Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ramazan ayının hususiyetlerinden birisi de minareler arasına kurulan mahyalardır. Elektriğin olmadığı zamanlarda mahya kurmanın ne zor iş olduğunu tasavvur etmelidir.

Ramazanda, selâtin camilerinin iki minaresi arasına mahyalar kurulurdu. Mübarek zamanlarda mescidlerin kandillerle süslenmesi çok eski bir âdettir. Hicretin III. asrında Ramazan ayında ve hac zamanı Mescid-i Haram’ın 455 kandilinin hepsi yakılırdı. Burada kandiller direkler arasına gerilmiş iplere asılıydı ve istenilen yere taşınabilirdi. Osmanlılar, bundan ilham alarak minarelere mahya germe âdetini çıkarmıştır. Sadece Ramazan’da değil, kandillerde ve iki bayramda da mahya gerilirdi.

"Ya Hazret-i Fahr-i Âlem"

Anadolu’ya mahsustu

Mahya, 1500’lerin sonlarından beri kurulmaktadır. Sultan II. Selim, mübarek gecelerde minarelerde kandil yaktırırdı. Mevlid geceleri minarelerde kandil yakmak, 1610’de vefat eden Merkez Efendi’nin âdeti idi. Koca Mustafa Paşa dergâhı şeyhi Hasan Necmeddin Efendi de böyle yapardı. Sultan I. Ahmed’in beğenip, bütün câmilere teşmil ettiği söylenir. Halbuki bu padişahın dedesi Sultan III. Murad, 1588’de berat ve Regaip geceleri olduğu gibi, mevlid kandilinde de minarelerin kandillerle donatılmasını ferman buyurmuştu. Sultan Ahmed Câmii yapılınca, Fatih Câmii müezzini hattat Hafız Kefeli Ahmed Efendi, minareler arasına ilk mahyayı germişti. Bunu çok beğenen padişah, mahya için de vakıf kurmuştu. 1722’de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da selâtin câmilerinin minarelerinde mahya kurulması emrini teyit etmiştir. Hatta Eyüp Câmii minareleri kısa olduğundan bu iş için uzatılmıştır.

Mahya, Anadolu’ya mahsustur. İstanbul’dan başka Edirne, Bursa, Konya ve Serez’de de kurulmuştur. 1911’de Mısır’da da kurulması için talep üzerine İstanbul’dan ustalar gönderilmişse de, minare araları açık olduğundan iyi kurulamamıştır.

Bazen minareler baştan ayağa kandillerle süslenir, buna kaftan giydirme denirdi. İstanbul’un 7. Tepesi üzerinde iki minareli câmi olmadığından, Davud Paşa ve Koca Mustafa Paşa Câmilerine kaftan giydirilir; Hekimoğlu Ali Paşa Câmi’nin şerefesi ile kubbesi arasına mahya gerilirdi.

Ramazan’ın ilk yarısı mahyalarda ayeti kerimeler, hadisi şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler yazılır; yarısından sonra kayık, gemi, boru çiçeği, Kızkulesi, köşk, fıskiye, cami, top arabası, ay-yıldız gibi resimler yapılırdı. Son gece bir şey yazılmaz, veda kabilinden bir sıra kandil çekilirdi. Tek Parti zamanında, ancak hükümeti öven yazılar yazılabilirdi.

Yüz gece de kursam…

Mahya âdeti yayılınca, ortaya mahyacı esnafı çıkmıştır. Mahyacılık ince bir sanattı. Usta, mahyayı önceden saraydan gönderilen incilerle yeşil veya kırmızı atlas üzerine yazar, saraya arzeder, tasvip edilirse kareli kâğıda yazıp, modeli hazırlardı. Kandillerin asılacağı yerleri tesbit ederdi. Taşıyıcı ipi minareler arasına gerer. Birbirine olan mesafeleri önceden tayin edilen ve bir ucuna makara, diğer ucuna kandil bağlanan düşey ipleri, uzun bir ipe dizerek taşıyıcıya bindirir. Uzun ipin ucunu, diğer minaredeki makaradan geçirip çekerek gerginleştirir. Böyle hareket ettirerek her gece kandilin yağını tazeler. Bir mahyaya 5 okka yağ gider.

Sultan Hamid devrinde Nuruosmaniye Câmii müezzini Abdüllatif Efendi bu işin piri idi. Kendine mahsus bu zât, hem pehlivan idi, hem de aşçılıktan anlardı. Pek çok modeli Hocapaşa yangınında yanmıştır. Mısır Hıdîvi İstanbul’a geldiğinde, Emirgân’daki yalısı önünde demirli iki mavnanın direği arasına hoş geldin mahyası kurmuştur. İran Şahı geldiğinde de Vâlide Hanı önünde kurmuş ve pek beğenilmiştir. Sultan Aziz, Avrupa’dan döndüğünde, Harbiye’nin arkasına Beşiktaş Sarayından görülecek şekilde iki direk dikip “padişahım çok yaşa” yazısını germiş; hatta merkez kumandanı “İkinci gece ne kuracaksın?” deyince, “Yüz gece de kursam, Padişahım çok yaşa” cevabını vermiştir.

Abdüllatif Efendi, Ramazan’ın 15’inden sonra hareketli mahya da kurardı. Bunun için en müsait Süleymaniye Câmii minareleri arasına üç halat çeker; ortadaki halata Unkapanı Köprüsü ile Azapkapı Câmiini, üst halata araba, alt halata da kayık ve balıklar resmederdi. Mahya bitince, arabayı ip üzerinde harekete getirir ve yavaş yavaş sağ minareye götürüp geri getirirdi. Köprü sabit, ama direkleri hareketli idi. Kayık ve balıklar da hareket ederdi. Latif Efendi öyle ustaydı ki, yaktığı kandiller vaktinden önce sönmezdi. Bu hareketli mahya bitince, minarelerden kandiller uçurtulurdu. Kandil ipi kaç yere bağlandı ise oralara giderdi. Bu iplerden biri minare şerefesine, diğer ucu cami avlusunun şerefeye paralel yerinde 1,5 m. yüksekliğe bağlanırdı. Uçurtmacı denilen vazifeli teravihten sonra uçurtmaya başlar, cemaat avluda birikip seyrederdi. Uçurtmacı kandil ipini bağlı olduğu yere kadar salıverir; seyirciler de kandil kutusunun bir tarafında şeker, kurabiye koyup uçurtmacıya hediye gönderirdi. Bu kandillerde balmumu yanardı. Kutu etrafına çabuk insin diye 5-6 kiloluk kurşun konurdu. Uçurtmacı eli yanmasın diye eldiven giyerdi. Eğer kandiller orta yere konuverilecekse, hepsi birden koyuverin der, herkes uçurur, bir kandil nereye bağlı ise oraya giderdi. Kandildeki ip kumanda edenin elindedir. Çocuklar da bu kandil uçurtmasını taklit eder; komşu penceresine ip gerip, makaralar üzerinde hareketli mumlu fener uçururlardı.

Leyletü’l-Mahya

Mah, farsça ay demektir. Mahya (mahiye), aylık, aya mahsus demektir. Receb, Şaban ve Ramazan ayına isim zikretmeden Üç Aylar dendiği gibi, mahya da ilk zamanlar Ramazan ayına mahsus olarak kurulduğu için bu adı almıştır. Mahya, Arapçada da ihya etmek manasına gelir. Mübarek gecelere leyletü’l-mahya denirdi. Bununla da alakası olsa gerektir.



Eski bayramların tadı herkesin dilinde. Yenilen tatlılar daha tatlıymış, gezilen yerler daha güzelmiş, akrabalar daha sık görüşürmüş, şekerlemelerin tadına doyum olmazmış. Hayat bayram gibiymiş!

Bunlar pek çok kişiye bir masal gibi gelse de Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, yeniden o günlere dönüş olduğu müjdesini veriyor. Ekinci’ye göre eskiye nur yağıyor, bayramlar insana terapi gibi geliyor.

İnci Döndaş

“Nerede eski bayramlar” demekte haklı mıyız? Katılıyor musunuz bu söze?

Bütün insanlarda muhafazakar bir tabiat vardır; zaman geçtikçe eskiyi hep iyi hatırlar, her şeyin eskisini özlerler. Maziye hasretiz, bu yüzden hep ‘Nerede o eski bayramlar’ deriz. Umumiyetle sosyal ilişkiler insani münasebetler eskiden iyiydi. Şimdi şartlar değişti, şehirleşme oldu. Elbette birtakım gelenekleri insanlar muhafaza etmek istiyor çünkü bu bizim tabiatımızda var. Ama zaman ve şartlar değişiyor, yapamıyorsunuz. Eski bayramlarda bir sokak düşünün herkes birbirini tanır ve bilir, birbirine gider, gelirdi. Şimdi sitelerde 50-60 dairelik blokta oturanlar birbirleriyle nasıl tanışacak?

Bu bahsettiğiniz metropollerde yaşanan bir durum. Anadolu’da eski bayramlar yaşanıyor mu?

‘Küçük şehirlerde gelişim her zaman daha yavaştır’ sözü 1950’den sonrası için doğru değil. Çünkü bu tarihten sonraki gelişim o kadar başdöndürücü oldu ki köy ve kasabalara da sirayet etti. Günümüzde köy ve kasabaların şehirlerden farkı yok. Çünkü şartlar değişti, göçler oldu, insanlar köy ve kasabaları terk etti. Köylerde ümitsiz yaşlılar kaldı. Türkiye’de normal köy hayatı artık yaşanmıyor. Eskiden mahalle yaşamı vardı, şimdi site. İnsanların iş imkanları değiştikçe kendi hemşehrilerinden de koptu. İstanbul ve Ankara gibi değil taşraların hali. Bunu sadece bayramlarda görmezsiniz. Örneğin bir yakınınız vefat ettiğinde eşiniz dostunuz gelir ya da gerekçe sunar gelmez. Ama küçük yerde öyle değil biri öldüğü zaman orda insanın kıymeti vardır günlerce evinizin kapısı çalınır. Yemek getirir, acınızı paylaşırlar. Bir miktar da olsa taşrada bu tür adetler yaşıyor.

Eskiye dair en çok neyi özler insan? Bu konuda gözleminiz nedir?

Bayramlar neşe, sevinç günleridir. Bunlar dini menşelidir, dinin ‘Eğlenin, neşelenin’ dediği günlerdir. Türkler beraber sevinir, beraber üzülür. Tek başına eğlenmek, acı çekmek, yalnız kalmak Amerikan filmlerinde olur. Bayramların asıl amacı beraber olmaktır ama insan her zaman eşiyle dostuyla beraber olamaz. Bayramlar bir araya gelme vesilesidir. Sevdiği kişiyi gördüğü zaman insan neşelenir. Bu psikolojik bir durumdur. Akrabalarla görüşmek bir terapidir. Aynı sosyal seviyede olmasalar bile bir kişi onları görünce sevinir, morali düzelir depresifse serbestleşir.

Geleneklere başkaldırı yok

Birlikte olmak diyorsunuz ama artık dokuz günlük tatil olunca inanlar bunu deniz tatili ya da yurtdışına giderek değerlendiriyor.

Aile bağları o kadar kuvvetli değil. Eskiden bir amca çocuğu çok kıymetliyken artık o kadar şey ifade etmiyor. Biri zengin diğeri fakir, belki biri şehirde yaşıyor öteki kasabada... Sosyal şartlar değişince ortak paydalar azalıyor, birbirlerine karşı sevinç hissetmiyor. Eskiden insanların işleri evine yakın olurdu, bu kadar çok çalışmazdı. Günümüzde zorlu bir iş hayatı var. Kişinin kendisine ve ailesine ayıracağı zaman azalıyor. Yoğun hayat meşkalesine molayı ancak bayram tatilleriyle veriyor. Ben tatile gidenleri kınamıyorum. Geleneklere başkaldırmak olarak görmüyorum açıkçası.

Sizce 50 yıl sonra bayramlarda ne olacak?

Son 20 yılda başdöndürücü bir teknolojik gelişim yaşadık. Sosyal hayat alt üst oldu. Bundan 20 yıl öncesiyle çok fark var. Bu yoğun değişiklik artık çok hızlı değil normale döndü. Globalleşme denen hadise dünyayı küçük bir köy haline getirdi. İnsanlar da ister istemez değerlerini ruh yapısını koruyabilmek için lokal bir direniş gösteriyor. Akrabalarıyla ilgileniyor, soyağacını araştırıyor, memleketine gidiyor, eski evini tamir ettiriyor. Ümitsizce de olsa bir geriye dönüş var. Dolayısıyla ben gelecekte bu gibi hadiselerin şimdiki gibi soğuk olmayacağını düşünüyorum.

İşe yarayan eskiye rağbet var

Geçmişe mi dönecekler?

Bir bakıma... Geçmiş bir daha ele geçmez. Çünkü geçmiş demek bütün argümanlarıyla unsurlarıyla eskide kalmak demek ama dediğim gibi bu bayramları bayram yapan bir araya gelme, eğlenme, neşelenme, dünya meşkalesini unutma gibi farkı da insanlar yaşatacak. Çünkü bunlar milletleri cemiyetleri ayakta tutar. Yapmadığınızda dünyadaki altı milyar insandan biri olursunuz. Yaparsanız farklılığınız öne çıkar. Bütün dünya buraya gidiyor şimdi.

Farklılaşmaya...

Normalde eskiye ve moral değerlere dönüş var. Pozitivizm artık değerini kaybetti. Mesela bunu Avrupa ve ABD’de de gördüm. Yahudiler ve Hıristiyan gençler, okumuş entelektüel kesim de bayramlarını öne çıkarıyor. Bu hem kimliklerini gösterme hem bir araya gelmelerine vesile. Aksi zaten sıkıcı bir hayat. Düşünsenize 365 gün çalışıyorsunuz ve tüm günler aynı. Renksiz hayat depresyona sebebiyet verir. Bayramlar hayatı renklendirir. Gençler, en lakayıt olduğu düşünülen grup ama onların bile eskiye rağbeti var. ‘Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı’ ama bu işe yaramayan eski değil. İşe yarayan eskiye rağbet var.

Cevizli baklava Türklerin fıstıklı kaymaklı Arapların

Ramazan Bayramı’nın ritüelleri nedir?

Kültürümüzde her günün bir tatlısı vardır... Ramazan’ın tatlısı güllaç, bayramın tatlısı baklavadır ama cevizli. Araplar fıstıklı yapar, üzerine kaymak koyar. Şekerlemeler önceden satın alınır. Örneğin akide şekeri, lokum, badem ezmesi gibi... Misafirlere önce şeker ikram edilir. Osmanlı’da reçel ikram edilirmiş. Sonra şekerlemeler gelişince reçel adeti terk edildi. Kahve, ardından tatlı servisi yapılır. Bayramda ilk gün yaşlılar ziyaret edilir. Ailenin bir büyüğünde akşam yemeği veya sabah kahvaltısında buluşulur. Çocuklar için de eğlenceler düzenlenir. Tabii ki kabristan ziyaretleri ruhu sevindirir. Bayramda hediyeleşmek de güzeldir. Ziyaretlerde çikolata götürmek yeni çıktı. Eskiden fakirlere arife günü kumanya ya da bir tepsi baklava gönderilirdi. Gelenlerden özellikle çocuklara mutlaka hediye verilirdi. Benim çocukluğumda mendil ve çorap armağan edilirdi. Ayrıca çok daha eskiden o mendilin kenarına para bağlanırmış. Parayı elden vermek hoş görülmediği için bir mendilin kenarına bağlanıyor, sanki mendil verilirmiş gibi.

Ramazan ve Kurban Bayramı arasındaki fark nedir?

Şeker Bayramı, büyük bir oruç ayından hemen sonra gelir. Eskiden herkes oruç tutardı. Şeker ve Kurban Bayramı’nın olduğu günler oruç tutulmaz. Şeker Bayramı daha eğlenceli geçer. Kurban Bayramı’nın ritüeli kurban kesmektir, kurban Allah’a yakın olmak demektir. Kurban Bayramı daha canlıdır. Önceden kurban alınır, evde beslenir, yıkanır, kınalanır, üzerine süsler bağlanır, kesilir, sonra etler dağtılır, evde kavurma yapılır, misafirlere ikram edilir. Evin içinde geçer.

Bayramda nereler ziyaret edilir?

Her mahalle bir evliyaya bağlıdır. Mesela Vefa’da oturanlar Şeyh Vefa’yı, Topkapı’dakiler Merkezefendi’yi, Kocamustafapaşa’dakiler Sümbül Efendi’yi koruyucu olarak görür. Bir sıkıntısı oldu mu oraya gider, rahatlar. Bayramlarda da bu evliyalar ziyaret edilir. Eyüp Sultan’a da gidilir. Bugün bile bu adet devam ediyor.

Bugün şeker yemek sünnettir

Şeker Bayramı mı denir, Ramazan Bayramı mı?

Şeker Bayramı tanımını muhafazakar kesim sevmiyor fakat Şeker Bayramı aslında dini bir tabirdir. Bu bayramda tatlı yemek sünnettir. Hatta bayram namazından önce erkeklerin tatlı bir şey yiyerek namaza gitmelerini Hz. Peygamber tavsiye ediyor. Dolayısıyla ecdadımızın Şeker Bayramı demesinin sebebi tatlı yemenin sünnet olmasıdır. Bazı kesimler de Ramazan çok dini çağrışımlı bir kelime olduğu için bu kelimeye alerji duyuyor, bu yüzden Şeker Bayramı diyorlar. Ramazan bitmiştir, Şevval ayı başlamıştır. Şeker Bayramı demenin dinen bir sakıncası yoktur.



Ramazan ayının en mühim hususiyetlerinden birisi teravih namazıdır. Hazret-i Peygamber ve eshabı kılmış, asırlarca bütün Müslümanlar da onları örnek almıştır.

Cemaatla kılınan bu namaza kadınlar ve çocuklar da çok rağbet gösterirdi. Orucun değil, Ramazan’ın sünneti olduğundan, özürle oruç tutmayanlar da terâvihe devam ederdi. Hele iftarda yemeği ağır kaçıranlar için de, ayrıca güzel bir idman ve hazım vesilesi olurdu.

İstanbul'da teravih

Bir Ramazan gecesi Hazret-i Peygamber mescide kılmış; eshabı da cemaat olmuştur. Dört gece sonra mescide sekiz rek’at kılıp, hane-i saadetine çekilip orada tamamlamış; sebebini soranlara da “Size farz olmasından korktum” buyurmuş; bir başka gece de Übey bin Kâb’ın arkasında teravih kılanları görünce tasvip etmiştir. Übey bin Kâb, eshabın içinde Kur’an-ı kerimi en iyi bilenlerdendir.

Hicrî 14 senesinde Halife Hazret-i Ömer, Bir Ramazan gecesi câmide bu namazı ayrı ayrı gruplar hâlinde kılanları gördü. Bunları toplayıp Übey bin Kâb’ı imam olarak önlerine geçirdi. Kadınlara da Temîm Dârî’yi imam tayin etti. Görülüyor ki teravih sonradan ihdas edilmiş bir namaz değildir. Kaldı ki, “Benden sonra Raşit halifelerimin sünnetine sarılın” ve “Eshabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız kurtulursunuz” hadisleri, sahâbilerin yaptıklarının da delil olduğunu gösterir. İmam Ebu Hanife’ye teravih namazı ve Hazreti Ömer'den sorulmuş; O da şu cevabı vermiştir: “Teravih, kuvvetli sünnettir. Ömer onu kendiliğinden ortaya çıkarmamıştır. Elindeki bir esasa ve Resulullah aleyhisselâmdan öğrendiği bir bilgiye dayanak emretmiştir.” Sonraki halifeler ve sahabiler bu yolda yürümüştür. Günümüze kadar hiçbir itiraz olmamıştır. Ancak içinde Hazret-i Ömer geçtiği için Şia fırkası teravihi sünnet kabul etmemektedir.

Afrika'da teravih

Arada dinlenilir

Teravih yatsıdan sonra kılınır. Vakti imsake kadar devam eder. En son vitir kılınır. Ramazana mahsus olarak vitir de cemaatle kılınır. Vitirden sonra veya yatsıdan önce de kılınabilir diyen âlimler vardır. Teravih, yatsı cemaatine tabidir. Yani yatsıyı cemaatle kılmamış olanlar toplanıp teravihi cemaatle kılamaz. Ama yatsıyı yalnız kılmış birisi, yatsıyı cemaatle kılanlarla teravih kılabilir. Yalnız da kılınabilir. Teravihin 20 rek’at olduğu icma ile sabittir. Sekizinin müekked, gerisinin gayrı müekked olduğunu söyleyen âlimler vardır.

Terâvih, tervîhalar demektir. Tervîha, istirahat oturuşudur. Rahattan gelir. Her 4 rekatte bir 4 rekat kılacak kadar dinlenilir. Cemaat ister susar, ister zikreder. Vaktiyle bu arada câmiden çıkıp karşı kahvede bir kahve içip tekrar namaza dönen tiryakiler olurdu. Hatta Şarkta semaver câmide durur; cemaat 4 rekatte bir çay içerek istirahat ederdi.

Türkistan'da teravih

Nasıl yetişeceksin?

Teravihin hatimle kıldırılması sünnettir. Eskiden bazı camilerde ilan edilir; meraklısı buraya devam ederdi. Bazı bilmeyenler, bu câmilere denk gelir; hele işi de varsa, neye uğradığını şaşırırdı. Jet imamlar o zamanda vardı. Ama itibar eden yoktu. Meşhur fıkradır: İzzet Molla’yı bir iftara çağırmışlar. Vakti gelince konağın salonlarından biri teravih için mescide dönüştürülmüş. İmam öyle süratli kıldırıyormuş ki, zaten şişmen olan, bir de iftarda yemeği fazla kaçıran İzzet Molla nefes nefese kalmış. Bir namaz arasında davetlilerden geciken birisi görülmüş. Kendi kendine “Acaba yetişebilir miyim?” diyormuş. İzzet Molla “A efendi, biz içinde yetişemiyoruz; sen dışarıdan nasıl yetişeceksin?” demiş.

Osmanlı câmilerinde önce bir tesbih veya münâcat söylenir; ilk 15 günde merhaba, son 15 günde elveda diye başlayan ilahiler okunur, arada salavat getirilir, bitince de başka bir salavat söylenirdi. Sonra müezzinler Havarilerin “Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi (Cennetine) şahitlerden yaz” mealindeki âyeti (Âli İmran: 53) okur, hatta “fektübnâ maaşşâhidîn” kısmını hep bir ağızdan söylerdi. Cemaat sessizce kısa bir dua yapar, sonra vitre kalkılırdı.

Çin müslümanları teravih kılıyor

Enderun usulü teravih

Osmanlılar zamanında sarayda kılınan teravihlerde, musikişinas Enderun ağaları müezzinlik yapar. En az üç müezzin hazır bulunur. Namaz aralarındaki ilahî ve salavatlar, muayyen makamlarda söylenir. Bunu müezzinleri idare eder. Her ilahinin makamı, bir öncekiyle tenasüp içindedir. En son ilahî, ilk ilahî ile aynı makamdadır. Namaza geciken, makamından hangi rek’atte olduğunu anlar. Ramazan’ın ilk 10 günündeki ilahiler coşkulu, ikinciler rahmet ve mağfiret dileyici, üçüncüler ise hüzünlüdür. Namazda okunan zamm-ı sureler de mana bakımından birbiriyle mütenasiptir. Mesela rahmet âyetleri, tesbih âyetleri veya Hazret-i Peygamber’den bahseden âyetler seçilir. Bu saray usulünün İstanbul’da yaygınlaşması, XVII. asır başında Itrî’ye dayandırılmaktadır. Sarayda terbiye görmüş müezzinler şehrin büyük câmilerinde de bu usulü tatbik ederdi. Tervihalarda da cemaate şerbet ikram edilirdi. 1950’lerde ortadan kalktı. Bugün bu gelenek, Sultan Aziz’in musikişinas oğlu Şehzâde Şevket Efendi’nin defterine kaydettiği bilgilerden öğrenilmektedir. İlahilerin makam ile okunmasında zaten beis yoktur. Musiki perdelerine uysun diye âyeti kerimelerin harf ve manalarının değişmemesine dikkat edilir.

Bosna'da teravih



AVM’lerin atası Kapalıçarşı ise, kiralık banka kasalarının ilk örneği de bedestendir.

Bedesten, Şark şehirlerinde kapalı manifaturacılar çarşısıdır. Adı bezzazistan’dan gelir. Bezzaz, manifaturacı demektir. Nitekim İstanbul’da Sultan Fatih’in yaptırdığı bedestenin vakfiyesinde sûkü’l-bezzâzîn=bezzazlar çarşısı diye geçiyor. O devrin kıymetli eşyası kumaş idi. Sonraları her kıymetli şey burada alınıp satılır oldu.

İstanbul’da ikisi Büyük Çarşı içinde, biri Galata’da olmak üzere üç bedesten vardır. Sultan Fatih’ten kalma Kapalı Çarşı’daki bedestenlerin eskisine Bedesten-i Atîk, yani eski bedesten, diğerine Bedesten-i Cedîd, yani yeni bedesten denir. Eski bedestende kıymetli taşlar müzayede ile satılırdı. Yeni bedestene, Sandal Bedesteni de denirdi. Çünki eskiden burada sandal denilen pamuk-ipek karışımı kumaşlar satılırdı. Bedestenlerde alış-veriş yapan esnafa, tacir manasına da gelen hâcegi denir. O devirde dolap (dükkân) sahibi hâcegi olmak, esnaf için erişilebilecek en üstün mertebedir. “Hacıdan, hocadan, kork karanlık geceden!” sözündeki hoca, hâcegiyi, hacı da maliye kâtiplerini ifade eder. Yani “gafil olursan, bunlar üste çıkıp seni zarara uğratabilirler” demektir.

Bedestenler, taş yapılı, üstleri kalın kubbelerle örtülü, dört tarafı demir kapılı, sağlam ve geceleri bekçilerin nezâreti altında emin ve mahfuz binalardır. Bu sebeple, içindeki kasa ve anbarlarda para ve kıymetli eşya saklanırdı. Kasaların korunması için yeraltında yerler ve ayrıca dört tarafı demir kapılı 28 mahzen, dükkânların altında da sandıklar vardı. Üç dükkâna bir mahzen düşer. Bedestenlerin duvarı 6 metre kalınlıktadır. Sultan II. Mahmud zamanında bedestene ahşap bir mescid ilâve edilmiştir.

Perşembe pazarındaki Galata Bedesteni, ötekilerden çok küçüktü. Ankara bedesteni ise Ankara kalesinin yamacındaki Hanlar semtinde, Kurşunlu Han yanında bulunur ve Mahmud Paşa Bedesteni diye anılırdı. Ticaretin canlı olduğu diğer Osmanlı şehirlerinde de bedestenler vardı.

Her sabah dua ile açılır çarşımız

Bedestenin muntazam ve emniyetli bir muhafaza teşkilâtı vardır. 12 kişiden ibaret muhafızlara bölükbaşı denir. Hükümetçe tayin olunurlar. Birbirlerine kefildir. Biri nânpâreci, diğeri küçük ağa adında iki zâbit bunlara nezâret eder. Bedesten her sabah, dualı adındaki bölükbaşı tarafından dua edilerek merasimle açılır; akşamları yine merasimle kapanır. Duada padişahın ve askerin selâmetine, gelmiş geçmiş bölükbaşı ve esnafın ruhlarına rahmet niyaz edilir, ayrıca salâten tüncînâ okunur. Akabinde yüksek sesle; “Ey cemaat-i müslimîn! Tavcılık yapılmayacak (Müşteri kapılmayacak). Mal kapatılmayacak. Kefilsiz mal alınıp satılmayacak” gibi tenbihatta bulunulur. Sonra alış-veriş başlar. Kıymeti yüksek mallar yalnız Perşembe günleri müzayede olunur. Bu işin tellâllarına huzur münâdisi denir.

Akşam olup herkes gittikten sonra üç kapı kapanır. Yalnız kuyumculara açılan İnciciler Kapısı, çarşının tamamen boşalmasına kadar yarım açık bir vaziyette kalır. Kapıda bekçi durur ve burada büyük dolapların altlarına, kuyumcuların akşam muhafaza için bırakıp sabahleyin tekrar aldıkları sandıklara mallar konur. Ondan sonra o kapı da kapanır. İçerde kalan nöbetçi bölükbaşı ile bir de yamağı tarafından, ellerinde kalın bir sopa ve bir de tabanca olduğu halde bedestenin içi güzelce arandıktan ve kimsenin kalmadığına kanaat getirildikten sonra bunlar gidip nöbet mahalline otururlar. Bundan sonra bu muhafızlar, el tetikte, kulak tıkırtıda sabaha kadar nöbet beklerler.

Mühürlü sandıklar

Bedesten aynı zamanda şehrin kiralık kasalarıdır. Halk ve esnaf kıymetli eşyalarını az bir ücretle bedestenlerde muhafaza eder. Bu eşya ve paranın sahipleri ölür veya eşya ve para unutulur da mirasçı çıkmazsa, beytülmale, yani devlet hazinesine kalır. Şehir halkı, ağzı mühürlü sandıklar, kasalar buraya konur; karşılığında bir makbuz alarak gönül huzuru ile bırakıp giderler. Sahibi geldiği zaman bir bölükbaşı nezâretinde mahzenine, yani sandığın konulduğu yere gidilir. Bölükbaşı kenarda durur. Emanet sahibi, sandığından alacağını aldıktan, koyacağını koyduktan sonra mühürleyip, mührü bölükbaşıya gösterir. Muhafızlar, yalnız bunların bozulmasından mesul tutulur. Eşya muhafazası ile tellâliye ücretinin % 20’si bekçibaşı denilen başmuhafıza aittir. Gerisi diğer 11 bölükbaşı arasında eşit olarak taksim olunur



Suriye, azınlığın ekseriyete hâkimiyetinin bir örneğidir. Fransa ve İran paralelindeki politikası, acaba bu iktidarın sonunu mu getiriyor?

Ne fazla suyu vardır, ne münbit arazisi… Petrol bulunmaz. Ama Suriye tarihin eski çağlarından beri hep bir cazibe merkezidir. Yüksek medeniyetlerin beşiğidir. Müslümanlardan evvel Bizans toprağıydı. Şam, tarihin en büyük ve zengin imparatorluklarından birinin payitahtı oldu. Müslümanlar sanattan, medeniyetten anlamaz diyen Romalılara karşı, Emevi halifesi Velid, İstanbul’dan getirttiği ustalara muazzam bir cami yaptırdı ki, Emevi Camii’ni görenler hayranlığını gizleyemez.

“Mescid-i Aksa’nın etrafını mübarek kıldık” mealindeki ayet, isim vermeden Şam’ı över. Çünki Kudüs’ün etrafı Şam’dır. Hazret-i Peygamber, “Allahım, Şam’ımızı bize mübarek et!” diye dua etmiş; “Âhir zamanda Mesih, Şam’a inecektir. O zaman Şam’a giren, fitnelerden emin olur” buyurmuştur. Şam, havası ve suyu güzel, maişeti bol, insanları latif bir memlekettir. Ehl-i sünnetin kuvvetli olduğu yerdir. Her köşe başında bir medrese vardır. Camiler, dünyanın dört köşesinden ilim talipleriyle dolup taşar. Osmanlılar buraya Şam-ı Şerif der, şerefte Kudüs’ten hemen sonra gelirdi. İdare soğuk olduğu halde, halkı Türkleri burası kadar seven bir memleket daha yoktur. Oradaki dostlarıma “Antakya’yla ne alıp veremediğiniz var?” diye takılırdım da, “Bize kalsa, bütün Suriye Türkiye’nin olsun” derlerdi.

Şam, Osmanlılar zamanında, Lübnan ve Ürdün’ü de içine alan Suriye vilâyetinin merkezi idi. Haleb, ayrı bir vilâyetti. Antep, Maraş buna bağlıydı. Şam ve Haleb, mühim birer ticaret merkeziydi. Kumaşından sabununa, bakırından zeytinyağına kadar ecnebilere mal satarak zenginleşmişti. Haleb’in pamuklu dokumaları, zeytinyağı, sabunu, Şam’ın kumaşları, tatlıları pek meşhurdu. Hatta “Ne Şam’ın şekeri, ne fellahın yüzü!” tabiri vardır. Hakkında “Talihi subh oldu Şam’ın/Eylesin Suriye sûr” diye beyit düşülen Subhi Paşa meşhur valilerdendi. Hatta hanımları çarşaf modasını İstanbul’a ilk getirenler olmuştur. [Sûr=düğün] Şam vâlisi, aynı zamanda hac emiri idi. Haccı organize ederdi.

Güzel günler rüya imiş!

İttihatçı sacağının biri Cemal Paşa, son valilerdendir. Sert siyaseti ile Arapları düşman etmiş; ayrıca Arap milliyetçiliğini beslemiştir. Bunu engellemek için suçlu-suçsuz çok kişiyi darağacına göndermiş; bundan dolayı es-Seffah (kan dökücü) diye tanınmıştır. Şam’ın en işlek caddesi, bu ismi taşır ve Suriyelilere İttihatçı zulmünü her an hatırlatır. Bu zulüm, Osmanlı hâkimiyetinin sonunu getirdi. Arap ihtilâli bu topraklarda doğdu. Cihan Harbi sonrasında Orta Doğu paylaşılırken, burası Fransa’nın payına düştü. Suriye’de Osmanlı mekteplerinde okumuş kişilerin yer aldığı muhtar bir hükümet kuruldu. Sultan Hamid’in damatlarından Ahmed Nami Bey 10 sene reisicumhurluk yaptı.

Fransızlar, Almanlar yanında harbe girmesin diye 1939’da Antakya’yı Türkiye’ye bağladı. Bu Suriyelilerin hala canını yakar. Harbden sonra Fransa çekildi. Suriye, hasret kaldığı rahatlığı yaşadı. 1948 harbinde İsrail’e yenilince, darbe oldu. Suriye, Rusya’ya yanaştı. Varşova Paktı’na girdi. Rusya, birkaçı dışında bütün Orta Doğu Arap ülkelerini peyki hâline getirdi.

Nasyonal Sosyalist Baas (Diriliş) Partisi güçlendi. Muhaliflerini sindirerek tek parti hâline geldi. Pilot Hâfiz el-Esed darbe yaptı. Memleketi demir yumrukla idare etti. 1967 ve 1973 mağlubiyetiyle zengin su kaynaklarının bulunduğu Golan tepeleri İsrail’in eline geçti. Esed, buna kızıp Lübnan’ı işgal etti. Geçen senelerde Amerika baskısıyla Lübnan’ı boşaltmak zorunda kaldı. Hâfizü’l-Esed aslan bakıcısı demektir. Yoksa müteveffa ne hâfızdı, ne de Es’ad. Samandağlı bir Nusayrî köylü çocuğudur. Suriye anayasasına göre reisicumhurun Sünnî Arap olması gerekir. Hâfiz Esed, TV’ye çıkıp “Ben sünnîyim” dedi de kimse itiraz edemedi.

Azınlık ekseriyete hükmeder!

1958’de Ürdün, Irak ile birleşti. Irak, bir yandan Ankara’ya yanaştı. Bu, muhtemelen, İsrail’i rahatlatmak isteyen ABD’nin işiydi. Amerika, Ankara’dan Şam’a kadar yürümesini, böylece İsrail ile komşu olmasını istiyordu. Ancak Osmanlı dirilişinden ürken İngiltere projeye izin vermedi. Bağdad ve Ankara’da ihtilal oldu. Şamlı dostlarımdan işittiğime göre, 1981’de Suriyeli muhalifler Baas iktidarına karşı Ankara’daki Bülent Ulusu hükümetinden yardım istemiş. Hükümet yardım etmek şöyle dursun, gelenlerin isimlerini Şam’a bildirmiş. Başlarına ne geldiğini söylemeye hacet yok. Muhalifler bu sefer Şam’ın amansız düşmanı Saddam’dan yardım istemiş. Saddam kapısını ardına kadar açmış. Ancak hâdise işitilince, erken harekete geçmek zorunda kalınmış. Güçler bölünmüş. Hama’daki hareketi Hafız Esed’in acımasız kardeşi Rıfat kanlı bir şekilde bastırdı. Şehir yer ve gökten bombardıman edildi. Onbinlerce kişi öldü. Şam’da aynı zamanlı hareketlerde kan gövdeyi götürdü. Muhalifler ve bunlarla irtibatı olduğu farzedilen herkes ya öldürüldü, ya kaçtı.

1990’da Rusya yıkılınca, yerini Fransa/Almanya ikilisi aldı. Orta Doğu ülkelerinin dış ticaret kalemlerine bakmak bunu anlamaya kâfidir. Saddam’ın dolar yerine euro’yu ikamesi bardağı taşıran son damla oldu. İran, arada dağlar kadar fark olmasına rağmen aynı mezhebe mensup oldukları bahanesiyle Suriye’ye yardım eder. Lübnan’daki Hizbullah ve Filistin’deki Hamas’ı kontrolü altına almıştır. Irak’ın güneyi de Şiî olduğundan, İran Akdeniz’e ulaşmayı becermiştir. İran’dan Fas’a kadar geniş bir coğrafyanın İran, dolayısıyla Alman kontrolüne girmesinden ürken ABD, bunu kırmak için uğraşmaktadır. İran dışında hepsi hizaya geldi. Şimdi sıra Suriye’de…

13 milyonluk nüfusun % 10’u Nusayri, % 10’u Hıristiyandır. Arap Alevileri denilebilecek olan Nusayrîler, Allah’ın Hazret-i Ali’ye, sonra da liderleri Nusayr’a hulûl ettiğine inanan aşırı bir Şiî fırkasıdır. Fakir oldukları için, çocuklarını okutup subay ve muallim yaparak iktidarı ele geçirmişlerdir. Hıristiyanlığın her mezhebinden adam vardır. Geri kalanı Sünnîdir. Ekserisi Şâfiîdir. 1000 yıllık Türk yurdu olduğundan Türk asıllıların sayısı pek çoktur. En çok Haleb’de Türk yaşar. Kuzeydoğuda Kamışlı civarında % 6 Kürt nüfusu vardır.



Çok kimse şimdiki gayrı müslimlere bakarak, orucu sadece Müslümanlığa has bir ibadet zanneder. Halbuki önceki dinlerin hepsinde oruç vardı. Ancak şartları ve şekli farklıydı.

Kur’an-ı kerimde orucun önceki ümmetlere farz kılındığı anlatılır. Hazret-i Peygamber de Ehl-i kitap ile Müslümanların orucu arasındaki farkın sahur yemeği olduğunu söyler. Oruç, rabbe yönelişi kolaylaştıran bir arınma olarak görülmüştür.

Hazret-i Peygamber Medine’ye geldiğinde, buradaki Yahudilerin, Muharrem ayının 10. günü olan Âşûre gününde oruç tuttuklarını gördü. Sebebini sorunca, firavunun elinden kurtulduğu gün olduğu için Hazret-i Musa’nın bu gün oruç tuttuğunu söylediler. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber “Kardeşim Musa’nın sünnetini ihyaya biz daha lâyıkız” diyerek oruç tuttu; Müslümanlara da emretti. Daha sonra Ramazan orucu farz kılınınca artık Âşûre günü isteyen oruç tuttu, isteyen tutmamaya başladı.

Ramazan orucunun farz kılınışı hicretten 18 ay sonradır. Bedir Harbi, bundan hemen sonra Ramazan ayında cereyan etmiştir. Oruç, Farsça gün manasına rûze’den gelir. Mamafih İranlılar bile bugün Arapça savm kelimesini kullanmaktadır.

Yahudilikte Oruç

Tevrat’ta, Hazret-i Musa’nın Tur dağındayken 40 gün oruç tuttuğunu yazar. Hazret-i Davud da başına gelen musibetler üzerine oruç tutmuştur. Kavmini Pers hükümdarının zulmünden korumak isteyen Yahudi kızı Ester, onlardan üç gün oruç tutmalarını istemişti. Ester orucu diye bilinen bu oruç, 13 Adar’ı (Mart) takip eden iki Pazartesi ve bir Perşembe günlerinde tutulur.

Hazret-i Musa Tur dağında iken, altından buzağı yapıp tapınmalarına kefaret olmak üzere yom kipur (=yevmi kefare) orucu, aynı zamanda yılbaşı olan 10 Tişri günü (Ekim sonu) tutulur. Kudüs’ün kuşatılması, işgali, Beyti Makdis’in tahribi ve Babil esareti hatırasına oruç tutulan dört gün daha vardır: 9 Av (Ağustos), 17 Tamuz, 10 Tevet (Ocak) ve 3 Teşri.

Esther'i kralın ve veziri Haman'ın önünde tasvir eden resim

Bunların yanı sıra hahamlarca emredilen veya ferdlerin ihtiyarına bırakılan oruçlar da vardır. İsrail oğullarının Mısır’dan çıkışlarının hatırasına kutlanan Fısh bayramının (19 Nisan’dan itibaren bir hafta) arkasındaki Pazartesi ve Perşembe oruç tutulur. Fısh bayramı öncesinde ilk doğan çocukların hâtırasına oruç tutulduğu gibi; düğün günü yeni evliler oruç tutar.

Artık oruç, hayvani mamullerin yenmediği bir perhiz hâlini almıştır. Mukaddes Sebt (Cumartesi) günü oruç tutulmaz. Küçük oruçta sadece yemek, içmek; büyük oruç günlerinde ise ayrıca yıkanmak, yağlanmak, ayakkabı giymek ve cinsî yakınlık yasaktır. Küçük oruçlar gündüz boyu; Yom Kipur ve 9 Av gibi büyük oruçlar gün boyu sürer. Reformcu Yahudiler bunlardan sadece Yom Kipur orucunu kabul eder.

XV. asırda bir perhiz sofrası

Hıristiyanlıkta oruç

İncil’de oruçtan bahsedilir, ancak nasıl tutulacağı hakkında tafsilat verilmez. Hazret-i İsa, İblis tarafından denenmek üzere çöle bırakıldığında kırk gün oruç tutmuştu. İlk Hıristiyanlar oruç tutardı. Rivayete göre sıcak mevsime geldiği bir zamanda dayanamayarak orucu kışa tehir etmiş; sonra salgın hastalığa uğrayınca, bunun ceza olduğunu düşünerek on gün daha ekleyerek bahara almışlardı. Bilahare orucun şeklinde de değişiklik yapılmış, perhize çevrilmiştir.

Bugün Hıristiyanların, Hazret-i İsa’nın çölde tuttuğu oruç hatırasına, 21 Mart’tan sonraki dolunayı izleyen ilk Pazar, yani Paskalya öncesinde sona eren 40 günlük oruçları vardır. Buna Büyük Perhiz denir. Pazarları oruç tutulmadığı için hepsi 34 gündür. Paskalya, Hazret-i İsa’nın göğe yükselişinin hatırasıdır. Bu esnada normal yiyeceğin üçte ikisi yenir; balık dışında da hayvani gıda yenmez. Kral I. James zamanında parlamento, deniz ticaretini desteklemek maksadıyla çıkardığı bir kararla perhiz günlerinde balık yenmesine izin vermişti. Orucun ilk günü aynı zamanda da Elem Haftası’nın başı olan Kül Çarşambasıdır. Takdis edilmiş külleri alna ya da başa serperler. Oruç öncesi etli ziyafetler verilir; buna Etlere Veda (Karnaval) denir. Günümüzde bu hafta öncesinde dinle alakası olmayan çılgın eğlenceler yapılmaktadır.

Büyük Perhiz’den başka, tövbelerin kabul edildiği üç gün, yani Hazret-i İsa’nın ele verildiği Çarşamba; güya çarmıha gerildiği Cuma ve defnedildiği Cumartesi günleri oruç tutulur. Ayrıca yortuların öncesinde tutulan oruçlar da vardır.

Süryaniler yılda beş defa oruç tutup perhiz yaparlar: Birincisi, Şubat, Mart, Nisan aylarında gezen ve 40 gün süren Büyük Oruç’a Elem Haftası’nın 7 günü de eklenir. İkincisi, Şubat ayında 3 günlük Ninova (Hızırilyas); üçüncüsü, Haziran başında 3 gün Havariler; dördüncüsü, Ağustos’un 10. gününden 15. gününe kadar 5 gün Meryem Ana; beşincisi de, Aralık’ın 15’inden 25’ine kadar Noel Orucu’dur.

Modernist Hıristiyanlar orucu kendisine göre tatbik eder. Sigara ve içkiyi azaltma; işlerini ve insanlara karşı vecibelerini daha dikkatli yapma; hayırlı işlerde bulunma şeklinde yerine getirir.

Malta'da Paskalya aktiviteleri

12 İmam Orucu

Alevilikte 12 imam orucu vardır. Muharrem’in 1’inde başlar; 12’sinde biter. [Babillilerin yılbaşında tuttuğu 12 günlük Akitu orucuna benzer.] Oruç günlerinde suya hasret giden Hazret-i Hüseyn’in hatırasına su içilmez; ama başka sıvılar içilebilir. Hayvani gıda ve soğan hiç yenmez. Zevk veren şeyler kullanılmaz. Başka dinlere benzememek için güneş battıktan az önce veya sonra iftar edilir; sahura kalkılmaz. Bazıları traş olmaz, yıkanmaz. Son gün Aşure pişirilip yenir. Bir de 13 Şubat’tan sonraki Salı günü başlayıp Perşembe günü biten Hızır Orucu vardır. Bunda su ve hayvani gıda yenir. Âdet olarak, son gün su içilmez ve o gece rüyada kendisine su verecek evden evlenileceğine inanılır. Bazıları dört hafta öncesinden her perşembe Hızır’ı karşılama orucu tutar.



Türkiye ve dünya arşiv, müze ve kütüphanelerinde Osmanlı mahkeme sicillerinden yüzbinlercesi saklanıyor. Bunlar tedkik edilmeden dünya tarihi yazılamaz.

Mahkeme kararları İslâmiyetin ilk devirlerinden beri yazıya geçirilmiştir. Halife Hazreti Ali zamanında Basra Kadısı Ebu Musa el-Eş’arî baktığı bazı davaları tescil ederdi. Hicrî 40 yılında Halife Hazreti Muaviye tarafından Mısır’a kadı tayin edilen Süleym bin Itr, bir miras davasında hükmetti. Sonra vârislerin bu hükmü görmezlikten gelerek meseleyi tekrar mahkeme önüne getirdiklerini fark etti. İkinci talebi reddetti. Bundan sonra baktığı davaları isbatını kolaylaştırmak üzere sicile kaydetti. İki de şahit tuttu.

Kadı ve davacılar

Çek bir Müslüman buluşudur

İbni Şübrime de Kûfe’de kadılık yaptığı Hicrî 120 yılında, davaların arttığını görerek hükümleri tescil etmeye başladı. Bilahare bu âdet bütün İslâm beldelerine yayıldı. Mahkeme kararlarının nasıl yazılacağı hususunda sakk ilmi doğdu. Mahkeme kararları bu usule göre kâtiplerce kayda geçirilirdi. Kâtiplere yardımcı olmak üzere bu klişe ifadelerin bulunduğu sakk kitapları neşredildi. Osmanlılar zamanında yazılan en meşhurları Çavuşzâde Aziz Efendi’nin Dürrü’s-Sükûk, Şânizâde’nin Envarü’s-Sükûk ve Ziyaeddin Efendi’nin Sakk-ı Cedid adlı eserleridir. Sakk, resmî yazı demektir. Çek kelimesi buradan gelir. Bu kitaplarda her meseleye ait bir dava numunesi vardır.

Mahkeme kâtibi

Osmanlı kadısı da vazife yaptığı mahkemede bir sicil defteri tutardı. Verdiği hükümleri en az iki şahit tutarak buraya tescil ederdi. Merkezden gönderilen ferman, hüküm ve kanunnameleri de buraya kaydederdi. Nitekim Mecelle’nin 1814. maddesi şöyledir: “Hâkim, mahkemeye sicil defteri koyar. Vereceği hüküm ve senedleri hile ve fesattan uzak ve muntazam surette ol deftere kaydeder, yazar ve ânın korunmasına dikkat ve itina eder”.

Bu defterler umumiyetle ince uzun ve cübbe cebine rahatça girebilecek ebaddadır. Osmanlılar zamanında muayyen mahkeme binası olmadığından, kadı efendi evinde, camide, sokakta, yani her nerede bulunursa orada dava dinleyip hüküm verebilirdi. Mahkeme sicil defterini de yanından ayırmaz; cübbesinin cebinde gezdirirdi. Memuriyeti bitince de yerine gelen kadıya bunu teslim ederdi. Defterin bir nüshası da İstanbul’a gönderilirdi.

Yazı yazıya benzer!

Taraflar isterse bu hükmün bir suretini belli bir ücret karşılığında mahkemeden alabilirdi. Bir davaya dair mahkeme kararı çıkartmış kimse, aynı davanın bir daha görülmesini önlemek için elindeki bu eski hükmü gösterebilirdi. Kadı’lar eskiden sadece dava görmezdi. Noter vazifesi de yapardı. Vekâletname, vakıf senedi, nikâh ilmühaberi gibi vesikalar da tanzim ederdi. Mahkeme kâtiplerinin kaleme aldığı hükümlerde, hâdise klişe ifadelerle hülâsa edilirdi. Sonra verilen hüküm bildirilirdi. Altına tarih ve şahitlerin adı yazılırdı. En son şahitler ve kadı vesikayı mühürlerdi.

Vaktiyle görülüp hükme bağlanmış davaya kaziyye-i muhkeme (kesim hüküm) denirdi. Bunun tekrar görülmesi caiz değildi. Bunun için sicil defterleri kadılar için delil teşkil ederdi. Hem de hâkim daha evvel benzer bir meselede ne hüküm verildiğini bunlardan kolayca öğrenip ona göre davranabilirdi. Eskiden yazılı deliller ihtiyatla karşılanırdı. “Çünki yazı, yazıya benzer!”. Ancak padişah fermanları, tapu kayıtları ve mahkeme sicilleri böyle değildir. Bunlar kati delil sayılır. İngiliz Hukuku’nda da hâkimler önceki mahkeme kararlarına aykırı hüküm veremez.

İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivi

Şehirlerin hayat hikâyesi

Şer’iyye sicili denilen kadı defterleri, Osmanlı hukukunun tatbikatını ve yazıldığı şehrin o asırdaki yaşantısını gösteren en mühim kaynaklardır. İslâm-Osmanlı tarihine ve sosyal bünyesine ait vesikalardır. Bunlar tedkik edilmeden Osmanlı tarihi üzerine konuşmak, yazı yazmak kolay değildir. Bunlardan bazısını yerli ve yabancı akademisyenler yeni yazı ile neşrettiler.

Bugün sadece Türkiye’de müze ve kütüphanelerde bu sicil defterlerinden çeşitli sebeplerle zâyi olan ve yananlardan geriye kalıp muhafaza olunanlar yüzbinleri geçmektedir. Şimdi bu sicil defterlerinin tozlu yaprakları arasında, asırların mirası koskoca bir adalet tarihi yatmaktadır. Bugün İstanbul sicilleri İstanbul Müftülüğü arşivinde, bunun dışındaki şehirlerin elde bulunan sicilleri Ankara’da Millî Kütüphane’dedir. Bazı kadılara ait defterler, bu zâtın terekesinden çıkmaktadır. Eski Osmanlı vilâyetlerinden bugün istiklâlini kazanmış olanların müze, kütüphane ve arşivlerinde de bu sicillere rastlanır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter