir sistem teşekkül etti. Bu sistemle Osmanlı gelenekleri arasındaki benzerlikler de gözden kaçmıyor değil. Amerikalılar kompleks sahibi insanlar olmadığı için, zamanın süper gücünün hakimiyet sırlarını öğrenip tatbik etmekte bir beis görmediler. Biraz da bu sebeple zaman zaman çok garip ve yeteneksiz insanlar başkan olduğu halde, sistemde en ufak bir sarsılma olmadı. Okuma yazma bilmediği söylenen başkanları da oldu; balık avlama merakı yüzünden Beyaz Saray’a hiç gelmeyenleri de. İkinci sınıf Hollywood aktörleri de; felç olup hasta yatağında sekiz ay başkanlık yapanları da. Ama Amerika’da demokrasi hiç kesintiye uğramadı. Bu sistemin zaferi olsa gerek!

ÇİFTÇİ BAŞKAN

İngilizleri yenerek Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran George Washington New York’ta bugün borsanın bulunduğu Wall Street’teki Federal Hall’da oturdu. 1 dolarlık küpürlerde resmi vardır. Zengin bir çiftçi iken İngilizlerle çarpıştı. 1789’da başkan oldu. Üçüncü kez seçilmeyi kabul etmeyecek kadar demokrasiye bağlıydı. Sonradan Philadelphia’nın yerine başkent yapılan Washington’a ismi verilmiştir. O zaman 4 milyon nüfuslu ülkenin 700 bini köle idi.

Başından bu yana Amerika’da 43 başkan gelip geçti. Kuruluşta emeği geçen Thomas Jefferson, muhaliflerinin Kral I. Andrew dediği kudretli Andrew Jackson; köleliğin kaldırılması ve iç savaştaki başarılarıyla tanınan Abraham Lincoln, asker orijinli ender başkanlardan Ulysses Grant, yakışıklı John Kennedy, soğuk savaşın galibi Ronald Reagan çok popülerdir. Calvin Coolidge çok sevilirdi. Elini sıkıp konuşmak isteyenler Beyaz Saray önünde kuyruklar oluşturdu. California fatihi James Polk (1845-49) ise, “en dürüst başkan” olarak anılmıştır. Andrew Johnson aynı zamanda en talihsiz başkanlardandır. Senato tarafından hakkında açılan tahkikatta mahkum olmaktan bir oy farkla kurtulmuştur. En sevilen başkanlardan Lincoln’un hanımı Mary en sevilmeyen first lady sayılır. Hatta güneyli bir casus olduğu dedikodusu bile yayılmıştı.

Soğuk savaş sırasında dış politikada çok başarı kazanan Nixon, ikinci kez başkan seçilirken rakiplerini gizlice dinlettiğini gösteren Watergate Skandalı patlak verince ne yapacağını şaşırdı. Söylediği yalanlar ortaya çıktı. İstifa karşılığı pazarlık yaparak kurtuldu. John Tyler ise, dönek bir başkan olarak tanındı. Senatörken demokrat partiden Cumhuriyetçi partiye geçmişti. Geçirdiği çocuk felci sebebiyle tekerlekli sandalyeyle gezen ve 12 sene başkanlık yapan Franklin Roosevelt, damarlarındaki bir mikdar Yahudi kanının tesiriyle olsa gerek, fanatik bir Alman düşmanı olarak tanındı. Stalin’e kanıp Avrupa’nın yarısını Sovyetlere vermesi ve böylece emperyalist komünizme hizmeti büyük bir hata olarak tarihe geçti.

SARAYDA BEKÂR HAYATI

Seçildiğinde en genç başkan 43 yaş ile Kennedy idi. En genç ölen başkan da yine odur. 46 yaşında öldü. 70 yaşındaki Reagan ise en yaşlı başkan olarak tarihe geçti. John Adams da 90 yıllık ömrüyle en çok yaşayan başkan rekoru kırdı. Washington, Jefferson, Madison, Monroe, Grant, Theodore Roosevelt, Wilson, Coolidge, Franklin Roosevelt, Reagan, Clinton ve Bush iki kere üst üste başkan seçilmişlerdir. Cleveland iki ayrı zaman başkan seçildi. Başkanlardan 13’ü Demokrat, 28’i Cumhuriyetçidir. Andrew Jackson Beyaz Saray’da bekâr hayatı yaşadı. Karısı Rachel, başkan seçilmeden üç ay önce ölmüştü. Sarayda ev sahibeliğini başkanın aynı zamanda kâtibi olan yeğeninin hanımı Emily yürüttü. En genç ve ilk Katolik başkan Kennedy; en yaşlısı Reagan, en döneği ise John Tyler oldu. Demokrat Barack Obama, ilk siyahi başkandır.

27'Sİ AVUKAT İDİ

* Başkanlardan 29 tanesi yüksek okul mezunu idi. 27 tanesi avukattı. 5 tanesi askerdi. Garfield antik diller profesörü idi. Clinton da dahil 15 başkan hiç askerlik yapmamıştır. Çoğu eyâlet vâliliğinden gelmedir.

* Washington, Jefferson, Madison, Monroe, Jackson, Polk, Buchanan, Johnson, Garfield, McKinley, her iki Roosevelt, Taft, Harding ve Truman Mason locasına mensuptu.

* Başkanların da düşmanı olur elbette. Dört başkan suikast neticesi öldürüldü: Lincoln (1865), James Garfield (1881), William McKinley (1901) ve Kennedy (1963). Gerald Ford, iki suikastten sağ kurtuldu. İki suikastçi de kadındı. Reagan da suikastten sağ kurtuldu. Amerikan başkanı en sıkı korunan kimselerden biridir. Bununla vazifeli gizli servis maliye bakanlığına bağlıdır. McKinley’in öldürülmesinden sonra, kalpazanlarla mücadelede çok başarı kazanmış olan bu servis vazifelendirilmişti. Başkan, çok iyi çalışan servisin talimatlarına harfiyen uyar. Nitekim Reagan suikastten kurtulmasını, profesyonel muhafızın meslekî refleksine borçludur.

* Başkan yılda 200.000 $ maaş alır. Seyahat için 100.000, eğlence için 12.000 ve diğer masraflar için de 50.000 $ tahsisat alır. Başkan yardımcısı ise, 94.000 $ maaş+10.000$ tahsisat alır. Emekli olunca başkanlara ölene kadar 70.000 $ maaş ile bir o kadar da büro masrafı verilir. Bedava bir de büro tahsis edilir. Posta hizmetleri emekli başkanlara ücretsizdir.

BEYAZ SARAY (WHİTE HOUSE)

Amerikan Başkanları 1800 yılından beri Beyaz Saray adlı bir evde otururlar. 18 dönümlük bir arazinin ortasındaki bu binada ilk oturan John Adams oldu. 1814’de büyük bir yangın geçirdi. Başkan Harrison (1889-93) Beyaz Saray’da kendisi ve eşinden başka kızı, damadı, üç torunu ve kayınbiraderi ile oturdu. Bu sebeple evde tadilat yaptırdı. Bu tadilat altı çocuklu sonraki başkan Roosevelt‘e yaradı. Üç başkan John Tyler, Grover Cleveland ve Woodrow Wilson, Beyaz Saray’da evlendiler. Monroe ve Grant‘ın kızlarının düğünü de Beyaz Saray’da yapıldı. Burada ilk doğan da, Jefferson‘un kızı oldu. 1841’de Harrison, üç haftalık başkan iken zatürreden öldü. İlk olarak vazifesi başında ölen başkandır. Aynı zamanda Beyaz Saray’daki ilk ölümdü bu. Zachary Taylor da 1850’de bir senelik başkanken Beyaz Saray’da öldü.

WASP OLMAYAN SEÇİLEMEZDİ

Amerikan başkanı olmak için anayasada yazılı olmayan bir vasıf aranır o da WASP diye bilir: White-Anglo-Sakson-Protestan. Beyaz ırktan, İngiliz asıllı ve Protestan dininden olmayanlar başkan olamazdı. 1930’larda Smith adında bir Katolik ağır bir mağlubiyete uğramıştı. Bu geleneği ilk yıkan Kennedy oldu. Kennedy, 1960 seçimlerinde Demokratların adayı idi. Hem Katolik, hem de İrlandalı idi. Genç ve yakışıklı oluşundan başka avantajı yoktu. Kimse kendisine şans vermiyordu. Karşısındaki aday Nixon son anda büyük bir hata yaptı. Kennedy’nin televizyondaki tartışma teklifini kabul etti. Renkli televizyonda makyajı reddeden Nixon çok yaşlı ve kasılmış görünüyordu. Kennedy ise rahat, esprili ve sevimliydi. Kennedy kazandı. Ancak sadece 118 bin farkla. Muhalifleri, Katoliklerin Papa’ya bağlı oldukları için, vatanlarına hıyanet bile edebilecekleri söylüyordu. Hatta başkanın yatak odasında doğrudan Papa‘ya bağlı kırmızı bir telefon bulunduğu bile söylendi. Karısı Jackie milyonların sempatisini kazandı. Öte yandan Kennedy’nin sarışın artist Marilyn Monroe ile dedikodusu ayyuka çıktı. Yine de kabullenilmemiş olacak ki, bu popüler ve yakışıklı başkan seçildiğinin üçüncü yılında esrarengiz bir cinayete kurban gitti. Katili yakalanıp apar topar cezalandırıldı. Kimse niçin vurulduğunu öğrenemedi. Çok spekülasyonlar yapıldı. Suikastın Rusya, FBI, ırkçılar ve zenginlerin el birliği ile işlendiği ileri sürüldü.

Thomas Woodrow Wilson ve eşi Edith

AMERİKA'YI 17 AY BİR KADIN İDARE ETTİ

Hiç kadın Amerikan başkanı yoktur ama, Amerika’yı tam 17 ay bir kadın idare etmiştir: Demokrat Başkan Thomas Woodrow Wilson‘un eşi Edith. Princeton Üniversitesi rektörü iken 1912 yılında başkan seçilen Wilson, Birleşmiş Milletlerin ilk kurucusu kabul edilir. Her millete kendi kendisini idare etmek hususunda söz hakkı tanıyan prensipler, Wilson Prensipleri diye bilinir. Bu sebeple, 1919 yılında Nobel Barış Mükâfatı almıştır. Meşhur içki yasağı kanunu, bunun başkanlığı sırasında çıkarılmıştı. Amerika’da kadınlara oy hakkı da bunun zamanında verildi. Virginialı fakir bir ailenin dul kızına âşık olup evlenmişti. Kadın, kocasına uğur getirdi: Wilson ikinci kez başkan seçildi. Ancak başkan, 1919 yılında bir yurt gezisi sırasında felç oldu. Karısı, vaziyeti başkanın hususi doktoru ve katibi dışında kimseye bildirmedi. Kocasının başucundan hiç ayrılmıyor, gelen evrakı kocasının elini tutarak imzalatıyordu. Zamanla başkana gelen bütün evrakı bizzat okuyup cevaplandırmaya başladı. Dışişleri bakanı, vaziyeti öğrenince Amerikan anayasasına göre başkanın görevden ayrılmasını söylediyse de, işin aslını bilen üç kişi ağız birliği yaptılar. Thomas Marshall’ı “Sonraki başkan sensin!” vaadiyle başkan yardımcılığına getirdiler. First Lady, bakanları haftada bir Beyaz Saray’da toplayarak başkanın isteklerini kendilerine bildiriyordu. Hakikatte bunlar kendi istekleriydi. Çünkü başkan artık hiç konuşamıyordu. Bakanlar, makamlarını kaybetmemek için olan bitene ses çıkaramıyordu. 1920 seçimlerine kadar böyle devam etti.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Vaktiyle Rumeli ve Anadolu’da devlete ait toprağı kirâlayan kimse, kirâ müddeti bitmeden toprağını terk edemezdi. Yoksa para cezâsı öderdi. Asayiş bozulmasın, iaşe sıkıntısı yaşanmasın diye, şehirlere yerleşmek sınırlandırılmıştı. Köyden şehre göçü önlemek o zamanlar devlet siyasetinde yer almış bir husustu. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman devrinde yaşamış tarihçi Gelibolulu Âlî, Nasihatü’s-Selâtin diye bir eser kaleme almıştır. Devlet adamlarına tavsiyelerde bulunur. Burada der ki: “İdareciler, köyden şehre göçe engel olmalıdır. Çünkü bunlar memleketlerini terk edince oradaki arâzileri ekilip biçilemez, böylece sipâhilere de bir faydaları olmaz, dolayısıyla millî müdafaaya darbe vurur. Öte yandan geldikleri şehre kaydolunmadıkları için çift bozan vergisi de ödemezler. Geldikleri şehrin halkının rızkını da daraltırlar. Burada çalışıp vergi de vermezler. Hükûmete düşen ya bunları geri göndermek, ya da sıkı kontrol edip faaliyetlerini vergiye bağlamaktır.

İstanbul’un Âsude günlerini aksettiren gravürler, bugün hayalden öte bir şey değil!

BEKÂR UŞAKLARI O zamanlar İstanbul’a yerleşmek kolay değildi. Hac, miras taksimi, cenâze ziyareti gibi sebeplerle İstanbul’a hususî izinle gelenler veya geçenler, işleri bitince şehri terk etmeye mecburdu. Tersâne gibi yerlerde işçilere ihtiyaç olduğu için her zaman İstanbul’a çalışmak üzere geçici gelenler vardı. Bunlara bekâr uşakları denirdi ve hükûmet tarafından tahsis edilen disipliniyle meşhur bekâr odalarında kalmak mecburiyetinde idiler. Bekâr uşakları İstanbul’a bulundukları şehrin kâdısından aldıkları izinle ve geçici olarak gelirdi. Ayrıca İstanbul’da bir kefillerinin bulunması da şarttı. Bunlar eğer bir suç işlerlerse kefilleri de mesul olurdu. Çünkü bunlar kefili oldukları bekâr uşaklarının hallerini, tavırlarını kontrol edip uygunsuz bir durum görürlerse ilgili makamlara haber vermekle mükellefti. XVII. asırda köylü halk, harbler ve isyanlar sebebiyle köylerini terk ederek hisar içinde muhafazalı şehirlere yerleşmeye başladı. Bu göçten İstanbul da nasibini almasın diye şehre giriş ve çıkışta kontroller sıkılaştırıldı. Buna rağmen nüfus artışı önlenemedi. Bekâr odaları da bir fesad ve fuhuş ocağı hâline geldi. Çoğu yeniçeri oldu. Yeniçeri ocağı kaldırılırken bu odalar birer birer yıktırıldı. Sâkinleri de şehirden sürüldü.

Anadolu’dan İstanbul’a gelenler Bostancı Köprüsünde Bostancıbaşı tarafından durdurulur, tezkereleri kontrol edilirdi

TEZKERESİ OLMAYAN ŞEHRE GİREMEZ!

Sultan II. Mahmud, İstanbul’un belediye işleri için İhtisap Ağası’nı vazifelendirdi. Şehirde başıboş serseri takımının toplanmasına izin verilmeyecekti. Şehirde geçici olarak bulunan ve çalışan bekâr uşakları bir bir tesbit edilip kefilleriyle beraber mahkemece kayıt altına alınacaktı. Elinde mürur tezkeresi olmayanlar şehre giremeyecekti. Mürur tezkereleri herkesin kendi memleketinden alınacak ve bunlara İstanbul’a ne iş için geldikleri yazılacaktı. Rumeli’den gelenler Küçükçekmece’den, Anadolu’dan gelenler de Bostancıbaşı Köprüsünden ancak şehre girebilecekti. Şehrin iki uç hududu dışındaki yollardan şehre girenler mürur tezkereleri olsa da cezalandırılacaktı. Şekli şemâili uygun olmayan, “yüzünde meymenet bulunmayan”, şüphe uyandıranların tezkeresine bu husus şifreyle işlenir, tahkiki İhtisab Ağalığı’nca yapılarak gerekirse o kimse şehre alınmazdı.

O zamanlar dağlık bölgelerden gelen Arnavut ve Kürtler, inzibat bakımından şehre sokulmayacaktı. Mürur tezkeresini karakolda gösterip havale ettiren kimseler Çardak iskelesindeki İhtisab Ağası konağına giderek kendilerini, o günün tarihiyle beraber eşkallerini Rumeli ve Anadolu için tutulan iki ayrı defterden birisine kaydettirecekti. Varsa silahlarını teslim edecekti. Bunlar devletçe tahsis edilen ve Suriçi, Üsküdar, Galata ve Eyüb’de bulunan bekâr odalarında kalacaklardı. Adalıların tabiati Anadolu ve Rumelilere uymadığı için bunlara farklı yerler gösterilecekti. Daha sonra bildirdiği işe girecek ve kendisine bir kefil gösterip kaydettirecekti. Eğer mesleğine uygun iş bulamazsa veya bu işlerde eleman fazlası varsa geri gönderilecekti. Herhangi bir sebeple geri dönenlere İstanbul kadılığından dönüş için yeni bir mürur tezkeresi verilecekti. Bu bekâr uşakları İstanbul’da ölürse kefilleri bunu yine deftere kaydettirecekti. Sınır karakollarında İstanbul’a girerken ve çıkarken bir defaya mahsus olmak üzere cüz’i bir tezkere harcı alınacaktı.

Üzerinde Sultan II. Abdülhamid’in tuğrası bulunan Mehmed Salih Paşa adına düzenlenmiş mürûr tezkeresi. Bir nevi iç pasaport olan tezkerede; Paşanın adı, sancağı, mahallesi, baba adı, mesleği, tabiiyeti, mezhebi; ve hatta boy, göz, burun, bıyık, ağız, çene ve çehresi hakkında bilgiler bulunuyor.

KONTROL MUHTARDA

Mürur tezkerelerini muhtarlar kontrol ederdi. Bunlar mahallelerinin âsâyişinden mesuldü. Mahallelerinde geçici olarak oturanların mürur tezkereleri ile yerleşmek üzere gelenlerin kimlik kontrollerini yaparak kefilleriyle beraber deftere kaydedecekti. Ancak bu tedbirler ülkenin karışık durumu ve peş peşe bozgunlar sebebiyle şehre muhacir akını olduğu için tam manasıyla gerçekleştirilemedi. Tanzimat’tan sonra bu kontroller tavsadı, şehirde zabıta vak’aları da buna paralel olarak arttı. Mürur tezkeresi tatbikatı II. Meşrutiyet’ten sonra bütün memlekete teşmil edildi. 1915 tarihli bir kanunla sadece İstanbul için değil, herhangi bir şehirden bir başkasına gidebilmek için de seyahat varakası alınması mecburiyeti getirildi. Artık serseri, dilenci ve şüpheli şahıslar mahkeme kararıyla bulundukları yerden sürülebilecekti.

Hal böyleyken bu tarihten sonra peş peşe kaybedilen harblerde elden çıkan Rumeli halkından onbinlercesi İstanbul’a göç etti. Bunları Kafkas muhacirleri takib etti. Bu da yetmezmiş gibi Rus ihtilalinden kaçan Bolşevik aleyhtarı Beyaz Ruslar şehre akın ettiler. İstanbul muhacirlerle doldu taştı. Kendisini normal zamanlara göre ayarladığını zanneden İttihad ve Terakki hükûmeti işleri kontrol etmekten âciz kaldı. Parklar, câmiler, mektepler, hatta terk edilmiş evler muhacirlere tahsis edildi. Şehrin nüfusu birdenbire arttı. Asayiş ve intizam bozuldu. Fiatlar yükselerek şehirde kıtlık ve karaborsa başgösterdi. Salgın hastalıklar başladı. Böylece tatlı bir devrin hayali son buldu. İstanbul, o rüya şehir, eski ihtişamlı güzelliğini bir daha ele geçmemek üzere kaybetti.

Asırlarca nüfusu sabit tutulmaya çalışılan İstanbul, 20. asrın başında yaşanan savaşların ardından büyük göçlere sahne oldu. Böylece tatlı bir devrin hayali son buldu.

İSTANBULLU ASKERE DAHİ ALINMAZDI

İstanbul,diğer Osmanlı şehirlerine hiçbir bakımdan benzemezdi. Burada vâli ve şehir meclisi yoktu. Halkı askere alınmazdı. Okumuş erkekleri devlet memurluğu yapar; gayrimüslimler sanat ve ticaretle uğraşırdı. Sosyal hayatı, şivesi, örfleri bile farklıydı. Bu bakımdan bütün Osmanlı ülkesine nümûne teşkil ederdi. Her önüne gelen dilediği gibi bina yapamazdı. İaşe sıkıntısı yaşanmaması için tedbirler alınmıştı. Hâsılı İstanbul’un adı konulmamış bir imtiyazlı statüsü vardı. Bu sebeple nüfusu sâbit tutulurdu. İstanbulluların askerlik muafiyeti II. Meşrutiyet’e kadar devam etti. İlk kez 1909 yılında Sultan Reşad’ın cülûs merasimine katılmak üzere İstanbul halkının 1883, 1884, 1885, 1886 ve 1887 doğumlulardan 2.500 kişi askere alındı. Bir haftalık bir talimden geçirilerek istenildiği zaman tekrar askere alınmak üzere terhis ediliverdi. O zamana kadar işitilmedik bu olay öyle ilgi çekti ki, zamanın gazete ve mecmualarında haber ve fotoğrafları çıktı.

İlk defa askere alınan İstanbul doğumluların terhis töreninde o devrin Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Mahmud Şevket Paşa konuşmasını yaparken.

KOYU BİR DİYALOG

Mürûr tezkeresi ibraz eden adama, memur sormuş: -Adın ne? -Kara Hasan. -Babanın adı? -Kara Veli. -Nerelisin? -Karaköseliyim. -Nereye gidiyorsun? -Karaman’a. -Neyle gidiyorsun? -Kara vapuru (tren) ile. -Nerede oturuyorsun? -Karagümrük’te. Memur dayanamayıp bağırmış: -Zift mi kesildin be herif!

1920 Nisan ayında işgal altındaki Manisa’dan İzmir yoluyla İstanbul’a gitmek için, İtalyan ve Yunan makamlarına vize edilmiş bir yolculuk izin belgesi. Belgede, Selahattin Bey isimli bir şahsın kendisi ve ailesi hakkında bilgiler veriliyor.



1844’te Kafkasya’ya olağanüstü yetkilerle gelen Prens Vorontsov Kafkas halklarının gelenek ve mülkiyetine saygı göstereceğine söz verdi. Ancak bu kağıt üzerinde kaldı. Rus Kazak kadınları, savaş alanında ölen Çerkezlerin başlarını kesip Alman General Zass’a satıyorlardı. Mızraklara geçirilen insan kafaları karargahın etrafında idi. Şeyh Şamil 1846’da Kabardey’e geldi. Veba salgını ile Kabardeyler isyan etmediler. Şeyh Şamil Dağıstan’a döndü. Onu destekleyenler Kuban ötesine geçtiler. Bir kısmı Osmanlıya sığındı. 1859’da esir düştü. 1820’de 30 bin olan Rus ordusu 1850 yılında Kafkasya’da 200 bini buldu. 1860 yılında Kont Yevdokimov, Çerkezleri (yüz binlerce) Osmanlıya sürgün olarak gönderdi.
21 Mayıs Çerkezlerin sürgün yıl dönümüdür. (21 Mayıs 1864) Rusya Göç Komisyonunun verilerine göre (1858-1865) arasında Doğu Karadeniz limanlarından 493 bin kişi göç etmiştir (sürgün edilmiştir). Kayıtdışı gidenlerin sayısı bu rakamın 2 mislinden fazladır. Göç ve sürgünler 1858’den çok önce başlamış ve 1910 yılına kadar devam etmiştir.
Kuzey Kafkasya Karadeniz’den Hazar Denizine kadar Kafkas Dağları boyunca uzanır. Yaklaşık 125 bin kilometrekare olan bu topraklarda hemen hemen 6 milyon insan yaşamaktadır. Bu arada Türkiye’deki Kuzey Kafkasya asıllıların 7 milyon olduğu ifade edilmektedir...
Kuzey Kafkasya’da 50’den fazla dil ve 100’den fazla lehçe konuşulur. Kuzey Kafkasya’da bulunan cumhuriyetler de şu şekildedir:
Abhazya, Adigey, Karaçay-Çerkez, Kuzey Osetya, Güney Osetya, İnguşya, Karatay-Balkar, Çeçenya, Dağıstan...
3 bin yıldır burada yaşayan yerli halkların (Avar, Lezgi, Çerkez, Dargi, Lak, Taba-Saran, Çeçen, İnguş, Adige, Karbartay ve Abhaz-Abaza) dilleri Kafkas dil grubunu meydana getirir.
Bölgeye 7. asırda gelen İskit, Alan, Sarmatların ve onların bakiyesi Osetler ve Tatarlar Hint-Avrupa (İron) dil grubundadır. 10. asırda bölgeye yerleşen Kumuk, Karaçay, Balkar ve Nogaylar ise Türk-Kıpçak halklarından olup Ural-Altay dil grubuna dahildir.
Kuzey Kafkasya’da yaşayanların yüzde 60’ı Kafkas, yüzde 20’si Rus, yüzde 10’u Ural-Altay, yüzde 10’u İron dil grubuna dahildir. Bu haliyle Kuzey Kafkasya diller ülkesi mozaiğidir...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter