Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Şiirlerle Osman Gazi
Araştırmacı tarihi roman yazarı Kemal Arkun tarafından hazırlanan Ulu Çınarın Kökleri ve Dünyaya Nizam Veren Osmanlı Sultanları serisinin birinci kitabı olan "Osman Gazi" kitabının Muzaffer Tepe tarafından nazm edilmiş şekli henüz kitap olarak basılmadan sitemiz takipçilerinin istifadesine sunulmuştur. Müstakil Bölümlerden Şiirlerle Sultan Osman Gazi Han'ı tıklayarak Devlet-i Aliyyenin kurucusu Osman Gazi Han'ın örnek hayatını nazm olarak zevkle okuyabilirsiniz.



Devir, “Yavuzu kahhar” diye anılan öfkeli hünkar Yavuz Sultan Selim devri... Öfkeli, ancak keyfe keder hükmetmek yok, zulmetmek yok; her şey kitabına uymalı ki, Zembilli Ali Cemali Efendi’nin ya da İbni Kemal Hoca’nın ihtarına maruz kalmasın. Zira, özellikle Zembilli Hoca, “Hükümden ayrılırsan halline (padişahlıktan azledilmek) fetva veririm” diye gürleyen insandır. Hoca, dünyevi kudret ve kuvvetlerden değil, sadece Allah’tan korkan bir gönül ve hukuk adamıdır. Öyle olduğu için de Zembilli Hoca’nın karşısında tir tir titremektedir. Aslında korktuğu şey hukuktur, onun dışına çıkma endişesidir. Mercidabık Seferi pahalıya patladığın dan, hazinenin paraya ihtiyacı olur. Yavuz Defterdarından (Maliye Bakanı) para bulmasını iser. Defterdar bir formül teklif eder: “Hünkarım! Hazinei Hümayündaki akçe darlığını izale itmek içün, bir fırsat zuhur itmişdur. Şam’ın en zengin adamı vefat itdi. Gerüye altı aylık bir oğlancuk ile külliyetli miktar akçe bıraktı. Çocuğun katlı, meblüğın müsadere (el koyma) ile hazineye kaydı hususunda, ferman Hünkarundur.” Yavuz Padişah bunu duyar duymaz yerinden fırlıyor, müthiş bir öfke bulutu halinde kükrüyor: “Bre! Bu ne müfsidane bir tekliftir? Bilmez misin ki, biz buralara ahaliye baskı ve zulüm yapmağa değil, ahaliyi baskı ve zulümden kurtarub rahat ittirmeğe geldük; ahalinin malını mülkünü müsadereye değil, daha fazla zengin itmeğe geldük; milletin huzurunu bozmağa değil, huzur kaynağı olmağa geldük!” Derin derin nefeslendikten sonra, ekliyor: “Müteveffaya rahmet, malına bereket, oğluna afiyet, gammaza lanet.”


Anadolu, Balkanlar ve Kafkasya son derece önemli stratejik bölgelerdir. Geçmişten günümüze bu bölgelere hakim olan imparatorluklar ve devletler uzun ömürlü olmuşlardır. Bunun en son misalleri Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarıdır. Dünya hakimiyeti peşinde olan emperyalist güçler bu üç bölgede gizli ve aşikâre bölücü ve emperyalist faaliyetler yapmaktadır. Ancak Balkanlar Osmanlı sonrası devamlı karışıklıklar içinde bunalmıştır. Bu yüzden geçmişte Osmanlıya isyan edenler günümüzde Osmanlı devrini arar olmuştur. Kafkasya’ya gelince bir yığın ihtilaf yumağı içinde yuvarlanmaktadır. Kafkasya’da yaşayanların birliği ve bir konfederasyon çatısı altında birleşmemesi için birbirine düşman etmektedirler.
Anadolu’daki durum ise Güneydoğu’da Kürdistan, doğuda Ermenistan, kuzeydoğu Karadeniz’de Pontus, İstanbul surları içinde -Vatikan misali- Ortodoks bir devlet ve bilahare Bizans’ın hortlatılması, Ege’de İyonya projeleri mevcuttur. M.Ö. 300 yıllarında kurulan Pontus devleti Roma, Bizans ve Selçuklu İmparatorluklarının eyaleti idi. Selçukluların yıkılışından sonra 200 yıl bağımsız kaldı. Fatih Sultan Mehmed Hanın Trabzon ve kuzeydoğu Karadeniz’i fethi ile Pontus tarihe karıştı. Hıristiyan Batı nezdinde Pontus hayali devam etmektedir. Dünyanın 5 kıtasında 155 adet Pontus derneği faaliyettedir. Prof. Dr. Anıl Çeçen’in Pontus ve Hazar yazısına göre: "155 Pontus Derneğinin düzenli olarak katıldığı Pontus Kongreleri her yıl dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılırken Yunanistan üzerinden Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri de bu çalışmalara karışmakta. Ayrıca Vatikan ve diğer Hıristiyan kiliseleri de benzeri çalışmalar yapmaktadırlar. Ortodoks alanı içinde olduğundan Doğu Karadeniz ile Rusya devleti de yakından ilgilenmekte ve muhtemel bir Pontus yapılmasını Ortodoks kilisesi aracılığıyla Rusya Devleti de kendi denetimi altına almak istemektedir. Pontus hayalinin hortlamasında Hıristiyanlık ve Ortodoksluk kullanılır bu bölgede. Geçmişten bu yana çalışmalarını sürdüren kiliseler öne çıkmaktadır..."


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı Devleti, demir yolunun ehemmiyetini daha ilk başlarda anladı. Telgraf, tramvay gibi bütün keşiflerin hemen benimsendiği gibi, ülke bir yandan da tren ağlarıyla örülmeye başlandı. Sultan II. Abdülhamid, İstanbul’u Hicaz’a bağlayan bir demir yolu hattının yapılmasını istiyordu. Bu hususta devlet ricâlinden çeşitli görüşler istedi.

HACCA GİTMEK KOLAYLAŞACAK

Bu hattın yapılması ile Yemen’e kadar Osmanlı topraklarının emniyeti sağlanacaktı. Asker sevkiyatı kolaylaşacaktı. Nitekim Rumeli’deki demir yolları çeşitli muharebelerde çok işe yaramıştı. Böylece Mısır’ı işgal eden İngilizlerin siyasetine karşı da tedbir alınmasına imkân hâsıl olacaktı. Demir yolunun geçtiği mahaller iktisadî bakımdan kalkınacaktı. En mühimi hacca gidenlerin işi kolaylaşacaktı. O zamana hacılar kervanlarla ve binbir zahmetle İstanbul’dan Medine’ye 2 ayda ulaşabiliyordu. Üstelik yolda bedevî eşkıyasının tecavüzüne uğramak işten bile değildi. İslâm birliğini ve halifelik nüfuzunu vurgulamayı gerekli gören padişah, zor ve masraflı da olsa, böyle bir hattın yapılmasına karar verdi. “Cenâb-ı Hakkın avn ü inâyeti ve Resûl-i Ekrem aleyhisselâm efendimiz hazretlerinin imdâd-ı ruhâniyetine müsteniden hatt-ı mezkûrun inşâsı içün” emir verdi. Bu karar İslâm âleminde coşkuyla karşılandı. Avrupalılar ise gerçekleşmesi imkânsız bir proje olarak gördüler.

TEVAZUYA BAKIN! Ürdün’de Osmanlılardan kalma tren rayları. Üzerinde şöyle yazıyor: Hâzâ min hayrâti emîri’l-mü’minîn Sultan Abdülhamîd Hân Gâzî azzehu ve nasarahu (Bu, müminlerin emiri Gâzi Sultan Abdülhamîd Hanın hayratındandır. Allah onu aziz ve ona yardım eylesin). Halife, kendi isminin hacıların bindiği trenin ayakları altında kalmasını arzu ederek, emsalsiz bir tevazu numunesi göstermiştir.

PARA NEREDEN BULUNACAK?

İyi de, devletin bu en zor zamanında, gerekli para nereden bulunacaktı? Demir yolunun maliyet yekûnu 4 milyon lira olarak tahmin ediliyordu. Bu ise Osmanlı bütçesinin neredeyse % 20’si idi. 93 Harbi mağlubiyetinin yaraları daha sarılmamıştı. Rusya’ya harb tazminatı ödeniyordu. Bütçe açık veriyor, memur maaşları zamanında verilemiyordu. Bir yandan da Almanlara ihale edilen Bağdad Demiryolu inşası devam ediyordu. Bu sebeplerle ülke çapında bir bağış kampanyası açıldı. Başta padişah olmak üzere hanedan, devlet ricali, zenginler, hatta halk kampanyaya yüklü bağış yapmaya başladı. Ancak bunların hattın inşasına yetmeyeceği aşikârdı.

İşte tam bu sırada İslâm dünyası imdada yetişti. Osmanlı ülkesi dışındaki Müslümanlar, konsolosluklar vasıtasıyla bağış yağdırıyorlardı. Avrupalıların işgal edip sömürge hâline getirdiği Fas’tan, Mısır’dan, Hindistan ve Cava’ya, Güney Afrika’dan, Kazan’a kadar bütün İslâm âlemi bu hayırlı işe katkıda bulunmakta yarıştılar. Mısır Hıdivi, İran Şahı, Haydarabad Nizamı külliyetli bağışta bulundu. Böylece İslâm birliği ve halifeye bağlılık hususunda emsalsiz bir manzara hâsıl oldu. Osmanlı ülkesinde yaşayan gayrimüslimler de bu bağışlarda Müslümanlardan geri kalmadılar. Avrupa’dan bile bağışlar geldi. Bağış yapanlara verilmek üzere Hicaz Demiryolu Madalyası çıkarıldı.

TAHMİN EDİLENDEN UCUZA ÇIKTI

Hattın inşası için padişah başkanlığında bir komisyon kuruldu. Avrupa ve Amerika’dan malzeme ithal edildi. Binlerce asker ve yerli işçi inşaatta çalıştı. Umumiyetle Osmanlı mühendis ve teknisyenlerinden istifade edildi. İstanbul’u Şam yoluyla Medine, Mekke ve Yemen’e bağlayacak Hicaz Demiryolu hattının inşasına 1900 yılında Şam’dan başlandı. 4 sene sonra hat 460 kilometreyi bularak Ürdün’ün Maan şehrine ulaştı. Hat Hayfa’ya uğrayarak Akdeniz’e bağlandı. Binlerce köprü, menfez, gölet, tünel, fabrika ve imalathane, iskele, ambar, dökümhane, boruhane, işçi yatakhanesi, hastahane, su deposu, ayrıca her şehirde istasyon binaları yapıldı.

Nihayet hat 1908 yılında Medine-i Münevvereye vardı ve merasimle açıldı. 1464 kilometreyi bulan hat, 3 milyon liraya mal oldu. Bu miktar, Avrupa şirketlerinin Osmanlı ülkesinde yaptığı diğer tren hatlarından daha düşüktü. Tahmin edilen meblağdan da aşağı idi. Çünkü sadece malzemeye para ödenmiş; işçi ve teknisyen ücretlerinden önemli tasarruf edilmişti...

Hicaz Demiryolu hatırasına çıkarılan posta pulu



Osmanlılar, 17. Yüzyılın başlarında eski günlerini özler ve nispeten toparlanmaya başlarlar.
4. Murat gayretli bir sultandır, kanserleşmeye başlayan İran meselesine çekinmeden neşter atar. Tahta oturur oturmaz ardımızdan vuran, kuyumuzu kazan Safevîlerle hesaplaşmaya bakar. Tez günde orduyu derler toparlar yola çıkar. Sadece Revan’ı almakla kalmaz (1635), Ahıska’yı da Acemlerin elinden kurtarır, yörede sükuneti sağlar. Ancak Acemler yüz yüze çarpışmaz, hançerlerini sırtımıza saplarlar. Padişah İstanbul’a döner dönmez, Bağdat’a girer, halkı kırıp geçirir, mukaddes mekânlara saldırırlar. Âdeta Hülagu’nun yaptığını yapar, Moğolları aratmaz olurlar.
Sultan Murat, derhal Harp Divanı’nın toplar ve Bağdat Seferi için tedbir sorar. Vezirler “sadece yeniçeri ve sipahilerle kalmayalım” der, gönüllülerin de katılmasını arzularlar.
Sağa sola ulaklar koşar, tellallar davul vurur “duyduk duymadık demeyin” diye haykırırlar: “Bu sefere gönüllüler dahi katılaaa!”
Bu çağrı büyük bir yankı bulur, mücahitler adlarını yazdırabilmek için kuyruk olurlar ancaaak...
Ancak talep ekseri gençlerden gelir, daha yüzünde ustura dolanmamış tüysüzler ocaklara doluşurlar.

Bıyık tarak
Vaziyet Asitaneye bildirilince tellallar sultanın ikinci emrini duyururlar. “Cengaver dediğin bıyık burmalı, bıyığının üstünde tarak durmalı!”
Öyle ya savaş ciddi bir iştir ve Murat Han en doğrusunu yapar.
O günlerde Genç Osman henüz 15-16 yaşındadır, Bağdat’ta yapılan katliamları duyunca yemekten içmekten kesilir, uykuları dağıtır. Din kardeşleri kırılırken bana ne diyemez ki, Türk olmak kolay mıdır? Henüz üç aylık evlidir, hanım hanımcık bir hatuncağızı, nur yüzlü bir anası vardır. Evet onların maişetini temin için çalışır ama kendisi olmasa da çorbanın kaynayacağına inanır. Rızık elbette ve muhakkak Allah-ü teâlâdandır.
Gel gelelim bu tarak bıyık işine fena takılır. Aynanın karşısında ayva tüylerini andıran bıyıklarını bakınca yüreği daralır, doğrusu bıyıkları omuzlarına uzanan yeniçerilerin yanında siması çocuk gibi kalır. İyi ama cengaverlik kılla tüyle olmaz ki o da bir hamlede sadak boşaltır, kılıcını saçı sakalı ağarmış zabitlerden daha hızlı kullanır. Nitekim ağzını yüzünü poşularla örtüp karargaha girer ve adını yazdırır.

Kimdir bre!
Sultan Murat bu, uçan kuştan haberi olur, bebek yüzlü bir yeni yetmenin gönüllü yazıldığını duyunca felaket kızar. “Çağırın bre o söz dinlemezi” deyince zülüflü baltacılar delikanlıyı önlerine katar, huzura çıkarırlar.
Otağ-ı Hümayun derin bir sessizliğe gömülür, ak kavuklu vezirler “yazık olacak delikanlıya” der, gözlerini yumarlar.
Murat Han gök gürültüsü gibi bir sesle “duymadın mı bre” diye sorar, “ben bu orduya sakalı meydanda ağarmış dilaverleri çağırdım. Sen cengi oyun mu sanırsın? Yiğit dediğin güçlü kuvvetli, boylu boslu olmalı, bıyığında tarak durmalı elinin tersiyle vurdu mu kalkan kırmalı!”
Osman, kaşla göz arasında kuşağından kemik tarağını çıkarır ve tereddütsüz dudağına saplar. Sonra yanı başındaki sipahinin kalkanına öyle bir şamar vurur ki kalkan kalkanlıktan çıkar. Ve derhal esas duruşa geçer, göğüs ilerde, baş dik, eller arkada... Yüzünde masum bir ifade “N’olur sultanım beni cihaddan ayırma!”

Gel de ağlama
Tarağın dişlerinden sızan kan çenesinde toplanır ve tıpır tıpır zemine damlar. Nasıl derin bir sükut, koca otağda tek ses çınlar...
Şıp... Şıp... Şıp!
Kan... Kan.. Kan!
Sultan Murat ve hazirun donar kalırlar. Sert çehreli komutanlar ağlamaklı olurlar.
Şimdi Murat Han nasıl dayana. Koca Sultan ayağa kalkar, genç yiğidin sırtını sıvazlar. İkramlarda ihsanlarda bulunur, ellerini açıp dua buyururlar.
Genç Osman dediğin bir küçük uşak
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Askerin içinde birinci uşak
Allah Allah deyip geçer Genç Osman
Genç Osman, Bağdat önlerinde ölümüne çarpışır. Nihayet kırkıncı gün seher vakti ortalık karışır, delikanlı nasıl yaparsa yapar, kaleye sızar. Vurur vurulur, yaralanır yaralar, canını dişine katar ve kapıyı aralar.
Of ooof!
Bağdat’ın kapısını Genç Osman açtı
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı.
Kelle koltuğunda üç gün savaştı
Allah Allah deyip geçti Genç Osman oy oyyy.
Nice tecrübeli asker kale önünde kalırken Bağdatın kapısını bir tıfıl açar. Şehidlere serdar olan Genç Osman, halen şirin Bağdat’ta (Türk şehidliğinde) yatar.

Ozanların dilinden
İbtida yürüyüş oldu Bağdad’a
Sıçradı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu bayraktar, kaptı bayrağı
İrişti bedene dikti, Genç Osman
Eğerlensin kır atımın ikisin
Fethedeyim düşmanların hepisin
Sabah namazları Bağdad kapısın
Mevlâ izin verdi, açtı Genç Osman
Getirdin de Genç Osman’ı görelim
Şahbazımız var idüğün bilelim
Taht isterse tahtımızı verelim
Vezirleri posttan indi Genç Osman
Sultan Murat, Sultan Ahmed’in çırağı
Ah edince getirdi ırağı
Kudretten çatılı anın yüreği
Dal kılıç yazıldı, gitti Genç Osman
Karac’oğlan bunu böyle söyledi
Askerleri dağı taşı boyladı
Bağdad’ı da gayet mehdeyledi
Bin yiğide bir baş oldu Genç Osman


Osmanlı medenî kanunu Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye 1869 senesinde Sultan Aziz devrinde hazırlandı. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra bile, İsviçre medenî kanununun kabul edildiği 1926 senesine kadar tatbik olundu. Çeşitli lisanlara tercüme edildi. Şerhleri yapıldı. Vaktiyle Osmanlı toprağı olan Arap ve Balkan ülkelerinde de uzun zaman uygulandı. Şurası bir gerçektir ki, Mecelle’nin en enteresan ve uzun serüveni Filistin’de yaşanmıştır.

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyyenin başsayfası

MECELLE'Yİ MUHAFAZA ETTİ

Filistin'de Mecelle’nin tatbikatı Osmanlı hâkimiyetinde iken başlamıştı. İngilizler burayı işgal ettikten sonra da Mecelle’yi yürürlükten kaldırmadı. Hatta İsrail kurulduktan sonra da Mecelle’yi resmen tanımaya devam etti.

Bugün İsrail nüfusunun yüzde yirmi biri Filistinlidir. Bunların da yüzde on altısı Müslümandır. Hepsi İsrail vatandaşıdır ve Yahudilerle aynı haklara sahiptir. İsrail parlamentosu Knesset’te Filistinli Müslüman milletvekilleri vardır. Filistinlilerin kendi dillerinde tedrisat yapan okulları ve neşriyatları bulunmaktadır.

İsrail vatandaşı Filistinli Müslümanların kendi mahkemeleri, kendi kadıları da vardır. Hukukî ihtilaflarını şer’î mahkemelere götürebilirler. Burada hâlâ Osmanlı kanunları geçerlidir. Mecelle’ye göre de hüküm verilmektedir. Nüfusun yüzde beşini teşkil eden Hıristiyan Filistinliler de dâvâlarını kendi kilise mahkemelerinde götürür.

Ahmed Natur, İsrail Başkadısı

MECELLE'Yİ BİLMEYEN İYİ HUKUKÇU SAYILMAZ

Yalnızca kadı mahkemelerinde değil, Yahudi asıllı İsrail vatandaşlarının gittiği İsrail mahkemelerinde de Mecelle’ye itibar edilir. 1984 senesindde Mecelle'yi yürürlükten kaldırmasına rağmen, İsrail Aynî Haklar Kanunu’nun pek çok hükümleri Mecelle’den alınmıştır. Mecelle’nin tesiri Müslüman devletlerden daha ziyade, İsrail’de görülür. Bugün İsrail hukukçularının, Osmanlı hukuk sistemini, bilhassa Mecelle’yi iyi bilmeleri beklenir. Çünki Osmanlı hukuku, birçok dâvâlarda müracaat kaynağı olarak görülür.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Monarşi, insanlık tarihinin en eski idare tarzıdır. Asırlarca hemen her ülkede belli bir aileden gelen çeşitli isimlerde hükümdarlar hüküm sürmüştür. XX. asrın başlarında Avrupa’da Fransa ve İsviçre dışında monarşiyle yönetilmeyen ülke yoktu. Cumhuriyet meçhul olmamakla beraber, çok kimseler için ürkütücü bir rejimdi. Vaktiyle eski Yunan ve Roma’da tatbik edilmiş; ama sonu fiyaskoyla biterek yerini krallığa bırakmıştı. Venedik gibi İtalyan cumhuriyeti olarak bilinen ülkeler, aslında seçkinler oligarşisi ile yönetiliyordu. Meselâ soyluların, kendi arasından seçtiği bir doç, Venedik’i idare ederdi. Sağlam bir hanedana sahip bulunmadığı için Polonya ve Macaristan istiklâlini bile kaybetmişti.

İngiltere, Avrupa monarşilerinden ilk akla gelenidir. Şimdiki kraliçe II. Elizabeth'in babası Kral George VI ve (ana) kraliçe Elizabeth 1937'deki taç giyme merasiminde.

MONARŞİYİ SARSAN DEPREM

Avrupa’nın o zaman en önemsiz ve fakir ülkelerinden olan İsviçre bir tarafa bırakılırsa, cumhuriyet ilk defa Fransa’da ortaya çıktı. 1789 ihtilâlinin çocuğu idi cumhuriyet. Bu sebeple hep ayaktakımının idaresi olarak görüldü. 15 sene geçmeden, Napoleon Bonaparte’ın imparatorluk tacını başına geçirmesiyle cumhuriyet rüyası son buldu. 1848 yılındaki uyanışı da üç sene sürdü. 1870 yılındaki Alman işgalinden bu yana Fransa cumhuriyettir. Ama kralcılar da politik hayatta yer alırlar. Hem kralcı parti, hem de Bonapartçı parti serbesttir. I. Cihan Harbi, dünyayı öyle bir sarstı ki, bir çırpıda Avrupa’nın çoğu ülkesinde hükümdarlar tacını kaybetti. Yerlerini cumhuriyete terk etmek zorunda kaldı. Kaç asırlık Almanya, Avusturya ve Osmanlı monarşileri şaşırtıcı biçimde yıkıldı. Bunlar gibi savaşın mağlupları arasında olmayan Rus çarlığı bile Bolşeviklerce tarihe gömüldü. Çar ve ailesi katledildi. Arta kalan Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan tahtlarını da II. Cihan Harbi boşalttı. Buralarda Rus yanlısı rejimler kuruldu. Mağlup İtalya tahtı, ülkede birliğin kurulduğu 1860 tarihinden bu yana kendisine tarihî bir kin tutan papalığın da yardımıyla devrildi. Yeni kurulan İrlanda, Çekoslovakya, Macaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Finlandiya gibi devletçikler, hem millî hanedanları bulunmadığı için, hem de zamanın modası gereği mecburen cumhuriyeti benimsediler. Krallık Avrupa’da ilk olarak 1908’de Portekiz‘de; en son da 1974’te Yunanistan‘da tarihe karıştı. 1936’da İspanya diktatörü olan Franko, ülkesinde krallığı ismen korudu. Ölümünden sonra da monarşinin ihyasını vasiyet etti. 1975’te İspanya tekrar krallıkla yönetilmeye başlandı. Kral, fakir ve önemsiz ülkesinde ekonomik ve demokratik bakımdan akıl almaz bir ilerleme sağladı ve onu Avrupa Birliği’ne soktu. Cumhuriyetle yönetilen Avrupa ülkelerinin hepsinde önemli miktarda monarşi taraftarı vardır ve siyasî hayatta faaliyet gösterirler.

KÜÇÜK İMPARATOR Son Çin İmparatoru Pu Yi, çok küçük yaşlarda tahta geçmişti. Ancak devrimin ardından tahtından oldu. Şehirden kovuldu ve bahçıvan yapıldı. Bir süre sonra da ülkede kanlı bir komünist rejim kuruldu. Küçük imparatorun dramatik hikayesi filmlere konu olmuştu.

ASYA’NIN İHTİŞAMLI TAHTLARI

Bugün Avrupa’da İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Liechtenstein ve Monako monarşiyle yönetilir. Hepsinde de demokrasi tıkır tıkır işlemektedir. Bu ülkelerde hükümdar, hem millî birliği sağlamakta; hem de geleneklerin canlı sembolü olarak kültür ve turizme önemli katkıda bulunmaktadır. Sanat, edebiyat, ilim, müzecilikte sarayın önemli desteği söz konusudur. Asya’da dünyanın en eski ve namlı monarşilerinden Çin, 1917 tarihinde cumhuriyet oldu. Son imparator Pu Yi, bahçıvan yapıldı. Az zaman sonra da ülkede kanlı bir komünist rejim kuruldu. Türkistan’da Buhara, Hiyve gibi hanlıklara Bolşevik Ruslar son verdi. Maldiv Adalarında sultanlık 1968’de yıkıldı. Hind yarımadasındaki irili ufaklı monarşiler, 1948’de Hindistan Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sona erdi. Ancak kimin aklına gelirdi ki, dünyanın en eski monarşilerinden İran‘ın tavuslu tahtı, 1979’da devrildi. Zamanın en popüler hükümdarı Rıza Pehlevî, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Afganistan‘da Zâhir Şah da, 1973’te bir sol darbeyle tahtını kaybetti. Amerikan işgalinden sonra hem Afganistan, hem de Irak’ta monarşinin tekrar kurulacağı umuldu. Ama monarşi geleneğine uzak olan Amerika, buna yanaşmadı. Halbuki bu gibi ülkelerde, monarşinin birleştirici ve istikrar sağlayıcı bir rol oynayacağı düşünülüyordu. Bugün Asya’da Japonya, Tayland, Malezya, Brunei ve Bhutan monarşiyle yönetilir. Hemen hepsi de Asya’nın en zengin ve istikrarlı ülkeleridir. İç savaştan kurtulan ve komünist gerillalardan temizlenen Kamboçya‘da monarşi birkaç sene evvel ihya edildi. Monarşinin son yıllarda yükselen trendinin aksine, Nepal‘de krallık bu sene Maocular tarafından yıkıldı. Orta Doğu’da Ürdün, Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Umman ve Körfez Emirlikleri monarşiyi muhafaza etmektedir. Irak‘ta 1958 ve Yemen‘de 1962 monarşinin yıkılış tarihidir. Irak meliki Şerif II. Faysal, solcu Baas partisinin kanlı darbesiyle devrildi ve ailesiyle beraber öldürüldü. Son Yemen meliki Muhammed dağa çıkıp cumhuriyetçilerle mücadeleye devam ettiyse de başaramadı.

İran Şahı Muhammed Rızâ Pehlevî ve Şahbânu Farah Diba.

SÖMÜRGECİLER AFRİKA MONARŞİLERİNE KARŞI

Afrika’da monarşi, Mısır‘da 1952, Tunus‘ta 1956, Libya‘da 1969, Habeşistan‘da 1975 tarihinde yıkıldı. Mısır kralı Faruk ülkesinde monarşiyi dejenere etmekle suçlandı. Libya meliki İdris Sünûsî sevilen bir hükümdar olduğu halde, kaplıca tedavisi için Bursa’da bulunduğu sırada o zamanlar yüzbaşı olan Kaddafî tarafından sürpriz biçimde devrildi. Hazret-i Süleyman ile Belkıs’ın soyundan geldiğine inanılan Habeş imparatoru ihtişamlı Hâile Selâsiye sol bir darbeyle tahtını kaybetti. Orta Doğu ve Afrika’da cumhuriyet ilan edilen Irak, Yemen, Tunus, Libya ve Habeşistan, komşuları gibi birer Sovyet uydusuna dönüştü. Kongo, Madagaskar, Uganda gibi Afrika ülkelerinde monarşiyi sömürgeciler yıktı. Umman sultanı ile aynı hanedandan olan Zengibar sultanı 1964’te tahtını kaybetti. Fas, bugün monarşi ile idare olunan az sayıda Afrika ülkesindendir. Burada Ürdün gibi Hazret-i Peygamber soyundan bir hanedan hüküm sürer. Swaziland, Lesotho, Botswana gibi önemsiz bazı Afrika ülkelerinde de monarşi hüküm sürer. Amerika’da yalnızca Brezilya geçen yüzyılda bir ara monarşi ile idare olundu. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile bazı küçük adalar, İngiltere kraliçesini hükümdar olarak tanır. Okyanusya’da Tonga adası krallıktır. Yemeğe düşkünlüğüyle meşhur tombul ve sevimli kralları geçen sene öldü. Hawai, Tahiti, Samoa adalarındaki hanedanlar, sömürgecilerce devrilmiştir.

210 kiloluk Tonga kralı mahalli kıyafetlerle

ROMANTİK HATIRALAR

Düşük krallar ve aileleri, sürgünde veya kendi ülkelerinde hayatlarını sürdürüyorlar. Haylisi saltanat davasından çoktan vazgeçmiş görünüyor. İçlerinde bir gün tekrar tahta çıkacaklarını hayal edenler de az değil. Son Bulgar kralı Simeon, geçen yıllarda ülkesine dönerek cumhurbaşkanı bile seçildi. XXI. yüzyıla gelindiğinde görünen o ki, monarşiler çok kimseye parlak sahneler ve romantik hatıralar çağrıştırmaktadır.

Fransız tahtının sürgündeki vârisi Paris Kontu Henri, annesinin kucağında.

PARAYA CUMHURİYET GELMİYOR

François Partuier adında bir Fransız yazarı, 1963 yılında Le Figaro’da çıkan bir yazısında, banknotların üzerine ve turistik tesislere verilmiş adlara bakarak, Fransızların zevkleri ve siyasî temayülleri hakkında bir teşhis ortaya koymaya çalışmıştır. Yazar özetle diyor ki: Fransa’nın çeşitli köşelerindeki tanınmış lokantaların tabelalarına ve buralarda satılan şarapların etiketlerine bakınız. Çoğunda kralların, eski rejim idarecilerinin veya şatoların adlarını göreceksiniz. Cumhuriyet uğruna mücadele etmiş kahramanlardan bir tekinin hatırasını canlandıran bir ticaret unvanı ile belki karşılaşmayacaksınız. Hürriyetçilerin ve devrimcilerin adları, yalnız okul ve sokak levhalarında yer almaktadır. Dünyaca meşhur Bordeaux şaraplarında bile, bölgenin coğrafî ve tarihî özellikleriyle alakalı olduğu halde, Girondins diye bir markaya rastlamazsınız. [Girondins, Fransız ihtilâlinde ismini Bordeaux şehrinin Gironde bölgesinden almış bir siyasî gruptur.] Fransızlar, zevkle karınlarını doyurmak istedikleri vakit, monarşi devrinin hatıralarını yaşatırmış gibi görünen yerleri tercih etmektedirler. Ya buralardaki masraflarını hangi paralarla ödemektedirler? Üzerinde Henri IV, Richelieu ve Bonaparte gibi müstebit iktidar sahiplerinin, yahut Moliere ve Racine gibi eski rejim edebiyatçılarının yahut Victor Hugo gibi bir Napolyon hayranının resimleri bulunan franklarla... Niçin paraların üzerinde Danton, Clemenceau veya Foch gibi Fransa’yı kurtarmış bir cumhuriyetçinin resmi yoktur ve neden Fransa’da buna itiraz eden tek kişi çıkmamıştır? Sebebini açıklayayım: İhtilallerin hatırası, devrim heyecanlarının tazelenmesi ve cumhuriyetin sembolü, Fransızlara rahatlık ve emniyet hissi telkin etmemektedir.

.

Bugün Avrupa’da İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Liechtenstein ve Monako; Asya’da Japonya, Tayland, Malezya, Brunei ve Bhutan monarşiyle yönetilir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter