Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tatilin yaklaştığı şu günlerde mektepler birer ikişer kır gezisine gidiyor. Bu, eskiden kalma bir âdettir. Eskiden mekteplerin yaz başında mesireye çıkışı bir başka âlem idi...

Eskiden yaz başında, her mektep kendi civarındaki bir mesireye giderdi. Herkes o günü iple çekerdi. Gün gelince çocuklar mesireye üstü tente ile örtülmüş, defne dallarıyla süslenmiş, içlerine şilteler, yastıklar döşenmiş öküz arabalarıyla giderdi. Gidilen yerde ocaklar yakılarak, kazanlarla etli pilavlar, bademli, sütlü helvalar pişirilip çocuklara yedirilir; oradaki davetlilere ikram edilirdi.

Sultan II. Abdülhamid Han zamanında bütün mekteplilere ziyâfet vermek âdetti. Fotoğrafta Mekteb-i Sultani’ye (Galatasaray Lisesi) verilen ziyafetten sonra topluca dua ediliyor.

SEYRAN GÜNÜ, BAYRAM GÜNÜ

Seyrandan iki gün önce çocuklara haber verilir; seyran günü cüz kesesi ve sefertası getirmemeleri tenbih olunurdu. Seyran günü çocuklar yabanlıklarını giyer, başlarına külah takar ve ellerinde bayrak sallardı. Bu ikisi neredeyse mecburî idi. Çırpıcı ve Veliefendi çayırlarında, Beykoz çayırında yapılan seyranlar pek hoş olurdu. Bu mesirelere çocukların velileri, akraba ve taallukatı da iştirak ederdi. Mesire yerinde hocalar bir yerde, mektep hademesi bir yerde, çocuklar da başka yerde otururdu. Yemekten sonra çocuklar uçurtma uçurur, başka oyunlar oynardı.

Halkı ve çocukları eğlendirmek için öküz arabalarının önünde davul zurna çalarak soytarılık eden oyuncular vardı. Bunlar yüzlerini boyarlar, başlarına acayip külâhlar giyip, alaca bulaca şalvar, entari ile türlü oyunlar oynayarak sokakları dolduran halkın önünden geçer giderlerdi. Birisi cübbe ve kavuk giyip İstanbul Efendisi (belediye reisi) rolüne girer; yol boyu esnafa takılır; türlü şakalar yapardı. Mahalle gençlerinden birisi de deli kılığına girer, yol boyu milleti güldürürdü. Halk, bu seyran alayını zevkle seyrederdi. Seyrandan dönüşte yine aynı yoldan, bu sefer dua ve ilahilerle dönülürdü.

KAPAMA VAKIFLARI

Bazı mekteplerin bu iş için kurulmuş kapama vakıfları vardı. Bunlara kapama denmesinin sebebi, seyranların daha ziyade tatil zamanlarına yakın yapılmasıydı. Bu vakıf paralarıyla kapama mevsimi gelmeden hemen önce fakir talebelere elbise, pabuç dağıtılırdı. Seyran masrafları da buradan karşılanırdı. Hatta Kapalıçarşı’dan Yağlıkçılara giden yol üzerinde böyle eşya satan kapamacı esnafı bulunurdu. Böyle vakfı olmayan mekteplerde, seyranların masrafını mahallenin zenginleri sırayla karşılardı.

Kağıthane mesiresinin orta yerinde bulunan Sultan II. Abdülhamid Çeşmesi.

SADECE İLK MEKTEPLİLER Mİ?

Sadece ilk mekteplerin değil, orta, lise, hatta fakülte seviyesindeki mekteplerin de böyle seyranları vardı. Bu talebelerin seyranlarını padişah karşılardı. Sultan II. Abdülhamid zamanında her sene bütün mekteplilere Kâğıthâne‘de kuzu çevirme ziyâfetleri vermek âdet olmuştu. Bahar gelip ortalık yeşerince 7’sinden 20’sine bütün talebelerin gönlüne ne zaman Kâğıthâne’ye kuzu çevirmeye gidileceği kaygusu düşerdi. Mektep bahçelerinde hep mâide-i seniyye (padişah sofrası) mevzuu konuşulurdu. Bu ziyâfetlere Mekteb-i Harbiye (Harb Okulu), Kuleli Askerî İdâdîsi (askerî lise), Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun (Teknik Üniversite), Hendese-i Mülkiye (Mühendislik Fakültesi), Mekteb-i Tıbbiye (Tıb Fakültesi), Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi), Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi), Baytar (Veterinerlik) ve Eczacı Rüşdiyesi, hatta Saint Joseph Mektebi talebeleri iştirak ederdi.

Her mektep sırayla ziyâfete alınırdı. Bir veya birkaçı beraber giderdi. Meselâ Baytar Rüşdiyesi ile Mühendishâne ve Hendese-i Mülkiye talebeleri beraber giderdi. Diğerleri sıranın kendilerine gelmesini iple çekerdi. Ziyâfet günü talebeler en yeni elbiselerini giyer, beyaz eldivenlerini takardı. Sabahın alaca karanlığında kalk borusuyla kalkılıp, alay nizâmı ile mızıka önde talebeler arkada Eyüb sâhilinde bekleyen hususî vapura binilirdi. Kâğıthâne sahilinde indikten sonra yürüyerek veya briçka tipi arabalarla mesireye varılırdı. Lâcivert üniforma ve kırmızı fesler toz içinde alırdı ya kimsenin umurunda olmazdı. Mesîre yerinde ağaçlar bayraklarla süslenmiş olurdu. Ortaya kurulan barfiks, trapez, halkalar gibi jimnastik âletlerinde egzersizler yapılırdı. Sonra ti borusuyla sofralara oturulurdu.

KIZARMIŞ KUZU VE PİLAV

Sofralar, dört köşe yuvarlak beyzî masalara kurulurdu. Nar gibi kızarmış kuzular pilav lengerlerinin üzerinde sofralarda talebeyi hazır beklerdi. Bir tarafta da musluklu koca limonata güğümleri vardı. Harâretten bunalanlar limonataya saldırırdı. Erkân ve zâbitlerin (subayların) oturacağı masalar daha itinâyla süslenmiş olurdu. Saray hademesinin hizmet ettiği bu nezih ziyafetlerden sonra toplu halde padişaha dua edilirdi. Sofralardan kalkılınca herkes şükran nişânesi kasîde ve şiirler okurdu. Hatta 1894’teki ziyâfette harbiye talebesinden Kabataşlı Mehmed Ali Efendi’nin “Asker oğlu askerim ben, asker oğlu askerim; Pür-sadâkattir serâpâ kalb-i saffetperverim” diye biten kasîdesi çok beğenilmiş; talebeye mükâfat ve kasîdenin şairi Hâşim Bey’e de nişan verilmişti.

Her mektep evvelce hazırladığı bazı komik skeçleri sahnelerdi. Çeki taşı kaldırma, halat çekme, güreş gibi müsabakalar yapılırdı. Kırda birdirbir, uzun eşek, pişti, üç adım, esir almaca, tuğra, kahpe bohçası gibi toplu oyunlar oynanırdı. Bando çalar; eğlenilir; pehlivanlar güreş tutardı. Dere kenarının sazlarından sivri külâhlar örülüp kafalara geçirilirdi. Müsâbakalar sırasında maraza çıkarsa, hemen önlenirdi. Oyunlar esnasında oyuna getirilerek mektep müdürü, erkânının, hatta paşanın karga-tulumba edildiği; “Yapmayın evlâdım” feryadlarına kulak asılmayarak omuza alınıp taşındığı olurdu. Böyle akşama kadar gülüp eğlenilir; sonra yine alay nizâmı ile Eyüp sâhiline inilip vapura binilirdi. Yorgunluktan akşam yemeği yemeye kimsenin takati kalmaz; hemen koğuşlara koşup yataklara serilinirdi.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bugünlerde cumhurbaşkanının dokunulmazlığı konuşuluyor. Anayasada açık bir hükmün olmaması da hayli kafaları karıştırdı. Kral hata yapmaz! Bu, Avrupa’da bir anayasa kaidesidir. Kanun-ı Esasî’deki “Zât-ı akdes-i padişahî mukaddes ve gayrı mesuldür” ifadesi acaba ne mânâya gelir?

Osman Gazi'ye ait bir resim

Osmanlılar zamanında padişahın dört türlü mesuliyetinden bahsedilebilirdi:

1. Dinî Mesuliyet

Herkes gibi, padişahın da, icraatın da öncelikle Allah’a karşı mesul olup; vazifelerini dine ve hukuka uygun yapıp yapmadığının hesabını mahkeme-i kübrâda vereceğine inanılırdı. İbâdet mükellefiyeti bakımından, hükümdarın, sıradan bir Müslümandan farkı yoktur.

2. Cezâî Mesuliyet

Padişah, ammenin hakkını ihlal eden bir suç işlemişse, buna cezâ verilmez. Çünkü bunları cezâlandırmak hükümdarın vazifesidir. Kendi kendisine cezâ vermesi düşünülemez. Padişah bir şahıs hakkını ihlâl etmişse, meselâ kısas suçu işlemişse; dâvâcı talepte bulunursa, bundan elbette mesuldür. Buna Divan-ı Hümâyun bakar.

3. Hukukî Mesuliyet

Malî haklarda da padişahın mesuliyeti tamdır. Nitekim padişahtan alacağı veya hakkı olduğunu iddia eden bir kimse, Divan’a müracaat ederek de hakkını isteyebilir. Bu takdirde mahkeme dâvâya bakıp; gerekirse padişah aleyhine karar verebilir. Sultan IV. Mehmed ile Üsküdarlı Mehmed Ağa arasında, Salacak’ta vakıf malı bir köşkün mülkiyeti hususundaki ihtilaf sebebiyle açılan bir dâvâya, Rumeli kazaskeri Çatalcalı Ali Efendi bakmış; Mehmed Ağa’yı haklı, padişahı haksız bulmuştur.

Sultan IV. Mehmed

4. Siyasî Mesuliyet

Bütün devlet memurları ve kâdılar padişahın vekilleridir. Padişah, bütün gücünü vekilleri vâsıtasıyla kullanırdı. Divan’a ve sadrâzama müdahale etmezdi. Buna salâhiyeti vardı ama, çok nâdir kullanmıştır. Sadrâzam da, padişahın telkini istikametinde hareket etmek istemediği zaman istifâ edebilirdi. Bu takdirde siyasî mesuliyeti de üzerinden atmış olurdu. Nitekim 1586 yılında sadrâzam Mesih Mehmed Paşa, reisülküttâbın değiştirilmesi hakkındaki tezkiresini zamanın padişahı Sultan III. Murad’ın reddetmesi üzerine “Kavli nâfiz olmayan vezirlerden olmayı irtikâb edemem” (yani sözünü geçiremeyen vezirlerden olma kabahatini işleyemem) diyerek istifa etmişti. Sadrâzamın icraatını tasvib etmeyen padişah; bunu imzâlamayabilir; gerekirse sadrâzamı da azledebilirdi. Memurlardan şikâyeti olan, Divan’a, en son padişaha müracaat edebilirdi.

Sultan III. Murad

PADİŞAH VATAN HÂİNİ OLAMAZ

Padişah vatana hıyânet suçunun da fâili olamaz. Çünki vatan padişahın mülkü, teb’a da âilesi gibidir. Vatan elden giderse, padişahlık da biteceğinden; bir insanın kendi mülküne ve âilesine hıyânet edeceği düşünülemez. Padişahın anayasayı ihlâli de mevzubahis olamaz. Çünkü anayasalar zaten padişah tarafından tek taraflı olarak ferman şeklinde bahşedilir. Hukukta kâidedir ki, bir idarî tasarrufta bulunan makam, onu geri almaya da salâhiyetlidir. Bu sebeple ihtilâller yoluyla padişahın tahttan indirilmesi meşru değildir. Padişah, ömür boyu hüküm sürer. Ancak akıl hastalığı, dinden çıkma veya vücud selâmetini (meselâ iki gözünü) kaybetmesi sebebiyle tahttan indirilebilir. Tarihte 12 padişah tahttan indirilmiştir. Hemen hepsi bürokratlarla ulemânın el altından desteklediği askerî darbelerle olmuştur. Bir-ikisi hariç hiçbirinde hukukî şartlar tam olarak tahakkuk etmediği için tahttan indirme meşruluk kazanamamıştır.

MESULİYET SADRÂZAMDADIR

Hiçbir makam, hatta halk veya millet meclisi, icraatlarını beğenmediği gerekçesiyle padişahı tahttan indiremez. Padişahın üstünde hiyerarşik olarak hiçbir makam yoktur. İşte 1876 Kanun-ı Esasî‘sindeki “Zât-ı akdes-i padişahî mukaddes ve gayrı mesuldür” ifadesindeki dokunulmazlık, siyasî bakımdandır. Bütün monarşilerde, kralın kararını başvekil veya vekiller imzâlar. Siyasî mesuliyet de imzâ sahibine aittir. Buna anayasa hukukunda karşı imzâ denir. Meclis veya halk, gerekirse o başvekili veya vekili düşürebilir; ama kralı düşüremez. Osmanlı Kanun-ı Esasî’sine göre, kanunlar meclis tarafından hazırlanır; padişahın imzâsıyla yürürlüğe girer. Dolayısıyla kanunların şekil ve muhtevâsından meclis mesuldür. İcrâyı padişahın tayin ettiği sadrâzam yerine getirir. Padişah, sadrâzama bir emir verecek olsa, buna uymak zorunda değildir. İstifâ edip çekilebilir. Kalırsa, tabiatıyla yaptığından mesul olur. Sadrâzamın siyasî mesuliyeti padişaha karşıdır. 1909’dan sonra meclise karşı mesul kılındı.

Sadrazamlık ofislerinin bulunduğu Bâbıâli'yi gösteren bir gravür

AMAN SACAYAĞI DEVRİLMESİN!

Osmanlı Devleti’nde, devlet idaresinde söz sahibi olan üç nüfuz grubu vardı: Ulemânın teşkil ettiği ilmiye, merkez ve taşradaki bürokratların teşkil ettiği kalemiye ve askerlerin teşkil ettiği seyfiye sınıfları. Sacayağını andıran bu üç sınıf arasındaki ahenk ve dengeyi saray temin etmeye çalışırdı. Bu denge, sınıflardan birisi lehine bozulursa, sacayağı sarayın üzerine devrilirdi. Şehzâde katli, câriye evliliği ve devşirme vezirler istihdamı gibi tedbirlerle saray ülkede aristokrat sınıfının teşekkülüne izin vermedi. Böylece yeni bir nüfuz grubunun meydana gelmesini engelledi. Sultan IV. Murad gibi kuvvetli padişahlar zamanında otorite saraya geçti. Ancak ekseriyetle üç sınıf da sarayın yanında varlığını ve padişah otoritesine karşı potansiyel güçlerini muhafaza etti. Sultan II. Mahmud, yeniçeri ocağını kaldırıp, ulemâ ve vüzerânın salâhiyetlerini kısarak merkezî otoriteyi güçlendirdi. Bu arada hâkimiyeti münhasıran sarayda topladı. Tanzimat Fermanı, Sultan Mecid‘in gençliği ve nazik tabiati sebebiyle bürokratların hâkimiyeti tekrar ellerine almalarına vesile oldu. Bu otoriteyi kırmak isteyen Sultan Aziz, bir asker-bürokrat ittifakıyla tahttan indirilerek tesirsiz hâle getirildi. Sultan II. Abdülhamid, tahta çıktıktan iki sene sonra dedesi gibi otoriteyi sarayda topladı. 1908 Meşrutiyetinden sonra güç, bürokratlarla anlaşan askerlere geçti. O gün bu gündür hükümetler gelir gider, ama sivil ve askerî bürokrasi hükmünü yürütür.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan Fatih, tarihçiler tarafından yalnızca Türk tarihinin değil, İslâm hatta, dünya tarihinin en büyük devlet adamlarından biri kabul edilir. Askerlikte ve siyasette, ilim ve kültürde, sanat ve edebiyattaki derinliğiyle, benzeri bugün bile çok azdır. Böylece Rönesans hükümdarlarının modeli olarak gösterilmiştir. Osmanlı Devleti’ni, gerek toprak ve gerekse teşkilat bakımından imparatorluk hâline getiren, O’dur.

Sultan Fatih ile Patrik Gennadios’u tasvir eden bu resim bugün Fener Patrikhanesi'nin girişinde asılıdır.

HOŞGÖRÜ MÜ, MÜSAMAHA MI?

Osmanlılar, bir memleketi fethedince, bu memleket halkı, Osmanlı vatandaşı sayılırdı. Osmanlı hâkimiyetini tanıdığına ve hukukuna riâyet edeceğine dair söz vererek önceki hayatını devam ettirirdi. Osmanlı Devleti de, zimmî denilen bu gayrımüslim vatandaşların can ve mal emniyeti ile din hürriyetini teminat altına alırdı. Kanun önünde Müslüman vatandaş ile gayrımüslim vatandaş arasında bir fark yoktu. Bu husus, devletin veya hükümdarın gayrımüslim teb’aya bir ihsanı vasfında olmadığı gibi; milletlerarası bir anlaşmanın gereği de değildi. Şer’î hukuka dayanan bir iç hukuk düzenlemesi idi. Bu bakımdan hiçbir hükûmet, bunu sınırlandıramaz veya kaldıramaz; gayrımüslimler de bu haklarından vazgeçemezdi.

Osmanlı ülkesindeki gayrımüslimler azınlık değil, vatandaştır. Azınlık (ekalliyet) mefhumunun bize girişi XX. asırda ulus devlet telâkkisiyle olmuştur. Çünki modern dünyada azınlık çoğunlukla çatışır. Halbuki Osmanlılarda her millet, İlber Ortaylı’nın tabiriyle, kendi kompartmanında yaşar; çalışma, yükselme faaliyetleri ve sosyal mobilite kendi kompartmanında yürür. Meselâ Ermeni bir gencin ideali, kendi milleti içindeki yönetici sınıfa girmektir. Kompartmanlar arasında geçiş ancak o dine giriş ile olur. Farklı millet mensuplarının, birbiriyle evlenmesi düşünülemez; aynı mahallede yaşaması nâdirdir; münasebetleri sınırlıdır. Dolayısıyla aralarında çatışma, didişme, kimlik isbatı, asimilasyon gibi problemler doğmaz. Doğarsa, hükûmet bunu önler. “Osmanlı Barışı“ böyle sağlanmıştır. Bunun adı hoşgörü değil, tesâmuhtur. Hoşgörüde tahammül etmek mânâsı olduğundan bir hafiflik vardır. Tesâmuh (müsâmaha) ise, toleranstaki iyi niyetli bir sabrı ifade etmeye daha elverişlidir.

BU NE CÜR’ET!

İstanbul’u fethettiğinde, gayrımüslimleri müslüman olmak veya şehri terketmek tercihiyle karşı karşıya bırakması teklifinde bulunanlara Fatih Sultan Mehmed’in verdiği tarihî bir cevap vardır: “Din-i mübîn-i İslâmı, Şâri teâlâdan daha ziyade himâyeye kalkışmak ne cüretkârlıktır” (Yani dinin sahibi olan Allah dururken, İslâmiyet’i korumak size mi düştü? Halbuki O, bunu istememiştir.) Buna benzer bir hadise de Balkanlarda yaşanmıştır. Sultan Fatih’in, Rumeli’deki fetihleri Sırp hududuna dayanınca, Ortodoks mezhebindeki Sırpların kralı Brankoviç, Katolik Macarlar ile Osmanlılar arasında kaldı. Bir elçi Sultan Fatih’e, bir elçi de Macar kralı Hunyad Yanoş‘a gönderdi. Sırbistan, idarelerine terk edilirse, Sırp halkının dinlerine ne gibi muamele edeceklerini sordurdu. Macar kralı, bütün Ortodoks kiliselerini yıktırıp, yerine Katolik kiliseleri yaptıracağını söyledi. Sultan Fatih’in cevabı, her zamanki gibi emsalsizdi: “Her câminin yanı başında bir kilise inşa olunup, herkesin kendi dinine göre ibâdette bulunmasına müsaade ederim”. Böylece Sırbistan, Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.

AYAKTA KARŞILANAN PATRİK

Türkler İstanbul’u fethettiğinde, halk Katoliklerle birleşmek hususunda ikiye ayrılmıştı. Patrik II. Athanasios, buna karşı çıktığı için azledildiğinden makamı boştu. Bizans başvekili Notaras, “İstanbul’da kardinal külâhı (yani Katolik hâkimiyeti) görmektense, Türk sarığını (Müslüman hâkimiyetini) tercih ederim” diyordu. Sultan Fatih, Gennadios adında münzevi bir papazı hayat boyu Ekümenik Patrik (bütün Ortodoksların patriği) tayin edip kendisine vezir rütbesiyle protokolde yer verdi. Vazife tevdii esnâsında, Bizans’tan kalma an’anevî merâsimler tatbik olundu. Padişah, patriği ayakta karşılayıp uğurladı. Kendisine âsâ ve has ahırdan at hediye edildi. Bu sebeple Sultan Fatih, ekseri tarihçilerce Patrikhânenin ikinci kurucusu ve Doğu Roma İmparatoru olarak görülür. Çünki imparator, patriği tayine salâhiyetli tek makamdır. Artık imparatorun yerini padişah almıştı. Böylece Rusya dışındaki bütün Ortodokslar yeniden İstanbul Patriği’nin nüfuzu altına girmiş oldu. Önceleri Draman semtinde bulunan patriklik, 1587’de Fener’e taşındı. O zamandan beri Fener Patrikhânesi diye anıldı. Sultan Fatih’in patrikhâneyi himayesi, Osmanlılara Hıristiyan dünyasında büyük siyasî ve sosyal avantajlar sağladı. Bugün bile Amerika’nın Moskova patriğine karşı Fener patriğine teveccühünün arkasında bu politika yatar.

KANUNSUZ CEZA YOK!

Şia’nın aşırılarından olup, Kur’an-ı kerimin bâtınî (gizli) bir manası olduğunu; bu mânâyı Kur’an harflerindeki bazı şifrelerle ancak kendilerinin anladığını söyleyen ve Allah’ın Hazret-i Ali şeklinde göründüğüne inanan Hurûfîler, öteden beri Anadolu’da faaliyet göstermekteydi. Sultan Fatih, faaliyet ve inançları İslâmiyete açıkça aykırı olan bu grubu hemen cezalandırmak yerine, sarayda zamanın büyük âlimlerinden Fahreddin Acemî reisliğinde bir ilmî meclis topladı. Hurûfî ileri gelenleri bu meclise davet edildi. Fahreddin Acemî bunların söylediklerini ilmî bakımdan bir bir çürütünce, Sultan Fatih hepsinin cezalandırılmasını emretti. Keyfîlikten uzak ve hukuka bağlılık timsali bu hareketiyle de Hurûfîliğin yayılmasını önleyerek hem milletin birliği hem de dinin selâmeti için mühim bir hizmette bulunmuş oldu. Bugün bazıları, bu tavrı sebebiyle padişahı Hurûfî, hatta Hıristiyan sempatizanlığı ile itham ederler ki gülünçtür.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Yakında yaptığım bir Orta Doğu seyahatinde, Başbakan Tayyip Bey’in Davos’daki tavrı sebebiyle Türkiye’nin Araplar nezdinde itibarının arttığını müşahede ettim. Daha önceki senelerde uzun müddet Arap ülkelerinde yaşadım. Tahsil yaptım. Arapları hasbelkader tanıma imkânım oldu. Ekserisinin Türklere karşı sempatisinin bulunduğunu gördüm. Osmanlı devrini hasretle anıyorlardı. Temiz, görgülü, misafirperver insanlardı. O zamana kadar Araplar aleyhinde işittiklerimin ne derece yanlış olduğunu da yine böylece anlamış oldum.

Birinci Cihan Harbi'nde bir Arap şehrinde Osmanlı ordusunun muzafferiyeti için topluca dua ediliyor.

EL-EMEL Fİ TÜRKİYE

Arap dünyasında bilhassa iki Osmanlı padişahının müthiş itibarı vardır. Birisi İstanbul’u fethederek Hazret-i Peygamber’in müjdesine kavuşmuş olan Fatih Sultan Mehmed; ikincisi de Filistin’i ne pahasına olursa olsun Siyonistlere teslim etmeyen Sultan Abdülhamid. Bilen bilir, Orta Doğu’da Filistin meselesi daima aktüeldir. Cuma hutbelerinde Filistin’in anılmadığı, dolayısıyla Sultan Hamid’den minnetle bahsedilmediği gün neredeyse yoktur. Bosna’daki dahilî harb esnasında Medine mescidinde tanıştığım çok ihtiyar Yemenli bir seyyid bana “Bosna’nın Müslümanlığı Fatih Sultan Muhammed Han sayesindedir. Bosnalılara ancak siz yardım edebilirsiniz. Vazifenizdir” demişti. Seneler evvel Türkiye’deki bir cumhurreisi seçimi arefesinde, Sudan müftüsü iyi birinin seçilmesi için dua ettiğini söyledi. Bir ahbabım “Sudan nere, Türkiye nere!” gibisinden hayret izhar edince müftü, “Niçin şaşırıyorsunuz? Ümid Türkiye’dedir (el-Emel fî Türkiye)” demişti. Arapların neredeyse tamamı, İslâm dünyasındaki ezilmiş, sinmiş hâlin, Türkiye sayesinde yok olacağını; tabiri caizse yiğidin düştüğü yerden kalkacağına inanmaktadır.

İSTANBUL’A LÂYIK KUMAŞ

Orta Doğu’nun hangi ülkesinde nereye gidersem gideyim Türk olduğumu öğrenince bir itibar gösterirler; İstanbul’dan geldiğimi öğrenince ikinci bir itibar gösterir; neredeyse toparlanıp hürmeten ayağa kalkarlardı. Yıllar önce Şam’ın meşhur Hamidiye çarşısında geziyordum. Dükkâncının biri “Akmışa İstanbulî (İstanbul kumaşları)” diye bağırarak malını satıyordu. Yanına yaklaştım. “Kardeşim. Şam’ın üç şeyi meşhurdur. Bunlardan biri de kumaşıdır. Hal böyleyken siz İstanbul kumaşı mı satıyorsunuz?” diye sordum. Adamcağız şaşırdı. Sonra izah etti. İstanbul kumaşları, İstanbul’a lâyık, yani fevkalâde güzel kumaşlar demekmiş. İstanbul malı kumaşlar değilmiş. Şam’da kaldıkça İstanbulî tabirinin büyük bir övgü kelimesi olduğunu iyice öğrendim.

Kahire’de Ezher yakınındaki meşhur Fişâvî kahvesinde oturup kahve içiyorduk. Bir ara arkadaşlar aralarında birisinden bahsederken “Vallahi, eş-şahs İstanbulî” dediler. “Kimmiş bu İstanbullu şahıs?” diye merakla soracak oldum. Anladım ki bahsettikleri şahıs İstanbullu felan değilmiş. Kibar, terbiyeli, kültürlü, şık kimselere böyle söylerlermiş. Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta annesinin, ya ninesinin, yahud ecdadının Türk asıllı olduğunu söyleyip övünenler az değildi. Osmanlı Devleti zamanında buralara yerleşen ve Araplaşan çok sayıda Türk, aslını bilmektedir. Şam’ın el-Meydan adlı koca mahallesinde yaşayan ailelerin neredeyse tamamı Selçuklulardan kalma Türklerdir. Ürdün’de beraber kaldığım Şamlı arkadaş da Selçuklu kumandanlarından Boğa’nın torunu idi. Tek kelime Türkçe bilmediği halde, Boğa’nın Arapçalaşmış hâliyle el-Buğâ soyadını taşıyordu. Haleb’den Yemen’e, Fas’tan Basra’ya kadar bütün bir Arap coğrafyasında, memuriyet veya her hangi bir sebeple yerleşip de, imparatorluk dağılınca burada kalanlara rastlarsınız. Anadolu halkı arasında da damarlarında Arap kanı dolaşan az değildir.

TESBİH TANESİ GİBİ DAĞILDIK

Osmanlılar, İslâm dünyasında büyük bir prestij kazanmış; diğer Müslüman unsurlar, İslâmiyete yaptıkları hizmetlerden ötürü Osmanlılara minnet hissetmişlerdir. Meselâ 1565’de Mısır’da vefat eden meşhur Şâfiî âlimi İmam Şa’rânî, el-Uhûdü’l-Kübrâ adlı eserinde Osmanlı sultanlarının dine bağlılığını ve adaletlerini överek “Bugün dinin koruyucusu ve İslâmiyetin yüzünü ak eden ancak Osmanoğulları ve onların askerleridir” diyor. 1640’da vefat eden Şam ulemâsından Abdülganî en-Nablûsî, “Yeryüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” meâlindeki âyet-i kerîmenin (Enbiyâ: 105) Osmanlı Sultanlarını övdüğünü bildirmektedir. Bunu Bağdad âlimlerinden Numan el-Âlûsî (vefatı: 1899) Gâliyyetü’l-Mevâiz adlı eserinde nakleder. Mekke-i mükerreme Şâfiî müftisi Seyyid Ahmed bin Zeynî ed-Dahlân (v: 1886), Osmanlıların İslâmiyete hizmetlerini anlatmak üzere ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye adında müstakil bir eser kaleme almıştır.

Arap tarihçi, yazar ve gazetecileri, umumiyetle Türkleri seven, bilhassa Osmanlılara bağlı olan zatlardır. Aralarında tek tük ecnebi tesiriyle Arap milliyetçiliği batağına saplananları olmuştur. Bunların da haylisi pişmanlık getirmiş; bunu da açıkça ilan etmiştir. Bir Mısır dışişleri bakanının “Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile tesbih tanesi gibi darmadağın olduk” sözü çok mânidardır. Türkler, Hazret-i Peygamber’in kavmi olduğu ve Kur’an-ı kerim lisanı konuştuğu için Araplara değer vermiş; Kavmü Necibi’l-Arab (Soylu Arap Kavmi) diye anmıştır. Arap ülkelerini sömürge değil, vatan toprağı görmüş; icabında düşmana karşı kanının son damlasına kadar savunmuştur.

MUSKA YAPILAN PARA

Ürdünlü yaşlı bir zat, “Benim vaktiyle Osmanlı pasaportum vardı. Nereye gitsem selâm dururlardı. Şimdi yeni pasaportumu gösteriyorum, ciddiye alan yok” diye dert yanmıştı. Bir başkası da “Osmanlının yıkılmasından en çok biz Araplar zarar gördük. Vaktiyle Arap ülkelerinde ne hudut, ne gümrük, ne vize vardı. Şimdi bir Suriyeli, yanı başındaki Irak’a giremiyor” demişti. Suriye’de Arapların “Osmanlı parası dünyayı alıyordu. Şimdikilerle çay bile içilemiyor” dediklerini işitince, ihtiyar Cezayirlilerin Osmanlı paralarını muska diye boyunlarına taktıklarını hatırladım. Maanlı bir ihtiyar, İngilizlerin aldattığı bedevî isyancılara katılmayıp, Osmanlı askeriyle beraber çarpıştıklarını iftiharla anlatırdı. Suriye’deki Şemmar aşireti reisi Sadun el-Uceymî Bâşâ (Paşa), Osmanlı ordusunun kahraman kumandanlarından idi. Arap aşiretlerinin çoğu İstanbul’a sadâkatten ayrılmamıştır.

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında, İttihatçıların iktidarı ele geçirmesiyle, ülkedeki Türk olmayan unsurlar hayli rahatsız olmuştu. Bunu fırsat bilen Avrupa devletleri, bu unsurlar arasında milliyetçilik tohumları ektiler. Araplar da bundan nasibini aldı. İttihatçıların menfi icraatı, bu milliyetçiliği besledi. Bizde “Pis Araplar! Bizi arkadan vurdular” edebiyatının benzerini, Arap ülkelerinde iktidarı ele geçiren sosyalist diktatörler Türkler aleyhinde yürütüyordu. Ama aklı başında kimse bu propagandalara kanmadı. Bugün de Arap ülkelerinde Osmanlıları sömürgeci olarak gören Türk aleyhdarları kalmamış gibidir. Her yerde işlerin normale döndüğünü görmek memnuniyet vericidir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan III. Mustafa, tabiri caizse Osmanlı tarihinin en talihsiz hükümdarlarındandır. Teknik Üniversite’nin kuruluşu gibi çok mühim hizmetler yapmışsa da; Ruslara karşı yaşanan ilk ağır mağlubiyet ve İstanbul’un tarihte gördüğü en büyük zelzelelerden biri bu padişah zamanına rast gelmişti. Bu sebeple hayırlı işleri unutulmuş; hep felâketlerle anılmıştır. Osmanlı tarihinin en parlak sayfası sayılan Lale Devri hükümdarı Sultan III. Ahmed’in oğludur. Ancak tahta çıkabilmek için iki amcazâdesini beklemiştir.

Ruslara ilk mağlubiyet

1757 yılında tahta çıkan padişah, babası gibi sulhsever bir hükümdardı. Ancak hâdiseler istendiği gibi gelişmedi. Ruslar, bir denge unsuru olan Polonya’yı işgal etti. Lehliler, Podolya’yı verme karşılığında padişahtan yardım istedi. Padişah tereddüt içinde iken, Rusların Osmanlı sınırını geçip Müslüman halkı kılıçtan geçirmeleri harbi kaçınılmaz kıldı. 1769 başında başlayan harb, bir sene içinde Rusların lehine döndü. Talimsiz Osmanlı askerinin isteksizliği ile koordinasyon bozukluklarına, kumandanları kabiliyetli Rus ordusunun sabır ve metaneti eklenince, harbin kaybedilmesi kaçınılmaz oldu. Bu, Ruslara karşı ilk mağlubiyettir. Sefere bizzat çıkmak isteyen padişaha hastalığı mani oldu.

Derken güçlü Rus donanması Çeşme limanına girerek Osmanlı donanmasını imha etti. Türk tarihinin bu en büyük facialarından birine, Rusların Dobruca’daki Türk kasabaları halkını kılıçtan geçirmeleri eklenince, padişah üzüntüsünden inme indirdi (felç oldu). 1774 yılının 21 Ocak günü Cuma ezanları okunurken 57 yaşında vefat etti. Talihin garip bir cilvesidir ki, yerine geçen kardeşi Sultan I. Abdülhamid de, devam eden Rus harbinde bugün Ukrayna’daki Özi kalesinin düşüp halkının kılıçtan geçirilmesi üzerine inme indirip vefat etmişti. Tarihte halkı katliâm edildiği için üzüntüsünden ölen başka devlet adamı bizce malum değildir. Bu mağlubiyet neticesinde Küçük Kaynarca Anlaşması imzalanmıştır ki, Kırım gibi ahalisi Müslümanlarla meskûn bir belde ilk defa elden çıkıyordu. Osmanlı Devleti, artık dünyanın en güçlü devleti değildir. Ama hâlâ güçlü devletler arasındadır.

Laleli Câmii'nin eski bir resmi

Hüzün verici bir borç senedi

Sultan III Mustafa, uyanık fikirli; tedbirli; ilim ve fazilet sahiplerini koruyan; en mühimi çok tasarruflu bir padişah idi. Otuz seneye yakın barış içinde yaşandığı için hazine dolmuştu. Padişah bu hâli muhafazaya çalıştı. Ancak Rus harbi esnasında hazine suyunu çekince, padişah oğlu Selim’e (istikbalin Sultan III. Selim’i) ve kızı Şah Sultan’a doğum sebebiyle gelen ve cem’an 577 kese tutan hediyeleri anneleri Mihrişah Sultan’dan borç alıp muharebeye sarfetti. Buna mukabil bir de borç senedi verdi. Bu hazin borç senedi Topkapı Sarayı arşivindedir.

Sultan III. Mustafa, orduyu teknik açıdan ıslaha girişti. Fransız ordusunda çalışan Macar asilzadesi Baron de Tott’u ve Müslüman olup Humbaracı Ahmed Paşa adını alan Fransız Kont de Bonneval’i getirtti. Modern bir top dökümhanesi kurdu. Hafif toplar döktürttü. Topçu birlikleri kurdu. 1773’de Mühendishane-i Bahr-i Hümayun adıyla gemi mühendisliği mektebi kurdu ki bugünki İstanbul Teknik Üniversitesi’dir. Yerine geçen oğlu Sultan III. Selim buna yeni bölümler eklemiştir.

Şehirlerde kıtlık depoları inşa ettirdi. Fabrikalar ve atölyeler kurulmasını teşvik etti. Babası zamanında başlanan, ama Patrona Halil isyanı ile akamete uğrayan sanayi inkılâbını gerçekleştirmeye çalıştı. Muvaffak olsaydı, bu hususta Osmanlı Devleti İngiltere’ye bile fark atacaktı. Sırayla yerine geçen kardeşi, oğlu ve yeğeni bu ıslahatı devam ettirdi.

Sakarya nehri İstanbul’a bağlanıyor

Humbaracı Ahmed Paşa

Sakarya nehrinin Sapanca gölü üzerinden şehre getirtilmesine girişti. Böylece hem şehre su temin edilecek; hem de kereste ve odun ihtiyacı kolayca karşılanacaktı. Kanallar kazılmaya başlandıysa da, Rus harbi kopunca teşebbüs geri kaldı.

Padişah, astronomiye çok meraklı ve bu mevzuda zamanın âlimi sayılabilecek derecede idi. O zamanlar astronomi ile astroloji arasında pek fark gözetilmediği için, sonra gelen bazıları, Sultan III. Mustafa’ya yıldız falına meraklı bir padişah olarak tanıtarak gülünç duruma düşmüşlerdir.

Üsküdar Ayazma Câmii

Suya verilen câmi

1766 senesinde İstanbul’da Küçük Kıyamet de denen bir zelzele koptu. İki dakika içinde şehir yerle bir oldu. Padişah, fevkalade gayretlerle şehri yeniden imar ve ihya etti. Akabinde başlayan harbe rağmen, Davudpaşa kasrı, Kapalıçarşı, surlar, Baruthâne, Saraçhane, yeniçeri odaları, Tophane ve Kızkulesi’ni derhal onarttı. Bu arada temellerine kadar yıkılan Fatih Câmii’ni yeniden yaptırdı. Laleli, Üsküdar-Ayazma, Kadıköy-İskele ve Paşabahçe Câmileri, Sultan III. Mustafa’nın çok sayıda hayır hasenatının başında gelir. Ama ne gariptir ki, teknik üniversitede olduğu gibi, bu câmiler de onun ismiyle tanınmaz. Hanımı Mihrişah Valide Sultan da hayratıyla tanınır. Zeynep Sultan Câmii de bu devre aittir.

Rivayete göre padişah rüyasında Laleli Baba adında bir veli görmüş. Dünyada en büyük mutluluğun en olduğunu sormuş. O da, yiyip içtiğini def edebilmektir diye cevap vermiş. Padişah bu cevabı bir veliye yakıştıramamış. Sonra ağır bir kabızlığa tutulmuş. Doktorlar çare bulamamış. Tekrar rüyasına giren veli, kendi adıyla bir câmi yaptırırsa bu hastalıktan kurtulacağını vadetmiş. Laleli Câmii’nin yapılış hikâyesi budur. Bu sebeple padişah, “İstanbul’da dört câmi yaptırdım. İkisini (Ayazma ile İskele) sele, birini yele (Laleli), birini de dedeme (Fatih) kaptırdım” derdi. Ayazma, mukaddes su demektir. Kuş evleri ile meşhurdur. Ağabeyi Şehzâde Mehmed ve annesi Mihrişah Vâlide Sultan’ın ruhu için yaptırmıştır. İskele Câmii ise, Kadıköy’deki tek padişah câmiidir. Sultan III. Mustafa, Laleli Câmii avlusundaki türbesinde, oğlu Sultan III. Selim ile beraber yatmaktadır. İstanbul’daki dört kadem-i şeriften, yani Hazret-i Peygamber’in ayak izinden birisi buradadır. Ancak türbe kapalıdır. Burası, vaktiyle medrese, imaret ve sebiliyle bir külliye idi.

Mühendishane'nin eski bir resmi

Ümitsizliğe dair bir şiir

Padişahın, Koca Ragıp Paşa vefat edip de, sadâret mührü verecek ehil adam bulamamanın üzüntüsü içinde söylediği şu kıt’a pek meşhurdur:

Yıkılıpdur bu cihân sanma ki bizde düzele,

Devleti çerh-i denî (âdî dünya), verdi kamu (hep) mübtezele (âdîlere),

Şimdi ebvâb-ı saadetde (saadet kapılarında) gezen hep hazele (sahtekâr),

İşimiz kaldı hemân, merhamet-i lemyezele.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Para bastırmak, devlet hâkimiyetinin alâmetlerindendir. Paranın kıymeti üzerinde oynayıp hazine açıklarını kapatmak da, her devirde hemen her devletin yaptığı bir iş olmuştur. Halka da “paramız pul oldu” diye feryat etmek düşmüştür .

İslâmiyetten evvel Mekke’de altın ve gümüş para vardı. Bunlar eski Arap, Acem ve Roma pa-raları idi. Hazret-i Peygamber, bu paraları kullandı. İslâm tarihinde ilk para basan Halîfe Hazret-i Ömer’dir. Hicretin 18. senesinde, Acem paralarının şeklinde kısa ve kalın parçalar hâlinde ve çekirdek görünümünde 14 kırat ağırlığında para bastırmıştı. Hazret-i Osman, 28 senesinde altın ve gümüş para bastırdı. İlk yuvarlak gümüş parayı, Mekke’de Abdullah bin Zübeyr (680-692) kestirdi. İslâm devletlerinin çoğu, kendi zamanlarında çeşitli pa-ralar bastırdılar. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara meskûkât veya sikke denir.

TUĞRAYI KİM KOYDU?

Osmanlılarda ilk zamanlarda Selçuklu paraları kullanıldığı gibi, Osman Gâzi tarafından ilk gümüş para (akçe) bastırılmıştır. Bu akçe 0.68 gram idi. Sonraki akçeler çeşitli ağırlıktadır. Kanunî Sultan Süleyman zamanında bir dirhem (3.36 gr) gümüşten üç akçe basıldığı rivâyet olunur. 1688 yılından sonra akçedeki gümüş miktarı altıda bir nisbetinde azaldı. İlk altın para Sultan Fatih tarafından 1478’de bastırıldı. Daha sonra çeşitli para-lar basıldı ve bu işi düzene koyan muhtelif kanunlar yapıldı. Küçük şeyleri satın almak için Sultan I. Murad devrinden itibaren mangır veya fülüs denilen bakır pa-ralar basılmıştır. Bunun basma mâliyeti ile üzerinde yazılı bedel arasındaki fark hazineye gelir kaydolunurdu. Paralara Sultan Yıldırım Bayezid zamanında tarih; Çelebi Sultan Mehmed zamanında da tuğra konulması âdet oldu. Osmanlılarda, parayı koruma kanunu mechul olduğundan, Osmanlı paraları yanında, Venedik, Lehistan, Felemenk (Holanda), Alman, Fransız, Mısır, İran paraları da tedâvül ederdi. Altın ve gümüş, ezelden beri her cemiyette para olarak kabul edilmiş; itibar görmüştür. Üzerinde ister Napolyon’un resmi olsun, isterse Sultan Reşad’ın tuğrası!

METELİĞE ATILAN KURŞUN

Sultan Mecid zamanında akçe tedâvülden kaldırılarak 24 gram ağırlığında mecidiye adıyla gümüş para bastırıldı. 7.2 gramlık bir Osmanlı lirası 5 mecidiye; 1 mecidiye 20 gümüş kuruş; 1 kuruş 40 para idi. 1828 yılında metelik adıyla kuruşun dörtte birine (on paraya) denk bir para kesildi. Sultan Reşad zamanında metelik nikel olup, tedâvüldeki en küçük para birimi idi. On paraya bir şey almak mümkün olmadığı için, halk arasındaki, “On para etmez!”, “Metelik vermem”, “Meteliğe kurşun atı-yor” gibi tâbirler kullanılırdı. Osmanlılarda mühim şehirlerde darphâneler vardı. Bu darphâneler sikke tecdidi ve tashihi zamanında faal çalışırlardı. Parayı sadece devlet bastırmaz; isteyen elindeki altın ve gümüşü darphâneye götürerek ağırlığı miktarınca ve ücreti mukabilinde para bastırabilirdi. Darphâneler umumiyetle üç seneliğine iltizama (ihâ-leye) verilerek işletilirdi. İltizam alan olmazsa, emin adında maaşlı bir memura tevdi edilirdi. Emânetle idare olunan darphânelerin, darbedilen maden miktarını bilmek bakımından avantajı varsa da, hâsılatı düşük olurdu.

PARAMIZ PUL OLDU!

Akçe, Osmanlı Devleti’nin resmî para birimi (vâhid-i kıyasîsi) idi. Osmanlı altını büyük; mangır da küçük para muamelesi görürdü. 1687 tarihinden sonra para bi-rimi olarak kuruş kabul edildi. 3 pul (mangır) 1 akçe; 3 akçe 1 para; 40 para 1 gümüş kuruş; 100 kuruş da bir Osmanlı altını idi. Paramız pul oldu tabirindeki pul, ne posta, ne de damga puludur. Daha aşağısına alışveriş yapılamayan en küçük para birimidir.Tahta çıkan her padişah, eski sikkelerin tedâvülünü menederek yeni para bastırırdı. Bu sebeple halk eski sikkeleri darphâneye götürür; burada eritilerek yeni paraya dönüştürülürdü. Bundan cüz’î bir de ücret alınırdı. Harbler sebebiyle hazine zaafa düştüğü zaman akçedeki gümüş miktarı azaltılarak gelir elde edilirdi. Ama bu, halkın memnuniyetsizliğini doğururdu.

Osmanlı Bankası'nın gümüş mahzeni

CAM PARALAR

Altın ve gümüş tarih boyu her yerde para olarak kabul görmüştür. Değeri ufak şeyleri almak için de hükûmetler bakır, tunç, nikel, hatta alüminyum paralar basmıştır. Hepsinden enteresanı, İslâm dünyasında cam paralar basılıp tedâvül etmişti. Tarihteki ismiyle “sencât-ı zücâciye”. Emevîler, Abbasîler ve Fâtımîler asrında bazı halifelerin, ekseriya da vâlilerin isimleriyle cam paralar basılmıştı. Koleksiyoncuların çok alaka gösterdiği bu cam paralardan haylisi bugün Fransa ve İngiltere müzelerinde saklanmaktadır. 1891 senesinde İngiltere müzesinin neşrettiği bir katalogda bunlardan dört yüz kadarı gösterilmişti.

5 liralık banknot tutan bir telgraf memurunu temsil eden bir kartpostal.

KÂĞIT PARANIN MACERASI

Kâğıt para, çok eskiden beri çav adıyla Çin’de kullanılırdı. Bunlar, üzerinde imparatorun mührü bulunan dikdörtgen mukavva parçalarıydı. İran şahlarından Keyhâtu, 693’te İran’da kâğıt para bastırıp, altın ve gümüş yerine kullanılmasını emretti ise de halk kullanmadı. Müslüman hükümdarlardan ilk defa Azerbaycan sultanı İzzeddin Muzaffer kâğıt para basmaya teşebbüs ettiyse de halk kabul etmeyip ayaklanarak sultanı öldürdü. Şer’î hukukta altın ve gümüş kıyamete kadar para olarak kabul edilmektedir. Bunun haricinde basılan bakır, nikel mangırlar ile kâğıt paraları kullanmak şer’an meşru ise de, akid bedelleri altın ve gümüşe göre tesbit olunurdu. Osmanlı Devleti’nde ilk kâğıt para kâime adıyla 1850 yılında kullanıldı. Bir liralık kâime bir Osmanlı altını (yüz kuruş) olmak üzere basıldı. Halk rağbet etmediği ve bu sebeple altın karşısında hızla değer kaybettiği için kısa bir zaman sonra 1862’de piyasadan çekildi. 93 Harbi felâketi sebebiyle tekrar kâime basıldıysa da, altın karşısında çok değer kaybettiği için 1879’da piyasadan toplandı. En son 1915’te banknot (evrak-ı nakdiyye) basıldı ve tedâvülü devam etti. Osmanlı parası altın ve gümüşe bağlı olduğu için, kıymetsiz bir şeye “gâvur parasıyla on para etmez!” demek âdet olmuştu. İslâm devletleri, madenî para kullanmayı tercih etmişlerdir. Bunun bir sebebi de tasarruf idi. Madenî paranın kâğıt paraya göre daha temiz ve sıhhî olduğu da açıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anado-lu’da hâlâ kâğıt paraya itibar etmeyip sarı (altın) lira ve gümüş mecidiye ile muamele yapan esnaf çoktu.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Günümüzde hükümetler diledikleri gibi hareket edebilirler. Hatta mecliste de çoğunluk teşkil ettiği için istedikleri kanunu çıkarabilirler. Anayasayı bile değiştirebilirler. Osmanlı padişahı böyle miydi? Eski hukukumuzda halkın hükümdara itaat etmesi şarttır. Bu da adalete uymak şartına bağlıdır. Hükümdar, kendisi dışında konulmuş ve asla değiştiremeyeceği kaideler ile çepeçevre kuşatılmıştır. Bunların büyük bir kısmı şer’î prensiplerdir. Bir kısmı da geleneklerle önceki hükümdarların koyduğu kanunlardır. Sultan Fatih’in meşhur kanunnâmesinde, “Bu kanun, atam dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâdım, nesilden nesile bununla âmil olalar!” diye yazılıdır.

DİLLERE DESTAN HASSASİYET

Padişah, şartlar gerektirirse ve kendisinde de bu gücü hissederse, bu kanunları değiştirip yerine kendisi kanun koyabilirdi. Ama şer’î esasları değiştiremezdi. Kanun koyarken de keyfî davranamazdı. Geleneklere çok ehemmiyet verildiği bir devirde, padişahın bunlara aykırı davranması kolay değildi. Padişahların, hukuka ve geleneklere uymak hususundaki hassasiyeti dillere destandır. Öyle ki Sultan Süleyman’a Kanunî unvanının verilme sebebi, yalnızca kanun yapması değil, kanunlara titizlikle riayet etmesiydi. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, “Sultan Türklere; Kur’an da sultana hükmeder” demekten kendilerini alamamışlardır.

AZAT KAĞIDI GETİR

1522 senesinde Divan’da görülen bir davada şahit icab etti. Sadrazam Makbul İbrahim Paşa şahit olmayı teklif ettiyse de, Rumeli kazaskeri Fenârîzade Muhyiddin Efendi, sadrazamın köle olduğunu ileri sürerek şahitliğini kabul etmedi. Şer’î hukukta kölenin şahitliği makbul değildir. Bunun üzerine paşa, bunu aynı zamanda eniştesi olan Kanunî Sultan Süleyman’a şikâyette bulundu. Padişah, kazaskerin muamelesinin hukukun gereği olduğunu söyledi ve eniştesini azatladı. Bu sefer de kazasker, paşanın tek taraflı beyanını kabul etmeyerek azat kâğıdı (ıtkname) getirmesini istedi. Paşa ertesi gün padişahtan azat kâğıdı getirince, şahitliği kabul olundu.

NÂMEŞRU NESNEYE EMR-İ SULTANÎ OLMAZ!

Kapitülasyonlarda ecnebilerin şahitliğinin mahkemelerde kabul edilmesine dair hükme şeyhülislâm Ebussuud Efendi “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Hükümdar, hukuka aykırı bir şeyi emredemez] diyerek karşı çıkmış; bunu cahil bürokratların yazdığını söylemiştir. İşte Ebussuud Efendi’ye dünya çapında bir hukukçu olarak itibar kazandıran da bu hassasiyettir. Misallerden de anlaşıldığı gibi, zannedilenin aksine, Osmanlı padişahı hiçbir zaman dediği dedik bir hükümdar olmamıştır. Gücü, modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarlardan fazla değildi.

SENİ KANUNA ŞİKÂYET EDERİZ!

Adalet, Osmanlı Devleti’ni asırlarca ayakta tutan mühim bir esas olarak görülmüştür. Bu hissin zayıflaması da, devletin çöküşünün hem sebebi ve hem de neticesi olmuştur. Padişahlar bile, hukukun önünde boyun eğmişlerdir. Nitekim seferden dönerken, askerinin, ekinlerini çiğnediklerinden yakınan köylüye, Kanunî Sultan Süleyman; “Peki bizi kime şikâyet edersin?” diye latife edince, köylü; “Seni kanuna şikâyet ederiz, kanuna!” demiş; padişah da bu cevaptan çok memnun olmuştu. Osmanlılarda adalete verilen bu ehemmiyet, yakın ülkelerdeki halk arasında kendilerine büyük bir itibar kazandırdı. Hatta Hıristiyan Balkan halkları, kendilerine hüsnü kabul gösterdiler.

BU BERAT BENDE OLDUKÇA

Sultan II. Mahmud, bir teravih namazında kendi yaptırdığı Nusretiye Câmiine gitti. Namazı hünkâr müezzininin kıldırmasını istedi. Ancak câmi imamı, elinde padişahın verdiği namaz kıldırma beratı oldukça, mihrabı kimseye veremeyeceğini söyleyince padişah razı oldu. Sultan III. Mustafa, Mora ihtilâlinin bastırılmasında yararlık gösteren müderris Osman Efendi’yi iki rütbe birden yükselterek taltif etmek istedi. Şeyhülislâm Mirzazâde Said Efendi, kanuna muhalif olduğunu söyleyerek buna yanaşmadı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter