Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Vaktiyle bazı entelektüeller sosyalist ideolojiyi savunmak ve güya Türkiye gerçeklerini izah etmek için Osmanlı Feodalitesi diye bir tabir uydurmuş, buna sonra kendileri de inanmıştı.

Derebeylik de denilen feodalite, Ortaçağ Batı Avrupasında câri olan bir toprak sistemidir. Roma, ardından Frank İmparatorluğu yıkılıp merkezî otorite kaybolunca, iktisadî faaliyetler zayıfladı. Cemiyet parçalandı. Bunun üzerine halkın müşterek menfaatler karşılığında birleşmesi gerekti. Böylece IX. asırda feodalite doğdu. Burada kişiler arasında mal varlığı ve kuvvete göre bir hiyerarşi ve buna paralel unvanlar bahis mevzuu idi. Fransa’dan bütün Avrupa’ya yayıldı. XI. asırda İngiltere’ye geçti. Krallar senyörlerin elindeki gücü kendi elinde toplamak için çok uğraştı. Nihayet XV. asırda feodalite ömrünü tamamladı.

Feodalitenin başında kral var

Feodalitenin esasında, kuvvetli ve yüksek bir askerî güç ile bunun emri altında çalışan bir serf (köylü) topluluğu vardır. Askerî gücün sahibi devlet değil, senyör denen ve kale hâkimi olan derebeyidir. Mal ve toprak senyöründür. Senyör, köylülere toprak verip, mukabilinde mahsul ve her türlü hizmet talep eder; adlî işlere de bakardı. Senyörün hizmetine kabul olunan insanlar, İncil üzerine yemin ederek ona bağlanırlardı. Senyörler de daha güçlü senyörlere bağlanırdı. Bu takdirde başsenyöre süzeren, diğer senyörlere vasal denirdi. Vasal, beldesinde topladığı hâsılâtın bir kısmını süzerene gönderirdi.

Feodalite sisteminin en aşağı unvanı barondur. Sonra kont, marki ve dük gelir. Bunlar umumiyetle birbirlerine vasal-süzeren münasebetiyle bağlıdır. Bu sistemin en üstünde ülkeye göre prens veya kral bulunurdu. Bazen bu unvanlardan birkaç verâset veya zorlama yoluyla bir kişide birleşebilirdi. Asalet unvanlarını kral tevcih edebilirdi. Derebeylik muhariblerine şövalye denirdi. Baronların bir unvanı da şövalye idi. Avrupa’da derebeylerinin siyasî hâkimiyeti, kralların merkezî otoriteyi tesis etmeleriyle sona erdi. Asalet ünvanları ve toprak mülkiyeti ise varlığını devam ettirdi.

Toprağa bağlı köleler

Çok kimseler, Osmanlılardaki tımar sistemi ile Avrupa’daki feodalite arasında bağlantı kurarak senyörün yerine sipahiyi koyarlar. İkisi arasında benzerlikler olmakla beraber, farklılıklar daha çoktur.

Bir kere feodalitede merkezî idareden söz edilemez. Siyasî otorite parçalanmıştır. Kralın kendi askerî birlikleri yoktur. Kuvvet bakımından feodal beylere bağlıdır. Senyörler topraklarında yaşayan köylüler üzerinde hâkim sıfatıyla karar verebilir. Tımar sisteminde merkezî otorite güçlüdür. Adlî işlere sipahi değil, merkezden tayin olunan kadılar bakar.

Senyör, toprağın sahibidir, köylülere zulmetse bile azli bahis mevzuu olamaz. Sipâhi toprağın sahibi değildir. Topraklar, fetihle ele geçtiği için devlete aittir. Sipahi, bir beldedeki devlet vâridâtını toplayan bir tahsildar gibidir.

Avrupa’daki serfler toprağa bağlı bir nevi köledir. Toprak ile alınır, satılır; miras olarak senyörün vârisine intikal ederler. Osmanlı köylüleri hür insanlardır. Devlete ait araziyi sipahiden kiralayarak ekip biçerler. Köylüler, kira müddeti sonunda toprağı ekip biçmekten vazgeçebilir; başka yere göçebilir.

Feodal köylerde serflerin oturduğu ev ve bahçeler de derebeyinindir. Tımar köylerindeki ev, ahır, samanlık, harman ve bahçeler umumiyetle köylüye aittir.

İlk gece senyörün hakkıydı

Feodalitede mahsul senyöre ait olduğundan tamamı alınır; ölmeyecek kadar bir kısmı serflere bırakılırdı. Mahsulün olmadığı, ya da az olduğu devirlerde köylünün perişanlığı kaçınılmazdı. Tımar sisteminde ise toprak vergisi mahsulün muayyen bir yüzdesinden alınırdı. Dolayısıyla mahsul az olduğu zaman, vergi de az olurdu. Köylü daha çok çalışırsa, daha çok mahsul elde ederdi. Bu da köylüyü daha çok çalışmaya ve üretmeye teşvik ederdi.

Senyörler arasında hiyerarşi vardır. Tımar sisteminde böyle bir hiyerarşiden söz edilemez. Bir sipahi, diğerinin üstü değildir.

Feodalitede, içine kapalı bir hayat vardır. Dolayısıyla bu devirde Avrupa’da ticarî faaliyetler durma noktasına gelmiş; neredeyse şehirler ortadan kalkmıştır. Osmanlı ülkesinde ise bu devirde canlı bir ticaret hayatı ve çok sayıda hareketli şehir bulunuyordu.

Feodalitede senyörün topraklarında yaşayan köylülerin şahsî hayatlarını tanzim salâhiyeti vardır. Evlenirken senyörden izin alınır. Küçük çocukların vasîsi senyördür. Hatta senyöre, evlenen köylü kadınlarıyla ilk geceyi geçirme hakkı tanınmıştır. Tımarlı sipahi, çiftçinin şahsî hayatına müdahale edemez.

Avrupa’da feodalite kaldırıldıktan sonra bile, aristokrasi resmen ve fiilen varlığını devam ettirdi. Halbuki sipahilerin ekserisi ise halka karışarak ya köylü veya burjuva sınıfına dâhil oldu. Pek azı da âyân sıfatıyla araziyi elinde toplayan toprak ağaları hâline geldi. Tımar sisteminin çöküşünden sonra Karaosmanoğlu, Çapanoğlu, Pizvantoğlu gibi Rumeli ve Anadolu’da ortaya çıkan ve mütegallibe denilen başına buyruk ve güçlü kimseler derebeyi diye anılmışsa da, Avrupa’daki gibi feodal bey sayılamazlar.



Nerede o eski bayramlar deniyor. Herkes çocukluğunda yaşadığı bayramları hasretle anlatıyor. Doğrudur, maziye hasret insanın tabiatında var. Ama eski bayramların şimdikinden daha iyi yaşandığı da bir hakikattir.

Allah yolunda bir canlıyı kurban etmek semavî olsun olmasın bütün dinlerde vardır. Umumiyetle bir hayvan kurban edilir. Aztekler ve Mısırlılar gibi insan kurban edenler de yok değildir. Yahudiler tarla mahsulünü bile kurban ederdi. Kurban olmak büyük bir fedâkârlıktır. İnsanın çok sevdiği kimseye en büyük iltifatı “kurban olayım” sözüdür. “Seni veren Allah’a kurban olayım” demektir. “Yoluna kurban” tabiri meşhurdur. Kurban Arapça yakınlık demektir. İnsan kurban keserek rabbine yaklaşmak ister. Arapçada kurbana duhâ (kuşluk) vaktinde kesildiği için udhiyye, kurban bayramına da ıydü’l-adhâ derler.

İki kurbanlığın oğlu

Bizdeki kurban ibadetinin menşei Hazreti İbrahim’e kadar uzanıyor. Meşhur kıssadır: Hazreti İbrahim bir oğlu olursa Allah yolunda kurban edeceğini adıyor. Allah da ona bir oğul veriyor. Sonra da adağını hatırlatıyor. Bu çocuk Hazret-i İsmail’dir. Çocuk babasına emrolunduğunu yapmasını söylüyor. Şeytan bunu engellemeye uğraşıyor ise de mâni olamıyor. Neticede Rabbi sözünde durduğu için Hazret-i İbrahim’i ve musibeti tevekkülle karşıladığı için Hazret-i İsmail’i mükâfatlandırıyor. Cennetten güzel bir koç gönderiliyor. Hazret-i İbrahim bunu kurban ediyor. Ciğerini közleyip yiyorlar, gerisini fakirlere dağıtıyorlar. Kurban etinin ilk önce ciğerini közleyip yemek âdeti buradan kalmadır.

Benzer bir hâdise Hazret-i İsmail’in torunlarından Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’ın başından da geçmişti. Abdülmuttalib zemzem kuyusunu ararken, yalnızlığı dolayısıyla kedere düşmüş; “On tane oğlum olursa birini kurban edeceğim” diye adamıştı. Duası gerçekleşince rüyasında ikaz edildi. Oğulları arasında çektiği kura hep Abdullah’a isabet etti. Bir rahip, “Abdullah ile o zamanlar bir kimsenin diyeti olan on deve arasında kura çekin. Develere isabet ederse kesin; Abdullah’a çıkarsa develeri onar onar arttırın” tavsiyesinde bulundu. Yüzüncüde develere isabet etti. Abdülmuttalib develeri kesti. İnsanın diyetinin yüz deve oluşu bundan kalmadır. İşte bu sebepledir ki Hazreti Peygamber “Ben iki kurbanlığın oğluyum” buyurmuştur.

Hak için kurban..

Kurban kesmek için muayyen bir zenginlik ölçüsü aranmakla beraber, vaktiyle kurban kesmeyen pek olmazdı. Hayvan ucuzdu. Et nâdirdi. Kırlık yerde herkesin iyi-kötü sürüsü vardı. Kurbanını keser; fakirse etini kavurma yapar, sene boyu yerdi. Bunlar bayram günlerini bekler, kurbanı ucuza alırdı. Anadolu’dan İstanbul’a sürüler getirilirdi. Sur dışında konaklanır; kısım kısım sur içine gönderilip satılırdı. Umumiyetle herkes kurbanını kendi keserdi. Bilmeyen kasabını önceden ayarlar, sonra buna hediyesini verirdi. Evlerin bahçeleri müsaitti. Boş arsalar da çoktu. Sokaklarda pis manzaralar teşekkül etmezdi. Kurbanın her yeri muhterem olduğu için, iç azaları ortada bırakılmaz, gömülürdü.

Umumiyetle koyun kesilirdi. Eskiden sığır eti sevilmez, yenmez ve bulunmazdı. Koyun makbuldü. Dişi koyun makbul ise de, yavrulayıp süt vererek işe yaradığı için koç tercih edilirdi. Bayramdan birkaç gün önce alınır, bahçede beslenir, kınalanır, süslenir, şehirlerde bayram namazı dönüşü kesilirdi. Köylerde bayram namazı kılınmadığı için sabah namazından sonra kesilirdi. Evde çocuk varsa, bu hayvanla ahbap olduğu için kesilmesini istemez, gözyaşlarına boğulurdu. Çocuğu başka vaadlerle razı ederler, yahud üzmemek için başka hayvan alırlardı. Hayvan kesimine alışması için çocukları da götürürler; kanını alnına sürerler ve bu hayvanın cennette çocuğu karşılayacağını söyleyerek teselli ederlerdi.

Hâli vakti iyi olanlar üçte birini eve ayırıp gerisini konu-komşu, akraba ve fakirlere dağıtırdı. Zengin olup da dağıtmayanlar, “Hak için kurban/Küp için kavurma” sözüyle kınanırdı. Hayvanın postu tabaklanıp evde kullanılırdı. Hayvanî yağ rağbette olduğu için kuyruk yağı küpe basılır, yemeklere katılırdı. Her evde bıçaklar, satırlar, et tahtaları vardı. Kıyma, evlerde tahta üzerinde hususî bıçaklarla yapılırdı. Bayramda ev ziyaretlerinde şeker ve tatlı yerine kurban kavurması ikram edilirdi. Bayramda hediyeleşmek âdetti. Mendil kenarına para bağlanırdı. Eğer nişan ile düğün arasında kurban bayramı var ise, damadın kız evine bir koç göndermesi âdetti. Koç kınalanır, süslenir, boynuzuna da bir altın bağlanırdı.

Sarayda bayram

Padişah, sabah namazını Topkapı Sarayı’ndaki Ağalar Câmii’nde kıldıktan sonra, saray erkânı ile sabah namazından sonra Hırka-ı Şerif dairesinde bayramlaşırdı. Sonra arz odasında devlet erkânı ile bayramlaşılırdı. Sonra bayram alayı ile saraya yakın bir câmide bayram namazı kılınır; halk da padişahı görebilirdi. Az zaman içinde çok iş yapılması gerektiği için bilahare muayede (bayramlaşma) bayram namazından sonraya alındı. Padişah hafif bir kahvaltı yapıp istirahat ettikten sonra hareme geçerek ailesi ve harem halkı ile bayramlaşırdı. Devlet ricâli ve memurlar da birbirlerine giderek bayramlaşırdı. Sultan Mecid bu çok zahmetli ve masraflı olan ziyaretleri kaldırarak bayramlaşmanın kalem âmirinin evinde topluca yapılmasını irade etmişti.

Râmi’de Keçe Suyu kenarında saray hayvanları ile alâkalanan Saya Ocağı vardı. Burada beslenen kurbanlık koçlar süslenip tantana ile saraya getirilirdi. Padişahın da hazır bulunduğu bir merasimle kesilirdi. Padişah 40 kurban kestirirdi. Saray halkı pencerelerden seyrederdi. Kesildikten sonra hepsi fakirlere dağıtılırdı. Şeyhülislâm bir imtiyaz olarak padişaha bir koç gönderir; padişah da buna 5 tane ile mukabele ederdi.



Üç kıtaya yayılmış altı asırlık Osmanlı Devleti’nin son imparatoru, sürgünde vefat ettiğinde, esnafa olan borcu sebebiyle tabutu haczedilmiş, cenaze ortada kalmıştı.

Sultan Vahideddin, oğlu Ertuğrul Efendi ve maiyeti ile Malta'ya çıkarken

Geçen hafta son padişah Sultan Vahideddin’in enkaz üzerine tahta oturduğu ve bu şartlarda Anadolu hareketini başlattığı anlatılmıştı. Padişah, Anadolu’daki mukavemet hareketlerini bir elden sevk ve idare ederek, bunu düşmanlara karşı bir koz olarak ileri sürmeyi ve bu sayede avantajlı bir sulh yapabilmeyi umuyordu.

Seni Sultanahmed’de asacağız!

Anadolu’da birbiri ardına zafer haberleri geliyordu. Muzaffer Ankara artık başka bir otoritenin altında hareket etmeye niyetli değildi. Malta sürgününden dönen İttihatçılar Anadolu’ya geçerek burada tekrar hâkimiyeti ele geçirmeye başlamıştı. Nihaî zaferin kazanılmasından iki ay sonra Rıza Nur’un saltanatın kaldırılması hakkında Ankara’daki meclise verdiği kanun teklifi reddedildi. Bunun üzerine 1 Kasım 1922 günü Kemal Paşa “Buradakiler bu oldu-bittiyi kabul ederse ne âlâ! Aksi takdirde bu iş yine olacak, ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir” meâlindeki tarihî konuşmasını yapınca muhalif mebuslar “Biz hâdiseyi başka açıdan değerlendiriyorduk. Şimdi aydınlandık” dediler. Kanun sadece (1926’da asılan) Lâzistan Mebusu Ziya Hurşid’in muhalefetiyle kabul edildi.

Padişaha içeriden ve dışarıdan gelen baskılar dayanılmaz bir hâl aldı. Gazetelerde her gün aleyhte ve hakaretâmiz yazılar neşrediliyordu. Kanun-ı Esasî gereğince padişah hükûmet icraatından mes’ul olmadığı halde, her kötü işin sebebi olarak görülüyordu. Saraya tehdit mektup ve telgrafları yağıyordu. Nitekim Kırşehir Mebusu Yahya Galip padişaha “İstanbul’a geldiğimizde seni Sultanahmed meydanında asacağız. Karılarını kızlarını da askerlere vereceğiz” diye telgraf çektiğini yıllar sonra neşredilen hatıralarında itiraf etmiştir. O arada Nureddin Paşa, Ali Kemal Bey’i linç ettirdi; padişaha da böyle yapacağını açıkladı.

Bu esnada Ankara meclisi padişahı vatana hıyânet ile itham eden teklifi kabul etti. Padişah can ve ırzının emniyette olmadığını anladı. Siyasî bir buhrana ve iç savaşa sebep olmak istemedi. Ortalık yatıştıktan sonra tekrar geri dönmek niyetiyle hicrete razı oldu. Sonradan “Yaşamak imkânsız olan yerden hicret, Hazret-i Peygamber’in sünnetidir” diyerek kendisini müdafaa etmiştir. Nihayet saltanatın kaldırılmasından iki hafta kadar sonra, 17 Kasım 1922 Cuma sabahı Malaya adlı İngiliz kruvazörü ile şehri terketti. O zaman İstanbul işgal altında olup, bunun haricinde bir vasıta ile seyahate çıkmak zaten mümkün olmadığından İngiliz gemisiyle gidişini tenkit etmek yersizdir. Ankara padişahtan kurtulduğuna çok sevindi.

Acı ve mahrumiyet günleri

Yanında oğlu ve yakın bendegânıyla Malta’ya çıktıysa da İngilizlerin niyetini anlayarak buradan Mısır ve Hicaz’a gitti; ama fazla kalamadı. Padişahken yaşadıklarını anlatan iki beyannâme neşretti. Gençliğinde İstanbul’a gelen ve o zamanlar veliahd olan Vahîdeddîn Efendi’den yakın alâka gören İtalya Kralı Vittorio Emanuele vefâ göstererek kendisini İtalya’ya davet etti. Padişah 1923 senesinde San Remo şehrine yerleşti. İçinde düştüğü büyük sıkıntıya rağmen, kendisine bir generalini göndererek, yardımcı olmak ve saraylarından herhangi birini tahsis etmek isteyen Kralı’n teklifini, “Ben bütün müslümanların ruhanî reisiyim. Peygamber postunda oturuyorum. Bu sıfat, kendi dinimden olmayan bir zâtın teklifini kabulden beni men eder” diyerek kibarca geri çevirmişti.

Padişah artık memlekete dönmekten artık ümidini kesmişti. Burada acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926 günü yatsı namazını müteakip geçirdiği kalp krizinden vefat etti. Cenazesi Şam’a getirilerek Selimiye Câmii hazîresine defnedildi. Vefat haberini, Adana’da bir akşam yemeği sırasında, Roma büyükelçisinin telgrafından öğrenen Reisicumhur Mustafa Kemal’in, “Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi sarayın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki..” demekten kendisini alamadığı söylenir.

Yaparsa o yapar!

Sultan Vahîdeddin zeki ve çabuk kavrayışlıydı. Sakin, ciddî ve tedbirli idi. Az konuşurdu. Mütevazı ve iktisatlı bir yaşantısı vardı. Sultan Hamid’in en çok bu kardeşini sevdiği, tahttan indirildikten sonra bir gün: “Vahîdeddin Efendi devleti iyi idare eder. Yaparsa o yapar. Şayet ona da mâni olurlarsa, bizim hâne dağılır, yok olur!” dediği rivayet olunur. Arada Sultan Reşâd olmayıp da, Sultan Hamid’den sonra tahta çıksaydı, belki de İttihatçıların hatalarını önleyecek, felâketlerin önüne geçip, devleti, asrının güçlü devletleri arasına sokacak kudret ve kıymette idi. Babası gibi Nakşî olup, Gümüşhânevi tekkesinden Ömer Ziyâeddin Dağıstanî’nin muhibbiydi. Hatta vefatı üzerine şeyhin bastonunu hatıra olarak almıştır. Eşi az görülebilecek kadar namuslu olduğu, vatanından koparken yanında pek cüz’î şahsî varlığından başka bir şey götürmeyişi, hatta son maaşını da “O ay çalışmadığı” gerekçesiyle hazineye iade edişinden bellidir. Ayrılışının üzerinden henüz 4 yıl geçmeden vefatında esnafa olan borçlarından dolayı tabutu 15 gün haczedilerek cenazesi kaldırılmamış; sağdan soldan toplanan para ile borcu kapatılarak tabut kurtarılmıştır. Yastığı altında parasızlıktan alamadığı ilaç reçeteleri çıktı.

Sultan Vahideddin'in son günleri

Milletimin ocağı yanıyor

1919 Ramazan ayında bir sabah Yıldız Sarayı’nda yangın çıktı. Kısa zamanda büyüyen alevler, sultanın dairesini de sardı. O geceyi tesadüfen Cihannümâ Köşkü’nde geçirmiş olan Sultan Vahîdeddin yangını haber alınca, gecelik entarisi üzerine pardösüsünü giyerek dışarı çıktı. Köşkün önünde hiç telâş göstermeden yangının söndürülmesini seyrederken, müstahdemlerden birinin teessüründen ağlamaya başlaması üzerine canı sıkılarak, “Benim milletimin ocağı yanıyor. Ben onu düşünüyorum. Kendi evim yanmış, ne ehemmiyeti var!” dedi.



1 Kasım 1922 saltanatın kaldırıldığı tarihtir. Böylece 6 küsur asırlık bir devlet maziye gömülüyor, onun mirası üzerinde yeni bir rejim kuruluyordu. Artık bir hükümdar bulunmadığına göre bu rejimin adı cumhuriyet idi. O halde cumhuriyetin ilânı 29 Ekim değil, 1 Kasım demektir. Türk tarihinde bir dönüm noktası olan bu gün tahtını kaybeden hükümdar da tarihin en münakaşalı şahsiyeti hâline gelmiştir.

Bir enkazın üzerine oturdu

Sultan Vahîdeddin, Sultan Abdülmecid’in oğullarının en küçüğüdür. Üç aylıkken annesini ve bir ay sonra da babasını kaybetti. Şehzâde iken, yaveri Mustafa Kemal Paşa ile beraber, Almanya ve Avusturya’ya resmî ziyarette bulundu. İttihatçılara şiddetle muhalifti. Onların memleketi felâkete sürüklediğini görüyordu. Bu sebeple İttihatçı erkânı şehzâdeyi devamlı göz hapsinde tuttular; hatta bir ara ortadan kaldırmaya teşebbüs ettilerse de muvaffak olamadılar. 4 Temmuz 1918’de ağabeyi Sultan Reşad’ın vefatı üzerine tahta çıktı. Osmanlı Devleti’nin son kılıç alayı 31 Ağustos’ta tertiplendi.

Ancak bu sıralarda Cihan Harbi’nin korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Suriye cephesinin çökmesi üzerine 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzalandı. Mağlubiyetin vesikası olan bu mütârekeyi imzalayan Rauf Bey (Orbay) ve diğer delegeler saraya arz-ı tazimat için geldiklerinde, padişah kendilerini kabul etmedi. Memleketi harbe sokan İttihatçı reisleri mütârekeden hemen sonra yurt dışına kaçtılar. Sultan Vahîdeddin’in elinde ancak düşmana teslim olmuş ve milletin sefalet içine düştüğü bir ülkeyi idare etmek kaldı.

Paşa! Devleti kurtarabilirsin!

8 Şubat 1919 tarihinden itibaren düşman askerleri memleketi işgale başladı. Fiilen işgal altındaki İstanbul’dan vatanın kurtarılamayacağını anlayan padişah, yakınlarının “Dünyaya karşı harb edilemez!” sözüne aldırmayarak Anadolu’da teşkilat kurmak üzere bir başkumandan göndermeyi kararlaştırdı. İttihatçı muhalifi üst rütbeli Palabıyık Ziyâ Paşa ve Çerkes Ferid Paşa buna dair teklifi özür dileyerek reddetti. Bir ara kendisi Anadolu’ya geçmeyi düşündüyse de, İngilizlerin, “Eğer Anadolu’ya geçersen İstanbul’u Yunanlılara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız” tehdidi üzerine vazgeçti.

İngilizler, mütârekenin tatbikini yerinde teftiş etmek üzere Anadolu’ya bir müfettiş gönderilmesini istediler. Padişah bunu fırsat bilerek, İttihatçılarla arası açılmış bulunan ve kendisine gösterdiği sâdıkâne ve mültefit tavrıyla öne çıkan yaveri Mustafa Kemal Paşa’yı saraya çağırdı. Paşa, İttihatçı aleyhdarlığı sebebiyle İngilizlerin kabul edebileceği nâdir isimlerdendi. Üstelik bu vazifeye uygun üst bir rütbedeydi. Nutuk’ta anlatıldığına göre kendisine, “Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettiniz. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsiniz” dedikten sonra, 9. Ordu Müfettişi olarak, fevkalâde geniş salâhiyet ve malî imkânlarla Anadolu’ya gönderdi. Vazife yazısını Sadrâzam Ferid Paşa’nın imzaladığı Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da İngiliz işgali altındaki Samsun’a çıktı. Vatanseverlerin tertiplediği kongrelere delege olarak katıldıktan sonra Ankara’ya gelerek burada bir meclis topladı ve geçici bir hükûmet kurdu. Burada İstanbul hükûmetiyle işbirliği içinde çalıştı ve meclisin bütün gayesinin padişahı fiilî esaretten kurtarmak olduğunu her fırsatta deklare etti.

İngiltere’nin yegâne maksadı

Padişah bundan sonra İstanbul’daki işgal kuvvetlerini oyalamak ve Anadolu’daki mücadeleyi gözden uzak tutmak için türlü siyasî gayretler içine girdi. El altından milleti teşvik ederek Anadolu’ya silah, mühimmat ve subay yolladı. Mektepler, mescidler yollama memurluğu hâline geldi. İstanbul câmilerinde zafer müyesser olması için Kur’an-ı kerîm ve mevlidler okutturdu. Bunları görüp sarayı sıkıştıran işgal kuvvetlerine, “Benim haberim yok. Bunları önleyeceğim” diyordu. Hatta onları inandırmak için Kuvvâ-yı İnzibâtiye’yi kurdu. Bu kuvvetlere el altından Anadolu’daki harekete katılma emri verildi. İzzet, Ali Rızâ, Sâlih, Tevfik Paşa gibi Anadolu hareketini açıkça destekleyen sadrâzamlar vazifelendirildi. Zaman zaman İngiliz baskısını tolere edebilmek üzere Damat Ferid Paşa gibi İngiltere’ye yakın bir diplomatı sadrâzam yapmak mecburiyetinde kaldı.

İstanbul’da toplanan Osmanlı Meclis-i Meb’usânı, vatanın her ne şekilde olursa olsun müdafaasına dair meşhur Misak-ı Millî’yi kabul edince, İtilâf Devletleri meclisi dağıttı. Padişah, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik maiyyet-i seniyye kıt’asını Ayasofya etrafında mevzilendirip câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. 11 Mayıs 1920’de paraf edilen Sevr Muâhedesi’ni bütün baskılara rağmen imzalamadı. Böylece karşı devlet reisleri de imzalamadı ve anlaşma hükümsüz kaldı. Bu arada dünyanın çeşitli beldelerinde yaşayan müslümanlar, bilhassa Rusya ve Hindistan müslümanları, halifeye olan hürmetleri sebebiyle Anadolu’daki mücâdele için aralarında külliyetli yardım toplayıp gönderdiler. Fakat İngiltere de halifeliği kaldırarak müslüman halkın yaşadığı sömürgelerindeki nüfuzunu kırabilmek için padişah aleyhine çalışmaktan geri kalmıyordu.

Sonra neler olduğunu inşallah gelecek yazıda ele alırız.



Kızıl Elma, tarihte Türk cihan hâkimiyeti idealini temsil eden bir semboldür. Bu idealin esasını i’lâ-yı kelimetullah da denilen gazâ ruhu teşkil eder. Bu da İslâm dininin her yerde işitilmesini temin etmek demektir. Kızıl Elma, Eski Türklerden beri hükümet erkânının da, askerin de, halkın da haberdar olduğu bir ideal idi.

“HAKKIN BENİ GÖNDERDİĞİ YER”

Kimine Vaktiyle “Kızıl Elma’ya!” sözü, askeri cesaretlendirir, zaferin şifresini çözerdi. İyi de, Kızıl Elma ne idi, nerede idi?
göre Kızıl Elma müşahhas (somut) bir semboldür. Bizans tahtının üzerinde veya Ayasofya kubbesinden sarkan ve Hazreti İsa’ya ait olduğu söylenen altın top yahud Ayasofya önünde İmparator Iustinianus heykelinin elindeki altın küre sebebiyle İstanbul Kızıl Elma olarak anılmıştır. Fetihten az evvel bu küre düşmüş ve bir daha yerine konamamış; bu da Bizans’ın düşüşüne işaret sayılmıştı. Üstelik imparatorun eli yeni fâtihlerin memleketi olan doğuyu gösteriyordu.

İstanbul’un fethinden sonra, Papalığa ait San Pietro Kilisesi’nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızıl Elma sayıldı. Roma’nın fethedileceğine dair hadîs-i şerif sebebiyle Müslümanlar Roma’nın fethini hedef edinmişti. Bundan dolayı Kızıl Elma tabiri en çok Roma için kullanılmıştır. Yıldırım Sultan Bayezid, cülûs tebriki için gelen ecnebilere, “Roma’ya kadar gidip, atımı San Pietro mihrabında yemleyeceğim” demişti.

Zaman ilerleyip fetihler arttıkça Kızıl Elma mefhumu da değişmiştir. Evliyâ Çelebi Kızıl Elma’nın cihan hâkimiyeti idealinin hedefini teşkil eden ve Hıristiyanlığın merkezi pozisyonundaki altı meşhur “Frenk Şehri” olduğunu söyler. Bunlar Kızıl Elma Sarayı’nın bulunduğu Budin, Kızıl Elma Kilisesi’nin bulunduğu Estergon, İstolni Belgrad, çan kulesinde altın top asılı Sen Stefani Kilisesi sebebiyle Beç (Viyana) ve Köln gibi fetih planı içindeki şehirlerdir. İlk üçü Macar, diğer ikisi Avusturya Kralı’nın pâyitahtı idi. Budin’in fethi üzerine şairler padişahı Kızıl Elmayı aldığı için tebrik eden şiirler yazmıştır. Sâbit’in mısraı şöyle: Kızıl Elmayı tığiyle kim aldı şah dedim tarih. Hayretî de der ki: Çıktı bir sahibi kemal dedi ana tarih/Şahım Kızıl Elma’yı ayva ile doldurdun.

Üç kıtanın birleştiği yerde devlet kurmadan evvel, Osmanlılar bunu millî vicdanlarında kurmuşlar ve bütün hamlelerinde o büyük ülkünün gittikçe uzaklaşan hudutlarına doğru atılmışlardır. Ana vatana her taraftan genişleyen bir harita çizilmiş gibidir. Gönüllerdeki bu haritanın türlü istikametlerindeki büyük merkezlerine hep Kızıl Elma denmiştir. Ömer Seyfeddin’in 1917’de yazdığı Kızıl Elma adlı hikâyesinde Kanuni Sultan Süleyman Kızıl Elma’yı “Hakkın beni gönderdiği yer” olarak tarif eder. Nitekim bu padişah arada bir askerlerin kışlalarını ziyaret edip şerbetlerini içer, sonra bardakları para ile doldurur, ayrılırken “Kızıl Elma’da görüşürüz” derdi. Asker de “Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalarız, padişahım seninle biz, Kızıl Elmaya dek gideriz” derdi. Yahya Kemal de bu ülküyle coşup şöyle söylemiştir:
Çıkdı Otranto’ya pür velvele Ahmed Paşa,
Tuğlar varsa gerekdir Kızıl Elma’ya kadar.

Roma'da San Pietro kilisesinin kızıl elma görünümündeki mihrabı

KIZIL RENK MURAD RENGİDİR

Kızıl renk ve elma eski Türk töresinde derin mânâlara sahiptir. Elma muradı ifade eder. Masallar “Gökten üç elma düştü” diye biter. Kızıl renk de murad rengidir. Bayrak kırmızıdır. Gelinlik kırmızıdır. Lohusa yatağı kırmızıdır. Kırmızı, her gün doğuşuyla dünyaya hayat ve ümit veren güneşin rengidir. Doğarken ve batarken altın top şeklindedir. Sadece Çingeneler değil, bütün Şark bu renge tutkundur. Eski düğünler oğlan evinden kalkan bayrakla başlardı. Tepesine kızıl bir elma yerleştirilen bayrak düğün müddetince kız evine dikilir; sonra tekrar oğlan evine getirilirdi. Kızıl Elma aynı zamanda altın top demektir. Çünki kızıl, altın için de kullanılır. Böylece harbin ganimet faslına da işaret ederek heyecanı kabartır, cesareti arttırır.

Yunan mitolojisinde de Atlas’ın dört kızı (hesperides) altın elma ağacını korur. Altın Elma (küre) her yerde olduğu gibi Türk mitolojisinde de cihan hâkimiyetini ifade eder. Halk kültüründe de bilinir ve dile getirilir. Destan şöyle: Atam olur öğrendim ata binmeyi/pirimden öğrendim kılıç çalmayı/Dilerim Mevlâdan Kızıl Elmayı/Yan anam yan, bana derler Genç Osman.

Saltuknâme’de Avrupa içlerine yapılan bir sefer anlatılır: “Bir ulu şehre çıktılar. Bir ulu kilise kapısı üstünde bir altın top dururdu. Pes anda Sarı Saltuk eğitti, ‘Bu nedir?’ Eğittiler, ‘Buna kızıl elma derler’. Kasdetti ki o ulu altın topu indire. Hızır aleyhisselam geldi. ‘Hazreti Muhammed halifesi gele, o indire’ dedi.” Bir de Alman efsanesi var: Kıyamete yakın Türkler Köln’ün altın elmasına (golden apfel) kadar gelip atlarını katedralin sütunlarına bağlayacak; ama sonra hepsi yok olacaktır. Buna Liechtenstein Kehâneti derler. Hatta Anadolu Felâketi’nden önce fazla coşkulu bazı Yunanlılar “Türkleri Anadolu’dan sürelim, ta Kızıl Elma’ya kadar” demişlerdi.

HAYALDEN HAYAL KIRIKLIĞINA

Kızıl Elma, Yeniçeri Ocağı’nın bozulmasıyla hayal kırıklığına dönüştü. Şair bunu şöyle terennüm eder:
Kızıl Elma kapusunu feth ederken nacağı,
Ne revâdır bozula Hazreti Bektaş ocağı.

Son devirde Ziya Gökalp’in öncülük ettiği “Yeni Milliyetçilik” telâkkisinde Kızıl Elma artık “Türk kavminin” cihan hâkimiyetinin sembolüdür. 1913’te yazdığı şiirinde şöyle der: Buymuş meğer Türk’ün Kızıl Elma’sı/Böyle demiş Oğuz Hanın yasası. Tarih boyunca hep batıya doğru olan Türk fetihlerinin yönü artık Orta Asya’dır. Yani “Kızıl Elma Turan’dır” demek istenmiştir. Nehirlerin doğuya akanı makbuldür, ama şehirler hep batı yönünde büyür.



Din derslerini CHP kaldırdı. Yine CHP seçmeli olarak geri getirdi. Anayasa da mecburî yaptı. Bazı kesimlerin buna reaksiyon gösteriyor. Derslerin ne derece ciddi verildiği de ayrı bir münakaşa mevzuu. İşte Osmanlı’dan günümüze din derslerinin hikâyesi…

Osmanlı Devleti’nde din tahsili öncelikle aileler tarafından verilirdi. Müslüman çocukları ailelerinin yanında ilk dinî terbiyelerini aldıktan sonra mahallesindeki sibyan mektebine giderdi. Burada hem dinî dersler, hem de okuma-yazma, güzel yazı, hesap, coğrafya, tarih vs öğrenilirdi. Gayrımüslimler kendi ruhanî merkezlerinde buna mümasil dinî tahsil görürdü.

Medrese mi, mektep mi?

Sibyan mektebini bitiren çocuk sanata gitmeyip okumak isterse, kabiliyeti de varsa hemen her kazâ merkezinde bulunan vakıf medreselere devam ederek hem dinî, hem de dünyevî bilgiler öğrenirdi. Mezuniyetten sonra din adamı ve muallim olabileceği gibi, devlet memuriyetine de girebilirdi. Tanzimat’ı müteakip devletin ihtiyacı olan kâtip, hâkim, tabip, baytar, mühendis gibi teknik personeli yetiştirmek üzere mektepler kuruldu. Medreseler yalnızca din adamı yetiştirmeye hasredildi. Ancak sivil ve askerî mekteplerin hepsinde Arapça, Farsça, ulûm-i diniye, Kur’an-ı kerim, siyer-i nebi, akâid, fıkıh ve ahlâk dersleri vardı. İlkmekteplerde çocuklara bir formalık ilmihal kitabı ezberletilir; ertesi sene kitabın muhtevası biraz daha genişletilirdi.

Anayasaya aykırılığı iddia edilmesi yasaklanmış inkılâp kanunlarından sayılan 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile sayısı 600’ü bulan medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanıp hemen ardından kapatıldı. Yerine bazı şehirlerde orta seviyede 4 yıllık İmam-Hatip Mektepleri kuruldu. Ancak bu mekteplere tahsisat ayrılmadı. Mezunlarına da memuriyet verilmedi. Birkaç yıl içinde de “talebesizlik” gerekçesiyle hepsi kapandı.

Kütahya İmam-Hatib Mektebi talebeleri (1930)

CHP kaldırdı, CHP koydu

Kanunun ardından ilk mekteplerin 2 ve 3. sınıflarında haftada 2 saat, 4 ve 5. sınıflarında 1 saat "Kur’an-ı Kerim ve Din Dersleri" kondu. Orta mekteplerin ilk 2 sınıfına da haftada 1 saat “Din Bilgisi” dersi kondu. 1927’de bu derslere iştirak velinin iznine bağlandı. 1931’de orta, 1935’te de ilk mekteplerden din dersleri kaldırıldı. 1933’te de Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) İlâhiyat Fakültesi kapatıldı.

Demokrat Parti’ye rağbet üzerine paniğe kapılan CHP hükûmeti muhafazakârlara hoş görünmek üzere 1948’de ilk mekteplerin son 2 sınıfına haftada 1 saat seçmeli ve program dışı “Din Bilgisi” dersi koydu. Ertesi sene de Ankara’da İlâhiyat Fakültesi ve İstanbul’da İmam-Hatip Mektebi açıldı. Demokrat Parti iktidara gelince din dersini program içine aldı ve isteğe bağlı olmaktan çıkarılarak bütün talebelere verilir hâle getirildi. Çocuğunun bu dersi almasını istemeyenler istida vererek muafiyet elde edebiliyordu. 1956 senesinde orta mekteplerin ilk 2 sınıfına, 1967 senesinde de lisenin ilk 2 sınıfına seçmeli din dersi konuldu.

İmam-Hatib Mektebi şahâdetnâmesi (diploması)

Mecburî din dersleri

1982 Anayasası ile din dersleri mecburî hâle getirildi. İlk mektep 4. sınıftan itibaren orta 3. sınıfa kadar haftada 2, liselerin bütün sınıflarında da haftada 1 saat okutulmaya başlandı. İsmi “Din Kültürü ve Ahlâk” olan bu derste, İslâm inanç ve tatbikatından ziyade umumî olarak din mefhumu anlatılacaktı. Din, inansın veya inanmasın, hayatın mühim bir realitesi olduğundan, herkesin bu mevzuda doğru bilgi edinmesi hedefleniyordu. Nitekim Avrupa Konseyi’ne bağlı 47 ülkenin 43’ünde din dersi vardır; İsveç, Norveç, Finlandiya ve Yunanistan’da ise mecburîdir. Ancak bununla ihtilâlciler mavi boncuk dağıtarak muhafazakârları yanlarına çekmeye çalışmakla itham olundu. Bir kültür dersi olmasına rağmen, ilâhiyatçılarca verildiği için hep farklı gözle bakıldı; hatta çoğu mekteplerde ders ve hocası alay mevzuu hâline getirildi. 28 Şubat’tan sonra ailelerin çocuklarına hususî din dersi aldırma imkânı neredeyse ortadan kaldırıldı. Çocuklar mekteptekinden başka din dersi göremez hâle geldi.

İhtilâl korkusu ve kokusu azalınca, mecburi din derslerine reaksiyon doğmaya başladı. Bunun üzerine 1990’dan itibaren gayrımüslimler dersten muaf tutulmaya başlandı. Bu ise bir kültür dersinin sadece Müslümanlık öğretilen bir ders olarak görüldüğü mânâsına geliyordu. Bu sefer nüfus sicilinde Müslüman yazan bazı Alevîler harekete geçti. Ancak adliye safhasında bir şey elde edilemedi. Müracaat edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2007 senesinde mecburi din dersinin varlığını makul buldu; ancak müfredatın objektif ve ebeveynlerin inançlarına hürmetkâr olması gerektiğine hükmetti. 2005’te Norveç aleyhine aynı istikamette karar vermişti. Avrupa Konseyi’nin 1999 tarihli kararına göre devlet okullarında verilen din dersi ile ailelerin inançları arasında bir uyuşmazlık bulunmaması icap ediyordu. Hususî okullara ise devlet karışmıyordu. Buna rağmen Danıştay, salâhiyetini aşarak anayasa hükmünü hukuka aykırı buldu. Devlet ise dini kontrol altında tutma geleneğinin tesiriyle din dersinin devlet eliyle verilmesinin faydalarını ve böylece gençlerin “cemaatlerden” din öğrenmesinin önüne geçilmiş olacağını savunmaktan geri durmadı. Bir yandan dersin müfredatında değişiklik yapılıp Alevîliğe de yer verildi. Bazı entelektüeller problemin aslında sistemin kendisinden kaynaklandığını, “tek elden tek tip insan” yetiştirme alışkanlığından vazgeçilmesi ile çözüleceğini dile getirmektedir. Din kültürü dersi mekteplerde mutlaka olmalı, fakat her çocuğun kendi dinine göre dinî terbiye almasına da engel çıkarmamalıdır. Yeni anayasa hazırlama safahatında bakalım memleketin en çok konuşulan meselelerinden birinin encamı ne olacak?



Geçenlerde bir fuhuş baskını ile gündeme gelen Savarona, vaktiyle Amerikalı bir milyarder için yapılmış ihtişamı dillere destan bir yattı. Sonra satın alınıp Türkiye’ye getirildi ve Büyük Önder’e tahsis edildi. Ancak 54 gün kullanılabildi.

Savarona, Hindistan’da yaşayan kuğu benzeri siyah bir mitolojik kuşun adıdır. Meşhur Brooklyn Köprüsü mühendisinin torunu ve bir bankacının eşi olan Mrs. Emily Cadwalader-Roebling kendisine 10,4 milyon dolara mal olan yata bu ismi takmıştı. (Altının onsu 30 dolar iken) Savarona 29 Temmuz 1930 günü Hamburg’ta Blohm&Woss tezgâhlarında kızağa verildi. 28 Şubat 1931 günü denize indirildi. Merasim günü gelenek üzere kırılan şampanya şişesinin bir parçası geminin salonunda sahibesinin resmi altına asıldı.

Şöminesi için alınan şato

Beş katlı yüzen saray, 136 m. uzunluk, 16 m. genişlik ve 6310 ton ağırlığı ile dünyanın en büyük yatı idi. Safrası cıvalı olduğu için 90 derece yatmadıkça batmayacak şekilde inşa edilmişti. Gemiyi dünya çapında tanınmış gemi mühendisi William Gibbs planlamıştı. Gösteriş meraklısı milyarder kadın yat için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Fransa Kralı XVI. Louis’ye ait bir çift karyolayı servet ödeyerek satın alıp yata koydurmuştu. Portekiz’de bir şatoda görüp beğendiği bir şömine için şatoyu o zamanın parasıyla 500 bin dolara satın almış; şömineyi söktürüp yatına taktırmıştı. Gemi bacasıyla bağlantılı olduğu için bu şöminede odun yakılabiliyordu. O sıralarda Amerika’da içki yasağı olduğundan, gizli ve döner barlar yaptırmıştı. Güzel bir kütüphanesi, müzik seti ve geniş klasik plak koleksiyonu vardı.

Geminin ön tarafı personele aitti. Personel kamaraları bile maun dolaplı, banyolu idi. Bunların üzerinde muazzam yemek salonu vardı. Ortada 20 kişilik bir masa bulunuyordu. Misafirleri hayran bırakan Bohemya kristalinden bardakları, açık yeşil yaldız işlemeli porselen tabakları ve beyaz keten örtüleri vardı. İki mutfak ve fırınında aynı anda 300 kişiye yemek hazırlanabilirdi. Alttaki soğuk hava deposu et, balık, yumurta ve sebze için ayrı kısımlara ayrılmıştı. 10 ton et, 2 ton balık aylarca saklanabilirdi. İçerde biri kalırsa haber verebilmesi için bu depoda bir imdat düdüğü emre amade idi. Geminin kıç tarafı misafirlere mahsustu. Her kamara halısından fayansına kadar ayrı renkte döşenmişti. En meşhuru siyah mermer banyolu olanı idi. Geminin sahibesi bunu kullanırdı. Sonraları yatta misafir edilen devlet adamları bu kamarada kalmıştır. Kamaranın ayrı bir kısmında üzeri halı kaplı bakılınca koridor zannedilen yerde bir kapak vardı. Bu kapak açılınca içindeki gizli merdiven alt kısımdaki kamaraların koridoruna çıkardı. Buradan herkesin görmemesi gereken misafirler girip çıkardı.

Amerikan Hükûmeti malî kriz sırasında yurt dışında yapılmasına kızarak yata mâliyetine yakın bir vergi koydu ve ödenmedikçe yatın Amerikan sularına sokulmasını yasakladı. Yeni oyuncağını New York sosyetesine gösteremeyen zengin sahibe, bununla iki defa dünya turu yaptı. Birkaç sene Panama bandırasıyla gezip hevesini aldı. Sonra da İngiltere’nin Southampton limanına çekip satışa çıkardı. Hitler yata talip oldu; üzerine de haciz koydurdu. Tam bu sırada gemiye Ankara da talip çıktı. Sıhhati giderek bozulan Atatürk, istirahatı için bir yat almayı düşünüyordu. Savarona en uygun namzet idi. Gerçi Gülcemal ve Ege Vapuru ile Ertuğrul Yatı kendisine tahsis edilmişti. Ama daha modern bir yata ihtiyaç duyuldu. Amerikan Hükûmeti Savarona’yı Hitler yerine Atatürk’ün almasına taraftardı. Savarona karşılığında bir Alman transatlantiğini haczedeceğini bildirince Hitler haczi kaldırttı. Gazeteler bu hâdiseyi günlerce manşete taşıdılar. Gemiye “Denizlerin Uğursuz Perisi” adını takmışlardı.

Benim mezarım olacak!”

Savarona’nın Ankara’ya maliyetini bilen yoktur. Almanya’dan krom ihracatı sebebiyle 17 milyon liralık alacağa mahsup edildiği söylenir. (O sıralar Türkiye’nin dış borcu 102 milyon liraydı.) 24 Mart 1938 günü Türk bayrağı çekilip Hamburg’da bakımı yapıldıktan sonra İstanbul’a getirildi. 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Acar motoruyla yata çıkan Atatürk yatı çok beğendi. O günden itibaren burada kalmaya karar verdi. Boğaz ve Marmara’da gezintiler yaptı. Resmî misafirler burada kabul olundu. Romanya’nın çapkın kralı II. Karol, meşhur sevgilisi Madam Lupescu ile gizlice İstanbul’a geldi ve yatta ağırlandı. Bakanlar Kurulu bile yatta toplandı. Yatta 54 gün kalan Büyük Misafir’in hastalığı ağırlaşınca “O kadar beklediğim bu yat benim mezarım olacak” dedi. Sedyeyle Dolmabahçe Sarayı’na nakledildi ve bir müddet sonra burada vefat etti.

Harb sırasında silahlandırılan Savarona 1951’den itibaren bahriye talebesi için mektep gemisi olarak kullanıldı. Mezun olan her subay ilk açık deniz tatbikatını burada yapardı. Yabancı misafirler yine burada ağırlandı. İran Şahı Rıza ve Şahbânu Süreyya, Yunan Kralı Paulus, Irak Meliki II. Faysal bunların en meşhurları idi. Reisicumhur Celâl Bayar Savarona ile Pakistan’ı ziyaret etti. 3 Ekim 1979 sabaha karşı gemide çıkan ve 24 saat süren yangın neticesinde gemiden geriye sadece teknesi kaldı. Atatürk’e ait eşyaların bazısı denize atılarak kurtarıldı ise de, tüm salon ve kamaraları değerli eşyasıyla beraber kül oldu. İhmal dendi, sabotaj dendi, ama sebep anlaşılamadı. Savarona artık sıradan bir gemiydi. Ertesi sene tamir edilip denize indirildi. 1989’da 49 yıllığına işadamı Kahraman Sadıkoğlu’na 20 milyon dolara ihâle olundu. 425 işçi 24 saat mesai ile 2,5 sene içinde Savarona’yı restore etti. Harap vaziyetteki gemiden 3,5 ton fare atıldığı söylendi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter