Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hükümdar ailelerinin evliliği her zaman ve her yerde mühim bir mesele teşkil etmiştir. Mavi kanlılar ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla bitecek evlilikler yapmışlardır. Avrupa’da asiller ancak kendi sınıflarından biri ile ve hükümdarın iznini alarak evlenebilirdi. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber morganatik sayılır; bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının unvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu.

Osmanlı harem hayatını tasvir eden bir tablo.

BEREKETLİ GELİNLER

Padişahlar, Kanunî Sultan Süleyman’a kadar umumiyetle Anadolu beyliklerinden kız alıp vermiş; Hıristiyan komşu devlet prensesleriyle de siyasî evlilikler yapmıştır. Şer’î hukukta Müslüman bir erkek, Ehl-i kitap bir kadınla evlenebilir. Böyle evlenen ilk padişah Orhan Gâzi’dir. İki Bizans prensesi ve bir tekfur kızıyla evlenmiş; Murad Hüdâvendigâr, Müslüman olan tekfur kızı Nilüfer Hatun’dan doğmuştur. Murad Hüdâvendigâr Bulgar; Yıldırım Sultan Bayezid ve Sultan II. Murad Sırp kralının; Sultan Fatih Mora despotunun kızlarıyla evlenmiştir. Ayrıca Yıldırım Sultan Bayezid Germiyan ve Aydınoğlu, Çelebi Sultan Mehmed, Sultan Fatih ve Sultan II. Bayezid Dülkadir, Sultan II. Murad İsfendiyar prensesleriyle, Yavuz Sultan Selim ise Kırım Hanı’nın kızıyla evlenmiştir. Yıldırım Sultan Bayezid, Germiyanlı Devletşah Hatun ile evlenirken tantanalı bir düğün yapılmış; bütün beyler düğüne çağrılmıştı. Gelin hanım Kütahya, Tavşanlı, Emet ve Simav’ı çeyiz olarak getirmişti.

Zamanla Balkan ve Anadolu beylikleri ortadan kalktı. Osmanlı hânedanından başka bir aristokrasinin teşekkülüne imkân vermek istemeyen padişahlar, küçük yaşta saraya alınıp yetiştirilen câriyelerle evlenmeyi tercih etmeye başladı. Padişahlar böylece hem saray terbiyesiyle yetiştirilen güzel, zeki ve iyi huylu kızlarla evlenmiş; hem de bazılarının padişaha hısımlık yoluyla devlet içinde nüfuz kazanmalarının önüne geçmiş oluyorlardı. Klasik devirde hür kadınla evlenen iki padişah vardır: Sultan Genç Osman ile Sultan İbrahim. Talihin ne cilvesidir ki ikisi de taht ve canını kaybetmiştir.

Şer’î hukukta şartları hâiz bir erkek en fazla dört hür kadınla evlenebilir. Câriyelerle evlenmekte ise bir sınır yoktur. Bu câriyeler padişahın mülkü olduğu için, ayrıca nikâh da kıyılmazdı. Câriyeden çocuk doğduğu zaman statüsü değişir ve ümmü veled olurdu. Efendi ölünce hürriyetini kazanırdı. Çocuk ise hür doğardı. Padişah, hanımlarına Sultan Kanunî devrinden itibaren bir asır boyunca haseki denilmiştir. Bunların daha ziyade padişaha çocuk veren hanımlar olduğu anlaşılıyor. XVII. asır sonundan itibaren bu hanımların ilk dördüne padişah tarafından kadınefendi unvanı verilmiş; sonraki dördüne de ikbal denilmiştir. Bunların dışındaki padişah câriyelerine gözde veya odalık denirdi. Bu unvanları padişah dilediği hanımına verir ve geri alabilirdi. Birisi ölür veya boşanırsa bir başkası onun yerine geçerdi.

SOY BABADAN DEVAM EDER

İlk zamanlar saray câriyeleri Balkan asıllı idi. Sonra güzelliğiyle meşhur Ukraynalıların sayısı arttı. Bu kızlar harb ganimetlerinden padişahın hissesine düşer veya ecnebi hükümdarlarca hediye edilirdi. Bir kısmı haremde hizmet eder, bir kısmı padişah hanımı olmak üzere yetiştirilirdi. Fetihlerin azaldığı devirlerde Kırım Hanı’nın esir alıp İstanbul’a hediye gönderdiği câriyeler saraya alındı. Fetihler tamamen durunca da esir tüccarlarından istifade edildi. O devirde dünyanın her tarafında köle ve câriyeler Osmanlı ülkesindekilerle kıyaslanamayacak kadar kötü şartlarda yaşıyordu. 19. asırda sarayda artık Kafkasyalı câriyeler vardı. Bu devirde aslı hür olma ihtimaline karşı câriyelerle ihtiyaten nikâh-ı tenezzühî kıyılıyordu.

İslâmiyet, ırk yerine din kardeşliği esasını koyduğu için başka ırklardan kadınlarla evlenmekte beis görülmemiştir. Üstelik bu kadınların hepsi sarayda Müslüman-Türk terbiyesiyle yetişmiş; dindarlıkları ve hayır-hasenatları dillere destan olmuştur. Üstelik nesep ilminin umumî prensibine göre soy babadan devam eder. Sultan Abdülmecid zamanında köle ticaretinin yasaklanmasıyla câriye sayısı çok azaldı. Bunun üzerine Anadolu’ya hicret etmiş olan Kafkasyalı ailelerin kızları küçük yaşta saraya alınıp terbiye edildi. Ama bunlar hür olduğu için artık nikâhla alınıyor ve dört kadın sınırına dikkat ediliyordu. Padişah yeni bir hanımla evlenmek isterse, bunlardan birini boşardı. Ama bu kadın, hele çocuğu varsa, saraydan ayrılmayıp dairesinde oturur, rütbesini de kaybetmezdi. Şehzâde anneleri dul bile olsalar başkasıyla evlenemezlerdi. İleride padişah olacak birisinin üvey babası ve üvey kardeşleri olması düşünülemezdi.

SEÇİMİ VÂLİDE SULTAN YAPARDI

Padişahla evlenecek kız ve câriyelerin seçimi, haremin reisi olan vâlide sultana aitti. Kendi dairesinde hususî terbiye ettiği kızlardan uygun gördüğünü oğluna takdim ederdi. Sarayda çok çocuk doğması hânedanın devamı için arzu edilen bir şeydi. Padişahın harem câriyeleriyle alâkası büyük bir ciddiyet içinde cereyan ederdi. Bu kızlarla oturup zevk ve safa yapması vâki değildi. Hele câriyeleri yola dizip istediğinin önüne mendil atması, çırılçıplak soyup havuzda oynatması, sonra da seyrederek eğlenmesi gibi hâdiseler, Batılı roman yazarı ile ressamlarının uydurmasıdır. Gerçi câriyeler hür kadınlar gibi başlarını kollarını örtmeye mecbur değildir. Ama birbirlerine ve başkalarına karşı geri kalan yerlerini örtmeleri gerekir. Padişah hareme gelmeden haremağası haber verir, herkes dairesine çekilir, yol üzerinde kimse kalmazdı. Hatta Sultan III. Osman‘ın, yürürken ses çıkarsın da herkes padişahın geldiğini anlayıp çekilsin diye pabuçlarının altına demir ökçe çaktırdığı söylenir.

Nazar-ı hümâyuna kavuşup padişahla evlenen kız büyük bir talihe kavuşurdu. Çocuğu olur, hele oğlan doğurursa statüsü değişirdi. Kendisine tahsis edilen dairede hizmetkârlarıyla yaşardı. Ancak bunların padişah üzerinde vâlide sultan gibi nüfuzu yoktu. Sultan Kanuni’nin çok sevdiği hanımı Hürrem Sultan’ın tesirinde kaldığı mübâlağa edilmiştir. Padişahın gönlünü başka birinin çalması da muhtemeldi. Ancak câriyeler çok iyi yetiştirildiği için buna her zaman hazırlıklı idi. Kıskançlık tabiî olmakla beraber sarayda ayıp karşılanırdı. Padişah hanımları birbirine kardeş veya yoldaş diye hitap ederdi. Bazı padişahlar hanımlarından birine çok bağlanmışlardır. Meselâ Sultan İbrahim, Hadice Terhan’a ve Sultan II. Abdülhamid, Müşfika Kadınefendi’ye çok düşkündü. Padişahın haremde, bahçede veya başka bir yerde görüp beğenmesi de mümkündü.

Şehzâdenin kendi dairesinde câriyeleri vardı. Padişah olunca haremini bunlardan kurar; eski padişahın hareminden de isteyenleri alır, geri kalanları eski saraya taşınırdı. Âdile Sultan gibi bazı sultanların yetiştirdikleri câriyeler de Sultan Mecid ve Sultan Hamid gibi padişahlar tarafından tesadüfen görülüp hareme alınmıştır. Saraya geldiklerinde câriyelere Dilfirib, Nazikeda, Gülruh, Mihrişah, Perestû gibi Farsça ahenkli isimler verilirdi. Hepsi güzel okuyup yazar, dikiş-nakışta mahir, edebiyattan anlar, şiir yazar, çok nazik ve vakur, oturmasını kalkmasını iyi bilirdi. Ecnebi lisan öğrenenler de vardı. Padişah haremlerini tanıyanlar hayranlıklarını gizlememişlerdir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız! Masonluk, son asırların üzerinde en çok tartışılan müesseselerinden birisidir şüphesiz. Dünya barışı, din ve ırka bakılmaksızın insanların kardeşliği, sosyal dayanışma gibi ulvî maksatlara hizmet iddiasındadır. Ancak halk arasındaki yaygın kanaat, masonluğun dünyayı yer altından idare etmek üzere kurulmuş gizli teşkilât olduğudur. Siyonizm’e hizmet ettiğine inananlar da çoktur. Son iki asırdaki hâdiselerin hepsinin ardında masonluk aranmış; her ülkede iktidardaki kilit isimlerin mason olduğu hayretle görülmüştür. Kulübe giriş çok enteresan ritüellerle gerçekleşir. Mensuplar gözleri bağlı bir şekilde merkeze götürülüp, sadakati sınandıktan sonra mukaddes kitaba yemin ettirilir. Tantanalı kıyafet ve semboller kullanılır. Bu halleri de masonlara karşı umumî bir ürküntü hâsıl etmiştir. Bilinmez, belki cemiyetin arzusu da budur. ATEŞTEN DOĞAN KULÜP Cemiyetin menşeini Haçlı Seferleri sırasında 1118’de Kudüs’teki Süleyman Mâbedi’ni Müslümanlara karşı korumak için kurulan Templier (Tapınak) Şövalyeleri’ne kadar götürenler vardır. Bunlar Hasan Sabbah ile Müslümanlara karşı iş birliği yapmış; dünyada ilk bankacılık faaliyetini yürütmüştür. Filistin’e gidenler, soyulma tehlikesine karşı paralarını tarikata teslim eder; bunlar yolcuya mühürlü bir kâğıt verir; parasını tarikatın Filistin’deki temsilcisinden alırdı. Bunların çoğu yolda öldüğü için tarikat çok zenginleşmiş; krallara bile borç verir olmuştu. Böylece giderek güçlenip devlet içinde devlet hâline geldi. Artık kendilerini dine uymak zorunda pek hissetmemeye başlayınca, Papa bunları aforoz etti. Tarikata borcunu ödeyemeyen Fransa Kralı IV. Philippe 1314’te şövalyeleri muhakeme ettirip yaktırdı. Rivâyete göre duvarcı kılığında İskoçya’ya kaçan bir grup sayesinde gizliden gizliye devam eden tarikat; tarih sahnesine masonluk olarak çıktı. Fransız ihtilâliyle Fransa krallarından; İtalyan ihtilâliyle de Papalık’tan intikamını aldı. Da Vinci Şifresi gibi kitaplar hep bu irtibatı mevzu edinir. Masonluk, kökü Roma‘ya kadar giden bir meslek dayanışmasıdır. Şark dünyasındaki benzeri âhiliktir. Orta Çağ’da zanaatkârlar hükümdarın emrinde faaliyet gösterirdi. XIII. asırdan itibaren bir grup zanaatkâr, kilisenin desteği ile hükümdarlarının kontrolünden çıkıp serbestçe faaliyet gösterme ve hür biçimde dolaşma imtiyazı elde etti. Bunların başında duvarcılar geliyordu. Farmason hür duvarcı demektir. Zamanla zanaatkârların yanı sıra burjuvalar da masonluğa kabul edilince hür ve kabul edilmiş masonluk ortaya çıktı. Masonluk, mensuplarını bilhassa siyasî otoriteye karşı koruyup kollar; onlara elit bir hayat sağlardı. Siyasîler, kendilerine karşı hareketlerin odağı olabileceğinden korktukları için masonluğa karşı çıkardı. Ama zamanla masonlar ileri gelen devlet adamlarını aralarına alarak rahatladılar. Sembollerle dolu esrarlı ritüelleri çok kimseyi ürkütürken, masonları gülünç bulup, “kafayı çekmek için bir araya toplanmış zengin ve yakışıklı çocuklar” olarak alaya alanlar da az değildi. Rousseau, Voltaire, Diderot, Montesquieu gibi mason filozoflar, hürriyet savunucuları idi. Hükümdarların salâhiyetlerinin kısılması, faaliyetlerinin serbestçe yapılmasına imkân hazırlayacaktı. Lafayette, Danton, Mirabeau gibi Fransız İhtilâli’nin önde gelenlerinin ekserisi; Birleşik Amerika’yı kuranların üçte biri; Rusya’da komünist ihtilâlini yapanların çoğu masondu. Masonlar, bunu iftiharla açıklar. İtalyan ve Yunan ihtilâlcileri de masondu. Washington’daki yapılarda hayli mason sembolleri vardır. Dolarlarda “dünyayı gören göz” sembolü bile, masonların “Evrenin Yüce Mimarı” adını verdikleri Tanrı’yı ifade eder. Masonlar popülaritelerini arttırmak için dünyada başarılı hemen herkesi mason olarak göstererek propaganda yapardı. Artık böylelerine fahrî mason rütbeleri verilmektedir. Masonlar, İskoç ve Fransız masonluğu olmak üzere bazen birbirine rakip iki grupta faaliyet gösterir. Birincisi geleneklere bağlı, ikincisi modernisttir. Ateistler mason olamaz. Bütün dinlere eşit mesafede bakılır; ama fiiliyatta Yahudiler ve kadınlar kulübe alınmaz. Yahudilere kapılar son asırda açılmıştır. Kadınlar için merkeze bağlı ayrı teşkilatlar (soroptimistler gibi) kurulur; ayrıca Rotary ve Lions gibi kulüpler vasıtasıyla da faaliyetler daha nötr biçimde yürütülür. Masonluğun dünyadaki en büyük muhalifi Katolik Kilisesidir. Papa XII. Clementus, 1738’de masonları aforoz etmişti. Bununla beraber bugün yüksek rütbeli din adamlarından bile mason olanlar vardır. Hatta 1978’de kısa bir müddet papalık yapan I. Ioannes Paulus’un, mason karşıtlığı sebebiyle düzenlenen bir komploya kurban gittiği söylenir. Osmanlı ülkesinde masonluk 1721 yılında Paris’e Osmanlı sefiri olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu ve kethüdâsı Said Çelebi, mason olan ilk Türk kabul edilir. Diplomatların, bilgi alabilecekleri elit çevrelere girebilmek için mason olması o zaman tabiî karşılanmıştır. İlk loca 1723’de Galata’da; sonra 1747’de Haleb, 1760’da İzmir’de açıldı. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri ve Bektaşîlerle irtibatlı görüp masonluğu yasaklayınca, kulüp yer altına indi veya Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye gibi cemiyetler şeklinde teşkilâtlandırıldı. Zamanla bütün dünyada olduğu gibi masonlar idarede söz geçirmeye başladı. Paris sefiri iken masonluğa giren Reşid Paşa, İngiltere’nin baskısıyla sadrazamlığa getirildi. Sadullah Paşa, Fuad Paşa, Mithat Paşa, Vefik Paşa masondu. Sultan Aziz zamanında meşrutiyet idealini ateşleyen Ziya Paşa, Şinasi, Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemal, Besim Ömer Paşa gibi Genç Osmanlılar masonluğa girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle polisin bile giremediği ecnebi evlerinde toplanıldığı için, mason locaları serbestçe faaliyete imkân veriyordu. Bazıları için de din kaideleri ve geleneklerle biçimlenmiş cemiyet baskısından kurtulup rahatça içki içme, kumar oynama ve kadınlarla serbest münasebet kurmayı kolaylaştırıyordu. Geçen asırda Avrupa hükümdar ve prenslerinin çoğu bu tesirli cemiyete mensuptu. O devirde masonluk, âzâlarını sosyal bakımdan destekleyen bir kulüp hüviyetinden öte bir imaja sahip değildi. Bugün bile masonluğa girenlerin çoğunun maksadı sosyal ve malî imkânlarını arttırmaktır. Hakikî misyonu bunları pek alâkadar etmemektedir. Bu bakımdan masonluğun dünya siyasetindeki rolü bugün hayli azalmış; skandallarla prestijini oldukça kaybetmiştir. Şurası bir gerçektir ki masonlar ne dünyayı yer altından idare eden güçlerin lobisi, ne de kafayı çekmek için bir araya gelmiş şık ve zararsız erkeklerdir. İkisinin arasındadır. Sultan II. Abdülhamid, dünya siyasetindeki rolünü görüp masonluğa açıkça tavır almadı. Siyasetle uğraşmamak şartıyla serbest bıraktı. Hatta maddî yardım yaptı. Ama hep sıkı kontrol altında tuttu. Bununla beraber çoğu mason olan İttihad ve Terakki Cemiyeti mensupları Makedonya Risorta locasında toplanıp, mason ritüellerine uyardı. Çoğu cumhuriyet devrinde de siyaset sahnesinde rol aldı. Derken Kemalistlerden Turancılık idealine bağlı olanlarla (Mahmut Esat, Recep Peker gibi), milliyetçiliği reddedip mason kardeşliğini benimseyenler (Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü, Hasan Saka gibi) arasında şiddetli bir ihtilaf çıktı. Halkçılık prensibi, vatandaşların ancak Halk Partisi çatısı altında teşkilâtlanabileceğini öngördüğünden, 1935’te Türk Ocağı dâhil, bütün sivil cemiyetlerle beraber mason cemiyeti de kapandı. Masonlar bu devreye “uyku devresi” derler. İnönü, 1948’de mason faaliyetlerine dernekler kanunu çerçevesinde çalışmak üzere izin verdi.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm tarihinde Hazret-i Peygamber devrinden beri, ihtisab (hisbe) teşkilâtı, bugünkü belediyelerin işini görürdü. Bu işi yapana da muhtesib denirdi. Muhtesibin salâhiyetleri, şimdiki belediye reislerinden daha genişti. Hem adlî ve hem de idarî salâhiyetleri haiz olarak, kanunları icra eder; uymayanları engellerdi. Ahlâk ve âdâba uygun davranılıyor mu, umumî yollar muntazam mı, halk sağlığına riayet ediliyor mu, çevre temizliği yerinde mi, binalar nizama uygun mu, köle ve hayvan haklarına uyuluyor mu, esnaf ve tüccar ölçü ve tartıda âdil mi, karaborsa yapılıyor mu, narha uyuluyor mu; bunları kontrol eder; gerekirse kabahatlilere ceza verirdi.

KADILAR BELEDİYE REİSİ İDİ

Osmanlılarda kadılar, Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, adlî işler yanında başka vazifelerle de mükellef tutulmuştu. Kadı, aynı zamanda bulundukları şehrin belediye reisi idi. Devlet, belediye hizmetlerinin zaten çok inkişaf etmediği bir zamanda, bu işi ulemâdan birisine vererek şehirlerdeki muhtemel çekişmelerin önüne geçmek istemiştir. İstanbul gibi büyük şehirlerde kadının mesuliyeti daha ağırdı. Şehrin iaşesine kadı bakar; kıtlık ve pahalılık olmaması için azami dikkat sarf ederdi. Şehrin çevresi İstanbul’u beslemekle mükellefti. Zahire Trakya, Bursa ve Romanya’dan; yetmezse Sivas, Tokat ve Amasya’dan gelirdi. Et, Balkanlardan, sonra Konya ve Mersin’den; tavuk eti Trakya ve İzmit’ten; balık ise Karadeniz kıyılarından getirtilmekteydi. Sebze ve meyve hem şehre bitişik Ortaköy, Kadıköy, Kemer, Maltepe gibi banliyölerdeki bostan ve bahçelerde yetiştirilir, hem de Bolu, Trakya gibi yerlerden getirtilirdi. Şehirde kapan denilen iç gümrükler vardı. Mallar buraya indirilip tartıldıktan sonra esnafa dağıtılırdı. Unkapanı ismi hâlâ yaşamaktadır. Büyük şehirlerde kadı, bu vazifelerini ihtisap ağası denen vekili vasıtasıyla yerine getirirdi. İhtisap, bazı devlet memuriyetlerinde ve amme hizmetlerinin görülmesinde âdet olduğu üzere, her sene bir meblağ karşılığında kapıkullarına veya güvenilir birisine iltizam (ihale) olunurdu. İhtisap ağası, bu iş için ödediği parayı, para cezaları ve esnaftan alınan vergiyle karşılardı.

KİMSEYE GÖZ AÇTIRMAZDI

İhtisap ağası, iş yeri açma ruhsatı verir; esnafı teftiş eder; ihtisabiye rüsumu (belediye vergisi) toplar; ibadetlerin icrasını kontrol eder; alenî oruç yiyenleri, açık-saçık gezenleri, umumî adap ve nizamı bozanları ikaz eder; ihracat yasağı olan malların satışına ve küçük çocukların çalıştırılmasına engel olur; para râyicine dikkat eder; posta işlerine ve hıfzıssıhhaya nezaret ederdi. Sık sık çarşıda kol gezip, narha ve ölçülerde hassasiyete uyulup uyulmadığını teftiş eder; karaborsayı önler; halkın şikâyetlerine bakar ve suçu görülen esnafı gerekirse hemen oracıkta cezalandırırdı. Şehirlerin asayişine ise yeniçeri ocağından vazifeliler bakardı. Bunlar yeniçeri ağasına tabiydi. Küçük şehirlerde ve kazalarda subaşı, polis ve zabıta işleri yanında, ihtisap ağasının vazifesini de yerine getirirdi. Ayrıca İstanbul, Galata, Eyüp ve Üsküdar kadıları her çarşamba sadrâzam riyasetinde toplanıp İstanbul meselelerini görüşür; toplantıdan sonra hep beraber çarşıda kol gezilerek esnaf ve halkın şikâyetleri dinlenirdi.

BELEDİYE TEŞKİLATI KURULUYOR

1826 senesinde İhtisab Ağalığı Nizamnâmesi ile İhtisab Nezâreti kurularak ihtisap ağası sadrâzama bağlandı. 1846’da Zabtiye Müşirliği kurulup, ihtisap ağalığı buraya bağlandı. 1854’de İhtisab Nezâreti kaldırılıp, Avrupa’daki belediye teşkilâtının benzeri olarak İstanbul Şehremâneti kuruldu. Belediye teşkilâtı taşraya da teşmil edildi. Şehreminini hükümet tayin ediyordu. Belediye, topladığı vergileri mâliyeye ödüyor; kendisine mâliyeden tahsisat veriliyordu. Şehremininin vazifeleri, ihtisap ağasından farklı değildi. Şehremânetinin meclisi; ayrıca maiyetinde mühendis ve kavaslar bulunurdu. [Klasik devirde, resmî binalardan mesul şehremini başkadır. Bunların inşa ve tamiri, suyolu, köprü yapımı, İstanbul’daki resmî ve sivil binaların inşaat tekniği, sıhhat ve estetik bakımından kontrolü ile vazifeli mimarbaşı buna bağlıydı. Mimarbaşının maiyetindeki suyolu nâzırı şehrin su ihtiyacına, tâhir subaşı da temizlik işlerine bakardı.] 1857’de Şehremâneti’ne bina ve kadastro işlerinde yardımcı olmak üzere Beyoğlu’nda Paris modeli Altıncı Daire-i Belediye kuruldu. Sonra 1868’de bu daire örnek alınarak İstanbul 14 belediye dairesine ayrıldı. 1877’de Vilâyât Belediye Kanunu çıkarıldı. Buna göre belediye reisini, âzâları halk tarafından tayin olunan belediye meclisi seçiyordu. Kanun, belediyelere, imar işlerini tanzim ve kontrol, nâfia (bayındırlık), tenvirat (aydınlatma), tanzifat (temizlik), belediye mallarının idaresi, emlâk tahriri (yazımı), nüfus sayımı, pazar ve esnaf kontrolü, hıfzıssıhha tedbirleri alma, mezbaha kurma, mektep açma, yangın söndürme, belediye vâridâtını tahsil etme vazifelerini yüklemişti. Belediye teşkilâtı, cumhuriyet sonrasında da bu hâliyle faaliyetine devam ettiyse de zamanla bazı fonksiyonları budandı.

İHTİSAP AĞASI OSMAN BEY

sultan II. Mahmud zamanında ihtisap ağalığı yapan Osman Bey ve hikâyeleri çok meşhurdur. Osman Bey, bir teftiş esnasında, Edirnekapı surları dibinde bir merkebi güneşin altında sırtında yükle beklerken görüp çok kızmış. Hayvanın sahibini aratmış. Sur dışında bir köyden pazara gelmiş. Karşıdaki bir kahvede dinleniyormuş. O zamanlar Edirnekapısı şehrin girişi olup, canlı bir meydan idi. Merkebin ne kadar zamandır bu halde olduğunu öğrenmiş. Adamı yere yıktırıp, yükü sırtına vurdurmuş. Merkebin beklediği kadar böyle güneşin altında dört ayak üzere beklemesini emretmiş. Bir pazar teftişinde de satılan hindilerin kursağını yoklamış. Bir hayvanın kursağını boş görünce, hayvanı aç bıraktığı için sahibini azarlamış. Adamcağız “Ağam bir de sahibinin kursağını yoklasan?” deyince Osman Bey mahcup olmuş.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan Fatih Kanunnâmesi’ndeki kardeş katline dair meşhur madde çok münakaşalar doğuruyor. Kardeş katlinin basit bir polisiye vak’ası olmadığı âşikârdır. Hukukî bir zemine oturtulmuş; ulema tarafından desteklenmiştir.

DİN VE DEVLET EVLATTAN DAHA MÜHİM

Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. Bir kimse iktidarı ele geçirmek için meşru hükûmete ayaklanırsa, buna isyan denir. Cezası da bütün hukuk sistemlerinde idamdır. Hazret-i Muhammed, bir yerde bir meşru hükümdar varken, hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisine bîat edilen kimsenin hayat hakkının bulunmadığını söyler. Nitekim “Bir ormanda iki arslan olmaz” atasözü meşhurdur. Şehzâde idamları çok acıdır, ama devletin dirliği ve milletin birliği endişesi başka çare bırakmamıştır. Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, hanedan yıkılırsa dinin de yıkılacağını, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. İslâmiyet, devletin i’lâ-yı kelimetullah misyonunu akâmete uğratacak her şeyi bertaraf etmeyi tabiî ve meşru sayar.

İCTİHAD İLE İCTİHAD BOZULMAZ

Henüz ayaklanmamış bir şehzâdenin, ileride ayaklanma korkusuyla idamı Fatih Sultan Mehmed’in Teşkilat Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddeye dayanır: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.” Ulemânın çoğu buna cevaz vermiştir. “Ekser-i ulemâ tecviz etmiştir” ifâdesi bunu gösterir. Bazı âlimlerin karşı çıkması, bu tatbikatın gayrimeşru olduğunu göstermez. Hazret-i Muhammed, âlimlerin ilmî meselelerdeki ihtilâfının, ümmete rahmet olduğunu söyler. Birinin cevaz verdiği işe diğeri cevaz vermeyebilir. Bu durumda söz konusu görüşlerden birine uyanın yaptığı iş meşru olur. Çünki ictihad ile ictihad nakzolunmaz. Kaldı ki bir iş hakkında zamanın ulemâsının itirazda bulunmaması, zımnen tasvip edildiği mânâsına gelir.

Ulemâ, hukuka aykırı gördükleri en küçük hâdisede, Yavuz Sultan Selim gibi celâlli bir padişaha bile itiraz ve ikazda bulunmaktan çekinmemiştir. İslâm hukuku, hükümdara birtakım suçlar ihdas edebilme ve bunlara cezalar koyabilme salâhiyetini tanımıştır. Hükümdarın, devletin birliği ve milletin dirliği için yaşaması zararlı görülen kimseleri öldürtmesi meşrudur. Buna siyaseten katl denir. Bazı âlimler, henüz suç işlemeyen, ancak ileride işlemesi muhtemel kimselerin say bi’l-fesad suçu çerçevesinde cezalandırılmasını meşru görmüştür. Şunu da söylemek gerekir ki, bu tatbikat Osmanlılara mahsus ve münhasır değildi. Sâsânîlerde, Roma ve Bizans‘da, hatta Müslüman Endülüs, Mağrib ve Hindistan devletlerinde sıkça rastlanmaktadır. Ancak bunlarda maksat, devletin birliği ve milletin dirliğini korumaktan ziyâde, tahtı ele geçirmektir. Bu esnada Avrupa‘da yıllarca süren verâset harplerinde ülkelerin harab olduğunu, binlerce insanın öldüğünü de hatırlamak lâzımdır.

İŞ İŞTEN GEÇMEDEN

Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi bir şehzâdenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silâhlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir. Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz edilemez. Günümüzde terörle mücâdele çerçevesinde Amerikalı üst düzeyde yetkililer, “Terör eylemi düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünkü suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi söz konusudur” diyor. Kaldı ki bu şehzâdeler öldürülmediği zaman, diğerlerini öldürecektir.

Kur’an-ı kerîmde Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılır. Hazret-i Mûsâ, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca, “Bu çocuğun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevk edecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir” demiştir. Kur’an-ı kerîm, fitnenin adam öldürmekten daha şiddetli ve büyük olduğunu söyler. Şeyhülislâm İbni Kemal, Şeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi, Kazasker Nişancızâde Mehmed Efendi, Kazasker Bostanzâde Yahya Efendi ve Kazasker Bosnevî Hüseyn Efendi gibi âlimler, kardeş katlini bu âyetlere dayandırıp meşru görür. Gerektiğinde umumî menfaat için hususî zararın tercih edileceği hukuk kâidesidir.

Fıkıh kitaplarında konuyla alâkalı bir misal zikredilir: Düşman, Müslümanların üzerine taarruz etmiş ve birtakım Müslüman esirleri de siper yapmıştır. Atış yapılmadığı takdirde ülke düşman eline geçecektir. Bu sebeple, siper edilen esirlere, düşmana niyetle atış yapılır. Bunda umumun menfaati vardır. Eğer bu esirler ölmesin diye atış yapılmazsa, düşman ülkeyi işgal eder; ülke halkıyla beraber neticede bu esirleri de öldürür.

FIRSAT BULSALAR YAPARLAR

Şeyhülislâm Hâherzâde, fesatçıların ortalık sâkinken bile öldürülebileceğini fetvâ vermiş; zarureten geçici olarak fesatçılığı bırakıp gizlendiklerini söyleyerek, “Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” meâlindeki âyet-i kerimeyi delil göstermiştir. Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği halde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; “Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum” demişti. Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlılarda şehzâde katli meselesini doğru anlayıp değerlendirebilmek için öncelikle İslâm-Osmanlı hukuku ve siyaset geleneğini bilmeye ihtiyaç vardır. Hâdisenin çok esaslı tarihî, siyasî ve hukukî sebepleri bulunmaktadır. İktidarın, hanedan mensuplarının müşterek malı olduğu yolundaki eski Türk siyasî geleneğine (ülüş sistemi) göre, tahta kim çıkarsa, Allah onun hakan olmasını istemiş ve ona kut vermiş demektir. Bu ortaklık geleneği, tarih boyu menfi neticeler doğurmuş, ülkelerin parçalanmasına ve Türk devletlerinin yıkılmasına sebebiyet vermiştir.

NİZAM-I ÂLEM İÇİN..

Osmanlı Devleti’nde de XVII. asra kadar muayyen bir verâset sistemi yoktu. Güçlü ve talihi de yaver giden herhangi bir şehzâde padişah olabilirdi. Şehzâdeler merkeze eşit uzaklıktaki sancaklara bey olarak gönderilir, burada bir nevi staj görür; babalarının vefatında kim önce merkeze gelirse o padişah olurdu. Bu usulün de birtakım mahzurları vardı. Her şehzâdenin arkasında o sancağa ait büyük bir askerî güç teşekkül ediyordu. Saray halkı, asker, ulemâ veya vezirlerin teşkil ettiği birtakım klikler de, istikballerini bağladıkları bir şehzâdeyi taht iddiasına itiyordu. Nitekim hayattaki hemen her şehzâde arkasına düşman devletlerin de desteğini alarak ayaklanmış, binlerce insan ölmüş, ülke harap, millet perişan olmuştu. Anlaşılıyor ki, Osmanlılar, gerek önce ve gerekse kendi devirlerinde yaşanan tecrübelerden ders alarak, bu musibete uğramamak için bizzat aile mensuplarını fedâ etmekten gayri bir yol bulamamıştır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, kanunnâmesinde, şehzâde katlini düzenleyen bir hüküm koymuştur: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.”

Titizlikle yazıldığı anlaşılan bu maddenin metni, hanedan mensuplarının öldürülme sebeplerine ve bunun hukukî mesnedine de açıkça işaret ediyor. Bir de kanun maddesinin, kardeş katli için, lâzımdır veya vâcibdir demeyip, yalnızca izin vermesi dikkat çekicidir. Kanunnâmede bir verâset usulü getirilmemiş; tahta en güçlü ve talihi yâver giden şehzâdenin geçeceği ve hanedanın taht iddiasında bulunabilecek diğer erkek mensuplarını bertaraf edebileceği esası formüle edilmiştir. Böylece İslâm hukukundaki hâkimiyetin bölünmezliği prensibi, hanedan mensuplarının canı pahasına da olsa, Osmanlı siyaset hayatına yerleşmiştir. Eğer muayyen bir kimsenin padişah olması önceden şart edilseydi, tahta daha uygun şehzâdelerin önü kapanmış olacaktı. Maddede geçen “nizâm-ı âlem” ifadesi, cemiyetin çoğunluğunun menfaati demektir. Nizâm-ı âlem, yani dünyanın düzeni, umumun menfaati ile ayakta durur.

ÖLDÜRÜLMEYENLER İSYAN ETMİŞTİR

Kosova Harbi neticesi Sultan Murad şehid düşünce, vezir, kumandan ve âlimler Şehzade Bayezid’e biat edip, kardeşi Yakub Çelebi‘yi derhal öldürmesini öğütlediler. Bu, Osmanlı tarihindeki ilk kardeş katli sayılabilir. Öldürülmeyen şehzâdeler mutlaka isyana kalkışmıştır. Yavuz Sultan Selim, tahta çıktığında kardeşi Şehzâde Korkut’u öldürtmeyip, kendisine vâlilik vermişti. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler mektup yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler. Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va’detmek talihsizliğinde bulunan Şehzâde Korkut‘un mektubu Yavuz Sultan Selim’in eline geçti. Aynı zamanda bir fıkıh âlimi olan şehzâde, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu.

Bundan sonra Osmanlı tarihi boyunca 39 şehzâde katledilmiştir. Ekserisi Fatih Kanunnâmesi’ni takib eden 150 yıl içindedir. Tarihî hâdiseler, çok da isteyerek yapılmadığını göstermektedir. Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzâdeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vâkıadır. Bir başka deyişle biçare şehzâdeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir. İstediği verilmeyen askerler “Allah kardeşini eksik etmesin!” diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir. Sultan I. Ahmed‘in tahta çıktığı 1603‘ten sonra kardeş katli tavsamıştır. XVII. asır başından itibaren şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya; sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı.

ACI BİR REÇETE

Hâdiseleri ve şahısları, mekân ve zamanı nazara alarak değerlendirmek gerekir. Osmanlı tarihine ideolojik yaklaşımlarla, kardeş katli tatbikatını hemen hunharlık ve vahşilik, en azından egoizm olarak vasıflandırmak, meseleyi izah etmekten çok uzaktır. Kardeş katlini gayrimeşru görmekle beraber, Osmanlı Devleti’nin bekası bakımından faydalı bulanlar da çoktur. Bu tatbikat, Osmanlı hanedanı için kusur değil, bilakis bir övgü vesilesidir. Çünki devletin dirliği ve milletin birliği için büyük bir fedâkârlık yaparak, acı reçeteyi kendileri içmiş; ciğerpârelerini fedâ etmiştir.

Böylece alınan tedbirlerle Osmanlılarda ne eski Türk devletlerinde olduğu gibi ülke parçalanmış ve ne de Avrupa verâset harplerindeki gibi sıkıntılar yaşanmıştır. Bu devrede taht babadan oğula geçtiği ve böylece padişahların ortalama tahtta kalma müddetleri daha uzun olduğu için, siyasî istikrar bakımından bir üstünlük vardı. Şehzâde katli sebebiyle, Avrupa hanedanlarının aksine, hanedanın yan dallarından yürüyen bir aristokrasi teşekkül edememiştir. Bu bakımdan kardeş katli, devleti altı yüz yılı aşkın bir zaman ayakta tutan âmillerden biri olmuştur. Bir iki asır içinde Osmanlı Devleti’nde de bir verâset usûlü yerleşerek, hanedanın en yaşlısı tahta çıkmaya başlamış; bundan sonra şehzâde katli de hemen hemen tarihe karışmıştır.

Peki bu yapılanlar şer’î hukuka uygun mudur? Bunu da gelecek yazıda ele alalım.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Kışların eskisi kadar şiddetli geçmemesini bazıları küresel ısınmaya bağlıyor. Halbuki havalar, 25, 50, 100, 1000 senelik gibi mevsim periyodlarına göre değişir. Belki 250 sene evvel de kışlar böyle idi. Kim ne derse desin, bizim nesil şiddetli kışlara, adam boyu yağan karlara, insanı korkutan buz sarkıtlarına, göz gözü görmeyen tipilere yetişmiştir. Vaktiyle İstanbul’da Haliç, hatta Boğaz donarmış. Evliya Çelebi bir damdan ötekine atlarken kedilerin bile donduğunu anlatıyor. Mecidiyeköy’e, Levent’e kurtların indiği çok uzak bir zaman değildir.

1954 Şubatında Tuna Nehri’nden Boğaz’a akan büyük buz blokları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını âdeta buz denizi haline çevirmişti. Buzlar eriyene kadar İstanbullu Boğaz’ı yürüyerek geçti...

DERYA DONDU

Sabah kalkarsınız, ev boyu kar yağmıştır. Dışarı çıkmak mümkün değildir. Elinize kürek alıp karı küreyeceksiniz. Böyle açılan yolun iki tarafındaki karın aylarca kaldığı olurdu. Sadece yolu değil, çıkıp bacayı da küremek lâzımdı. Yoksa maazallah evi çökertirdi. Sokaklar günlerce buz tutar, yürümek zorlaşırdı. Pabuç üzerine lastik giyilir; bir de kaymamak için bez bağlanırdı. Zaten kışın mecbur olmadıkça dışarıya çıkılmazdı. Kış geceleri evler eğlenceli olurdu. Erkekler selâmlıkta, kadınlar haremde toplanıp sohbet eder, oyun oynardı. Mısır patlatılır, kestane közlenir, kahve içilirdi. Çay henüz hayatımıza girmemişti.

Sultan Genç Osman zamanında şiddetli soğuklar oldu. Boğaz dondu. Şair “Bin otuzda derya dondu, bendeniz geçtim” diye tarih düşürmüştür. Rumeli’den İstanbul’a iaşe getiren gemiler limana yanaşamadı. Pahalılık, ardından kıtlık, padişaha tahtını ve hayatını kaybettirdi. Benzeri soğuklar kardeşi Sultan İbrahim zamanında da oldu. Bu padişah da tahtını ve hayatını kaybetti. Eski insanlar, başa gelen afetlerden birisini mesul tutardı. Avrupalılar veba salgınını Yahudilerin suçu olduğuna inanırdı. Bizde de bu soğukları, padişahtan bildiler. Sokakta hâli beğenilmeyen birine rastlanınca “Gözün kör olsun Mazhar Osman, nasıl görmedin bunu?” denirdi. Malum, Mazhar Osman akıl hastanesinin baştabibi idi. Bunun gibi, havaların iyi gitmemesi de Kandilli Rasathanesi müdürü Fatin Gökmen’den bilinirdi. Fatih Hoca da, “Bu Boğaz, bu Haliç, bu körfez, bu tepeler oldukça, İstanbul’da hava tahmini hayaldir. Bir günde dört mevsim yaşanır” derdi. İstanbul’un değişken havasını kadına benzetirlerdi.

KIŞ ODASI

Kış gelmeden evlerde bir hazırlık başlardı. Yün döşekler, yorganlar sökülüp yıkanır, didiklenir, serilir, sonra tekrar dikilirdi. Pazenler, fitilli pamuk hırkalar, pantuf terlikler, kürkler çıkarılırdı. Trikolar yoktu. Pazen, kadife, çuha kumaşlar yün ve pamuk ile kapitone edilir; hırka, yelek, ceket niyetine giyilirdi. Hemen herkes kürk giyerdi. Kürk boldu, çok da pahalı değildi. Ancak kürk şimdikinin aksine, çuha, kadife dış giysinin içine dikilir; elbisenin yakası üzerine devrilirdi. En şiddetli soğuklardan birinin yaşandığı Sultan İbrahim zamanında samur kürke çok rağbet olmuştu. O devre “Samur Devri” adı verilir.

Evler, geniş, yüksek tavanlı, ahşap evlerdi. Her tarafı üfürdüğü için, çaputlarla delikler tıkanırdı. Pencere kenarları unlanır, kâğıtlanır; kapı önlerine perdeler takılırdı. Duvar ve sedirler halılarla, zemin hasır üzeri kat kat sergilerle kaplanırdı. Böylece bütün bir kışın geçirileceği kış odası hazırlanırdı. Soba bu odada yanar; ev halkı burada otururdu. Diğer odalar soğuk olurdu. Onun için dışarı çıkarken ayrıca bir yelek veya hırka giyilirdi. Mutfak Sibirya gibiydi. Hele helâya çıkmak bir ölümdü. Kış kileri de mühimdi. Kavurmadan, turşuya, pekmezden, patlıcan, biber, vişne, armut, dut kurusuna kadar kışa ne lâzımsa burada depolanırdı. Kavun, karpuz, üzüm bile asılarak muhafaza edilirdi. Şimdiki gibi turfanda yaygın değildi. Seyyar satıcı kadrosu bile kışın değişirdi. Sabah veya gece simitten başka, akşamları tahin-pekmez satıcısı; ardından evinde turşu kurmayan veya kuramayanlar için “Lahana biber turşusu, haniya bunun ekşisi” diye bağıran turşucu; sonra “Buuuzaaa” diye bağıran bozacı; ya da sırtında güğümü ile salepçi, öte yandan “Usta yapar, çırak satar!” narasıyla mısır ve buğday patlağı.

MANGAL BAŞI KIŞ GÜNÜNÜN LÂLEZÂRIDIR

İlk zamanlar ocaklar vardı. Odun yanardı. Kömür yoktu. Odalar iyi ısınmazdı. “Önünüz kavurga kavurur, arkanız harman savururdu.” Ocak başı itibarlıydı, herkese düşmezdi. Yaşlılar öne kurulur; çocuklar yanlarında; gençlerin kedi kadar şansı yoktu. Köylük yerlerde tandır yakılır, ev halkı etrafına dizilirdi. Kömür kullanılmaya başlanınca mangal yayıldı. Üzerinde yemek pişer, kahve pişer, kestane kavrulurdu. Bazıları elinde maşa mangal karıştırmayı iş edinirdi. Mangal başı sohbet erbabı için bulunmaz mekândı. Onun için şair “Mangal başı kış gününün lâlezârıdır” demişti. Mangal, pirinç, bakır veya sacdan olurdu. Ayaklı pirinç mangal makbuldü. Gövde ayrı, içine konduğu ayaklı kısım ayrıydı. Bu kısım odada durur, mangal dışarıda yakılıp getirilirdi. En âdisi topraktan ters koni biçiminde olur; iyi pişmemiş ise arada bir çatlardı.

Titiz kimseler odunu, kömürü yazdan alınırdı. Çokları güzün alır; kışa bırakana iyi gözle bakılmazdı. Üstelik bunlar satıcının insafına kalırdı. Eskiden İstanbul’a develerle Trakya kömürü gelirdi. Odun ise merkeplerle satılırdı. Gemiler Kuruçeşme’ye Bulgaristan’dan kömür getirip indirirdi. Kışın sokak aralarında kızakla kömür satan olurdu. En makbulü meşe kömürü idi. Bunun elenerek tozu ayrılana eleme denirdi. Daha pahalıydı. Bu kömürün yanarken sesini dinlemek bile zevk verirdi. İyice yanıp kömürleşmemiş parçalara marsık denirdi. Alınan kömürde bunların olmamasına dikkat edilirdi. Bunlar mangalda kokar ve baş ağrıtırdı. Bazı satıcılar kömürü ıslatıp ağır çekmesini sağlardı. Bu kömür yanarken ıslık gibi ses çıkarırdı. Buna sidikli kömür denirdi. Mangala dizilen kömür çıra ile tutuşturulup üzerine borusu konur, hindi tüyünden yelpazesiyle yelpazelendikten sonra sacayağına oturtulurdu. Üzerine de kokmasın diye kesme şeker konurdu.

Mangal limon kabuğu ile ovulurdu. Eski ahşap evlerde en büyük tehlike mangal devrilmesiydi. Ekseriya çocukların ayağı veya kadınların eteği takılır, kömürler etrafa saçılırdı. Mangal, adamı çarpardı. İyi yanmamış mangal, odayı zehirli gazla doldururdu. İyi yansa bile zamanla odanın oksijenini tüketirdi. Ümitsiz bazı âşıklar, yeni tutuşturulmuş mangalı odalarına alır; sigara yakıp uzanarak romantik şekilde acısız ve uykuda intiharı moda hâline getirmişti. Havagazı çıkınca unutuldu. Sobanın çıkışı yenidir. Soba çıktığında o kadar kolaylık getirdi ki, “Sobayı bulan iman ehli ise Allah Cennet-i âlâda yer versin; gâvur ise iman nasip etsin” diye dua etmişlerdi. Her odada soba yakmak zenginlere mahsustu. Bir odada yanar, gece diğer odaların havası mangalla kırılırdı. Sobaların da mangal gibi çok zarifleri vardı. Eskiyen, delinen sobalar da sac ile yamanırdı. Sonra kuzine çıktı. Hem ısınma, hem yemek pişirme için ideal idi. Kaloriferin girişi daha da yenidir. Vâkıa kalorifere benzer bir sistemi Romalılar zengin evlerinde kullanırdı. Doğubayezid’de 17. asırdan kalma İshakpaşa Sarayı‘nda kalorifer tesisatı vardır. Modern usulde kalorifer 1850’lerde İngiltere’de bulundu. İlk parçalı radyatör ise 1899’da Amerika’da imal edildi. Osmanlıların son zamanlarında bazı resmî binalarda kalorifer tesisatı kurulmuştu. Yayılması 1950’lerden sonradır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, İran asıllı bir kavim olan Kürtler, 2500 senedir yaşıyor. Çoğu Arap fetihleriyle Müslüman oldu. Malazgirt Harbi‘nden itibaren beldenin yeni fatihleriyle müttefik olup ovalara indiler. Ova halkı da (Ermeni ve Süryaniler), Türklerin getirdiği müsamaha sayesinde ticaret maksadıyla Anadolu’nun iç kısımlarına göçtü. Bizanslılar, ayrı mezhepten olduğu için bunları batıya sokmazdı.

İDRİS BİTLİSÎ’NİN HİZMETİ

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Seferi‘ne giderken Doğu Anadolu’dan geçti. Burada öteden beri muhtariyeti haiz beylikler vardı. Ekserisi Şafiî mezhebinde Kürt, bazısı da Türkmen idi. Osmanlılar, kendilerine problem çıkartmayan bu mıntıkayı ilhak etmeyi düşünmedi. Ancak Kürt beyliklerinin kendilerini tazyik eden Şiî İran’a karşı Osmanlıları bir kurtarıcı olarak görmüş; Şark sınırını böylece emniyet altına alma düşüncesi de Osmanlılara cazip gelmiştir.

Padişahın bu seferinde meşhur âlimlerden İdris Bitlisî de vardı. Molla Câmi’nin talebelerinden olup, Tebriz’deki Akkoyunlu sarayında kâtip idi. Akkoyunlu Devleti’ni yıkan Safevîlerin davetini reddedip Osmanlılara sığınmış; Sultan II. Bayezid kendisine çok itibar etmişti. Çaldıran Seferi sırasında havalideki beyleri Osmanlı Devleti’ne yardıma teşvik etti. Çaldıran’dan sonra İranlılar fırsat bulup Diyarbekir‘i kuşatınca, 25’den fazla Kürt beyi, İdris Bitlisî vasıtasıyla padişaha imzalı bir arîza (dilekçe) verdiler. Yardım talep ediyor, mıntıka Osmanlı Devleti’ne bağlanmadıkça, huzur bulamayacaklarını beyan ediyorlardı. Arîzadaki şu cümleler dikkat çekicidir: “Sizin inâyetiniz olmazsa, kendi başımıza İranlılarla başa çıkamayız. Zira Kürtler ayrı ayrı aşiretler tarzında yaşamaktadırlar. Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Allah’ın âdeti böyledir. Ancak ümitvârız ki, padişahtan yardım olursa, Arap ve Acem Irak’ı ile Azerbaycan’dan o zalimlerin elleri kesilir. Bilhassa İran’ın kilidi ve Akkoyunlu pâyitahtı Diyarbekir, bir senedir Kızılbaş işgali altındadır. 50.000’den fazla insan öldürmüşlerdir. Eğer padişahın yardımı bu Müslümanlara yetişirse, hem uhrevî sevap ve hem de dünyevî faydalar umulur.”

Camilerde zaten padişah adına hutbe okunmaya başlamıştı. İdris Bitlisî’nin de gönüllüleriyle katıldığı on bin kişilik ordu, Diyarbekir’i kurtardı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetine girmiş oldu. Padişah, İdris Bitlisî’yi taltif etti. Kendi arzularıyla Osmanlı Devleti’ne tâbi olan beylere birer ferman verildi. Hemen ardından Irak, Suriye ve Filistin’deki Arap aşiretleri padişaha aynı mealde bir arîza gönderip Osmanlı Devleti’ne iltihak ettiler. Anlaşılıyor ki o zamanlar Osmanlı vatandaşlığı, bugünkü Amerikan vatandaşlığı gibi itibarlı idi. [İdris Bitlisî, kazasker iken 1520 senesinde 65 yaşında İstanbul’da vefat etti. Çok sayıda eserinden Heşt Behişt adlı Osmanlı tarihi meşhurdur.]

ŞARK’A YENİ DÜZEN

Diyarbekir, ardından da Van eyaleti tesis edildi. Beylikler buraya bağlandı. Hepsine merkezden kadı tayin olunurdu. Bazısında toprak kirasını toplama hakkı bey ve ailesinde olup, hıyanet olmadıkça geri alınmazdı. Diyarbekir’de 13, Van’da 9 taneydi. Sağman, Kulp, Itak, Tercil, Mihrani, Pertek, Çapakçur, Çermik, Pertek, Müküs ve Bargiri sancakları böyleydi. Bazısı ise bey ve ailesinin mülkü gibiydi. Diyarbekir’de Hazzo, Cizre, Genç, Eğil, Palu; Van’da Bitlis, Hizan, Mahmudî, Hakkâri; Şehrizor’da İmâdiye ve Çıldır’da dört sancak böyleydi. Hepsinde de bey, merkeze muayyen vergi ve asker verir; harb esnasında bağlı olduğu eyaletin beylerbeyi ile sefere giderlerdi. Arap Şeyhlikleri de buna benzer usullerde idare olundu. Havalide Kürtlerin ekseriyette olduğu zannedilmesin. Diyarbekir ve Van’da hâlâ hatırı sayılır Ermeni ve Süryani vardı. Türkler, hep ekseriyetteydi. Sadece ahalisi kâmilen Kürt olan Hakkâri, Kürdistan Sancağı diye anılırdı.

Kürtler, Osmanlılar sayesinde mezhep, dil ve geleneklerini muhafaza edebildi. Yezidî, Hıristiyan ve başka dinlerde olanları da bu vesileyle Müslüman oldu. Havalide İran propagandalarına set teşkil edecek ilim merkezleri kuruldu. Ziraat ve hayvancılıkla uğraşan halkın sosyal hayatı üzerinde şeyh denilen âlimlerin mühim rolü vardı. Bey, halkı kollayıp gözetir; şeyhlere itibar ederdi. Marksistlerin feodalite deyip karşı çıktığı bu usul sayesinde, Anadolu’nun halkı Türk olan diğer eyaletlerinde elliye yakın isyan çıktığı halde, muhtariyetin kaldırıldığı Sultan II. Mahmud devrine kadar Şark’ta ciddi bir problem olmadı. Bedirhan Bey gibi bazı Kürt beylerinin İngilizlerce desteklenen isyanları arkasında Kürtçülük değil, bu muhtariyetin kaldırılması yatar. Ermenilerin, toprak kirasını toplama ihâlelerini kazanarak giderek güçlenmesi, huzursuzluğu arttırdı. Sultan Hamid, Hamidiye Alayları ile dengeyi kurmaya çalıştı. Ruslar, öteden beri Doğu Anadolu ve Kilikya’da bir Ermeni devleti kurup kontrol altına alarak Akdeniz’e inmeyi hayal ederdi. İngilizler de bunu önlemek için Kürtleri Ermenilere karşı kışkırtırdı. Tehcir sırasında çok Ermeni’nin canı yandı. İttihatçıların kavmiyetçi politikası, Araplarda olduğu gibi Kürtler arasında da milliyetçi entelektüeller doğurdu. Ancak modern fikirleri sebebiyle bunlar muhafazakâr halk arasında rağbet bulmadı. I. Cihan Harbi’nden sonra İngilizler Ankara ile anlaşarak daha evvel Kürtlere va’dettikleri otonomiden vazgeçti. Cumhuriyet devrindeki Kürt isyanları ise, basit zabıta vak’alarının büyütülmesi sebebiyle çıktı.

YERİ BELLİ OLMAYAN ÇEŞMENİN KİTÂBESİ

Açılımı akamete uğratmak için neler yapılmıyor... Ama uydurma fıkralardan da imdat umulacağı akla gelmezdi. Bir zamandır insanlar arasında internet vasıtasıyla dolaşan bir şiir var. Gûyâ Yavuz Sultan Selim yazmış. Çaldıran’a giderken bir çeşme yaptırmış da, dönüşte harap bulunca kızmış. Bu şiiri düzmüş. Şiir şöyle:

“Kürt’e fırsat verme Ya Rab! Dehre sultan olmasın! Ayağını çarık sıksın, aslâ iflah olmasın! Vur sırtına, al haracı, karnı zinhar doymasın! Bu çeşmeden, Urum içsin, Çingen içsin; Kürt’e nasib olmasın!..”

Hiçbir kaynakta geçmeyen bu, vezni bozuk basit şiiri, Yavuz Sultan Selim gibi Farsça divan sahibi bir padişahın yazdığını düşünmek bile büyük kabahattir. Rivayet odur ki: Vaktiyle bir vali yurt dışından gelme yeşil mermerden güzel bir çeşme yaptırmış. Mermerler yetmemiş. Çok az bir yer açık kalmış. Vâli, bu mermerden aranıp bulunmasını istemiş. Bir köylü Kürt’ün ahırının eşiğinde bir tek parça yeşil mermer bulmuşlar. İstemişler, vermemiş. Ahırını yeniden mermerden yapalım demişler, dinlememiş. En son vâli kalkmış, Kürt’ün ayağına gelmiş. Rica etmiş. Bu sefer ağırlığınca altın istemiş. Vali kabul etmiş. Köylünün istediğini vermiş. Ama çok da içerlemiş. Çeşme bitince, bu hayal kırıklığı ile kitâbesine yukarıdaki şiiri yazmış. Vali kim? Çeşme nerede? Kitâbeyi kim okumuş? Bilen yok.

Fıkralara gülüp geçilir. Nefret ve kin uyandırmak için kullanmaz. İstense, Türkler için de ne fıkralar uydurulur. Kürtler asırlarca dağlık bir mıntıkada ve göçebe olarak yaşamış bir halktır. Bu sayede misafirperverlik, yiğitlik gibi değerleri muhafaza ettikleri gibi, zaman zaman hodbin, hırçın, hatta kaba davranmaları da tabiîdir. Şehirlerdeki Kürtler arasında nezâket ve terbiyede Türklerden geri kalmayan az değildir. Yani mesele, belki göçebe davranışlarına şehirli reaksiyonundan ibarettir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Muharrem 1439
Miladi:
18 Ekim 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter