Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İslâmiyet, Türklerin millî benliğini koruyan ve onları dünyaya hâkim kılan başlıca kuvvet olmuştur. Nitekim Müslümanlığa girmeden Avrupa’yı istilâ eden Türkler, millî benliklerini koruyamadı.

Türklerin Müslüman oluşu, İslâmiyete ve Müslümanlara çok fayda sağladığı gibi; kendileri de İslâmiyetten pek istifade etti. Bünyesine uyan kuvvetli bir dinin, bir milleti ayakta tutup istikbale taşıyacak en mühim âmil olduğu inkâr edilemez. Nitekim bu sayededir ki, Yahudilik bir milleti asırlarca ayakta tutmuş, birleştirmiş ve hatta devlet kurmaya muvaffak kılmıştır. Sultan Alparslan’a izafe edilen şu kadirşinas söz bu hakikati ifade eder: “Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı”.

Hani Kumanlar? Hani Peçenekler?

XI. asır içinde Türklerin üç büyük dalga hâlinde, üç istikamette yayıldı:

Birincisi, Gazne hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan’a yayılmalarıdır. Buraya Müslüman olarak gittiler ve buralara İslâm dini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan ve havâlisinde 500 milyona yakın Müslüman topluluğunun varlığı, bu istilâ hareketinin neticesidir.

İkincisi, Oğuz Türklerinin, İran’dan geçerek Anadolu’ya yayılmasıdır. Oğuzlar buraya Müslüman olarak gelmişti. Şimdi o sayede bu topraklarda oturmaktadırlar.

Üçüncü istilâ hareketi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğrudur. Peçenek, Bulgar, Kuman ve Avarlar Balkan yarımadasına yerleşti. Avrupa içlerine kadar akarak asırlarca halkı titrettiler. Ne çare ki bunlar Müslümanlığa girmeden buraya gelmişti. Etraflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda dinlerini, dillerini ve benliklerini unuttular; geleneklerini kaybettiler. Bunlar arasında eriyip yok oldular. Görülüyor ki, İslâmiyet, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet olmuştur. Macaristan, Güney Almanya, Polonya, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da binlerce Türk kabilesi eriyip gitti. Bugün bile buradaki Hıristiyan halk % 50 ilâ % 80 nisbetinde Türk kanı taşır.

Türkler esasen cengâver bir milletti. İslâmiyet yardımıyla birlik ve beraberliklerini korudular. Bu dinin alevlendirdiği cihad ruhu sayesinde sağlam, büyük ve uzun ömürlü devletler kurdular. Geniş topraklara hükmettiler. Gerek savaş ganimetleri, gerekse sulh ve âsâyiş ortamının geliştirdiği ticaret sayesinde dünyanın en zengin milleti hâline geldiler. Memleketlerine asırlarca servet aktı. Orta Asya’da yaşayan ve Müslüman olmayan Moğollar ise, dünyayı işgal ettikleri halde, medeniyet bakımından geri ve maddeten fakir kaldılar. Hıristiyanlık bizâtihi terakki sebebi olsaydı, bu dine çok bağlı Habeşistan, Peru gibi ülkelerin hâli böyle olmazdı.

Macaristan'da Kumanların bugünki torunları

İlmi hazır buldular

Kur’an-ı kerim insanların kavimler hâlinde yaratıldığını, bunun birbirlerini tanımakta elverişli olduğunu söyler. Bununla beraber ırk, güzellik veya zenginliği değil, ancak Allah korkusunu üstünlük sebebi olduğunu kabul eder. Bu prensip kabile asabiyetini yıkmış ve millet şuurunu pekiştirmiştir. Müslüman Türkler, diğer halklarla evlenmek suretiyle karışarak, genlerindeki istidadı tazelemiştir. Kültürleri zenginleşmiştir. Zeki ve kabiliyetli Balkan çocukları, en fazla bulundukları kasabanın papazı olabilecekken, saraya alınıp hususî tahsil ve terbiye ile devletin en üst kademesine çıkabilmiştir. Böylece hem imparatorluk unsurlarının meziyetlerinden istifade edilmiş, hem bunlar İslâmiyet ile tanışmıştır. Böylece kavimler arasında kaynaşma meydana getirilmiştir. Amerika bu genetik avantaj sayesinde süper güç olabilmiştir. Dahası var, Avrupa, hele Amerika’da bir zenci ile beyaz aynı mekânda bile bulunmazken, Müslüman Türkler kendi ırkından olmayan Müslümanlarla evlenip yuva kurmakta mahzur görmediler. Bu da cemiyette demokrat bir yapının varlığına delâlet eder.

İlk müslümanlar ilim ve teknikte ileri giderek, parlak bir medeniyet kurmuşlardı. İslâm dünyası pek çok buluşa ev sahipliği yaptı. Türkler, bu medeniyete halef oldular. Bir bakıma çok şeyi hazır buldular. Ama bu kültürü geliştirip yüksek bir estetik seviyeye getirdiler. Müslüman denince bugün Avrupalıların aklına Türklerin gelmesi boşuna değildir. Osmanlılar önceki Müslüman âlimlerin koyduğu ilim lisanını aynen benimsediler. Zaten Türklerin Müslüman oluşunun ardından yeni mefhumları karşılamak üzere çok sayıda Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeye geçmişti. Böylece Türkler, çok zengin ve ahenkli bir lisana sahip oldular. Bunda da Türklerin coğrafya itibariyle yakın temasta bulundukları İranlıların mühim tesiri olmuştur. Arapça kelimeler bile Türkçe’ye Farslardan geçmiştir. Böylece Arap ve Farslarla müşterek bir ilim lisanı doğmuştur. Türklerden mühim sayıda fıkıh âliminin yetişmesi de, bu ilme dair tabirlerin Türkçe lisanına girişini kolaylaştırmıştır. Osmanlı Hukuku’nun dili, önceki yüzyıllarda İslâm hukukçularının teşkil ettiği sağlam bir hukuk mantığı ve buna bağlı edebiyatını yansıtmaktadır. İlk Osmanlı hukukçuları muayyen bir hukuk mantığını, felsefesini ve edebiyatını hazır buldular. Bu birikimi Osmanlı kültürü içinde geliştirerek onu klasik üslûbuna ulaştırdılar. Eğer Osmanlılarda yerleşik ve zengin birikim olmasaydı, Batı kültürüne geçiş tam bir fiyaskoyla neticelenirdi.



Avrupalı asillerin her istediğiyle evlenme lüksü yoktur. Aksi takdirde taht üzerindeki haklarını kaybeder. Ama Prens William ile Kate Middleton’ın evliliğinde olduğu gibi artık bu prensipler tavan arasına atılmışa benziyor.

Prens Charles ile Lady Diana’nın 1981 senesindeki düğünü bir peri masalı havasıyla geçti ve yılın düğünü sayıldı. Diana güzel ve zarif tavırları ile herkesin alâka ve beğenisini kazandı. Ancak evlilik saadet getirmedi. Diana, asil bir aileden gelmesine rağmen saray adabına uyamadı. Çift önce ayrıldı, sonra boşandı. Prenses, dedikodusu hâlâ bitmeyen bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Gazetecilerle iyi geçinmesi gerektiğini anlayan prenses, herkeste iyi bir nam bırakmıştı. Şimdi oğulları Prens William’ın düğünü var. Böylece ilk defa İngiltere tahtının vârisi, halktan biriyle evlenmektedir. Eskiden olsa izin verilmezdi. Ama artık devir değişti. Monarşi de zamana uymak zorunda kaldı. Vaktiyle mavi kanlılar, ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla biten evlilikler yapardı. Yaptığı evliliklerle bir sürü memleket kazanan Habsburg hanedanı için eski bir Latin şiirinden ilhamla şu söz söylenir: Bella gerant alii, tu felix Austria nube (Bırak başkaları savaşsın; sen ey mesut Avusturya, evlen!)

Göl perisinin hilesi

Avrupa asaletinde, imparator ve krallar ile hükümran prens, dük, marki ve kontlar birinci; hükümran olmayan prens, dük, marki ve kontlar ikinci; baron ve vikontlar üçüncü; senyör ve şövalyeler de en alt sınıfı teşkil eder. Bunlar ancak kendi sınıflarından biriyle ve hükümdarın iznini alarak evlenebilir. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber, morganatik sayılır. Bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının ünvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu. Düğünde damat gelinin sol elini tuttuğu için buna Sol El Evliliği de denir. Morgana, İlkçağ Avrupa mitolojisinde erkekleri hileyle Avalon’a çekip burada tutan göl perisine verilen isimdir.

Asiller, geleneğe uygun evlilik yaptıkları halde, çocuk sahibi olmadıkları zaman boşanamamış; metres tutmaya mecbur kalarak geride pek çok gayrımeşru çocuk bırakmıştır. Mesela 1830-1837 arası İngiltere Kralı olan IV. William’ın çocuğu olmadı. Ama tanınmış bir tiyatro aktrisi olan metresi Mrs. Jordan’dan 10 tane çocuğu doğdu. Çok kadınla evlilik kabul edilmediği için, bu gelenek, Avrupa hanedanlarının çoğunun soyunun kesilmesine, tahtın veraset yoluyla ecnebi hanedanların eline geçmesine sebebiyet vermiştir.

İngiltere Kralı IV. William ve Mrs Jordan

Ya evlilik, ya taht!

İngiltere’de 1772 tarihli Kraliyet Evlilik Kanunu, yabancı ülkeden biriyle evlenen prensesler dışında, Kral II. George’un soyundan gelen herkesin hükümdardan izin almasını gerektirir. Aksi takdirde 25 yaşını bekleyip kraldan izin alması gerekmeden, yazılı olarak bildirdiği talebini parlamentonun 12 ay içinde reddetmemesi üzerine evlenebilir. Kanun, Kral III. George’un kardeşi Henry’nin halktan biriyle evliliğini tasvip etmemesi üzerine çıkarılmıştır. Ayrıca Anglikan Kilisesi boşanmayı kabul etmediği için, hanedan mensupları, boşandığı eşi hayatta biriyle evlenemezler. Kraliçe’nin amcası VIII. Edward, uçarı ve çapkın bir kraldı. İki kocadan dul Amerikalı Mrs. Simpson’a âşık oldu. Ancak ailesi ve hükümet kralın evliliğine karşı çıktı. Kral, aynı zamanda kilisenin başı olduğu için, parlamento izni vermeyince, 1936’da 10 ay kaldığı tahttan feragati tercih etti.

İngiltere Kralı VIII. Edward ve Wallis Warfield Simpson

Kraliçe’nin kızkardeşi Prenses Margareth, babasının muhafız subaylarından Albay Townsend’e âşık oldu. Albay, yakışıklı, dindar, hassas ve idealist kişiliğiyle kendisini sevdirdi. Fakat dul oluşu iki âşığın kavuşmasını engelledi. Kraliçe, monarşinin zaten zayıflamış itibarını düşünerek bu evliliğe izin vermeye yanaşmadı. Topu parlamentoya attı. Parlamento evliliğe izin vermedi. Prenses de vazifeyi aşkına tercih etti. Saraylılardan birisi “Kraliyet ailesine âşık olmak her zaman büyük bir hatadır” demiştir.

Prenses Margaret ve Albay Peter Townsend

1701 tarihli Kraliyet Verâset Kanunu taht vârislerinin ve eşlerinin Anglikan Kilisesi’ne mensup olmasını arar. Kraliçe’nin kocası Prens Philip, Ortodoks Kilisesine mensuptu. Evlenince Anglikan Kilisesi’ne geçti. Ne var ki Prens Charles’ın şimdiki eşi Camilla da boşandığı kocası hayatta olan bir kadındır. Bu sebeple Prens kilisede evlenemedi. Acaba bu tahta çıkmasını engeller mi? İngiltere’de boşanma epeydir serbest. Amme efkârı artık buna pek takılmıyor.

Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip

Tahtı göremeden öldü

Romanov hanedanı mensupları ancak kendi eşitleri olan soylularla çarın rızasıyla evlenebilir, eşlerinin de Rus Kilisesi’ne mensup olmaları gerekirdi. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu Alexandra, son Rus Çarı II. Nikola ile evlendikten sonra Protestanlıktan ayrılmış, üstelik sofu bir Ortodoks olmuştu. Avrupa hanedanlarının “Şarklı” bulduğu için evlenmeye pek sıcak bakmadığı Romanovlarda o kadar morganatik evlilik vardır ki, bugün monarşi devam etseydi, tahta çıkacak adam bulmak zor olurdu.

Çar II. Nikola ve Çariçe Alexandra

Eski müttefikimiz Avusturya İmparatoru Franz-Joseph’in oğlu Arşidük Franz Ferdinand, Çek asıllı Chotek Kontesi Sophia ile evlenmişti. İmparator oğluna söz geçiremedi. Bu morganatik evliliğin, taht üzerinde hakkı bulunmayan meyveleri için Hohenberg Prensliği titrini ihdas etti. Zavallı Prens tahtı göremeden Bosnasarayı’nda bir Sırp terörist tarafından öldürüldü. Bu cinayet, I. Cihan Harbi’nin sebebidir.

Arşidük Franz Ferdinand ve Kontes Sophia Chotek

Holanda’da hanedan mensupları evlenmek için parlamentodan izin almalıdır. Geçenlerde Holanda Prensi Johan-Friso, daha evvel bir uyuşturucu patronu ile münasebeti olduğu söylenen halktan bir kızla evlenmek istedi. Kız, kimliğini öğrenince adamdan uzak durduğunu söylese de, bunun mesele çıkaracağını tahmin eden prens, taht üzerindeki haklarından vazgeçmek pahasına parlamentodan izin almadan evlenmeyi tercih etti.

Holanda Prensi Johan-Friso ve gelin Mabel Wisse Smit



Hazret-i İsa'nın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız göründü. Yeryüzünde büyük bir doğumun olduğuna işarettir, dediler. İşte bu hâdise dünyanın en eski çocuk bayramının hüzünlü hikâyesinin başlangıcıdır.

Bayramları en çok çocuklar sever. Çünki sevinç günleri olduğu kadar, eğlence, güzel giyinme, iyi yeme günleridir de… Bir de çocuklara mahsus bayramlar vardır ve en eskisi 2 bin yıllıktır. Her ne kadar 23 Nisan için “ilk ve tek çocuk bayramı” dense de, Childmas adındaki bu çocuk bayramı Hıristiyan âleminde asırlardır kutlanır.

Betlehem'de büyük bir doğum olduğunu haber veren üç müneccim

Korktuğu oldu

Childmas’ın tarihi İsa Aleyhisselâm zamanına kadar ulaşmaktadır. Bayramın sebebi Filistin’de binlerce çocuğun hunharca katledilmesi gibi nahoş bir hâdiseye dayanır. Hazret-i İsa, Filistin’in Betlehem (Beytüllahm) kasabasında dünyaya geldi. Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden İmran’ın kızı Meryem, rûhulkudsün telkihiyle babasız bir çocuk dünyaya getirince çok korktu. Yahudilerin kendisini iffetsizlikle suçlayacakları ve çocuğa kötülük yapacakları endişesiyle Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e geldi. Çocuk bir haftalıkken Musa şeriatına göre sünnet edildi ve Hazret-i Cebrail’in işareti üzere kendisine İsa adı konuldu. İsa (İbranice Yeşu, Latince Iesus) Allah’ın (Yahova) yardımı (hoşea) mânâsına gelir.

Hazret-i Meryem’in korktuğu oldu. Eniştesi ve hâmisi olan Hazret-i Zekeriya suçlanarak öldürüldü. Hazret-i Meryem oğlu ile Şam taraflarına kaçtı. Burada sığındığı Malûla kasabasında bir müddet yaşadı. Burada Hazret-i Meryem ve oğlunun gelişiyle bir ortadan ikiye ayrılarak onlara yol verdiği söylenen dağ hâlâ ziyaret edilmektedir.

O zamanlar Filistin Roma namına Herodes adında Yahudi aslından olmayan ve Yunan kültürünü benimsemiş zâlim bir kral tarafından idare olunuyordu. Sarayını heykellerle süsler, ama Yahudi şeriatı resim ve heykeli yasakladığı için halkın nefretini çekmemek için resim bile bulunmayan paralar bastırırdı. Hazret-i İsa'nın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız görünmüştü. Kâhinler “Bu, yeryüzünde büyük bir doğumun olduğuna işarettir” dedi. İran Şahı da dört tarafa hediyelerle elçiler gönderdi. Müneccimler yıldızın göründüğü yerin Betlehem olduğunu tespit edip Kudüs’teki Herodes’e bildirdiler. Mika Peygamber’in “Halkım İsrail'i güdecek olan önder Betlehem’den çıkacaktır” sözünü hatırlayan Herodes çok korktu. Sahte bir sevinçle “O çocuğu bulun da iman edeyim” dedi. Müneccimler Hazret-i İsa’ya bulup iman ettiler. Hediyelerini verdiler. Ancak melekler gelip Herodes’in yanına dönmemelerini ikaz etti. Onlar da ülkelerine döndü. Telaşlanan Herodes Betlehem’de iki sene içinde dünyaya gelen bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Bu kıssa, Matta ve Barnaba İncillerinde anlatılır.

Kral Herodes

Rahel’in figanı

Korkunç emir üzerine binlerce çocuk analarının elinden veya beşiklerinden alınıp boğazlandı. Herodes’in kendi oğlu bile bunlar arasındaydı. Hatta hâdiseyi işiten Roma İmparatoru “Domuz olmak Herodes’in oğlu olmaktan iyidir” demekten kendisini alamadı. Domuz, Yahudi şeriatında eti yenmeyen, dolayısıyla öldürülmeyen bir hayvandır. Böylece Yeremya Peygamber’in “Rama’da bir figan işitiliyor. Rahel çocukları için ağlamakta” sözü çıktı. Rahel, Hazret-i Yakub’un hanımı ve İsrailoğullarının büyükannesidir. Kabri Rama’dadır. Katledilen çocukların sayısı Yunan kaynaklarında 14 bin, Suriye kaynaklarında 64 bin, bazı Ortaçağ kaynaklarında ise 144 bin olarak verilir. Modern yazarlar bu sayıyı mübalağalı bulmaktadır. Nitekim o zamanlar Betlehem küçük bir kasaba idi. Hâdisenin enteresan ciheti bir benzerinin Hazret-i Musa zamanında yaşanmış oluşudur. Bu benzerlik sebebiyle bazı modern yazarlar Herodes katliâmının uydurulmuş olabileceğini söylemektedir.

Bu esnada Hazret-i Meryem’in nişanlısı Yusuf’a rüyasında, doğan çocuğu ve annesini, bu zorba kralın kötülüğünden koruması için Mısır'a götürmesi emrolundu. Uykudan uyanınca hemen çocuğu ve annesini alıp Mısır'a götürdü. Kur’an-ı kerim bu hususta mealen şöyle der: “Meryem oğlu İsa ve annesini oturaklı (sâbit, geniş, üzerinde oturmaya çok müsait) akarsuları bulunan yüksek bir mekânda barındırdık” (Mü’minûn: 50). Bu mekânın Mısır olduğu ekseri tefsirlerde haber verilmiştir. Burada 12 sene kaldılar. Herodes ölünce, Yusuf’a rüyasında tekrar çocuğu ve annesini alıp geri dönmeleri söylendi. Önce Celile, sonra Nâsıra’ya geldiler. Hazret-i İsa burada büyüdüğü için sonradan Nâsıralı İsa diye anılacaktır.

Giotto di Bondone'nin Mukaddes Masumlar tablosu

Mukaddes Masumlar

485 yılında bu çocukların Hazret-i Mesih yolundaki ilk şehidler olduğunu kabul edildi. İlk zamanlar müneccimlerin ziyaretinin anıldığı ve Paskalya ile Noel yanında Hıristiyanlığın en eski ve mühim yortusu olan Epifanya Yortusu (6 Ocak) ile beraber yortusu yapılırdı. Sonradan katliâmın yapıldığı farzolunan 28 Aralık günü Mukaddes Masumlar Bayramı ilan edildi. İngiltere’de Childmas denilen bu bayramı Rumlar 29, Süryanî ve Nasturîler 27 Aralık’ta kutlar. Bu günlerde Antik Roma’da Saturnalia bayramı vardı. O günler çalışılmaz, çocuklar ve köleler dilediği gibi davranıp istediğini söyler; bazı edep kaideleri görmezden gelinir ve hediyeler verilirdi. Ortaçağ’da dini küçük düşürdüğü gerekçesiyle bu eğlenceler yasaklandı. Hatta İngiltere’de bu yortunun bir yas günü olduğunu göstermek için çocuklar sabah yataklarında hafifçe kırbaçlanırdı. Yeniçağ’da yortu bir çocuk şenliğine dönüştü. Mukaddes Masumlar için ilahîler bestelenmiştir. Bunları sembolize etmek üzere bu bayramdaki âyinlerde önceleri kırmızı, 1961’den beri menekşe rengi giyilir. Bazı kiliselerde bir oğlan çocuğu piskopos seçilir. İspanyol ülkelerinde bu bayram 1 Nisan gibi muzipçe kutlanır; şaka yapanlara kızılmaz; şaka kurbanlarına masumlar denir.



Vaktiyle bütün İstanbul, servetini hayır yolunda harcayan Âdile Sultan’ı hayırla yâdederdi. Beş padişah zamanında hüküm sürmüş, çok acılar yaşamış, ama metanetini hiç kaybetmemiş bu hanımefendi şairin adı bugün eski mekânlarda yaşıyor.

İstanbul’un güzel mekânlarında hâlâ ismi yaşayan bir hanımefendi vardır: Âdile Sultan. Hababam Sınıfı’nın çekildiği Kandilli’deki sarayı şimdilerde düğün gibi aktivitelere ev sahipliği yapıyor. Çamlıca’daki sayfiyesi vefatından sonra yetimhane olarak kullanıldı. Hâlihâzırda öğretmenevidir. Fındıklı’daki sahil sarayı ise bugün Mimar Sinan Üniversitesi’dir.

Sultanlar da ağlar!

Sultan II. Mahmud küçükken annesini kaybeden kızı Âdile Sultan’ı, çocukları yaşamayan bir başka hanımı Nevfidan Kadınefendi’ye emanet etti. Kadınefendi Âdile’yi kendi evladı gibi ihtimamla yetiştirdi. 19 yaşında iken yakışıklılığı ile meşhur Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa ile evlendirildi. Sultan Mecid sevgili hemşiresine Haydarpaşa Çayırı’nda bir hafta süren parlak bir düğün yaptı. Nikâhları Hırka-ı Saadet dairesinde kıyıldı.

Adile Sultan muhabbetle bağlandığı zevcinden üç çocuk dünyaya getirdi. İkisi küçükken vefat etti. Mehmed Ali Paşa, kayınbiraderi Sultan Mecid zamanında sadrazamlık yaptı. Çiftin pek mesud hayatı, Paşa’nın 1868’te vefatıyla sona erdi. Çok üzülen Adile Sultan inzivaya çekildi. Yeni evli yegâne kızı Hayriye Hanımsultan’ı da iki sene sonra kaybedince Adile Sultan’ın üzüntüsü katlandı. Kendisini ibadete verdi.

Sarayı kızlar mektebiydi

Dindarlığı, hassaslığı ve hayırseverliğiyle tanınmış, ömrü boyunca herkesten hep hürmet görmüştür. Mektep ve fukara evlerini tamir ettirip, çocukların okuması için gayret sarfeder; gelinlik kızlara çeyiz yaptırır, kurumuş çeşmelere su getirtirdi. Sultan’ın sarayı, ciddi bir kızlar mektebi gibiydi. Emsalsiz güzellikteki cariyelerini çok ihtimamla yetiştirirdi. Bunlardan çoğu saraya alınmış, padişah ve şehzadelerle evlenmiştir.

Âdile Sultan, aynı zamanda Osmanlı hanedanının divan sahibi tek hanım şâiridir. Şiirleri samimidir. Sultan Aziz için yazdığı mersiyesinde padişahın katline şahitlik etmektedir. Dedesi Sultan Kanuni’nin divanını bastırarak edebiyatımıza büyük hizmeti geçmiştir. Nakşi idi.

Âdile Sultan 1898 senesinde bir bayram sabahı Fındıklı’da vefat etti. Kalabalık bir cenaze merasiminden sonra Eyüp Sultan’a zevcinin yanına defnolundu. İki âşık, ebedî uykularını Haliç sahilindeki türbelerinde beraber uyumaktadır.

Âdile Sultan ile Damat Mehmed Ali Paşa'nın Eyüp Sultan'daki türbesi (Sahile yakındır)

Ayşe Sultan’ın hatıraları

Sultan Hamid’in kızı Ayşe Sultan büyük halası Âdile Sultan'ı şöyle anlatıyor: “Ölümünden sonra saraya gelen câriyeleri ve ağaları, efendilerinin hikâyelerini, iyiliğini bize anlatırlarken gözyaşlarını zaptedemezlerdi. Babamla görüşmek istediği zaman haber gönderir, sarayda hususî hazırlıklar yapılır, bu suretle saraya gelirdi. Babam hürmet ve tazimle halasının elini öper, büyük kanepeye halasını oturtup kendisi de karşısına otururdu. Hazinedarlar, askılar içinde kahvesini getirirler, babam eliyle tepsiden alıp halasına verirdi. Bizler içeriye girip elini öper, yerden bir temenna ederek padişaha yaptığımız resmî tazimi ifa eder, çıkardık. Babama, oğlum hitabında bulunur, babam da kendisine; “Emredersiniz halacığım” cevabını verirdi. Konuşma bir-iki saat kadar devam eder, yine geldiği gibi arabasına biner, babam da kapıya kadar kendisini teşyi ederdi. Yüzünün eskiden pek güzel olduğu belliydi. Narin, orta boylu, kumral, mavi-elâ gözlü, nurânî, asaletini gösteren hâl, hareket ve terbiyeye mâlik bir sultandı. Giyinmesi tamamiyle alaturka olup, ağır kumaşlardan dört etekli entari, ayağına güderiden papuç giyer, beline şaldan kuşak bağlar, bu entari üzerine salta dedikleri bol kollu bir ceket geçirir, başına fes gibi bir şey giyip etrafına oyalı ipekli yemeni sarar, üzerine zümrüt ve lâ’llerle yapılmış, ortadaki daha büyük, iki yanlarındakiler küçük, gül şeklinde kıymetli iğneler takardı. Başka hiç bir mücevher nişan takmazdı.”

Âdile Sultan'ın Fındıklı'daki yalısı

Öyle mi, memnun oldum!

Bir gün kalfasıyla beraber Hırka-ı Şerif ziyaretine giderken, Atikali civarında abdest tazeleme lüzumu hissetmiş; o zamanlar âdet olup ayıp sayılmadığı için önünden geçtikleri ve sahibini bilmedikleri bir konağın önünde arabalarını durdurarak mazeretlerini bildirmişlerdi. Nezaketle karşılandılar. Konağın hanımı o zamanın terbiyesi usulünce tanımadığı misafirlere havlu tuttu, sonra da kahve ve şerbet ikram etti. Kahve esnasında ev sahibi misafirinin kim olduğunu öğrenmek istedi. Sultan tebdil gezdiğinden başka bir isim verdi. Ev sahibinin kim olduğunu sorunca da, “Cariyeniz, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa’nın zevcesiyim” cevabını aldı. Ciddiyet ve metanetini muhafaza edip bir şey hissettirmedi. Güler yüz ve teşekkürle kendisini tanımayan kumasına veda ederek evden ayrıldı. Çok sevdiği zevcini üzmemek için bu hâdiseden hiç bahsetmedi. Vak’a, yıllar sonra Sultan’ın hazinedarından işitilmiştir.

Âdile Sultan'ın Kandilli'deki sayfiyesi

Âdile Sultan divanından:

Bir na’tı:

Yüzün mir’at-ı zât-ı kibriyâdır yâ Resûlallah,
Vücûdun mazhar-ı nûr-ı Hudâdır yâ Resûlallah,
Kabul eyle ânı aşkından âzâd eyleme bir an,
Kapanda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah,

Var iken destgîrim sen gibi bir şâh-ı zî-şânım,
Kime arz eyleyim, eyle meded hâl-i perişanım,
Sözün makbûl-i dergâh-ı Hudâdır ulu Sultânım,
Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.

Sana Ümmetliğim iki cihânda emr-i câzimdir,
Bilirsin hâlimi arz u beyân etmek ne lâzımdır,
Nazar kıl lutf ile senden diğer kim câresâzımdır,
Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.

Sultan Aziz’e mersiyesinden:

Nasıl yanmam ki ben oldu olanlar Şâh-ı devrâna,
Bilinmez oldu hâli kıydılar ol zıll-ı Yezdâna.

Cihân matem tutup kan ağlasın Abdülazîz Hân’a
Medet Allah mübarek cismi boyandı kızıl kana.

Nasıl hemşiresi bu Âdile yanmaz o Hakan’a,
Ki kıydı bunca zâlimler karındaş cihânbâna

Rızâ virmezdi adl ü şefkati zulm-i müşîrâna
Bütün nûr-ı firâkı saldı kalb-i ehl-i îmâna.

Bir münâcâtı:

İlâhî, bana tevfîkin itâatta medar olsun
Beni benden halâs eyle, gönül aşkında zâr olsun.
Seni zikreyleyim her dem, dil agâh ola bu zevke
Vücûdum zulmetin, mahvet derûnum şu’lebâr olsun.
Açılsın lâleler aşkınla sinem dâğ dâğ olsun
Dil-i virane yansın âteşinle bahtiyâr olsun.

Kızı için yazdığı mersiyeden:

Gerçi dünyaya gelen mâlûmdur elbet göçer

Ah kıldı ol civan ve ol melek ademe sefer

Sabrını lûtfet ilahî çün budur hükm-i kader

Gitti Hayriyem kerimem derdi geçti câne âh!

Kocası için yazdığı mersiyeden:

Devlet ü dine sadâkatle ederdi hizmet

Emri peygamberîyi icrâya kılardı gayret

Bir özü doğru, sözü doğru muhibb-i devlet

Öyle bir yâr için Âdile ağlar elbet

Bir Mehmed Ali Paşa idi ol dünyada

Vechini göstere Allah âna ukbâda

Âdile Sultan'ın verem olan kızı Hayriye Hanımsultan için yaptırdığı Çamlıca'daki Köşkü



Şeyh Bedreddin, Osmanlı tarihinin en münakaşalı şahsiyetlerindendir. Büyük bir fıkıh âlimi olmasının yanında, inanç sınırlarını zorlayan sözleriyle tanınır. Kimilerine göre sosyalist bir ihtilâlcidir.

Orhan Asena'nın Şeyh Bedreddin oyunundan bir sahne

Şeyh ayaklanıyor..

Babasının Semavne kadısı olduğu söylenir. Bu sebeple Semavne Kadısı Oğlu diye bilinir. Burası Rumeli kasabalarındandır. Karaağaç ile Dimetoka arasındadır. Simavî diyenler varsa da yanlıştır. Edirne, Konya ve Mısır’da zamanın ileri gelen âlimlerinden din ve fen dersleri aldı. Âlimler kendisini herkese numune gösterirdi. Mısır’da Sultan Berkuk’un dikkatini çekti. Oğluna hoca tayin etti. Câriyesi ile evlendirdi. Burada Şeyh Ahlâtî’ye intisap etti. Sonra Tebriz’e gidip Emir Timur ile görüştü. Timur kendisini kızıyla evlendirip şeyhülislâm yapmak istedi ise de hocasının yanına dönmek iştiyakı sebebiyle kabul etmedi. Şeyhi vefat edince de postuna oturdu. Fakat Kahire’de ulemâ ile geçinemedi. Edirne’ye döndü. Yolda çok mürid edindi. Karaman Beyi ve Aydınoğlu Cüneyd Bey bile müridi oldu. Somuncu Baba ile görüştü. İleri hayatında mühim rol oynayacak Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile bu esnada tanıştı. Sakız adasının Rum idarecileri kendisini adaya davet etti. Burada çok kişinin ihtidasına sebep oldu.

Bu esnada Sultan Yıldırım Bayezid vefat etmiş; şehzâdeleri arasında taht mücadelesi başlamıştı. Şehzâde Musa Çelebi, biraderi Süleyman Çelebi’ye galip gelip Edirne’yi aldı. Şeyh Bedreddin’i kazasker yaptı. Bilahare Musa Çelebi, biraderi Mehmed Çelebi’ye yenilince, Bedreddin 1000 akçe maaşla İznik’te ikamete tâbi tutuldu. Mağrur ve hırslı bir tabiati olan Şeyh bu sürgünü hazmedemedi. Padişaha karşı siyasî bir propagandaya girişti. Etrafında çok adam topladı. İznik’teyken kethüdası olan Börklüce Mustafa İzmir’de 5000 kişiyle isyan etti. Onu Manisa’da 3000 adamla Torlak Kemal izledi. Her iki isyan da zorlukla bastırıldı.

Çelebi Sultan Mehmed

Selânik’ten mühim

Bedreddin Kahire’ye gitmek istedi. Ancak padişah izin vermedi. Börklüce isyanından mesul tutulacağından korkarak Kastamonu’ya kaçıp İsfendiyar Bey’e sığındı. Böylece bizzat padişahın verdiği mecburi ikamet kararını bozmakla suçlu vaziyete düştü. Üstelik “Musa Çelebi’nin adamı” hüviyeti, suçunun vahametini arttırıyordu. Ancak İsfendiyar Bey, padişahı karşısına almamak için Şeyh’e itibar etmedi. Umduğu desteği göremeyince Kırım’a gitmek üzere Sinop’tan gemiyle ayrıldı. Ceneviz gemilerinin yolunu kesmesi üzerine Rumeli’de karaya çıkarak vaktiyle Musa Çelebi’nin müttefiki Eflâk Prensi’ne iltica etti. Eski tımar beyleri, bir memnuniyetsiz kitle kendisine katıldı. Tarafdarları gitgide çoğaldı. Silistre’ye geldiğinde artık fiilî bir isyan başlatmış haldeydi.

Bu sırada padişah Selânik’in fethine çıkmıştı. “Fitnenin ortadan kaldırılması, Selânik’in fethinden daha mühimdir” diyerek Serez’e geldi. Üzerine gönderilen 200 kişi, Şeyh’in kuvvetlerini dağıttı. Şeyh Zağra’da bir ormana saklandı. Börklüce’nin ölüm haberi gelince, Bayezid Paşa Şeyh’e mürid olmak oyunuyla adamlar gönderdi. Tuzağa düşen Şeyh, adamları tarafından teslim edildi. Serez’deki padişah huzuruna çıkarıldı. Basit bir ihtilâlci değil, aynı zamanda âlim olduğundan âlimler huzurunda muhakemesi emredildi. Gayet âdil geçen muhakeme esnasında heyetteki âlimlerle, hatta padişahla rahatça karşılıklı münakaşa etti. Neticede âsi olduğuna karar çıktı. Padişah hükmü bizzat Şeyh’in vermesini istedi. Şeyh de bu suçun cezasının idam olduğunu söyledi. Börklüce’nin acele davrandığını eklemeyi de ihmal etmedi. 1420 senesinde Serez’de asıldı. Ailesi ve mallarına ilişilmedi. 1924 nüfus mübadelesinden sonra İstanbul’a gelen muhacirler nâşını da taşıyıp, yıllarca çinko bir tabutta sakladılar. 1960 darbecilerinin emriyle Sultan II. Mahmud türbesine gömüldü. Padişaha ayaklanan birinin kemiklerinin bir padişah türbesine defni talihin garip bir cilvesidir.

Hâllerine güvenen şeyh

Bazı Osmanlı tarihçileri Bedreddin’in isyan etmediğini, tamamen masum olup hasedçilerin iftiralarına kurban gittiğini söyler. Çoğu tarihçi ise onun saltanat davasında olduğunu yazar. Şeyh Bedreddin, yeni rejim muhalifi aşırı uçlar tarafından kullanılmış; gururuna mağlup olmuş bir isyancıdır. İdris Bitlisî, Şeyh’in riyazet ve mücahedeye çok ehemmiyet verdiğini, sonra bunlardan elde ettiği hallere güvenerek kibre düştüğünü, kâmil bir mürşidden feyz alamadığı için bu hâle sürüklendiğini, böyle birinin etrafında toplananların da ibahacılığa (her şeyi mübah görmeye) kaydığını söyler. Vefatından sonra Şeyh’in yolunda olduğunu iddia eden bir grup çıkmış; bilahare Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyd’e tâbi olmuştur.

Şeyh’in yazdığı kitaplar Hanefî fıkhının en kıymetli eserlerindendir. Ancak Vâridat adlı eserinde vahdet-i vücuda dayanan bazı aşırı ve sapkın fikirler ileri sürmüş; âlemin mahlûk olduğunu ve cismanî haşri inkâr ederek, cennet, cehennem, melek, şeytan gibi mefhumlara sembolik mânâlar yüklemiştir. Önceleri çok büyük bir âlim iken, zekâ ve cerbezesiyle öne çıkan; komünizmin ilk umdelerini ortaya attığı iddia edilen Şeyh Bedreddin, en çok münakaşa mevzuu olmuş şahsiyetlerdendir. Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı adıyla hayatını şiirleştirmiştir. Ancak hususi mülkiyeti reddeden sosyalist görüşlerin kendisine değil, müridlerinden Börklüce’ye ait bulunduğu; yani Şeyh’in bu hususta masum olduğu anlaşılmaktadır.


Bal, insanlık tarihinin en eski yiyeceklerinden birisi… Sadece bu değil; iyi bir ilaç, makbul bir koruyucu.. İşte bu cennet gıdasının hikâyesi…

Mukaddes Kitaplar, cenneti içinden bal ırmakları akan bir yer olarak tasvir eder. Kur’an-ı kerimde arı ve baldan bahseden müstakil sure (Nahl) vardır. Burada “Balda insanlar için şifa vardır” buyrulur. Hazret-i Peygamber, karın sancılarına bal tavsiye ederdi.

Bak şu arılara!

İslâm kültüründe arı makbul bir hayvandır. İnsanlara faydalı olmak uğruna kendisine verilen vazifeyi harfiyen yerine getirmenin sembolüdür. Materyalizmin tesiriyle herkese karınca örnek verilse de, üretken olmayan karınca hırsın sembolüdür ve makbul tutulmaz. Bu hususiyeti sebebiyle arı Antik Çağ’da bazı şehir ve devletlerin sembolü kabul edilmişti. Efes bunlardan birisidir. Merhum Turgut Özal’ın partisi ANAP’ın da sembolü arıydı. Arının kovanlara konup ehlileştirilmesi ilk kez Anadolu’da olmuştur ve büyük bir medeniyet safhasıdır.

Arıların evlerini muntazam altı köşe yapmaları çok dikkate değerdir. Eğer dört köşe yapsalardı, kendileri yuvarlak oldukları için, evlerine girince, köşeleri boş kalırdı. Evlerini de eğer yuvarlak yapsalardı, bu evler bir araya gelince, bu defa evler aralarında boş mahaller kalıp ziyan olurdu. Şekiller arasında, yuvarlağa en yakın olan, altı köşedir ve altı köşeli evler birleşince, aralarında lüzumsuz boşluk kalmaz.

Bal dolu kıldan torba

Bal, evvelemirde ilaç olarak kullanılmıştır. ME 400 yıllarında meşhur tabip Hipokrat akciğer ve kalp hastalarını bal ile tedavi eder; açık yaralara bal koyardı. Aynı zamanda iyi bir antiseptik koruyucu olduğu için antik çağlarda mumyalamada kullanılırdı. Tutankhamon’un mezarında tahta bir çanakta 4000 senedir bozulmamış 13 kilo bal bulundu. Yunanlılar arıcılığı Mısır’dan öğrendiler. Balı, ölüyü korumakta kullanırlardı. Büyük İskender’in naşı bal içinde saklanmıştı. Asurlular da ölüleri bal sürüp kefenlerdi. Eskiden idam olunan suçluların kellesi içi bal dolu kıldan bir torba içinde merkeze getirilip teşhis edilirdi. Köylerde tereyağını bile bala yatırıp saklarlardı.

Osmanlılarda sofrada misafirlere önce bir kaşık bal ikram edilirdi. Vaktiyle tatlılar, şerbetler umumiyetle bal ile yapılırdı. Şeker sanayi mamulü olduğu için az ve zor bulunurdu. Alman Harbi’ne kadar bal Anadolu’nun tek tatlısıydı. Üzüm yetişen yerde de pekmez yenirdi. Hususen balla yapılan tatlılar da vardı. Karadenizin şerbeti balla yapılan bal baklavası meşhurdur. Ballı kestane kezâ. İzmir’de misafirlere yağlı ballı bezdirme ikram olunurdu. Bal tabağına dökülen sünger bazlaması yapılırdı. Yoğurda bal döküp yemek çok yaygındı.

Yediğin bal olsun!

Bal bol olmakla beraber makbuldü. Fatih Sultan Mehmed divan kurduğunda bir köylü gelip “Ey şevketlü sultanım sabahınız hayrolsun, Yediğin bal ile kaymak, güzergâhın çayır olsun” deyince çok memnun kalmış; köylüye çok ihsanda bulunmuştu. Buna hayret edenlere de “Ne yapsın! Benim için tanıdığı en iyi mekânı ve yiyeceği diledi” dedi.

Arıların bal topladıkları çiçeklere göre kestane, çam, çiçek balı diye yahud Macahel, Anzer, Erzurum Balı olarak mıntıkaya göre ayrılır. Türkiye çam balında dünya birincisidir. Marmaris’te çok çıkar. Az tatlı, rengi koyudur. Kristalleşmeden uzun durur. Çiçek balı daha lezzetli ve kokuludur.

Yeni evlilerin ilk geçirdiği günlere bal ayı denir. Rüyada bal görmek hayra ve eğlenceye yorulur. Tabirlere girmiştir. Suratı ekşi olanın balı da acı olur; Bal dök yala; Bedava sirke baldan tatlı; Bal dudak; Baldan tatlı; Bal gözlü; Bal demekle ağız tatlanmaz; Ballandıra ballandıra anlatmak; Bal yiyen baldan usanır; Afiyet bal şeker olsun; Ağzına bir parmak bal çalmak; Ağzından bal damlamak; Çirkinle bal yeme, güzelle taş taşı; Deniz bal olsa, fukara kaşık bulamaz; Her çiçekten bal almak; Asil azmaz, bal kokmaz; Arı bal alacağı çiçeği bilir; Lafını balla kesmek; Elin yalını yerim, senin balını yemem; Her tatlı zehirdir bal hariç/Her acı şifadır zehir hariç; Ayının kırk masalı var, hepsi de bal üzerine…

Deli Bal Harbi'nin kahramanları Mithridates ile Pompeius

Deli Bal Harbi

Strabo anlatıyor: Romalı kumandan Pompeius’un muazzam ordusu, Pontus Kralı Mitridates karşısında nasıl yenildi? Roma ordusu Karadeniz sahillerinde karargâh kurmuştu. Askerler, zehirli orman güllerinin özünden yapılmış ballara saldırıp, karınlarını tıka basa doldurdular. Fazla yemeyenler sersemleyip hayallere dalmakla paçayı sıyırdı. Ölçüyü kaçıranlar ise tamamen aklını yitirip baygın düştü. Mitridates’in ordusu da, bu kendinden geçmiş askerleri anında boğazladı.

Arının bal yaptıkları çiçek özünün cinsi önemlidir. Çiçek zehirliyse bala da akseder. Karadeniz havalisinin dağ gülü denilen yaban gülünden mamul acımsı tadı olan bala deli bal denir. Bu baldan günde bir küçük çay kaşığı kadar yenildiğinde, mide, bağırsak hastalıklarına şifa verdiği söylenir. Biraz fazla yenilmesi ise 3-5 dakika ile 2 saate kadar varan bir müddet sonra bulantı, kusma, terleme, baş dönmesi gibi emarelerle başlayıp, bayılma, tansiyon düşmesi, kalp durmasına kadar varabilen ciddi zehirlenmelere yol açabilir. Deli bal zehirlenmesi yurdumuzdaki besin zehirlenmeleri arasında ciddi bir yer tutar. Zamanında tıbbî yardım alınırsa, kısa zamanda iyileşme görülür.



Adalet, devletin dayandığı esas prensip olarak görülür; devletlerin yıkılması da adaletten ayrılmalarına bağlanır. Şark kültüründeki adalet dairesi, bu prensibi ifade eden bir kanun hükmü gibidir.

Seneler evvel Erdal İnönü başbakan yardımcısı sıfatıyla Strasburg’a gitmişti. Kendisine Türkiye’de devletin dayandığı temel prensibi sordular. Adalet demeye dili varmadı ya da varamadı. Laiklik gibi sözler geveledi. Herkes şaşırdı. Bazısı güldü.

Adalet mülkün temelidir

Her aklı başında cemiyette adalet yüksek bir ideal olarak görülür. Âdiller övülür. Zâlimler kötülenir, ilahî cezayla tehdit edilir. Hazret-i Peygamber’in “Bir saat adaletle hükmetmek; kırk yıl nafile ibadetten hayırlıdır” sözü meşhurdur. “Hazret-i Ömer’in Adaleti” darbımesel olmuştur. Hele onun “Adalet mülkün temelidir” (el-Adlü esâsü’l-mülk) sözü bir şiar olarak vurgulanır. Buradaki mülk, yalnızca bildiğimiz mülkü değil, öncelikle devleti ifade eder. Halk arasında “Küfr devam eder; zulüm devam etmez!” (el-Mülkü yebkâ bil-küfri ve lâ yebkâ biz-zulm) derler. Bu söz “Halkı zâlim olmadıkça Allah bir yeri helâk etmez” meâlindeki Kur’an âyetine dayanır.

Kur’an-ı kerim, aynı zamanda bir devlet reisi bulunan Hazret-i Peygamber’e “Rabbinden vahyolunana uy!” diye hitap ederek hukuk devleti prensibine işaret eder. Söz ve fiilleri Kur’an ile beraber bizzat din ve hukukun kaynağı olduğu halde, kendisine indirilen hükümlere uymakla mükellef kılınmıştır. Sonra gelen devlet reislerinin hukuka uyması haydi haydi mecburîdir. Adalet böyle tecelli eder. Adalet “kendi mülkünde olanı kullanmaktır”. Zıddı zulüm, yani başkasının malına, mülküne, hakkına tecavüzdür. Bir âmir, bir hâkim, memleketi idare için konulmuş kanunların, kaidelerin, sınırların içinde hareket ederse adaletli davranmış olur.

Devlet reisi hukukun hüküm koymadığı hususlarda serbesttir. Ancak burada da keyfî davranamaz. Umumun menfaatini gözetecektir. Mecelle der ki: "Teb'a üzerine tasarruf maslahata bağlıdır". Hükümdara, Avrupa’da krala tanınan sınırsız salâhiyetler tanınmamıştır. "Kral hatâ yapmaz!" prensibi de kabul edilmemiştir. Halife hata yapabilir. Gerekirse icraatından mesul olur. Zira halifenin, hukuka uymakta diğer ferdlerden farkı yoktur. Hukuka uymayan halife meşruluğunu kaybeder, azli gerekir.

Kâbusnâme’de daha neler var…

Müslüman âlimler, hükümdara nasihat vermek üzere siyasetnâmeler yazmıştır. Hepsinde de şu misal verilir: “Ordusuz devlet olmaz. Hazinesiz ordu olmaz. Teb’asız hazine olmaz. Adaletsiz teb’a olmaz”. Tekerleme gibi bu söz zincirine Adalet Dairesi adı verilir. Pers mitolojisinde de geçen bu prensip, aynı zamanda Aristo’nun Büyük İskender’e nasihatidir.

X. asırda yazılmış Kutadgu Bilig’de der ki: “Memleketi elde tutmak için ordu lâzımdır. Asker beslemek için de mala ihtiyaç vardır. Mal elde etmek için halkın zengin olması gerekir. Halkın zengin olması için de doğru kanunlar lâzımdır. Biri ihmal edilirse dördü de kalır. Dördü ihmal edilirse devlet çözülmeye yüz tutar”. XI. asırdan kalma Kâbusnâme’de şöyle anlatılır: “Dünyanın düzeni hükümdarın sözünün geçmesi iledir. Sözün geçmesi siyasetsiz olmaz. Siyaset askersiz olmaz. Asker teb’asız olmaz. Zira mal teb’a ile elde edilir. Teb’anın şenliği ise adaletle olur”. Kâbusnâme’de Şark hükümdarlarının eğlencelerine dair pasajları diline dolayan zamânenin “duayen” tarihçileri biraz da bundan bahsetmelidir.

Edirne'deki Adalet Kasrı. Halk dava istidalarını buraya verir, cezalar bunun önünde infaz olunurdu. Bir benzeri Topkapı Sarayı'ndadır.

Korkuluğu devlet

Adalet Dairesi’nin Arapçası daha tantanalıdır: ed-Devletü sultânün tuhyâ bihi’s-sünne; es-Sünnetü siyâsetün yesûsühe’l-melik, el-Melikü râün ya’dudühü’l-ceyş; el-Ceyşü a’vânün yekfilühümü’l-mâl; el-Mâlü rızkun tecmeahu’r-raiyye; er-Raiyyetü abîdün yeteabbedühümü’l-adl; el-Adlü me’lûfün ve hüve salâhü’l-âlem; el-Âlemü büstânün siyâcetü'd-devle. Mânâsı takriben şöyledir: Devlet, sünneti ihya eden bir güçtür. Sünnet, esası padişah olan bir siyasettir. Padişah, askerin yardım ettiği bir çobandır. Asker, malı koruyan yardımcılardır. Mal, halkın topladığı bir rızıktır. Halk, adaletle itaat eden kullardır. Adalet dünyaya barış getiren bir dosttur. Dünya, korkuluğu devlet olan bir bostandır.

Osmanlı âlimi Kınalızâde Ali Efendi bu daireyi şöyle verir: “Adldir mûcib-i salâh-ı cihân. Cihân bir bağdır, duvarı devlet. Devletin nâzımı şeriatdir. Şeriate olamaz hiç hâris illâ melik. Melik zapteylemez illâ leşker. Leşkeri cem edemez illâ mal. Malı cem eyleyen raiyyetdir. Raiyyeti kul eder pâdişâh-ı âleme adl”. Yani: Adalet dünyada barışın sebebidir. Dünya duvarı devlet olan bir bağdır. Devletin nizamı hukuktur. Hukuku ancak hükümdar korur. Bunun için de ordu lâzımdır. Ordu toplamak için mal gerekir. Malı halk toplar. Halkın itaatini temin eden de adalettir.

İslâm ve Türk devletleri, bilhassa Osmanlılar, Adalet Dairesi’ni devletin temeli olarak görmüştür. Devlet ricâlinin adaletten ayrılması hâlinde, Adalet Dairesi onlar için bir ikaz kriteri olmuştur. Padişahlar, adaletnâmeler neşredip ülkenin en ücra köşesine göndererek bunu canlı tutmaya çalışmıştır. Devletlerin çöküşü de bu çerçevede izah edilmiştir. Adalet Dairesi, bilhassa ecnebilerin çok alâkasını çekmiş; hakkında kitaplar, makaleler yazılmış, tezler hazırlanmıştır.

Sultan III. Mehmed, aşağıdaki meşhur beytin sahibidir:

Yokdurur zulme rızâmız, adle biz mâilleriz

Gözleriz Hakkın rızâsın, emrine kâilleriz

(Zulme razı olmayız, adalete meylederiz,

Hakk'ın rızasını gözetir, emrine uyarız)

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1439
Miladi:
17 Temmuz 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter